Grunge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Grunge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Helmet - Betty

 
1989'da New York'ta kurulan Helmet ile tanışmam, 1994 tarihli The Crow Soundtrack'te yer alan Milquetoast şarkısı ile olmuştu. Bu nasıl bir müziktir, Helmet kimdir, albümü var mıdır gibi sorular etrafımızı sarmışsa, o dönemin en iyi başvuru kaynaklarından biri Ankara, Tunalı Hilmi'deki Tunalı Pasajı'nın alt katında yer alan Shades Müzik adlı dükkandır. The Crow kasetini yasal yollardan alabilirdiniz. Ama bir Helmet albümünü bandrollü olarak bulma ihtimaliniz Ankara'da denize girme ihtimaliniz kadardı. Bu yüzden soluğu Shades Müzik'te alırdınız. Yurtdışından gelen CD veya plaklardan kasete çekim yapılan bu kutsal mekana girmeden önce vitrine asılmış son çıkan rock, blues, metal albüm kapaklarında kaybolmayı çok severdim. Milquetoast şarkısının yer aldığı Betty'yi bulma ümidiyle gitmediğim bir gün, o vitrinde Betty'nin kapağını görmem, yaşadığım ilk dumurdu. 60'lı yılların easy listening ya da vokal caz albümlerine benzeyen bu kapağın altında süper bir alternative metal soundu yatıyordu.

Yaşadığım ikinci dumur ise, Betty'yi kasete çektirdikten sonra hiç beklemediğim şekilde içinde Milquetoast ayarında daha bir sürü şarkı bulmak, üstelik birkaç tuhaf denemeye de rastlamış olmaktı. Aslında Helmet demek, Page Hamilton demek. 88-89 yıllarında içinde üç adet Susan adlı müzisyenin bulunduğu alternative/noise rock grubu Band Of Susans'da gitar çalan Hamilton, üç sıkı müzisyenle Helmet'i kurduktan sonra kendi evine çıkmış oldu. Ama ev arkadaşları sürekli değişiyor, sabit bir Helmet kadrosu oluşmuyordu. Grubun üçüncü albümü olan Betty'ye kadar Henry Bogdan (bas) ve John Stanier (davul) ile birlikte gelen gitar ve vokaldeki Hamilton, diğer gitar için Peter Mengede isimli arkadaştan boşalan yere Rob Echeverria ile anlaştı. O da 96'ya kadar grupta kaldı. Yani Helmet'in değişmeyen tek elemanı, kurucu başkan Hamilton'dı. Şimdi burada "o gitti böyle oldu, şu geldi söyle oldu" kıyasları yapacak kadar Helmet donanımım yok. Her ne kadar kritik ve ticari başarı yönünden ikinci albüm Meantime en başarılı Helmet işi kabul edilse de, benim için Betty'den daha iyi bir albümleri yok.


"Milquetoast ayarında" diye başlayan bir cümle, pekala "Wilma's Rainbow veya Biscuits For Smut ayarında" diye de başlayabilirdi. Rollo'nun da dahil edileceği bu şarkılardaki kıvrak zeka, artık funky ya da groovy ne derseniz deyin, Helmet gibi hardcore ve metal ile içli dışlı gruplardaki çağdaşlığın, vizyonerliğin bir göstergesi benim için. Mesela Biscuits For Smut'ın enstrümantal halini Beastie Boys'un  yine 1994'te çıkmış Ill Communication albümüne koysanız kimsenin ruhu duymaz. Orada da bu kez "Sabotage ayarında" diye başlayan bir cümle kurmamız olası. Tempolu hali ve kıvraklığı kadar, orta ve belki bir tık altı şarkılardaki ağır karizması da yabana atılamaz. Street Crab, I Know, Clean, hele de 90'larda odamda sesini kökleyip dans etmişliğim bile olan Speechless gibi bu kategoriye örnek şarkılar da kendi groove ve funky hamlelerini ağır çekimle, ağır ve emin adımlarla dile getiriyorlar. Şarkı dağılımlarıyla sağlanan denge de kusursuz olunca Betty bütünüyle kendi ritmini bulmuş kanlı canlı bir güce dönüşüyor. Favori albüm tanımlarımdan biri de bu ritmini bulmuş olma haliyle alakalıdır. Dinleyenin gözünde o ritmi elde etmek yıllar, on yıllar sürmüştür zira.

Rollo ve The Silver Hawaiian'ı basçı Bogdan ile birlikte yazan, 1931 yılından kalma Beautiful Love'ı da coverlayan Hamilton, geri kalan tüm şarkıları tek başına yazmış. Wayne King Orchestra'nın popüler bir caz standartı olan Beautiful Love'ı iki dakikalık tuhaf bir deneyselliğe döken Helmet, yine ikişer dakikadan oluşan The Silver Hawaiian ile kozmik bir boogie rock, kapanıştaki Sam Hell ile de akustik bir dirty blues girişiminde bulunuyor. Meantime'ın başarısının ardından hayranlarının tepkisini çekme pahasına böyle girişimlerde bulunan Hamilton, kendi müzikal arzularını hayranlarının beklentilerinin önüne koyarak nasıl bir kral olduğunu göstermiş zamanında. Benim için Betty'den başka iyi bir Helmet albümü gelmedi belki ama en azından Betty diye bir albüm var hayatımda. Gitar, bas, davul üçlüsünün beni soktuğu döngüyü, ruhumu besleyen sertliğini, zamansız gücünü, hırpalayan enerjisini çok seviyorum. Betty, rock ve metal müzikteki "alternatif"  kelimesinin, hardcore önündeki "post" kelimesinin ve içine doğduğu "grunge" kelimesinin hakkını aynı anda verebilmiş özel bir albüm.

1. Wila's Rainbow
2. I Know
3. Biscuits for Smut
4. Milquetoast
5. Tic
6. Rollo
7. Street Crab
8. Clean
9. Vaccination
10. Beautiful Love
11. Speechless
12. The Silver Hawaiian
13. Overrated
14. Sam Hell

12 Kasım 2020 Perşembe

Neil Young - Mirror Ball

 
Kanadalı rock çınarı Neil Young, 80'lerin sonlarında adını duymaya başladığım bir müzisyendi. Ama o yoklukta nasıl duyabildiğimi tam bilmesem de muhtemelen az sayıdaki müzik dergisinde  haberlerine denk gelmişimdir. Kendisiyle resmi tanışmamız Crosby, Stills, Nash & Young'ın 1988 tarihli American Dream albümüyle oldu. Yani onun şarkıcı/şarkı yazarı özelliğini bir solo albümünde değil, grup çalışmasında anlayabilmiştim. Young'ın 70'lerden 2010'lara kadar ara ara takıldığı Crazy Horse adlı dört kişilik bir grubu daha vardı. Bu süre zarfında Neil Young & Crazy Horse adı altında 6 stüdyo albümü bile çıkarmışlardı. Ama en bilineni Buffalo Springfield olmak üzere Young'ın grup kariyerinin solo kariyeri kadar yoğun oluşu, beni vuran bir albümünün veya bestesinin olmayışı gibi nedenlerden dolayı kendisine uzaktan saygı duyan bir dinleyiciydim. Zaten 90'lardan itibaren esmeye başlayan grunge fırtınasıyla birlikte Neil Young gibi adamlarla ilişkim istisnalar dışında mesafeliydi. Takvimler 1995 yılını gösterdiğinde Young'ın 21. stüdyo albümü Mirror Ball'un çıkacağı haberi, her zamanki Young haberlerinden daha cafcaflı çıkmaya başlayınca anlaşıldı ki, Young bu defa grup olarak yanına grunge devlerinden Pearl Jam'i almıştı.

Neil Young ve Pearl Jam'in yolları, 95 sentesinde Washington'da düzenlenen kürtaj hakları etkinliğinde kesişti. Bundan sadece 11 gün sonra stüdyoya girip sadece 4 günde albümü canlı olarak kaydettiler. Tabii öncesindeki provalar Ocak ve Şubat aylarındaydı. Ocak seansına 7 şarkı ile gelen Young, Şubat seansına ise 2 şarkı artı 2 adet de kısa akustik ile geldi. Aralarında Song X ve Act Of Love'ın da yer aldığı 4 şarkı, Young tarafından albümün kayıt süreci olan 4 gün içinde yazılmıştı. Albümün yapımcılığını üstlenen, arada eline elektrik gitar alan, geri vokal bile yapan Brendan O'Brien aynı zamanda Pearl Jam albümleri Vs ve Vitalogy'nin de yapımcısıydı. Kulağa her şeyiyle aceleye gelmiş gibi duran Mirror Ball süreci, başkalarının aylarca özene bezene hazırlayıp bir halta benzemeyen albümlerinden kat kat güçlü bir albüm doğurdu. Artık bu adamlar işlerinde o kadar ustaydılar ki, Young'ın rahatlıkla folk perspektifiyle çalıp söyleyebileceği şarkıları Pearl Jam dokunuşlarının getirdiği alternative/hard/grunge rock evrenine uyarlamak onlar için basit bir refleksten ibaretti.


Pearl Jam vokalisti Eddie Vedder'ın Young ile beraber yazdığı, vokal ve geri vokal yaptığı Peace and Love dışında bütün şarkılar Neil Young'a ait. Aslında albüm kaydedilirken Vedder bazı ailevi sebeplerden ötürü pek ortalarda olmuyor. Young'ın Pearl Jam performansından çok memnun olduğunu söylemeye gerek yok. Özellikle o dönem davulcu olan Jack Irons'ın performansı için "inanılmaz" kelimesini kullanıyor. Gossard, McCready, Ament üçlüsünün süper uyumu, iş disiplinleri ve doğaçlama profesyonellikleri zaten malum. Lirikler ise idealizm ve gerçeklikle yoğrulmuş toplumsal meselelerden inşa edilen tipik Neil Young muhaliflikleri içermekte. X kuşağına yazılmış bir grunge marşı kalibresindeki Song X ile Act Of Love kürtaj hakkında mesela. Ama asıl büyü, canlı çalındığını hissettiren, gitar yoğunluğunun ve çiğliğin ustalıkla dizginlendiği, coşkulu, kederli ama hep dimdik ayakta duran rock soundunda. İlk single Downtown, Neil Young kariyerinde en fazla ticari başarı ve beğeni kazanan şarkılardan biri oldu. Jimmy Hendrix'in kuliste pratik yaptığı, Led Zeppelin'in sahne aldığı, tüm hippilerin uğrak yeri olan Downtown adlı fantastik bir mekandan bahseden şarkı, bu kariyerde eşine az rastlanır bir Young bestesiydi. Hiçbiri gözükmese de videosu bile çekildi ve MTV'de dönüp durdu.

I'm the Ocean, Big Green Country, Throw Your Hatred Down gibi tempolu şarkıların klasik rock ve grunge karışımlı yoğunlukları, Song X ve Peace and Love gibi orta tempolularda da aynı. 9:50 dakikalık nakaratsız Scenery, nakaratsız bile olsa bu yoğunluğun nasıl kapıp götürebildiğinin en güçlü kanıtlarından biri. Kendilerine ait bir tempo ve şablon üzerinden ilerleyen şarkılar, sanki belli bir süre kısıtlaması olmaksızın, doğaçlamalara da elverişli yollardan gidiyorlar. Herkes ne yapacağını, nerede durup nerede coşacağını bildiği için sarıp sarmalandığınızı hissediyorsunuz. Albümün canlı kaydedilişinin yarattığı çiğlik, aynı zamanda güçlü bir konser atmosferi de oluşturuyor. Böylece Amerika, Avrupa ve bazı Ortadoğu yörelerini kapsayan Mirror Ball Tour'un nasıl coşkulu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Eddie Vedder'ın çoğunlukla katılmadığı ama diğer Pearl Jam üyelerinin Neil Young'ın arkasında çalma şerefini her fırsatta dile getirdikleri bu konserler herkesi ziyadesiyle memnun etti. Mirror Ball haricinde sadece 1-2 albümüne indiğim Neil Young ile, neredeyse 20 yıldır iyi bir albümünü duymadığım Pearl Jam arasındaki bu ortaklık, tıpkı Temple Of The Dog projesi gibi tek seferlik olduğu için müzik tarihinde ve özellikle X kuşağının gönlünde çok önemli bir yere sahip olacak. Zira o kuşak da çok çekti zamanında. Mirror Ball da bir şekilde hep oradaydı.

1. Song X
2. Act of Love
3. I'm the Ocean
4. Big Green Country
5. Truth Be Known
6. Downtown
7. What Happened Yesterday
8. Peace and Love
9. Throw Your Hatred Down
10. Scenery
11. Fallen Angel

26 Temmuz 2020 Pazar

R.E.M. - Monster


R.E.M. diye bir grubun varlığına uyandığım 7. albüm Out Of Time (1991), hele de benim için sadece grubun en iyisi değil, tüm zamanlarımın en iyi albümlerinden biri olan Automatic For The People (1992) sonrası artık nasıl bir REM albümü gelebilir ki, gelse de çıtayı aşabilir mi ki diye meraklandığımız 90'ları çok özlüyorum. 8 albüm boyunca folk rock, pop rock, indie rock civarında akustik duygulara tercüman olan olağanüstü şarkılar yazmış, çalmış, söylemiş olmaları artık bir sonraki albümde neremize dokunacaklar merakından öteye gitmiyordu. Ama 1994'te öyle bir REM albümü geldi ki, şaşkınlık yaşamak üzerine yüzlerce benzetme yapabilirim. Bu şaşkınlık tamamen sound kaynaklı. Zira Monster adındaki bu albüm, grubun kariyerinde tek tük şarkılara biçilmiş alternative rock, garage rock ve hiç biçilmemiş grunge, glam rock, post-punk karması cayır cayır bir rock manifestosuydu. Yine çok iyi yazılmış şarkıların bu kez distortion güdümlü gitarlarla, puslu bir atmosferle, alışık olunmadık Michael Stipe lirikleriyle dizayn edilmiş 12 haline tanıklık ettik. Başka bir REM albümünde bu olmadı, sonra da olmayacaktı. İlk ve sondu.

Aslında Monster'ın arka planında çok ilginç olaylar yok. Başta davulcu Bill Berry olmak üzere grup üyeleri 8 albüm boyunca istikrarla yürüttükleri akustik rock soundundan farklı olarak sadece "rock" yapmak istiyorlar. Gitarist Peter Buck, albüm için tam 45 şarkı yazdıklarını, bunlardan yapacakları seçkilerle yeni albümü aynı sound ile piyasaya süreceklerini ama birdenbire gelen bu farklı bir şeyler yapma fikri etrafında herkesin anlaşması sonucu ortaya Monster'ın çıktığını söylüyor. 94-96 arasında planlanan tur için yeni materyaller çalmak istemeleri, çalacakları şeylerin de daha rock olmasını istemeleri gibi haklı gerekçeleri var. Berry ve basçı Mike Mills'in rahatsızlıkları, Buck ve Stipe'ın ailelerine vakit ayırmak istemeleri, ayrıca sonuçları albüme de yansıyacak iki trajik ölüm de bu hikayenin bir parçası. Stipe'ın arkadaşları olan oyuncu River Phoenix'in 31 Ekim 1993'te 23 yaşında ve Kurt Cobain'in 5 Nisan 1994'te 27 yaşında hayata veda edişleri Monster'ın bazı hücrelerine sızıyor. Monster'ı olağanüstü yapan şey, bu acıları ve o sertliği sağaltan, sağaltırken yoğunlaştıran, meditatif bir döngüye sokan, sonra da oradan çıkmanın ip uçlarını veren, hem kendini, hem de kendinin bambaşka bir yönünü keşfeden bu soundun doğurduğu ender ruh bütünlüğü.


Monster'ın açılış parçası, aynı zamanda ilk teklisi What's The Frequency, Kenneth?, adını gazeteci ve anchorman Dan Rather'ın 1986'da saldırıya uğradığı bir olaydan almış. Nereden aldığı o kadar önemli de değil. Asıl önemli olan, hiçbir REM albümüne benzemeyen bu albümün hiçbir REM şarkısına benzemeyen örneklerinden biri olması. Ondan sonra gelen, Sonic Youth ikonlarından Thurston Moore'un gitarı ve vokaliyle konuk olduğu Crush With Eyeliner'ı da dahil ederek grunge, alternative rock, glam rock artık ne deniyorsa hepsinin tencerede karıştırılıp bunun REM lisanına uyarlanışı, sanki yeni bir dil öğrenmişçesine heyecan yaratan bir yeniliğe sahip. King Of Comedy, o yeniliği "glam dance" demek istediğim acayip bir boyuta taşımış. Stipe'ın efektli vokali ve synth pop altyapının gitarla işbirliği sonucu ortaya çıkan synth rock doku resmen REM ezberi bozan türden. Muhteşem I Don't Sleep, I Dream bu kez aksak ritmi ve biraz yumuşattığı Monster tarzıyla Stipe'ın olağanüstü vokalini birleştirip unutulmaz bir şeye dönüşmüş. Yerinde duramayan Star 69, belki de REM tarihinin en hızlı şarkılarından biri olması yanında, bu hızı mükemmel biçimde kontrol altında tutan, Stipe'ın bu kez geveze takılan vokaliyle kendine çift kanaldan ritim inşa eden cıva gibi bir şarkı. Kaset olarak yıllarca dinlediğim albümün A yüzünün kapanışında yer alan Strange Currencies ise, Everybody Hurts ile aynı dalga boyunda olan kalbi kırık bir Monster şarkısı olarak çok görkemli bir slow.

B yüzü, Michael Stipe'ın sesini inceltmek suretiyle tiz bir vokal tekniği olan falsetto şeklinde söylediği Tongue ile açılıyor. Anlatıcının bir kadın olmasını istediği için bu şekilde söylediğini dile getiren Stipe, şarkının aynı zamanda "cunnilingus" hakkında olduğunu da sözlerine eklemiş. Asıl önemlisi, Tongue hiç de Monster albümü için yapılmış gibi durmayan, 60'lar soul slowları gibi yumuşacık bir beste. Bang and Blame grubun en fazla ticari başarı elde eden teklilerinden biri ve buna rağmen hiç de sevimsiz değil. Sonuna 30 saniyelik şık bir enstrümantal ekleme yapılmış olan şarkıya eşlik eden geri vokaller arasında Michael Stipe'ın kız kardeşi Lynda Stipe ve River ile Joaquin Phoenix'in kız kardeşi Rain Phoenix var. I Took Your Name hakkında bugüne kadar kimse bir şey söylemedi, kimse bir şey ilan etmedi ama ben gelmiş geçmiş en karizmatik REM şarkılarından biri ilan ediyorum onu. Özellikle tremolo ile yarattıkları ambiyans ortaklıkları neticesinde Crush With Eyeliner ile kardeşliği göze çarpan I Took Your Name, şarkının akışını bölen gitar melodisinin bünyemde yarattığı tüy ürpertisini yıllar içinde hiç kaybetmedi. Gerçi o ürperti bir bütün olarak Monster'ın her notasında, her saniyesinde, her hücresinde hissettiğim bir duygu olarak yerini hep korudu.


Let Me In, albümün bir başka özel şarkısı. Sadece Stipe'ın şarkı söylediği ve Peter Buck'ın gitar ve Farfisa marka org çaldığı şarkı, onu sevenler için özel olduğu kadar Stipe için de çok özel. "Şarkıdaki "me" telefonda Kurt (Cobain) ile konuşan benim. Onu kendini hapsettiği dar çerçevenin dışına çıkarmaya çalıştım. İçinde bulunduğu şöhretle baş etmeye çabalamamasını, bunlara hiç prim vermemesini söyledim. Bir sonraki Nirvana soundunun nasıl olacağını biliyordum. Harika bir şey geliyordu. Onunla albüm için çeşitli denemeler yapacaktık. Her şey ayarlanmıştı, uçak biletini bile almıştı. Son dakikada arayıp "gelemeyeceğim" dedi. Kendini öldürdüğü için ona kızgınım." diye anlatıyor Stipe... Şimdi böyle hikayesi olan bir şarkının nasıl olmasını beklersiniz? Buck'ın yoğun gitarlarıyla boğucu bir atmosfer yaratan, her dinlediğimde beni siyah beyaz bir filmin puslu, karanlık, rüzgarlı sahnesine hapseden Let Me In, Stipe'ın Kurt Cobain'in kafasına girmeye çalışma çaresizliğini birebir yansıtan bir şarkı. Circus Envy ise zaten Monster evreni yeterince sert değilmiş gibi yangına körükle giden, tüm ekipmanları garaja indirip oradan çalıp söyleyen nefis bir glam punk. Kapanışı yapan You, görkemli olmasa da (ki bence Let Me In bu albümü çok iyi kapatırdı) fena sayılmayacak bir bitiş gerçekleştiriyor.

Monster'ı dinleyip bitirdiğim her zaman ılık bir duş alma ihtiyacı duyarım. Fiziksel ve duygusal hırpalanışlar sonrası içimde biriken yoğunluğu gride bırakmam kısa sürmez. Başka REM albümlerinde başka türlü duygulara hapsolduğum gibi, Monster da kendi dünyasındaki iniş çıkışları zihnime kazımış bir albümdür. Eskimez, yıpranmaz, merhamet etmez. 2020 itibariyle 26 yılı devirmiş bir albümün bu kadar taze kalabilmesi beni hiç şaşırtmıyor. Bu güce sahip onlarca isim sayabilirim. Çemberi daralttığımda Throwing Copper (Live), Grace (Jeff Buckley), Hips and Makers (Kristin Hersh) gibi benim için efsane albümlerle aynı yıl çıkmış olması 90'ların büyüsünü izah etmeye yetiyor benim için. 2000'den sonra çıkan dört REM albümünden asla aynı tatları alamadım. REM kesinlikle 90'lar grubuydu. Başyapıtlarını 90'larda tüm ihtişamıyla önümüze serdi. Monster da kesinlikle onlardan biri. O kadar çağdaş, yeni, yenilikçi ki nostaljisini bile yapamıyorum. Bunda 90'ların inanılmaz albümlere ev sahipliği yapmasının etkisi büyük. Pek çok grup ve şarkıcı o yıllarda en verimli çağlarındaydılar. Mükemmel şarkılar, albümler yaptılar. Bu büyüleyici zamansızlık kendini o demlenişte daha iyi gösteriyor. Bugün artık REM fiziki olarak yok. Ama ardında fizik kurallarını altüst eden albümleri var. Monster da onların "canavar" olanı.

1. What's the Frequency, Kenneth?
2. Crush with Eyeliner
3. King of Comedy
4. I Don't Sleep, I Dream
5. Star 69
6. Strange Currencies
7. Tongue
8. Bang and Blame
9. I Took Your Name
10. Let Me In
11. Circus Envy
12. You

15 Ekim 2018 Pazartesi

Mad Season - Above


Alice In Chains solisti Layne Staley, Pearl Jam gitaristi Mike McCready, The Walkabouts basçısı John Baker Saunders ve Screaming Trees davulcusu Barrett Martin'den oluşan ve "supergroup" denilen projelerden biri olan Mad Season, 1994 yılında girdikleri uyuşturucu ve alkol rehabilitasyonunda tanışan McCready ve Saunders'ın temellerini attığı bir gruptu. İkili önce Martin ile anlaştı. Ardından McCready'nin girişimleriyle bir başka rehabilitasyon gediklisi Layne Staley gruba dahil oldu. Ama bu kez McCready herkesin ayık olmasını istiyordu. Başlangıçta bir albüm düşüncesi olmasa da yaşadıkları uyum, az sayıdaki sahne performansının gördüğü ilgi ve yazdıkları bazı şarkıların işi daha da ciddiye bindirmesi sonucu saçma birkaç ismin ardından Mad Season adıyla bilinmeze yelken açtılar.

Üç kişi iken bazı şarkıları hazırlayan grup, Staley'nin bütün sözleri yazmasıyla stüdyoya girmeye hazır hale geldi. Sadece üç prova ve birkaç sahne şovu sonrası sadece 1 haftada tüm albüm bitti. Birkaç gün de Staley'nin vokaline ayrıldı. Ortaya çıkan Above, içine doğduğu grunge kültüründen taşıdığı izler kadar taşımadığı izlerle de fark yaratan bir albümdü. Çıktığı dönem biraz şaşırtsa da, artık ilgili ilgisiz yüzlerce grupla iyice gına getiren grunge'ın sert monotonluğuna ilaç gibi gelen bir sakinlik, derinlik, esrarengizlik taşıyordu. Yıllandıkça demlendi. Tıpkı Temple Of The Dog'un kendi adını taşıyan ilk ve son albümü gibi ilk ve son olduğu için, en önemlisi de 5 Nisan 2002'de 34 yaşında aşırı dozdan hayatını kaybeden Layne Staley'nin son stüdyo çalışması olduğu için anlamı daha da arttı. (Tek şarkı için biraraya gelen bir başka süpergrup Class Of '99'ın 1998 yılına ait şahane Pink Floyd coverı Another Brick In The Wall (Part 2)'yu saymazsak.) Bu yüzden Above'ın 90'lar rock müziğinin demirbaş albümleri arasında kendine ait mütevazi bir yeri vardır.

Bu mütevazi yer, bazı şarkılarda grunge dışına daha rahat girip çıkabilme özgürlüğünün, grunge'ı törpüleyerek akustik biçimde psychedelic bir yoğunluk katabilme hoşgörüsünün filizlendiği bir yerdi. Örneğin I Don't Know Anything diye pür bir grunge şarkısı ile Long Gone Day diye tropik esintiler taşıyan bir caz rock/swing şarkısını aynı albüm içinde arka arkaya buluşturabildiler. Deneyseldiler ama bunu alıştıkları rock geleneklerinin kontrolünde pratiğe döktüler. Albümdeki Wake Up, Artificial Red, Lifeless Dead ve enstrümantal November Hotel benim için her daim dinlemesi zahmetli şarkılar oldu açıkçası. Çünkü psychedelic yoğunlukları fazlaydı ve sanki birer atanamamış Alice In Chains şarkıları gibiydiler. Grubun doğaçlama yeteneklerine teslim edilmiş emprovize şarkılara benziyorlardı. Ama Temple Of The Dog gibi jam özellikleri pek yoktu. Aceleye gelmiş olabilirlerdi vs. Ama bunlar Above'ın iyi bir albüm olmasının önünde engel değildi.

 
Layne Staley (1967 - 2002)

Grunge geleneklerine bağlılıklarından, belki birkaç rötuşla Alice In Chains albümlerine de konulabilirlik potansiyellerinden ötürü X-Ray Mind ve I Don't Know Anything, hararetli grunge kitlesini heyecanlandırmıştı. Fakat artık bu alemde her türlü şarkıyı denemiş olan Layne Staley ve ekibi için Mad Season'ın anlamı daha farklı ve içe dönüktü. Above ise neşeli bir albüm olmaktan çok uzaktı. Hüznünün zirvesini ise River Of Deceit ve kapanıştaki All Alone temsil ediyordu. Sırf bu iki şarkı bile Mad Season'ı ölümsüzleştirmeye yetecek güce sahipti. River Of Deceit, albümde derli toplu gözüken, üzerine düşünülmüş, birkaç filtreden geçmiş izlenimi yaratan tek şarkıydı benim için. All Alone ise o sakin, dramatik, az da olsa gerilimli havasıyla üzerinde fazla düşünülmemiş, bir kerede çıkmış, bu doğallık yüzünden olağanüstü güzel bir beste gibiydi her zaman. Devamı gelmeyecek bir grubun, devamı gelmeyecek albümünün ilk ve son vedası. Aynı zamanda grunge dünyasının güzel çocuklarından biri olan Layne Staley'nin de vedasına mükemmel bir fon şarkısıydı.

Staley'nin şekilden şekile girebilen muhteşem sesi ve şarkı sözlerindeki içsel edebi vizyonu sayfalar dolusu yazılmayı, üzerinde saatler dolusu konuşulmayı hak ediyor. Uyuşturucuların ve bazı söylentilere göre aşk acısının yiyip bitirdiği Staley yüzünden Alice In Chains dağılma noktasına geldi. Turneler iptal oldu. İyice kilo veren, sahnede şarkı sözlerini unutmaya başlayan, üretkenliğini yitiren bir adama dönüştü. Önce 1996'daki MTV Unplugged, ve Kiss ile çıktıkları turne sonrası ipler koptu. Uzun süre haber alınamayan Staley'nin cansız bedeni bulunduğunda kimliği ancak otopsiyle tanınacak haldeydi. O da tıpkı yakın dostu Andrew Wood gibi aşırı dozdan ölmüştü. Yapılan çalışmalar sonucu 5 Nisan 2002'de 35 yaşında öldüğü belirlendi. 5 Nisan 1994'te ölen Kurt Cobain ile aynı acı tesadüfü taşıması ise grunge tarihine yazıldı. Onu Alice In Chains albümlerinde türlü ruh hallerinde duyduk. Mad Season hadisesi ise Staley'nin gitmeden önceki son seslenişi gibiydi. En azından benim için hep öyleydi. Yoksa şu şarkı öyleydi, bu şarkı böyleydi meselesi değil. Onun gibi adamlar ölse bile her dinleyişte bir yerlerde diriliyorlar zaten. Zira Andrew Wood, Kurt Cobain, Layne Staley, en son da Chris Cornell diğer tarafta bir süper grup daha kurmuş olduklarına dair güçlü hislerim var.

1. Wake Up
2. X-Ray Mind
3. River of Deceit
4. I'm Above
5. Artificial Red
6. Lifeless Dead
7. I Don't Know Anything
8. Long Gone Day
9. November Hotel
10. All Alone

7 Ekim 2018 Pazar

Alice In Chains - Dirt


1987'de Seattle'da kurulan Alice In Chains, 90'ların az sayıdaki grunge efsanelerinden biriydi. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü hala aktif olarak müzik yapıyor olmalarına rağmen artık o efsane işleri 90'larda kaldı ne yazık ki. Sözünü ettiğimiz efsanelerin o dönem yaptıkları rock ve metal bileşenlerinden belli ölçülerde ayrılan, sert tutumlarını gizemli bir melodik anlayışla besleyen, ama asla o sertlikten taviz vermeyen Alice In Chains müziği, bana göre o meşhur grunge atmosferini Nirvana'dan bile daha provokatif / kederli biçimde yansıtabilmişti. Heavy metal, punk ve hardcore etkilenimlerini öyle bir melodik yaklaşımla dengelediler ki, bu sert türlere ölümüne sahip çıkarken, o sertliğin yobazı olmadıklarını da hissettirdiler.

İlk albüm Facelift (1990), işi yokuşa süren zor bir albümdü. Potansiyel içeren, ama daha iyisi yapılabilecek şarkılar o sertlik içinde eriyip gidiyordu bana göre. Eylül 92'de çıkan Dirt ise delilik ile deha arasında sislerle kaplı dev köprüler kurmuş, adeta yeni bir buluş gibi bir albümdü. Elbette eski geleneklerden izler taşıyordu. Fakat o kadar yeniydi ki, daha albümden önce duyduğum Would?, o güne kadar duyduğum hiçbir şarkıya benzemiyordu. Sert, kıvrak, gotik ve tabii ki Layne Staley'nin efsane vokaliyle kutsanmış Would?, bir hilkat garibesi olduğu kadar, o zamana dek "alternative rock" şeklinde yaftalanan bu müziğe kendi adını veren akımın ayak seslerini duyuruyordu. Grunge (pejmürde, kirlilik) akımı, Dirt (kir) albümüyle kendi destanını yazmaya hazırdı.

Bu müziğe henüz grunge adı konmamışken Would?'un verdiği gazla Dirt albümünün peşine düştüm. O yıllarda ancak yeraltından çekme kaset yöntemiyle ulaşılabilmesi olayın cazibesini iyice körüklüyordu. Would?'un araladığı kapıdan girdiğimde ise zincire vurulmuş Alice'in kir pas içindeki epik varoluşu tüm ruhumu öyle bir sardı ki, aklım başımdan gitti. Dirt'ü ilk dinleyiş 2., 14. veya 38. dinleyişe hiç benzemiyor, bunu sonradan anladım. Yani o ilk dinleyiş anının psikolojisi daha oturmuş vaziyette hep yanınızda duruyor ama o göz göze geldiğiniz andaki Alice'e çarpılma hissinin tekrarı yok. Olağanüstü bir enerji, olağanüstü bir yoğunluk. Tüyleri diken diken eden acıklı bir sertlik. Öfkeyle karışık hoyrat bir bulanıklık. Devasa bir isyan!


Would? albümün son şarkısı. Açılışın görkemli olabilmesi için Them Bones ve Dam That River yetiyor. Hatta zamanla onların Would?'dan aşağı kalmadıklarını fark ettim. Bu iki şarkı ilk dakikalardan itibaren peşpeşe öyle bir abandone ediyorlar ki, ne olduğunu daha tam anlayamadan (ya da anlayıp daha tam doyamadan) kendimizi Rain When I Die'ın tekinsiz kollarında buluyoruz. Aynı kollar, farklı suretlerde tüm şarkılara sirayet etmiş durumda. Bunun en büyük sebebi grubun o dönemlerdeki özel hayatlarında yaşadığı çalkantılar. Vokalist Layne Staley eroinin pençesinden kurtulamamış vaziyette. Basçı Mike Starr ve davulcu Sean Kinney'nin alkol bağımlılıkları var. Üstelik albümün kayıtlarına başlandığı sırada LA'de polis şiddetine maruz kaldıktan sonra siyah kesimin ayaklandığı Rodney King hadisesi patlak veriyor. Alice In Chains'i kuran, liderlik eden, derleyip toparlamaya çalışan gitarist Jerry Cantrell, ortalık sakinleşene dek 4-5 günlüğüne grubu Joshua Tree çölüne götürüyor. (Hatta yanlarına Slayer vokalisti Tom Araya'yı da alıyorlar.) Sonra tekrar dönüp kaldıkları yerden devam ediyorlar. Tüm bu sorunlara rağmen Dirt'ün çıkması için hepsi bir şekilde hedefe kilitlenmiş vaziyette.

Cantrell/Staley ortak bestesi olan Sickman, Junkhead ve God Smack, uyuşturucuların ve bağımlılıkların müzikal birer yansıması olarak vücut buldukları gibi, en fazla da o "kafası bir milyon" olma halini liriklere yansıtmış şarkılar. Bunun mimarı Staley'nin ta kendisi. Sonradan bu sözleri yazarken kesinlikle hayranları uyuşturucuya özendirmek istemediğini, ama ne yazık ki özendirdiğine dair birçok geri dönüşe tanık olduğunu itiraf eden Staley, bundan pişman olduğunu, ama Dirt'ün sadece eroin ve etkileri temasına sahip bir albüm olmadığını söylemişti. Dirt karanlık, acı, öfke, anti-sosyal davranışlar, uyuşturucu bağımlılığı, ilişkiler, savaş, ölüm gibi temalar üzerine odaklanmış şarkılarla dolu. Farklı ilham kaynakları var. Ama Cantrell en karanlık şarkıda bile bir iyimserlik sezilebileceğini, bunların yazıldığı andaki saflığı her zaman koruyan şarkılar olduklarını savunmuştu. Örneğin Dam That RiverSean Kinney ile yaşadığı, Kinney'nin bir kahve sehpasını kafasında kırmasıyla sonuçlanan bir tartışma sonrasında, albümün en içli şarkılarından Down In The Hole'u da o dönemdeki uzatmalı sevgilisi Cortney Clarke ile yaşadığı ilişkiden esinlenerek yazdığını söylüyor Cantrell.

Bu kadar da değil. Jerry Cantrell tek başına yazdığı Rooster ile Vietnam'da savaşmış (çocukluk lakabı da Rooster olan) babası Jerry Cantrell Sr. için, Would?'u da aşırı dozdan ölen Mother Love Bone solisti olan arkadaşı Andrew Wood için yazmış. (Wood anısına Chris Cornell'in Temple Of The Dog bünyesinde yazdığı şarkılardan bahsetmiştik. Birileri de Cornell için şarkı yazacak mı acaba?) Layne Staley'nin de tek başına yazdığı iki şarkı var ki biri Hate To Feel, diğeri de olağanüstü bir hard, grunge, goth rock olan Angry Chair. Zaten bu gotik atmosferden hiç çıkmadığımız Dirt, yanan, yıkılan, üzen, öfkelendiren, kan ter içinde bırakan, cehennemden kopmuşçasına sert, dâhilerin elinden çıkmışçasına stilize bir rock şaheseri. O kadar güçlü ve doyurucu ki, ondan sonra nasıl bir Alice In Chains albümü gelirse gelsin bu çıtanın üstüne çıkamaz, çıkamadı da. Ama iki yıl sonra bir Alice In Chains EP'si geldi ve bu defa cennetten çıkmışçasına huzurlu/hüzünlü akustik bir sarhoşluk kapladı ortalığı.


Jerry Cantrell - Layne Staley

1994 tarihli Jar Of Flies EP'si, eroin kafasıyla 90'lar X kuşağının tüm yüklerini aynı potada yoğurmuş Dirt evreninin ardından hiç beklenmedik bir sound taşıyordu. Sadece 1 haftada yazılıp söylenmiş olan 7 şarkıdan oluşan Jar Of Flies, Dirt ruhunun akustik bir yansımasıydı sanki. O gotik havayı, uhrevi ve hayali lirikleri koruyan, ama içine benzersiz ve tekinsiz bir huzur da yükleyen bu şarkılar bu dünyaya ait değillerdi. Alice In Chains soundunu diğer 90'lar grunge gruplarından ayıran ilk özellik bu tarifte gizliyse, ikinci özellik de Cantrell - Staley ikilisinin bazen tek, bazen çift vokalli şarkı söyleme tarzlarıydı. Staley'nin hırçın, kurnaz, karanlık, köşeli vokali, bir miktar daha olgun, mainstream, ama kesinlikle incelikli Cantrell vokaliyle mükemmel bir denge kuruyordu. Her dinlediğimde beni dağıtan Down In A Hole ve Would? ikilisi buna en güzel örneklerdendir. Şarkıların mühendislik dehası barındıran inşasını daha çok Cantrell sağlarken, bir rock grubunu benzerlerinden ayırıp özel kılacak tüm vokal oyunlarını Staley üstlenmişti. God Smack'te nasıl olduğuna hala inanamadığım vokal ile, Jar Of Flies'ta yer alan Nutshell'deki yürek dağlayan saflıktaki vokal aynı adamın ses tellerinden çıktığını duymak müthiş bir tecrübedir.

Bu albümün hemen ardından Mike Starr'ı kovup yerine Mike Inez'i alan grup, 95 yılında kendi adlarını taşıyan bir albüm daha yaptıktan sonra (bu albümün Dirt ve Jar Of Flies ruhundan uzak olduğunu söylememe pek gerek yok) Layne Staley'nin 2002'de aşırı dozdan ölümüyle büyük bir darbe aldı. (Bu olaya bir sonraki yazıda temas etmeli.) O gün bugün de bence belini doğrultabilmiş değil. Cantrell grubun fişini çekmektense "en iyi dostum" dediği Staley'nin yerine, sesinde hiçbir özellik taşımayan William DuVall ile yola devam etti. Üç albüm daha yaptılar. Bunlardan 2013 tarihli The Devil Put Dinosaurs Here biraz düzgün bir albüm olsa da, Alice In Chains'in değil de başka bir grubun albümüydü sanki. Hele 2018 yılında çıkan Rainier Fog'un üzerinde Alice In Chains yazması resmen geçmişe hakaret. Grubu tek başına ayrıcalıklı kılan Staley değildi tabii. Cantrell de 90'lardaki Cantrell değil artık. Hiçbirimiz değiliz. Bunu kabullenmek acı olsa da Dirt gibi albümlerin devri, gençliğimizin sonsuz fırsatlarının, hırslarının, ihtiraslarının, aşklarının kapıları gibi kapandı. Onlara albümlerle geri dönme yolunun açıklığı ise bizi bazen teselli ediyor, bazen de etmiyor. Teselli olmamak, farkına varmasak da bizi besliyor.

1. Them Bones
2. Dam That River
3. Rain When I Die
4. Sickman
5. Rooster
6. Junkhead
7. Dirt
8. God Smack
9. Iron Gland [unlisted]
10. Hate to Feel
11. Angry Chair
12. Down in a Hole
13. Would?

8 Haziran 2017 Perşembe

Puta Volcano - Harmony Of Spheres


Yunanistan'ın grunge/stoner alemine kazandırdığı bir diğer sıkı grup olan Puta Volcano, 2015'teki The Sun'ın ardından Harmony Of Spheres ile kalitesini perçinliyor. Bindikleri alamet nereye gider bilinmez ama doğru yolda oldukları kesin. Zira Harmony Of Spheres ile The Sun'ın üzerine koyarak o doğru yolda ilerliyorlar. Luna Stoner, Alex Pi, Bookies ve Steven Stefanidis dörtlüsünden oluşan grup, 90'lardan aldıklarını modifiye etme konusunda yurttaşları Planet Of Zeus'un izinden gittiklerini gizlemiyorlar. Bu iki grup hem soundlarıyla, hem yazdıkları şarkılarla, hem de albüm performanslarıyla benim diyen İngiliz, Amerikan gruplarının çoğuna nal toplatacak kalitede işler çeviriyorlar. Evet ingilizce söylüyorlar ama bağlı oldukları müzik türünü baygın tembelliklere kurban etmiyor, güçlü rifflerle bezeli, ruhu olan rock şarkılarına uygun yazıp, çalıp, söyleyerek onun itibarını güçlendiriyorlar. Coşkulu, tutkulu, zeki ve çok güçlüler. Puta Volcano, bu özelliklere bir artı daha ekleyerek Luna Stoner sayesinde bu müziğin kadın vokal yönünden de gücünden bir şey yitirmeyeceğini ispatlıyor.

Luna Stoner'ın öyle rock tarihindeki efsane kadın vokal referanslarıyla tanımlanabilecek ayrıksı bir sesi yok. Ketumluğunu sert çığlıklarla süslemeyi bilen ve takım oyununa iyi adapte olmuş bir kadın. Zaten Puta Volcano'nun başrolünde o yok. Çünkü Puta Volcano'nun başrolünde dört Puta Volcano üyesi var. Albümün 8 şarkısında da hissedilen ortak enerji, kimseyi geri plana atıp öne çıkarmıyor. Besteler kendi disiplinlerine hakim, ancak kendi içlerinde başka yollara sapabilecek yetkinlik taşıyorlar. İlk dinlediğimde açılıştaki öncü kuvvet Dune'a, basit bir gitar melodisinden olağanüstü bir stoner canavarı yaratan Neon'a, dinamizmleriyle derime nüfuz eden Jovian Winds ve Afterglow'a tav oldum ki, bunlar albümün sadece yarısıydı. Progressive stoner rock diyebileceğimiz Bird ve Infinity, stadyumda atmosferinde çalıyorlarmış hissiyatı veren Zeroth Law ve bana Soundgarden'ın ağır bestelerini andıran Moebius ile tamamlanan döngü, dolu dolu yaşadığım yaklaşık 35 dakikanın tadını damağımda bırakıyor. Harmony Of Spheres sayesinde artık son yılların en heyecan verici stoner rock gruplarından biri olarak görmeye başladığım Puta Volcano, artık bir ekol oluşturmaya başlamış Atinalı grupları daha dikkatle takip etme isteğimi kamçılıyor. Tam şu anda Neon çalıyor ve ben yine kamçılanıyorum.

1. Dune
2. Bird
3. Jovian Winds
4. Zeroth Law
5. Neon
6. Moebius
7. Afterglow
8. Infinity

5 Mayıs 2017 Cuma

The Afghan Whigs - Black Love


1986 Cincinnati doğumlu alternative rock, grunge, indie rock grubu The Afghan Whigs, Mayıs 2017'nin hemen başında 8. albümü In Spades'i dolaşıma soktu. Demon in Profile, The Spell, Arabian Heights gibi klas şarkılar yapmışlar. Her albümlerinde olduğu gibi dinledikçe açılıp saçılacak bir albüm olduğunu hissediyorum. Aslında In Spades hakkında birşeyler söylemek istiyordum. Ama daha iki kez dinlediğim bir albüm yerine, hem onlarla ilk kez tanıştığım, hem de bu 8 albümden en sevdiğim olduğu için 1996 yılına ait 5. albüm Black Love ile ilgili iki lafın belini kırmak istedim. Grunge'ın yeni yeni filizlendiği, sonra patladığı, giderek sönüp nihayete erdiği yıllarda hep müzik yapan grup, 2017'de bile hala capcanlı ve kaliteli olmayı sürdürüyor. Black Love ise, tam da patlama ve yanma dönemine denk gelmiş, artık insanların tekdüze şarkılardan sıkılmaya, aynı tür içinde ufak tefek farklar aramaya başladıklarında ortaya çıkmış bir albümdü.

Black Love, birçok yönüyle 1996 ve civarındaki X Kuşağı'nın duygularındaki farklı bir gönül teline tercüman olmuş albümlerdendi. Bu tel, cayır cayır yanan gitarların, hırçın davul ve bas gitarın hücrelerine sızmış olan soul duygusuydu. Kurucu ve lider konumundaki Greg Dulli, The Afghan Whigs'ten başka Twilight Singers, The Backbeat Band (daha evvel bahsettiğim üzere Backbeat filmi için kurulmuş tek albümlük cover grup), The Gutter Twins gibi yan projelerin, 2005 yılına ait Amber Headlights adlı solo çalışmanın sahibi çalışkan ve üretken bir insan. Bunun yanında gruba bu soul karakterini veren de kendisi. Çeşitli anlarda çatallı, detone, naif, siyah, canhıraş, romantik kimliklere bürünebilen bu ses ve o sesin kendini ifade ettiği stil sahibi rock örgüsü, grubu bu yıllara azar azar taşımayı başardı. Black Love'da yer alan My Enemy, Going To Town, Double Day ve Blame, Etc. gibi şarkıların öncülük / izciliğinde bu rock ve soul birlikteliğinin dinamizmi, sert ve maskülen grunge gruplarının atarlanmalarından farklı bir yerde duruyordu. Onları hep takım elbiseler içinde görürdük mesela.

Step Into The Light, Night By Candlelight, Faded gibi hüzünlü ve ağır bestelerde de hissedilen bu soul meselesini, The Afghan Whigs gibi, birilerinin ısrarla grunge müziğe yamamaya çalıştığı bir grubun, bu türün hem içinde, hem de dışında kalabilmesinin sigortası olarak görebiliriz. Soul ve funk damarları, onları her daim orijinal kıldı. Haklı olarak grunge çöplüğüne değil, grunge kültürüne ait görüldüler. 2017'deki In Spades'te bu 96 ruhunun hala korunduğunu gördüğümüz gibi, sound ve promosyon olarak modern çağa entegre oluşlarındaki rahatlığı da görmemiz mümkün. Otoritelerce ve puanlama yapan bazı sitelerce en iyi The Afghan Whigs albümü Gentlemen (1993) olarak gösterilir. Bana göre ise Black Love'dır. Sık sık dinlenecek bir albüm değildir. Hatta arayı uzun tutmak gerekir ki, bu uzun aradan sonra dinlendiğinde kendini özlettiğini anlayasınız. İşte kendini bunca yıl çiğ tutup aynı zamanda melankolik, sinematik, karizmatik kalabildiği için özeldir Black Love...

1. Crime Scene Part One
2. My Enemy
3. Double Day
4. Blame, Etc.
5. Step Into the Light
6. Going to Town
7. Honky's Ladder
8. Night by Candlelight
9. Bulletproof
10. Summer's Kiss
11. Faded

10 Aralık 2016 Cumartesi

Stone Cream - Rust


2016 biterken Planet Of Zeus'un süper albümü Loyal To The Pack ve black metal kanadından Rotting Christ'ın Rituals çalışmasıyla sanırım bu seneki Yunanistan kontenjanım doldu derken bir gece ansızın rastladığım Stone Cream adlı klişe isimli grubun Rust isimli albümü ortalığı yine darma duman etti. 8 şarkılık Rust nasıl başladı, nasıl yürüdü, nasıl bitti hiç bilmiyorum. Belki stoner rock açlığım depreşmişti ve doğru zamanda doğru yerde karşıma çıktı. Lakin korkunç biçimde albümü tekrar dinleme isteği duydum. Hep olduğu gibi ikinci sefer daha oturaklı ve bilinçli bir şekilde aktı. Göremediğim, duyamadığım pekçok şey daha net ortaya döküldü. O vakit bunun açlıkla falan ilgisinin olmadığını, Stone Cream'in basbayağı taş gibi bir grup olduğunu anladım. Üstelik bir de uzun ve yorucu son Metallica sancısı Hardwired…To Self-Destruct'tan sonra dinledim. (Aslında çıkar çıkmaz dinlemiştim de, deluxe edition hatırına bir daha üstünden geçeyim dedim.) Buna rağmen Rust en ufak bir arıza çıkarmadı, hatta Hardwired sonrası panzehir gibi geldi. Laf açıldı ama dinleyen her 100 kişiden 98'inin başyapıt dediği Hardwired'ı ikinci kez dinlemenin acısı ancak bu lafı hemen kapatarak biter. Zira lafı tekrar Stone Cream'e getirmek işime geliyor.

Lafı onlara getirmesine getireceğim ama haklarında Yunanistan'dan çıktıkları ve üç kişi olduklarından başka hiçbirşey bilmiyorum şimdilik. Bırak isimlerini, resimlerini bile görmedim daha. Ne zaman, ne şekilde kurulmuşlardır, Rust bu Yunan kardeşlerin ilk albümü müdür insan merak ediyor. Normalde merak etmez. Fakat sen ortaya 90'ların birinci sınıf grunge kültürünü, yılımız ve günümüzün birinci sınıf stoner rock kültürüyle ustalıkla iç içe geçirmiş bir müzikle çıkarsan adama bunları sorarlar. Haklarında elimizdeki tek dişe dokunur bilgi olan Rust, bu kültürler arası geçişleri mükemmel yansıtan, güçlü riff ve ritm özelliklerini kendi içinde sabit bir konumda tuttuktan sonra o sabitliğin üzerinde serbestçe dolaşan şarkılardan mülhem bir albüm. O sabitliğin içinde grunge var, blues var, heavy metal var. Hepsi Hardwired'ın dümdüz ilüzyonundan değil, "az ama öz" prensibinin sert notalar halinde dinleyeni yer yer meditasyon etkisi altına alan samimiyetinden ibaret şarkılar. Lafını açmayayım diyorum ama olmuyor. Bırak isimlerini, resimlerini bile görmediğim bu üç arkadaş Hardwired'ı kesin dinlemiştir. Ne hissetmişlerdir bilmek isterdim. "Türleri, kulvarları farklı" gibi şeyler umurumda değil. Ama kendi yaptıkları Jail Dog, Galiandra, Haunted Train, Broken Child, Snakes On My Back gibilerinin öncülüğünde toplam 8 şahane şarkıdan oluşan Rust'ın eline su dökemeyeceğini bilmelerini isterdim. Belki de biliyorlardır!

1. Jail Dog
2. Broken Child
3. Snakes On My Back
4. Ghost
5. Galiandra
6. Aegean
7. Haunted Train
8. Bow

20 Ekim 2016 Perşembe

VA - Stone Free: A Tribute To Jimi Hendrix


İşte ilk örneklerden biri olması itibariyle tribute albümler arasında saygın bir yere sahip, benim de en sevdiklerimden biri olan Jimi Hendrix saygı duruşu Stone Free. Hatta şahsi resmi kayıtlarımda satın aldığım ve "tribute" kavramıyla tanıştığım ilk albümdür kendisi. Haliyle Hendrix için de birçok tribute albüm yapıldı. Bunlar arasında dinlediklerimden aklımda bir tane bile şarkı kalmamışken, Stone Free kendini hiç unutturmadı ve özellikle 90'larda başucu kasetlerden biri oldu benim için. İçinde Buddy Guy, Eric Clapton, Pat Metheny gibi ustaların gitar çaldığı, Seal & Jeff Beck, Slash & Paul Rodgers gibi heyecan veren ortaklıkların yaşandığı, The Cure'un Purple Haze'i yorumladığı, Body Count, P.M. Dawn, Living Colour gibi siyah müziğin farklı kanatlarından isimlerin Hendrix kanatları altında buluştuğu Stone Free üstüne başka bir Hendrix tribute albümü daha yok. Hatta bir adım öteye daha giderek, benim için gelmiş geçmiş en iyi tribute, en iyi cover albümlerden biri olduğunu söylemek de benim boynumun borcu.

Bana göre içinde bir tane bile sıradan şarkının olmadığı Stone Free, her şarkısı ya nakış gibi yeniden işlenmiş, ya da Hendrix mantalitesi ile özgürce akışına bırakılmış biçimde sere serpe uzanıyor. Hani her bir şarkıya birer paragraf methiye düzülebilir. Bunun gerçekte Hendrix şarkılarının ilham veren gücünden mi kaynaklandığı tartışılır. Zira aynı Hendrix şarkıları sözünü edip adını hatırlamadığım pekçok tribute albümde hiç de iyi yorumlanmamış, hatta üstadı mezarında ters döndürecek banallikte örneklere ev sahipliği yapmıştı. Mesele "iyi şarkı seçimi" de olamaz. Tribute albümlerde seçtiğiniz bir şarkıyı pekala bulunduğu yerden alıp başka istikametlere taşıyabilirsiniz. Şarkı başkasının olabilir ama yorum sizindir. Kaldı ki illa bir yere taşıma zorunluluğunuz da yoktur. Sadece göreceli de olsa o şarkıyı sıkıcı bir hale sokmamanız, kendinizden birşeyler de katmanız beklenir. Stone Free, en başta bünyesinde bu cover bilincini iyi bilen tecrübeli isimleri barındırdığı için iyi bir albüm.


Stone Free aynı zamanda benim çoğunlukla bir tribute albümde aradığım tür sıçramalarını da çok iyi beceren bir toplama. Grunge (Hey Baby, Spanish Castle Magic, Are You Experienced?), hard rock (Manic Depression, I Don't Live Today, Crosstown Traffic), pop rock (Bold As Love, Stone Free), blues (Red House), new wave (Purple Haze), modern classical (Fire), hip-hop (You Got Me Floatin'), pop jazz (Third Stone From The Sun) gibi farklı kanatlardan ses veren albüm, Hendrix'in geniş tabanlı müziğinin, ilham verici gücünün ulaşabileceği mecraları gösteriyor. Elbette ticari bir havası var. Ama bu hava, albümün ruhsuz bir handikapa dönüşmesine izin vermeyecek donanımlı insanların yaratıcı katkıları sayesinde fazla hissedilmiyor. Eğlence ve farklı deneyim ihtiyaçlarını aynı anda karşılıyor. Klişelerin aksine, cover kavramı insanın kendine yakışanı giymesi değil, hazır malzemeden kendine yeni bir elbise dikmesidir mottosunu büyük ölçüde hayata geçirmiş bir albüm Stone Free.

Bu kadar şey söyledikten sonra albümde favori olarak göstereceğim şarkı veya şarkılar olmadığı anlaşılmıştır. Kabaca bakıldığında hep tanınmış isimleri görürüz. Spin Doctors, Belly, P.M. Dawn gibi 90'larda altın dönemini yaşamış bazı isimlerin doğal varlığı, uzun yıllar müzik dünyasında saygın bir yer edinmiş olanlarla iç içe geçmiş ve hiç ayrıksı durmamış. Sadece kapanışta yer alan Hey Baby (Land Of The New Rising Sun)'a kanat takıp uçurmuş olan M.A.C.C. isimli grup göze yabancı geliyor, kulağa yabancı gelmiyor. O da zaten Pearl Jam üyeleri Mike McCready, Jeff Ament, Matt Cameron ve Soundgarden solisti Chris Cornell'in baş harflerinden oluşan tek şarkılık bir grubun adı. Yanılmıyorsam bu değerli coverın bulunabileceği tek albüm de Stone Free. Albümü baştan ayağa değerli kılan tek şey, Hendrix şarkılarına emek verenlerin popüler ve tecrübeli isimler olması değil, bu isimlerin cisim olarak da gerçekten çok iyi coverlar yapması. Nice popüler ve deneyimli isimler gördük ki, coverladıkları şarkıya bir ruh, başkasından ödünç alınmış olsa da bir kimlik, kendilerinden bir parça katamamışlardı. Ama Stone Free, bir efsane kendi şarkılarıyla başkaları tarafından nasıl anılır, onu tanımlayan albümlerden biri. Jimi Hendrix'i en iyi yad eden albüm.

1. The Cure - Purple Haze
2. Eric Clapton - Stone Free
3. Spin Doctors - Spanish Castle Magic
4. Buddy Guy - Red House
5. Body Count - Hey Joe
6. Seal and Jeff Beck - Manic Depression
7. Nigel Kennedy - Fire
8. Pretenders - Bold as Love
9. P.M. Dawn - You Got Me Floatin'
10. Slash and Paul Rodgers with the Band of Gypsys - I Don't Live Today
11. Belly - Are You Experienced?
12. Living Colour - Crosstown Traffic
13. Pat Metheny - Third Stone From the Sun
14. M.A.C.C. - Hey Baby (Land of the New Rising Sun)

26 Nisan 2014 Cumartesi

Temple Of The Dog - Temple Of The Dog


Hikaye, hard rock'tan, daha adı bile konmamış grunge'a geçilme dönemi olan 1990'da kurulan ve Seattle'ın kapalı kutu rock ortamında lokal çevrelerce iyice tanınan Mother Love Bone grubuyla başladı. Grubun müziği tam da bu geçiş dönemini yansıtırcasına bir köprü niteliğindeydi. Solist Andrew Wood, glam görüntüsünü aynı geçiş dönemine konumlandıran bir pre-grunge figürü olarak çok sevilen hayat dolu bir adamdı. Ayrıca grupta bas çalan Jeff Ament ve gitarist Stone Gossard, çok yakın bir gelecekte Pearl Jam'i kurup şan ve şöhretin ışıklı yollarında pena sallayacaklardı. Seattle'ın yeraltında tanınan, sevilen, geleceği parlak görülen Mother Love Bone, ilk albümünün kayıtlarını 1989 Ekim ve Kasım aylarında tamamlayıp uygun anı beklemeye başlamıştı ki, belki de rock tarihinin 90'lar ayağının en önemli kırılma noktası yaşandı. Andrew Wood, Mart 1990'da aşırı dozdan ötürü hastaneye kaldırıldı. Sadece üç gün dayanabildi ve henüz 24 yaşında hayatını kaybetti. Grubun stüdyo kayıtları da ancak Kasım 1990'da Apple adıyla piyasaya çıktı. Yalnız Amerika'da belli bir rock çevresi tarafından tanınan Wood'un ölümü, bir süre sonra milyonları derinden etkileyecek bir patlamanın fitilini ateşlemişti.

Wood'un kaybı grup arkadaşlarını, en önemlisi de ev arkadaşı Chris Cornell'i fena yaraladı. Grubu Soundgarden ile Avrupa turu dönüşü acı haberi alan Cornell, hiç vakit kaybetmeden bu tur esnasında biriktirdiği materyalleri kullanmak, onlara duygularından kopan sözler yazmak ve bunları ölümsüzleştirmek için, dostu Andrew'ün hatırasına bir projenin pimini çekti. Cornell ilk olarak Andrew'ün gruptan arkadaşları olan Ament ve Gossard'a yaklaştı. Zaten ikisi de çok yetenekli ve tutkulu müzisyenler oldukları için, Wood sonrası "biz ne olacağız" çaresizliğine düşmemişlerdi. Soundgarden davulcusu Matt Cameron'ın da katılımıyla dört kişiyi bulan proje, Gossard'ın çocukluk arkadaşı süper yetenekli gitarist Mike McCready'yi de dahil etmesiyle beş nüfusa ulaştı. Ama zincirleme bir şekilde yine Ament, Gossard ve McCready'nin hayata geçirmeyi planladığı Mookie Blaylock (ki isim hakları yüzünden adı Pearl Jam olarak değişecek) grubun vokal seçmelerine demosunu yollayan Eddie Vedder da birkaç şarkıda eşlik edince olayın rengi belli oldu. Tek belli olmayan, Andrew Wood anısına gerçekleştirilen bu tek albümlük birleşmenin adıydı. O da bir Mother Love Bone şarkısı olan Man Of Golden Words'te geçen "Seems I've been living in the temple of the dog" cümlesinden alınmış Temple Of The Dog oldu.


Chris Cornell'in dostu Andrew Wood için yazdığı ilk şarkılar, aynı zamanda Temple Of The Dog albümünün ilk iki şarkısı olan Say Hello 2 Heaven ve Reach Down idi. Say Hello 2 Heaven, Cornell'in o benzersiz sesinin de işaret ettiği üzere ölümün hüznünü, cennete gitmenin ümidiyle mükemmel buluşturmuş bir şarkı. Tabii burada ölümü kabullenemeyişin isyanı ve cennet şüphesinin yarattığı çaresizliği de hissetmek olası. 11 dakikalık Reach Down ise bambaşka bir alem. "Pink Floyd köküne kadar grunge bir grup olsaydı"nın notalara dökülmüş hali sanki. Az önce çağrışımı yapılan türlü duygu arasında isyanın daha fazla hissedildiği bir şarkı. Aslında şarkı bile değil. Bir patlama. Gossard ve McCready'nin olağanüstü gitar sololarıyla dinleyene boyutunu şaşırtan Reach Down ile ilgili Chris Cornell'ın anlattığı bir anekdot da önemli. Bu albümle ilk stüdyo deneyimini yaşayan McCready, Reach Down'da kendine ait dört dakikalık doğaçlama solosunu atarken solonun yarısında kulaklığı fırlıyor ve geri kalanını hiçbirşey duymadan tamamlıyor. Bu solo da olduğu gibi şarkıda yer alıyor. Andrew Wood ile yaşıt olan ve muhtemelen o yıllarda Wood ile hiçbir anısı olmayan McCready'nin bu kendini adamışlığının karşılığı, Temple Of The Dog'u bir "Andrew Wood Tribute" oluşumundan çok daha öteye taşıyor.

Hunger Strike, Reach Down'ın çektiği uzun ve meşakkatli yol filminin ardını toplamaya çalışan daha ana akım, ama bu birlikteliğin Andrew Wood ile sınırlı olmadığını gösteren sistem isyankarı bir şarkı. Grunge vokaline yön tayin etmiş iki adam olan Chris Cornell - Eddie Vedder düetini duyabileceğiniz tek şarkı aynı zamanda. Biraz daha tecrübeli Cornell, ilk ciddi deneyiminde Vedder'a hiç kıllık yapmamış, hatta "şarkıyı ben nasıl söylemek istediysem o da içgüdüsel olarak öyle söyledi" itirafında bulunmuş. Albümdeki on şarkıdan yedisi haliyle Chris Cornell'a ait. Biraz da ironik biçimde ilk üç şarkının efkarlı ruh halinden bir nebze sıyrılma görevini üstlenen ise ex-Mother Love Bone olmuş Ament - Gossard ikilisinin bestesi olan ve dört ay sonra çıkacak Ten efsanesinin ayak seslerini duyuran Pushin Forward Back suretinde karşımıza çıkıyor. Zamanında Pearl Jam, Alice In Chains, Blind Melon gruplarına destek çıkmış yapımcı Rick Parashar'ın piyanosu eşliğinde somut anlamda da blues bir tavır takınan Call Me A Dog, bir şekilde eski blues bestelerinin dile getirdiği "life is hard, and then you die" basitliğini grunge kuşağının kafa karışıklığına bezemiş nitelikte.

Kaset formatında tanıştığım Temple Of The Dog albümünün B yüzünün açılışında beni hep Stone Gossard bestesi Times Of Trouble karşılardı. Dramatik, gergin, üzgün, kızgın karmaşıklığıyla, yine Parashar'ın piyano darbeleriyle, X Kuşağı hassasiyetleriyle örülü lirikleriyle ve Cornell'in çalarken gözünden bir damla yaş süzüldüğünü hayal ettiğim mızıka solosuyla gelmiş geçmiş en iyi B1'lerden biriydi Times Of Trouble. Zaten ondan sonrası Wooden Jesus ve "İsa, sen nerelisin, olayın nedir" mevzusu boy veriyor. Your Saviour, albümün genlerindeki dramatik damarları kesmeden harikulade bir funk çeşnisi yaratıyor ki bunda en önemli pay, Pearl Jam ve Soundgarden gibi iki grubu birden idare eden dünyanın yaşayan en iyi bateristlerinden biri olan Matt Cameron'a ait. Pearl Jam - Soundgarden karışımı nasıl olurdu sorusuna (tabii 90'ların ilk yarısı itibariyle), daha bu ikisi doğru dürüst isim yapmamışken cevap vermiş şarkılar bunlar. Your Saviour, Cornell tarafından yazılmış bir Pearl Jam şarkısı gibiyken,  Gossard bestesi olan Four Walled World ise bir Soundgarden şarkısı gibi adeta. Yok aslında birbirimizden farkımız derken finali yapan All Night Thing, organ ve piyano sayesinde değil Pearl Jam veya Soundgarden, değil grunge, rock bile olmayan lezzetine o an ortak etmeyi başarıyor.


Chris Cornell - Andrew Wood
 
Saygısızlık gibi olmasın, Mother Love Bone bana müzikal anlamda hiçbir şey ifade etmeyen bir gruptur. Bu yüzden Temple Of The Dog'un hikayesini öğrendiğim ilk zamanlar bu şarkıları bir vefa albümü için çok fazla bulmuştum. "Grunge nedir" diye sorulduğu vakit önereceğiniz Ten, Dirt, Nevermind (ki ben bunu genelde pek grunge şeklinde önermem) ve Superunknown (ki bunun yerine Badmotorfinger diyenlere de saygım sonsuzdur) dörtlüsünün dışına çıkıldığı pek görülmemiştir. Temple Of The Dog, biraz da bu tribute meselesi yüzünden pek hak ettiği ilgiyi görmedi başlarda. Oysa ortada bir tribute projesinden daha fazlası vardı. Lakin o hep şikayet ettiğimiz ticari tezgah sayesinde ulaşabildik bu albüme. İlk çıktığında sadece ABD'de 70 bin kopya sattığı için değil, Nisan 91'de çıkan bu albüm sonrasında Ten (Ağustos 91) ve Badmotorfinger (Ekim 91) albümlerinin yarattığı olağanüstü başarı yüzünden daha majör bir şirket tarafından tekrar piyasaya sürüldüğü için ulaşabildik. O zaman 1 milyondan fazla sattı tabii.

Temple Of The Dog, herşeyden evvel bir Chris Cornell projesi. Baştan beri bir veya birkaç Mother Love Bone coverı yapmaya (iyi ki) yanaşmamış, sıfırdan yeni şarkılarla hem yasını tutmuş, hem de öfkesini kusmuş. Besteleri, sesi, gitarı, grubu oluşturmaya yönelik çabaları ve tüm bunları yaparken bile kontrol manyağı olmadan, gerçek bir grup anlayışıyla hareket etmesi, tek seferlik de olsa bir grunge kardeşliği yaratması onu çok özel bir adam yapıyor. O yüzden Scream gibi solo albümleri ona yakıştıramıyoruz. O yüzden Pearl Jam ve Soundgarden'ın son yıllardaki vasat albümlerini hazmedemiyoruz. Daha ortada Ten ve Badmotorfinger yokken kısa süreliğine de olsa Temple Of The Dog vardı. Böylesine ölümsüz bir rock klasiğinin bilerek ve isteyerek ilk ve son oluşundaki güzellik, gerçek anlamda "tek" olmanın adını koyuyor adeta.

1. Say Hello 2 Heaven
2. Reach Down
3. Hunger Strike
4. Pushin Forward Back
5. Call Me a Dog
6. Times of Trouble
7. Wooden Jesus
8. Your Saviour
9. Four Walled World
10. All Night Thing

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Riding Giants (OST)


Çok istememe rağmen bir türlü denkleştirip izleyemediğim 2004 tarihli Stacy Peralta belgeseli Riding Giants, sörf kültürünün ortaya çıkışı ve tarihi üzerine bir yapım. Daha görmeden mutlaka görülmesi gereken bir belgesel olduğuna inancım yüksek. Estetik olarak olağanüstü bir spor olması yanında, bazı kanallarda izlediğimiz çılgın sörf görüntülerinin altına döşenen müziklerin de etkisiyle insanı o azgın dalgaların altına atlama isteği de uyandıran bir spor. Bu bilinçle Riding Giants'ın müziklerinden oluşan albüm de aynı gaza getirici etkiye sahip. Tanıdık ve tanımadık isimlerin şarkılarından oluşan bu albümü uzun zaman önce bulmuştum. Özellikle yaz zamanlarında, çeşitli imkansızlıklardan dolayı yapamadığımız bu sporu en azından yapıyormuş duygusu yaratması muhtemel şarkılarla tekrar tekrar anarım.

Teması itibariyle albümün ev sahipliğini yapan Dick Dale'in Misirlou'su ve Link Wray'in Rumble'ı, surf rock'ın kitabını yazmış bu adamlardan seçilen iki tanıdık enstrümantal. Aslında daha çok surf rock şarkısı umulası bir albüm. Ama bu umulası durumu, elit seçkisiyle farklı açılardan lehine çevirmiş bir iş aynı zamanda. Hiç The Beach Boys şarkısı kullanılmamasını nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum. Gerçi Birleşik Devletler'de The Beach Boys'u dönemin Backstreet Boys'u olarak gören eski bir nesil de yok değil. 56 yaşındaki Stacy Peralta'nın da bu neslin evladı olması kuvvetle muhtemel. Bu arada kendisi 2001 yılında Sean Penn'in anlatıcılığını yaptığı Dogtown and Z-Boys adlı 70'lerdeki kaykay hareketini konu alan nefis belgeselin de yönetmeni. Bu belgeselin de Jimi Hendrix, Thin Lizzy, T. Rex, Rod Stewart, Iggy Pop, ZZ Top gibi isimlerin şarkılarınn yeraldığı sıkı bir soundtrack albümü mevcut.


The Ruts ile eski, The Hives ile yeni punk örneklerinin yer aldığı albümde Sol Hoopii ve Gabby Pahinui Hawaiian Band adında Hawaii'nin sanatçılarından iki seçki de ihmal edilmemiş. The Stray Cats ve Screamin' Jay Hawkins'i zaten bilen bilir. (Hawkins ve belgesel deyince, 2001 tarihli Screamin' Jay Hawkins: I Put A Spell On Me belgeselinin de hala peşinde olduğumu belirteyim.) Bana göre albümün onur konukları ise grunge'ın üç büyükleri olan Alice In Chains, Soundgarden ve Pearl Jam olmuş. Üçlüden yapılan seçkiler çok yerinde. Grunge'ın bu kültürle ilişkisine "ne alaka" olarak bakılmamalı. Referans olarak bazı şarkılardaki liriklerin sörf gelenek göreneklerine göndermeleri bir yana, özellikle Eddie Vedder'ın eski bir sörfçü olduğunu bilmeyen gözüme gözükmesin. Them Bones ve My Wave'in müthiş karizmaları, Go'nun azgın dalgaların ortasına sörf tahtasız balıklama atlatacak gaz takviyesi, bu şarkıların albüm için ne kadar yerinde seçimler olduğunu gösteriyor. Henüz izlemeden arşivlik olduğunu hissettiğim belgeselin, arşivlik olduğuna kefil olabileceğim soundtrack albümü ile tencere kapak olduklarına neredeyse eminim.

1. The Waterboys - This is the Sea
2. Alice in Chains - Them Bones
3. The Ruts - Babylon's Burning
4. The Hives - The Stomp
5. Link Wray - Rumble
6. Sol Hoopii - 12th Street Rag
7. Illdependents - Innacitytears
8. Dick Dale & His Del-Tones - Misirlou
9. The Stray Cats - Rumble in Brighton
10. Screamin' Jay Hawkins - Makaha Waves
11. Soundgarden - My Wave
12. Pearl Jam - Go
13. Gabby Pahinui Hawaiian Band - Aloha Ka Manini
14. Bangkok Starters - Glass Off

27 Ocak 2013 Pazar

Judgment Night (OST)


Karavanlarıyla boks maçına giden Emilio Estevez, Cuba Gooding, Jr., Stephen Dorff ve Jeremy Piven dörtlüsünün uyuşturucu kralı Denis Leary'nin bir cinayetine tanık olmalarıyla cehenneme dönen gecelerinin konu edildiği 1993 yapımı Stephen Hopkins filmi Judgment Night, pek ses getirmemiş orta karar bir macera filmiydi. Seveni de vardır, sevmeyeni de. Ama filmin öyle bir soundtrack albümü vardı ki, 90'ların en heyecan verici heavy metal, alternative rock, grunge gruplarından bir kısmıyla yine aynı yılların yeraltı/yerüstü hip-hop, rap isimlerinin bazılarının ortaklaşa yaptıkları 11 şahane şarkının bulunabileceği yegane kaynaktı. Bu albüme emek veren isimleri ve ortaklıklarını görünce, hele de o ortaklıkların meyvesi şarkıları duyunca kulakları şınav çeken her müzikseverin kendine ait anısı bulunur muhakkak.

Benim o dönem (hatta şimdi de) favorilerim olan rock köşesindeki Pearl Jam, Sonic Youth, Living Colour, Slayer, Dinosaur Jr., Faith No More ile hip-hop köşesinde yer alan Cypress HillRun-D.M.C. ve De La Soul'u aynı albümde, üstelik birbirleriyle düette görmek inanılması zor, yıllara damgasını vuracak bir müzik olayıydı. Aynı zamanda Ice-T'nin Body Count projesinin Body Count (1992), Sir Mix-a-Lot'ın Mack Daddy (1992), Therapy?'nin Nurse (1992) albümleriyle de ufak tefek flörtlerim olmuştu. Bu albümde tanıdığım Helmet'ın Betty (1994) albümünü flörtü aşıp uzun süreli bir beraberliğe dönüştürmüştüm. Alternative rock ve grunge'a olan özel bağlarım yanında, Cypress Hill ve Run-D.M.C. isimlerine asla kayıtsız kalamamam nedeniyle üzerine atlayıp, %75-80'ini tanıdığım isimlerin güç birliği yaptığı tracklisti görünce iki elimi yumruk yapıp gözlerimi ovuşturup, sonra dinlemeye başlayıp, bitince de büyük bir haz içinde sigara yaktığım bu albüm Judgment Night.

İster aynı anda stüdyoya girsinler, isterse uzaktan mikslenmiş olsunlar hiç mühim değil. Her şarkı o kadar güçlü bir kimya yaratmış ki, Just Another Victim ile damardan hardcore zerk ederek bir süre sonra o hardcore bünyeye azar azar hip hop enjekte etmek suretiyle başlayan albüm, neyle karşılaşacağımız hususunda kütleyi üstümüze bindiriveriyor. Ama bu sadece başlangıç. Hem de ne başlangıç! Akabindeki Fallin', bir önceki şarkıda ter içinde kalmış atletimizi şefkatle çıkarıp yerine üzerinde sörf yapan Floridalı tiplerin yer aldığı renkli bir tişört giydiriyor. Tom Petty'nin Free Fallin' şarkısından alınan sample da çok hoş biçimde kullanılmış. Me, Myself & My Microphone, Living Colour'ın sert soul rock müziğine Run-D.M.C.'nin hayat verdiği bir başka tuğla. İkisini de o sıralar tanımadığım (gerçi hala da tanımıyorum!) Biohazard ve Onyx ikilisinin ortaklığı olan Judgment Night, sertliğiyle olmasa da azıcık hafifleyen kalitesiyle üst düzey tempoya pek uymuyor. Ama bunun fırtına öncesi hafifleyen kalite olduğu çok geçmeden anlaşılıyor.


Slayer ve Ice-T'nin dinleyeni eşek sudan gelinceye kadar dövdükleri Disorder, yemekten bu kadar zevk alınacağı tahmin edilemeyen bir dayak adeta. Bush'a ve onun yarattığı kaosa giydiren sözleri Ice-T'den çok Slayer'in ağzına yakışıyor ama muhabbet tellallığı kadar muhalifliğiyle de bilinen Ice-T'nin de eli armut toplamıyor tabii. Neticede kafamız gözümüz yarılmış bir vaziyette kendimizi böyle sıradışı bir albümün olmazsa olmazı olan Faith No More'un iştirak ettiği Another Body Murdered'ın kollarına bırakıyoruz. Mike Patton'ın çığlıkları Boo-Yaa T.R.I.B.E. elemanının davudi hip hop vokaline karışıyor. Ortaya çıkan karışım albümün sıradışı ahengini bozmadığı gibi üzerine bir kat daha renkli boya sürüyor. Kim Gordon'un buz gibi karizmasıyla, Cypress Hill'in de o yavşak vokalleriyle bir başka uçuk kaçık kimya yaratan I Love You Mary Jane, en iyilerle dolu albümün en iyilerinden biri yine. Freak Momma adlı parçada ise hatunların popoları üzerine ihtisas yapmış Sir Mix-a-Lot'ın, grunge'ın ağır takılan gruplarından Mudhoney'yi nasıl funky bir hale soktuğuna şahit olabilirsiniz. Şarkı müthiş bir jam olması yanında özellikle davulcu Dan Peters'ın ne kadar kıvrak bir insan olduğunu da gözler önüne seriyor.

Sona yaklaştıkça Dinosaur Jr.'ın imzasını çaktığı Missing Link ile gücüne güç katan albüm, genel havaya pek yalıştıramadığım Therapy? ve Fatal düeti Come and Die ile sürüyor. Albüme musallat olduğum yıllarda keşke bu şarkının yerine Alice In Chains - N.W.A. ya da Soundgarden - The Beastie Boys düetlerinin fantezisini kurmuştum. Sana böyle kaymak gibi hip-hop / rock bestelerini verirler, sen daha belanı ararsın. İnsanoğlu böyle doyumsuzdur işte! Finali yapan Real Thing ise Eddie Vedder'ı yedek soyunduran Pearl Jam'in Cypress Hill ile suç ortaklığı yaptığı şahane bir grunge. Bu vesileyle albümde Sonic Youth ve Pearl Jam gibi marka değeri yüksek iki isimle birden çalışan Cypress Hill'in (ve tabii albümde yer alan daha pekçok ismin) neden eski günlerinden bu kadar uzakta oluşlarını sorgulayıp hüzünlenmişizdir belki.

Albüm Cypress Hill'cilerin "na na na"larıyla biterken "bu deneyimi bir daha ne zaman yaşarız kimbilir" diye düşünmüştüm zamanında. 1997'de Spawn Soundtrack bünyesinde Kirk Hammett, Slayer, Henry Rollins, Filter, Korn, Tom Morello gibi dönemin sıkı adamlarının bu defa Roni Size, Orbital, Goldie, The Crystal Method, The Dust Brothers gibi sıkı elektrik / elektronikçilerle düşüp kalktıklarını görüp mutlu olmuştuk. 2002'de onlar kadar ses getirmese de Blade II Soundtrack içinde elektrikçilerle hip-hopçular güç birliği yapmışlardı. Farklı ortam ve albümlerde buna benzer ortaklıklar parça bazında ufak ufak sürdü. Ne var ki hiçbiri Judgment Night müzikleri kadar bana kendini tümüyle sevdiremedi. Sebepleri malum. Fakat bence onun asıl tılsımı, 90'lı yıllarda iki arada bir derede dengede durmaya çalışan önyargıları yerle bir edip, siyah ve beyazlara hayatı boyunca yanından geçmeyecekleri isimleri birarada dinleterek bundan zevk aldıracak kapasitede olmasıydı.

1. Helmet & House Of Pain - Just Another Victim
2. Teenage Fanclub & De La Soul - Fallin'
3. Living Colour & Run-D.M.C. - Me, Myself & My Microphone
4. Biohazard & Onyx - Judgment Night
5. Slayer & Ice-T - Disorder
6. Faith No More & Boo-Yaa T.R.I.B.E. - Another Body Murdered
7. Sonic Youth & Cypress Hill - I Love You Mary Jane
8. Mudhoney & Sir Mix-a-Lot - Freak Momma
9. Dinosaur Jr. & Del Tha Funkee Homosapien - Missing Link
10. Therapy? & Fatal - Come and Die
11. Pearl Jam & Cypress Hill - Real Thing