29 Mart 2009 Pazar

Meshuggah - obZen


Meshuggah, İsveçli 5 sert insandan oluşan bir Heavy / Death / Black artık hangisi ise kestiremediğim bir metal grubuydu. Yaptıkları müziği tarif eden onca kelime ve tamlama arasında en çok ilgimi çeken “Math Metal” oldu ki, araştırdığım vakit içinde heavy metal müziğin bileşenleri yanında progressive ve hatta jazz etkileşimler barındıran modern bir kategoriye rastladım. Math Metal, gerçekten çok şık bir tanımlama. Dinlemeden önce ne olduğu hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı bu türün en fazla adı geçenlerinden biri olarak, en taze albümüne kulak kabarttığım Meshuggah, obZen ismini layık gördükleri 9 şarkılık (şarkı deyince de bir tuhaf oldum şimdi!) bu albümlerinde, tanımlardan benim çıkardığım ölçülerde metalin neden en sıkı isimlerinden biri olduğunu taş gibi bir müzikle anlatmış.

Çeşit çeşit kategorilere ayrılmış metal müziğin, hangi ayrıntılara göre bölünmüş olduğunu tam manasıyla anlayamasam da, ben kulaklarımdan aklıma ulaşan rotada duyduğum şeye bakarım ki, işte tam o noktada müthiş bir müzik icra ediyor bu insanlar. Özellikle caz ile ilişkilendirilmeleri noktasında kafam karışsa da, meseleyi metal kulvarlarda emprovize açılımlara yatkın oluşlarına bağlamak gerek. Enstruman hakimiyetlerine olumsuz tek kelime etmek mümkün değil. Vokal zaten olmazsa olmaz bir öfkenin dışavurumu sanki. Özellikle death metal adına son dönemde duyduğum pek çok uğultu veya naif yakarışların yerine böylesi bir efora tanık olmak çok pozitif bir tecrübeydi kendi adıma. Progressive Metal olarak bu tür bulamacına son noktayı koymak en iyisi. Çünkü progressive rock dahilinde yazılan ve çalınan bestelerin ulaştığı daha sert noktalara temas eden bir müzikten söz ediyoruz bir yerde.

Lafı uzatmadan grubun 6., benim ise dinlediğim 1. albümleri olan obZen hakkında söyleyeceklerime gelirsek, gerek sertlik, gerekse o sertliğe zenginlik katmasını beklediğim “math” unsurlara rastladığım için çok beğendiğim bir albüm oldu diyebilirim. Resmi sitelerine şöyle bir göz attığım vakit rastladığım yorumlarda “vokalist bağırırken “aaaa”ları iyi uzatamıyor” gibisinden tümden yabancı olduğum yorumlara bile şahit olduğumda ne yazsam diye tereddüt etmedim değil. Azılı bir metal fanatiği olmamama rağmen benim gördüğüm, özellikle kusur bulamadığım açılıştaki Combustion’ın yarattığı doludizgin gerilimin, Bleed’in adeta bir metal zekası oluşunun, Pravus’un grup elemanlarınca kaydedilirken oluşturdukları kolektif enerjinin, kapanıştaki Dancers To A Discordant System’da yer alan progressive gitar solonun Meshuggah’ın benim gözümdeki karakterini tayin edişiydi. İlk albümlerini 1995’te çıkarmalarına rağmen kökleri on yıl öncesine, 1985’te Metallien isimli oluşuma dayanan, zaman içinde çeşitli bölünmelere, katılımlara ev sahipliği yapan Meshuggah, metalin sertliğine matematiksel çözümler üretme yolunda elindeki her şeyi tutkulu bir sertlikle ifade eden gruplardan.
 
1. Combustion
2. Electric Red
3. Bleed
4. Lethargica
5. Obzen
6. This Spiteful Snake
7. Pineal Gland Optics
8. Pravus
9. Dancers to a Discordant System

26 Mart 2009 Perşembe

The Craftmen Club - Thirty Six Minutes


Kendileri hakkında internette ulaşabildiğim kısıtlı bilgilerden edindiğim kadarıyla Fransız kökenli bir rock triosu olduklarını öğrendiğim The Craftmen Club, müziklerinde bu Avrupai gerçeği çok fazla belli etmiyorlar aslında. Elbette gitar hakimiyeti arasından bazı aksan farklılıklarını anlamak da fazla kolay olmuyor. Tiplerinden biraz kavgacı bir mizâca sahip olduklarını düşündüğüm bu üçlü, tüm enerjilerini 2009 tarihli (sanırım ikinci) albümleri Thirty Six Minutes’a kanalize etmiş olacaklar ki, albüm dışındaki özel hayatlarına fazla enerji kalmamış olma ihtimali de var. Yoğun blues rock temeli üzerine hard rock ve country rock sosları dökmüş olmaları, üstelik tüm bunları has Amerikalı gibi yapmaları en büyük artıları.

Esasen işlerini Amerikalı gibi yapıyor olmaları değil artı kazandıran. Çoğu Amerikalı bile bu lezzetli karışımın içine sıçmayı becerebilirken, The Craftmen Club kendi müziğini tüm bu “rock” kelimesi ile sonlanan kemikleşmiş türlerin rehberliğinde alternatif rock sularında da başarıyla yüzdürecek kapasiteye sahip. Müzikal açıdan dinleyeni volümü yüksek bir western moduna sokabildiği gibi, aralarda “bana tekila getir” falan diyorlar ki, bunu da her yönden olayın havasına girdiklerini gösteren olumlu ayrıntılardan saymak lâzım. Desert Land, I Can't Get Around, Hold Out Your Hands (To The Lost Soul), Back in Town bana göre bünyelerinde albümün en güzel anlarını barındırıyorlar. Albüme ismini verdiği üzere 36 dakika civarındaki bu rock’n roll aktivitesine her alternatif blues rock müziksever bir kez de olsa kulak vermeli.

1. To The Surface
2. Desert Land
3. Gary Blood
4. I Can't Get Around
5. Goodbye Mother
6. Hold Out To Your Hands (To The Lost Soul)
7. Back in Town
8. Les chiens
9. When I Try
10. Sexodrome
11. Death Song

25 Mart 2009 Çarşamba

Newton Faulkner - Hand Built By Robots


Sam Newton Battenberg Faulkner, ya da sahne adıyla Newton Faulkner 1985’te Londra’nın Surrey bölgesinde doğmuş genç bir müzisyen. Doğduğu civarda bulunan Çağdaş Müzik Akademisi adında bir okula başlıyor, gitar öğreniyor ve daha 17’sinde okuldan mezun oluyor. Okullu bir müzisyen olarak piyasanın birtakım dayatmalarına kulak asmayıp inandığı doğrultuda ilerlemeyi seçiyor. Green Day şarkıları çalan bir cover grupta bas çalıyor. (Hayır, Green Day’in nesini coverlayacaksın, zaten adamlar kendi kendilerini coverlıyorlar gibi bir şey!). Sonra bir iki dostuyla bir funk-rock grubu kuruyor, EP çıkarıyor vs… Ne zaman ki grup ambiyansının yaz, çal, söyle, konser ayarla temposundan bıkıyor, o zaman solo kariyeri için düğmeye basıyor. İşe solo konserlerle başlayan Faulkner, kendi şarkılarını da yazmaya başlayınca, hepsi aynı anda zıplasalar deprem yaratabilecek singer / songwriter tayfasına dahil oluyor. 2007 yazında saygın müzik festivallerinden olan Glastonbury’de de çıkınca önlenemez yükseliş, festivalden sadece bir ay sonra çıkan debut albüm Hand Built By Robots ile dönüm noktasına ulaşıyor.

Hand Built By Robots harika bir debut. İnsanın içine işleyen sakinliği, kadifeden dokusu, kendini tekrar arzulatan tortusu ile sanki geride 29 albüm bırakmış bir müzisyenin olgunluğunu, naifliğini taşıyor. Dinledikçe açılan, açıldıkça saçılan, saçıldıkça toplama isteği yaratmadan derli toplu durabilen bir albüm. 34 saniyelik bir intro ile açılış yapan Faulkner, ferahlatan vokaline eşlik eden okullu akustik gitar tekniğini her şarkısında hissettiriyor. İç hesaplaşmalarını şiirsel olduğu kadar samimi bir ciddiyete döktüğü şarkı sözleriyle, yaptığı işin her ayrıntısına özen gösterdiği de çok belli. “İnanacak bir şeylere ihtiyacım var. Çünkü kendime inanmıyorum. Güvenecek birilerine ihtiyacım var. Çünkü kendime güvenmiyorum.” Şeklinde otobiyografik sözlerin yanında dokunaklı, espirili ve tutku dolu pasajlara da rastlamak mümkün. Hele ki Ageing Superhero’da söyledikleri, 20’li yaşlarında olan birinden çok, hayatı özümsemiş ama artık yorulmuş bir bilgenin ağzından dökülenler adeta. Halbuki U.F.O. şarkısında basit ötesi “U.F.O., Hello” kafiyesinden nefis bir enerji yaratan da kendisi.

Massive Attack’in epik elektronikası Teardop’u da yeniden yorumlamış Faulkner. Artık başkasının bu cover üzerine başka bir Teardop yorumlamasına lüzum yok. Uncomfortably Slow ismini görünce “sen Pink Floyd’a gönderme mi yapıyorsun çocuk!” dedim kendi kendime. Ama bundan sonra mümkünse her albümünde bir başka Massive Attack şarkısı coverlasın, bir başka Pink Floyd şarkısına (ismen de olsa) gönderme yapsın. Dream Catch Me uzun süredir aradığım bir akustik arzuyu, Gone In The Morning ise akşamdan kalma sabahın getirdiği güzel bir kahvaltı masasının huzurunu verdi. Daha ne isterim? Herhalde ne zaman çıkacağını bilmediğim sıradaki yeni Newton Faulkner albümünü…

1. Intro
2. To The Light
3. I Need Something
4. All I Got
5. Dream Catch Me
6. Feels Like Home
7. Teardrop
8. Gone In The Morning
9. Sitar-y Thing
10. Uncomfortably Slow
11. Straight Towards The Sun
12. People Should Smile More
13. She's Got The Time
14. U.F.O.
15. Face (Her)
16. Aging Superhero
17. Lullaby

21 Mart 2009 Cumartesi

Chris Cornell - Scream


Hey gidi Grunge! Bir gittin, pir gittin. Ne güzel hatıralarımız vardı seninle. Oturup yazsam roman olur, beste olur, çok satar. Bıçak gibi kesildi. Demek ki hepsi Kurt’un ölümünü bekliyormuş. Nirvana bittikten sonra Dave Grohl gitti Foo Fighters yaptı. Kimilerinin grunge’ı küllerinden doğuran müzik yaptığını söyledikleri bu şey üfürükten gürültü bana göre. Pearl Jam ne yapıyor, var mı yok mu belli değil. Soundgarden dağıldığı saniyeye kadar her daim süperdi. Konu oraya gelecekti, geldi. Dostça ayrılan dörtlüden davulcu üstün insan Matt Cameron soluğu Pearl Jam’de aldı. Lâkin nedense Pearl Jam eskisi gibi şarkılar yazamıyordu. Adam davulla 9. Senfoni’yi çalsa fayda etmeyecekti. Yine aşmış bir basçı, besteci, fotoğrafçı olan Ben Shepherd (tribute to Lost!), Soundgarden sonrası kurduğu grubu Hater ile barlarda lost oldu. Gitarist Kim Thayil’in ise Nirvana’nın kayıp basçısı Krist Novoselic ile birlikte biryerlerde balık tuttuğunu sanıyorum. Chris Cornell hiç gitmedi. Belki de hiç gitmemesi gereken oydu. Ama keşke en önce o gitseydi, kaybolsaydı diye düşünüyorum uzun zamandır. Gerekçelerim şunlardır:

Yaptığı solo albümleri bir şeye benzetemediğim, kendisinin her şeyden önce bir grup insanı olduğunu düşündüğüm Cornell, Audioslave projesine dahil olduğunda da sevinemedim açıkçası. Çünkü Audioslave, başından beri dağılmış olan Rage Against The Machine’in Zack de la Rocha’sız halinden olur almaya çabalayan yavanlıktan başka bir şey değildi. Bu da bir şeydir dememeli. Zira Rocha’nın hırçın vokali, öfkeli politik isyanları olmadan bir Rage Against The Machine olamazdı. Herkes ayrılabilir. Ama adı değişse de, o çok önemli boşluğu doldurması için seçildiği âşikar Chris Cornell, o boşluk yerine başka boşlukları doldurması gereken bir insan. Kimse bunu anlamadı. Adını Audioslave yaparak aynı groove kıpırtılarını, aynı isyankârlığı yakalayamazsınız. Gerçi bazı Audioslave parçaları, Cornell vokalini çıkarıp Rocha’nın punk rap çığlıklarıyla kayda alınsa bildiğiniz Rage Against The Machine sağlamlığı taşımıyor da değil. Cornell’ın kendine has bir rock vokal duyarlılığı var. Bunun Soundgarden’dan, ya da grunge’dan başkasına yâr olmayacağını anlamak için Audioslave yetmiyormuş ki, ünlü hip-hop yapımcısı-müzisyeni Timbaland ile yapılan yeni solo albüm Scream’in çığlığına (!) kulak vermek gerekiyormuş.


Yanlış anlaşılmasın, Timbaland denen sempatik insan irisinin müzikal anlamdaki birtakım zeki hamlelerini, kıvrak, oynak ve yalak hip-hop nağmelerini çok severim. Tabii genel olarak piyasa isimlere beste yetiştirdiği için tahammül edemediğim yalapşap işleri de oldukça fazladır. Objektif bir dinleyici olarak, Timbaland Presents: Shock Value albümünü istisnalar dışında hâlâ dinlerim. Zaten ezelden beridir Nelly Furtado ile çevirdiği dümenlerin hastasıyım. Birçok yorumun aksine benim için mesele Cornell-Timbaland ortaklığının getirdiği ergen rocker seviyesindeki hip-hop düşmanlığı değil. Açıkçası bu ortaklığı ilk duyduğumda azıcık heyecan yaptığımı da itiraf edeyim. Lâkin Scream o kadar kötü bir albüm ki, Scream neden kötü bir albüm” konulu bir kompozisyon yarışması düzenlense katılım hiç de az olmaz. Esas mesele Scream’in gerçekten kötü oluşu.

Cornell veya Timbaland hayranlığı açısından bu fikre katılmama durumu da olur belki bilemem. Yine de kulak var, nizâm var. Sanki Timbaland, Cornell’i başından savmak için Yamaha ile bir şeyler uydurup, “abi sen gel, şu altyapının üstüne iki bağır çağır” demiş. Bu türe ve piyasasına tamamen yabancı olan Cornell ise “değişelim dedik de birader bu ne biçim müzik, ben bunları soloma koymam” diyemeyecek kadar saftirikmiş. Kapağında da gitarı yere vurup kıracak aklınca. Gitar parçalama olayını da mı yanlış anladın sen şimdi? Bir devri kapatıp öbürünü açıyorum hesabı gitarını parçalamaya kalktığın albüm bu mudur? Sözün özü, hem Cornell, hem de Timbaland açısından talihsiz bir albüm. Bu yazıyı yazarken dedim ki, hiç olmazsa bir iki şarkı ismi vereyim de, her iki isme karşı olan sempatim biryerlerde kendini açık etsin. Yok öyle bir şarkı! Timbaland bu albümden sonra da yoluna devam edecek. Etsin de… Ama Chris Cornell bana göre uzatmaları bile oynadı bitirdi. Onu Badmotorfinger, Superunknown, Down On The Upside, Temple Of The Dog gibi mükemmel grunge masallarında anacağız ancak.

1. Part Of Me
2. Time
3. Sweet Revenge
4. Get Up
5. Ground Zero
6. Never Far Away
7. Take Me Alive
8. Long Gone
9. Scream
10. Enemy
11. Other Side of Town
12. Climbing Up the Walls
13. Watch Out

18 Mart 2009 Çarşamba

Moscow Olympics - Cut The World


Filipinler çıkışlı, Aj, Dino, Jojo, Melanie, Richard isimli beş kişiden oluşan Moscow Olympics’in şu ana kadar çıkardığı ilk ve tek albümü Cut The World adını taşımakta. Haklarında pek fazla bilgi yok ama gerek de yok. Çünkü müzikleri o bilgiyi veriyor zaten. Dream pop veya shoegaze denilen yoğun kıvamlı, gizemli ve içli bir soft-rock yapan grup, melodik gitarların dansettiği, diğer enstrumanların onlara aynı saf ruh haliyle eşlik ettiği mütevazilikte şarkılar çalıyor. Yine de dinlemiş olduğum bazı dream pop / rock albümlerine nazaran, melodram bileşenlerini notalara dökmüş olduğu müziğini sanki daha kolay içine dahil olunur biçimde dışa vurmakta.

My Bloody Valentine, New Order, Galaxie 500 gibi pek hâkim olmadığım gruplara benzetilen müziğini ben R.E.M. ve The Cure’un ilk zamanlarına benzettim. Sıkmayan, zorlamayan melodik yapısına eşlik eden belli belirsiz vokaller (ki dream kategorisinin vazgeçilmez bir unsurudur), ne söylediği anlaşılmasa da, tam bir vokalden ziyade, derinlerden gelen ses parçacıkları şeklinde adeta bir enstrumanmış duygusu yaratıyor. Albümdeki 7 parça da bu yüzden biraz enstrumantal havası taşıyor. Sanki o vokal açığını da belli bir disiplinle oraya buraya savrulan gitarlar üstlenmiş. What Is Left Unsaid, Second Trace, Carolyn ve albümün isim parçası olan kapanıştaki Cut The World, volümü birazcık yüksek bu kısa rüyânın bana daha hoş gelen anları oldu. Bu müziğin yeraltında çok daha iyi örnekleri var. Fakat Moscow Olympics de hiç olmazsa bir şansı hak edenler arasında bana göre.

1. What is Left Unsaid
2. No Winter, No Autumn
3. Second Trace
4. Safe
5. Carolyn
6. Ocean Sign
7. Cut The World

13 Mart 2009 Cuma

Ida Maria - Fortress Round My Heart


Ida Maria Sivertsen, soyadını atarak adım attığı müzik dünyasına ancak 2008’de Fortress Round My Heart albümüyle iştirak ediyor. Ama elbette öncesi de var bunun. Norveç’in ufak bir kasabasında doğup, ebeveynleriniz tarafından piyano çalmaya teşvik edilip, daha 14’ünüzde yerel konserlere çıkarsanız, ilerisi için başarınız kaçınılmaz bir hal alır bir yerde. Daha reşit olmadan, 16 yaşında evini bırakıp İsveç’e taşınıyor, orada da bu albümünde beraber çalıştığı müzisyen dostlarıyla ufak ufak tanışmaya başlıyor. Neticede ortaya çıkan debut son derece olgun, enerjik ve hisli. Kısaca pop-rock veya kanaat notu yüksek tutularak alternatif pop-rock olarak niteleyebileceğimiz Fortress Round My Heart, hiçbiri albüm için yer doldursun hesabı yapılmamış türden emek sarfedilmiş, iyi yazılmış 10 şarkıdan oluşmakta.

Albümün yıldızı Oh My God dahil olmak üzere Morning Light, Forgive Me ve I Like You So Much Better When You’re Naked adlı şarkılarda koynuna kurbağa kaçmış gibi yerinde duramayan soft rock parçalar ile Louie, Queen Of The Night benzeri başka rock (‘n roll) güzellikleri de barındırmakta Fortress Round My Heart… Tabii Keep Me Warm ve See Me Through parçaları da “aman hep kıpır kıpır olmasın, araya da bir iki slow serpiştirelim” hesabı yapılmadığını hissettiren ölçüde kıymetli yumuşaklıkta duygu pıtırcıkları. Söz yazma konusunda da işini ciddiye alan Ida Maria’nın kıvrak ve espirili olduğu kadar, henüz 20’li yaşlarının başında olmasına rağmen, hayata erken atılmayı tercih etmiş cesur bir kadın olarak yazmış olduğu sözlerden az çok karakter yapısını çıkarmak da mümkün denebilir. Buna benzer olmuş debutlar, dinledikçe yeni kıvrımlarının farkına vardırıyor, dinleyicilere gelecek için ümit veriyorlar.

1. Oh My God
2. Drive Away My Heart
3. Louie
4. l Like you So Much Better When You're Naked
5. Keep Me Warm
6. Forgive Me
7. Stella
8. In The Morning Light
9. Queen Of The World
10. See Me Through

10 Mart 2009 Salı

Matt Duke - Kingdom Underground

Fevkalade kötü albüm kapağında, çalışmadığı sözlüye kaldırılmış öğrenci gibi duran Matt Duke, Philedelphia’lı bir müzisyen. İkinci albümü Kingdom Underground, haftada neredeyse 10-15 tane benzer albümünü dinlediğim singer/songwriter camiasının ürünü bir albüm. Kendisinin ilk albümüne ulaşmak mümkün olmadı ama Kingdom Underground, içinde gayet kaliteli 10 adet folk rock parçası barındırıyor. Kendisi hakkında edindiğim bilgilere göre 7 yaşında piyano çalmaya başlamış. Zaten singer/songwriter tayfası, o yaşta piyano çalmaya başlamayanları aralarına almazlar genelde. Akabinde kendi kendine gitar çalmayı öğrenmiş. Lise bitip de kafelerde çalıp söyledikten sonra yazdığı bazı parçaları demo halinde oradan oraya dolaştırmış. Nihayet üniversite öğrencilerinin işlettiği bağımsız bir plak şirketinden çıkan karışık bir albümde kendine yer bulmasının ardından bazı mühim kulakların dikkatini çekerek kendi albümünü yayınlama fırsatı bulmuş. Yani bilindik de olsa albümün arkasında kendi çapında bir var olma hikayesi var.

Albüm The Father, The Son and The Harlot's Ghost adında kişilikli bir folk rock ile açılıyor, Sex and Reruns ile hamuruna biraz pop katıyor, 30 Some Days ile de üzgün bir country haline bürünüyor. Biraz kafa karıştıran bir giriş. Ama karizmatik bir I've Got Atrophy On The Brain’in varlığı, bu kafa karışıklığını iyi bir albüm dinlediğim yönünde açıklığa kavuşturdu. Genel olarak kulakların hemen havada kaptığı şarkılar olmasa da sırasıyla Rose, Walk It Off ve Spilt Milk ile yakalanan seri, Matt Duke’ün kalitesini ortaya koymaya yeter diye düşünüyorum. Hele de Spilt Milk’in çakma bir trip-folk altyapısı ile ilerleyen, sıradan bir baladdan tutkulu bir ağıta dönüşen, genişleyen, yoğunlaşan, sonra da 2 saniyede bitip adamı pelte gibi ortada bırakan döngüsü etkileyici bir kapanış olmuş. Tabi yine o bazı kulaklarda “camiada bunlardan çok var canım” etkisi yaratabilecek bir adam Matt Duke. Belki de bu yorum doğrudur, boş bir anıma denk geldi bilemiyorum. Ama iyi ki de denk geldi.

1. The Father, The Son and the Harlot's Ghost
2. Sex and Reruns
3. 30 Some Days
4. I've Got Atrophy on the Brain
5. Rabbit
6. Opossum
7. Happy Hooligan
8. Rose
9. Walk It Off
10. Spilt Milk

4 Mart 2009 Çarşamba

Van Canto - Hero


Reklamlarda el kadar çocuğa “bu benzersiz lezzete asla hayır diyemiyorum” dedirtiyorlar ya, ben de şu A Capella olayına ekmek üzeri sarelle misali hayır diyemiyorum bir türlü. Bobby McFerrin, Cornell Hangovers, Voice Male, Rockapella, Vokaliz ne bulursam kulak veriyorum. Bu oburluğumdan çoğu zaman memnun kalıyorum. Bobby McFerrin’in Eric Clapton coverı Sunshine of Your Love’da ağzıyla attığı soloyu, Ladysmith Black Mambazo’nun altüst eden Afrika ilahilerini, Vokaliz’in eşsiz Vazgeçmem coverını unutamam. A Capella konusunda seçici değilim açıkçası. Fazla sebebi olamaz. Bu gruplar çoğu kez cover söylerler ve bir coversever olarak kayıtsız kalamam. Tabiî profesyonel derecede vokal uyumu gerektiren performanslara ve elde edilen dramatik, hayret verici, disiplinli, özgür, becerikli ve komik sonuçlara da aynı şekilde.

A Capella’nın her türlüsünü tattığımı düşünüyordum ki, tamamen alâkasız bir tesadüf sonucu dinleme şansı bulduğum Van Canto, olayın bambaşka bir yönünü daha sunarak “sen daha ne gördün ki” diye yüzüme çarptı adeta. Van Canto, biri kadın 5 vokalist ve bir davulcudan oluşan Alman A Capella cover metal grubu! E yok artık! Lakin öyle bir var ki, kusursuz bir uyum albümü olduğu kadar, meditatif bir sertliği olduğu bile söylenebilir. Hero adlı 2008 çalışması 10 müthiş parçadan ibaret. Daha ilk dinleyişte Kings Of Metal (Manowar) ve Fear Of The Dark (Iron Maiden) yorumları resmen dövdü beni. Pathfinder, Wishmaster, Take To The Sky gibi şarkılar insanı metal müziğin farklı bir gücüne ve çokyönlülüğüne inandıran iradeye sahip bana göre. Ritim gitar görevi üstlenen heriflerin “ram digi ram digi”leri kadar şarkıları seslendiren solo vokalistler de çok iyiler. Bir müzik markette görsem tereddütsüz pas geçeceğim şu euro-metal kapağın altında neler olduğunu asla tahmin edemezdim. Gerçekten çok ilginç bir deneyim. Tesadüfler hep öyledir zaten.

1. Speed of Light
2. Kings of Metal (Manowar)
3. Pathfinder
4. Wishmaster (Nightwish)
5. Bard's Song: In the Forest (Blind Guardian)
6. Quest for Roar
7. Stormbringer (Deep Purple)
8. Take to the Sky
9. Fear of the Dark (Iron Maiden)
10. Hero

1 Mart 2009 Pazar

Bruce Springsteen - Working On A Dream


Konserdi, stüdyoydu derken tam tamına 23 albüm sayabildim. Neredeyse hiçbir yılı boş geçirmediği için Bruce Springsteen geri döndü” diye bir cümle hatırlamıyorum. Lisedeyken Born In The USA abümü ile tanımıştım kendisini. Zaten müzikal uyanışlarım hep lise yıllarıma dayanır. Sonraları öğrendim ki ilk bu albümle onu tanıyan sadece ben değilim. Hiç öncesine bakamadım. Bir keşifin debut hali gibidir Born In The USA. Değil albümlerinin, şarkılarının bile tek tek analizlerini yapmak, üzerlerine tez yazmak, oturup sabaha kadar dinlemek isterim. Başka biridir o. Herkes gibi başka biri… Politik olduğu kadar, aşka, efkarlı olduğu kadar da eğlenceye düşkündür. Üzeri kir pas içindeki işçi sınıfı bilgeliklerinin, briyantinli country aşk güzellemelerinin, herkesi kucaklayabilecek aklıselim babacanlığın, unutulmaz şarkıların, unutulmaz çığlığı, fısıltısı, buğusu, acısı, sevincidir Bruce Springsteen. Kontrolden çıkacak bir yazı olmadan The Boss’un 2009’u karşılayan gıcır gıcır albümü Working On A Dream’e geçelim. Yoksa o şarkı senin, bu albüm benim, içinde çıkamayacağım uzun bir yazı dizisine dönecek durum.

Şimdi ne diyeyim? Albümde şu şarkı iyi, şurası biraz şöyle olsa, ötekinde beriki çalmış, güzel olmuş mu diyeyim? Bir Springsteen albümünden öyle söz edilmez. Hangi hayranı olduğunuz sanatçı için böyle bir duyguya sahipsiniz bilmiyorum ama benim defterimde Bruce gibi hayranlık beslediğim bir müzik adamı hakkında yazacağım şeyler arasında negatif duygular, basitçe geçiştirilmiş yorumlar göremezsiniz. En kötü diyeceğiniz Springsteen şarkısında bile sevecek bir şeyler bulmaya programlandım çünkü. Beni Born In The USA’den bu yana bizzat kendisi programladı. O çalarken elini omzumda, sesini yüreğimde hissediyorum. Bana bağırıyor, azarlıyor, aşk tavsiyeleri veriyor, bana balık tutmayı, musluk tamir etmeyi, kendimi kontrol etmeyi öğretiyor. Hayat görüşüm her ne olursa olsun ona sahip çıkmamı, başkalarının görüşüne saygılı olmamı öğütlüyor. Tabii hiç kimseye kendimi ezdirmemem gerektiğini de… Her albümünde olduğu gibi, 60 yaşında çıkardığı bu albümünde de yapıyor bunları. Alışık olmadığım şekilde 8 dakikalık Outlaw Pete ile başlıyor söze bu kez. Başkalarının hikayelerini kimi zaman uydurma isimlerle, kimi zaman gerçek adlarını kullanarak çok anlatmışlığı var. O hikayelerden kendimize çıkaracağımız pay, elin Amerikalısının yaşadıklarından ziyade, evrensel koordinatları belli, hümanist çıkarımlardan ibaret.

My Lucky Day, What Love Can Do, Life Itself kayıtsız kalamadığım rock ateşinde Patron şarkıları. Tunnel Of Love albümüne koysam sırıtmayacak The Last Carnival, albüme ismini gururla vermiş olan Working On A Dream, biraz deneysel bir çağdaş blues örneği Good Eye, ılık ve kısa bir country güzelliği Tomorrow Never Knows ve geri kalanlar. Albümün sonunda ise The Wrestler filminin aynı adlı ödüllü şarkısı var. Yine ödüllü film şarkısı Philadelphia’yı hiç duymamış olsam, gelmiş geçmiş en anlamlı, en hüzünlü film şarkılarından biri diyeceğim. Sadece Philadelphia’ya kardeş geldi diyebiliyorum. 3 dakika 50 saniye boyunca film gözlerimin önünden bir kez daha geçiyor, Randy 'The Ram' Robinson’ın dramı daha bir samimileşiyor, daha bir ağıtlaşıyor. Şarkıda geçen one trick pony (sadece tek bir işte iyi olanlar için kullanılan bir deyim), korkuluk, tek bacaklı adam benzetmelerini hem Randy’ye, hem dostu Mickey Rourke’a, hem de kendine ithaf ediyor sanki. Tıpkı filmde yaptığı gibi, albümü de hakkıyla kapatıyor Patron. Her albümü ayrı bir tarih, her şarkısı ayrı bir kanıt. O herkesin dinleyip sevebileceği sıradan bir adam. O benim Elvis’im!

1. Outlaw Pete
2. My Lucky Day
3. Working on a Dream
4. Queen of the Supermarket
5. What Love Can Do
6. This Life
7. Good Eye
8. Tomorrow Never Knows
9. Life Itself
10. Kingdom of Days
11. Surprise, Surprise
12. The Last Carnival
13. The Wrestler

Issız Ada Radyosu Arşivi (Şubat 2009)



Daniel Lanois - Here Is What Is
Yıl: 2008 Kanada
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Here Is What Is"




Death Cab for Cutie - Transatlanticism
Yıl: 2003 ABD
Tür: Indie Rock, Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Sound of Settling"



Mirah - C'mon Miracle
Yıl: 2004 ABD
Tür: Indie Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nobody Has to Stay"



The Boxer Rebellion - Exits
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Indie Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Watermelon"


Cursive - Mama, I'm Swollen
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mama, I'm Satan"




Joshua Radin - Simple Times
Yıl: 2008 ABD
Tür: Singer/Songwriter
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sky" (feat. Meiko)



Get Cape. Wear Cape. Fly - Searching For The Hows and Whys
Yıl: 2008 İngiltere
Tür: Indie Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Find The Time"


Mates of State - Bring It Back
Yıl: 2006 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "So Many Ways"



The Mary Onettes - The Mary Onettes
Yıl: 2007 İsveç
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pleasure Songs"


El Guincho - Alegranza
Yıl: 2007 İspanya
Tür: Psychedelic Folk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Palmitos Park"

Whale - We Care
Yıl: 1995 İsveç
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pay for Me"


James Yuill - Turning Down Water for Air
Yıl: 2008 İngiltere
Tür: Indie Pop, Singer/Songwriter, Folktronica
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Ghost"

16 Horsepower - Low Estate
Yıl: 1997 ABD
Tür: Alt-Country, Americana
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Narrow Mind"

Ladytron - Witching Hour
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Electropop, Synth Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sugar"

Shearwater - Rook
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Rock, Folk Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Century Eyes"


Oceansize - Everyone Into Position
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Progressive Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Heaven Alive"

The Bats - The Guilty Office
Yıl: 2008 Yeni Zelanda
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crimson Enemy"


Paper Route - Absence
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Last Time"


The New Pornographers - Challengers
Yıl: 2007 Kanada
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Challengers"


The Mountain Goats - Heretic Pride
Yıl: 2008 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Heretic Pride"