31 Ağustos 2009 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ağustos 2009)


The Red Button - She's About to Cross My Mind
Yıl: 2007 ABD
Tür: Power Pop, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Could Get Used to You"


Butcher Boy - React or Die
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Pop, Folk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sunday Bells"


The Stills - Oceans Will Rise
Yıl: 2008 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Being Here"


Gliss - Devotion Implosion
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Rock, Shoegaze
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Patrol"


INXS - Kick
Yıl: 1987 Avustralya
Tür: Pop/Rock, New Wave
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Need You Tonight"


Rosalia de Souza - D'Improvviso
Yıl: 2009 Brezilya
Tür: Brazilian Popular Music
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Luiza Manequim"


Cut Copy - In Ghost Colours
Yıl: 2008 Avustralya
Tür: Synth Pop, Electropop, Indie Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lights and Music"


Mon-O-Phone - Mon-O-Phone
Yıl: 2008 Belçika
Tür: Indie Rock,Garage,Alternative,Lo-Fi
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Evil Woman"


Great Bloomers - Speak of Trouble
Yıl: 2009 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Thorn In My Side"


Calvin Harris - Ready for the Weekend
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Electropop, Dance-Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Worst Day" (feat. Izza Kizza)


Sophia - There Are No Goodbyes
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R.tavsiyesi: "There Are No Goodbyes"


Tyrone Wells - Remain
Yıl: 2008 ABD
Tür: Folk Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Enough"


UUVVWWZ - UUVVWWZ
Yıl: 2009 ABD
Tür: Indie Rock, Experimental
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Berry Can"


Tony MacAlpine - Maximum Security
Yıl: 1987 ABD
Tür: Speed Metal, Instrumental
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Autumn Lords"


Fedayi Pacha - From the Oriental School of Dub
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Dub, Electronic
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Autorickshaw Chase"



Colourmusic - F, Monday, Orange, February, Venus, Lunatic, 1 or 13
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Rock Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "You Can Call Me by My Name"

Simon and Garfunkel - Bridge Over Troubled Water
Yıl: 1970 ABD
Tür: Folk Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Only Living Boy in New York"


Leftfield - Leftism
Yıl: 1999 İngiltere
Tür: Progressive House, Dub
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Storm 3000"


Collective Soul - Collective Soul (Rabbit)
Yıl: 2009 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Staring Down"


Iggy Pop - Préliminaires
Yıl: 2009 ABD
Tür: Blues Rock, Acoustic Rock, Cabaret, Chanson, Jazz
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "King of the Dogs"


27 Ağustos 2009 Perşembe

Winter Gloves - About A Girl


Yeni gruplar için müzik dünyası artık bir kurtlar sofrası olmaktan çıktı. Artık internet var ve tüm müzikal tutkularıyla bir araya gelmiş üç beş genç, yazdıkları şarkıları bazen istem dışı, bazen kendi rızalarıyla kitlelere ulaştırma şansına sahipler. Yapımcı nazı çekmeden, tanıtım amaçlı bir sürü gereksiz taviz vermek zorunda kalmadan müzik marketler için CD yapmak onlar için kabus olmaktan çıktı. Üstelik bu durum, kalantor yapımcı zihniyetinin, daha özgür ve vizyon sahibi yapımcı tipiyle yer değiştirmesine kadar gitmesine sebep oldu. Zincirleme şekilde şarkı yazım biçimleri, müzik zevkleri, enstruman özgürlükleri evrilmeye başladı. “Çok satma” olgusunun yarattığı stres olmaksızın üretilen albümlerin tadı bir başkaydı.

Elbette o özgürlüğün ve vizyonun her kulağa hitap edemeyebileceği de aşikar. Genç ve yeni bir sürü grup, fırından yeni çıkardığı albümlerini bir şekilde edinenlerin hepsini birden memnun edemiyor. Öyle vasat, öyle kötü albümler yapıyor ki bazıları, keşke kalantor bir yapımcının çemberinden geçselermiş bile diyebiliyoruz. Müzik yapmayı, hele de seslendiği underground kitleye yönelik indie müzik yapmayı, gitar-bas-davul üçgenini fabrikasyon tekdüzelikler üretme amaçlı sanan tutkusuz gençler de çok fazla. Deneyselliğe, kişiselliğe ardına kadar açmış olduğu kapılarla indie müzik, aslında her grubun müzik olgusunu ne derece ciddiye aldığını, bu işe ruhlarını ne ölçüde koyduklarını da gösterme açısından hatırı sayılır bir ifşa sağlamakta. Öyle ki dinlediğiniz bazı albümler için “acaba bu müziği nereleriyle hissediyorlar da notalara dökme gereksizliği gösteriyorlar” şeklinde düşünebiliyorsunuz. Bu düşünceyi kendinize saklamalısınız. Çünkü her insanın müzik yapmaya hakkı olmalı. Duygu yerine ses üretmeyi amaçlayan, bundan inanılmaz sonuçlar elde eden insanlar da mevcut. Benim derdim, duygu üretemediği gibi ses de üretemeyen, enstrumantal bile olsa fikir beyan edemeyen müzisyen (!) zihniyetler. Hatta bakıyorsunuz, bunlar aynı grup içinde tam dört kişi, beş kişi! Aralarından biri de çıkıp “bir dakika arkadaşlar, biz ne yapıyoruz” demiyor. Bu uyuma da saygı göstermek lazım.

Müzik, “business” olmaktan çıktığı vakit bile bir kumar haline gelebiliyor. Kime, nasıl, ne ile hitap edeceğiniz artık günümüz şartlarında o kadar kolay kestirilemiyor. Indie müziğin en güzel tarafı da bu: Akışına bırakmak! Çünkü yaptığınız işin mutlaka bir seveni çıkıyor. U2 gibi dünyayı değiştirme hedefleriniz yoksa, içinizden damıttığınız notaları, sesleri, sözleri mütevazi bir ihtirasla yoğurarak sunduğunuz müzik su gibi yolunu buluyor. Son zamanlarda 30’dan fazla böyle grup dinledim ki, değil müzik yapmaları, bir araya gelip kahve içmeleri bile saçma olan bu insanların dünyanın herhangi bir yerinde birilerinin beğenisini kazanmaması beklenmemeli. Indie müzik, bu hoşgörüyü de oturtmasını bir biçimde başarıyor. Benim onları gereksiz, saçma bulmam, onların ne olduğunu değiştirmiyor. Onların ne olduğunu kimse bilmiyor ki zaten!

 

Mesela Winter Gloves! Kanadalı dört genç. İlk albümleri About A Girl. Indie pop yapıyorlar ki, inde rock’tan farkı çok ince olmak suretiyle yanlış anlamadıysam, gitarın kendini hiç unutturmadığı alternatif pop müzik olarak kendini ifade etmekte. Tüm bu düşünceleri beynime üşüştürmesini, dinlediğim onca vasat grubun arasından bir şekilde kendini hayran olunası bir saflıkla ifade ediyor olmasına bağlıyorum. Kelime oyunu yapmak için söylemiyorum ama tam da adı gibi bir grup Winter Gloves. Zaten yapsaydım da nasıl bir oyun olacağı tahmin edilebilir. Gruptan birinin babasından kalma olduğunu düşündüğüm eski model bir orgun baştan sona bütün şarkılara harika bir enerji verdiği yumuşak, eğlenceli, ciddi, özgür ve benim içmekten zevk aldığım tattaki suyun yolunu bulan bir albüm. Bunu daha ilk şarkı Factories’den anladım diyeceğim ama yalan olacak. İnsan o kadar indie müzik dinledikten sonra ilk şarkı tuzaklarına karşı temkinli davranıyor. Ne var ki Let Me Drive, hele de son zamanlarda duyduğum en iyi indie pop şarkılardan biri olarak tereddütsüz kefil olduğum Invisible’dan sonra öyle bir tuzağın olmadığından daha üçüncü şarkıda emin oldum.

Glass Paperweight diye bir şarkının böyle kıyı köşe bir albümde yer alıyor olmasına inanamıyor insan. Bir yandan da seviniyor, şanslı azınlıktayım diye. About A Girl, Party People, Piano 4 Hands, dinledikçe kışın giyilen eldivenlerin sıcaklığını / güvenini daha bir güçlendiriyor. 2008 tarihli About A Girl, içinde bulunduğumuz yılın keşiflerine dalma eğilimlerimize, arkamızda bıraktığımız güzellikleri de arayıp bulma eğilimlerinin faydalarıyla cevap verir gibi cıvıl cıvıl bir yaşam belirtisi!

1. Factories
2. Let Me Drive
3. Invisible
4. I Can't Tell You
5. Glass Paperweight
6. Hillside
7. About A Girl
8. Party People
9. The Way To Celebrate
10. Piano 4 Hands

25 Ağustos 2009 Salı

Simone White - Yakiimo

 
Bir şarkıyı bilip de söyleyeni bilmemek, hem söyleyen, hem de onu sevenler için çok dramatik bir durumdur. Bir Audi reklamında çalan The Beep Beep Song adlı şarkının sahibi olan Simone White’ın adının Audi’nin ihtişamı yanında pek önemi yoktur örneğin. Yine de birileri şarkı için ısrarcı davrandıysa araştırmış, önce isime, sonra da bu şarkının yer aldığı 2007 tarihli I Am The Man albümüne ulaşmıştır. Soğuk bir pınar kadar duru folk müziğine kendini bırakmayı seven kişiliklerden biriyse çok da memnun kalmıştır. Çünkü I Am The Man albümü güzeldir. Ama 2009 tarihli Yakiimo, “güzel” olamayacak kadar içe dönük, hüzünlü, kendi başına, yine de ümit taşıyan harika bir akustik sesleniş. Şarkı sözlerinde dikkat çeken “kayıp” olmuşluk, aşk, zaman, masumiyet üzerinden kendini kolay kolay ele vermeyen çekicilikte ifade bulmakta.

Akustik gitarın yarenlik ettiği 15 lezzet (normalde 12 iken, bazı kaynaklarda 3 adet fazlası olan versiyonlar da bulunmakta), birbirine benzediğinden sıkça şikayetçi olduğumuz akustik folk şarkılarından derlenmiş bir başka albüm şeklinde imaj veriyor. Bunu üstünkörü bir dinleyişte fark etmek mümkün. Oysa Simone White hiç de üstünkörü dinlenecek bir kadın değil. Hawaii doğumlu olmasına bakmayın. Onu dinlemek kendini yaz mevsiminin gün batımı rüzgarına teslim etmek, sonbaharın soluğunu ensede duymak, kışın sığınma içgüdüsünü daha sıcak günlere duyulan özlemle bütünlemek ve ilkbaharın kendini kendinden başka kimseye teslim etmeyen mutluluğunu hissetmek kadar hakiki anlar içeriyor. Dürüst olmak gerekirse, yine benzer titreşimler yayması muhtemel I Am The Man, nedense Yakiimo kadar tutkulu gelmemişti bana. Ya da o bastırılmış tutkuyu alevlendiremeyen bir albümdü bana göre. Eşsiz bir yalnızlığın yalınlığı içinde tüm şiirsel dürtüleri bir anda harekete geçirme kabiliyeti, kendisinde pek bir şey bulamayanlar için kabiliyet olarak bile nitelenmeyebilir. Ama stadyumlar veya kalabalık salonlardan değil, geç vakitlere kadar açık küçük barların sahnesinden ses veriyor White sanki. Çünkü Yakiimo, her tarafından sadelik akan bütünlükte ve yoğunlukta.
 
Fotoğrafçılıkla da uğraşan, çektiği bazı fotoğrafları simonewhite.com adresinde görebileceğiniz bu naif insan, Yakiimo ile bana göre kariyerinde mütevazi, fakat benim gibi ondan fazlaca etkilenenler için hiç de öyle olmayan kusursuzlukta şarkılar sergisi sunuyor. Kendi besteleri yanında dostları Frank Bango ve Richy Vesecky’nin 7-8 bestesini seslendirmiş. Candy Bar Killer, Victoria Anne, Yakiimo, Bunny In A Bunny Suit, Train Song, Victoria Williams coverı You Are Loved, öteki, beriki, kısaca hepsi! Daha anlatacak çok şey var. Ama bir albümün kendisini anlatması, başkalarının onu anlatmasından her zaman daha iyidir. Yakiimo tüm çıplaklığıyla kendini anlatan bir bir “oda epiği”!
 
1. Bunny in A Bunny Suit
2. Candy Bar Killer
3. Victoria Anne
4. Baby Lie Down With Me
5. Yakiimo
6. A Girl You Never Met
7. Without A Sound
8. Train Song
9. Freight Train
10. You Are Loved
11. Olivia 101
12. Let the Cold Wind Blow
13. St. Louis Blues
14. Your Stop
15. Psalms

23 Ağustos 2009 Pazar

Idlewild - Post Electric Blues


1995’te kurulmuş, Post Electric Blues ile 6. stüdyo albümlerini yapmış ve bu sayede yaptığı müzikte artık pişmiş olduklarını ispatlamış çok sağlam bir grup Idlewild… İskoçya’nın dağından, taşından, havasından, suyundan ziyade, Amerikan blues soslu (ya da köklü!) alternative rock ile pişirmiş oldukları şarkılarını 1998’den beri düzenli olarak yayınladıkları albümleriyle sunan bu sıkı beşlinin bugüne kadar sadece 2007 tarihli Make A New World’ünü dinlemişliğim vardı. Bu albümdeki No Emotion, Once In Your Life, Everything (As It Moves) şarkıları ve grubun enerjik yapısı çok tatmin edicidir. Yine de sürekli takipçisi olmadığımdan, Post Electric Blues’un çıkışından tesadüfen haberim olmuş, dinlemiş ve çarpılmıştım birkaç ay önce. Hakkında bir şeyler yazmak isteyip kafamda, kulağımda iyice demlenmesini beklerken fark ettim ki, gün geçtikçe ona daha çok bağlanıyorum.

Idlewild bu albümle enerjisine enerji kattığı gibi, sanki çok daha olgun şarkılar yazmaya ve onları disiplin-özgürlük arasındaki çizgilerle hayata geçirmeye başlamış. Gerçi bunu öncesinde sadece tek bir albümlerini dinlemiş biri olarak söylüyor olsam da, Post Electric Blues’un neredeyse 12’de 12 yapan çıtasını geçen başka bir Idlewild albümü yoktur. Olsa olsa aynı çıtadadır. Birbirini çok iyi idare eden iki gitar, onların arasında her zaman sesini duyurmayı bilen ölçülü bas, saat gibi bir davul ve Roddy Woomble’ın abartısız vokal hakimiyetinden (Woomble’ın 2006 tarihli My Secret Is My Silence adlı solo albümünü de bir kenara not düşmek gerek sanırım!), alternative rock ile blues rock dilinden konuşan şarkılar çıkıyor. Açılışı yapan Younger Than America ile kapanışı yapan No Wiser, ilk duyduğumda “bunları hergün dinlesem bıkmam” kabilinden şarkılar gibi gelmişti bana. Tabii hergün dinlemek erken bıkmaya yol açabileceğinden ara bırakıp özlemek gerekiyor. Dreams Of Nothing ve All Over The Town’ı ilk duyduğumda en enerjik tarafından REM coverı çalmışlar gibi gelmişti. (The Night Will) Bring You Back To Life, Take Me Back To The Islands, Take Me Back In Time ile yumuşadıklarında bile ne kadar etkileyici olabileceklerini görmek mümkün. Uygun şartlar hazırlanırsa dinlediğiniz mekanı bir konser salonuna çevirebilecek rock’n roll özüyle bu yılın dikkat sündüren işlerinden biri Post Electric Blues. Bir de sahnede canlı izlense adamı uçururlar herhalde!

1. Younger Than America
2. Readers & Writers
3. City Hall
4. (The Night Will) Bring You Back to Life
5. Dreams of Nothing
6. Take Me Back to the Islands
7. Post-Electric
8. All Over the Town
9. To Be Forgotten
10. Circles in Stars
11. Take Me Back in Time
12. No Wiser

16 Ağustos 2009 Pazar

Post War Years - The Greats and The Happenings


Post War Years’ı arattırıp bulduğunuz hemen hemen her sitede “bu yılın en nefes kesici debut’larından biri” yorumu başta olmak üzere çeşitli müzik dergilerinin ve mühim eleştirmenlerin övgü dolu cümleleriyle karşılaşıyorsunuz. Bu durum insanı biraz da o albümü beğenmeme yönünde koşullandırabiliyor. Gelgelelim, pek çok demirbaş müzik portalında The Greats and The Happenings adlı ilk albümlerinin ratingleri 5 üzerinden 3,5 sınırında seyrediyor henüz. Gerçi bağımsız şirketlerin meyvelerinden biri olması itibariyle ulaştığı dinleyici sayısının da bu ölçümlerde payı vardır. Bu ölçümler yılsonuna kadar türlü değişimler gösterir. Post War Years’ın değişimleri de geriye değil, ileriye doğru olacaktır muhakkak. Simon, Henry, Tom, Fred (bir nevi Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin!) dörtlüsünden kurulu İngiliz grup, indie rock’ın tüm bileşenlerine fazlasıyla hakim olmalarına rağmen, yeteneklerini daha karmaşık yöntemlerle sunmayı tercih etmişler sanki. Bunu Gomez, David Bowie, Beck, Talking Heads, Radiohead, The Beta Band, Bjork dinleyerek beraber büyümüş olmalarına ve davulcu Fred hariç hepsinin birden fazla enstruman çalmalarına verebiliriz. Ayrıca MGMT, White Lies, Late Of The Pier gibi isimlerin desteğini almaları da etraflarına ne kadar güven telkin ettiklerinin bir göstergesi.

Radyolarla iyi geçinebilecek bir müzik olmamasına rağmen, (benzer birçok grubun sadece lokal radyolarda şans bulabildiklerini varsaydığımızda) kendisini tümden dışlayan ve buna “art” ön ekleri koyarak muhtemel anlaşılmama durumlarına kılıf hazırlayan başkalarına da benzemiyor. “Art” ön ekinin bazı durumlarda yerini “math” ön ekine bıraktığı bir yakıştırmanın muhatabı konumunda. Bunu da ne basit, ne de zor müziklerinin doğaçlamayla uyum içinde bir disiplin içermesine bağlayabiliriz. İşte matematiğin fonksiyonlarından biri de bu: Gösterip koklatmamak! Tabi bu durum savaş sonrası yıllar için pek geçerli değildi. O zamanlar insanların derdi çok başkaydı. Matematiği başka alanlarda kullanıyorlardı. Konumuz, matematiğin müziğe uyarlanışında yaşanan ilginçlikler ve sonuçları gibi bir önceki cümle ile son derece alakasız bir mesele olunca, o konuyu değiştirmek de zorlaşıyor.


Dörtlü arasındaki uyuma uyum diyebilmek için, komplike şarkılarının tuhaf omurgalarına yatkın olmalı veya kendinizi artık bir şekilde yatkınlaştırmalısınız diye düşünüyorum. Sonuç olumluysa keyif almamanız mümkün değil. Diğer türlü pek çekilmez açıkçası. Neyse ki onlara kendini adapte edebilmiş bir birey olarak Post War Years’ı çok beğendim. Böylece aralarındaki uyuma uyum diyebildim, dediğimle kalmadım, hayran da kaldım. Şaka değil, nefesliler destekli False Starts ile dans bile ettirirler adama! Tuşlular, samplerlar, vokal armonileri, o çok başarılı enstruman hakimiyetleriyle birleşince bir karakter yaratıyorlar. Bahsettiğim komplike yapılarının gereği sağladıkları uyum, özellikle aksak ritim atmaktan bitap düştüğünü sandığım davulcu Fred’i baya terletmiştir. Bu yüzden albüm kapağına koydukları resim de muhtemelen onun resmidir. False Starts ile beraber Death March, Whole World On Its Head, White Lies da gayet yetenek ürünü şarkılar. Geleceklerinin parlak olduğunu düşünmek için yeterli sebepler sunan bir albüm The Greats and The Happenings

1. The Red Room
2. Death March
3. Whole World on Its Head
4. Den
5. White Lies
6. Red and Blue
7. Soul Owl
8. Ghost Door
9. False Starts
10. Latin Holiday
11. Tubular
12. That's All

14 Ağustos 2009 Cuma

Red Light Company - Fine Fascination


İngiliz Richard Frenneaux (vokal/gitar) ve Amerikalı Shawn Day (bas) internette tanışıyorlar. Shawn, Richard’ın bir ilanı üzerine onunla temasa geçiyor. Salı günü öğleden sonra gerçekleşen bu tanışma, Cuma günü Richard ve grubunun vereceği konserle ilgili. İleride grubun single olarak çıkaracağı Scheme Eugene’de bas çalmak isteyen Shawn, Richard’a gerekli ayarlamaları yapması için mail atıyor. Richard’da bu fikre atlayınca Shawn bir çılgınlık yapıyor, “arkadaş madem böyle grupsal bir durum var, bu iş netten olmaz” deyip uçağa atladığı gibi soluğu Londra’da alıyor. Yalnız aldığı o soluk kursağında kalıyor. Çünkü yaptığı çılgınlık gereği yolunmuş kaz gibi cascavlak havaalanına inen Shawn, göçmen bürosu tarafından 6 saat alıkonuyor. Neyseki yetkilileri ertesi sabah ilk uçakla ülkesine döneceğine inandırınca Shawn ve Richard’ın grubunun kavuşması gerçekleşiyor.

Grup bir van içine doluşup unplugged provalar yapıyorlar. Sonra bara gidip kafaları çekiyorlar. Ertesi gün Shawn söz verdiği gibi Amerika’ya dönüyor. Ama oralar artık çocuğa dar gelmeye başlıyor ve tasını tarağını satıp bu kez daha tedarikli bir şekilde ikinci round için Londra’ya tekrar dönüyor. Red Light Company’nin mütevazi bir film senaryosunu andıran bu kısa öyküsü 2007’de geçiyor. İngiliz Richard ve Amerikalı Shawn (aslen Osaka / Japonya doğumlu imiş!) ile birlikte İngiliz ve İskoç elemanlardan kurulu bir beşli olan Red Light Company, Mart ayında çıkardığı ilk albümleri Fine Fascination ile, sonlarında “rock” olmak üzere indie, alternative, pop parçalarını dünyayla paylaşmaya başlıyorlar. Britanya sınırları içinde bulundukları için bu karmanın bir diğer adı da Britpop oluyor haliyle.

Albümden şimdiye dek Scheme Eugene, With Lights Out, Meccano, Arts & Crafts olmak üzere 4 single çıkmış. Zaten bunların birini veya hepsini dinlemiş birisi, grubun genel karakterini çözebilir kanaatindeyim. Melodik biçimde hararetli ve ne yazık ki fazla bir artısı bulunmayan, ama kötülenemeyecek düzeyde rock şarkılarıyla dolu, nasıl başlıyorsa öyle biten albümlerden biri denebilir kısaca. Lakin şu 4 single bir araya gelip gözümde bir When Everyone Is Everybody Else kadar olamıyorsa durup düşünmek gerek. Sanki albüme fazlaymış gibi duran bir şarkı bence. Daha ilk albümden haklı olarak fena sayılmayacak eleştiriler alan bir grup olarak Red Light Company’nin geleceğinin ümit verici olduğunu söyleyenler oldukça fazla. Benim durup düşündüğüm nokta ise When Everyone Is Everybody Else diye bir şarkı yazabilen grubun bu albümün değil, bu şarkının baz alınarak ümit verici görünüyor olması.

1. Words of Spectacular
2. Scheme Eugene
3. Arts & Crafts
4. First We Land
5. With Lights Out
6. New Jersey Television
7. The Architect
8. Meccano
9. When Everyone Is Everybody Else
10. The Alamo

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Cut Copy - Bright Like Neon Love


Avustralyalı üçlü Cut Copy, 2008’in en iyi albümlerinden biri olan In Ghost Colours’a imza atmışlardı. Meğer onun öncesinde Bright Like Neon Love ile de 2004’ün en iyi albümlerinden birine aynı imzayı atmışlar. In Ghost Colours’ı çok beğenmiştim. Fakat Bright Like Neon Love bana göre ondan daha kolalı ve ütülü olmak üzere bir iki gömlek üstün bir albüm. Aslen bu yersiz karşılaştırmayı yapma sebebim birini asmak, öbürünü yüceltmek değil elbette. Ama çok iyi bir albüm dinleyip de albüm sahibinin geçmişine döndüğünüzde, o beğendiğiniz ile geçmişi arasında ister istemez bir kıyas mekanizmasını devreye sokabiliyorsunuz. Yoksa Cut Copy’nin her iki albümü de çok özenli ve özgün bir konumda. Sadece Bright Like Neon Love’ın bilinçli pop anlayışının Cumartesi Gecesi Ateşi hissiyatıyla birleşiminde yakaladığı canlılık, In Ghost Colours’da biraz daha eksik kalmış gibi geldi bana. Bu bana gelen şeyi bir başkasının hiç fark etmemesi bile olası. Tamam, bir Lights and Music yok bu albümde belki. Ama kendini şarkıların içine daha ustaca gizleyebilmiş başka pop(üler) serinlikler var bol miktarda.

Electropop ve Synth Pop (bu ikisi hangi çizgilerle birbirinden ayrılıyor hiç bilmiyorum!) inceliklerini, bu türün müdavimlerinin ıska geçmemesi gereken lezzette yazılmış şarkılarla sunmayı başaran Cut Copy, “electro” ve “synth” titreşimler yayan tuşlularını naylon sesler yaymaktansa, daha derinlere işleyen ağır, olgun ve kıvamlı formatlara hizmet etsin diye kullanıyor. Hal böyle olunca Future, Saturdays, The Twilight, Autobahn Music Box, Going Nowhere gibi örneklerde olduğu gibi bu türe yeni başlayanlara kılavuz olabilecek kalitede şarkılar dökülüyor. Grup bununla kalmayıp Bright Neon Payphone gibi bir şarkıyla indie rockçılara bile meydan okuma potansiyelini ele veriyor. Biraz daha örneklendirmeye gidersem albümün tamamını telaffuz edeceğim için sözü her zaman olduğu gibi müziğe bırakıyor, aradan çekiliyorum. Sıradaki şarkı (artık hangisiyse o!) tüm neon aşklara gelsin!

1. Time Stands Still
2. Future
3. Saturdays
4. Saturdays (Reprise)
5. Going Nowhere
6. DD-5
7. That Was Just a Dream
8. Zap Zap
9. The Twilight
10. Autobahn Music Box
11. Bright Neon Payphone
12. A Dream

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Tiny Masters Of Today - Skeletons


Ivan’ın gitar, Ada’nın bas çaldığı, her ikisinin de vokal yaptığı New York’lu bir ikili olan Tiny Masters Of Today, grunge sonrası birden bitiveren çeşitli türlere hapsedilmiş ilginç gruplardan sadece birisi. Yalnız artık resmi bir tür haline gelmiş post-grunge olarak değil de, Garage Rock ve Lo-Fi istasyonundan kalkıp, Alternative Rock ve Indie Rock istikametlerine uğrayan bir türler karması şeklinde boy gösteriyorlar. Bir küsür ve iki küsür dakikalık (3:48’lik Big Stick’i saymazsak) şarkılardan örülü ikinci albümleri Skeletons gösteriyor ki, garajdan çıkma rock ölmemiş! Öldüğünü kimse söylememişti zaten de, en azından bana kaba tabirle kuru motor gürültüsü şeklinde gelen bilimum örneklerden sonra kulak pası silmek için de garajdaki bir çivinin başka bir çiviyi sökmesi gerekebiliyormuş. “Noise” veya "experimental" ön ekleri ile türlü gereksizliğe evsahipliği yapmış New York’un Tiny Masters Of Today’e gözü gibi bakması lazım.

Arkada hiç susmayan, ama farklı tonlar ve açılımlarla şarkılara renk katan gitar ve çoğunlukla garajdaki telsizden yayın yapar gibi eşlik eden dişi vokal, ne yaptığını bilen bir davulla buluşunca ortaya hiç sıkmayan, tam tersi bazen garajdaki motor yağından üzeri kapkara olmuş “beach rock” bile olabilen eğlencelikte bir müzik sunuyor. Hatta bu tarz müzikte pek sık rastlanmayan elektronik numaraları da alttan, üstten, yandan farketmek mümkün. İnanmayan Pop Chart, Understandable Honesty, Skeletons, Monkey In The Middle parçalarına kulak atabilir. Açılıştaki Drop The Bomb!, Guy Ritchie tarzı filmlere jenerik olabilecek kadar kıyak bir potansiyel ifşa etmekte. Piyasada 10 tane daha Tiny Masters Of Today olsun, Garage Rock’ın sırtı kolay kolay yere gelmez!

1. Drop The Bomb!
2. Two Dead Soldiers
3. Skeletons
4. Pop Chart
5. Real Good
6. Big Stick
7. Monkey In The Middle
8. Big Bass Drum
9. Ghost Star
10. Understandable Honesty
11. Abercrombie Zombie

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Rodney Crowell - The Houston Kid


Standart country albümlerini arka arkaya koyup dinletseler, bir albümün ne zaman bitip diğerinin başladığını hayatta anlayamam. Bu standartlık oldukça can sıkıcı olduğundan, aslında hiç husumetimin olmadığı türlerden biri olan country müziğe karşı mesafeyi koruma zorunluluğu hissederim. Bazı referanslar veya tesadüfler sonucu dinlediğim şarkıcılara popüler country isimlerinden daha çok inanırım. Country’nin harman olduğu yerden, Teksas’tan Rodney Crowell’ı da yine böyle bir tesadüf sonucu dinledim. 60’ına merdiven dayamış, 1978’den beri müzik yapan bu adamın toplam 13 albümü arasından denk geldiğim 2001 tarihli The Houston Kid, tümüyle bu müziğe yeni bir soluk değil. Ama içinde yılların tecrübesiyle yoğrulmuş, standartlara sırtını dönmemiş, onları popülist sıradanlıklara hapsetmeyip kendi çapında geliştirmeyi amaçlamış şarkılar bulunuyor.

Genellikle yavaş country örneklerini barındıran The Houston Kid, bizdeki arabesk şarkılarda sık sık geçen mottolardan bol miktarda damarlara zerk ediyor. Ama bence müziğin kendisi her ne kadar Meksika sınırını geçen ve country’nin bile bambaşka alemler vaad edebileceğini kanıtlayan Alternative Country / Americana’ya uzak görünse de, kafasına kovboy şapkasını takanın kendisini country şarkıcısı zannettiği düzmece pop örneklerinden çok uzakta. Rodney Crowell’in country müzikteki yenilenmeye ayak uydurmak istememesini de hem yaşına, hem de bu müzikte elde ettiği saygın, sadık, geleneksel tavrına vermek gerek. Yine de bir sürü pozcu country objesinden çok daha gerçek olduğu kesin. Aslında bazı şarkılara baktığınızda %100 country bile olmadığı görülebilir. I Wish It Would Rain, U Don't Know How Much I Hate U, Johnny Cash efsanesi ile teknolojik nimetler vasıtasıyla yapmış olduğu I Walk The Line düeti, albümün efkar bütünlüğü düşünüldüğünde kapı gibi duran Topsy Turvy ve Tom Petty şarkılarını andıran Why Don`t We Talk About It numuneleri bunca söze gerek bırakmayacak ölçüde kendilerini anlatan Crowell güzellikleri. 60’ına dayadığı merdivenin üzerinden 30’luk delikanlılar gibi şarkı söyleyen bu adam, az ama öz bir adam.

1. Telephone Road
2. The Rock of My Soul
3. Why Don't We Talk About It
4. I Wish It Would Rain
5. Wandering Boy
6. I Walk the Line (Revisited)
7. Highway 17
8. U Don't Know How Much I Hate U
9. Banks of the Old Bandera
10. Topsy Turvy
11. I Know Love Is All I Need

2 Ağustos 2009 Pazar

Lisa Mitchell - Wonder


Lisa Helen Mitchell an itibariyle 19 yaşında bir Avustralyalı. Henüz 3 yaşındayken ailecek oraya taşınmışlar. 12 yaşında aldığı gitar derslerinde folk ve rock numaraları öğrenmeye başlamış. Yerel kafelerde ve bazı özel etkinliklerde boy göstermiş. Missy Higgins ve Clare Bowditch gibi hemşerisi olan ablalarından hayli etkilenmiş. 2006’da katıldığı Australian Idol yarışmasında 6. olmuş. Fakat yılmamış, katıldığı birtakım organizasyonlarda hem kendi şarkılarını, hem de sevdiği coverları seslendirerek insanların gözüne girmeye başlamış. (Bu coverlar arasında Ben Harper'ın Diamonds On The Inside’ı da varmış!)

Lisa’nın sessiz ve derinden yükselen grafiği, 2007’de MySpace’deki kendi sayfasında gerçekleştirdiği canlı performansın 10.000 müzikseveri çekmesiyle tavana vurmuş adeta. Haliyle birçok yerel sanatçının konserlerine ve turlarına iştirak etme şansı elde etmiş. iTunes listelerinde bir numara olan Said One To The Other EP’si de yine aynı yılın yaz aylarında gerçekleşmiş. Hatta bu EP’deki Incomplete Lullaby şarkısı, So You Think You Can Dance adlı bir başka Avustralya şov programı olan dans yarışmasında da kullanılmış. Yani bir zamanlar yarışmacı olarak hüsrana uğrayan Lisa, aradan geçen zamanda benzer bir oluşuma farklı bir konumda katkıda bulunmuş bir yerde.

Tüm bu özgeçmişten bihaber biçimde dinlemeye başladığım ilk Lisa Mitchell albümü Wonder, “aman ne güzel bir sabah!” diye mırıldanarak sokakta yürüdüğü Oh What A Beautiful Morning adlı intro ile açılıp Neopolitan Dreams adlı sıradan folk ile giriş yapınca “eyvah!” dedim. Tutunup tutunmayacağı belirsiz bir başka gencecik kız daha! So Jelous işleri biraz yola sokmaya çalıştı. Ama üzgün bir sevinç giyinmiş olan Coin Laundry öyle güzeldi ki, arkasından gelen Clean White Love’ın olası kusurlarını bile silip atabilirdi, ki aynen öyle yaptı. Pirouette ve Love Letter, dinleyenin ruh halini dibe çekmek isterken (hele o zalim Pirouette yok mu!) araya giren Oh! Hark! “neyse biraz da oturduğumuz yerden tempo tutalım" demeye getirdi. Sidekick ve kapanışta yer alan Valium gösterdi ki, müzik dünyası taptaze bir ses daha kazandı. İnsanlar var ki değil 19, 29’unda bile böyle albümler çıkaramıyorlar. Elbette çeşitli müzisyenlerden alınmış destekler yok değil. Fakat Lisa gibi yüzlercesinin biryerlere gelebilmek için nice tavizler verebilecek kadar teslimiyetçi oldukları düşünüldüğünde, Wonder’ı dinledikten sonra Lisa’nın kalitesi daha iyi anlaşılıyor.

1. Oh What a Beautiful Morning
2. Neopolitan Dreams
3. So Jealous
4. Coin Laundry
5. Clean White Love
6. Pirouette
7. Love Letter
8. Oh! Hark!
9. Red Wine Lips
10. Sidekick
11. Stevie
12. Animals
13. Valium