30 Kasım 2009 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Kasım 2009)

Heather Nova - Siren
Yıl: 1998 ABD
Tür: Indie Pop, Pop/Rock, Indie Rock, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "London Rain"


Airbag - Identity
Yıl: 2009 Norveç
Tür: Progressive Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Colours"

Robert Palmer - Heavy Nova
Yıl: 1988 İngiltere
Tür: Pop/Rock, Rhythm & Blues
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Disturbing Behavior"


Speck Mountain - Some Sweet Relief
Yıl: 2009 ABD
Tür: Slowcore, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Feel Eternal"

The Jon Spencer Blues Explosion - Xtra-Acme USA
Yıl: 1999 ABD
Tür: Garage Rock, Punk Blues, Indie Rock, Blues Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Blue Green Olga (Remix)"

Kent - Röd
Yıl: 2009 İsveç
Tür: Pop/Rock, Electronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ensamheten"


Powersolo - Egg
Yıl: 2006 Danimarka
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Knucklehead"

The Postmarks - By the Numbers
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "11:59"
Joe Satriani - The Extremist
Yıl: 1992 ABD
Tür: Hard Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rubina's Blue Sky Happiness"

Flowing Tears - Thy Kingdom Gone
Yıl: 2008 Almanya
Tür: Gothic Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Thy Kingdom Gone"

Mélanie Pain - My Name
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Pop, Lounge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Helsinki"

Track a Tiger - We Moved Like Ghosts
Yıl: 2007 ABD
Tür: Folk Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "All These Accidents"

White Denim - Fits
Yıl: 2009 ABD
Tür: Psychedelic Rock, Indie Rock, Jazz-Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everybody Somebody"

Van Halen - 5150
Yıl: 1986 ABD
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Why Can't This Be Love"

Calvin Russell - Dawg Eat Dog
Yıl: 2009 ABD
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "To You My Love"

Las Pelotas - Despierta
Yıl: 2009 Arjantin
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "¿Qué Podés Dar"

Art Brut - Bang Bang Rock & Roll
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Indie Rock, Post-Punk, Garage Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Little Brother"

Norah Jones - The Fall
Yıl: 2009 ABD
Tür: Pop, Jazz Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Wouldn't Need You"

Wolfmother - Cosmic Egg
Yıl: 2009 Avustralya
Tür: Hard Rock, Alternative Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "New Moon Rising"

Asobi Seksu - Rewolf
Yıl: 2009 ABD
Tür: Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Meh No Mae"

28 Kasım 2009 Cumartesi

Collide - These Eyes Before


kaRIN adlı gotik güzelin vokalleri, Statik adlı er kişinin de müzik nâmına her şeyi üstlendiği L.A. grubu Collide, kurulduğu 1992’den bu yana biri konser olmak üzere 8 albüm çıkarmış bir ikili. 2009’da da 9. albümleri These Eyes Before çıkıyor ki, bunca senedir müzik yapan bir grup olmalarına rağmen ilk kez isimlerini duyuyor olmamın belli bir sebebi var: These Eyes Before bir cover albüm. Üstelik altına girdikleri coverlar da öyle Umbrella, Baby One More Time gibi kolay lokma değiller. Collide’ın kafa kağıdının tür hânesinde Industrial Rock, Darkwave, Trip Hop yazıyor ki, bunu öğrenip de 10 şarkılık listede yer alan yeniden el attıkları şarkıları da görünce daha tek bir nota duymadan bile insanı (coversever bir insanı!) garip bir heyecan kaplıyor.

Açılışı ve kapanışı Pink Floyd coverları ile yapmayı tercih eden Collide ikilisi, bu sayede lounge bir giriş ve industrial bir çıkış yaptıkları albümlerinde bağlı oldukları türleri birbirleriyle karıştırarak sevdikleri parçaları özen gösterilmiş organize müzikleriyle yeniden önümüze sunuyorlar. Özellikle Nights In White Satin ve I Feel You ile çok da güzel ediyorlar. Bu ikisi ile birlikte Pink Floyd yorumları dışında tekrar dinlemek için heyecan duyduğum bir cover olmadı. Bu arada şu Come Together neden bu kadar fazla coverlanmıştır bir türlü anlamam. The Beatles’a saygıda kusur etmek istemem (ama galiba öyle olacak), şarkının orijinalinde bile meymenet yoktur bana göre. Kısacası, ben bunun babasını da sevmezdim! Yine de benim meymenet bulamadığım şey beni bağlar. Fakat grubun I Feel You denemesi bence Placebo’nun yorumundan bile iyi olmuş sanki. Kaldı ki bu tarz gruplar eğer bir cover albüm yapıyorlarsa içinde mutlaka Depeche Mode’a bir hürmet göstergesi bulunur.

Grubun geçmişi ve kendi besteleri nasıldır, o geçmişe dönüp de külliyat dalışı yapar mıyım bilemiyorum. “Industrial” öğelerle pek canciğer kuzu sarması olmadım. Ancak bu albüm Collide’ın iyi atmosfer yakalamayı bilen bir grup olduğu düşüncesini kuvvetlendirdi. kaRIN- Statik ikilisinin araladığı gotik kapıların elektronik rock girişleri, tür meraklılarını memnun edebilir. Bu meraklılar Depeche Mode’u, Rammstein’i, Nine Inch Nails’i veya azıcık sert takılan trip hop’u besin zincirlerinden eksik etmeyen, lâkin o zincire eklenecek yeni halkalarını da öyle her önüne gelen gruptan seçmeyen titizliktedirler. Muhtemelen Collide’ın bu albümünü duyduklarında baş tacı yapmayacaklardır. Fakat yerin dibine de sokmazlar herhalde.

1. Breathe (Pink Floyd)
2. Nights In White Satin (The Moody Blues)
3. Come Together (The Beatles)
4. Creep (Radiohead)
5. Rock On (David Essex)
6. I Feel You (Depeche Mode)
7. Space Oddity (David Bowie)
8. Baby Did A Bad Bad Thing (Chris Isaak)
9. Tusk (Fleetwood Mac)
10. Comfortably Numb (Pink Floyd)

25 Kasım 2009 Çarşamba

Shakin' Street - 21st Century Love Channel


Shakin' Street enteresan bir grup. Taa 1975’te kurulup, 1978’de ilk albümlerini çıkaran bu biri kadın beş kişi, 1980’de de kendi adlarını verdikleri ikinci albümlerini yayınlıyorlar. Haliyle gelsin konserler, gitsin turneler derken çeşitli eleman değişiklikleri de yaşıyorlar. Artık tembellik mi, konser performanslarına olan aşk mı, live albümlere öyle bir sardırıyorlar ki, Fransa çıkışlı Shakin' Street, yeni albüm yapmaya Fransız kalıyorlar. Öyle ki, üçüncü stüdyo albümleri 21 St Century Love Channel 2009’da huzura geliyor. 80’leri, 90’ları boş geçen 70’lere ait bir grubun dönüştüğü şey de merak uyandırıyor elbette. Kuruluşundan beri kadroda bulunan Fabienne Shine’ın dişi vokaliyle istikrar sağlayan Shakin' Street, aynı şekilde bas ve davulda da çekirdek kadroyu korumuş. Tek sıkıntı gitar mevkînde yaşanmış. Çeşitli isimler kadroya girmiş, hatta birkaçı daha albüm bile yapamadan ayrılmış gruptan. Bu son albümde ise çok (ama çok) ilginç bir isim var gitarda. Ross The Boss! O da kim diyenlere Manowar diye cevap veriyorum. O da kim diyenlere cevap vermiyorum. Benim merakım başka.

Şimdi bu Ross The Boss, “diğer gruplar poz verir, Manowar gebertir” diye bağırıp çağıran yılların heavy metalcileri Manowar’da iken Barbar Conan misali yarı çıplak pozlar veriyordu. Aynı Ross The Boss, 79-80 arası moda başkenti Paris kökenli Shakin' Street’te gitar çalarken kimse de çıkıp “sen ne pozundan bahsediyorsun birader” demedi. Adam 2007’de tekrar dönüş yaptığı Shakin' Street’te çalmaya devam ediyor. Manowar gibi ergenlik çağı metalcilerini tavlamaya yönelik ayak oyunlarına günümüz metalcilerinin karnı aç mıdır tok mudur bilemiyorum. Öncesi hakkında en ufak bir fikrim ve yorumum yok ama kendisi şu anki Shakin' Street’te gayet iyi iş çıkarıyor.

Daha ilk şarkı Six Feet Under’da kaliteli, tecrübeli, işbilir bir hard rock dinlediğimiz fikrine kapılabiliyoruz. Ardından gelen Tell Me The Truth da bunu teyit ediyor. Normal olarak içerisinde bolca oldskool hard rock numaraları barındıran şarkıları, zaman zaman 4.5-5 dakikalık uzunluklarla karşınıza çıkınca biraz zorlayabilir. Fakat bunun yanında, albüm bazında 90’ları pas geçmesi itibariyle zaman kapsülünden 2009’da uyanıp müzik yapmaya başlamış bir gruptan beklenmedik ölçüde modern rock becerileri de var. Adı geçen iki şarkıyla birlikte Lonely King ve Stick To Me demek istediğimi biraz anlatır nitelikte. Bunca yılın tecrübesi kadar, verdikleri uzun aranın müzik yapma özlemiyle taze grupların tutkusu da hissediliyor kendilerinde. Sex Shop adında slow bir şarkı yapıp, Hope is Here’da Martin Luther King’den sample yapacak kadar da kendi hard rock çehrelerindeki modernliği ve hoşgörüyü yansıtıyorlar bana göre.

1. Six Feet Under
2. Tell Me the Truth
3. Viking Rock
4. Lonely King
5. Hope is Here
6. Sex Shop
7. Dracula
8. Stick to Me
9. Streets of San Francisco
10. Goodbye Pain

23 Kasım 2009 Pazartesi

Powersolo - Bloodskinbones


Kim "Kix" Jeppesen (vokal, gitar), Bo "Atombarnet" Jeppesen (gitar), Jens "Chief Benz" Søndergaard (davul) gibi şirin isimlere ve lâkaplara sahip Danimarkalı grup Powersolo, aynı derece acayipliklerini albüm kapaklarında ve elbette müziklerinde de kullanmaktalar. Hatta konserlerinin de şirinlik-acayiplik arasında seyrettiği söyleniyor. Kuruldukları 1996 yerine, 2001 yılında albüm kariyerlerine başlayan üçlü, dördüncü albümleri Bloodskinbones ile tanıma şansına eriştiğim müziklerinde alternative rock merkezli ilginç anlar sunuyorlar. Bloodskinbones sonrasında dinleme fırsatı bulduğum üç albümünden en fazla 2006 tarihli Egg’i beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim. İki küsür dakikalık 12 şarkıdan oluşan Bloodskinbones, bana göre tam da Egg ayarında bir albüm olmuş. Punk’a, Western’e, hatta yer yer Brit-Pop’a da göz kırpan müzikleri, bazı çevrelerce “Comedy Rock” tabir edilen sınıfa da dahil edilebilir. O sınıfa dahil edilen albümlerdeki kriterlere tam olarak hâkim değilim ve Powersolo ile ilgili böyle bir sınıflandırmaya hiçbir yerde rastlamadım. Ama omurgalarını bozmadan her yola gelebileceğini hissettiğim müzikleri, içinde az çok mizah tadı alınabilecek kayganlıkta ve alaycılıkta.

Bir çırpıda biten Bloodskinbones, geriye işini bilen müzisyenlerin kısa da olsa fena sayılmayacak, eğlenceli ve kaygısız performanslarından derleme bir düzine bestesinden fazlasını önermiyor. Daha ne önersin diyorsanız benim gibi keyfini çıkarın. Ara ara kendisine geri dönün. Zaten başlayıp bitirmesi fazla zamanınızı almaz. Bu 12 şarkı arasına bir şekilde karışmış Psych Demons, bana göre sadece bu albümün değil, grubun üç albümü arasında bile duyduğum en iyi şarkısı. Bir şekilde karışmış dememin sebebi ise, bana Powersolo’nun genel karakterinden bir iki gömlek üzeri gayet karakter sahibi ve ciddi takılıyor görünmesi. Tabiî bunun yanında Canned Love, Gimme The Drugs, Busses ve albümün lokomotiflerinden Yeah! Yeah! hiç de hafife alınacak şarkılar değil. Bazı anlar stüdyoda kayıt öncesi Nirvana taklidi yapan Primus benzetmesi yaptıracak derecede akışkanlık taşıyorlar genlerinde. Poz niyetine gereksiz yere sertleşip de adamın canını sıkmıyorlar. Sert yaptıkları zamanlarda da bir şekilde şarkıya ayrıcalık katacak farklı şeyler bulabiliyorlar her zaman. Böylelikle sabit bir türün vasat bir örneği olmaktan kendilerini kurtarıyorlar. Gerçi başta Bloodskinbones için Egg ayarında demiştim ama şimdi düşününce Egg’den daha iyi gibi göründü. Bu durumda grubun en iyi albümü de bu oldu.

1. Murder in Sfax
2. Busses
3. Psych Demons
4. Gimme the Drugs
5. Pirates of the Oblivion
6. 4-3-2-1
7. Coco
8. Elvin D Jerk (Part 2)
9. Elvin D Jerk (Part 1)
10. Canned Love
11. Yeah! Yeah!
12. Nineteen Ninety-Six

20 Kasım 2009 Cuma

Montée - Isle Of Now

Montée, Norveç/Oslo dolaylarından yetişme altı kişilik cıvıl cıvıl bir pop hediyesi. Çift gitarlı bir grup olmasına rağmen baştan ayağa pop/rock değil, hem dans pistlerine, hem de sakince oturup kaliteli dans şarkıları dinleme zevkine hitap eden cıvıllıkta. Mart ortalarında çıkardıkları ilk albümleri Isle Of Now’da kaymak gibi bir pop yapıyorlar. Tam tarifini yapamayacağım, ama İskandinav gruplarının çoğunda hissettiğim kalifiye nordik havanın yanında, evrensel pop kriterlerine de sahip olduklarını, üstelik bunu hiç de kasmadan yaptıklarını hissediyorum müziklerinde. Grup üyelerinin geçmişleri pek de parlak başarılarla dolu sayılmaz. Mesela vokal ve gitardaki Anders Tjore, bugüne kadar sadece The Turns adındaki bir grupta sadece bir EP’lik kariyere sahip görünüyor. Tjore ile birlikte Monteé’nin fıstık ezmesi tadındaki gitarlarını üstlenen Erlend Mokkelbost, JR Ewing adlı grupla nispeten daha kalıcı işlere imza atmış sayılabilir. Güzel basçı Maya Vik’in ise kızlardan oluşan Furia adlı bir grupla geçmişi bulunmakta. Hepsi Oslo’lu olan bu isim ve gruplar çil sürüsü gibi (iyi ki) dağıldıktan sonra Monteé projesine gün doğuyor. Monteé de o günü geceye bağlayıp, gece gündüz demeden popseverlerin gününü kurtarıyor.

Zaten açılıştaki Entity'ye bayılan bir pop dimağı, albümün geri kalanı için hiç endişelenmesin. Hele de ardından gelen albümün isim parçası Isle Of Now, bana göre bu yıldız albümün yıldız şarkısı. Fıkır fıkır bir disko olması yanında, nakaratıyla bambaşka epik bir pop ufkuna uzanıyor sanki. Ascend ve Say It Louder gibi The Bee Gees ruhu taşıyan modern pop anlayışları yanında, Tunnels adlı enstrumantal ile psychedelic açılımlarda da bulunuyorlar. Grubun perküsyonlarından sorumlu Karim Sayed'in öne çıktığı Into The Open'ı alıp 80'lerdeki Cocktail Soundtrack albümüne koysanız yeridir. Şarkı ismi vermeyi burada kesiyorum. Çünkü albümdeki her şarkının sahip olduğu kendine özgü güzelliklerini keşif meraklılarına bırakmak en iyisi. Mükemmel enstruman uyumlarıyla yarattıkları canlı pop atmosferi, sahne performansları hakkında da ayrı bir merak uyandırıyor. Şu son bir ayımın vazgeçilmezi olan Isle Of Now, 2009'un nadide cevherlerinden biri.

1. Entity
2. Isle of Now
3. Dreams Too Modern
4. Ascend
5. Say It Louder
6. Into the Open
7. Amazona
8. Tunnels
9. This Given Time
10. I Have Seen the Haven
11. Secrecy

17 Kasım 2009 Salı

David Lee Roth - Eat 'Em and Smile


Joe Satriani’nin hocalığı, 80’ler hard rock’ı, Van Halen derken, Chickenfoot birlikteliğine benzer bir vakanın 1986’da yaşandığını hatırlatayım istedim. Van Halen’dan olaylı biçimde ayrılan (zaten Eddie Van Halen ile olaysız ayrılmak pek mümkün değildir!) hiperaktif rockstar David Lee Roth, ilk solo albümünü çıkarmaya karar verir. Yanına aldığı isimler de dönemin yenir yutulur cinsten olmayan rock emekçileridir. Gitarda Satriani’nin en parlak öğrencilerinden virtüöz insan Steve Vai, bas gitarda pek çok rock müzisyeninin favori basçısı ve sonradan Mr. Big grubunun üyesi olacak olan tecrübe abidesi Billy Sheehan, davulda da o dönem camiada şöhret yapmış en becerikli eşlikçilerden biri olan Gregg Bissonette bulunmaktadır. Bu üç müzisyen hiç ego yapmayıp doğrudan David Lee Roth adı altında bir araya gelirler ve çıkan albüm Eat 'Em and Smile, bana göre 80’lerde rock namına yapılmış en güzel şeylerden biridir.

“Diamond Dave”, olağanüstü vokal tekniğini aslında tekniksizliğine borçludur. Her yola gelen sesi adeta gökküşağı gibi renklidir. Ama özünde hep bir maçoluk yatar. İlk kez kaset olarak dinlediğim Eat 'Em and Smile, birbirinin kopyası grupların / albümlerin at oynattığı rock sirkine ilaç gibi gelmişti. Farklı olduğu için epey eleştiri de almadı değil. Fakat her şeyin ilacı zaman, onu öyle bir mahzene koydu ki, albüm orada yıllandıkça tadı anlaşıldı. Ne zaman duysam içime işleyen 80’ler hard rock müziğinin güzide örnekleri arasında o hüzünlü nostaljiyi yumuşatan harika bir serinliği olduğunu fark ettim her dinleyişimde. Bu satırları yazarken de havaya girmek için günümüz teknolojisinin farklılığıyla dinlediğimde değişen hiçbirşey olmadığını, aksine, gelişen çok şey olduğunu düşünüyorum. Bu zamansızlığı elde etmek, hele de bir arkadaş toplantısı esnasında birden çıkmış izlenimi uyandıran matrak yanlarıyla böylesine epik olmayan bir albümden bu zamansızlığı elde etmek çok büyük bir şey.

David Lee Roth’un Steve Vai gitarıyla sohbet ettiği mini introyu da kapsayan albümün gülü Yankee Rose, tüm enstrumanların şov yaptığı Billy Sheehan bestesi olan enfes rock’n roll Shyboy, karizması tavana vuran Goin’ Crazy!, turbo motor takmış Elephant Gun ve Roth gırtlağının jazzy ve bluesy karakterinden muazzam örnekler sunan I’m Easy, Tobacco Road, That’s Life cover üçlüsü, albümün en renkli anları. Yormayan, baymayan, tam tersi gaza getiren, coşturan, şimdi bile vitüözitesine hayran bırakan ve bence döneme göre orijinalliğinden ötürü kült/klâsik sınıfına sokulması gereken Eat 'Em and Smile, kötüsü iyisinden kat kat fazla yeni yetme rockerlara nal toplattıracak kadar sapasağlam hâlâ. Bu albümden sonra David Lee Roth 5-6 albüm daha yaptı sanırsam. Onların da elbet seveni, sevmeyeni, haberi bile olmayanı vardır. Lâkin bana göre ağızlarıyla kuş tutsalar dahi Eat 'Em and Smile’ın büyüsüne erişmeleri çok zor.

1. Yankee Rose
2. Shyboy
3. I'm Easy
4. Ladies' Nite in Buffalo?
5. Goin' Crazy!
6. Tobacco Road
7. Elephant Gun
8. Big Trouble
9. Bump and Grind
10. That's Life

14 Kasım 2009 Cumartesi

Chickenfoot - Chickenfoot


Joe Satriani dünyanın yaşayan en iyi gitaristlerinden birisi, olağanüstü bir gitar gurusu, hocaların hocası. Sammy Hagar solo kariyeri dışında özellikle 20 senesini verdiği Van Halen’ın vokalisti olarak tanınan engin bir tecrübe. Keza o da yaşayan en iyi hard rock seslerinden birisi. Michael Anthony de 30 senesini Van Halen’da geçirmiş saygın bas gitaristler arasında yer almakta. Chad Smith ise 1988’den beri Red Hot Chili Peppers’ın kıvrak, oynak, şakrak ve en mühimi sapına kadar alternatif rock sounduna şekil veren süper davulcusu. Yıllar öncesinde bu dörtlü bir grup kurup albüm çıkaracaklar dense milletin aklı yerinden fırlardı. Şimdi fırlamıyor mu? Belki eskisi kadar değil. Çünkü devir değiştikçe, onları devirenlerin de kendilerini değiştirmeleri bekleniyor. İliklerine kadar hard rock’a bağlı dinleyiciler ise devir değiştikçe değişmeden hep aynı kalabilmiş isimlere romantik bağlarla daha sıkı tutunuyorlar.

Evet bu dörtlü 2008’de bir araya geldi, 2009’da da albüm yaptı. Chickenfoot adını verdikleri proje, proje olarak gerçekten tüyleri diken diken eden türden. Artık bu alemde bir isim yapmışsanız, el verdiğiniz bu tür yan uğraşlar fena halde kıymete biniyor. Özellikle Satriani-Hagar birlikteliği, 80’ler hard rock’ından başlayıp, 90’lar grunge’ından zarar görmemiş mantaliteleri öylesine heyecanlandırmıştır ki, bu heyecan biraz da gerçekleri görmenin önünde ciddi engel teşkil edecek denli kör edicidir. 80’ler veya 90’larda ancak birbirlerinin sololarında bir parçalık konuk olarak görünebilecek bu isimler, günümüzde komple bir albüm için sıfırdan bir grup kuracak kadar ufuklarını genişletmişlerdir. Farklı bir bakış açısıyla, değişen devire ayak uydurmayı bir türlü beceremeyen Amerikan hard rock türünü canlandırmaya, değişik sentezlere yönelmiş bir zamanların sadık hayran kitlesini yeniden tavlamaya yönelik nostaljik arayışlar olarak da yorumlanabilir. Benim görüşüm tamamen ikincisi yönünde. Tamam, zamanında hard rock trenine binmiş, hâlâ da belli albümlerden sadık bir köpek gibi kopamamış benim gibi dinleyiciler için bu müziğin sürekli kendini tekrar ediyor olmasında bir sakınca yok. Fakat o tekrar edilişin blues çaplarında bir dokunulmazlığı da yok.

Peki neden? Tüm o muhteşem enstruman ve vokal hakimiyetinde aranılan duygu yoğunluğunun çizdiği rota bir yerden sonra artık sizi hep aynı mekâna götürüyor. Mesela Sexy Little Thing gibi eski model bir hard rock hâlâ o günlerin ateşinin sönmemiş olduğunu hatırlatıyor ama geriye fazla bir şey kalmıyor. Meraba, meraba! Artık kaliteleri tartışma götürmeyecek bu dört insanın oynadıkları atın Chickenfoot olması çok acı. Belki o gözlerini gönüllü kör etmiş hard rock neferleri için bir nimet olabilir ama işe duygularını bir kenara bırakarak bakmasını bilen gözlerin önünde doğru dürüst hiçbir şey yok bana göre. Tabi Sexy Little Thing’in hakkını asla yemem o başka! “Koca koca adamlar hala Sexy Little Thing, Oh Yeah, My Kinda Girl gibi şarkılar yazıyorlar” düşüncesi de oluşmuş olabilir. Yine de benim açımdan mesele o adamların bu şarkıları ismen olmasa da cismen bir yerlere ulaştırmaya gayret etmeleri olmalı. Yani bu adamlar vokalde, gitarda, basta, davulda bu kadar usta iken ve bu ustalıklarını bu albüme de koymuşken neden geleceğin efsanesi olmaya namzet şarkılar yazmak için kıllarını kıpırdatmazlar?


Sammy Hagar’ın artık kült olmuş duygu yüklü çığlıkları, Satriani’nin her yola gelen cıva gibi gitarı bu kadar kıvamındayken, Chad Smith gibi bir adamı da davulun başına geçmesi için kafalamışken (Hagar-Satriani isimlerini yan yana duyunca kafalanmayacak davulcu tanımıyorum zaten!) neden böyle sıradan bir albüm çalınır ki? Ne bekliyordun diye soranlara söyleyecek laflar hazırladım. Ama beklediğim şeye bunca yıllık tecrübeleriyle onlar karar verecekti. Meğer o tecrübe, anlaşılmaz bir şekilde sadık hard rock’ın tek bir rotası olduğunun (başka bir deyişle yerinde saymanın) edebiyatını yapıyormuş. Bekliyorsunuz ki ergenliklerinde bu müziğe gönül vermiş şimdinin genç hard rock müzisyenlerine son nokta ayarlar verecekler. Mümkün değil! Hatta utanmadan şunu söyleyeyim: Oturduğu yerden şu tavuk ayağına hak ettiği ayarı verecek birkaç genç grup duydum ki, her şeyin iyi vokal-bas-gitar-davul dörtlüsünden ibaret olmadığının, bir beşinci elemente her zaman ihtiyaç olduğu gerçeğini anlamanın kanıtıdır kendileri. Gönül isterdi ki, Satriani albümlerinin öldürücü riffleri ve hisli akustik tadı, Red Hot Chili Peppers’ın funk rock baharatları, Van Halen’ın 5150 veya OU812 albümlerindeki kaymak gibi hard rock bestelerinden izler taşısın Chickenfoot

Sexy Little Thing’i yalarım, yerim, yutarım ama geri kalan 10 şarkının bir daha yüzüne bile bakmam büyük ihtimalle. Değmez çünkü. Sammy Hagar’ın gittiği her yere götürdüğü, Van Halen ile daha da belirginleşen geri vokal anlayışı sadece Van Halen’da kulağıma hoş geliyormuş. Satriani de uzunca bir süredir solo albümleriyle kabız ediyordu beni. Dünyanın en iyi gitaristlerinden biri olması, yetiştirdiği öğrencilerinin bile hard rock’a yön verir nitelikte ustalaşması bir yana, 92 tarihli The Extremist harikasından beri yana yakıla dinlediğim bir Satriani albümü olmadı şimdiye kadar. Chickenfoot organizasyonu da bir şeyleri değiştirecek ümidiyle ortaya çıkıp, ikinci sınıf bir rock birleşmesinden öte anlam taşımıyor benim için. Sanal âlemde Chickenfoot albümüyle ilgili “gelmiş geçmiş en iyi rock albümlerinden birisi!” ile, “şu albüm gösteriyor ki hard rock ölmüş arkadaş!” arasında seyreden binbir türlü yorum var. Hard Rock’ı öldürmek öyle kolay değil. Ama ona en çok sahip çıkmasını umduğunuz adamlar “Chickenfoot” diye ortaya atılınca “bırakın bu ayakları” diyesi geliyor insanın.

1. Avenida Revolution
2. Soap on a Rope
3. Sexy Little Thing
4. Oh Yeah
5. Runnin' Out
6. Get It Up
7. Down the Drain
8. My Kinda Girl
9. Learning to Fall
10. Turnin' Left
11. Future in the Past

10 Kasım 2009 Salı

The Postmarks - Memoirs At The End Of The World


The Postmarks, Miami’den çıkma bir pop üçlüsü. Tabiî pop kelimesi burada anlamını gayet piyasa dışı bir stil ile bulmakta. 60’ların, özellikle de Sean Connery’li James Bond filmlerinin tematik bütünlüğünü bozmayacak derecede retro bir pop ile, içine dahil olunması çaba gerektirebilecek ölçüde grileşmiş dream pop öğelerinin yoğunluğu sezilmekte. Bunun adı da pulp literatürde “seksi” olarak geçiyor çoğu zaman. Eski dost, aynı zamanda müzik ortağı Christopher Moll ve Jon Wilkins’in tüm enstrumanları paylaştığı, sesi kadar güzel Tim Yehezkely’nin şantözlüğünü yaptığı The Postmarks, 2007’den başlayıp hiç ara vermeden yılda bir albüm çıkarmış bir grup aynı zamanda. 2007’de kendi isimlerini verdikleri debut ile iyi bir başlangıç yapıp, yaz festivallerinin gülü Lollapalooza’dan, çocuk şovu Yo Gabba Gabba’ya kadar pek çok yere çıkmışlar. 2008’deki By The Numbers ile Bob Marley, Blondie, The Jesus & The Mary Chain, David Bowie, The Cure, The Ramones şarkılarının da yer aldığı 12 coverdan oluşan albümleriyle çizgilerini fazla bozmamışlar. Buradaki son “-mış”, bizzat benim yorumum. Zira grubun dinlediğim tek albümü de oydu bugüne kadar.

2009’un Ağustos ayında çıkan üçüncü albüm Memoirs At The End Of The World, bu kez tamamı grubun ortak bestesi 13 şarkıdan oluşuyor. Nefesliler, yaylılar, tuşlular, telliler derken, bugüne kadar ajanlı casuslu bir sürü filme yaptıkları müziklerle klâsikleşmiş Henry Mancini, John Barry, Lalo Schifrin gibi ustalara bolca göndermeler yapıyorlar sanki. Fakat retro da olsa pop yönlerinden ödün vermemeye gayret ederek. Cover albüm By The Numbers’da bile bu kadar etkileyici değillerdi açıkçası. Daha ilk şarkı No One Said This Would Be Easy başladığında vokale birden Shirley Bassey girecek sanıyor insan. Meğer grubun enstruman zenginliğini ve atmosfer yaratma kabiliyetini tüm gücüyle sunan büyülü bir parçaymış. Dinlemeye başladığım andan itibaren geride 12 parça daha olduğunu düşünüp koltuğuma daha bir rahat yerleşmemi sağladı. Gerisini hatırlamıyorum diyeceğim, yalan olacak. All You Ever Wanted, I'm In Deep, Don't Know Till You Try, Go Jetsetter, My Lucky Charm öyle pat diye unutulacak şarkılar değil benim için. Böylesine güçlü orkestrasyonlara sahip şarkıların Yehezkely’nin neredeyse albüm süresince hiç değişmeyen düşük vokal tonuyla seslendirilmesi ise ciddi bir risk gibi görünebilir. Ama bu sayede müzikal zenginlik daha ön plana çıkmış, bu vokal de şık bir davette o zenginliğe eşlik etmiş sanki.


Retrodan ekmek yemek isteyen grupların sayısı son zamanlarda hayli arttı. Samimiyetleri tartışılması gerekenlerin sayısı bana göre fazla olmasına rağmen, arada The Postmarks gibilerin çıkması sevindirici. Burada esasen neye seviniyoruz? 2009 model bir grubun ne kadar eski kalabildiğine mi? Retronun moda hale gelmesini fırsat bilip, 60’lar, 70’ler, 80’ler gibi giyinerek ilgili dönemlerin soundlarını taklit etmek bir marifet değil. Bunu yaparken o ruhu yakalamayı başaran iyi şarkılar da yazmak gerek. Benim için The Postmarks gibilerinin sevindirici olması, retroyu kendi modern müzik anlayışları için mükemmel bir zemin olarak gören, onun sırtından geçinmek yerine, onun günümüz elektronik ve pop kalıplarıyla uyum içinde yaşayabileceğini kanıtlayan gruplardan biri olmasından kaynaklanıyor.

1. No One Said This Would Be Easy
2. My Lucky Charm
3. Thorn in Your Side
4. Don't Know Till You Try
5. All You Ever Wanted
6. Run Away Love
7. For Better...or Worse?
8. I'm in Deep
9. Thorn in Your Side (Reprise)
10. Go Jetsetter
11. Theme From "Memoirs"
12. The Girl From Algenib
13. Gone

7 Kasım 2009 Cumartesi

The Jon Spencer Blues Explosion - Acme


The Jon Spencer Blues Explosion 1991’de kurulmuş bir grup ve resmî olarak 7 albümleri bulunmakta. Resmî diyorum, çünkü deneysel işleri sevdiklerinden ötürü remiksler, eş-dost muhabbetleri, can sıkıntıları derken, el ve yer altından çıkardıkları 4-5 albümleri daha mevcut. Haliyle Jon Spencer’ın kurup gitar ve vokalleri üstlendiği, Russell Simins ve Judah Bauer isimli iki müzisyen ile birlikte takıldıkları grupları, rock’n roll, grunge, hardcore, punk, blues gibi gitar temelli türler yanında hip-hop ve r&b ile de yakın temas halinde. Diskografisi şu şekilde:

Jon Spencer Blues Explosion (1992)
Extra Width (1993)
Orange (1994)
Now I Got Worry (1996)
Acme (1998)
Plastic Fang (2002)
Damage (2004)

Açıkçası yukarıdaki ilk üç albüm içinde yer alan şarkılar arasında Afro, Big Road ve Flavor haricinde pek tuttuğum olmadı. Benim için Now I Got Worry sonrası yavaştan kıvama gelmeye başlayan JSBE, bu albümdeki 2Kindsa Love, Hot Shot, Eyeballin, Wail, R.L. Got Soul gibi zımbalayan parçalarla The Rolling Stones’tan, Sex Pistols’tan esameler okuyorlar. Ama Acme diye öyle bir albüm var ki, içindeki 13 şarkının 13’ü de birbirinden enteresan ve benim tüm zamanların en favori rock (’n roll) albümlerimdendir. Hatta bir yıl sonra el altından sınırlı sayıda Xtra-Acme USA diye bir albüm daha çıkarmışlardır ki, 20 şarkılık bu albümde de bana göre hiç boş yoktur. Acme, yeni nesil rock sentezi gruplara da ilham olası pekçok deneysel, ama öte yandan popüler biçimde havalı numaralar içeriyor.

Daha ilk şarkı Calvin'in blues/gospel/hip hop karması lezzetinden sizi nasıl bir albümün beklediğini az çok anlayabilirsiniz. Calvin ile hemen hemen aynı frekanslarda seyreden Do You Wanna Get Heavy ile, önceki JSBE albümlerinden edindiğimiz garaj kültürünün Acme'de blues ve soul ile daha içli dışı olacağının sinyallerini veriyor. Grup Talk About The Blues ile ise, Public Enemy veya Cypress Hill'in üzerine rahatlıkla liriklerini döşeyebilecekleri türden bir hip-hop deneyi sunuyor. Bu bağlamda Lovin' Machine'in hip hop-rock karizmasına da laf söylenmez. Bu şarkıya da Bernie gibi sıkı bir takipçi yaraşırdı. Akabinde Blue Green Olga geliyor ki, bu şarkının Xtra-Acme USA albümünde yer alan harika remiksi orijinalinden daha iyidir bana göre. Yine de adı üstünde orijinal! Sıradan gidersek Give Me A Chance, deney, sentez şu, bu demeden şöyle direksiyonu birkaç dakikalığına teslim edip cool bir rock şarkısı dinleme lüksü vaat eden türden. Ne kadar olsa da onda bile geleneksel olmayan farklı bir lezzet var.


Desperate ve Torture, aynı tornadan çıkmış tipik birer JSBE ürünü blues kökenli harman şarkılar. Kapanışta yer alan Attack ise sanki bir The Chemical Brothers remiksi, ya da doğrudan Jon Spencer'in vokalde konuk olduğu bir The Chemical Brothers şarkısı gibi adeta. Albüm bittiğinde ise ilk etapta bir şaşkınlık durumu yaşanabilir. Zaman ve emek isteyen dokuda olduğu da söylenebilir. Şimdi bu adamlar 2004'teki Damage'dan beri albüm yapmıyorlar. Nerede ne yapıyorlar belli değil. Bir an önce sahalara dönseler iyi olur. Zira onlar gibi türler arası sıçramalar yaparak özgün bir sound elde eden grup sayısı yok denecek kadar az. Bu tür rock çeşnilerine kapılarını ardına kadar açmış biz müzikseverler için yoklukları büyük eksiklik yaratıyor.

1. Calvin
2. Magical Colors
3. Do You Wanna Get Heavy?
4. High Gear
5. Talk About the Blues
6. I Wanna Make It All Right
7. Lovin' Machine
8. Bernie
9. Blue Green Olga
10. Give Me a Chance
11. Desperate
12. Torture
13. Attack

4 Kasım 2009 Çarşamba

Surfact - Euphoria


Müzik kategorileri önceleri ne kadar sadeydi. Rock, pop, country, elektronic vs. diyordunuz iş bitiyordu. Şimdilerde “progressive neo psychedelia”, “freak folk”, “funeral doom metal”, “screamo”, “folktronica” gibi acayip kategorilendirmeler türedi. Acayiplikleriyle insanı heyecana gark eden bu tanımlardan özellikle biri bana çok dramatik gelmiştir hep: Post-Grunge! “Post” ön eki ile damgalanmış rock ve punk örnekleri neyse de, ne zaman bu tanımı görsem içimi bir hüzün kaplar. “Grunge öldü, başınız sağolsun. Bu müzik de onun küllerinden doğdu yerseniz afiyet olsun” cümlesinin kısaltılmışı olan Post-Grunge, edindiğim bazı örneklere göre pop rock’ın biraz daha içe kapanık hali gibi sanki. Grunge’ın çiğ gitarlarını cilâlı bir prodüksyon ve biraz da elektronik tornalardan geçirerek hisli modern rock soundu elde edilmekte. Pek de güzel örnekler mevcut. Çeşitli kaynaklardan bu türün sakinlerini sorguladığınızda daha önce adını sanını duymadığınız epey uzun bir listeyle karşılaşabilirsiniz. Hatta içinden çıkamayıp “bırakıyorum arkadaş, postuyla yünüyle uğraşamam, grunge bana yeter” diyerek olay yerinden sızabilirsiniz.

Kulak kabarttıklarım arasında Danimarkalı beşli Surfact’i, özellikle bu yılın Ocak ayında sundukları Euphoria albümünü temiz duygularla sevdim. Öncesinde From Birth ve Terrific Downfall adlı iki albümü daha olan grup, sadece benim değil, birçoklarının da onayladığı üzere grubun şu ana kadarki en iyi işi. Grunge’a yakın olan kısmı (aynı zamanda pop rock’a uzak kısmı), tek notasına bile tahammül edemediğim Amerikan kolej rock kökenli ve gövdeli gruplarının, sözde rock odaklı gerzekliklerinden tamamen farklı bir boyutta, kamufle olmuş progressive bir hüzünle beslenen kişilik sahibi şarkılar yazmış olmaları. Belki bu sayede ironik biçimde mainstream etiketlerinden de nasiplerini alıyor olabilirler. Bu da pop rock’a bir yakınlaşma, grunge’a da bir mesafe sağlıyor öte yandan. Ne demek istediğimi benden başka anlamayan varsa kendilerini Surfact’e havale ediyorum. Zira başta albümün finalinde yer alan Fuel olmak üzere, Back On The Scene, All Night Overload, Last Mile, Countless Sheep (ki kendisi hem sözünde hem müziğinde leziz bir trip-hop adeta), What You Are gibi örnekler, belki benim demek istediğimin yanında, esas kendi demek istediğini diyecek kalitede şarkılar.

1. Absolutely Shameless
2. All Night Overload
3. Song of Remorse
4. Countless Sheep
5. Last Mile
6. Like Porcelain
7. Back on the Scene
8. Beyond Your Notion
9. What You Are
10. Fuel