Kendine Igorrr diyen Gautier Serre, kendine Devin Townsend diyen Devin Townsend ve şimdi de kendine Eigenstate Zero diyen bir başka multi enstrümantalist Christian Ludvigsson... Bu üç kişinin ortak özelliği metal müziği olduğu gibi kabul etmek yerine onu değiştirmek, dönüştürmek, destinasyonu belirsiz bir yolculuğa çevirmek. Devin Townsend'i zaten tanıyordum. Ama şu son iki ay içinde önce Igorrr, şimdi de Eigenstate Zero sayesinde metal müziğin hazırda algılandığı şeylerin ötesinde heyecan verici bir sanat formu olduğuna daha fazla ikna oluyorum. Hazırda algılandığı şeylerden de gayet memnunum. Fakat böylesi yenilik peşinde koşarken ulaşılan olağanüstü sonuçlar beni benden alıyor. Progressive death metal, avant-garde metal denince akla kimler, hangi albümler gelir pek bilmem. Neticede her albüm ancak size hissettirdiği kadardır. A Thousand Blind Windows, Ludvigsson'un 5. albümüymüş. Bana hissettirdiği ilk şey, bu işin burada kalmayacağı, bu albümü anlamak, sindirmek için önünüzde uzun bir yolculuk olduğuydu.
Eigenstate Zero müziğini “şarkı yazmak”tan ziyade “bir bilinç durumu inşa etmek” olarak görmek lazım. Sertliğin, hatta zaman zaman rahatsız eden bir atmosferin bilinç akışı diye de okunabilir. A Thousand Blind Windows'un en güçlü tarafı atmosfer ve yapı kurulumu. Parçalar hızlı tatmin peşinde değil. Tam tersi yavaş yavaş örülen, katmanlanan ve dinleyiciden dikkat talep eden bir mimariye sahip. Gitarlar hem power metal'e bakan tarzda melodik, hem de boğucu distortion’larıyla kaotik. Ludvigsson şarkıları birer riff toplamı olmaktan çıkarıp tek parça bir ses kütlesine dönüştürüyor. Bu yaklaşım, post-metal ve deneysel technical death metal çizgisine yakın dururken, progresif bir anlatı disiplininden hiç vazgeçmiyor. Parçalar, parçaların içinden çıkan parçalar yer yer matruşka bebekleri hatırlatırken, hiperaktif bir zihinden çıkmış olduklarını haykırıyorlar sanki. Ludvigsson'un hiperaktif bir birey olduğuna yemin edebilir ama ispatlayamayız muhtemelen. Onun vokal kullanımı da daha çok bir enstrüman gibi. Çok güçlü, öfkeli, karizmatik. Sözlerin anlaşılmazlığı bir eksik değil, zaten death metal mayasında bulunan bilinçli bir tercih olsa gerek.
Parçalar, kendilerine ait belli alanlar yaratmıyor. Ara geçişlere, kasıtlı olarak yarım bırakılmış akslara, sürpriz eslere sahipler. Gerilim hep pusuda. 20 kez de dinleseniz, sonra size rastgele bir şarkının rastgele bir dakikasını dinletseler hangi şarkı olduğunu anlamazsınız. Bu da A Thousand Blind Windows’u tek tek şarkılarla değil, baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm haline getiriyor. Her dinleyişte ilk defa dinliyormuş duygusu yani. Adam hiçbir şekilde durup soluklanmıyor. Her şarkının her dakikasında anlatacak önemli bir şeyleri varmış gibi sürekli arayış içinde. 19 dakikalık kapanış "şarkısı" Mockingbird, tek başına bir albümlük malzeme barındırıyor mesela. A Thousand Blind Windows, kolay tüketilen, playlist dostu bir albüm değil. Sabır istiyor, dikkat istiyor ve karşılığında dinleyicisine net cevaplar değil, sorular veriyor. Eigenstate Zero, bu albümle tür sınırlarını zorlamaktan çok, algının kendisini sorgulayan bir iş ortaya koymuş. Karanlık, yoğun ve bilinçli şekilde mesafeli. İşte tam da bu yüzden etkileyici.
1. A Thousand Blind Windows
2. The Golden Dawn
3. Obsidian
4. Hollowheart
5. Moloch!
6. Mr Illuminati
7. Darkroom Dread
8. Mockingbird








