25 Mart 2026 Çarşamba

Armand Popa - Fuzz Panic

 
Eskiden bir albüm yapmak için kırk takla atılır, para babası bir yapımcının gönlü olsun diye medyada maymuna ya da aslında hiç olmadığı birine dönmek göze alınırdı. (Sinema sektöründe, film kampanyalarında hala bu esaret süruyor.) Üstelik müzisyenin kendi gönlünden kopan söz ve müzikler, sırf bu müzisyen olmayanların kişisel tercihlerine uymadığı için sık sık değiştirme baskısı görürlerdi. Büyük starlar haricinde adil olmayan anlaşmalarla bu müzisyenlerin kazanacakları paradan da aslan payı alırlardı. Ama internet, binlerce uygulama, bu uygulamalara entegre modern araç gereçler ve nihayet yapay zeka sayesinde artık kimse kimsenin kölesi olmak zorunda kalmadan istediği müziği evinin bodrumunda, yatak odasında, laptopunun başında yapmaya başladı. Gerçi özellikle yapay zekayla yapılanların kalitesizlikleri şimdilik gayet iyi seçiliyor. Zaten o iş çok başka yerlere gitmeye başladı. Elinde şarkı sözü olan müzik, elinde müzik olan şarkı sözü aratmaya, bazısı da hiç kıçını kaldırmadan her şeyi yapay zekaya yaptırmaya teşne. Ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Eskiler şimdiki gençleri önce yatak odasında bile müzik yapabildikleri için eleştirirken, artık bu duruma razı olup oklarını yapay zeka kolaycılığına çevirmiş durumdalar. Müzik yapmak kolay olmalı mı, olmamalı mı tartışılır. Ama bir enstrüman çalmak, söz/müzik yazmak veya sahnede jam yapmak gibi paha biçilmez şeyler uğruna belli bir yol katetmek gerek.

Şimdi Bükreşli müzisyen, yapımcı Armand Popa'nın 2026 tarihli Fuzz Panic albümü için bu uzun girişi yapmamın sebebi, kendisinin yapay zeka kullanması veya kıçını kaldırmaması değil. Onun bir rock grubu var ve taş gibi de müzik yapıyor. İki albüm ve bir EP sahibi. Tüm şarkıların söz müziği, yapımcıliğı kendisine ait. Şarkıları söylüyor, gitar çalıyor. Alternative, psychedelic, stoner rock olarak özetlenebilecek müziğine bakarak Romanya'dan beklemediğim güçlü bir örnek. Gerçi Romanya'dan, Polonya'dan veya Macaristan'dan ne beklerim onu da bilmiyorum. Romanya deyince aklımda sadece pagan black metal yapan Dordeduh grubu kalmış. 2012 ve 2021 yıllarına ait iki çok iyi albümleri var. Türün sevenlerine tavsiye olunur. Neyse, baştaki uzun ve alakasız görünen girişin sebebi şuydu: Armand Popa kendi kendini finanse eden, devasa stüdyo ve prodüksyon numaralarına girmeden kendi yağıyla kavrulan bir müzisyen. Dört şarkılık Strawberry Freckles EP'sini dinlemedim ama 2024 tarihli ilk albümü Joy Of Missing Out'u merak edip dinledim. Fuzz Panic'ten oldukça farklı, neo-psychedelia ağırlıklı, ortalama bir alternatif rock işi. Bu albümdeki 80s luv adlı güzelliği alıp vedalaştım. Fakat tarz olarak daha sertleşen, olgunlaşan, psychedelia'sını da yanından ayırmayan, az ve derinden de olsa grunge ve funk eklemesi yapan Fuzz Panic ile işim henüz bitmedi.

2:14 dakikalık intro gibi intro olan enstrümantal Intro ile başlayan Fuzz Panic, sound olarak sevebileceğim bir albüm olabileceğinin sinyallerini verir gibi oldu. Lakin hemen ardından gelen Brain Rot, beklediğim patlamayı yapamadı. Kötü diyemem ama vasat geldi. Neyse ki cayır cayır Puma sayesinde güçlü bir albümle karşı karşıya olduğum fikri artmaya başladı. Sanırım albümün en iyi şarkısı Puma'dır diye düşünürken Afterglow'un rock ateşi ortalığı daha da alevlendirdi. Saykodelik, capcanlı, ağırbaşlı, hepsi. Afterglow'un ortalarında bir yerlerinde kısa bir an Red Hot Chili Peppers'a gönderme bile hissettim. Keza, Red Lizard için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Davulsuz neo-psychedelia/dream rock şeklinde tanımlanabilecek Under, ilk bir buçuk dakikasında sağlam bir enstrümantal rock şarkısı iken birden ritmi düşürüp vokallenen ve yavaş yavaş ivme kazanan The Sun ve nefis bir kapanış yapan Rough ile nihayetlenen Fuzz Panic, benim için 2026'nın en iyi albümlerinden biri olmayı garantiledi. Bunun gibi hiç beklemediğim anlarda karşıma çıkan iyi albümleri görünce, keşfe dair inancım artıyor. Muhtemelen yıl sonu listelerinde, favorilerde, keşiflerde Fuzz Panic'e rastlamayacağız. Zaten öyle bir iddiası olduğunu da sanmıyorum. Bandcamp ve Spotify kör noktalarında öylece takılacaktır. Kendisine takılanları da hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

1. Intro
2. Brain Rot
3. Puma
4. Afterglow
5. Red Lizard
6. Under
7. The Sun
8. Rough

14 Mart 2026 Cumartesi

Ásgeir - Julia

 
İzlandalı singer/songwriter Ásgeir Trausti Einarsson ya da kısaca Ásgeir, sanırım 6. albümü Julia ile bu defa gönül telimizi hakkıyla titretiyor. "Bu defa" dememin sebebi, önceki albümlerinde bu kadar yoğun duygular hissetmemiş olmam. Evet, önceki albümlerinden beğendiğim şarkıları da var. Mesela 2020'deki Bury The Moon'un aynı adlı şarkısını özenle saklıyorum. Ama Ásgeir albümlerinde hep bir şeylerin eksik olduğunu, bir türlü kopup kendini teslim edemediğini düşünmüşümdür. Julia'yı dinlemeden önce de herhalde 1-2 şarkı alır çıkarım sandım. Lakin hiç de öyle olmadı. Julia'nın en iyi Ásgeir albümü olduğuna eminim. Tür olarak dream pop, folktronica, indie folk, folk pop, yani folk ve türevleriyle tanınan Ásgeir, bu türün ince noktalarını iyi görmüş, zaman zaman kendine has diyebileceğimiz farklı dokunuşlar meydana getirmiş bir müzisyen. Tamamen folk veya tamamen pop kalmaktan imtina eder. Tuşluları ve yaylıları sever, onları ekonomik kullanır. En önemlisi, sesi çok hislidir. Bazen kadife, bazen keten, bazen ipek falsetto anlarla bezeli bir yelpazesi vardır. Nihayet bu sesin güzelliğini beliginleştiren şarkılarla geri döndü kendisi. Geçmişle ve kendinle yüzleşme, içe dönüklük, umut gibi temalar içeren liriklerin bu sesle olan uyumu Julia'yı diğer albümlerinden ayıran bir başka etken bana göre. İşin orasını bilemem, bana iyi müzik lazım diyenler için ise, en başta folk ve pop karışımından haz almak lazım diyoruz.

Yalnız buradaki pop'un öyle eller havaya türü şıkır şıkır bir pop olmadığının altını çizelim. Folk nasıl insana ilk elden hüzün çağrışımı yapıyorsa, Ásgeir'in pop algısı da bu çağrışıma uyumlu bir yumuşaklıkta. Bazen yüzeyden, bazen dipten gelen melankolinin sarmaladığı daimi bir efkar hali albümün her anına sinmiş bulunuyor. "Art pop" tabirini pek sevimli bulmam. Lakin illa kullanılacaksa Ásgeir gibi isimler için kullanılmasına razı gelebilirim. Buradaki sanatın içinde insana hüzün kadar huzur da veren, emeğine ulaşamamış tutkuların garibanlığı ya da fısıltı formuna bürünmüş bir çığlığın mütevazi arzuları kol geziyor. İzlanda'da yaşayıp soğuğu hissetmemek gibi bir ruh hali, elini kolunu sallayarak birkaç dakikada yazılmış samimi notlar kadar içtenlik mevcut. Hiçbir Ásgeir albümünde rastlamadığım üzere ilk 6 şarkıyı soluksuz, kaygısız, içimde tatlı bir sızı duyarak dinledim ve çok sevdim. Peki 6. şarkıdan sonra ne oldu? Hani fazlalık gibi gözüktükleri için değil ama Sugar Clouds ve In The Wee Hours çıkarılsa şu albümün güzelliğinden hiçbir şey eksilmez. Bazı albümlerin 8 şarkıdan ibaret olması gerektiği gibi tuhaf bir inanışa sahibim. Müzik tarihinde 8 şarkıdan oluşan, 9 veya 10 olsa dengesi bozulacak bir sürü başyapıt biliyorum. 8 şarkı bazı konseptler için derdini anlatmanın en iyi yoludur. (Bu arada bu ifadeleri şu an hatırlamadığım başka bir albüm için de kullanmış olabilirim. Küçük bir deja vu.) Bence Julia da bu albümlerden biriydi. Dengesi bozulmuş olduğundan falan değil. Sadece yeterli gördüğümden.


Şarkılara biraz daha yakından bakarsak, açılıştaki Quiet Life'ın bir çırpıda kendine bağlayan büyüsünden bahsederek başlamak gerekir. Ahşap bir altyapı üzerine tatlı melodiler ve Ásgeir'in kırılgan vokali. Zaten neredeyse tüm şarkıların özeti gibi. Against The Current, Ásgeir'in sakız etmediği, arada sırada denediği, insana durduğu yerde salınmalar yaşatan ritmik bir zemine yerleştirilmiş ilginç bir folk tasarımı. Albümde en sevdiklerimden biri. Smoke bu akustik gidişatı elektrik gitarla alt. country ve americana evrenine yerleştiren bir başka harika şarkı. Hüzünden taviz yok. Ferris Wheel nedendir bilinmez, beni tatlı bir huzurla mutlu olduğum eski günlere götürdü. Tarz olarak tam 90'lar diyemem (belki de derim) ama o yıllardakine benzer elit bir yalnızlığın kollarına bıraktı. Pop ve folk'un birlikteliği nadiren bu kadar güzel sonuçlar veriyor. Sonra Universe çıkageliyor. Sadece steel gitar ve Ásgeir'in büyülü sesiyle, tamamlayıcı olarak da yumuşacık pad synth dokunuşlarıyla harikulade bir kozmik dream pop/ambient folk atmosferi inşa edilmiş. Hem uzayda huzur içinde süzülme, hem de gri İskandinav kırsalında evren mucizesine teslim olma hali hasıl oluyor. Her iki halde de kendiyle baş başa kalma duygusunu da beraberinde getiriyor. Aslında yine farkında olmadan Ásgeir müziğinin genel tariflerinden birini yapmış olduk. Buraya kadar beş şarkıyı, tam olarak hakkını veremeden tarif etmiş olduk. Geride beş şarkı daha var.

Akustik gitar ve yaylı eşliğinde bir rüya ambiyansı kuran Julia, kadın ismi taşıyan en güzel şarkılar, (hatta albümler) kulübüne gönül rahatlığıyla alacağımız bir güzellik. Şarkı akarken dinleyenin kafasında çizeceği Julia figürü farklı olacaktır. Ama illa ki bir figür çizecektir. "Julia”, baş karakter olarak metaforik bir figür aslında. Kimi zaman iç ses, bazen bir rehber, bazen de bir hayalet gibi albümün içinde geziniyor. Ásgeir'in kendi iç yolculuğunu da sembolize ediyor bir yerde. Irish folk baladlarını andıran şık nakaratıyla Stranger ve artık nasıl yapabilirse biraz daha umut, biraz daha aydınlık taşıyan kapanış şarkısı Into The Sun ile bu güzeller güzeli albüm bitiyor. Bana kalsa kapanışa Universe'ü koyardım. Bu albümün bir rüya olduğunu, uyanmadan evvel son bir defa bu yerçekimsiz hüzün evreninde süzülmenin flu keyfine mükemmel bir nokta olurdu belki. Efkar krizine girdiğiniz vakit yani başınızda bulundurabileceğiniz albümlerden biri... demek için erken mi bilemiyorum. Ama bu şarkılar yıllandıkça, yaşlandıkça bunu diyebiliriz bence. Julia, Ásgeir’in çağdaş folk/pop sahnesinde kendi sesini en açık şekilde ortaya koyduğu, savunmasızlığını, kırılganlığını en samimi biçimde hissettirdiği introspektif ve atmosferik bir hediye. Kendi yazdığı sözlerle kişisel bir yolculuğu anlattığı bu eser, onun kariyerinde kesinlikle ilerici ve sanatsal bir adım.

1. Quiet Life
2. Against the Current
3. Smoke
4. Ferris Wheel
5. Universe
6. Julia
7. Sugar Clouds
8. Stranger
9. In the Wee Hours
10. Into the Sun

7 Mart 2026 Cumartesi

Helicon & Al Lover - Arise

 
Helicon, 2008'de Güney Lanakshire/İngiltere'de kurulmuş beş kişilik (bazen bu sayı artabiliyormuş) psychedelic rock, neo-psychedelia grubu. Dört albümleri var. San Francisco/ABD'li Al Lover ise yine psychedelic rock, neo-psychedelia, electronic, hip-hop takılan bir başka müzisyen. Onun da 20'den fazla albümü var. Her iki ismi de hayatımda ilk kez duydum. Birbirlerini nasıl buldukları bilgisi bende yok ama bir şekilde Helicon ve Lover arasında transatlantik çevrimiçi demo alışverişi başlamış. 20'den fazla demo internet üzerinden gönderildikten ve bazıları elendikten sonra Helicon grubu stüdyoya girip temel kayıtları yapmış. Lover da onlara katılarak davul makinesi, synthesizer ve sampler'larla sihrini göstermiş. Her iki taraf da bu ortaklıktan çok memnun kalıp birbirlerini ve ortaya çıkan müziği öven demeçler vermişler. Övülecek kadar da varlar. Helicon & Al Lover, Helicon'un kendine özgü saykodelik tarzını Al Lover'ın türler arası elektronik müziğiyle birleştirerek, hipnotik, yaratıcı, canlandırıcı, biraz da gizemli bir sound elde ediyorlar. Böyle ilginç ortaklikları seviyoruz. Pandemi zamanı da şartlar gereği böyle birkaç albüm çıkmıştı. Glasgow'daki Castle Of Doom Stüdyolarında Tony Doogan (Mogwai, The Jesus & Mary Chain) tarafından prodüksiyonu yapılan Arise, trip-hop break'lerini, derin bas seslerini ve dub dokularını katmanlayarak rock ile buluşturan nefis bir albüm. Daha şimdiden 2026'nın en iyi albümlerinden biri olarak aldım, kabul ettim.

Helicon ve Al Lover'ı kendi albümleriyle hiç dinlemedim. Ama sanki bir DJ olarak Lover bir tık baskın gelmiş gibi göründü. Özellikle Arise'ın ritim altyapısı trip hop, hip-hop çeşnileriyle güçlendirilmiş. Ama buradan başka anlamlar çıkmasın. Helicon'un bilmediğim rock stiliyle birleştiğinde ortaya kimi zaman post-rock, kimi zaman shoegaze numuneler çıkmış. Arise ve Backbreaker gibi çok iyi iki şarkıyla müthiş bir açılış yapan grup, ne saykodelik, ne elektronik, hem saykodelik, hem elektronik tarzıyla beni hemen etki alanına aldı. Tabula Rasa gelince daha üç şarkıda albüme bağlandım ve yolculuğun keyfini çıkarmaya baktım. Not A Thought işin shoegaze'e kayan kısmını çok yerinde betimliyor. Ama öyle bir Adjust The Dosage var ki, hem saykodelik, hem elektronik, hem epik, hem sinematik bir sekilde albümün tam orta yerinde anıt gibi duruyor. Goodbye Cool World'ü de kapanış olarak beğendim. Bu birlikteliği benzetecek o kadar çok şey varken aklıma ilk elden The Besnard Lakes'in gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı anlarıyla The American Dollar titreşimleri de almak mümkün. Tabii bu iki grubun genel tarzlarından değil, bazı parçalarından izler bulunabilir. Sonuç olarak Helicon ve Al Lover ortaklığı bir çok yönden verimli, tutkulu, ağırbaşlı, özenli, kaliteli ve güçlü sıfatlarını sonuna kadar hak ediyor. İki kez dinledim, üçüncüyü de iple çekiyorum. Ayrıca bu ortaklıktan önce neler yaptıklarını da merak ediyorum.

1. Arise
2. Backbreaker
3. Tabula Rasa
4. Not a Thought
5. It Won't Stop
6. Adjust the Dosage
7. We Don't Belong
8. Midnight Mass
9. Goodbye Cool World