31 Mayıs 2009 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Mayıs 2009)


 
Fever Ray - Fever Ray
Yıl: 2009 İsveç
Tür: Electropop, Electronica, Synth Pop
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Keep The Streets Empty For Me"

El Perro del Mar - El Perro del Mar
Yıl: 2006 İsveç
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Party"
Hedtrip - Roma
Yıl: 2007 İspanya
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mother Love"



Moderat - Moderat
Yıl: 2009 Almanya
Tür: Electronic
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sick With It" (feat. Dellé)
IAMX - Kingdom Of Welcome Addiction
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Electronic, Pop/Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nature Of Inviting"
Sophie Hunger - Monday's Ghost
Yıl: 2008 İsviçre
Tür: Singer/Songwriter, Folk Pop, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Round and Round"
The Crimea - Tragedy Rocks
Yıl: 2004 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Miserablist Tango"

North Mississippi Allstars - Hill Country Revue
Yıl: 2004 ABD
Tür: Blues
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Snake Drive"
The Prodigy - Invaders Must Die
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Big Beat, Breakbeat, Techno
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Take Me To The Hospital"

Bob Dylan - Together Through Life
Yıl: 2009 ABD
Tür: Folk Rock, Singer/Songwriter, Blues
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Beyond Here Lies Nothin'"

Depeche Mode - Violator
Yıl: 1990 İngiltere
Tür: Synth Pop, Electronica
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Enjoy the Silence"

Daniel Lanois - For the Beauty of Wynona
Yıl: 1993 Kanada
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "For the Beauty of Wynona"

Eels - Hombre Lobo: 12 Songs of Desire
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fresh Blood"

a-ha - Foot of the Mountain
Yıl: 2009 Norveç
Tür: Synth Pop, Pop/Rock, New Romantic, New Wave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Foot of the Mountain"
PMMP - Veden Varaan
Yıl: 2009 Finlandiya
Tür: Dream Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lautturi"

Jets Overhead - Bridges
Yıl: 2005 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Blue Is Red"

Filthy Dukes - Nonsense in the Dark
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Electronic
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Poison The Ivy"

Oi Va Voi - Travelling the Face of the Globe
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: World Music
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Waiting"

The Delgados - Universal Audio
Yıl: 2004 İngiltere
Tür: Indie Rock, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everybody Come Down"

Tori Amos - Abnormally Attracted To Sin
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Singer/Songwriter, Piano Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Welcome To England"

26 Mayıs 2009 Salı

Fires Of Rome - You Kingdom You




Grup kurmak, müzik yapmak, albüm çıkarmak, hem de tüm bunları sanat şehri New York’ta yapmak sanıldığının aksine hiç de zor olmasa gerek. Çünkü son dönemde dinlediğim New York’tan çıkma birkaç grupta gördüm ki, birkaç arkadaş bir araya gelip enstrüman çalmayla falan hiç uğraşmadan pekala müzik yapabilir, albüm bile çıkarabilirsiniz. O albümleri çıkaran yapımcılara buradan sesleniyorum: Yapmayın! Fires Of Rome gibi yetenekler varken boşa kürek çekiyor görünseler de New York öyle bir alem ki, bazen kürek çekmeye bile gerek kalmadan akımların, akıntıların sizi nereye götüreceğini kestiremez hale gelebiliyorsunuz. Bu durumda adam gibi müzik yapmadan da müzisyen olunabilen bir yer New York... Mevzu Fires Of Rome olunca işler değişiyor. Andrew Wyatt, Matt Kranz, Gunnar Olsen üçlüsü rock eksenli taş gibi bir müzik yaparak işi New York şansına bırakmıyorlar kesinlikle.


Dawn Lament isminde, karanlıkla aydınlık arasında sıkışmış bir melek cisminde açılış yapan albüm dakka bir, gol bir yapıyor. Vokal, bas, gitar, davul, yaylılar hepsi tarifi zor bir çaresizliğin (veya çarenin) anlamını arıyor. Neyse ki ardından gelen Set In Stone ile biraz olsun mainstream şeridine geçerek gerçek dünyada olduğumuzu hatırlatıyor. Fakat o şeridi bile alternatif bir güzellikle katediyor. Ayrıca bu parçanın bir sürü remiksi ortalıkta dolanmakta. Bunlardan en önemlisi olan, geçtiğimiz yıl Saturdays = Youth albümleriyle elalemin ağzını bir karış açık bırakmış Fransız grup M83 imzalı olağanüstü remiksi ve o remiksin bir o kadar da ilginç klibi myspace’den izlenebilir. Albümde bulunmayan bu remikse klip çekilmesi bir yana, M83 almış o şarkıyı 04:45’lik epik bir orgazma çevirmiş ki öyle böyle değil. Yine gerçek dünyaya döndüğümüzde Songs As Yet Unsung ile üçlünün groove yeteneğine, uyumuna ve çalıp söylerken ne kadar eğlendiklerine tanık oluyoruz. Bu tanıklık yerini hayrete bırakıyor. Zira Love Is A Burning Thing parçasında yaşına başına bakmadan Led Zeppelincilik oynuyorlar. Dakikalar su gibi akıyor ve albüm açıldığı gibi görkemli bir şekilde Monkey In A Cage ile kapanıyor. Bu destansı blues şarkı aklımı başımdan aldı, bitene kadar da geri vermedi. Adını anmadığım diğerleri de 10 şarkılık You Kingdom You debutunu gözümde bu yılın en iyilerinden biri yapmaya yetti, hatta arttı.


Fires Of Rome’a karakterini veren en önemli unsuru sona sakladım. Kırılgan, keskin ve karizmatik sesiyle kimi zaman ağlayan, kimi zaman yağmur olup yağan, kimi zaman “yodel”leyen Andrew Wyatt... Aynı zamanda yapımcılık da yapan bu adam, "yeni başlayanlar için ruhu olan rock vokali" kursunda ders olarak okutulabilir rahatlıkla. Üst üste rezil albümler dinleyince Fires Of Rome’a dört elle sarılıyorum. Üst üste rezil albümler dinledikten sonra kötünün iyisine yamanma psikolojisinden ötürü değil. Andrew Wyatt gibi bir ses, Dawn Lament, Monkey In A Cage gibi şarkılar, You Kingdom You gibi bir albüm ağaçta yetişmiyor. Hani derler ya, “o kadar beğendim ki üst üste üç kere dinledim”. Hayır! Ben böyle albümleri üst üste, alt alta, yan yana üç kere beş kere dinlemem. Belli aralar bırakırım. Birbirimizi özleriz böylece.


1. Dawn Lament
2. Set In Stone
3. It Makes Me Weak
4. Songs As Yet Unsung
5. Bronx Bombardier
6. Love Is A Burning Thing
7. Handgrenade
8. But You're Such A Cherry
9. I'll Take you Down
10. Monkey In A Cage

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Cage The Elephant - Cage The Elephant



Kentucky dolaylarından çıktığı halde İngilizlerce biraz daha fazla tutulan gruplardan biri Cage The Elephant. Zaten maço Amerikan aksanından ziyade İngiliz punk, blues, indie çorbası bir vokal + müzikle iştigal etmekteler. Vokalde Matt Shultz, gitarda Brad Shultz biraderlerin önderliğinde çok sıkı bir beşli olarak alternative rock’ın gözüne gözüne vuruyorlar. Hani bazen yapılan müziği o kadar çok seversiniz ki, yiyesiniz gelir, işte Cage The Elephant’ın rock müziği de bana bu iştahı verdi. İlginç bir benzetme olabilir. Fakat şu sıralar canım şöyle sert birşeyler dinlemek istediğinde nedense ilk uzandığım albümlerden biri oluyor bu kendi adını taşıyan debut. İlk olarak Free Love ve albümün en iyi şarkılardan biri olan Ain't No Rest For The Wicked’ı single olarak piyasaya sürmüşler. Ondan sonra da muhtemelen bu iki şarkıyı da dinleyip beğenen şahısta film kopmuştur. Zira albümün çıkmasını beklemek ona bir ömür gibi gelmiştir. Sapına kadar haklıdır. Onlardan biri de benimdir. Çünkü bu iki single dahil albümün geri kalanında yer alan James Brown, Lotus, Judas, Drones In The Valley bana göre muazzam rock aparkatları. Keşke her debut böyle olsa. Maalesef 2009’da dinleme şansı bulabildiğim 2008’in en iyi rock gruplarından ve albümlerinden birisi Cage The Elephant

1. In One Ear
2. Ain't No Rest for the Wicked
3. Tiny Little Robots
4. Lotus
5. Back Against the Wall
6. Drones in the Valley
7. James Brown
8. Judas
9. Back Stabbin' Betty
10. Soil to the Sun
11. Free Love

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Phillip Boa & The Voodoo Club - Diamonds Fall


Phillip Boa & The Voodoo Club, 1984 yılında Dortmund-Almanya’da kurulmuş bir grup. Phillip Boa’nın gitar ve vokalde yer aldığı organizasyonun geri kalanı, yani The Voodoo Club ise beş kişiden oluşuyor. Bu beşliden sadece keyboard ve vokallerdeki Pia Lund kuruluştan beri Phillip Boa’nın yanında yer almış. Diğer elemanlar ise hep 90’larda veya 2000’lerde gruba katılmış. Zaten gruba giren çıkanların adedine bakılırsa 5-6 tane The Voodoo Club daha kurulurmuş. Ama hepsi şu 2009’a kadar gelen orijinali gibi olur muydu, bence olmazdı. Çünkü gruba ana karakterini kazandıran unsurların hemen hepsi Boa-Lund ikilisine ait. Bir kere gruba ait fotoğraflar aradığınızda karşınıza çoğunlukla Phillip Boa ve Pia Lund’un 60’lı yıllar İtalyan fotoromanlarından esinlenmiş gibi duran estetik pozları çıkıyor. Tabi benim sözünü ettiğim daha çok müzikal karakter. Boa’nın yer yer yükselen ölçülü gitar-vokal tecrübesi ile Lund’un yan vokalleri ve en önemlisi bir diğer tuşlu çalgılardan sorumlu üyesi Toett ile birlikte oluşturdukları sound, grubun katı bir rock ısrarında olmasını engellemiş. Bu durum, ferah bir alternatif-indie atmosferini albümün her şarkısına sindirmiş. Pop yoğunluğunda rock, rock yoğunluğunda pop özgüveni mevcut.

Phillip Boa & The Voodoo Club’ı yakın zamanda tesadüfen kulağıma çalınan 2005 tarihli Decadence & Isolation albümüyle keşfettim. 2 White Moths & A Black Cat gibi şarkılara kayıtsız kalamadığımdan grubun öncesini sonrasını deşmeye karar verdim. 15 albüm görünce “bu işin içinden çıkılmaz, bırakıyorum” dedim. Ama kader 16. albüm Diamonds Fall ile bir şekilde yollarımızı kesiştirince dayanamadım. Coppergirl, Lord Have Mercy With The 1-Eyed, Jane Wyman, The Race Is Over, bu kesişmeyi çok daha anlamlı kıldı. Hatta kendilerine verdiğim şanstan dolayı Fiat Topolino adında bir altın plaket bile verdiler bana. Artık bundan sonra müzik hayatları daha kaç yıl sürer bilemiyorum ama sürdüğü kadar takip edeceğim bir grup daha buldum sanırım. Fakat önce geriye doğru takip etsem daha iyi olacak diye de düşünmüyor değilim. Gerçi hiç de “geçmişimi bilmeden geleceğimi anlayamazsın” ukalalığı taşıyan bir grup değil oysa. Diamonds Fall’ı bir debut gibi bile dinleseniz fark etmez.

1. Diamonds Fall
2. Valerian
3. Fiat Topolino
4. The World Has Been Unfaithful
5. Lord Have Mercy With The 1-Eyed
6. The Race Is Over
7. Jane Wyman
8. Coppergirl
9. 60's 70's 80's 90's
10. The Ballad Of Pia And Toett
11. DJ Baron Cabdriver
12. Black Light

17 Mayıs 2009 Pazar

Telekinesis! - Telekinesis!


Telekinesis!, Seattle’dan çıkan çıtır bir indie rock grubu. Michael Benjamin Lerner’ın kurduğu grup, aslında grup sayılmaz. Çünkü sadece konserlerde ve elbette bu albümde bir grup haline gelerek müzik yapan başka insanların da katılımıyla Lerner, kendi adı yerine bir grup adı olarak Telekinesis!’i uygun görmüş. Benzerlerinden neredeyse hiçbir farkı yok. Sesi, müziği, sözleri, albüm akışı hiçbir yenilik içermiyor. Ama indie oluşumlarda zaten yenilik esas alınmıyor. İçine dahil olduğunuz o albüm anına iyi kötü tesir edecek bir müzik sunumudur önemli olan. Biraz da “nerd” bir görünüme sahip Lerner, benzerlerinden farklı olmasa da iyi müzik yapıyor ve yine benzerleri gibi süperstarlığa oynamıyor. İlk albümü olmasının getirdiği aşkla bazı şarkılarda fazla heyecan yapıyor denebilir. Fakat özellikle Great Lakes, Tokyo, Imaginary Friend, Calling All Doctors gibi besteler, gelecekte çok daha iyi bir Telekinesis!’in ortamlara akacağının habercisi bana göre. Varsın inek desinler, kız vermesinler. Şu kendi adını taşıyan ilk albümüyle dinlemiş bulunduğumuz Telekinesis!, olayını uzun vadeli hayata geçirmeye devam ederse ileride çok daha iyi yerlere geleceğine dair inancım bulunmaktadır.

1. Rust
2. Coast of California
3. Tokyo
4. Look to the East
5. Awkward Kisser
6. Foreign Room
7. Great Lakes
8. Imaginary Friend
9. All of a Sudden
10. Calling All Doctors
11. I Saw Lightning

14 Mayıs 2009 Perşembe

Charlie Winston - Hobo



Yılsonu en iyiler seçimlerine bakıp da bir şey sandığınız, dinledikten sonra bir temiz sövdüğünüz albüm de çoktur hani. Bu sınıfa aldığınız albümlerin çoğunda deneysel ruhsuzluk hakimdir size göre. O nedir diyorsanız, iş olsun diye entelektüel cazırtılardan, post modern elektro sentezlerden veya “ne kadar anlaşılmaz, o kadar kültürlü” şarkı(!)lardan oluşturulmuş gavur eziyetleri derim. İçinde “şarkı” olan albümleri seviyorum. Kulağa deneysel ses yığınları olarak gelen, melodisiz, dilsiz, kulaksız şeyler bana göre değil. Kendine, albümüne, şarkılarına (lafta) karizmatik isimler uydurup, pop-art basın fotoları çektirip, indie veya deneysel yaftasıyla ortada dolaşan bu insanlar başka bir gayretin meyveleri bana kalırsa. Hani artık yazacak şarkı kalmadı da farklı birşeyler deneme uğruna böyle arayışlara girildi dense, arayış dediğin müzik değil de ses ise bir nebze anlaşılır. Ulan kötü olsun, ama şarkı olsun bari! Charlie Winston dinleyince böyle şeyler geçti aklımdan. Onun bir suçu yok. Sadece insanın daha yazacak çok şarkısı olduğu ümidini yüreklere salan bir müzik + şarkılar ürettiği için, artık standart normlarda şarkılar yapmanın bile kötü gözle bakılma sebebi sayılmaya yüz tuttuğu bir dönemde bu kadar doğal, normal ve keyifli olabildiği için suçludur olsa olsa!

Charlie Winston bir İngiliz. 2007’de Make Way isminde bir albüm yayınlıyor. Ama o albümden bazı şarkıları tekrar elden geçirip yanlarına yenilerini de ekleyerek temiz bir sayfa açmak suretiyle 2009’da Hobo albümünü çıkarıyor. Çok da iyi ediyor. Kulağımın pasını şöyle sağlamından siliyor. Şu ilk paragrafta dile getirmek istediğim bazı şeyleri bana daha ilk dizesiyle sunan Kick The Bucket, 80’lere el sallayan piyano baladı Boxes, her şeyiyle gerçek bir şarkı Like A Hobo, "voulez-vous coucher avec moi"yı bile çok güzel yerleştirdiği Tongue Tied ve bazen durgun, dingin, bazen de akustiğini hiç bozmadan eğlendiren diğerleri… İtinayla okunası sözleri, dinlendiği anı özelleştiren usta işi müziği ile uzun süredir görülmeyen bir dost sanki. Her şey bir yana çok güzel bir sesi var adamın. Soul statüsünde bile adını gururla taşıyabilecek derece hem de. Bu bile Hobo albümüyle uzun vadeli bir ilişki sağlayabilir benim için.

1. In Your Hands
2. Like A Hobo
3. Kick The Bucket
4. I Love Your Smile
5. My Life As A Duck
6. Boxes
7. Calling Me
8. Tongue Tied
9. Soundtrack To Falling In Love
10. Generation Spent
11. Every Step
12. My Name

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Prince - LotusFlow3r / MplSound


Prince kimdir arkadaş? 80’lerde topuklu ayakkabılar giyen, makyaj yapan, haftaların, ayların, yılların rüküşü, “Sevişirken Dinlenmesi Gereken Şarkılar” yazan tavernacıların önde gideni kara kuru bir androjen. 80’lerde Prince dinlemek bir parça günahtı. Çünkü delikanlı adam topuklu, makyajlı, rüküş ötesi Poison, Mötley Crüe, Bon Jovi veya androjenliği göstermelik kabadayılıkla mükemmel buluşturmuş olan daha sert tiplerin müziği dinlemeliydi. Prince’i sevmemin nedenlerinden biri de buydu. Evet onu hep sevdim. Tahammül edemediğim bazı albümler yapmasına rağmen sevdim. Çünkü onda müzikal bir kararlılık, tavizsizlik, etkisi altında kaldığı pop ve rock tarihini kendi özüne bağlı kılan bir özgünlük vardı. Herkeslere bir haller olan 2009 yılına gelindiğinde bakıyoruz ki Prince hem pop, hem rock kanalında her daim söyleyecek sağlam bir şeyleri olduğunu haykırıyor adeta. Üstelik her iki türe olan saygısında kusur etmemeyi artık yılların tecrübesi haline getirmiş bir olgunlukla. Kim inanır şu çelimsizin 51 yaşını devirdiğine! Hangi albümüne, hangi şarkısına, hangi vukuatına girsem övmekle sövmek arası çıkamayacağım bu güzide insanın 2009 tarihli duble iskender MplSound / LotusFlow3r albümlerine sözü getireyim. 1986 tarihli dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Kiss’e esas duruşumu gösterdikten sonra tabi. (Bu arada duble iskenderin yanına salata niyetine Bria Valente adında bir şarkıcının 10 şarkılık bayık Elixer albümü de konmuş. Bu albüm Prince bestelerinden oluşmakta ve böyle bir "albüm içinde albüm" yöntemi promosyondan biraz daha fazlasını içeriyordur bana göre.)

Projenin LotusFlow3r bölümü rock, pop-caz ve soul tınılarının ahenkle dansetmesi sonucu kıvama gelmiş 12 şarkıdan oluşuyor. Tabi Prince’in vazgeçemediği orijinal kesimli rengarenk gitarlarının sadece gösterişten ibaret olmadığının kanıtı gibi, rock soundunun ördüğü ağlar daha yoğun. Fakat tüm bu türlerin yan yana gelişlerinde, hiçbiri diğerinin kendi önüne geçmesini istemiyor sanki. Kardeş kardeş geçiniyor, topu birbirlerine atıyor, arada biri topla biraz fazla oynarsa kızmıyor, keyifle onu izliyor, sakince sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Santana enstrumantallerine benzeyen From The Lotus... ile kurdeleyi kesen albüm, Boom ve Crimson & Clover ile daha yolun başında ayaklarımı yerden kesti. Hele kırılgan olduğu kadar asabi Crimson & Clover’ın adamın aklını alan Jimi Hendrix girişlerini, gelişmelerini ve finallerini çağrıştıran yapısı, Prince geri döndü!” dememe yetti. Orijinali Tommy James & The Shondells'e ait bu şarkıyı alıp 80’lere koysak, Back To The Future’da Marty McFly’ın partide çaldığı rock’n roll şarkıyı yoldan çıkarıp, “henüz buna hazır değilsiniz” ayarına benzer bir etki yapardı muhtemelen. Daha bu şarkının etkisi silinmeden bir de karizmatik Colonized Mind ile aynı duygular cilalanınca susmak gerekiyor. Bu kadarla kalmayıp Feel Good, Feel Better, Feel Wonderful ile funky damarlarımı titretiyor, Love Like Jazz ile pop caz kanallarımın tozunu alıyor. Wall Of Berlin ve Dreamer ile albüme sinmiş Hendrix ruhunu yeniden hortlatan Prince, ...Back To The Lotus isimli 5 buçuk dakikalık psychedelic finalle albümü nihayetlendiriyor.

MplSound ismiyle dolaşıma giren ikinci albüm ise bir zamanlar Prince’in pop funk prensi olmasına vesile olan standarda sahip 9 şarkıya ev sahipliği yapıyor. (There'll Never B.) Another Like Me, Chocolate Box gibi o yılların dans pistlerinin tozunu alacak şarkılar kadar, U're Gonna C Me ve Better With Time gibi aynı dans pistlerinin loş anlarına seksi biçimde vücut teması yapacak tesirde şarkılarla donatılmış. İlk albümünü taa 1978’de çıkarmış bir Prince 2009 yılında bir albüm yapıyor, bakıyorsunuz ses aynı, ruh aynı. Timbaland’e eşek yüküyle para verip tıynetsiz bir albüm de çıkarabilirdi. Ama Prince öyle bir adam değil. Prince şöyle bir adam: Retro-Astro!

MPLSOUND

1. (There'll Never B) Another Like Me
2. Chocolate Box
3. Dance 4 Me
4. U're Gonna C Me
5. Here
6. Valentina
7. Better With Time
8. Ol' Skool Company
9. No More Candy 4 U

Lotusflow3r

1. From the Lotus...
2. Boom
3. Crimson and Clover
4. 4Ever
5. Colonized Mind
6. Feel Good, Feel Better, Feel Wonderful
7. Love Like Jazz
8. 77 Beverly Park
9. Wall of Berlin
10. $
11. Dreamer
12. ...Back 2 the Lotus

10 Mayıs 2009 Pazar

Depeche Mode - Sounds Of The Universe


80’ler, 90’lar, hatta 2000’lerin ilk 10 yılı ve Depeche Mode hâlâ ayakta. Lâkin bu ayakta durma haline fena aldanmışım. Çünkü uzun zamandır DM’un iyi şarkılar yazıp söylemediğini düşünüyorum. Bir 10-15 yıl öncesine kadar yeni DM albümü çıkıyor dendiğinde duyduğum heyecanın yerinde yeller esiyor artık. 1990’daki Violator albümüne kadar hepsi birer elektro klasiği albümler, geniş zamanlı eşsiz şarkılar, başta rock olmak üzere çeşitli türlerle yaşanan flörtler, kapalı gişe konserler, etrafı güllük gülistanlık etmişti. Tabi DM gibi kült grupların bu parıltılı dünyanın getirileri olan uyuşturucu, grup içi anlaşmazlıklar / ayrılıklar, (tamamen bana göre) kıytırık solo albümler, özel hayat çalkantıları ile yıpranmaması da zor. Mühim olan en az hasarla atlatmak. Şahsi görüşüm, DM’un bu bâdireleri atlatırken müzikal anlamda kalıcı yaralar aldığı yönünde. Hiç heyecan yapamadan telaffuz edeceğim son albüm Sounds Of The Universe bu düşüncemi pekiştirmekten başka bir şeye yaramadı ne yazık ki.

Aslında Çarşamba’nın gelişi Wrong adlı özelliksiz, özensiz ilk single’dan belliydi. Gerçi bir önceki albümün ilk single’ı Precious (ki bence kendi tarihinin en iyi DM şarkılarından biridir) gerçek bir heyecan yaratmıştı da ne oldu? Al Playing The Angel’ı, vur Sounds Of The Universe’e! U2’dan sonra bu sene bir darbe de Depeche Mode’dan yedim. (Düşene bir de Prince vurursa şaşırmam!) Aslında belli bir elektro karizmaya sahip In Chains ile fena sayılmayacak bir açılış yapıyor albüm. Yine de tarihe bakarak alışık olunan (ya da benim alışık olduğum diyelim) bir DM şarkısı değil. Zaten DM’dan eski DM ruhunu diriltmesi beklenen besteler bulmak sürpriz hale geldi. Sonrası için gerçekten çok uğraştım. Ama In Chains ile birlikte biraz olsun eli yüzü düzgün bir trip hop olan Come Back ve Martin L. Gore’un söylediği Jezebel dışında aklımda kalan olmadı. Onların da uçup gitmesi an meselesi. DM synth pop’u bu kadar yavan mıydı diye sormadan edemiyorum. Bunca yıla rağmen hâlâ 30’larında gösteren Dave Gahan, Martin L. Gore ve Andrew Fletcher, benim kendi halindeki DM kültürümde hiç de öyle göstermiyor artık. Benim için bütünüyle iyi DM şarkıları barındıran en son albüm Violator idi. Sonrakilerde de inci gibi parçalar mevcuttu. Ama tam bir albüm olarak görüyoum ki Violator sonrası her albümlerde o incilerin sayısı biraz daha azalıyor. “Alan Wilder gitti böyle oldu” geyiğine itibar etmezdim ama yıllar geçtikçe iş bazı yönlerden biraz da oraya dayanıyor. Utanmadan “Kâinattan Sesler” adı verilen bu son albümün müzikal bayatlığına sahip günde belki 10 tane çıkıyor, silinip gidiyor. Bence şu albümün Depeche Mode markası taşıması büyük talihsizlik. Hatta bir gaf!

1. In Chains
2. Hole To Feed
3. Wrong
4. Fragile Tension
5. Little Soul
6. In Sympathy
7. Peace
8. Come Back
9. Spacewalker
10. Perfect
11. Miles Away
12. Jezebel
13. Corrupt

7 Mayıs 2009 Perşembe

De Staat - Wait For Evolution


Hollandalı beşli De Staat, ilk albümleri Wait For Evolution ile yeraltına bombayı koymuş, pimini de çekmiş bekliyor. Birçok yönüyle Queens Of The Stone Age’e benzetilen grup, “benzetilme”nin her zaman “taklit” anlamına gelmediğinin taş gibi bir kanıtı. Pop, folk, country, rock, rock’n roll malzemelerini tutam tutam tenceresine atıp albüm konseptine ayrıksı durmayacak türden bir bütünlükle sunmayı beceriyor. Galiba bunda en büyük pay gitarist / solist Torre Florim’e ait. Zira De Staat’a gelene kadar ülkesindeki tuhaf isimli çeşitli gruplara yazım, yapım, çalım olarak el vermişliği, bu sayede kendi underground çöplüğünde genç yaşına rağmen bir “abi” saygınlığı edinmişliği var. Sürekli bir yerlere gire çıka, sonunda yanında çalan dört adamın yeteneklerini görünce mükemmele ulaştığını hissederek De Staat’a start vermiş. Zamanlama da mükemmel ki, uzun yıllar yer altı müzik âleminin içinde pişip, 2009’da çıkan albüm de ancak böyle demlenmiş, oturmuş ve heyecan verici olabilirdi.

Benzetildiği üzere Queens Of The Stone Age etkilerinin yoğun olduğu, Florim’in zaman zaman Nick Cave’e çalan karizmatik vokalinin kaliteli liriklerle birleştiği olağanüstü albüm Wait For Evolution, içindeki birbirinden leziz 12 parçası ile sallıyor, yuvarlıyor, deliyor, geçiyor, aşıyor! The Fantastic Journey Of The Underground Man gibi süper (onu anlatacak daha uygun bir kelime bulamayacak kadar çaresiz kaldım!) bir şarkıyı o çok sevdiğim Queens Of The Stone Age ve onun uzantılarından bile işitmedim mesela. Şu an 4. veya 7. De Staat albümünü düşünüyorum da, nefes alışverişim ritmini şaşırıyor. Mâlum süperimiz dışında country folk We’re Gonna Die, surf rock My Blind Baby, ancak “vokalli indie ambient” diyerek içinden çıkabildiğim Love It ve hâlâ içinden çıkamadığım Habibi ışıl ışıl parlıyor görünse de, bence boş tek bir şarkı bile yok. Avrupalı meşhur bir radyo DJ’i “2009 De Staat’ın yılı olacak” demiş. Normalde bu tür sloganları Amerikan-İngiliz indie camiaları pek sallamaz. 2009 sadece De Staat’ın yılı olmayacak belki. Fakat De Staat 2009’un en güzel hediyelerinden birisi…

1. Sleep Tight
2. The Fantastic Journey Of The Underground Man
3. I Am Here To Lose Control
4. Wait For Evolution
5. Habibi
6. We're Gonna Die
7. My Blind Baby
8. Kill The Man
9. Meet The Devil
10. You'll Be The Leader
11. Taste It
12. Love It