Country etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Country etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2024 Cumartesi

VA - The Metallica Blacklist

 
1991 tarihli Metallica albümünün 30. yıl dönümü şenlikleri kapsamında 10 Eylül 2021'de hem bu albümün deluxe versiyonu, hem de The Metallica Blacklist adında akıllara zarar bir tribute albüm piyasaya sürüldü. The Black Album'deki 12 şarkı, 53 farklı grup ve şarkıcının coverlarıyla 4 disklik bir pakete dönüştü. Ortada coverlanacak 12 orijinal Metallica şarkısı, onu coverlayacak 53 isim olunca şarkıların birden fazla versiyonlarını duymaya hazır olacaktık. Bu durum, "lütfen  coverlar iyi çıksın" temennimizi güçlendiriyordu. Zira o kadar kapsamlı bir proje ki, aklımıza gelenin başımıza geldiği sıkıcı, aklımızı uçuran vurucu anlar da mevcut. Mesela tam 12 tane Nothing Else Matters yorumu, öte yandan iki tane Through The Never yorumu, sadece bir tane Struggle Within yorumu bulunmakta. Bu orantısızlık ve özensiz görünüm, sık sık "keşke şu şarkı veya bu şarkı konmasaymış" duygusu yaşatıyor. Metallica, geçmişte coverlarını duyduğu The Warning, The Hu, Rodrigo y Gabriela gibi Meksika'dan, Moğolistan'dan isimlerin yaptıkları karşısında heyecanlanıp böyle bir proje yapsak gazına gelmişler. Aralarında Giles Martin gibi sözü geçen bir ismin de bulunduğu yapımcı ekibi de bu projeyi resmen duyurup, isteyen müzisyenlerin The Black Album'den istedikleri parçaları yorumlayabileceklerini belirtmiş. Katılım gösteriyor ki, bu efsane albümün ünlü camiada da epey hayranı bulunuyor. Bu projenin evrensel, zamansız, sınırsız ve her türe açık olmasını isteyen Metallica, sonuçtan da gayet memnunmuş. Eleştirmenler ise sevdikleri ve sevmedikleri yanlarıyla her zamanki gibi bolünmüşler. Şimdi her diske ayrı ayrı bakalım:

DISC 1

Orijinal albümdeki şarkı sırası ile gittiğimiz için en güçlü olmasını beklediğim bu diskte 6 adet Enter Sandman, 7 adet Sad But True yorumu var. Ne var ki Japon/İngiliz pop şarkıcısı Rina Sawayama'nın, bir de Kanadalı Alessia Cara ile Meksikalı kızlardan oluşan The Warning'in birlikte yaptıkları Enter Sandman dışında hiçbirini beğenmedim. Hadi en abartılmış gruplardan biri olduğunu düşündüğüm Weezer neyse de, İsveçli heavy metalci Ghost'tan bu kadar düz, orijinalinden taklit, hiçbir farklı dokunuş içermeyen bir cover beklemezdim. Neyse ki üç tane nefis Sad But True yorumu, bu diski şenlendiriyor. Jason Isbell and The 400 Unit'in Sad But True tasarımı, belki de bu projenin en özgün, en havalı işi. Şarkıyı şahane bir alt. country, western, rockabilly evrenine taşıyan grup, cover nasıl olmalı dersi veriyor bana göre. Hemen ardından DJ ve yapımcı Camilo Lara projesi olan Mexican Institute Of Sound'un Sad But True'su geliyor ki, o da bu diskin en heyecan verici şarkılarından biri olarak göz kamaştırıyor. Asıl adı Anne Erin Clark olan St. Vincent'tan da bir Metallica coverı duymayı hiç beklemezdim. Ama dinlediğime de memnun oldum. Aynı şekilde, genç İngiliz pop rockçı Sam Fender da bir konserinde piyano baladına çevirdiği Sad But True ile ilk diskin farklı anlarından birine imza atıyor. Güney Koreli alternative rock grubu YB'nin yorumu ise, şarkının temposunu arttırdıkları için biraz ilginç sayılabilir. Bu sebeplerden dolayı ilk diskin puanı 7/10 olsun.

1. Alessia Cara & The Warning - Enter Sandman
2. Mac DeMarco - Enter Sandman
3. Ghost - Enter Sandman
4. Juanes - Enter Sandman
5. Rina Sawayama - Enter Sandman
6. Weezer - Enter Sandman
7. Sam Fender - Sad but True (Live)
8. Jason Isbell and the 400 Unit - Sad but True
9. Mexican Institute of Sound - Sad but True (feat. Metallica, La Perla, Gera MX)
10. Royal Blood - Sad but True
11. St. Vincent - Sad but True
12. White Reaper - Sad but True
13. YB - Sad but True

DISC 2

Burada bizi 5 adet Holier Than Thou, 7 adet The Unforgiven coverı bekliyor. Kabaca baktığımda Biffy Clyro ve Cage The Elephant dışında kimseyi tanımıyor olmanın, yeni isimler dinleyecek olmanın, belki de şöyle enteresan, otantik bir The Unforgiven duyma ihtimalinin heyecanı ile başladım. Lakin birkaç şarkı dışında ne yazık ki hüsran oldu. En çok da Holier Than Thou gibi The Black Album'ün en aslan parçalardan birinin kıytırık punk gruplarına boğdurulmasına üzüldüm. Bence en iyisi Biffy Clyro'nun yorumuydu ama o da şarkının sonlarına doğru bulduğu başka bir rotayı fazla uzattığı için sarkmaya başladı. Hala Slipknot bilmem nesi Corey Taylor gibi adamlardan iyi Metallica coverı yapmasının beklendiği bir vizyon varmış, öğrenmiş olduk. The Unforgiven cephesinde de durum farklı değil. Vishal Dadlani, Divine & Shor Police ve Flatbush Zombies adlı hiçbirini tanımadığım projelerin, hip-hop üstü rap donanımlı tasarımları fena değil de, niye birbirine benzeyen bu tasarımların ikisi de The Unforgiven'ı yorumlamışlar? Hint dostumuz Vishal Dadlani'nin yanık ses renginin bu şarkıya kattığı baharat biraz olsun onu öne çıkarıyor. Bana göre bu ikinci diskin en özgün şarkısı, Amerikalı art pop, alternative R&B, psychedelic pop şarkıcısı Moses Sumney'nin The Unforgiven'ı olmuş. Sumney, şarkıyı folktronica'nın, neo-soul'un gizemli sularında vaftiz edip sonsuzluğa uğurlamış adeta. Tabii bu diskin son şarkısı olduğu için olumlu manada bir uğurlayıştan söz ediyoruz. Sadece bu şarkıyı alıp kalanı çöpe atsak, bu "blacklist" de üç diskten oluşsa yeridir. Puan olarak 4/10 yeterli olsa gerek.

1. Biffy Clyro - Holier Than Thou
2. The Chats - Holier Than Thou
3. OFF! - Holier Than Thou
4. PUP - Holier Than Thou
5. Corey Taylor - Holier Than Thou
6. Cage the Elephant - The Unforgiven
7. Vishal Dadlani, Divine & Shor Police - The Unforgiven (Metallica)
8. Diet Cig - The Unforgiven
9. Flatbush Zombies - The Unforgiven (feat. Metallica & DJ Scratch)
10. Ha*Ash - The Unforgiven
11. José Madero - The Unforgiven
12. Moses Sumney - The Unforgiven


DISC 3

Bu diskte 4 adet Wherever I May Roam, 3 adet Don't Tread On Me (aslında biri Don't Tread On Else Matters) sadece 2 adet Through The Never, 6 adet de Nothing Else Matters coverımız var. Dave Gahan ve The Hu, bu diskin headlinerları. Chase & Status ve Portugal. The Man ise merakla beklediğim isimler. Bir de hiç sevmediğim Miley Cyrus'ın WATT, Elton John, Yo-Yo Ma, Robert Trujillo, Chad Smith gibi akıllara zarar bir featuring ile yaptığı Nothing Else Matters yorumu bulunuyor ki, onu da merak etmemek elde değil. Fakat sadece iki şarkı harika, geri kalanında bazı sıkıntılar mevcut. Dave Gahan'ın Nothing Else Matters söylüyor olması zaten tarihi bir olay. Onun sesinde şarkı o kadar farklı bir huzur, sakinlik, hüzün kimliği kazanmış ki, narin elektro dokunuşlarının sürüklediği bir nehir misali usul usul akıyor. The Black Album'ün bence en iyi şarkılarından biri olan Through The Never'ın yorumu ise, Metallica'nın da hayranı olduğu Moğol rock grubu The Hu'nun sayesinde bayır aşağı yaldır yaldır gidiyor. Şarkıyı Moğolca dinlemek de ayrı bir zevk. Daha önce Sad But True'yu da coverlamış (ve yine uçurmuş) olan grubun bu projenin en orijinal isimlerinden biri olduğu su götürmez. Meraklısına The Hu'nun 2022 marka albümü Rumble Of Thunder bence yılın en iyi albümlerinden biridir ve şiddetle tavsiye edilir. Yine Through The Never'ın Nijeryalı şarkıcı Tomi Owó versiyonu da bu diskin fark yaratan anlarından biri. Şarkıyı tanınmayacak hale sokmuş ki, iyi mi, kötü mü bilemesem de gayet iyi bir iş çıkmış.

Joe Pardi adlı country şarkıcısı dostumuzun Wherever I May Roam denemesi ise bir hayli kötü. Zaten adamın iyi bir country sesi de yok. Şarkıyı da orijinaline uygun şekilde risksiz çalması, bol miktardaki "ne gerek vardı" anlarından biri sadece. Herkes mutlaka risk almak zorunda değil. Ama en azından Phoebe Bridgers gibi ele aldiğın şarkıyı kasmadan, kendi tarzında çalıp söylemek zor olmasa gerek. Kendisi "Nothing Else Matters bir piyano ağırlıklı bir pop baladı olsa nasıl olurdu"nun en iyi cevaplarından birini vermiş. Gelelim bol featuringli Miley Cyrus yorumuna. Cyrus'ın itici sesi bir yana, o kadar ünlü simanın garnitürden öte gitmeyen konuklukları, zaten kötü bir Amerikan arabesk pop rock'a dönüşmüiş şarkıya hiç bir orijinallik katmamış. Bu bölümün kapanışında Şili doğumlu Mon Laferte'den orijinal bir yorum beklerdim, o da olmadı. Hani kendisine bayıldığımdan değil ama yine de onun art pop dokunuşlarına tanık olduğum için beklentim artmıştı. Sonuç olarak bu diskten üç şarkı alıp olay mahallini terk ediyoruz. 3/10


1. J Balvin - Wherever I May Roam (feat. Metallica)
2. Chase & Status - Wherever I May Roam (feat. Metallica & BackRoad Gee)
3. The Neptunes - Wherever I May Roam (feat. Metallica)
4. Jon Pardi - Wherever I May Roam
5. SebastiAn - Don't Tread on Else Matters (feat. Metallica)
6. Portugal. The Man - Don't Tread on Me (feat. Aaron Beam)
7. Volbeat - Don't Tread on Me
8. The HU - Through the Never
9. Tomi Owó - Through the Never
10. Phoebe Bridgers - Nothing Else Matters
11. Miley Cyrus - Nothing Else Matters (feat. WATT, Elton John, Yo-Yo Ma, Robert Trujillo, Chad Smith)
12. Dave Gahan - Nothing Else Matters
13. Mickey Guyton - Nothing Else Matters
14. Dermot Kennedy - Nothing Else Matters
15. Mon Laferte - Nothing Else Matters


DISC 4

Artık son bölümdeyiz ama Nothing Else Matters fırtınası devam ediyor. (Fırtına burada olumsuz anlamda kullanılmıştır.) Bir önceki diskte zaten 6 tane Nothing Else Matters varken, 6 tane de bu diske koymuşlar. Şarkının kötü yorumlarından bıkmak bir tarafa, şarkının orijinalinin de kötü olduğunu düşünmeye başladım. Bunlardan Rus piyanist Igor Levit'in modern classical şeklinde yorumladığı, bir de o çok sevdiğim country soul sesinin yüzü suyu hürmetine Darius Rucker'ın seslendirdiği Nothing Else Matters'ları cebime koydum. My Morning Jacket takdir edilesi biçimde şarkıyı bambaşka bir şeye dönüştürmüş olsa da, dönüştürdüğü şeyi sevmedim. Koskoca projede sadece bir defa coverlanan ilk şarkı olan, alt. country grubu Goodnight, Texas'ın seslendirdiği Of Wolf And Man, o kadar Nothing Else Matters'ın ardından geldiği için midir kulağımı temizledi sayılır. Arka arkaya iki The God That Failed yorumunun ikisi de, yorumlayan isimlere bakınca yine hayal kırıklığı yarattı. IDLES ve Imelda May'den beklentilerim yüksekti. Tresor, Cherry Glazerr, Izia ise bu diskin "kim bunlar, niye Metallica coverlamışlar, niye bu kadar kötü coverlamışlar" kontenjanından dahil olmuşlar sanırım. Neyse ki son iki şarkının ilkinde spiritual jazz ve post-bop'ın kral saksafonculaından Kamasi Washington, My Friend Of Misery'yi uçurmuş. Koskoca projede sadece bir defa coverlanan ikinci şarkı ise Meksikalı flamenko ve jazz fusion gitaristleri Rodrigo y Gabriela'nın enstrümantal yorumuyla The Struggle Within. Bu son iki kaliteli yorumun ardından "işte böyle şeyler olmalıydı" diye söylene söylene projenin sonuna ulaşıyoruz.

1. Igor Levit - Nothing Else Matters
2. My Morning Jacket - Nothing Else Matters
3. PG Roxette - Nothing Else Matters
4. Darius Rucker - Nothing Else Matters
5. Chris Stapleton - Nothing Else Matters
6. Tresor - Nothing Else Matters
7. Goodnight, Texas - Of Wolf And Man 
8. IDLES - The God That Failed
9. Imelda May - The God That Failed
10. Cherry Glazerr - My Friend of Misery
11. Izia - My Friend of Misery
12. Kamasi Washington - My Friend of Misery
13. Rodrigo y Gabriela - The Struggle Within

Nihayetinde elimizde 53 adet The Black Album coverı var. Ne yazık ki bir çoğu elimizde, aklımızda kalmayacak kadar vasat. The Black Album kesinlikle bir anma projesini hak ediyordu. Keşke daha seçici olunsaymış, önüne geleni stüdyoya sokmasalarmış. Tamam onlar da Metallica'ya ve bu albüme olan saygılarını göstermek istemişler. Ama saygı göstermek isterken saygısızlık etmişler bir yerde. Aynı şarkının 12 coverını da koyacaksanız onları önceden dinleyip eleyebilirdiniz sayın yapımcılar. Bir de bazı şarkılarda "feat. Metallica" olduğuna bakmayın. O şarkılarda orijinallerinden kes-yapıştır yapılmış. Mesela bir James Hetfield - Phoebe Bridgers düeti (James Hetfield - Dave Gahan düeti daha da efsane olurdu bu arada), Rina Sawayama - Kirk Hammett ortaklığı gibi heyecan verici hamleler yapılabilirdi. Ayrıca Macy Gray'in 2012'de çıkan Covered albümündeki Nothing Else Matters yorumu (ki şu yukarıdakilerin çoğundan daha iyidir) gibi arşiv araştırmasıyla eski Metallica - The Black Album coverları bulup eklenebilirdi. En önemlisi, sen Metallicasın, şu tonla tanınmayan isim yerine daha bilinen veya sıra dışı şarkıcı/gruplarla flört edebilirdin. Uzatmayalım, zaten proje yeterince uzatılmış. Bu dört diskten en beğendiklerimi toplarsam şöyle bir sonuç çıkıyor:

1. Rina Sawayama - Enter Sandman
2. Jason Isbell and the 400 Unit - Sad but True
3. Mexican Institute of Sound - Sad but True (feat. Metallica, La Perla, Gera MX)
4. St. Vincent - Sad but True
5. Vishal Dadlani, Divine & Shor Police - The Unforgiven (Metallica)
6. Moses Sumney - The Unforgiven
7. The HU - Through the Never
8. Phoebe Bridgers - Nothing Else Matters
9. Dave Gahan - Nothing Else Matters
10. Igor Levit - Nothing Else Matters
11. Kamasi Washington - My Friend of Misery
12. Rodrigo y Gabriela - The Struggle Within

26 Haziran 2022 Pazar

Orville Peck - Bronco

 
Orville Peck... Bu ismi ilk defa 2019'da olağan internet turlarımdan biri esnasında rastladığım Pony albümüyle duymuştum. Gayet iyi bir alt. country albümüydü ve son sıralarda olmasına rağmen yılın en iyileri listeme almıştım. Davudi sesinden ötürü kendisini 55 yaşında Nashville dolaylarından bir country amcası sanmış, Googlelamaya bile gerek duymamıştım. Zaten belli bir süre sonra Orville Peck adını da unuttum gitti. Bu kez 2022'deki olağan internet turlarımdan biri esnasında rastladığım Bronco adlı albümün yine Orville Peck'e ait olduğunu öğrenince, pek bayılmayarak bakalım amcamız bu defa neler yapmış diye albüme öylesine başladım. Ama 15 şarkılık albüm tarafından öyle bir çapıldım, hırpalandım, sarhoş edildim ki, değil Googlelamak, onunla tanışmak, karşılıklı kadeh tokuşturmak, salaş bir country barda onu canlı dinleyerek hüzünlenmek, coşmak istedim. Bunları yapamayacağım için çaresizce Googlelayıp hakkında o kadar çok şey öğrendim ki, böyle bir müziğin, böyle bir sesin, böyle bir albümün var olan değeri kat kat arttı gönlümde.

Kanada'da yaşayan, aslen Johannesburg, Güney Afrika doğumlu Peck, 15 yaşına kadar orada yaşamış ve bu süre boyunca ses teknisyeni babasının teşvikiyle çizgi film seslendirmeleri yapmış, bale eğitimi almış, sahne performanslarında yer almış. Yine bu dönemlerde müzik eğitimi almadan kendi kendine akustik gitar ve Casio keyboard çalmayı öğrenmiş. 20'li yaşlarının ortalarında Londra'ya taşınıp köklü okullardan London Academy Of Music and Dramatic Art'ta eğitim almış. "Orville Peck" aslında onun takma adı. 34 yaşında bir gey olduğu bilinen Peck'in gerçek adını kimsenin bilmediği gibi yüzünü gören de yok. Çünkü bu isimle ortaya çıktığından beri kovboy şapkalarının altındaki yüzüne türlü türlü saçaklı maskeler takarak kendini saklıyor. Bu tercihiyle ilgili hiç bir sorudan kaçmadığını ama insanların kendi çıkarımlarını yapmalarından hoşlandığını söylüyor. İşin en bariz yanı gizem oluşturmak ki bunu başarıyor. Üstelik bu maske meselesinin kendisiyle ilgili bir numaralı tanımlayıcı olmasını engelleyen çok önemli bir özelliği var. Oraya birazdan geleceğiz.

Bazı kaynaklar, Peck'in dövmelerinin benzerliğine dayanarak onun Kanadalı punk grubu Nü Sensae'nin davulcusu Daniel Pitout'un yarattığı bir persona olduğunu iddia ediyor. Pitout da Johannesburg doğumlu. Her ne kadar Peck doğrulamış olmasa da, Pitout 2016'da Peter Pan Goes Wrong In The West End oyununda onun yerine rol almış. Amerikan Besteciler, Yazarlar ve Yayıncılar Birliği (ASCAP), Peck'in  Old River adlı şarkısının ve Peck tarafından yayınlanan Roses Are Falling gibi şarkıların adlarıyla eşleşen diğer şarkıların söz yazarı olarak Daniel Pitout'u listelemiş. Tüm bunlar bir yana, maskeden görünen kadarıyla Peck ve Pitout arasındaki benzerlik de seçilebiliyor zaten. Punk rock davulcusu Pitout'un ve yürek yakan country şarkıcısı Peck'in aynı kişi olmasının orijinalliği bir yana, bunun nedenleri hiç de önemli değil. Zira tüm bu gizemli imajın albenisi bir yana, maske olsun veya olmasın country şarkıcısı ve şarkı yazarı Orville Peck'in en bariz, en önemli özelliği, adeta içinde bir country tarihi taşıyan olağanüstü güzellikteki sesi.


Bronco'ya gelelim. Tipik bir country/western olarak başlayan Daytona Sand, daha 5. saniyede şarkıya giren Peck'in o acayip sesi sayesinde "acaba eski bir albümün remastered halini mi dinliyorum" hissi verdi. Kendisiyle olan 2019 karşılaşmamızı unuttuğum için de veteranlardan sanıp "acaba bu amca kimlerden" diye merakla kulaklarımı açtım. Dörtnala temposu, soluklanma araları ve en önemlisi de süper nostaljik sesiyle daha ilk şarkıdan dikkatimi çeken albüm, hemen arkasından The Curse Of The Blackened Eye diye olağanüstü bir şarkının geleceğini önceden haber vermeyecek kadar da acımasız olabileceğini göstererek ikinci şarkıdan belamızı bulduruyor. Bu erken gol sayesinde daha ikinci şarkıdan bu albümün kötü olamayacağı gibi bir fikre kapıldım ki, ilerleyen dakikalar, ilerleyen şarkılar beni birer birer doğruladı. Dinlendikçe güzelleşen Daytona Sand, Outta Time, C'mon Baby Cry, Trample Out The Days, Hexie Mountains gibi yoğun ve tutkulu Peck şarkılarını aradan çıkarıp albümün bana göre yıldızlarına doğru uzanalım.

The Curse Of The Blackened Eye'dan ne kadar bahsetsem az gelecek. Tek başına "Orville Peck kimdir" sorusunun görkemli bir cevabı olabilecek bu muhteşem şarkı, ikide bir dinlenip eskitilecek türden değil. Dinlemeyince de kendini özleten türden. Kalahari Down, gri bir western atmosferi çizen mızıka girişiyle son yılların en iyi country baladlarından biri. Yaylıların yaydığı yoğun hüzün enerjisini havada yakalayıp sesiyle iyice kederlendiren Peck'in şarap misali yıllandıkça tatlanacak şarkılarından. Bir diğer favorim olan Lafayette, nedendir bilmem bana nostalji duygusunu en fazla hissettiren şarkı oldu. Bilinçaltımda birikmiş western külliyatından süzülen bu nostaljinin "ben bu şarkıyı daha önce duydum" hissiyatı, sıfır kilometre bir şarkıda en sevdiğim özelliklerden biridir. Gidip görmemiş bile olsanız eviniz bellediğiniz o nostalji coğrafyasına ışınlayan beyin faaliyetleri sizi bir kez daha hayran bırakır. Albüme adını veren süper karizmasıyla Bronco, bu hüzün yumağı albümün orta yerinde coşku dolu bir country'n roll anıtı gibi dikiliyor. Lafayette, Daytona Sand ve Any Turn ile birlikte albümün tempolu kanadını temsilen, değil o hüzün yumağını bozmak, şahane bir balans sağlıyorlar.

Kapanışta yer alan All I Can Say, özellikle belirtilmese de muhtemelen şarkıyı Peck ile yazan Bria Salmena'nın Peck ile düet yaptığı, Mazzy Star şaheseri Fade Into You'yu anımsatan harika bir country pop baladı. Albüm bitince tarifsiz bir boşluk duygusu sarıyor. 53 buçuk dakika boyunca yaşadıklarımı, duyduklarımı düşünüp böyle bir albümün her zaman ulaşılabilecek şekilde elimin altında olmasına seviniyorum. Peck'in kimlerden etkilendiğini merak edip araştırdığımda hepsi birer country efsanesi olan Merle Haggard, Willie Nelson, Loretta Lynn, Dolly Parton isimlerine rastladım. Jefferson Airplane, The Mamas and The Papas, Güney Afrikalı olması sebebiyle Miriam Makeba ve Hugh Masekela, hatta Pink Floyd bile Peck'in hayran olduğu isimler arasında. Az sayıda eleştirmen tarafından standart country vokalini taklit ederek şarkı söylemekle eleştirilen Peck'in bir taklitçi olamayacak kadar güçlü, tutkulu, gökkuşağı sesinin içinde Johnny Cash var, Marle Haggard var, Kenny Rogers var, Elvis var! Adını bilmediğim ama country namına bugüne dek dinlediğim en harikulade şarkıcıları bir şekilde anımsatan nostaljik western manzaraları var. Çünkü Bronco, loş ışıklarla bezeli ahşap bir country bar evrenine olduğu kadar, o evrene sığmayan geceli gündüzlü, kederli coşkulu sınırsızlıklara da ait bir albüm.

1. Daytona Sand
2. The Curse of the Blackened Eye
3. Outta Time
4. Lafayette
5. C'mon Baby, Cry
6. Iris Rose
7. Kalahari Down
8. Bronco
9. Trample Out the Days
10. Blush
11. Hexie Mountains
12. Let Me Drown
13. Any Turn
14. City of Gold
15. All I Can Say

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Shannon McNally - Geronimo


1973 Long Island doğumlu Shannon McNally, üniversitede antropoloji okurken çeşitli kulüplerde çalıp söylemişliği olan, mezun olduktan sonra bir süre Paris’te sokak şarkıcılığı da yapmış üç albümlü bir müzisyen. 1997 yılında bir şekilde major plak şirketlerinden Capitol ile anlaşma imzalıyor. Hatta aynı dönemde Shannon için Alanis Morissette adlı gencecik kızı ikinci plana bile alıyor Capitol. Ama piyasa normlarına göre daha içe dönük akustik takılmayı yeğleyen Shannon, gayet tecrübeli müzisyenlerle kotarılan ilk albüm Jukebox Sparrows ile Sheryl Crow gibi kendi liginde isimler kadar, 70’ler soundundan da izler taşıyan bir rota belirliyor. Ama Capitol, nedense albümü süresiz biçimde askıya alınca parsayı Alanis Morisette topluyor.

Fakat aslî amacı meşhur olup yırtmak değil, müzik yapmak olan Shannon McNally yılmayıp kendini kanıtladığı süre zarfında Stevie Nicks, Ryan Adams gibi isimlerin konser açılışlarında yer almayı başarıyor. Hatta müzik dışında, dillere destan güzelliği sayesinde Urban Decay kozmetik ürünlerinin modelliğini bile yapıyor. Bunları görüp ellerini ovuşturmaya başlayan Capitol, nihayet 2002 Ocak ayında Jukebox Sparrows’u yayınlamaya karar veriyor. Albümün geç de olsa hak ettiği başarı sonucu, John Mellencamp ile yaz boyu turlamaya kadar terfi ediyor. Burada adı geçen ünlü isimlerin tümü, çeşitli platformlarda McNally’e hep övgü dolu sözler sarfediyorlar.
 

Jukebox Sparrows, genel hatlarıyla idare eder bir albüm. Birtakım pop rock ve blues klişeleri yanında az da olsa soul, caz, hatta albümle aynı adı taşıyan şarkıda deneysel tınılar duymak mümkün. Ama 2005 yılına gelindiğinde üzerinde Geronimo yazan albüm, McNally’nin o yıla dek yaptığı her şeyden daha olgun ve özellikle country blues hatlarını daha da keskinleştirmiş bir pop rock anlayışı taşıyor. Bunu daha açılış parçası The Worst Part Of A Broken Heart ile anladım diyebilirim. Jukebox Sparrows’da bile böyle bir şarkı yoktu zira. The Hard Way misali kaya gibi bir şarkı da yoktu orada. Leave Your Bags By The Door’un akusti-epik tevazusunu da bulamazsınız o albümde mesela. Weathervane, Sweet Forgiveness, In the Name Of Us Honey örnekleri de Shannon McNally çağdaşları sayılabilecek pek çok country kadının ulaşamadığı samimiyet çizgisinde bana göre. Zaten o kadınların çoğu gibi sahte biçimde ağlak olmaktansa, dürüst biçimde muğlak olmayı tercih ediyor çoğu zaman. Bir zamanlar beraber turladığı Stevie Nicks'in ilk yıllarını biraz daha ince perdeden de olsa andıran dişi karizma sahibi vokali de ayrı bir özellik. Albümün tek eksisi, kendine yakışır biçimde kapanış yapamayan Lovin' In My Baby's Eyes belki de.

Shannon McNally 2009 içinde de Coldwater isminde 8 şarkılık bir albüm yaptı. Yine country blues ağırlıklı olmakla birlikte, türe fazla bağlı kalmasından ötürü olgun, ama Geronimo’daki farklı ruhu yakalayamadığını düşündüğüm bir albüm Coldwater... Bu bilgilerin ışığında, “benim sadece bir Shannon McNally’lik yerim var” diyenler için önereceğim yegâne albüm Geronimo olur kesinlikle. Bir zamanlar kendisine tercih edilen Alanis Morisette ile karşılaştıracak olursak, ben kendisini albüm olarak değil, şarkı şarkı severim. Ama haklı olarak dillere kobra gibi dolanmış onca şarkısına rağmen Morisette’in şimdiye kadar Geronimo gibi bir albüm bütünlüğü, olgunluğu, tevazusu yakalayamadığını düşünüyorum.

1. The Worst Part of a Broken Heart
2. Miracle Mile
3. Sweet Forgiveness
4. Geronimo
5. Pale Moon
6. The Hard Way
7. Beautiful and Strange
8. Tennessee Blues
9. Weathervane
10. Leave Your Bags by the Door
11. In the Name of Us, Honey
12. Lovin' in My Baby's Eyes

19 Haziran 2019 Çarşamba

Madeline Leman and The Desert Swells - Nobody's Fool


50'lerin doo-wop sevimliliği, 60'ların psychedelia ve soul ruhu, 70'lerin pop ve folk hissiyatları ve herhangi bir döneme mal edilmeyecek country hüznü ile yoğrulmuş bir albüm Nobody's Fool. Sahibi ise Madeline Leman and The Desert Swells adlı çok şık bir oluşum. Bu türleri kimi zaman tek başına, kimi zaman birbirlerinden rol çalmalarına izin vererek biraraya getiren, şarkı formunda lezzet tarifleri yaratan grup, ilk albüm Nobody's Fool içinde dolu dolu nostaljik anlar tasarlıyor. Aslında bunlar yıllar önce tasarlanmış, kuralları, duyguları belirlenmiş, ama zamansızlıkları nedeniyle her döneme kendini kabul ettirmiş, farklı suretlere bürünmüş şarkılar. Genç şarkıcı ve grupların bu kurallara sahip çıkarak kendi dokunuşlarıyla yorumlamaları çok önemli. Şık kelimesi boşuna değil. Belki yeni bir şey keşfetmiyorlar. Ama gardroplarında buldukları eskileri elden geçirerek kendi kıyafetlerini dikmeyi başarıyorlar. Diktikten sonra da peluş, abiye, paçalara doğru genişleyen jean, straplez, kovboy şapkası artık ne varsa kendi üzerlerine çok güzel uyduruyorlar.

Farklı dönemlerden sesler veren şarkılar, dinleyeni farklı modlara sokmakta çok başarılı. Açılışta yer alan Woman, Snowman, ve Second Line Baby Blues özellikle 60'lar pop/soul lezzeti taşırken, Tennessee Diamond, On The Road ve bana göre albümün en iyilerinden biri olan Shipping News ılık folk rock ve country nağmeleriyle o lezzete ortak oluyorlar. 80'li yıllardaki bir gençlik filminin mezuniyet balosu sahnesinde yapılan romantik bir dansın fonunda çaldığını hayal ettiğim Mr. Lonely veya puslu bir caz barda kafa güzelken insanı günbatımına taşıyan Baby Blue da albümün başka renklerini taşıyan parçalar. Yer yer feminist, kadının toplumdaki gücüne dair haklı yorumlar içeren şarkı sözleri Madeline Leman'ı muadillerinden bir parça sıyırıyor. Özellikle 70'li yılların kadınlarından etkilenen bu vizyon, Leman ve arkadaşlarının "femmericana" bir grup olarak adlandırılmalarına sebebiyet vermiş. Esasen Melbourne/Avustralyalı olan Madeline Leman and The Desert Swells, şimdilik pek geniş kitlelere ulaşmasa da, feminist hareketin taze isimlerinden birisi konumunda.

2018 yılında adeta bir feminist manifesto olarak çıkardıkları Diva With The Fever Of Change şarkısı, her ne kadar 70'ler klasik rock altyapısına spoken word tarzında bir vokal ile bu manifestonun hakkını verse de, bir yıl sonra çıkan bu albümün spoken word vokal ile söylenmemiş olmasından memnunum. Zira bir süre sonra altta akan müziğin üzerine konuş babam konuş hiç çekilmiyor. Güçlü lirikleri bir yana, genel anlamda şirin ve pop, soul, folk, country demeden her yola bu şirinliği adapte edebilen Madeline Leman'ın sesi, durmadan konuşmaktansa şarkı söylemeye daha uygun. Üstelik altı kadından oluşan geri vokal gücünü de bazı şarkılarda arkasına alarak kadın hareketinin enerjisini yansıtmakta çok başarılı. "60 ve 70'ler nostaljisiyle 4. dalga feminizm ateşini buluşturan" denmiş Nobody's Fool albümü için. Dijital evrenin genişlemesine, yaygınlaşmasına, biraz da yozlaşmasına paralel olarak kendini konumlandırmaya çalışan bu 4. dalga, henüz tam ne tavır alacağına karar vermiş gibi görünmediği gibi, son derece haklı olmak ile Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor filmindeki Hürrem Hoca alınganlığı arasında gidip geliyor gibi sanki. Bu başka bir yazının konusu. Bizim konumuz olan Nobody's Fool, müzikal gücü ön planda olan, üstelik bunu nostalji ile sağlayan bir albüm.

1. Woman
2. Nobody's Fool
3. Shipping News
4. Mr. Lonely
5. Tennessee Diamond
6. Snowman
7. On the Road
8. Baby Blue
9. Stick in the Mud
10. Second Line Baby Blues
11. Lay Me Down

27 Eylül 2016 Salı

The Whispertown 2000 - Swim


Orijinal adı Wagtown 2000 olan The Whispertown 2000, aslında vokalist, gitarist, besteci ve eski çocuk oyunculardan biri olarak Frasier, Will & Grace, ER, Star Trek: The Next Generation gibi pek çok dizide, bir de American Pie 2’de gözükmüşlüğü olan Morgan Nagler’in solo projesi olarak başlayıp, kontrolden çıkarak 4 kişilik bir bir indie müzik neferine dönüşmüş. 2004 yılında gerçekleşen bu birliktelik herkesi memnun etmiş. Nagler’in aynı zamanda Rilo Kiley üyesi olan arkadaşı Blake Sennett’in de yardımlarıyla grup kendine çevre edinmiş, ufak konserler vermiş, turlara katılmış ve sonunda 2006 yılında ilk albümleri Livin' in a Dream çıkmış. Blake Sennett ile birlikte yine Rilo Kiley’in tatlı sesi Jenny Lewis’in de katkıda bulunduğu bu albüm, aynı yıl içinde en iyi debutlardan biri olarak çeşitli platformlarda anılmış. Livin' in a Dream’i henüz dinleme şansına sahip olamadım. Zaten bu kısa özgeçmişi, iki yıl aradan sonra ses verdikleri yeni albüm Swim sonrası yazmak, iki albümü ve aralarındaki olgunlaşma derecelerini karşılaştırmak amaçlı değil.

Kimi zaman akustik, kimi zaman elektrik takılan sakin bir gitar, işini bilen bir bas ve güzel Morgan Nagler’in sıcaktan mayışmış, alkolden mutluluk ödünç almış gibi ileri/geri vokalleriyle çaldıkları şarkılar folk, akustik blues ve country karışımından yaz sıcağına serinlik verme eğilimindeler. Belli bir uyuşukluğa sebebiyet verme eğiliminde de olabiliyorlar bazen. Üstelik keşfedilecek bir ışığı olmayan, yani içinde pek fazla derinlik olmayan bir uyuşma hali bu. Gerçi No Dope ruhundaki şarkılar, o uyuşukluğun pozitif/negatif yönlerini adamına göre farklı algılatabilme durumundadırlar. Neyseki albümün geneline hakim bir duygu değil. Hareketlendikleri nadir anlarda gayet keyifliler. El çırpıyor, tef vuruyor, mızıka çalıyorlar. Erase The Lines’de olduğu gibi mülayim bir folk şarkısı olarak başlayıp, sonunda zıvanadan çıkabiliyorlar, Ebb and Flow’da olduğu gibi de ağızlara bir parmak psychedelic çalabiliyorlar. Yine de diğerlerinin yanında açık ara favorim olan Lock and Key ile birlikte Nagler’in büyülü vokalleriyle olgun bir piyano baladı olan Atlantis, mid-tempo bir bar şarkısı karakterindeki Old Times, aynı karakterlere sahip olması yanında biraz daha tempo ve tutku içeren Done With Love, ikinci albüm Swim’in bana göre kayda değer anlarını oluşturmakta.

1. 103
2. Done With Love
3. Pushing Oars
4. No Dope
5. Old Times
6. Erase The Lines
7. Atlantis
8. Lock and Key
9. From the Start/Jamboree
10. Ebb and Flow
11. Mountain

15 Ocak 2016 Cuma

The Hillbilly Goats - Down Foggy Mountain


Keçi Çocuk (Bryce Wearne) ve eşi Keçi Kız (Mahney Wearne) ikilisinin 2007'den itibaren sahnelerde başlayan The Hillbilly Goats macerası, Avustralya'nın altını üstüne getirmesi de, kırsalın ruhunu soluyan / solutan müzikleriyle üçüncü albüme erişmiş durumda. Zaten Avustralya'nın altını üstüne getirmek o kadar kolay olmadığı gibi, biri çıkıp bunu yapsa da dünyanın geri kalanının bundan zor haberi oluyor. Bazen öyle bir film izliyor veya albüm dinliyorsunuz ki, bunu daha önce neden fark etmemişim diye düşünüyorsunuz. Cevap kimi zaman "uzak ülke" Avustralya oluyor. Avrupa ülkelerini bunun dışında tutuyorum. Çünkü ortada bir İngilizce meselesi var ve kendine ait sinemasıyla, müziğiyle, aksanıyla, kültürüyle Avustralya, hem Amerika - İngiltere güzergahına, hem de Avrupa yakasına hitap edebiliyor çoğu zaman.

Konuyu fazla dağıtmadan sadede, yani grubun 2016'nın ilk günlerinde çıkan üçüncü albümleri Down Foggy Mountain'a gelirsek, country ve bluegrass'in kaliteli örneklerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mecburiyetindeyiz. 20 yaşında armonika ve mandolin çalmayı öğrenen, sonra gaza gelip Bettathannachookraffle adlı bir country grubuyla kaçan Bryce ile, yine 20'lerinde kontrbas başta olmak üzere yaylı enstrümanları öğrenmeye merak salan Mahney'nin grup kurma, üç albüm çıkarma, yüzlerce sahne şovuna çıkma yolculuklarından bir The Broken Circle Breakdown çıksa ne güzel olurdu. Özellikle renkli sahne kostümleri, dinamik sahne performansları (ki buna misafir müzisyenler ve ikilinin sıkıldıkça enstrüman değiştirmeleri de dahil) ve bluegrass tutkusuna sahip müziklerinin sevimli sinematik dokusu da eklenirse tadından yenmez. Ama belki daha sonra böyle bir filmi akıl ederler, biz de (geç de olsa!) izleriz kimbilir.


Konuyu iyice dağıtıp sadede gelemememin sebebi, Down Foggy Mountain'ın bana alakalı alakasız bir sürü şey hatırlatan bir albüm olması. Üstelik bunu kendi türünün en basit, en köylü, en samimi yöntemleriyle yapmış olması. Zaten bunu bu şekilde yapamayan bir bluegrass albümü en kestirme yoldan dayaklıktır. Cumberland Gap, Old Joe Clarke, Rabbit In A Log, Ida Red, Who Broke The Lock şarkılarındaki coşku dolu müzik, neşe dolu çığlıklar, dolu dolu kadehleri, bardakları boşaltmak ve kovboy dansı (artık nasıl birşeyse! ) yapmak için canlı canlı çalınıp söylenmiş şarkılar. Keep It Clean ve Mama Keep Your Yes Ma'am Clean ise madalyonun dingin yüzüne çok hoş dokunuşlarda bulunuyorlar. Geleneksel Amerikan country / bluegrass kadar, özellikle Gypsy Davey / Jerusalem Ridge şarkısında duyulan İrlanda / İskoç folk ruhu da grubun üstünde hiç yabancı durmuyor.

Bitmedi! Pink Floyd klasiği Brick In The Wall'un çok tatlı coverı ise yeryüzünde bluegrass müziğe uyarlanamayacak şarkı bulunmadığını ya da Pink Floyd şarkılarının doğru ellerde her yola gelebildiğini gösteriyor. Bryce ve Mahney'nin enstrüman değiştirdikleri gibi vokalleri de paylaşmalarıyla oluşan renklilik, aynı anda üç enstrüman (ayaklarıyla davul, ağzıyla armonika, elleriyle mandolin, banjo, gitar, banjitar vs.) çalan Bryce'ın güven veren, kontrbasıyla, kemanıyla ve sıcacık sesiyle huzur veren Mahney'nin uyumları, keçilerin inatlaşmadıkları zaman ne kadar üretken olabilecekleri mesajı veriyor sanki. Arkadaşlarıyla, konuk müzisyenlerle çalışmayı, onlarla grup fotoğrafı çektirmeyi de seviyorlar. Coşku, neşe, dans, huzur, güven bu günlerde çok daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Ortalık "dünyada bu kadar kan, gözyaşı varken..." diye başlayan cümlelerden geçilmiyor. Ama Tony Bennett'ın Amy belgeselinde söylediği gibi: "Yeterince uzun yaşarsan hayat sana nasıl yaşanacağını öğretiyor."

1. Cumberland Gap
2. Old Joe Clarke
3. Brick in the Wall
4. Cornbread & Butterbeans
5. Keep it Clean
6. Rabbit in a Log
7. Ida Red
8. Mama Keep Your Yes Ma'am Clean
9. Who Broke The Lock
10. Gypsy Davey / Jerusalem Ridge
11. Before I Hit The Grave
12. Skillet Good and Greasy

20 Şubat 2015 Cuma

Elle King - Love Stuff


1989 Los Angeles doğumlu Tanner Elle Schneider, ya da havalı takma adıyla Elle King, Deuce Bigalow: Male Gigolo, The Animal, 50 First Dates ve sürüyle sulu Adam Sandler komedisinde rol almış komedyen Rob Schneider'ın kızı. Anne babası o daha küçükken boşandıktan sonra üvey babasının dinlettiği The Donnas'ın kızlardan oluşan pop punk coşkusuna kapılıp daha 9 yaşındayken müzisyen olmayı kafasına koymuş. Aynı dönemde Blondie ve The Runaways de dinlemiş. 13 yaşında da günümüz çocuklarından farklı olarak popüler çer çöpler yerine Otis Redding, Etta James, Aretha Franklin, Al Green, Hank Williams, Johnny Cash, AC/DC gibi dudak uçuklatan isimlere yönelmiş. Zamanla country ve bluegrass biraz daha ağır basmış. Daha sonra buna soul, blues ve rock eklenmiş. Yaşadığı çevrede düzenlenen bazı küçük konserlere çıkmış. Buck's Rock adı verilen gençlik kampında çeşitli müzikallerde rol almış. Gitar ve banjo çalmayı öğrenmiş. Yani ergenliğinde güzel şeyler yapmış.

Yaş 16'ya erdiğinde henüz reşit olmamanın verdiği birtakım dezavantajları avantaja çevirip sahte kimlikle konserlere, kulüplere, canlı müzikli partilere sızmış. Fakat amacı içip içip dağıtmak değil, müzikal performanslar sunmak, kendini pişirmekmiş. Liseden sonra üniversiteye gidip orada resim ve sinema eğitimi almış. Damarlarına bu kadar kültür sanat zerk edilince ilk göz ağrısı müziğin şarkı yazma kulvarında da kulaç atmaya başlamış. Sokak şarkıcılığı bile yapacak derecede sevdiği müzikte kendini iyice geliştirmiş. Canlı performanslar gittikçe daha düzenli organizasyonlarda boy göstererek sürmüş. Pamuk Prenses masalı gibi miş-muş ile doldurduğumuz hikayesi, nihayet bir RCA yetkilisinin onu keşfedip imza atmaya ikna edişiyle günümüze ulaşmış. Bu imzanın ilk meyvesi, 2012'de çıkan 4 şarkılık The Elle King EP'si olmuş. Bu EP onu geniş kitlelere tanıtmaya başlamış ve uzun müddet ortalığı idare etmiş. İlk LP'ye doğru adım adım yol alan Elle King, 17 Şubat'ta çıkan Love Stuff ile mutlu sona ulaşmış. Tabii bu son, aslında farklı bir başlangıç. Artık daha çok insan onu tanıyacak, tanımalı!


Hiç de Hollywood ünlüsü babanın şımarık kızı gibi bir hayata takılmayan King, kendi kendini yetiştirdiği müzikal yolculuğunun geldiği kritik noktalardan biri olan ilk albümüyle pop, soul, blues, rock, country gibi farklı dallardan sesler veriyor. O sesleri verirken en dikkat çeken şey de kendi sesi. Daha albümün ilk şarkısı Where The Devil Don't Go'nun ilk saniyelerinde duyduğumuz bu hem cevval, hem de marşmelov vokal, çok keyifli geçecek bir albümün ilk sinyallerini veriyor. Hatta bu keyifle akmaya başlayan albüm, henüz üçüncü parça Under The Influence ile bana Adele ve Duffy gibi Britanyalı hatunlarla rahatlıkla kafaya oynayacak bir kızın selektörleri yaka yaka geldiğini hissettirdi. 60'ların nostaljisini hamurunda saklayan ve albümün en iyilerinden olan Under The Influence'in ardından yine benzer kalibrede bir şarkı beklerken ölçülü sertlikte bir pop rock olan Last Damn Night, King'in rock vokalindeki başarısını da erkenden tescilledi. Sıradan devam ettiğimizde karşımıza çıkan Kocaine Karolina, bu kez sadece King, banjo ve piyano muhteviyatının naifliğiyle kendisinin bluegrass / country yüzünü görmemizi sağladı. Bu kızın daha kaç yüzü var acaba diye yükselen tansiyon, Song Of Sorrow'un, isminin hakkını bir İrlanda barının sakinleşmiş anında verdiğini düşündüren ruh haliyle dizginleniyor. Bir de bakıyoruz, daha albümün yarısındayız.

İlk yarıya göre daha iddiasız bulduğum albümün bu yarıda iki yıldızı var. Biri "ölçülü sertlikte bir pop rock" tanımını yeniden kullanabileceğim Jackson adlı parça. Diğeri ise, bu albümden bir ilk beş çıkar, final maçında sahaya sür deseler bu beşe kaptan yapacağım Ain't Gonna Drown adındaki şahane alternative country bestesi. Şarkıda hissedilen kara bulutlu western ambiyansına eşlik eden dingin soul vokalin yarattığı gizem, ne zaman yükseleceği kestirilemeyen bir gerilimle, belki de hiç yükselmeyeceğini düşündüren huzurun karışımından ibaret. Bu sinematik ambiyans için fazla spoiler vermeyelim o zaman. Albüm bitince elimizde sözünü ettiğimiz olgun şarkılar ve küçümsenmeyecek bir ses / beste karakteri kalıyor. Bu karakter bünyesinde dikkat(imi) çeken en önemli şey, Elle King'in kesinlikle bir Amerikalı gibi yazıp söylememesi oldu. Zaten kendisi de America's Sweetheart şarkısında "ben Amerikan Güzeli değilim" diye bas bas bağırıyor. Bunu dizeleri lafta bırakmadığı için onu Adele veya Duffy klasmanında, daha İngiliz bir ses / beste karakterinde gördüm. Türlere hakimiyetine rağmen ilk albümde herşeyden biraz taktiğine de bayıldım. Sadece bundan sonra soul yüzünü biraz daha sık göstermesini, hatta mümkünse bunu alt. country yüzüyle birlikte yapmasını temenni ederim. Zira bu birlikteliği sağladığı şarkılarının tadı hala damağımda.

1. Where the Devil Don't Go
2. Ex's & Oh's
3. Under the Influence
4. Last Damn Night
5. Kocaine Karolina
6. Song of Sorrow
7. America's Sweetheart
8. I Told You I Was Mean
9. Ain't Gonna Drown
10. Jackson
11. Make You Smile
12. See You Again

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Larkin Poe - Kin


Jessica, Rebecca ve Megan Lovell'dan oluşan The Lovell Sisters, 2004'te kurulup, iki albüm çıkarıp, 2010'da da dağılan orta karar bir bluegrass / country grubuydu. Bu dağılmayı farklı bir şekilde yeniden doğuşa çevirmek isteyen kardeşlerden 89 doğumlu Megan ve 91 doğumlu Rebecca, ablaları Jessica'nın yer almadığı yeni bir grubu 2010 yılında hayata geçirdiler. Grubun adını ise ikilinin Edgar Allan Poe'nun uzaktan kuzeni olan büyük büyük büyükbabalarının adı olan Larkin Poe koymuşlar. İlk albümleri Kin öncesinde beş EP ve çeşitli etkinliklerle geçen bir süreç yaşamışlar. Müzik olarak The Lovell Sisters'ın kısır Amerikan köklere sahip sıradanlığını aşıp, kendi içinde katmanları bulunan daha geniş bir yelpazeyle dinleyeni serinletiyorlar. Tabii bu genişlik, o sözü edilen köklerle bağları tamamen koparmaya sebep olmuyor. Sadece o köklerin ne kadar farklı şekillerle dal budak sarabileceğine dair başarılı örnekler sunmalarına zemin hazırlıyor.

Biraz daha açarsak Larkin Poe, yerel Amerikan country geleneklerini, sahip oldukları rock dizginlerini serbest bırakarak ve bu sayede özellikle olgun bir pop birikimini içeri dahil ederek çeşitlendiriyorlar. Böylece bazı şarkılar hem o gelenekten geldiklerini, hem de gelmediklerini hissettirir telden çalıyorlar. Ama en çok da o pop pırıltılarını sergiledikleri anlarda yıldızlaşıyorlar bana göre. 12 şarkının çoğunda da bu tarzı sergileyince ortaya çok iyi bir albüm çıkıyor haliyle. Her ne kadar albümün yıldızlarından olan açılış şarkısı Jailbreak bu tanımı birebir karşılamayıp Kin'i kaliteli bir pop rock algısına yönlendirse de, özellikle Stubborn Love ve Jesse'nin sahip olduğu indie pop kalitesi, Rebecca ve Megan'ın olaya ne kadar geniş bir pencereden bakabildiklerini gösteriyor.


Yaptığımız betimlemelerden Larkin Poe'yu düz biçimde pop ve rock karışımı olarak yaftalamak da içime pek sinmiyor. İlginç biçimde düz bir müzikal tat içermelerine rağmen, bu pop, country, rock, folk başlıklarını birbirleriyle o denli iyi paslaştırıyorlar ki, isteseler kendilerinden 10 Taylor Swift çıkarabilecek kapasiteye sahipler. Ama radyolara olduğu kadar Glastonbury (müzik dünyasının en köklü ve kaliteli festivallerinden biri), The Observer (sosyal demokrat entelektüelliği ve geniş perspektifiyle dünyanın en eski Pazar gazetesi) gibi çevreler tarafından ilgi görmelerini de bu kabul görür sentezlerini ayaklar altına almayan tutumlarına bağlamak gerek. Belki T Bone Burnett ile tanışsalardı daha dingin ve koyu bir country çehresi edinebilirlerdi. Ama bu halleriyle bir zamanlar Sheryl Crow'ın ilk albümü Tuesday Night Music Club'ın etkisine sahip bir kuzenlikle ve güzellikle country, folk + pop dengesi sağlıyorlar.

Adı geçen enfes Larkin Poe şarkılarına, vokal zengini İngiliz folk bestelerini anımsatan Crown Of Fire'ı, funk görünümlü rock, pop solunumlu folk olan Banks Of Allatoona'yı, yine Lovell kardeşlerin uyumlu vokalleriyle yücelttikleri kabare havasına sahip Elephant'ı ve kapanıştaki piyano baladı Overachiever'ı ekleyebiliriz. Geri kalanlarda da mutlaka keşfedilecek birşeyler var. Kin çok değerli bir albüm. Şarkı yazma ve onları söyleme yeteneğini hissettiren bir albüm. Abartmadan sentezde bulunan bazı albümlerin düştükleri samimiyetsizlik tuzağına düşmemiş, dinlendikçe değeri artan ve kendine bağlayan bir albüm. Mesela albümü ve şu Jesse'yi tatlı bir kaşıntı gibi defalarca arka arkaya dinleyesim var. Ama kaşınan yerlerimi mümkün olduğu kadar kaşımamaya çalışıp tatsız bir hale getirmeme gibi de bir huyum vardır.

1. Jailbreak
2. Don't
3. Stubborn Love
4. Dandalion
5. Crown of Fire
6. Elephant
7. High Horse
8. Sugar High
9. Jesse
10. Banks of Allatoona
11. We Intertwine
12. Overachiever

9 Şubat 2014 Pazar

The Don Darlings - The Don Darlings


İsveçli beş müzisyenden oluşan The Don Darlings, İsveçli olamayacak kadar Nashville veya Teksaslı bir grup. Güneyi o kadar iyi özümsemişler ki, müziklerinin üstüne Nick Cave'den, Johnny Cash'ten, Tom Waits'ten country alternatifi lezzetler bile koymuşlar. Bu az şey değildir. Zira güneyin standart country pop rock veya bayık akustik folk anlayışının dışında kalmak elin Amerikalısının kendisine bile çoğu kez dar gelmekteyken, elin İsveçlisi ağızları bir karış açık bırakıyor neredeyse. Alt-Country alt türünün önemli bir cevher olduğuna inandıran The Don Darlings benzeri gruplar İsveç, Norveç, Teksas nerden olursa olsunlar kendilerine has bir karizma barındırmalılardır ki, sürüden ayrılmayı göze alan bir müziğin üzerine konmuş bu tip görsel ve işitsel (daha çok işitsel) imaj belki onları country radyolarının demirbaşları arasına koymaz. Ama kıyı kenar albümlere meraklı dinleyiciler için kimi zaman gömü bulmuş züğürt gibi sevindirebilir.

Yukarıda adı geçen ağır topları boşuna anmadık. The Don Darlings, blues, folk, country temelli müziğini karanlık, gotik, gizemli yollara sokabiliyorsa bunda en büyük paylardan biri vokalist Damon "The Reverend" Collum'un olağanüstü sesine ait. Cave, Waits, Cash, hatta Noose 'Round My Neck şarkısını biryerde duysam "bu hangi Leonard Cohen şarkısıydı" diye düşüneceğim kadar Cohen renginde bir sesten söz ediyorum. Yaylıların gergin bir atmosfer yarattığı ve bir Nick Cave albümünden alınmış gibi duran Resurrection ile açılan, If You Can't Be Good, Moonshine Baby, Let The River Run, Away From Me ve tabii Noose 'Round My Neck gibi bestelerle kendi sınırları içinde gelişen, sıçrayan, yaşayan bir alan yaratan albüm, sözünü ettiğimiz karanlık yanını bazen bir bar taburesinin coşkusuna da bırakabilecek kadar çok yönlü. Ama bunların hepsi o gotik ambiyansın loş ve dumanaltı halini gözümüzde canlandıracağımız bir barda vuku buluyor. The Don Darlings ve aynı adlı albümleri, 2013'ün gözden kaçan ama dimdik ayakta duran örneklerinden. Zaten Damon Collum gibi vokale sahip bir grubun sırtı kolay kolay yere gelmez.

1. Resurrection
2. Provide Me an Angel
3. If You Can't Be Good
4. Transcendental Noise
5. Noose 'Round My Neck
6. Moonshine Baby
7. Away From Me
8. Right Side of Murder
9. Julius the Misanthrope
10. Let the River Run

21 Ocak 2014 Salı

The Broken Circle Breakdown (OST)


2009 yılında çektiği The Misfortunates ile kalpleri kırmaya oynayan Belçikalı Felix Van Groeningen, 2012'de The Broken Circle Breakdown ile bu defa kalpleri parça pinçik ediyor. Şahane kurgusu, yürek yakan konusu, olağanın üzerine çıkan oyuncu performansları ve bitirici vuruşu yapan finaliyle güçlü bir bütün oluşturan film, bu bütünün muhtelif yerlerine dantel gibi işlenmiş bluegrass ezgileriyle soundtrack olarak ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Altı kişilik bluegrass grubuyla yerel mekanlarda sahne alan Didier ile, dövme sanatçısı güzel Elise'nin ileri geri kurguda vücut bulan aşk, evlilik, çocuk sahibi olma ve trajik olaylar sonrası bunları inanç, pişmanlık, ölüm kavramlarıyla sorgulama hikayesi çok etkileyici. Bu etkiyi sağlamada en önemli pay sahibi unsurlardan biri olan müzik ise filme eklenmiş ayrı bir karakter kadar güçlü.

Temelleri 18. yüzyıla dayanan, İngiliz, İrlanda, İskoçya, Galler geleneksel müziklerinin Amerika'nın doğusundaki Appalachia bölgesindeki müzikal yansıması olarak gelişen bluegrass müziği, Didier'nin filmde de tanımladığı gibi "country müziğin en saf hali" olan bir alt tür. Gitar, keman, mandolin, kontrbas ve bançonun kimi zaman hüzünlü, kimi zaman ipini koparmışçasına hızlı ve mutlu uyumları başka bir folk evreninden seslenir. Bluegrass müziğin Belçika yapımı bir filmde bu denli yoğun ve anlamlı durabileceğini tahmin edemezdim doğrusu. Şarkıların kırsal ruh halini kutsayan masumiyetleri yanında, filmin kritik noktalarına temas eden yerleştiriliş biçimleri de çok ustaca.

Bazı kimselerce çok tekdüze bulunan bluegrass türündeki parçaların filmde çoğunlukla sahne performansları şeklinde karşımıza çıkması, o sahnelerin öncesinde yaşananların yoğunluğu sayesinde bu sözde monoton havayı ortadan kaldırıyor. Şarkıların sahnelere fon olmayıp (gerçi bazı fon olan kısımlar da var) bizzat sahnede çalınıp söylenmesi, Elise ve Didier'nin mevcut sahneler sonrası yüzlerine yansıyan keder ve mutlulukların resmedilmesinde daha samimi bir atmosfer sağlıyor. Yine de albümdeki şarkıları film eşliğinde değil de kendi hallerinde görüntüsüz biçimde duysak aynı etkiyi uyandırmayacaktır, bu bir gerçek. Bunu her soundtrack için söyleyebilir, bu yüzden klişe bir insan olmakla suçlanabiliriz. Ama bluegrass'in filmdeki rolü, başrollerden biri olduğu için değerlendirmelerimiz hep filmle aynı dalga boyunda seyredecektir.


Blugrass'in blues ve country'ye göre daha çiğ bir soundu olduğu malum. Bu yüzden filmin duygusal bağlamda ele aldığı hacmi geniş meseleleri en saf hallerine indirgemeye çalışmasında katkısı da büyük. Elise ve Didier'nin karmaşık, kırılgan, çaresiz ama bunun yanında tutkulu, sevgi dolu, umut yüklü ruh yapılarına tercüman olması için belki de seçilebilecek en yerinde müzik türlerinden biri. Filmin girişinde Didier'nin grubuyla birlikte bir barda seslendirdiği Will The Circle Be Unbroken'ı, daha sonra ortalarda aynı sahneyle tekrar izliyoruz. Meğerse bu sahne Elise'in Didier'yi sahnede ilk defa gördüğü an, şarkıysa Didier'yi ilk kez söylerken duyduğu şarkıymış. İşte bunlar hep filmin kurgusundan oluyor. Grubun gece kendi aralarında verdikleri bir partide ateş çevresinde çalıp söyledikleri The Boy Who Wouldn't Hoe Corn, aynı kurgu güzelliğiyle birden sahnede çalınıp söylenmeye başlıyor mesela.

Yine bir bar performansından festival sahnesi performansına dönüşen sahneye eşlik eden Country In My Genes albümün kucağa alınıp sevilesi şarkılarından. Bu kez loş bir sahnede başlayan, sonra da Didier ve Elise'nin en büyük trajedisiyle sonuçlanan bölüme şahane bir fon şarkısı oluşturan Wayfaring Stranger insanı altüst ediyor. Grubun sahne sembolü haline gelmiş beyaz giysiler içinde seslendirdikleri If I Needed You bittikten sonra Didier'nin öfkeden deliye dönüp sahnede seyircilere ateizm yüklü bir tirad attığı bölüm filmin en can alıcı sahnelerinden biri. Zaten film bu tip can alıcı anlarla dolu. Görebileceğiniz en iyi veda sahnelerinden birine sahip finalde, grubun hiç alışık olmadıkları bir mekanda çaldığı enstrümantal Sand Mountain, şarkıyla açılan filme şarkıyla kapanış yaparak müziğin (bluegrass'in) The Broken Circle Breakdown için ne kadar önemli olduğunun noktasını koyuyor


Filmin, onun sahibi Felix Van Groeningen'in, Didier'nin, Elise'nin tüm duygusal ve trajik anlara taban ve tavan oluşturan bluegrass müziğine gösterdikleri saygı sadece müzikal boyutta kalmıyor. Didier ve Elise çiftinin dünya tatlısı küçük kızlarına Maybelle adını vermeleri, bir zamanların ünlü country kadınlarından Maybelle Carter'dan (1909-1978) kaynaklanıyor. Maybelle Carter aynı zamanda country'nin cennetteki krallarından Johnny Cash'in büyük aşkı June Carter'ın annesi. Buradan da country'nin kanatları altındaki bir başka çalkantılı aşk hikayesi için Walk The Line filmi ve soundtrack albümüne gönderme yapalım. Bir diğer saygı duruşu da, Didier ve Elise'in ilk karşılaşmalarındaki diyalogdan ortaya çıkıyor. Elise, dünyanın en iyi müzisyeninin Elvis olduğunu iddia edince Didier onun bir nonoş olduğunu, asıl dünyanın en iyi müzisyeninin bluegrass'in babası Bill Monroe (1911-1996) olduğunu söylüyor. Bu iki büyük country ustası, filmin senaryosunda sadece basit birer referans olarak kalmayıp, hüzün dolu bu aşk öyküsünün bluegrass hüznü bünyesinde somutlaşıyor. İpucunu fazla kaçırmadan, önce filme, sonra da bu albüme yönelinmesini tavsiye ederek kurmaya çalıştığım bu garip cümlelere burada son veriyorum.

1. Will The Circle Be Unbroken
2. The Boy Who Wouldn't Hoe Corn
3. Dusty Mixed Feelings
4. Wayfaring Stranger
5. Rueben's Train
6. Country In My Genes
7. Further On Up The Road
8. Where Are You Heading, Tumbleweed
9. Over In The Gloryland
10. Cowboy Man
11. If I Needed You
12. Carved Tree Inn
13. Sand Mountain
14. Sister Rosetta Goes Before Us
15. Blackberry Blossom

15 Ağustos 2013 Perşembe

The Kentucky Headhunters - Electric Barnyard


Temelleri 1968 yılında Itchy Brother adıyla atılan güneyli country rock grubu The Kentucky Headhunters, bu ismi 1986'da kullanmaya başlamış ve yine bu isimle 8 albüm yapmış tecrübeli örneklerden biri. Bu albümlerden 5 tanesini dinlemiş bir dinleyici olarak söyleyebilirim ki grubun ikinci albümü olan Electric Barnyard kesinlikle grubun en iyisi. Bunu söyleyebilme rahatlığımı, 90'lardan günümüze onunla her birlikteliğimden aldığım keyfe dayandırıyorum. Sonraları çeşitli değişimlere uğrayan Greg Martin, Doug Phelps, Ricky Lee Phelps, Fred Young ve Richard Young kadrosunun orijinal kimyasıyla ortaya çıkan 13 şarkılık albüm, 9 adet The Kentucky Headhunters bestesi ve 4 adet nefis coverdan oluşuyor. Bu coverlar Only Daddy That'll Walk The Line (Waylon Jennings), With Body and Soul (Bill Monroe), Spirit In The Sky (Norman Greenbaum) ve 50'li yılların anonim pop şarkılarından olan The Ballad Of Davy Crockett'ten oluşmakta. Çeşitli coverları bulunan Spirit In The Sky haricinde başlarda diğerlerini grubun orijinal şarkıları olduğunu sandığımı da ekleyeyim. (Ne işe yarayacaksa!)

The Kentucky Headhunters'ı öteki country rock gruplarından ayıran ve ayırmayan özellikler mevcut. Ama ayıranlar daha mühim olduğu için onları deşmek daha yerinde olur. Aslında bunlara ayrıksı özellikler demek de pek doğru değil. Sadece country müziğin o yalancı pop banalliği yerine daha çok blues rock'tan beslenen kişilikli şarkılarla eğleniyorlar. Özenli düzenlemelerini salaşlıklarıyla birleştirerek kırsal kelimesinin hakkını teslim ediyorlar. Çok ileri gitmeyip lokal kalmadan o kırsallıklarını pop rock ve blues çeperlerinde müziklerine yansıtıyorlar. Bitmek bilmeyen gitar sololarla ya da ağzını oraya buraya yayan country fonetiğiyle zaman kaybetmiyorlar. Ricky Lee Phelps'teki aksan bazen çocuksu, bazen blues karizmasıyla istediği yöne evrilebilen doğallığa sahip. Kısacası yormayan, aksamayan ama coşturan, şımartan ve karizmasına hayran bırakan bir müzik onlarınki. Gerçi diğer albümlerde bu özellikleri bu kadar yoğun hissetmediğim için yorumlarım sadece Electric Barnyard için geçerli.

Coverları aradan çıkardık. 16 & Single, Always Makin' Love ve Love Bug Crawl gibi sevgi kelebeği şarkıları da aynı aradan çıkarırsak (ki bu ifade sakın olumsuz olarak alınmasın) albümün en iyilerinden Diane, yine grubun olgun yönünü yansıtan Kickin' Them Blues Around, özellikle davulcu Fred Young'ın coştuğu Big Mexican Dinner ve kapanıştaki şahane Take Me Back, country rock denen harçtan oluşturulmuş sağlam örnekler. Grup halen aktif biçimde müzik dünyasında. Hatta en son 2011'de Dixie Lullabies adında bir albüm bile yapmış. "-Mış" diyorum zira o albümü dinlemedim, bir süre öncesine kadar çıktığından bile haberim yoktu. O kadar vasat The Kentucky Headhunters albümü dinledikten sonra Electric Barnyard'ın hatırasına zarar gelmesini istemediğim için, en önemlisi de Electric Barnyard'ın bana başka The Kentucky Headhunters albümü aratmaması yüzünden "yeni albüm" krizine girmedim. Bana göre iyi bir albümün tanımlarından biri de budur.

1.  It's Chitlin' Time
2. The Ballad of Davy Crockett
3. Only Daddy That'll Walk the Line
4. With Body and Soul
5. Diane
6. 16 & Single
7. Wishin' Well
8. Spirit in the Sky
9. Always Makin' Love
10. Love Bug Crawl
11. Big Mexican Dinner
12. Kickin' Them Blues Around
13. Take Me Back

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dead Man Walking (OST)


Tim Robbins'in Rahibe Helen Prejean'ın gerçek olaylara dayalı kitabından uyarlayarak yönettiği 1996 yapımı Dead Man Walking, Prejean'ın vahşi bir cinayet sonrası ölüm cezasına çarptırılan Matthew Poncelet'e son günlerinde destek oluşunun işlendiği ağır bir dramdı. Hani şu izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadığınız türden. Prejean'ın Poncelet'in içindeki insanı adım adım keşfettiği bu filmin mutlu sonla bitmediğini söylemek büyük bir spoiler olmaz herhalde. Ama önemli olan, bu gece ile gündüz kadar farklı iki insanın arasında gelişen ana-oğul veya iyi-kötü karşıtlarına evrilen sıradışı dostluğun yürekleri dağlayan bir çıkmaz içinde kalışını, buna bağlı olarak bedel ödemenin en acı tecrübelerden biri oluşunu gözler önüne sermesiydi. 1996 Oscar ödüllerinde Susan Sarandon'ın En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı kazandığı, Sean Penn'in ise ödülü Leaving Las Vegas'taki rolüyle Nicolas Cage'e kaptırdığı Dead Man Walking, En İyi Film ve Yönetmen ödüllerinde de Braveheart ile Mel Gibson'a yenik düşmüştü.

Filmin Oscar adaylıklarından yenik düştüğü bir başka dal da En İyi Şarkı kategorisiydi. Bruce Springsteen'in Dead Man Walkin' şarkısıyla aday olmasına rağmen ödülün bayık bir Pocahontas şarkısına gitmesi son derece haksızdı. O Springsteen ki 1994 yılında Philadelphia filmindeki Streets Of Philadelphia şarkısıyla Oscar'ı kaçırmamıştı. Dead Man Walkin'in Streets Of Philadelphia'dan hiçbir eksiği veya fazlası yok. Filmden o kadar etkilenmiştim ki, filmin bir soundtrack albümü var mı, yok mu onu bile gözüm görmedi. Filmin neresinde duyduğumu, hatta filme konup konmadığını bile hatırlamadığım birçok yükte ve pahada ağır şarkının bulunduğu bir albümün bulunduğunu anlamama vesile olan da Springsteen olmuştu. Dönem de grunge'ın grunge olduğu 90'lar ortasıydı. Yani Dead Man Walking albümü, o kazan içinde kaynayan günlere sound olarak sakinlik, ama ruh olarak filme uygun biçimde taşıması güç bir hüzün katmıştı.


Springsteen'in Dead Man Walkin'i ile açılış yapan albüm daha birinci dakikadan dinleyenin boğazına düğüm atıyor. Çoğunluğu albüm için özel olarak yazılmış şarkılardan oluşan albümde iki adet Nusrat Fateh Ali Khan ve Eddie Vedder düeti var ki, sırf onlar için bile albüme kulak vermek gerek. Grunge kuşağının o dönem idollerinden biri olan Vedder'ın popülaritesi, 1997 Ağustos ayında vefat eden Nusrat Usta'nın daha geniş kitlelerce tanınmasına da sebep olmuştu. Özellikle de The Face Of Love'ın büyülü bir ilahi havasındaki salınışı onu kanımca gelmiş geçmiş en büyük düetlerden biri yapıyor. Johnny Cash ve iki şarkısıyla Tom Waits albümün o köhne hüznüne hem müzik, hem de lirikleriyle katkı sağlıyorlar. Albümün dişi kanadında da çok nitelikli şeyler oluyor. Suzanne Vega'nın bildiğimiz tarzından çok farklı bir şarkı olan Woman on the Tier (I'll See You Through), Mary Chapin Carpenter'ın çok duygulu biçimde idama götüren bestesi Dead Man Walking ve böyle bir albümün şanına yakışan büyük usta Patti Smith'in bunalımın dibine vuran ağıtı Walkin Blind...

Lyle Lovett ve Steve Earle şarkıları nedense yer doldursun diye konmuş sanki. Beğendiğim Michelle Shocked'ın da daha iyi bir şarkısı seçilebilirmiş diye düşünürüm hep. Bunların yerine albümün sessiz isyankarlığına uygun düşecek yüzlerce şarkı var halbuki. Mesela Jeff Buckley'nin Grace albümünden bir Hallelujah ya da onun gerçek sahibi Leonard Cohen'den herhangi bir şarkı şu gereksiz Lyle Lovett'ten çok daha makbule geçerdi. Neil Young, Bob Dylan, Tracy Chapman, Kristin Hersh diye uzar gider benim istek listem. Çünkü hepsinde varolan o ozan efkarının filmin ağır dramına mükemmel fon oluşturacak şarkıları mevcut. Yine de Dead Man Walking'in film olarak içerdiği yoğunluğa yarenlik eden bu şarkıların çoğu, isimleri ve cisimleriyle yılların verdiği alışkanlıkla filmin ayrılmaz bir parçası oldular. The Face Of Love'ı ne zaman duysam (ki öyle saat başı duyulan bir şarkı değildir) filme ait kareler gözümün önünden geçer. Zaten böyle şarkılar değil bir ölüm hücresine, albümlere, filmlere sığmaz.

1. Bruce Springsteen - Dead Man Walkin'
2. Johnny Cash - In Your Mind
3. Suzanne Vega - Woman on the Tier (I'll See You Through)
4. Lyle Lovett - Promises
5. Nusrat Fateh Ali Khan with Eddie Vedder - The Face of Love
6. Tom Waits - The Fall of Troy
7. Michelle Shocked - Quality of Mercy
8. Mary Chapin Carpenter - Dead Man Walking (A Dream Like This)
9. Tom Waits - Walk Away
10. Steve Earle - Ellis Unit One
11. Patti Smith - Walkin Blind
12. Eddie Vedder with Nusrat Fateh Ali Khan - The Long Road

19 Ocak 2013 Cumartesi

Carolina Chocolate Drops - Leaving Eden


2005'te Güney Carolina'da kurulmuş olan Carolina Chocolate Drops, ancak beşinci albümleri Leaving Eden ile farkına varabildiğim nadide bir bluegrass, country, folk üçlüsü. Aslında büyük resme kuşbakışı bakılırsa nadide bir tarafları yok gibi düşünülebilir. Oysa Leaving Eden herhalde öyle bir boş anıma denk geldi ki, sakin ama kendi hırçınlığını en iyi bu sakinlikte dile getirebilen, matrak ama ciddiyetini en iyi bu matraklık içinde sözlere / notalara dökebilen harika bir albüm gibi geldi bana. Her zaman yaptığım gibi Leaving Eden öncesi dört albüme döndüm. Ve maden bulmuşçasına sevindim. 2007 tarihli ikinci albüm Heritage'ı çok iyi buldum mesela. Ama Dom Flemons, Rhiannon Giddens ve Justin Robinson'dan oluşan grup Leaving Eden ile en klas albümüne imza atmış kanımca.

Eski usül akustik country blues içi uygun görülmüş isim haliyle bluegrass (hatta progressive bluegrass bile diyorlar) ustası diyebileceğimiz bu üç güzel insan aynı zamanda bu müziğin çok az sayıdaki Afrikalı-Amerikalı temsilcilerinden biri. Dört telli banjo, akustik gitar, jug, mızıka, kazoo, snare drum, keman gibi bu müziğin geleneksel enstrümanlarının hakkını veren grup elemanları, aynı zamanda siyah vokallerinin güzelliğiyle şarkılara inceden soul ayarları da çekiyorlar. Haliyle pek genç işi sayılmaz. Fakat onların eski usül enerjileri içindeki gençliği hissettiğiniz vakit tadına doyum olmaz bir albüm bu. Zira tempolu parçalardaki arı gibi çalışkanlık, yavaş parçalardaki duygu yoğunluğu insana kısa (ve tadında bırakan!) harika anlar yaşatıyor. Açılışı yapan Riro's House'un o inanılmaz (bu kelimeyi kullanmayı pek sevmem, muhtemelen burada da yanlış kullandım) western coşkusu için kelimeler seçemiyorum. Sadece iki dakika beş saniye içinde bana sanki onlarla beraber oturup ter içinde bu şarkıyı çalıyormuşum duygusu verebildikleri için hayran kaldım.


Vokaller, müzik ve şarkılar bu kadar enfes olunca hiç bitmesini istemediğim albümden örnekler seçmekte de zorlanıyorum. Ama Rhiannon Giddens'ın seslendirdiği, single olarak bile çıkarılabilecek, yerel radyoları bile şenlendirebilecek Country Girl, hemen ardından gelip şenliği sürdürebilecek Run Mountain, bir "blues a capella" numunesi olarak tecrübe edilebilecek Read 'em John, tekrardan "ben de onlarla beraber çalıp söylemek istiyorum" hissi uyandırabilecek I Truly Understand That You Love Another Man örneklerini seçtim (ve ilginçtir zorlanıyorum dedim ve pek zorlanmadım!) Ayrıca sevimli ve grubun standartlarına göre dört dakika süresiyle biraz uzun sayılabilcek Boodle-De-Bum-Bum, hiç de dört dakika gibi gelmedi bana. Rhiannon'ın çelloyla sarıp sarmalanmış sağlam baladı Leaving Eden, grubun enerjisinden sembolize ettiğimiz o arı kovanından çıkma Po' Black Sheep, swing esintisi yayan No Man's Mama da ben buradayım diyen şarkılar.

Açılış nasıl güçlüyse kapanış da öyle. Enstrümansız Pretty Bird'de yine Rhiannon bu defa gece vakti verandaya çıkıp ateşböceklerine o beyaz şarap sesiyle şarkı söylüyor adeta. Bitmesin denilen albüm bittiğini hiç farkettirmeden bitiyor. Ama bu bitiş yeni başlangıçların bitişi. Temellerini aldığı bu eski müziği şimdiki zamana bu kadar dinç ve hisli biçimde taşımış olması o kültürü ne kadar iyi özümsediğinin ispatı. Evet, bu şarkıların toplandığı bir albüm olması yanında esasen bir kültür yansıması. Yabancı bir kültürün başkalrına da tanıdık gelebilecek ölçüde bir yansıması hem de. Adı üstünde "halk müziği"! Önceki Carolina Chocolate Drops albümlerinden bu kadar tat almadım. Yine kuşbakışı olarak aralarında çok büyük farklar yok belki. Hatta bazen kendimi Don't Get Trouble In Your Mind'ın nakaratını mırıldanırken buluyorum. Ama o kuşun müzikçalarına Leaving Eden'ı koyup kulaklığını taktığını hayal ettiğimde daha bir keyifle uçtuğunu görebiliyorum.

1. Riro's House
2. Kerr's Negro Jig
3. Ruby, Are You Mad at Your Man?
4. Boodle-De-Bum-Bum
5. Country Girl
6. Run Mountain
7. Leaving Eden
8. Read 'Em John
9. Mahalla
10. West End Blues
11. Po' Black Sheep
12. I Truly Understand That You Love Another Man
13. No Man's Mama
14. Briggs' Corn Shucking Jig / Camptown Hornpipe
15. Pretty Bird

16 Aralık 2011 Cuma

Nikki Lane - Walk Of Shame


Günün birinde herşeyini bırakıp kendini yollara atan teenage Nicole Lane Frady, ilk albümü Walk Of Shame'i çıkaran Nikki Lane'e dönüşene kadar orta karar bir diziye konu olabilecek bir dizi olay yaşamış. Aslında senaryosunu bizzat kendisi yazsa orta kararı bir üst karara dönüştürebilecek güçlü bir kaleme sahip. Bunu sadece şarkı sözlerinden değil, yaşadıklarını ve hayata bakışını dile getirdiği kısa pasajlardan da anlamak mümkün. Amerika'nın tutucu Güney Carolina'sında sıkıcı bir ev kadını olmamak uğruna kendini Los Angeles'a atan, çeşitli işlere girip çıkan, amatörce modayla uğraşan Lane, geçen yıllar içinde müziğe de bulaşınca, üstelik 1-2 sıkı gösteri çıkarınca dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. O dikkat çekmenin adı da Lane'in hep yaşamak istediği New York'tan aldığı iş teklifleri şeklinde oluyor.

İlk başlarda amacı meşhur olup New York'a kazık çakmak değil. Ama müzisyen olan erkek arkadaşı albüm yapmak için kendisini terk edip yaban ellere gidince bunalımlı günler kaçınılmaz olanın düğmesine basıveriyor. Nikki Lane bu dönemi çok içten ve dokunaklı biçimde anlatıyor kısa biyografisinde. İşe en baştan başlayıp Waylon Jennings, Loretta Lynn, John Prine, Merle Haggard gibi ustaların country klâsiklerini yorumlamaya çalışarak kendini yetiştirmek istiyor. Bu süreçte özgüven kazandığı gibi, içindeki müzik aşkını ve şarkı yazma/yorumlama yeteneğini de keşfeden güçlü bir uyanış yaşıyor. Bu öyle bir uyanış ki, bütün albümü bir ay içinde yazıp bitiriyor. Sonra güneye, Nashville'e giderek kendi deyimiyle "intikam albümü" için stüdyoya giriyor.


Eylül 2011'de çıkan Walk Of Shame albümünden önce, Temmuz'da dört şarkılık Gone Gone Gone EP'si Nikki Lane hakkında fikir verici nitelikte. Walk Of Shame ise, Lane'in bilinçli bir şekilde adım adım üstüne gittiği klâsik isimlerin etkisinde olduğunu hissettiren, bunun yanında sözde country pop yaptığını iddia eden Taylor Swift benzeri yalapşap projelerden farklı bakılması gereken mainstream öğeleri de içeren bestelerden oluşmakta. Yani americana/alt. country ile country pop arasında gezinen bir albüm. Gerçi hepten alt. country olsa tadından yenmezmiş. En önemlisi "proje" olmadığını sezdiren bir "pop" ruhu mevcut kanımca. Alışıldık kadın country ve folk rock şarkıcılığına alternatif karizmatik bir duruş getiren Neko Case, Tift Merritt, Heather Nova, Shannon McNally gibi dişli isimlere daha yakın bulduğum Nikki Lane ve onun şarkıları, zamanla klâsik country normlarından azaltıp kendinden çoğaltarak yolunu bulacaktır. Walk Of Shame bu inancı yüklemek için kâfi bir albüm.

Lies ve Walk Of Shame ile taş gibi bir açılış yapan Nikki Lane, Coming Home To You ile akustik tüller arasından süzülen duru bir folk nefâseti sunuyor. Önceden kendini ispat etmiş Gone Gone Gone, efkâr yüklü country blues Save You, hüzün ile mutluluk arasına salıncak kurmuş Come Away Joe, bu ahşap karışıma güzellik katan besteler. Hele de ikişer dakikadan oluşan Sleep For You ve Hard Livin' adında iki şarkı var ki, ticari ellerde üçer dörder dakikadan single mingle yapılıp cılkı çıkarılabilirdi. Oysa güzel şeyleri tadında bırakmanın keyfini yaşatıyorlar. Nikki Lane sevilmeyecek bir şarkıcı değil. Hatta müziğe atılmaya karar vermeden evvel şarkıcı bile değildi. Ama o kadar dinç ve kararlı, doğal ve kırılgan bir sesi var ki, kulak vermek lâzım. Lane şu sıralar Nashville'de sahibi olduğu High Class Hillbilly adlı ikinci el butiğinde turdayken topladığı parçaları satmakla meşgulmüş. Belki de intikamını almış olmanın verdiği bir rahatlama sözkonusu. Ama Walk Of Shame'den sonra temennimiz en kısa zamanda yeniden terk edilmesi yönünde.

1. Lies
2. Walk Of Shame
3. Coming Home To You
4. Gone Gone Gone
5. Sleep For You
6. Look Away
7. Hard Livin'
8. Save You
9. Come Away Joe
10. Blue Star In The Sky
11. Just Can't  Be Satisfied_MSTR