31 Ekim 2009 Cumartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2009)


Hatifnats - Before It Is Too Late
Yıl: 2009 Polonya
Tür: Dream Pop, Post-Rock, Shoegaze
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Waking in the Dark"


Cansei de Ser Sexy - CSS
Yıl: 2005 Brezilya
Tür: Dance-Pop, Dance-Punk, Electroclash, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Let's Make Love and Listen Death From Above"


Alannah Myles - Alannah Myles
Yıl: 1989 Kanada
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black Velvet"

Needtobreathe - The Outsiders
Yıl: 2009 ABD
Tür: Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Outsiders"


The Heavy - The House That Dirt Built
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Indie Pop, Soul Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "No Time"


Rage Against The Machine - Evil Empire
Yıl: 1996 ABD
Tür: Alternative Metal, Rap Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Revolver"


Balligomingo - Beneath The Surface
Yıl: 2002 ABD
Tür: Electronic, Trip Hop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Purify"

Chris Joss - Sticks
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Electronic, Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Surrounded"


Redd - Kirli Suyunda Parıltılar
Yıl: 2006 Türkiye
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Artık Melek Değilim"


Miss Platnum - The Sweetest Hangover
Yıl: 2009 Romanya/Almanya
Tür: Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Why Did You Do It?"


Gloriana - Gloriana
Yıl: 2009 ABD
Tür: Country Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "All the Things That Mean the Most"


Sarah Slean - Night Bugs
Yıl: 2002 Kanada
Tür: Piano Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Weight"


Small Jackets - Cheap Tequila
Yıl: 2008 İtalya
Tür: Rock, Blues Rock, Alternative
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "We Got A Problem"


Anna Ternheim - Separation Road
Yıl: 2006 İsveç
Tür: Singer/Songwriter, Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Girl Laying Down"


Alice in Chains - Black Gives Way to Blue
Yıl: 2009 ABD
Tür: Grunge, Alternative Metal
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Your Decision"


The Wannadies - Skellefteå
Yıl: 1998 İsveç
Tür: Power Pop, Indie Rock, Indie Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cherry Man"


Mike Sheridan - I syv sind
Yıl: 2008 Danimarka
Tür: Ambient, Electronic
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Natteravn"


The Checks - Alice by the Moon
Yıl: 2009 Yeni Zelanda
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "You and Me"


Pearl Jam - No Code
Yıl: 1996 ABD
Tür: Alternative Rock, Rock, Grunge
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Red Mosquito"


Trisomie 21 - Black Label
Yıl: 2009 Fransa
Tür: New Wave, Coldwave
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Camp"

28 Ekim 2009 Çarşamba

Shannon McNally - Geronimo


1973 Long Island doğumlu Shannon McNally, üniversitede antropoloji okurken çeşitli kulüplerde çalıp söylemişliği olan, mezun olduktan sonra bir süre Paris’te sokak şarkıcılığı da yapmış üç albümlü bir müzisyen. 1997 yılında bir şekilde major plak şirketlerinden Capitol ile anlaşma imzalıyor. Hatta aynı dönemde Shannon için Alanis Morissette adlı gencecik kızı ikinci plana bile alıyor Capitol. Ama piyasa normlarına göre daha içe dönük akustik takılmayı yeğleyen Shannon, gayet tecrübeli müzisyenlerle kotarılan ilk albüm Jukebox Sparrows ile Sheryl Crow gibi kendi liginde isimler kadar, 70’ler soundundan da izler taşıyan bir rota belirliyor. Ama Capitol, nedense albümü süresiz biçimde askıya alınca parsayı Alanis Morisette topluyor.

Fakat aslî amacı meşhur olup yırtmak değil, müzik yapmak olan Shannon McNally yılmayıp kendini kanıtladığı süre zarfında Stevie Nicks, Ryan Adams gibi isimlerin konser açılışlarında yer almayı başarıyor. Hatta müzik dışında, dillere destan güzelliği sayesinde Urban Decay kozmetik ürünlerinin modelliğini bile yapıyor. Bunları görüp ellerini ovuşturmaya başlayan Capitol, nihayet 2002 Ocak ayında Jukebox Sparrows’u yayınlamaya karar veriyor. Albümün geç de olsa hak ettiği başarı sonucu, John Mellencamp ile yaz boyu turlamaya kadar terfi ediyor. Burada adı geçen ünlü isimlerin tümü, çeşitli platformlarda McNally’e hep övgü dolu sözler sarfediyorlar.

Jukebox Sparrows, genel hatlarıyla idare eder bir albüm. Birtakım pop rock ve blues klişeleri yanında az da olsa soul, caz, hatta albümle aynı adı taşıyan şarkıda deneysel tınılar duymak mümkün. Ama 2005 yılına gelindiğinde üzerinde Geronimo yazan albüm, McNally’nin o yıla dek yaptığı her şeyden daha olgun ve özellikle country blues hatlarını daha da keskinleştirmiş bir pop rock anlayışı taşıyor. Bunu daha açılış parçası The Worst Part Of A Broken Heart ile anladım diyebilirim. Jukebox Sparrows’da bile böyle bir şarkı yoktu zira. The Hard Way misali kaya gibi bir şarkı da yoktu orada. Leave Your Bags By The Door’un akusti-epik tevazusunu da bulamazsınız o albümde mesela. Weathervane, Sweet Forgiveness, In the Name Of Us Honey örnekleri de Shannon McNally çağdaşları sayılabilecek pek çok country kadının ulaşamadığı samimiyet çizgisinde bana göre. Zaten o kadınların çoğu gibi sahte biçimde ağlak olmaktansa, dürüst biçimde muğlak olmayı tercih ediyor çoğu zaman. Bir zamanlar beraber turladığı Stevie Nicks'in ilk yıllarını biraz daha ince perdeden de olsa andıran dişi karizma sahibi vokali de ayrı bir özellik. Albümün tek eksisi, kendine yakışır biçimde kapanış yapamayan Lovin' In My Baby's Eyes belki de.

Shannon McNally bu yıl içinde de Coldwater isminde 8 şarkılık bir albüm yaptı. Yine country blues ağırlıklı olmakla birlikte, türe fazla bağlı kalmasından ötürü olgun, ama Geronimo’daki farklı ruhu yakalayamadığını düşündüğüm bir albüm Coldwater... Bu bilgilerin ışığında, “benim sadece bir Shannon McNally’lik yerim var” diyenler için önereceğim yegâne albüm Geronimo olur kesinlikle. Bir zamanlar kendisine tercih edilen Alanis Morisette ile karşılaştıracak olursak, ben kendisini albüm olarak değil, şarkı şarkı severim. Ama haklı olarak dillere kobra gibi dolanmış onca şarkısına rağmen Morisette’in şimdiye kadar Geronimo gibi bir albüm bütünlüğü, olgunluğu, tevazusu yakalayamadığını düşünüyorum.

1. The Worst Part of a Broken Heart
2. Miracle Mile
3. Sweet Forgiveness
4. Geronimo
5. Pale Moon
6. The Hard Way
7. Beautiful and Strange
8. Tennessee Blues
9. Weathervane
10. Leave Your Bags by the Door
11. In the Name of Us, Honey
12. Lovin' in My Baby's Eyes

26 Ekim 2009 Pazartesi

Mat Kearney - City Of Black & White


Edebiyat okuduğu ve futbol takımında oynadığı California State Üniversitesi’ndeki ilk yılında aynı zamanda müziğe de başlayan Mat Kearney, önceleri bunu hiç de kariyer olarak görmemiş. O ilk yılını tamamlayıp, arkadaşı ve aynı zamanda yapımcı olan Robert Marvin ile country müziğin Kâbe’si Nashville/Tennessee’ye gidiyor. Oraya sadece yazı geçirmek ve ekstradan birkaç şarkı yazıp çalmak için gittiğini düşünürken aldığı bazı tekliflerle bu işi ciddi ciddi bir kariyer olarak düşünmeye başlıyor. Kearney’nin o yıllarda ilgi duyduğu hip-hop ve folk karışımından etkilenen bir şirket hemen kendisini havada kapıyor ve 2004’te debut albüm Bullet çıkıyor. İki yıl aradan sonra çıkardığı Nothing Left To Lose ise daha olgun bir folk patikasında seyrediyor. Bu albüm Columbia gibi dev bir şirketin kanatları altında çıktığından ilkine göre daha fazla tanınıyor ve satıyor. Bu albüm, Grey’s Anatomy dizisinin müzik departmanı tarafından pek bir sevilmiş olacak ki, Kearney’nin bazı şarkıları dizinin çeşitli bölümlerinde kullanılıyor. Bu da daha fazla tanıtım demek. Ayrıca bu sayede üç yıl aradan sonra üçüncü albüm City Of Black & White’ın çıkışı ve Keane ile yapılan tur, Mat Kearney kariyeri için önemli adımlar demek.

Mat Kearney için yapılan yorumların en başında sesinin Coldplay solisti Chris Martin’inkine çok fazla benzemesi geliyor ki çok doğru. Fakat bu durumun, Pearl Jam patlaması sonrası türeyen yüzlerce Eddie Vedder taklidiyle pek alakası yok. Chris Martin’in sesi de Dave Matthews’e benziyor. Ama neticede kolay kolay taklit edilemeyecek ekmek gibi bir ses rengi bu. Ses verdiği şarkılara garip bir hüzün yüklemeyi başaran, onları daha masum, hatta bazen acıklı hâle getirebilen türden bir gırtlak karakteri. Şarkılara gelirsek, Nashville/Tennessee karakteristiğinden farklı olarak koyu country yerine daha popüler nitelikte pop rock şarkılarının ağırlıkta olduğu bir albüm City Of Black & White… Albümdeki 12 şarkıdan herhangi birini single diye çıkarıp radyoya koysanız hiç sırıtmaz. Hatta bu 12 şarkıdan herhangi birini Grey’s Anatomy dizisine koysanız o da sırıtmaz. Ama hep aklımın bir köşesinden “daha heyecan uyandıran şeyler olabilirdi” diye geçirmeden edemiyorum. Yine de Robert Marvin ile yazdığı şarkılarından All I Have, Closer To Love, Fire and Rain, City Of Black & White, Never Be Ready gibi biraz daha öne çıkanlar hiç fena değil. Hatta albüm, Kearney’in sesinden ötürü sıklıkla Coldplay havası bile yaratmıyor değil. En başta Martin-Matthews ses rengine hayran olup, müzikten evvel bu sesin yarattığı atmosfere vurgun kulakların asla ıskalamaması gereken bir isim ve albümden söz ediyoruz ki, bu da sık rastlanan bir durum değil.

1. All I Have
2. Fire and Rain
3. Closer to Love
4. Here We Go
5. Lifeline
6. New York to California
7. Runaway Car
8. Never Be Ready
9. Annie
10. Straight Away
11. On and On
12. City Of Black and White

20 Ekim 2009 Salı

Rage Against The Machine - Renegades


Hazır Rage Against The Machine’den laf açılmışken dönüp gitmek olmaz. Bir başyapıt olan Rage Against The Machine (1992), ona en yakın çizgide seyreden fişek gibi bir Evil Empire (1996) ve bu ikisinin çizgisine biraz uzak düşen The Battle Of Los Angeles (1999) üçlüsünden sonra Zack De La Rocha’nın solo takılma sevdası sebebiyle dağılma sinyalleri veren grup, 2000 yılında acayip bir sürpriz yaptı. Tam 12 adet coverdan oluşan Renegades albümü muhteşem bir veda olacaktı. Aslında o dönemde bunun bir veda olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Gelişmeleri bugün olduğu gibi yakından takip edemediğimden aklımın ucundan geçmeyen şey başıma geldi. RATM dağıldı! İtiraf etmeliyim, The Battle Of Los Angeles’dan sonra grubun biraz soluklanması, kendini özletmesi, 92-96 arası dönemdeki gibi şarkılar yazması gerektiğini düşünmüştüm. Bu yüzden Renegades’in zamanlaması bana mükemmel gelmişti. Aslında bunun bir veda albümü olduğunu bilmemek iyiydi. Diğer türlü, dağılacaklarını bilmenin kızgınlığıyla artık beraber müzik yapmayacak bir grubun hazırlop şekilde giderayak son bir vurgun yapacağı yönünde düşünebilirdim. Gerçi sözkonusu RATM olunca bu şekilde düşüneceğimin garantisi yok. Hele de Renegades gibi olağanüstü bir düzine seçkiye ve harika yorumlara ev sahipliği eden bir veda, varsın “son bir vurgun” olsun hiç mühim değil. Keşke her “son vurgun” Renegades gibi olsa!

Microphone Fiend, Renegades Of Funk, Street Fighting Man, How Could I Just Kill A Man, The Ghost Of Tom Joad ve Kick Out The Jams ile, özenti ama duruma cuk oturan tâbirle “kickass” bir albüm Renegades... Üstelik Beautiful World diye Zack De La Rocha’nın “şarkı söylediği” bir cover bile var! Bu albüm, grubu alışık olunan tarzından biraz uzaklaşmasını sağlayıp daha esnek kıldığı için de çok önemli bana göre. Morello-De La Rocha ortak zevkini yansıtan hip-hop ve punk seçmeler olduğu gibi, Bruce Springsteen ve Bob Dylan coverlarıyla protest bağları gevşetmeyen bir yapıda. Konserlerinde de aralara serpiştirdikleri oluyordu. Ama bunları gıcır gıcır stüdyo çıktısı bir albüm halinde, üstelik çoğu da sıfırdan RATM parçası havası taşıyan desibelde duymak büyük keyif. Düşünün, hem grubu seviyorsunuz, hem de cover albümleri.

Renegades’e olumsuz laf eden de çok oldu. İnsan sevdiği bir grubun birgün böyle cover albümlerle çıkagelmesi ile objektif davranamıyor. Öte yandan sıkı RATM hayranlarının Renegades’i beğenmemesini anlamak, sıkı RATM hayranı olmayanların beğenmemesini anlamaktan daha zor benim için. Adamlar daha ne yapsın? Madem gruba karşı bu kadar katı veya tam tersi, hoşgörülü biçimde hayranlık besliyorlar, Renegades’de bu farklı hayranlıkları pekiştirecek bir sürü örnek var. RATM’in ipini çektiği için Zack De La Rocha’ya kızgınlıklarından dolayı böyle düşünenlerin sayısı da az değil. O kızgınlardan biri de benim aslında. Fakat şapkamı önüme koyup düşündüğümde ayrılığın her iki yakasına bakıyorum. De La Rocha’ya ayrıldığı için hak vereceğim neredeyse. Morello cephesindekiler için düşündüklerim mâlum. De La Rocha henüz albüm formatında bir ürün vermese de, Roni Size şarkısı Centre Of The Storm’da, DJ Shadow ile yaptığı March Of Death’de, solo single’ı We Want It All’da cıva gibiydi. The Mars Volta grubunun 2001-2006 yılları arasında davulculuğunu yapmış Jon Theodore ile kurduğu One Day As A Lion projesi de öyle. Hatta beş şarkılık EP’leri bence Morello’nun şu Audioslave ve Street Sweeper Bilmem Ne’sinin toplamından beş kat daha haysiyetli.


Tüm bunlara rağmen De La Rocha’da da kapatılması güç bir RATM boşluğu olduğu belli. Eskiye nazaran istediği üzere protest hip-hop’a daha fazla vakit ayırıyor olabilir. Ama vakit ayırdığı başka bir şey de var: Sık sık Tom Morello ile buluşup çeşitli protesto gösterilerinde ön saflarda bağırıp çağırmak. Bu onlar için iki bira parlatıp maça gitmek gibi bir şey. Yani adamlar küs falan değiller. Hatta arada bir çeşitli organizasyonlar yararına müzik bile yapıyorlar. Sevgili benzetmesi burada ayyuka çıkıyor. Ayrılmış, başkalarıyla görüşen, ama bazı bazı yan yana gelip sevdikleri şeyleri yapmaktan da keyif alan tipler. Lâkin RATM tekrar bir araya gelecek mi” sorusunun cevabını net bir şekilde hiçbir yerde görmedim. Belki gören vardır. Farklı kaynaklarda “asla” diyen de var, “eli kulağında” diyen de. Asla “asla” dememek ve hiçbirşey için fazla ümitlenmemek lâzım. Renegades’in keyfi başka türlü çıkmaz zira!

1. Microphone Fiend (Eric B & Rakim)
2. Pistolgrip Pump (Volume 10)
3. Kick Out the Jams (MC5)
4. Renegades of Funk (Afrika Bambaataa)
5. Beautiful World (Devo)
6. I'm Housin' (EPMD)
7. In My Eyes (Minor Threat)
8. How Could I Just Kill a Man (Cypress Hill)
9. The Ghost of Tom Joad (Bruce Springsteen)
10. Down on the Street (The Stooges)
11. Street Fighting Man (The Rolling Stones)
12. Maggie's Farm (Bob Dylan)

18 Ekim 2009 Pazar

Street Sweeper Social Club - Street Sweeper Social Club


Bence tüm zamanların en iyi rock gruplarından (bu tüm zamanlar sınırları içinde henüz dinlemediğim grup kaldıysa bilemem) Rage Against The Machine efsanesinin kurucularından süper gitarist ve iflâh olmaz bir aktivist olan Tom Morello, projeye doymuyor adeta. Politik arenalardaki aktivistliğini müzikte de RATM sonrası girdiği arayış ürünü bu projelerde fark etmek mümkün. “Arayış” kelimesinin Morello’yu tam olarak tanımladığını düşünüyorum. 10 yıllık dopdolu bir beraberliğin ardından RATM’e, hele de ying-yang oldukları Zack De La Rocha’ya veda etmek çok zor olsa gerek. O boşluğu kapatmak için girdiği arayışlar, hiçbir şekilde ısınamadığım, üç albüm yapabilecek kadar ömrü olmasına da biraz şaşırdığım, buna rağmen bir eksikle (hem de çok önemli bir eksikle!) RATM müziğini farklı bir vokal anlayışı ile (Chris Cornell) canlandırmaya çalıştığı için epey hayran da edinen Audioslave ile son buldu bir süre. Ama arayış bu bitmez. Ben o tüm altın RATM çağı boyunca Tom Morello’yu tanıdığımı sanırdım. Audioslave kandırmacasından sonra o kadar tepkiliydim ki, isterse galaksinin en ulu gitaristi olsun, orijinal RATM dışında bir daha bu adamla işim olmaz diye düşündüm. Oysa RATM sihri, Zack De La Rocha’nın o eşsiz politik hip-hop punk vokali ile, Audioslave şeysinin gitar-bas-davul üçlüsünden oluşmaktaydı. Audioslave dişimin kovuğuna bile giremediyse acaba kerâmet Zack’da mıydı yoksa? Ya da o gitar-bas-davul üçlemesi herhangi bir politik hip-hop punk vokal ile mi gerçek kimyasını buluyordu?

İşte Street Sweeper Social Club adlı yeni Tom Morello projesi bu belirsizliğin adını koyacaktı bir nebze. Çünkü ne Audioslave, ne onun çok öncesinde (90’lar başında) gitar çaldığı sıradan rock grubu Lock Up, ne de ara sıra tek başına kaçamak yaptığı, fena da sayılmayacak akustik-politik The Nightwatchman tasarımı, Morello’nun özlediğim gerçekliğini, sertliğini, vitüözlüğünü geri getirememişti. İşte Street Sweeper Social Club, aklımdaki Morello imajının adını biraz daha netleştirme yönünde önemli adımlar atabilirdi. Yoksa Zack olmadan da Morello benim için önemli şeyler ifade edebilir miydi? Morello’yu zaten biliyordum da, bir ikili olarak Street Sweeper Social Club’ın diğer ayağını oluşturan afro insan Boots Riley kimdi? Bu yüzden o ayağı da yere sağlam basmak adına önce Riley’nin hip-hop grubunda rap yaptığı The Coup’un iki albümüne (toplam 5 albümleri varmış) kulak attım. Politik duyarlılığı zaman zaman saygı duyursa da müzik olarak afedersiniz bir halta benzemeyen The Coup’un vokal olarak da De La Rocha ile aynı havayı soluyamayacak derecede ruhsuz oluşu beni hayli endişelendirdi.

Street Sweeper Social Club’dan yeni bir Rage Against The Machine olmasını beklemek, elma ile armut sapını karşılaştırmaya benzeyecektir. Albümde Morello’nun o kendine has kıvrak rifflerinden bolca duymak mümkün. Zaten Audioslave’de de duyuyorduk. Ama olay kıvrak gitar oyunları yapmakla bitmiyor. Hem sözleriyle, hem de müziğiyle kendi ayakları üzerinde ağaç gibi durabilecek şarkılar değil bunlar. Boots Riley deseniz adam rap yapmıyor, uykusunda konuşuyor sanki. Zack De La Rocha’nın ruhunu arayacağınız en son yer bile değil kendisi. RATM veya De La Rocha hiç yaşamamış, yaşanmamış olsa bile iyi şarkılar değil bunlar. Sözleri ise politik olmak için ıkınmak ile, klişeler üzerine kaçak katlar inşa etmek arasında gidip geliyor sürekli. “Politikacıları alkışlayın”, “gangsterleri kucaklayın” türü imâlı sözleri veya CIA-FBI giydirmelerini herkesten önce Public Enemy efsanesi zamanında en sivri dille dile getirmişti. Zaten hepsinden önce Public Enemy vardı. Onların dizinin dibine en çok yakışanlardan biri olan RATM, gücünün yarısını De La Rocha’nın çiğ öfkesini protest olgunluğuyla mükemmel biçimde kaynaştırmış bu liriklerinden alıyordu. Morello’nun arayışlarında bir türlü elde edemediklerinden biri de o lirikler olsa gerek. Street Sweeper Social Club ise eteğindeki politik taşları dökerken, spor arabalarından, büyük popolu hatunlardan, vücuduna giydiği elmaslardan bahsedenler kadar bile samimi gelmedi bana.

Tıpkı gelmiş geçmiş en sıkı rock vokallerinden biri olan Chris Cornell’in son albümü için düşündüklerim gibi sabaha kadar Street Sweeper Social Club hakkında negatif benzetmeler yapabilirim. Ama Street Sweeper Social Club’ın bana verdiği çok ciddi bir mesaj da var: Tom Morello ve Zack De La Rocha şu an ayrı olan, ama aslında sonsuza dek ayrılmaması gereken iki sevgili gibiler.

1. Fight! Smash! Win!
2. 100 Little Curses
3. The Oath
4. The Squeeze
5. Clap for the Killers
6. Somewhere in the World It's Midnight
7. Shock You Again
8. Good Morning Mrs. Smith
9. Megablast
10. Promenade
11. Nobody Moves (Til We Say Go)

15 Ekim 2009 Perşembe

The Last Kiss (OST)


2001 İtalya yapımı L’Ultimo Bacio’nun Hollywood yeniden çevrimi olan, yönetmenliğini Tony Goldwyn’in (ki kendisini en kısa yoldan Ghost filminin kötü adamı Carl olarak hatırlayabilirsiniz) yaptığı The Last Kiss, kadrosunda Zach Braff, Rachel Bilson, Casey Affleck, Tom Wilkinson isimlerini barındıran vasat bir dramdı bana kalırsa. Fakat filmle ilgili aklımda yer eden esas unsur, kaliteli isimlerden derlenen müzik albümü oldu. Zaten Zach Braff’ın adının geçtiği pek çok yapımın mixtape misali kendisinin favori isimlerinden oluşturulması boşuna değil. Scrubs dizisi ve tabiî Garden State filminin harika soundtrack albümleri bu duruma iki güzel örnek. The Last Kiss albümü bir Garden State kadar özel değil. Ama Garden State ile kesişme noktaları yönünden hiç de hafife alınmayacak kalitede bir seçki denebilir. Kısacası onu seven, bunu da sever gibisinden bir önermede bulunmak abes kaçmaz.

Film veya dizi olarak belli bir bağımsız tavır belirlemiş yapımlar için hazırlanan soundtrack albümlerde de benzer tavırlara rastlıyoruz. Bu albümler için seçilen grup ve şarkıcılarda da ünlüsünden ünsüzüne pek çok ismi arka arkaya dinleme şansını buluyoruz. Bazısı mixtape tutkunları için maden niteliği taşıyor. Mesela Garden State diye bir albüm alıyorsunuz, içinden Frou Frou, Thievery Corporation, Simon and Garfunkel şarkıları falan çıkıyor. Aralara hiç duyulmamış bazı insanları da serpiştiriyorlar. Soundtrack albümler sayesinde görücüye çıkan, tanınan, anlaşmalar imzalayan, albüm yapma şansı yakalayanlar olduğu gibi, popüler fakat bağımsız karakterlerini böylesi fazla popüler olmayan albüm seçkilerine vererek bir şekilde koruduğunu göstermeye çalışanların isimlerine de rastlıyoruz.

The Last Kiss albümünde Athlete, Snow Patrol, Turin Brakes, Joshua Radin, Remy Zero gibi popüler oldukları pek söylenemeyecek, ama bir şekilde duyulmuş grup/şarkıcılar yanında, Rufus Wainwright, Ray LaMontagne ve Amos Lee’nin usta folk dokunuşlarına, Aimee Mann, Rachel Yamagata ve Fiona Apple’ın güven veren dişiliklerine de rastlamak mümkün. Ayrıca Garden State ve Six Feet Under’a da şarkı vererek bu konudaki seçiciliklerini gösteren Coldplay’in Warning Sign parçası da bulunmakta. O seçicilikten bahsetmiş olmam boşuna değil. Zira Coldplay’in Stallone filmi Driven’a Trouble adlı güzel şarkısını vermeyi reddettiğini hatırlatalım. Ama albümde beni en fazla etkileyen iki şarkıdan ilki, müzmin hayranı olduğum Imogen Heap’in Speak For Yourself albümünde de yer alan vokal harikası Hide and Seek, diğeri de bence albümün en tutkulu şarkısı olan mükemmel Cary Brothers parçası Ride oldu.

Özellikle son dönemde daha bir ivme kazanan diziler için yapılan derlemeler, film müziklerini aratmıyor. Six Feet Under, Kyle XY, Weeds, Grey's Anatomy, True Blood, House M.D. ve daha aklıma gelmeyen başka örnekler, sadece sinematografik değil, müzikal anlamda da hassas davranan insanların derlediği güzellikler barındırıyor. Imogen Heap, Frou Frou, Remy Zero, Cary Brothers isimlerini Garden State, hatta Scrubs sınırları içinde de duymuştuk. Zach Braff’ın özel ilgisine mazhar olan bu isimler, The Last Kiss gibi bir soundtrack çıkınca Braff’ın keşfettiği Cary Brothers, Braff’ın hayran olduğu Imogen Heap, Braff’ın bayıldığı The Shins cümleleri ile anılıyor sıkça. Bu derlemeler böyle cevherleri biraz daha günyüzüne çıkardığı sürece kim, ne derse desin önemli de değil. Varlığından haberdar olmadığımız müzisyenleri ya da diğerlerine göre daha fazla haberdar olup da sık sık özlediklerimizi aynı albümde buluşturan film müzikleri kulak kabartılmayı her zaman hak ediyorlardır benim gözümde.

1. Snow Patrol - Chocolate
2. Joshua Radin - Star Mile
3. Turin Brakes - Pain Killer
4. Coldplay - Warning Sign
5. Cary Brothers - Ride
6. Athlete - El Salvador
7. Imogen Heap - Hide and Seek
8.  Rachael Yamagata - Reason Why
9. Ray LaMontagne - Hold You in My Arms
10. Remy Zero - Prophecy
11. Fiona Apple - Paper Bag
12. Aimee Mann - Today's the Day
13. Amos Lee - Arms of a Woman
14. Rufus Wainwright - Cigarettes and Chocolate Milk (Reprise)
15. Joshua Radin and Schuyler Fisk - Paperweight

12 Ekim 2009 Pazartesi

Spleen United - Neanderthal


Bjarke Niemann ve Gaute Niemann biraderlerin önderliğinde 2002 senesinde Danimarka’da kurulmuş olan beş kişilik Spleen United, “önce dinle, beğenirsen kimmiş neredenmiş ara, öğren” safhalarına girmeden önce mâlum sebepten direk İngiliz sandığım bir gruptu. Yaptıkları müzik birçok çevrede synth pop olarak adlandırılsa da, başka bazı çevrelerde de lâyığını bulduğu üzere synth rock diye tanımlanmış. 2005’teki ilk albümleri Godspeed Into The Mainstream’den sonra 2008 başında Neanderthal adlı ikinci albümleri (bombaları demek daha doğru!) ile oyuna geri dönmüşler. Neanderthal, 2008 yılının en iyi albümlerini seçmeye çalıştığımızda nerelerdeydi hiç bilmiyorum. Zaten Neanderthal gibi birçok albüm ile rötarlı da olsa tanışmak, geç olup güç olmayan bir durum. Sadece aramanın gücüne inanmak gerekiyor. Kaldı ki Spleen United da birkaç yıl öncesine kadar Danimarka dışında öyle her yerde rastlayacağınız bir grup değildi. Şimdilerde Amerika’yı turluyorlar. Henüz dinlemediğim Godspeed Into The Mainstream, konserler, turlar, şunlar, bunlar bir yana, ikinci albüm Neanderthal bile tek başına (kendi türü hudutlarında) Spleen United adına kanat takacak derecede donanımlı bana göre.

11 şarkılık Neanderthal ile Spleen United, synth pop/rock karşımı soundunu mümkün olduğu kadar biraz daha kulak tırmalayan synth punk’a uzak tutmuş. Bu sayede hem pop, hem de rock ile tuşlu bir uyum yakalamış. Bu yakalanmış olan şeyin uzun süreli dijital soğukluğa yol açmaması için ise elinden geldiği kadar içine dahil olunabilir nitelikte besteler yapmış. Aralarında gayet kaliteli radyo tipi denemeler olduğu gibi, mesela Heat ve Under The Sun benzeri post-rock’a yakın duran işler de var. Sırasıyla Suburbia, My Tribe ve Failure 1977 ile sıkı bir açılış yapıp da Heat ile birden o “post” duyguyu verince her iki tarafla da barışık, barışık olduğu kadar da bilinçli bir synth pop’un ayak seslerini daha içten duyurmasını biliyor. Bu kadar “rock” kelimesinin geçtiğine bakılmasın. Synth hassasiyetleri olanların gözünü kapatıp kendilerini akışa bırakarak baştan sona keyif almaları kaçınılmaz diyebilirim. Tabiî bazı hatlarıyla Depeche Mode veya Erasure falan aramıyorlarsa.

1. Suburbia
2. My Tribe
3. Failure 1977
4. Heat
5. Everybody Wants Revenge
6. Dominator
7. 66
8. High Rise
9. My Tribe Part II
10. Under the Sun
11. My Jungle Heart

10 Ekim 2009 Cumartesi

Pearl Jam - Backspacer


Kaç yıl oldu saymadım Pearl Jam görünmeyeli. Ten, Vs. Vitology, No Code ve en son Yield harika bir beşli olarak grunge, rock, folk eksenime ölene dek unutulmayacak buseler kondurdular bugüne kadar. Her dinleyişimde kondurmaya da devam ediyorlar. Hepsi hakkında teker teker sayfalar dolusu yazmak isterdim. Hafızamda hâlâ taze ve güçlü biçimde kalmış en son Pearl Jam albümü 1998 tarihli Yield olsa gerek. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Binaural (2000), Riot Act (2002) ve Pearl Jam (2006) üçlüsü, önceki beşli ile bağlarını tümden koparmış gibiydi. Bu üçlü dönemden ise sadece Riot Act’deki I Am Mine güzelliğini unutmadım. Zira Riot Act’i o ilk dönem Pearl Jam halkasına dahil edebileceğimi sanıp sevinmiştim de onun yüzünden. Peki Pearl Jam’i o ilk dönem halkasından uzak buluyorsam bunun ne sakıncası var? Birçok şarkıcıyı/grubu eskiye saplanıp kaldıkları, değişmedikleri gibi şarkı yazımlarını geliştirmedikleri için eleştiririz. Fakat kendi adıma ilk beş Pearl Jam albümünden sonra bu kadar mıymıntı, bu kadar özelliksiz, bu kadar ruhsuz şarkılar beklemiyordum bu üçlüden.

Oysa Pearl Jam’in şarkı yazmada ve onları yorumlamada izlediği kronolojik folklaşma (bunda özellikle bir süre Neil Young ile takılmalarının etkisi büyük), öte yandan Ten ve Vs. ile zirveye vurmuş rock yangının hiç sönmeyip Vitology, No Code ve Yield’de akıllıca kontrol altında tutulması olağanüstüydü bana göre. Bu sayede albümler arasında mükemmel yatay geçişler sağlanarak Pearl Jam dinleyicisinin birer rock yobazına dönmesi sessiz ve derinden engelleniyordu. Grunge birgün şak diye bitse bile buna hazırlıklıydınız. Çünkü Pearl Jam bile ömrü boyunca grunge kalmayacaktı. Kalmamalıydı da. Tamamen şahsi fikrim olarak, grunge müziğin öteki elementleri olan Soundgarden ve Nirvana özellikle müzikal anlamda buna hiç hazırlıklı değildiler. Pearl Jam’de farklı olan… Neyse, bu yazının gittiği yerde gönüllü olarak kaybolacağımı hissediyorum. O kaybolmayı da Cameron Crowe’un 2011’de günyüzüne çıkaracağı henüz ismi konmamış Pearl Jam belgeselini izledikten sonra yaşamak istiyorum.


Son üç Pearl Jam albümünü sevmememin çeşitli nedenleri var. İlk beş albümün, özellikle de bana göre 90’larda doğan grunge’ın Dark Side Of The Moon’u olan Ten’in ardından gelen her Pearl Jam albümünün diğerinden birkaç gömlek ufak görünmesi, fakat buna rağmen Pearl Jam adının her dâim dipdiri kalması bana yansıyan nedenlerden biri. Çıtayı öyle bir ayarlamışım ki, bu son üç albüm değil o çıtayı aşmak, doğru dürüst zıplayamamışlar bile. 2000’den 2006’ya kadar süren bu dönem içinde sözünü ettiğim I Am Mine’a dokunulmazlık vermek suretiyle iflâh olmaz bir hayran olarak balıklama atlamış olduğum bu albümler mutsuzluktan başka bir şey vermedi. Bir de fena sayılmayacak World Wide Suicide single’ı var tabiî. Ama onun da şu akrobatik hareketlerle vücudunda küçük bir top dolaştıran gençle çekilmiş videosu vardı ki, nerede Pearl Jam’in o konser performanslı hayvanî videoları diyerekten mutsuzluk + acıma duygusu sardı bedenimi. Ruh aynı değil, zedelenmiş belli. Aradan üç yıl geçip takvimler 2009 Eylül’ünü gösterdiğinde böyle bir ortama düşen yepyeni Pearl Jam albümüne elbette yine balıklama atlanacaktı. Pearl Jam’e ait her yeni şeye atlandığı gibi. Atlandı da!

Albümden önce ortalığı kolaçan etmek için izci single The Fixer göründü ilk olarak. Tıpkı adı gibi tüm olumsuzlukara basit çözümleri olan, basit ama etkili, basit ama dile damağa yapışmadan durmayan tempolu bir şarkı The Fixer. Zaten Eddie Vedder’in tok sesiyle hayat bulan Just Breathe ve kapanıştaki 2. sınıf baladlardan farklı olmayan The End dışındaki çoğu şarkı yüksek veya orta tempolu. Genel olarak ümit dolu bir müzikal hava seziliyor ki, Vedder bazı söyleşilerde kendi üstü kapalı üslubuyla bu durumu can-ciğer-kuzu sarması olduğu (!) Bush’un gidişinin ardından başlayan Obama dönemi için taşıdığı ümide bağlamış. Oysa politik duruşu çıplaklar kampında geçirilen bir gün gibi ortada olan Vedder, bu albümde fazla siyasete abanmamış. Yine belli bir karamsarlık, bir belirsizlik seziliyor. Fakat bu hisleri daha çok kurgulamış olduğu kısa aşk öykülerine yedirmiş. Amongst The Waves adlı şarkıda “hadi bu gece yüzelim aşkım” falan bile diyor. Bir sakıncası yok tabiî. Hoş bile sayılabilir. Peki sabahtan beri kafa ütülediğimiz diskografi içinde Backspacer’ın yeri neresi derseniz, İlk beş albümden oldukça uzakta olduğu su götürmez. Açılıştaki Gonna See My Friend ve Supersonic’in tel zımba gibi pop punk havası, Force Of Nature ve Amongst The Waves’in olgun havasıyla uyum içinde. Bunun yanında Got Some, Johnny Guitar, The End diye kötü şarkılar ve bir sürü suya yazılmış cümle de var.

Herkesin Pearl Jam’i kendine. Benim Pearl Jam’ime yakışan bir albüm değil Backspacer. Bu saatten sonra yakışanı gelir mi bilemem. Albümün iyileri de geçici birer hevesten ibaret. Lâkin ortada geçmişe ait tam 5 tane harika Pearl Jam uzunçaları varken ne çalsalar, kime söyleseler kulak kesilirim. Beğenirim, beğenmem. Belki Pearl Jam olayı çoktan bitmiştir. Böyle bir şeyi kabullenmek zor görünse de, beni buna hazırlayan yine Pearl Jam’di, başkası değil! Bana bu ilişkinin ne zaman biteceğini / bittiğini de o söyleyecek, başkası değil!

1. Gonna See My Friend
2. Got Some
3. The Fixer
4. Johnny Guitar
5. Just Breathe
6. Amongst the Waves
7. Unthought Known
8. Supersonic
9. Speed of Sound
10. Force of Nature
11. The End

8 Ekim 2009 Perşembe

Balligomingo - Under An Endless Sky


Garrett Schwarz, Arizona Üniversitesi’nde işletme okuduktan sonra içindeki müzik ateşini dindiremeyen, her şeyi bir kenara bırakıp müzik alanında kariyer yapmak isteyecek kadar gözükara bir insan evlâdı. Üstelik çalışmaktan bıktığı yer de IBM. Takım elbise içinde teknoloji ile haşir neşir olmaktansa, hayatı boyunca dinlemekten bıkmadığı Jean Michel Jarre, Enya, Massive Attack, Pink Floyd, Prodigy, ve insanlara neresiyle ilhâm verdiğini pek anlamayıp, aslında merak da etmediğim Nine Inch Nails gibi isimlere olan tutkusu uğruna kendini müzikal ortamlara akıtmayı tercih etmiş. Ardından Delerium grubundan Kristy Thirsk sayesinde bağlantı kurduğu bilgisayar programcısı/müzisyen Vic Levak ile çalışmak için Vencouver’a uçuyor. 90’lı yıllarda gerçekleşen bu gelişmelerden sonra, 1999’da Schwarz’ın plak şirketi RCA ile anlaşması, Balligomingo’nun temellerinin atıldığını müjdeliyor.

Balligomingo’yu tarif etmek için Delerium, Conjure One, zorlama dinsel temalardan arınmış bir Enigma, elektronik atmosferi yoğunlaşmış bir Morcheeba benzetmeleri yapılabilir. Imogen Heap’e benzettiğim yönleri bile var. (Gerçi bu aralar dinlediğim her güzel elektronik şeyde Imogen Heap’ten izler bulma eğilimindeyim). Bunlardan en belirgin olanı Delerium olsa gerek. Adı geçenlerden de anlaşılacağı gibi üzerine büyüleyici kadın vokallerin döşendiği elit, ama elit olduğu kadar içine kolayca dahil olunabilecek türden elektronik güzellikler inşa etmiş olan grup, 2002 tarihli ilk albümleri Beneath The Surface’ten uzun bir süre sonra nihayet Under An Endless Sky ile ses verdi. Çok beğendiğim Beneath The Surface’in üzerine büyük ihtimalle eskittikçe en az onun kadar beğeneceğimi düşündüğüm bir albüm Under An Endless Sky… Türlü elektronik unsurlar, yaylılar, akustik gitarlar, ipeksi vokaller, mistik lirikler… Dinlerken yarattığı huzurlu atmosfer dahilinde dinleyiciyi alıp götürecek, esir alacak, sonra da salıverecek özelliklere sahip. Her dinleyiş yeni bir keşfe gebe. Şimdiye dek üç kez dinlemiş olmama rağmen, hâlâ bu albümdeki en beğendiğim Balligomingo şarkıları diye bir gruplandırma yapamıyorum. Öne çıkaracağım her şarkı, diğerlerine ihanet edecek çünkü. Bu durumda albümdeki en beğendiğim Balligomingo şarkıları şunlar oluyor:

1. Spinning
2. A Beautiful Day
3. I Just Tell Myself
4. Letting Go
5. Under An Endless Sky
6. Sunshine In Rain
7. Dream Believer
8. New World
9. Goodbye
10. Over You
11. You're A Star
12. La Bonita

4 Ekim 2009 Pazar

Texas - Southside


1990 yazıma damgasını vuran 3-4 albümden birisidir Texas’ın Southside’ı. Zaten o sıralarda favori 3-4 albüm oluyor, tüm yaz boyunca dönüşümlü vaziyette onları dinliyordum. Kaset sektörünün (iyi ki) bilip bilmeden her albümü ülkemizde piyasaya sürmeye başladıkları bir dönemde edindiğim Southside, o yaz beraber tatile çıkmak isteyeceğim kadar harika bir albümdü. Geçmiş zaman kullandığıma bakılmasın, hâlâ da öyle. Sadece gelişen teknolojinin sağladığı imkânlar furyası ve yeniliğe aç müzik serüvenleri arayışları ile böylesi favori albümlerimizden uzun vadeli kopmalar yaşayabiliyoruz. Ve dönüş hep hüzünlü oluyor. Çünkü o yaz, o kış, o bahar aklınıza geliyor, her şarkı sizi bir zaman makinesine bindirip tekrar oralara fırlatıyor. Bize geçen yılları, yaşlandığımızı hatırlatan şarkıların, aslında hiç de yaşlanmadıklarını fark etmenin hüznü bir bakıma.

Southside, Texas’ın ilk albümü. Sonrasında 6 albümleri daha çıktı. Ama hiçbiri Southside’ın kalitesinin yanına bile yanaşamadı benim gönlümde. Southside sonrası albümlerden birinde yer alan Inner Smile şarkısı –ki hiç de Southside tarzı bir şarkı değildir- dışında Texas adına aklımda kalan neredeyse hiçbirşey yok. Birçok insanın gönlüne taht kurmuş, yazına damga vurmuş şarkılardan olan Summer Son’ı bile sevemedim. Peki mesele Texas’ın Southside’ın güney rock soundu ile pop rock karışımı sıcaklığını bırakıp tamamen ticari pop müzik ile başlayan ilişkisi mi? Belki evet, belki hayır! Tam olarak o da değil. Örneğin Southside ile hemen hemen aynı frekanslardaki ikinci albüm Mothers Heaven bile kesmemişti. Sebebini yıllar sonra anladım: Demek ki Southside tek başına zaten keseceği kadar kesmiş, kendinden başka büyük bir Texas albümü gelmeyeceğine beni inandırmıştı adeta. Ben Sharleen Spiteri’nin daha yüzünü bile görmeden sesine vurulmuştum çoktan. (Yüzünü ilk gördüğümde de kamyon çarpmışa dönmüştüm o ayrı!)


Anlaşılacağı üzere adı gibi güneyden, yani köy ile kent arasında sıkışmış kırsaldan ses veren bir albüm. Akustik, elektro, slide gitarlar, davul, bas, piyano ile şekillenmiş, Sharleen Spiteri’nin sesine yansıyan karizma ile o şekli rötuşlamış Texas müziği (daha doğrusu Southside müziği) mütevazi olduğu kadar tutkulu bir denge tutturmakta. Adı Texas olan, üstelik Amerika’nın güneyinden izleri kendi müziğine başarıyla uyarlayan İskoç grubun sonunun bu kadar çabuk gelmesi beni çok üzmüştü. Resmi anlamda bir sondan bahsetmiyorum. Kaldı ki öyle olup da üstüne 6 albüm daha çıkaran bir grup olamaz. Bu son, benim Texas’tan beklentilerimi her geçen albümde biraz daha suya düşürüp dibe çeken, Southside ile kafamda beliren Texas imajının sonuydu. Yine de öyle bir imajın, zamanında imajdan öte saf bir gerçeklik olduğunu ispat eden çok mühim bir delil var elimde. Southside!

Albümdeki 11 şarkıyı da dinlemekten hiç sıkılmadığımı hatırlıyordum. Ara sıra tekrar denediğimde değişen hiçbirşey olmadığını, hatta her birinin zihnimden birilerini, bir şeyleri hâlâ çağırmayı başarabildiğini görüp daha çok bağlandım Southside’a. Özellikle Everyday Now, Future Is Promises, Southside, Prayer For You, Thrill Has Gone şarap gibi şarkılarmış meğer. Tozu üzerinde bir western tutkusunun notalarla ve Sharleen’in mavi sesiyle, loş sahil barlarında, boş şezlonglarda, hoş bakışlarda hâlâ yaşamakta olduğunu fark ettim. Ömrümüz bir slide gitar sanki!

1. I Don't Want a Lover
2. Tell Me Why
3. Everyday Now
4. Southside
5. Prayer for You
6. Faith
7. Thrill Has Gone
8. Fight the Feeling
9. Fool for Love
10. One Choice
11. Future Is Promises