31 Temmuz 2009 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Temmuz 2009)

Clutch - Strange Cousins From the West
Yıl: 2009 ABD
Tür: Stoner Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Struck Down"


Sophie Ellis-Bextor - Trip the Light Fantastic
Yıl: 2007 İngiltere
Tür: Pop, Dance Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "New York City Lights"
 
 
The National - Alligator
Yıl: 2005 ABD
Tür: Indie Rock, Post-Punk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lit Up"
 
 
Metric - Old World Underground, Where Are You Now?
Yıl: 2003 ABD
Tür: Indie Rock, Post-Punk, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hustle Rose"
 
Parachute - Losing Sleep
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "All That I Am"
 
 
Breakbeat Era - Ultra-Obscene
Yıl: 1999 İngiltere
Tür: Drum & Bass, Breakbeat
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rancid"
 
Miss Li - Dancing the Whole Way Home
Yıl: 2009 İsveç
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bourgeois Shangri-La"
Daan - Manhay
Yıl: 2009 Belçika
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Exes"
 
Heatmiser - Mic City Sons
Yıl: 1996 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Low-Flying Jets"
 
Anna Järvinen - Man var bland vornen
Yıl: 2009 Finlandiya
Tür: Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Är det det här det hela handlar om?"
 
Arctic Monkeys - Humbug
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Propeller"
 
 
Editors - The Back Room
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Post-Punk, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bullets"
 
 
Ben's Brother - Battling Giants
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Therapy"
 
 
Fatboy Slim - You've Come a Long Way, Baby
Yıl: 1998 İngiltere
Tür: Big Beat
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Praise You"
Paul Gilbert & Freddie Nelson - United States
Yıl: 2009 ABD
Tür: Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "I'm Free"
 
Badlands - Badlands
Yıl: 1989 ABD
Tür: Blues Rock, Hard Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dancing on the Edge"
 
 
Janice - Morning
Yıl: 2009 Hong Kong
Tür: Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "999"
 
 
Dolores O'Riordan - No Baggage?
Yıl: 2009 İrlanda
Tür: Pop Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Switch Off the Moment"
 
Surfjan Stevens - Illinois
Yıl: 2005 ABD
Tür: Indie Rock, Folk, Indie Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Come On! Feel the Illinois!"
 
 
The Starlets - I Wake Up Dreaming
Yıl: 2009 İskoçya
 Tür: Dream Pop
"F" Rate: 6/10
 I.A.R. tavsiyesi: "Hypercool"
 
 
 
 
 

28 Temmuz 2009 Salı

Holy Fuck - LP


Torontolu beşli Holy Fuck, benim için sayıları hızla artmakta olan geç keşiflerden biri. 2005’te kendi adlarını taşıyan ilk, 2007’de de LP adlı ikinci albümleri, elektronik elementler ile canlı enstrumanların karışımından haz alanlar için ilginç anlar barındırıyor. Özellikle LP’nin 9 şarkılık elektro-live dinamizmi, son yıllardaki işlerinden hiç de memnun olmadığım The Chemical Brothers’ın ilk yıllarındaki çılgın rave günlerini anımsatan parçaları haricinde, daha canlı imajlar bırakan kaliteli enstrumantallerini anımsattı bana. Böyle nitelikli grupların geç keşfedilecek ölçüde gizli saklı pozisyonları da onları ayrıca nitelikli kılıyor. Holy Fuck’tan ayrı üç adet solo albümü de olan Brian Borcherdt’ın liderliğinde sağlam sahne şovlarıyla da ünlü bir grup aynı zamanda.

Canlı çalmayı sevmelerini, LP’nin açılış şarkısı olarak bir konser kaydı olan Super Inuit’i seçmelerinden de anlayabilirsiniz. Ardından gelen funky karakterdeki Milk Shake albümün gözdelerinden. Albümden ilk single olarak Lovely Allen adlı progressive pop şarkının seçilmiş olması da, grubun ticari başarı yerine kendine has çekirdek bir kitleye hitap etme kaygısı taşımasıdır kanımca. Bunda yanlış bir şey yok. En azından Holy Fuck için yanlış bir şey yok. Zaten o progressive ruh albümün geneline hakim denebilir. Şarkılar genel olarak kıvrak pop giysileri içinde olduklarından o hissiyatı fark etmek için, dinlerken farkında olmadan veya olarak oturduğunuz yerden birtakım kafa, kol, bacak oynamaları dışında çok daha önemli bir çaba daha göstermeniz gerekiyor: Kulak kabartmak! The Pulse, Echo Sam, hele de Royal Gregory’yi dinleyince usta işi elektronik altyapının ötesinde, çok önem verdiğim bir mevki olan davul kısmında bateristin John Bonham hayranlığını bir taraflarımdan uydurma kozu elde ediyorum. Şu nefis albüm neyse de, Holy Fuck’ı sahnede izlemek eminim ki İngilizce verilecek olan tepkinin grup ismi olarak seçilmiş olmasındaki gizi anlamlandıracaktır.

1. Super Inuit (Live)
2. Milk Shake
3. Frenchy's
4. Lovely Allen
5. The Pulse
6. Royal Gregory
7. Echo Sam
8. Safari
9. Choppers

23 Temmuz 2009 Perşembe

The Dead Weather - Horehound


The White Stripes ile tanıdığımız (ya da benim onunla tanıdığım) müzisyen, yapımcı, tasarımcı, (kısmen) oyuncu ve multi enstrumantalist Jack White grup kurmaya doymuyor! En son icadı The Reconteurs’ün tadı hala damağımdayken şimdi de The Dead Weather ile sahnelerde kendisi. Goober and The Peas, The Go, The Upholsterers gibi başka bilinmeyen oluşumlarda da parmağı var. Kendisini bir gruba ait hissetme dürtüsü ve paylaşımcılığı takdire şayan bu multi insanın, Yap-İşlet-Devret usülü gruplar yanında sayısız imeceye de el vermiş bir müzik adamı olması, Alicia Keys ile ucube bir James Bond düeti gibi yersiz oburluklara da yol açmıyor değil. Tek atımlık da olsa, uzun soluklu da olsa White’ın kurduğu gruplarda yoğun şekilde hissedilen The White Stripes etkilerinin üzerine hep başka alternatif özgünlükler ekleme gayretini de seviyorum. Garajdan son model bir stüdyoya uzanan müzikal yolculukta her iki tarafı da inkar etmeyen, her iki tarafın nimetlerinden de faydalanan açık yürekli bir rock’ın izleri görülmekte.

Jack White hep yaptığı üzere geri vokal yanında bu kez davulun başına geçmiş. Yanına da The Reconteurs basçısı Jack Lawrence’ı, Queens Of The Stone Age gitaristi Dean Fertita'yı ve vokale de 2008’de çıkan Midnight Boom albümüyle çok güzel işler çeviren The Kills grubunun sesi Alison Mosshart’ı almış. Zaten The Dead Weather'ın temelleri de The Reconteurs ve The Kills'in turne fingirdeşmelerinde atılmış. Ortaya çıkan kimyanın The White Stripes’ın veya The Reconteurs’ün çetrefil rock anlayışından fazla bir farkı yok. Pek piyasa olmayan, deneyselliğe kapıları açık, öte yandan rock kitlesinden hepten kopuk durmayan, uzlaşmacı karaktere sahip parçalar da yazmışlar. Single olarak çıksın, listeleri, radyoları kasıp kavursun dediğiniz bir şarkı seçin deseler, belki sadece Treat Me Like Your Mother’ı önerebilirsiniz. Ama o bile içinde 2-3 ayrı şarkı barındırır gibi alıp götüren dinamiğiyle albümün en özellerinden birisi. Geride de fevkalade özgün numaralar var. Zaten herhangi bir The Reconteurs şarkısını alıp bu albüme koysanız, veya buradan bir şarkıyı alıp bir The Reconteurs albümüne bonus olarak ekleseniz, tüm bu duraklara bir süre uğramış hiç kimse ilk etapta vaziyeti çakmaz kanaatindeyim. Benim açımdan hiç de şikayet edilecek bir durum değil bu. Çünkü temelde The White Stripes’ın ve The Reconteurs’ün posasını çıkarmış bir bünye, pekala The Dead Weather’daki ufak detayların farkını fark edip, posası çıkarılacak yeni ve iyi bir grup kazanmanın sevincini de içinde taşıyacaktır.


Treat Me Like Your Mother, Bone House, 3 Birds, Rocking Horse, I Cut Like A Buffalo, New Pony gibi sadece albüm akışında değil, sahnede canlı olarak da izlenesi şarkılar ifşa eden The Dead Weather dörtlüsü umarım bir başka “JW Side Project” olarak kalmaz, yoluna daha ciddi hamlelerle devam eder. Çünkü Jack White’ın bir şekilde dokunduğu bu oluşumların yan proje olmaktan çıkıp kendi kendini bulmuş bir tarafları mutlaka oluyor. Yani tüm benzerliklerine rağmen “yeni” bir şey yaratmayı beceriyorlar bana göre. Hendrix’e, Zeppelin’e, Purple’a olan sadakatları yanında, uyduruk isimler altında birleşen bir grup arkadaşın yarattığı kendi halinde enerjinin tadı inanılmaz boyutlara varabiliyor. Hani “teoriyi almışsın ama pratiğin eksik” klişesi vardır ya, işte bu gruplar için o pratiğin adı “teorimi aldım ama beni pratiğimle başbaşa bırak” diye gidiyor. Horehound bir debut olabilir. Ama dinledikçe ve anladıkça hiç de öyle durmuyor. Evet aslında Horehound bir debut değil. Bir müjde!

1. 60 Feet Tall
2. Hang You From the Heavens
3. I Cut Like a Buffalo
4. So Far From Your Weapon
5. Treat Me Like Your Mother
6. Rocking Horse
7. New Pony
8. Bone House
9. 3 Birds
10. No Hassle Night
11. Will There Be Enough Water?

21 Temmuz 2009 Salı

Jenni Vartiainen - Ihmisten Edessä


Finlandiya’da 2002’de 3 kızdan kurulu Gimmel isimli bir grubun üyesi olup, birbirinden rezil 3 pop albüme 3 imzadan birini atmak durumunda kalan 1983 doğumlu Jenni Vartiainen, zararın neresinden dönmeli diye kafa patlatmaya başlayalı ne kadar oldu bilinmez. Ama 2007 yılı onun için bir bağımsızlık ilanı olsa gerek. Çünkü şu ana dek ilk ve tek solosu olan Ihmisten Edessä tam da o yıl çıkıyor. Gayet oturmuş ve buram buram Eurovision yalakalığı kokan Gimmel ıvır ve zıvırlığından fersah fersah uzakta, derinlemesine bir pop/rock seslendirmesi yapıyor. Gimmel hayranı bir Finlandiyalı (öyle bir hayran varsa Finlandiya’dan başka yerde olmaz sanırım!) daha açılıştaki Tuhannet Mun Kasvot’u duyduğunda yanlış albümü dinlediğini sanır herhalde. Biraz aklı varsa 3. şarkı Kerro Miltä Se Tuntuu’yu duyduğunda bu kızın içindeki pop cevherini keşfetmek için neden bu kadar beklediğini sorgulayabilir. Belki de hepten kendisini silip atar, bilemiyoruz.

2002'de Finlandiya Popstar yarışmasını kazandığı arkadaşlarıyla oluşturduğu Gimmel günlerinden sonra, adını andığımız şarkılarla birlikte Malja, Elämän perhonen, Mandartania ve oynatmaktan çok düşündüren pop zevklere hitap edebilecek başka Vartiainen şarkıları tertemiz bir sayfanın ilk satırları gibi. Solo kariyer dediğin iyi kötü böyle başlamalı. Slow takılıyor olmasına karşın, “bu kız ileride pekala trip hop’a da gönül kaydırabilir, kaydırsa ne güzel olur” şeklinde hissettiren kapanış şarkısı Vedenalaista da o satırlara çok şık bir nokta adeta. 2008 yılı Emma ödüllerinde En İyi Debut albüm seçildiğini, Yılın Pop Albümü kategorisinde aday olduğunu da ekleyelim. Ortalığı ayağa kaldıracak bir albüm değil elbette. Fakat kalitesi sesinden okunan, kusurlarıyla iyi bir albüm Ihmisten Edessä

1. Tuhannet mun kasvot
2. Ihmisten edessä
3. Kerro miltä se tuntuu
4. Toinen
5. Mustaa kahvia
6. Malja
7. Tunnoton
8. Elämän perhonen
9. Mandartania
10. Vedenalaista

19 Temmuz 2009 Pazar

Mikroboy - Nennt es, wie ihr wollt


Württemberg/Almanya dolaylarından harika bir grup Mikroboy… Bir kız, üç erkekten kurulu olup indie rock ve indie electronic ile flört ediyorlar. İlk albümleri Nennt es, wie ihr wollt, üzerine tereyağı sürüp yenilesi sabah atıştırması misali fırından yeni çıktı. Albüm adından da anlaşılacağı üzere şarkılarını o iğrenç Almanca lisanıyla söylüyorlar. (Son parça This Room'da, hemşerileri olan Get Well Soon lakaplı Konstantin Gropper'ın İngilizce bölümlerle katıldığı düeti de mevcut). Fakat sanılanın aksine hiç de “ich bin deutsch” bir müzik değil yaptıkları. Almanca’nın birçok güzel şarkının içine edişini esefle görmüş ve kınamışızdır. Hatta İngilizcesine alıştığımız indie müziğini bile yapış yapış euro pop densizliğine evriltmişliği vardır bu dilin. Mikroboy’un müziği öyle canlı, öyle yoğun, öyle hüzünlü ve tüm bunlara rağmen öyle mütevazi ki, değil Almanca, Rusça da gelse mahvedemez. Soyadları Müller olan davul ve basın uyumu, Anneli Bentler’in her şarkıya atlamayan geri vokali ve en önemlisi yaratıcı keyboard dokunuşlarıyla üç köşeyi kuruyor, dördüncü köşeyi de Michi Ludes’in zaten karakter sahibi olan şarkılara kattığı ölçülü ama tutkulu vokali + gitarı mükemmel tamamlıyor.

Açıkçası genç ve yeni bir gruptan, hele de Almanya’dan çıkan genç ve yeni bir gruptan böyle dürüst, böyle güçlü bir albüm beklemezdim. Un, şeker her şey olur ama iyi şarkı yazamazsanız emekler ziyan olur. Mikroboy’un böyle bir problemi de yok bana göre. Dinledikçe dinleyesimin gelmesi bir yana, aklımda asla tutamayacağım şarkı isimleri yüzünden, iniş çıkışlarıyla masalsı bir konsept albüm dinlediğim hissi olayı daha gizemli kılıyor. O şarkı isimlerini yazmaya üşendiğim yok, fakat benim için öne çıkan şarkılar değil, albümün bizzat kendisi. Bir tek şımarma belirtisi göremezsiniz. Kaldı ki tüm pop rock numaralarına, zaman zaman hırslandığı anlara rağmen Mikroboy hepsinin ötesinde hüzünlü bir grup. Gençliklerini ve hırslarını bu hüzne kanalize ettiklerinden, enerjilerini o hüzünle seviştirdiklerinden ötürü iyi bir grup. Nennt es, wie ihr wollt kendini gayet güzel ifade eden bir albüm. Yılın en iyi debutlarından biri.

1. Glück reint sich auf Augenblicke
2. Raus mit der schlechten Luft, rein mit der guten
3. Nichts ist umsonst
4. Du, nicht wir!
5. Rückschritt gleich Fortschritt
6. Pre oder Post
7. Neue Zeiten
8. Eines dieser Leben
9. Alle Menschen verlieren Sachen
10. Apollo
11. Vom Leben und Verstehen
12. This Room (feat. Get Well Soon)

15 Temmuz 2009 Çarşamba

The Legends - Over and Over


İsminden sanki 4-5 kişilik bir grupmuş gibi manalar çıkarılması kaçınılmaz The Legends, aslında İsveçli Johan Angergård’ın tek kişilik projesinden ibaret. Üstelik yapımcı/müzisyen Angergård’ın bundan öncesinde Club 8, Acid House Kings, Poprace adında, bu kez tek kişilik olmayan başka projeleri de mevcut. 2009 tarihli Over and Over albümü, Angergård’ın The Legends adıyla kaydettiği dördüncü albüm. Tüm bu saygı duyulası müzikal geçmiş Shoegaze, Noise Pop, New Wave, Dream Pop etiketleriyle fişlenmiş. Over and Over’ı dinleyene kadar geçmişinden haberim yoktu. Hala da yok. Bahsi geçen türde müzik yapanlarla pek içli dışlı olmadım. Olmaya kalktığımda da boyumun ölçüsünü aldım. Sağlam ellerde destansı bir atmosfer içinde sizi oradan oraya savuracak, duygu namına ne varsa hepsini film şeritleri haline getirecek kudrette etiketler bunlar. Lakin o sağlam ellerin pek azına denk geldiğim için fazlaca ters tepme yaşadım. Ama arada bir The Legends benzerlerine rastladıkça “dream” müziğe olan inancınızı hepten yitirmiyor, o kulvarda da ruhunuza hitap edecek şeyler olduğunu hissederek mutlu olabiliyorsunuz.

Noise Pop altyapının veya Dream Pop altyapının üzerine noise veya dream unsurları yerleştirilmesinden ötürü “Dream Punk” bir melezlik elde edildiği birkaç emek isteyen şarkı yanında, Monday to Saturday ile hüznünü dipten koruyan bir neşe, Heartbeats ile o hüznü biraz daha belirginleştiren bir tembellik, Turn Away ile o hüznü iyiden iyiye “rüya”laştıran bir içtenlik taşıyor Angergård müziği… Hele bir Jump var ki, şu feleğini şaşırmış yaz meteorolojisinde hınzır bir DJ’in eline geçse, ortalama bir remiksle dans pistlerinin tozunu atar. Fakat her ne kadar merak edilse de böyle şarkıların en iyi versiyonu remiks görmemiş ham halleridir. Jump’ın o naif duruşuna zarar gelsin istemezsiniz. Angergård’ın sözü edilen bu etiketleri çok iyi okuduğunu anlamak için kahin olmanız gerekmez. Sonic Youth’dan ve ambient müzikten hoşlandığını da kendi kısır müzik bilginizden çıkarabilirsiniz. Albümü açan You Won ve kapayan Touch’un tuttuğu giriş ve çıkışın sağlamlığı da Over and Over’ı bir sürü benzerinden ayrı bir yere koymanıza yeter. Bir de içinde “dream” ifadesi olan her albüme gerektiğinden biraz daha özen ve dikkat vermeniz, önyargıları biraz daha arkalara atmanız yönünde hoşgörü sağlayabilir. O zaman Angergård’ın bazı şarkılardaki garajdan gelen sesler arasından sivrilen, kırılgan ifadesi hiç bozulmayan yumuşacık vokalinin samimiyeti daha zahmetsiz anlaşılabilir.

1. You Won
2. Seconds Away
3. Always the Same
4. Monday to Saturday
5. Heartbeats
6. Dancefloor
7. Turn Away
8. Recife
9. Over and Over
10. Jump
11. Something Strange Will Happen
12. Touch

12 Temmuz 2009 Pazar

Polly Scattergood - Polly Scattergood


Daha ilk albümde progressive pop açılımlarıyla ve vokal yoğunluğuyla Kate Bush, Tori Amos, Bjork referanslarıyla selamlanan pek fazla kız çıkmıyor. Üstelik bağımsız pop duruşundan ötürü de Cat Power, Imogen Heap isimleri de telaffuz ediliyor kendisi için. Şimdi bu kadar dev isimden herhangi birine veya hepsine hayran birisi Essex/İngiltere doğumlu Polly Scattergood’u dinlediğinde bu referansları abartılı bulabilir doğal olarak. Şahsen bu isimlere sonsuz saygı duymakla birlikte (Imogen Heap’i tamamen dışarıda tutarak, çünkü hiçbir platformda ona laf söyletmem!) müzikleri ile pek içli dışlı olduğum söylenemez. Kıyısından köşesinden, bazen de ortasından geçtiğim kadarıyla ilginçtir, özellikle Bush ve Amos referansları Polly Scattergood’da yerini bulmuş diye düşünüyorum. Bunun altında bir karşılaştırma veya taklit suçlaması değil, yoğun bir etkilenme söz konusu. Zaten bizzat kendisi teen zamanlarında Kate Bush, Tori Amos ve Nine Inch Nails dolu sıkıntılı gecelerinden beslendiğini söylüyor. Bu kadar çiçeğin arasında NIN hamamböceğinin ne işi var denirse, o noktada da elektronik altyapıya bakılabilir.

İtitraf etmek gerekirse Polly Scattergood, pek de hazzetmediğim türden bir karışımı, güzel bir ses ve özenli bir müzikal altyapıyla sunuyor. Böylelikle daha dinlenilebilir bir zemin yaratıyor benim açımdan. Daha 22 yaşında ilk albüm anlaşmasını yapan bir şarkıcıya göre son derece olgun bir debut ile karşı karşıya olduğumuzun bilinciyle dinlediğimiz şarkılar nasıl peki? Breathe In Breathe Out, depresif havası ve kırılgan vokaliyle Kate Bush’um diye bas bas bağırıyor. Elektronik düzenlemelerle beslenen, hem kırılgan, hem ümitli, hem de kararsız ruh halleri yansıtan vokaliyle şarkıları seslendiren Polly Scattergood, Other Too Endless, Unforgiving Arms, I Am Strong ile başlangıç için dikkat çekmeyi başarıyor. Gerçi albümün en neşelisi olarak Please Don't Touch ile kısa süreli bir fırlamalık yapmıyor değil. Neyse ki o şarkı da albüm geneline hakim sıkıntılı havayı kel alaka bir neşeyle dağıtmadığından sorun yaratmıyor. Sadece “sen o kadar üzül, ağla, bunalıma gir, sonra da ellerini şaplatarak dansettirmeye oyna” şeklinde kısa süreli bir şaşkınlık yaratıyor. Aslında şaşkınlık da yaratmazdı normalde. Fakat şarkıların çoğunun uzun süreli olmasından dolayı, sardırmadan dinlendiği vakit böyle bir durumla karşılaşmanın enteresanlığı. O uzunluğu da yer yer gereksiz bulmanız olası. Hoş bir şarkı neticede.

Yine de albümün en karizması, aynı zamanda ilk single olan Nitrogen Pink… Kim olduğumu, ne demek istediğimi en iyi bu şarkı anlatır dercesine adeta bir Tori Amos-Nine Inch Nails düeti gibi müthiş bir deneyim kendisi. Mikserin başına oturup ikisinden bir mash-up yapsanız bu kadar güzel olmazdı sanki. Hayranı olduğu iki ismi bu kadar iyi etüd ederek kendi şarkısını yazabilmiş gençlere pek rastlanmıyor. Bittiğinde elimizde ne kalıyor? Gayet olgun, oturaklı, kaliteli, ama sanki beklenildiğinden biraz uzun ve kimi zaman idollerini fazlaca çağrıştıran şarkılardan oluşan ateşli bir debut.

1. I Hate the Way
2. Other Too Endless
3. Untitled 27
4. Please Don't Touch
5. I Am Strong
6. Unforgiving Arms
7. Poem Song
8. Bunny Club
9. Nitrogen Pink
10. Breathe in Breathe Out

7 Temmuz 2009 Salı

Rinôçérôse - Futurinô


Fransız grup Rinôçérôse’un müzikal tarifi pek çok yerde “French House” olarak geçiyor. Özellikle “house” kelimesine temkinli yaklaştığımdan (aslında hiç yaklaşmadığımdan!) ötürü kendilerini İbiza toplama albümleri müdavimlerinden biri olarak önyargılayıp uzunca süre bulaşmamıştım. Lakin Futurinô isimli son albümlerine şöyle bir şans verip, sıkıcı tempodan biraz uzaklaşmak, havuz, deniz, güneş, açık büfe düşleri kurmak istediğimde karşıma çıkan müzik beni önce dumura uğrattı, sonra yaladı yuttu. Bunca yıl Rinôçérôse insanlarını yarı çıplak DJ bronzluğunda sandığımdan ötürü “şaka mı bu” diyerek önceki 6 albümlerinden 3’üne de şöyle bir baktım. Belli bir vasatlığı aşamayan, gitarların sürüklediği tekno, dub, elektronik, hatta bazen trip hop gidişatlarına rağmen, arada tek tük hoşuma giden parçalar dışında fazla numara göremedim. İyi ki önce bu albümleri dinlememişim diye düşündüm. Öbür türlü Futurinô’yu bulup dinler miydim, emin değilim. Albüm kapağında dört kişi olmasına karşın bir kaynaktan geri hizmetle birlikte toplam yedi kişi olduklarını okuduğum,1997’den beri albüm çıkaran Rinôçérôse ahalisinin bana göre çıkardığı o kadar albüm arasından en iyisi Futurinô kesinlikle.

Panic Attack, Time Machine, Tomorrow gibi şarkılar uzun süre dinlemekten sıkılmayacağım türden akıl küpü dans şarkıları. Bazı şarkıların erkek, bazılarının kadın vokalli olmasının getirdiği lezzeti böyle usta işi şarkılarla tatmak büyük zevk. Bu albümde uzun dub tripleri veya canhıraş tekno tekdüzeliği yok. Onun yerine Mind City ve Touch Me gibi synth pop-electro disco hoşlukları var. Hatta Head Like A Volcano adlı düpedüz bir indie rock, My Cadillac adında da düpedüz bir synth punk bile var. Tabi o “düpedüzlük” bu türlerin Rinôçérôse tarafından kendi mutfaklarında kendi baharatlarıyla pişirdikleri türden. İster makineden çıksın, ister canlı olsun, tüm albümlerinde olduğu gibi gitar yine her köşede ve iyi ki de var. En yakın örneklerden biri olarak mesela The Heroic Sculpture of "Rinôçérôse"u ilk duyan birisi rahatlıkla Bodyrockers dinlediğini sanabilir. Halbuki Rinôçérôse, referans olarak hiçbir yerde ismine rastlamasam da dünkü gruplardan farklı biçimde çok uzun bir süredir yaşamaktaydı. Sadece tek eksikleri kariyerlerinde Futurinô gibi bir albümün olmayışıydı belki de.

1. Panic Attack
2. Time Machine
3. Where You From?
4. Head Like a Volcano
5. Mind City
6. Touch Me
7. The Heroic Sculpture of "Rinôçérôse"
8. Tomorrow
9. My Cadillac
10. Weekend of Sin

5 Temmuz 2009 Pazar

Metric - Fantasies


New York kökenli dörtlü Metric, bugüne dek yapmış oldukları dört albümlerini de dinlediğim tecrübeli bir indie pop/rock grubu. Takip edilmeyi hak ediyorlar. 1998’den beri bir arada olmalarına rağmen ilk albümlerinin 2003’te çıkması da, sanırım o araya sıkıştırmış oldukları iki EP’nin alacağı tepkileri bekleme amaçlıydı. İlk albüm Old World Underground, Where Are You Now?, diğerlerine göre daha iyiydi benim için. IOU ile, Hustle Rose ile, Dead Disco ile çok fırıldak ve bir o kadar da ölçülü bir albümdür. Sonrasında yayınladıkları Live It Out (2005) ve Grow Up and Blow Away (2007) de fena değildir. O albümleri düşündüğümde aklımda şarkı ismi kalmamış olmasına rağmen, hafızamda hep iyi anımsadığımdır önemli olan. Yine de ilk albümleri bana göre en iyileriydi. 2009 tarihli Fantasies çıkana kadar.

Gruba karakterini veren en önemli unsur, Yeni Delhi/Hindistan doğumlu Emily Haines’ın belli bir limiti aşmadığı vokali ve grupla birlikte yazdığı şarkılara kattığı synth duyarlılığının alternatif rock ile olan sıkı ilişkisi. Yani artık albümlerinin çıktığı şirketlerin bağımsız oluşlarından başka grubun müzik yönünden pek indie’liği kalmamış denebilir. Bunu piyasa pop/rock çehresiyle değerlendirmek de doğru olmaz. Çünkü Heines’ın ses benzerliğini paylaşan pek çok kadın şarkıcı ve Metric’in müzik benzerliğini paylaşan pek çok grubun var olmasına rağmen ilk albümlerinden bu yana sürekli gelişme gösteren Metric, kariyerlerine kattıkları Fantasies ile ister indie, ister alternatif, ister mainstream yönü ağır basan pop/rock kulvarında ağırlığı hissedilen bir grup artık. Help I'm Alive, Satellite Mind, Stadium Love, Front Row belki de en doğru benzetmeyle taş gibi şarkılar.

Önceki şahsi fikirlerime dayanarak Metric’in slow parçalar yazmada sorunlar yaşadığını düşündüğüm olmuştu. Bunda Emily Heines’ın biri Metric kurulmadan önce olmak suretiyle iki solo albümünün neredeyse tamamını oluşturan bu tip şarkılarla vasatlaştığını hissetmem de etkilidir. Gerçekten benim için tahammül edilir cinsten değildi o sololar. Fakat rock desteğiyle Blindness, elektronik desteğiyle de Collect Call isimli daha sakin parçalarla albümün kulaklara saldığı kökleri daha da sağlamlaştırıyorlar sanki. Metric kuruluşundan bu yana eteğinde taşıdığı rock, pop, elektronik, new wave artık ne varsa, hepsini iyi yazılmış şarkılarla Fantasies albümünde hiç de eğreti durmayan biçimde karıştırmış. Tecrübe böyle bir şey.

1. Help, I'm Alive
2. Sick Muse
3. Setellite Mind
4. Twilight Galaxy
5. Gold Guns Girls
6. Gimme Sympathy
7. Collect Call
8. Front Row
9. Blindness
10. Stadium Love

2 Temmuz 2009 Perşembe

Michael Jackson - Bad


Michael Jackson öldü!” TV’lerde “Son Dakika” olarak böyle bir altyazı gördüğünüzde hayretler içinde kalıyorsunuz. İlk merak ettiğiniz “nasıl” oluyor. Bırakın öleceğini, yaşlanacağını bile düşünmemişsiniz çünkü. Sonrasında ekranda dönüp duran klipleriyle geçmişe gidiyorsunuz. Çünkü orada mutlaka iyi veya kötü anımsadığınız bir Michael Jackson oluyor. Çok sadık olmasanız da, benim gibi sadece 2-3 albümlük bir geçmişiniz de olsa, o geçmişe bir şekilde izini bırakmış olduğunu anlıyorsunuz. İzlediğiniz kliplerde gördüğünüz Michael Jackson figürleri, tripleri, çığlıkları, sahip oldukları anlamdan bir kat daha anlamlanıyor. Öldüğü için değil. En azından benim açımdan öyle değil. Ondan, müziğinden, sesinden çok uzun bir süre kopuk olduğumdan dolayı. Onun albümlerini veya kliplerini el altında bulundurmadığım için, onlara tesadüfen rastladığım her an bir şekilde o anılara geri dönüş yaşıyordum ben. Yani onun sizde iz bıraktığını anlamanız için, ona geri dönmeniz gereken müzisyenlerden biriydi Michael Jackson. Bunun için ölmüş olması gerekmiyordu.

“Pop müzik öldü”, “geçmişim koptu gitti” türü yorumları doğru bulmuyorum. Tek sorun, artık Michael Jackson’ın yeni bir albüm yapmayacak, yeni konserler vermeyecek olması. O dopdolu geçmişin içinde zaten hepsinden fazlaca mevcut. Birçok pop, r&b, soul müzisyenine ilham kaynağı olmuş görsel-işitsel materyale artık çok daha kolay ulaşılabiliyor. Hem de en son teknolojiyle yenilenmiş biçimde. Ama ölümüne üzüldüğümüz kişi, sadece ardında bıraktığı işlerle değil, kişiliğiyle de yüreklere dokunmuş olmalı ki, ölümü gerçek bir kayıp gibi anımsansın. İşte onun ardında bıraktığı şey, müziğinin ve o müziğini sahnede yaşarken hayranlarına aktardıklarının insani dökümünden ibaret. Benim için hangi liderle tokalaştığı, hangi klibinde savaş karşıtı kopyala/yapıştır arşiv görüntüleri kurgulattığı, hangi hayır organizasyonlarına yardımda bulunduğu, nerelerine estetik ameliyat yaptırdığı, derisini ne kadar beyazlattığı, ne tip skandallara adının karıştığı hiç önemli olmadı. Ben Michael Jackson’ı sadece kendi müziğinin içinde tanıdım ve öyle sevdim.


Kime sorsanız en iyi MJ albümünün Thriller olduğunu söyler. Eğer onu bir müzikal kültür (ve artık kült), bir ikon, bir “King of Pop” olarak tanımlayacaksak tamamen doğrudur. Thriller’ın çıkışına kendini ona hazırlamış bir müziksever olarak yetişemesem de, sonrasında daha bilinçli bir şekilde geri döndüğümde ve çıktığı dönemi salim kafayla tarttığımda bu fikrim değişmedi. Revolver (The Beatles) 60’larda, Nevermind (Nirvana) 90’larda ne ise, Thriller da 80’ler pop müziği için oydu. Ama birçoğumuz için yetişemediklerimizden daha önemli bir şey varsa, o da yetiştiklerimizdir. Çünkü en sevdiğimiz şarkılar ve albümler, onları ilk duyduğumuz anlarda beynimizin rahminden çıkar, bizimle beraber büyür. Hele de 80’lere denk geldiyse, hele de ergenliğimizin dayatmalarına, gelecek kaygılarımıza, içimizdeki “ergen”e biryerlerden dokunabildiyse çok daha anlamlıdırlar. Çünkü hemen herkes o dönemlerinde bazen belli eder, bazen içine atar. Bir şeylere, birilerine karşı “kötü” olduğumuz bir dönemdir o…

İşte 1987 tarihli Bad albümü benim için bu yüzden Thriller başyapıtından daha ayrı bir anlam taşır. Para verip satın aldığım çok albüm vardır öncesinde. Ama bir Michael Jackson albümüne para vermenin de mümkün olabileceğini bana kanıtlamıştır. Tabi öncesinde TV’lerde hırçın Bad’in akılda kalıcı bas ritimlerine tuz biber olmuş hırçın klibine, The Way You Make Me Feel’in, gece vakti hoşlandığı kızın etrafında türlü enteresan figürle dört dönen, sonunda onu kafalayan sempatik delikanlının videosuna tav olmuşsunuzdur. Bir kasete para vermek zor iştir biraz da. Etrafta bir sürü kaset vardır ve iki gün dinleyip bir kenara kaldıracağınız bir kaset almak istemezsiniz. Sonunda paraya kıyar alırsınız ve size sevdiklerinizin dışında, Dirty Diana, Smooth Criminal, Man In The Mirror gibi başka sürprizler de sunarlar. Sonra onların da kliplerini görürsünüz, iyice bağlanırsınız. O dönemi, onu yanınızda götürdüğünüz tatili, onunla geçirdiğiniz daha ayrıntılı anıları beyniniz bir kenara not eder. Sonrasında ne zaman o melodilere rastlarsınız, beyin onları arşivinden çağırır, film şeritleri gözünüzün önünden geçmeye başlar.

Evet Thriller öncesinde bir disko klasiği olan Don't Stop 'Til You Get Enough ve Dangerous albümündeki Black or White, Jam, Heal The World şarkılarının kliplerini bugün izlediğimde yine duygulanıyorum. Anlatmak istediğim, MJ bugün ölmemiş olsa, bunları izlediğimde yine duygulanırdım. Çünkü Dangerous sonrası neredeyse tamamen Michael Jackson’dan koptum. Bunun çeşitli sebepleri var elbette. Bir doygunluk hissi belki de. Burada adını andığım şarkı ve albümler MJ kavramının ne olduğuna beni fazlasıyla ikna etmişti. Onu şarkı söyleyip dansetmediği anlarda pek umursamıyordum. Zaten o anlar dışında yüzünü gözünü, mimiklerini, çığlıklarını saklıyordu herkesten. Kimseye dokunup mikrop kapmak istemediği, solunum yollarını korumak için maske takarak gezdiği anlarla değil, kan ter içinde hiçbirşeyi umursamadan şarkı söyleyip dans ettiği, insanlara dokunduğu, onları öptüğü anlarla Michael Jackson’dı o…


Dünya çapında 750 milyon sattığı söyleniyor sürekli. Sony ile olan ilişkisinin dağıtım alanı genişlemesi sonrası da böyle bir rakamın ortaya çıkması ilginç. Anlaşma yaptığı zaman 1 milyar dolar ciro hedefleyen Sony, sadece MJ isminden her yıl 300-350 milyon dolar garanti ciro etmekte. Sevgiyi ölçmenin günümüz ölçütleri bunlar. Oysa rakamların erişemediği yerlere bile büyük bir sevgi ulaştırabilmiş bir adam. Bu sevginin Elvis, Jimi Hendrix, Beatles, Marilyn Monroe, James Dean, Kurt Cobain gibi kültleşmiş bir kalıba dökülmesi, daha kendisi hayatta iken bile ivmeliydi. Artık bundan sonra Swatch saatlerinin üzerindeki Che modeli gibi, vazgeçilmez bir kapitalizm mamülüne dönüşmesi de kaçınılmaz. Tüm bunlar MJ adından hiçbirşey götürmez. Onu müziği ve sahnesiyle hatırladığımız, ona “King of Pop” dışında bir ürün muamelesi göstermediğimiz sürece. Ama buna o kadar yatkınız ki! Çünkü kötüyüz!

1. Bad
2. The Way You Make Me Feel
3. Speed Demon
4. Liberian Girl
5. Just Good Friends
6. Another Part of Me
7. Man in the Mirror
8. I Just Can't Stop Loving You
9. Dirty Diana
10. Smooth Criminal