14 Mart 2026 Cumartesi

Ásgeir - Julia

 
İzlandalı singer/songwriter Ásgeir Trausti Einarsson ya da kısaca Ásgeir, sanırım 6. albümü Julia ile bu defa gönül telimizi hakkıyla titretiyor. "Bu defa" dememin sebebi, önceki albümlerinde bu kadar yoğun duygular hissetmemiş olmam. Evet, önceki albümlerinden beğendiğim şarkıları da var. Mesela 2020'deki Bury The Moon'un aynı adlı şarkısını özenle saklıyorum. Ama Ásgeir albümlerinde hep bir şeylerin eksik olduğunu, bir türlü kopup kendini teslim edemediğini düşünmüşümdür. Julia'yı dinlemeden önce de herhalde 1-2 şarkı alır çıkarım sandım. Lakin hiç de öyle olmadı. Julia'nın en iyi Ásgeir albümü olduğuna eminim. Tür olarak dream pop, folktronica, indie folk, folk pop, yani folk ve türevleriyle tanınan Ásgeir, bu türün ince noktalarını iyi görmüş, zaman zaman kendine has diyebileceğimiz farklı dokunuşlar meydana getirmiş bir müzisyen. Tamamen folk veya tamamen pop kalmaktan imtina eder. Tuşluları ve yaylıları sever, onları ekonomik kullanır. En önemlisi, sesi çok hislidir. Bazen kadife, bazen keten, bazen ipek falsetto anlarla bezeli bir yelpazesi vardır. Nihayet bu sesin güzelliğini beliginleştiren şarkılarla geri döndü kendisi. Geçmişle ve kendinle yüzleşme, içe dönüklük, umut gibi temalar içeren liriklerin bu sesle olan uyumu Julia'yı diğer albümlerinden ayıran bir başka etken bana göre. İşin orasını bilemem, bana iyi müzik lazım diyenler için ise, en başta folk ve pop karışımından haz almak lazım diyoruz.

Yalnız buradaki pop'un öyle eller havaya türü şıkır şıkır bir pop olmadığının altını çizelim. Folk nasıl insana ilk elden hüzün çağrışımı yapıyorsa, Ásgeir'in pop algısı da bu çağrışıma uyumlu bir yumuşaklıkta. Bazen yüzeyden, bazen dipten gelen melankolinin sarmaladığı daimi bir efkar hali albümün her anına sinmiş bulunuyor. "Art pop" tabirini pek sevimli bulmam. Lakin illa kullanılacaksa Ásgeir gibi isimler için kullanılmasına razı gelebilirim. Buradaki sanatın içinde insana hüzün kadar huzur da veren, emeğine ulaşamamış tutkuların garibanlığı ya da fısıltı formuna bürünmüş bir çığlığın mütevazi arzuları kol geziyor. İzlanda'da yaşayıp soğuğu hissetmemek gibi bir ruh hali, elini kolunu sallayarak birkaç dakikada yazılmış samimi notlar kadar içtenlik mevcut. Hiçbir Ásgeir albümünde rastlamadığım üzere ilk 6 şarkıyı soluksuz, kaygısız, içimde tatlı bir sızı duyarak dinledim ve çok sevdim. Peki 6. şarkıdan sonra ne oldu? Hani fazlalık gibi gözüktükleri için değil ama Sugar Clouds ve In The Wee Hours çıkarılsa şu albümün güzelliğinden hiçbir şey eksilmez. Bazı albümlerin 8 şarkıdan ibaret olması gerektiği gibi tuhaf bir inanışa sahibim. Müzik tarihinde 8 şarkıdan oluşan, 9 veya 10 olsa dengesi bozulacak bir sürü başyapıt biliyorum. 8 şarkı bazı konseptler için derdini anlatmanın en iyi yoludur. (Bu arada bu ifadeleri şu an hatırlamadığım başka bir albüm için de kullanmış olabilirim. Küçük bir deja vu.) Bence Julia da bu albümlerden biriydi. Dengesi bozulmuş olduğundan falan değil. Sadece yeterli gördüğümden.


Şarkılara biraz daha yakından bakarsak, açılıştaki Quiet Life'ın bir çırpıda kendine bağlayan büyüsünden bahsederek başlamak gerekir. Ahşap bir altyapı üzerine tatlı melodiler ve Ásgeir'in kırılgan vokali. Zaten neredeyse tüm şarkıların özeti gibi. Against The Current, Ásgeir'in sakız etmediği, arada sırada denediği, insana durduğu yerde salınmalar yaşatan ritmik bir zemine yerleştirilmiş ilginç bir folk tasarımı. Albümde en sevdiklerimden biri. Smoke bu akustik gidişatı elektrik gitarla alt. country ve americana evrenine yerleştiren bir başka harika şarkı. Hüzünden taviz yok. Ferris Wheel nedendir bilinmez, beni tatlı bir huzurla mutlu olduğum eski günlere götürdü. Tarz olarak tam 90'lar diyemem (belki de derim) ama o yıllardakine benzer elit bir yalnızlığın kollarına bıraktı. Pop ve folk'un birlikteliği nadiren bu kadar güzel sonuçlar veriyor. Sonra Universe çıkageliyor. Sadece steel gitar ve Ásgeir'in büyülü sesiyle, tamamlayıcı olarak da yumuşacık pad synth dokunuşlarıyla harikulade bir kozmik dream pop/ambient folk atmosferi inşa edilmiş. Hem uzayda huzur içinde süzülme, hem de gri İskandinav kırsalında evren mucizesine teslim olma hali hasıl oluyor. Her iki halde de kendiyle baş başa kalma duygusunu da beraberinde getiriyor. Aslında yine farkında olmadan Ásgeir müziğinin genel tariflerinden birini yapmış olduk. Buraya kadar beş şarkıyı, tam olarak hakkını veremeden tarif etmiş olduk. Geride beş şarkı daha var.

Akustik gitar ve yaylı eşliğinde bir rüya ambiyansı kuran Julia, kadın ismi taşıyan en güzel şarkılar, (hatta albümler) kulübüne gönül rahatlığıyla alacağımız bir güzellik. Şarkı akarken dinleyenin kafasında çizeceği Julia figürü farklı olacaktır. Ama illa ki bir figür çizecektir. "Julia”, baş karakter olarak metaforik bir figür aslında. Kimi zaman iç ses, bazen bir rehber, bazen de bir hayalet gibi albümün içinde geziniyor. Ásgeir'in kendi iç yolculuğunu da sembolize ediyor bir yerde. Irish folk baladlarını andıran şık nakaratıyla Stranger ve artık nasıl yapabilirse biraz daha umut, biraz daha aydınlık taşıyan kapanış şarkısı Into The Sun ile bu güzeller güzeli albüm bitiyor. Bana kalsa kapanışa Universe'ü koyardım. Bu albümün bir rüya olduğunu, uyanmadan evvel son bir defa bu yerçekimsiz hüzün evreninde süzülmenin flu keyfine mükemmel bir nokta olurdu belki. Efkar krizine girdiğiniz vakit yani başınızda bulundurabileceğiniz albümlerden biri... demek için erken mi bilemiyorum. Ama bu şarkılar yıllandıkça, yaşlandıkça bunu diyebiliriz bence. Julia, Ásgeir’in çağdaş folk/pop sahnesinde kendi sesini en açık şekilde ortaya koyduğu, savunmasızlığını, kırılganlığını en samimi biçimde hissettirdiği introspektif ve atmosferik bir hediye. Kendi yazdığı sözlerle kişisel bir yolculuğu anlattığı bu eser, onun kariyerinde kesinlikle ilerici ve sanatsal bir adım.

1. Quiet Life
2. Against the Current
3. Smoke
4. Ferris Wheel
5. Universe
6. Julia
7. Sugar Clouds
8. Stranger
9. In the Wee Hours
10. Into the Sun

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder