1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1994 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2024 Pazar

With Honors (OST)


90'lardaki teknolojik sıkıntılardan bahsederken, tek bir şarkının veya klibin bile istediklerimize ulaşmak yönünde bizi harekete geçirebileceğine değinmiştik. Değinmediysek de şimdi değiniyorum. En azından buna benzer birşeyler gevelemiştim. Hips and Makers ile aynı yıl piyasaya çıkan With Honors albümünü keşfetmemi sağlayan ne YouTube, ne Google, ne de MTV idi. Televizyonda sadece bir kez izlediğim Your Ghost klibi fitili ateşleyendi. Şarkıyı nasıl bulurum, nasıl ederim derken underground bir plakçıdan çekme kaset yoluyla bu işlerin pekâlâ yürüdüğü bilgisine ulaştım. 2000'lere kadar Hips and Makers'ı asla orijinal bir kayıtla dinlememişimdir bu yüzden. Ama Hips and Makers'a veya With Honors'a ulaşmamı her ne sağladıysa sağlamış olsun, ona hâlâ minnettarım. With Honors'un tracklistini gördükten sonra yaşadığım heyecanı bugün bile tarif edebilirim. Çünkü öncesinde bir şekilde duyduğum veya önceden bildiğim bir sürü güzelliği aynı sınırlara dahil etmişti bu albüm. Duymadıklarımı da 40 yıllık arkadaşım gibi benimsetmişti. Oradan buradan bir mixtape yapsan belki bu kadar şık olmazdı.

Harvard öğrencisi Monty'nin bilgisayarı bozulduğu için kopyasını alamadığı tezini evsiz Simon'a kaptırması, Monty'nin ona kalacak yer ve yiyecek vermesi durumunda tezinden hergün bir sayfa vermeyi teklif ettiği anlaşma üzerine kurulu With Honors, 90'ların başka bir güzelliğiydi. Joe Pesci'nin sonradan daha büyük işlere soyunacak bir grup genç oyuncuyu etrafına alıp adeta oyunculuk dersi verdiği film, izlendiği anda değeri anlaşılan, takvimler 2000'leri gösterdiğinde de değerinden birşey yitirmediğini gösteren şirin ve mütevazi filmlerdendir. Soundtrack albümü de birçok ünlü ismi biraraya getiren şekerliktedir. Mesela Madonna bile I'll Remember şarkısını hiçbir albümüne koymayıp With Honors'a vermiştir. Üstelik bence I'll Remember, Madonna tarihinin en iyi şarkılarından biridir. Bunun yanında Duran Duran'ın Led Zeppelin, Pretenders'ın Bob Dylan, Belly'nin (Kristin Hersh'ün kardeşi Tanya Donelly'nin grubu olduğunu yineleyelim) Tom Jones coverları aşmış biçimde karşımıza çıkmaktalar daha ne olsun!

Yetmemiş Lindsey Buckingham'dan, The Cult'tan, Grant Lee Buffalo'dan albümün ritmine uygun lezzette şarkılar koymuşlar. Daha sonraları sırf Cover Me şarkısı yüzünden Candlebox grubunun kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini almışlığım (ve pişman olmamışlığım) vardır. Babble diye taş gibi bir elektro grubu da ilk kez With Honors'ta duymuştum. Zaten başka yerde de duymadım şimdiye kadar. Hatta bir keresinde ders çalışırken sabahladığım esnada açık olan radyodan kısık kısık loş odama süzüldüğünü hatırlarım Tribe şarkısının. (Bulursanız bu şarkının Tibetan Remix'i de harikadır.) Albümle ilgili tek sıkıntım, o yılların sağlam grunge insanlarından Mudhoney'nin fevkalade kötü Run Shithead Run şarkısı ile, hangi kesime hitap ettiğini bilmediğim, (bilmek de istemediğim) müzisyen bozuntusu Lyle Lovett'ın bir parçasının hangi akla hizmet şu güzelim albüme konduğu. Onlar olmasa rahatlıkla 10 şarkısıyla da gönül tellerine akort yapabilecek kalitede bir albüm zira. 80'lerde çocuk olmak ne ise, 90'larda üniversite öğrencisi olmanın nostaljik fragmanlarını hep canlı tutan albümlerden biridir, bu yüzden özeldir With Honors. Hem film, hem de soundtrack olarak...

1. Duran Duran - Thank You
2. Madonna - I'll Remember
3. The Cult - She Sells Sanctuary (Butch Vig Mix)
4. Belly - It's Not Unusual
5. Candlebox - Cover Me
6. Kristin Hersh - Your Ghost
7. Pretenders - Forever Young
8. Grant Lee Buffalo - Fuzzy
9. Mudhoney - Run Shithead Run
10. Babble - Tribe
11. Lyle Lovett - Blue Skies
12. Lindsey Buckingham - On The Wrong Side

9 Mayıs 2023 Salı

Page & Plant - No Quarter: Jimmy Page & Robert Plant Unledded

 
90'ların kendine has müzikal iklimi, yaptığı işi son derece ciddiye alan müzisyenleri, bir daha asla öylesini göremeyecegimiz albümleri hakkında defalarca konuştuk. Ne kadar konuşsak da bitmez. Pek listelere alınmaz ama 1994 tarihli No Quarter: Jimmy Page and Robert Plant Unledded albümü de belki bu altın değerindeki 10 yılın en kıymetli albümlerinden birisi. Zaten adından da anlaşılıyor. Dönemlere sığmayan Led Zeppelin'in yaşayan efsaneleri Jimmy Page ve Robert Plant'in yapımcılığını üstlenip 14 Ekim 1994'te piyasaya sürdükleri albüm, merakla beklenen bir geri dönüş albümüydü. MTV'deki 90 dakikalık UnLedded projesinin ilham verdiği, kayıtları Fas, Galler ve Londra'da gerçekleşen No Quarter, Plant'in solo albüm kadrosunun ağırlıklı olduğu rock müzisyenleri yanında, 4 kişilik Marakeşli, kalabalık olmak üzere Mısırlı müzisyenler, daha da kalabalık olmak üzere Londra Metropolitan Orkestrası yaylılarının katkılarıyla kaydedildi. Evet, bu bir geri dönüş albümüydü ama o dönem medyanın gazlamaya çalıştığı üzere Led Zeppelin'in geri dönüşü değildi. Eylül 1980'de hayata gözlerini yuman davulcular şahı John Bonham olmadan böyle bir şey olamayacağını Plant ve Page de söylediler. Öte yandan bir diğer yaşayan Led Zeppelin üyesi olan basçı John Paul Jones, bu projeye dahil olmadığı için gönül koymuş. Üstelik Plant ve Page'in bu projeye isim olarak verdikleri Houses Of The Holy (1973) albümündeki No Quarter parçasında en çok emeği geçen kişi olduğu halde.

14 parçalık albümün 10'u muhtelif Led Zeppelin albümlerinden seçilmiş, bazıları Fas ve Mısırlı müzisyenlerle birlikte yeniden tasarlanıp baharatlandırılarak egzotik diyarlara götürülmüş şarkılardan oluşuyor. Özellikle Robert Plant'in solo kariyerinde azar azar albümlerine serpiştirdiği doğu ezgilerinin burada başrole çıktığını görüyoruz. Önce 4 adet yeni şarkıdan söz etmek gerekirse, City Don't Cry ve Wah Wah gerçekten şahaneler. Onları ilk duyduğumda keşke albümün tamamı sıfır şarkılardan oluşsa diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Tabii eski Zeppelin şarkılarını yine kendi sahiplerinden farklı şekillerde duymaktan da hiç şikayetçi değildim. Ama bu dört şarkının "yeni" oluşundan ve 1994 itibariyle Page/Plant efsanesinin sıfır şarkılarına yetişmiş olmaktan mutluydum. Yallah, yine Plant'in sololarında kimi zaman rastladığımız endüstriyel tınıları garaj gitar tonuyla buluşturan karizma bestelerden biri. Son yeni parça Wonderful One ise diğer üçünün yanında biraz sönük kalsa da asla kötü denemez. Babaların doğu kültürüyle harmanlamaktansa doğal halleriyle tekrar yorumlamayı tercih ettikleri Since I've Been Loving You, tutku dolu blues ambiyansı ve Jimmy Page'in alıp götüren solosuyla albümde kendine itiş kakış bir yer bulmuş sanki. No Quarter'ın karanlık saykodelyasının içine bir türlü giremiyorum. Buradaki yeniden yorumu da hiç yardımcı olmuyor. O kadar ufuk açıcı, remake için türlü fikirler havalandıran Zeppelin şarkıları dururken No Quarter'ın, Thank You'nun, Gallows Pole'un seçilmesi ve onlara diğerleri gibi world music tarifesi uygulanmamsı albümü bir miktar ağırlaştırmış diye düşünmüştüm ve bu zamana kadar çarpılmadım.


Gelelim takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, otantik kıyafetler giymiş eski dostlara. Açılışa konan Nobody's Fault But Mine, 76 albümü Presence'deki gaza getiren orijinal halinden çok uzak ama aynı liriklerle bambaşka birer şarkıya dönüşebilecek güçlü vizyonun örneklerinden. İçli ney solosuyla başlayan Friends, ikinci yarısında yaylıların devreye girişiyle zımba gibi bir oryantal dönüşen Four Sticks ve tabii kapanışta yer bulan Kashmir... 1971 tarihli efsanevi Led Zeppelin IV albümünün efsanevi şarkılarından Kashmir, böyle bir etnik tasarım için olmazsa olmaz bir dev. Led Zeppelin'in ve sonrasında Robert Plant'in yarattığı çok yönlülük, hoşgörü, cesaret, duyarlılık, dünya müziğine bakış, grubun blues ve hard rock köklerinin yobazlıktan arınmasını sağladı. Bazı grupların hiç kalkışmadıkları ve nedense kendilerine yakıştırmadıkları değişimleri korkusuzca uygulayabildiler. Böylece içinden dansözler geçen bir Kashmir'e kimsenin itirazı olmadığı gibi, tüyleri diken diken eden bu orijinalliğin zemininin de çok önceden atıldığı bir kez daha anlaşıldı. Doğu - Batı buluşmasına dair bir referans, bir ders niteliğindeki Kashmir gibi sentezler o kadar ufuk açıcı ki, olaya Fas veya Mısır coğrafyasında geziniyormuşçasına turistik gözle bakmanın ötesinde, ister yeni, ister yeniden yorum olsun, belli bir duygusal zekanın, kıvrak bir matematiğin, tutkulu bir karışımın varoluşu iliklere kadar hissediliyor. Bir başka Zeppelin IV efsanesi The Battle Of Evermore'un sentezlenmeyip yeniden yorumlanması bile sentezlenenlerin arasında bu tutkuyu koruyabiliyor. Kashmir'in dokunulabilirliği ile, The Battle Of Evermore'un dokunulmazlığı aynı potada eriyebiliyor.

Page ve Plant, No Quarter'dan dört yıl sonra Nisan 1998'de tamamı stüdyoda yapılmış Walking Into Clarksdale adında bir albüm daha çıkardı. Üstelik albüm The Beatles ile anılan meşhur Abbey Road stüdyolarında kaydedildi. (Söz açılmışken, Paul McCartney'in kızı Mary McCartney'in çektiği, Abbey Road stüdyolarının tarihini, hissiyatını yolu oradan geçmiş ünlü müzisyenlerden dinlediğimiz If These Walls Could Sing belgeselini tavsiye edelim. Jimmy Page'in de kısa bir bölümle katkıda bulunduğunu ekleyelim.) Adını blues müziğin doğduğu Mississippi Deltasında bulunan Clarksdale adlı yerleşim yerinden alan albüm, coğrafyasına uygun biçimde old school folk rock bestelerinden oluşuyordu. Aradan yıllar geçti. En son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Zaten bu albüme dair aklımda sadece Most High duruyor. No Quarter'ın devamının, yani Walking Into Clarksdale'in geleceğini duyduğumda acaba bu kez hangi Zeppelin şarkılarını Fas, Tunus, Mısır baharatlarıyla sunacaklar diye heyecan yapmıştım. Oysa sıfır şarkılar görünce, bu şarkıların da City Don't Cry veya Wah Wah gibi kalıcı olmayacaklarını anlayıcınca biraz kalbim burkulmuştu. Yoksa kötü sayılmaz. Zaten bu adamların yaptığı herhangi bir şarkıya kötü demek, çarpılmak suretiyle ağzın gözün yamulma sebebidir. Müzikal olarak Page'den daha aktif durumdaki Plant'in çok iyi solo albümlerle şahane bir yan yol açabilmiş olması, doğu müziğiyle olan temasları, genç müzisyenlerle takılmayı sevmesini seviyoruz. Keşke Page de müziğe bu kadar yakın kalabilseydi, onun eşsiz gitar ustalığından daha yeni şeyler duyabilseydik. Yine de arkalarında bıraktıkları muhteşem geçmişte o keşkelere yer yok.

1. Nobody's Fault but Mine
2. Thank You
3. No Quarter
4. Friends
5. Yallah
6. City Don't Cry
7. Since I've Been Loving You
8. The Battle of Evermore
9. Wonderful One
10. That's the Way
11. Gallows Pole
12. Four Sticks
13. Kashmir

17 Şubat 2023 Cuma

Kristin Hersh - Hips and Makers


90'lar şahaneydi. Bilgisayarsız, internetsiz, iPodsuz, cep telefonsuz üniversite yıllarının boş vakitlerinde kitap okunur, sinemaya gidilir, müzik setinden veya walkmenlerden müzik dinlenirdi. 90'ların birçok albümü, hayatım boyunca edindiğim dinleyici vizyonumun oluşmasındaki en önemli etkendir. Çünkü o kadar teknoloji yoksunluğuna rağmen, her türlü olumlu-olumsuz duruma karşı imdadınıza yetişecek bir albüm mutlaka vardı. Şimdi daha çok var elbette. Ama önemli olan o yoksunlukta bile bu kadar donanımlı, bu kadar hazırcevap, bu kadar çeşitli olabilmekti. Üstelik o yıllardaki birçok isim, şimdilerde o zaman yazdıklarından daha güzel şarkılar yazamıyor. REM, Depeche Mode, The Cure hep yanımızda olmalarına rağmen hiçbir zaman 90'larda oldukları gibi derinleşmemişlerdi benim için. Madonna dahi bir başka içtendi sanki.

90'ların en büyük hediyesi grunge idi. Alternative Rock ile klasiğin mükemmel buluşması, kendini arayan, sonra da soluğu bu müziğin ve onun getirdiği alternatif modanın içinde alan, ama bu durumu tam olarak tanımlayamayıp "X Kuşağı" olarak kimlik tespitinde bulunan rockerların gönlünde kolayca yer buldu. Tüm zamanların en harika dörtlülerinden Pearl Jam, Nirvana, Soundgarden, Alice In Chains dışında da yığınla grup vardı. 80'lerin ortasından kopup gelen Throwing Muses, bu akımın içinde doğal bir varoluş sergiledi. Üvey kardeşler Kristin Hersh ve Tanya Donelly'nin önderliğinde grunge'ın erkek egemen bir müzik olmadığı yönünde bayrak açmaya çalıştılar. 9 albüm yaptılar. Dağılınca da Belly ve The Breeders gibi iki güzide grup armağan ettiler. Hepsini biliyorum ve seviyorum. Ama Kristin Hersh'in yeri çok başka. Daha doğrusu onun 94 tarihli Hips and Makers albümünün yeri çok başka desem daha doğru.


Henüz kendisini hiç tanımaz etmez iken duyduğum Your Ghost'un inanılmaz hüzün büyüsü bedenimi öyle sarmıştı ki, ölen sevgiliye ithafen "galiba dün gece etrafımda çemberler çeviriyordun" diyen bu tutkusu derinden hissedilen kadın sesi beni hüzünlendirdiği kadar ürpertmişti de... Michael Stipe'ın bu gotik havaya kattığı geri vokal, çello denen tanrısal enstrumanın tepemize bindirdiği kara bulutlar belki de dünyanın en güzel şarkılarından birini döllüyordu. Sonra baktım ki, albümün geneline hâkim bu sıkıntılı iklim, o dönem, daha sonra dönem dönem tam da aradığım şeydi. Grunge yobazı olma yolunda sağlam adımlar attığımı hissettiğim anlarda Hips and Makers'ın beni kontrol etmesi, akustik bilincimin gelişmesinde çok önemli rol oynamıştır. Ders çalışma saatlerinde masa lambası ışığında baştan çıkmak için en mükemmel albümlerden biriydi. Hiçbir şey ifade etmeyen tıngır mıngır folk albümlerinden değildir. Dinledikçe, özledikçe güzeldir Hips and Makers...

Hüzün yüklenmediği halde belki Your Ghost kadar sarsıcı Sundrops, savunmasız ruh halini güçlü bir söyleyişle dengeleyen Me and My Charms, tanımlamak için gotik country şirinliği şeklinde saçmalama gereği duyduğum Cuckoo, piyano ve çellonun bir ninni estetiğinde buluştuğu Beestung, mumlar arasında unutulmaz bir dinleti ortamı vaat eden Houdini Blues ve Teeth, yarısı hırçın, yarısı dingin A Loon ve albümün en uzun, aynı zamanda en olgun parçalarından Close Your Eyes, ilk kez dinleyenlere birşeyler, kendisine alışanara milyonlar ifade eden besteler. Herbiri günler veya saniyeler sürmüştür bilemeyiz. Bildiğimiz, ortaya çıkanın saniyelere ve günlere sığmayı reddeden bu sığmazlık içinde telli çalgıların kudretini en canlı biçimde kulaklara, oradan da beyin kıvrımlarına sızdırmasıdır sanırım.

1. Your Ghost
2. Beestung
3. Teeth
4. Sundrops
5. Sparky
6. Houdini Blues
7. A Loon
8. Velvet Days
9. Close Your Eyes
10. Me And My Charms
11. Tuesday Night
12. The Letter
13. Lurch
14. Cuckoo
15. Hips and Makers

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Helmet - Betty

 
1989'da New York'ta kurulan Helmet ile tanışmam, 1994 tarihli The Crow Soundtrack'te yer alan Milquetoast şarkısı ile olmuştu. Bu nasıl bir müziktir, Helmet kimdir, albümü var mıdır gibi sorular etrafımızı sarmışsa, o dönemin en iyi başvuru kaynaklarından biri Ankara, Tunalı Hilmi'deki Tunalı Pasajı'nın alt katında yer alan Shades Müzik adlı dükkandır. The Crow kasetini yasal yollardan alabilirdiniz. Ama bir Helmet albümünü bandrollü olarak bulma ihtimaliniz Ankara'da denize girme ihtimaliniz kadardı. Bu yüzden soluğu Shades Müzik'te alırdınız. Yurtdışından gelen CD veya plaklardan kasete çekim yapılan bu kutsal mekana girmeden önce vitrine asılmış son çıkan rock, blues, metal albüm kapaklarında kaybolmayı çok severdim. Milquetoast şarkısının yer aldığı Betty'yi bulma ümidiyle gitmediğim bir gün, o vitrinde Betty'nin kapağını görmem, yaşadığım ilk dumurdu. 60'lı yılların easy listening ya da vokal caz albümlerine benzeyen bu kapağın altında süper bir alternative metal soundu yatıyordu.

Yaşadığım ikinci dumur ise, Betty'yi kasete çektirdikten sonra hiç beklemediğim şekilde içinde Milquetoast ayarında daha bir sürü şarkı bulmak, üstelik birkaç tuhaf denemeye de rastlamış olmaktı. Aslında Helmet demek, Page Hamilton demek. 88-89 yıllarında içinde üç adet Susan adlı müzisyenin bulunduğu alternative/noise rock grubu Band Of Susans'da gitar çalan Hamilton, üç sıkı müzisyenle Helmet'i kurduktan sonra kendi evine çıkmış oldu. Ama ev arkadaşları sürekli değişiyor, sabit bir Helmet kadrosu oluşmuyordu. Grubun üçüncü albümü olan Betty'ye kadar Henry Bogdan (bas) ve John Stanier (davul) ile birlikte gelen gitar ve vokaldeki Hamilton, diğer gitar için Peter Mengede isimli arkadaştan boşalan yere Rob Echeverria ile anlaştı. O da 96'ya kadar grupta kaldı. Yani Helmet'in değişmeyen tek elemanı, kurucu başkan Hamilton'dı. Şimdi burada "o gitti böyle oldu, şu geldi söyle oldu" kıyasları yapacak kadar Helmet donanımım yok. Her ne kadar kritik ve ticari başarı yönünden ikinci albüm Meantime en başarılı Helmet işi kabul edilse de, benim için Betty'den daha iyi bir albümleri yok.


"Milquetoast ayarında" diye başlayan bir cümle, pekala "Wilma's Rainbow veya Biscuits For Smut ayarında" diye de başlayabilirdi. Rollo'nun da dahil edileceği bu şarkılardaki kıvrak zeka, artık funky ya da groovy ne derseniz deyin, Helmet gibi hardcore ve metal ile içli dışlı gruplardaki çağdaşlığın, vizyonerliğin bir göstergesi benim için. Mesela Biscuits For Smut'ın enstrümantal halini Beastie Boys'un  yine 1994'te çıkmış Ill Communication albümüne koysanız kimsenin ruhu duymaz. Orada da bu kez "Sabotage ayarında" diye başlayan bir cümle kurmamız olası. Tempolu hali ve kıvraklığı kadar, orta ve belki bir tık altı şarkılardaki ağır karizması da yabana atılamaz. Street Crab, I Know, Clean, hele de 90'larda odamda sesini kökleyip dans etmişliğim bile olan Speechless gibi bu kategoriye örnek şarkılar da kendi groove ve funky hamlelerini ağır çekimle, ağır ve emin adımlarla dile getiriyorlar. Şarkı dağılımlarıyla sağlanan denge de kusursuz olunca Betty bütünüyle kendi ritmini bulmuş kanlı canlı bir güce dönüşüyor. Favori albüm tanımlarımdan biri de bu ritmini bulmuş olma haliyle alakalıdır. Dinleyenin gözünde o ritmi elde etmek yıllar, on yıllar sürmüştür zira.

Rollo ve The Silver Hawaiian'ı basçı Bogdan ile birlikte yazan, 1931 yılından kalma Beautiful Love'ı da coverlayan Hamilton, geri kalan tüm şarkıları tek başına yazmış. Wayne King Orchestra'nın popüler bir caz standartı olan Beautiful Love'ı iki dakikalık tuhaf bir deneyselliğe döken Helmet, yine ikişer dakikadan oluşan The Silver Hawaiian ile kozmik bir boogie rock, kapanıştaki Sam Hell ile de akustik bir dirty blues girişiminde bulunuyor. Meantime'ın başarısının ardından hayranlarının tepkisini çekme pahasına böyle girişimlerde bulunan Hamilton, kendi müzikal arzularını hayranlarının beklentilerinin önüne koyarak nasıl bir kral olduğunu göstermiş zamanında. Benim için Betty'den başka iyi bir Helmet albümü gelmedi belki ama en azından Betty diye bir albüm var hayatımda. Gitar, bas, davul üçlüsünün beni soktuğu döngüyü, ruhumu besleyen sertliğini, zamansız gücünü, hırpalayan enerjisini çok seviyorum. Betty, rock ve metal müzikteki "alternatif"  kelimesinin, hardcore önündeki "post" kelimesinin ve içine doğduğu "grunge" kelimesinin hakkını aynı anda verebilmiş özel bir albüm.

1. Wila's Rainbow
2. I Know
3. Biscuits for Smut
4. Milquetoast
5. Tic
6. Rollo
7. Street Crab
8. Clean
9. Vaccination
10. Beautiful Love
11. Speechless
12. The Silver Hawaiian
13. Overrated
14. Sam Hell

26 Temmuz 2020 Pazar

R.E.M. - Monster


R.E.M. diye bir grubun varlığına uyandığım 7. albüm Out Of Time (1991), hele de benim için sadece grubun en iyisi değil, tüm zamanlarımın en iyi albümlerinden biri olan Automatic For The People (1992) sonrası artık nasıl bir REM albümü gelebilir ki, gelse de çıtayı aşabilir mi ki diye meraklandığımız 90'ları çok özlüyorum. 8 albüm boyunca folk rock, pop rock, indie rock civarında akustik duygulara tercüman olan olağanüstü şarkılar yazmış, çalmış, söylemiş olmaları artık bir sonraki albümde neremize dokunacaklar merakından öteye gitmiyordu. Ama 1994'te öyle bir REM albümü geldi ki, şaşkınlık yaşamak üzerine yüzlerce benzetme yapabilirim. Bu şaşkınlık tamamen sound kaynaklı. Zira Monster adındaki bu albüm, grubun kariyerinde tek tük şarkılara biçilmiş alternative rock, garage rock ve hiç biçilmemiş grunge, glam rock, post-punk karması cayır cayır bir rock manifestosuydu. Yine çok iyi yazılmış şarkıların bu kez distortion güdümlü gitarlarla, puslu bir atmosferle, alışık olunmadık Michael Stipe lirikleriyle dizayn edilmiş 12 haline tanıklık ettik. Başka bir REM albümünde bu olmadı, sonra da olmayacaktı. İlk ve sondu.

Aslında Monster'ın arka planında çok ilginç olaylar yok. Başta davulcu Bill Berry olmak üzere grup üyeleri 8 albüm boyunca istikrarla yürüttükleri akustik rock soundundan farklı olarak sadece "rock" yapmak istiyorlar. Gitarist Peter Buck, albüm için tam 45 şarkı yazdıklarını, bunlardan yapacakları seçkilerle yeni albümü aynı sound ile piyasaya süreceklerini ama birdenbire gelen bu farklı bir şeyler yapma fikri etrafında herkesin anlaşması sonucu ortaya Monster'ın çıktığını söylüyor. 94-96 arasında planlanan tur için yeni materyaller çalmak istemeleri, çalacakları şeylerin de daha rock olmasını istemeleri gibi haklı gerekçeleri var. Berry ve basçı Mike Mills'in rahatsızlıkları, Buck ve Stipe'ın ailelerine vakit ayırmak istemeleri, ayrıca sonuçları albüme de yansıyacak iki trajik ölüm de bu hikayenin bir parçası. Stipe'ın arkadaşları olan oyuncu River Phoenix'in 31 Ekim 1993'te 23 yaşında ve Kurt Cobain'in 5 Nisan 1994'te 27 yaşında hayata veda edişleri Monster'ın bazı hücrelerine sızıyor. Monster'ı olağanüstü yapan şey, bu acıları ve o sertliği sağaltan, sağaltırken yoğunlaştıran, meditatif bir döngüye sokan, sonra da oradan çıkmanın ip uçlarını veren, hem kendini, hem de kendinin bambaşka bir yönünü keşfeden bu soundun doğurduğu ender ruh bütünlüğü.


Monster'ın açılış parçası, aynı zamanda ilk teklisi What's The Frequency, Kenneth?, adını gazeteci ve anchorman Dan Rather'ın 1986'da saldırıya uğradığı bir olaydan almış. Nereden aldığı o kadar önemli de değil. Asıl önemli olan, hiçbir REM albümüne benzemeyen bu albümün hiçbir REM şarkısına benzemeyen örneklerinden biri olması. Ondan sonra gelen, Sonic Youth ikonlarından Thurston Moore'un gitarı ve vokaliyle konuk olduğu Crush With Eyeliner'ı da dahil ederek grunge, alternative rock, glam rock artık ne deniyorsa hepsinin tencerede karıştırılıp bunun REM lisanına uyarlanışı, sanki yeni bir dil öğrenmişçesine heyecan yaratan bir yeniliğe sahip. King Of Comedy, o yeniliği "glam dance" demek istediğim acayip bir boyuta taşımış. Stipe'ın efektli vokali ve synth pop altyapının gitarla işbirliği sonucu ortaya çıkan synth rock doku resmen REM ezberi bozan türden. Muhteşem I Don't Sleep, I Dream bu kez aksak ritmi ve biraz yumuşattığı Monster tarzıyla Stipe'ın olağanüstü vokalini birleştirip unutulmaz bir şeye dönüşmüş. Yerinde duramayan Star 69, belki de REM tarihinin en hızlı şarkılarından biri olması yanında, bu hızı mükemmel biçimde kontrol altında tutan, Stipe'ın bu kez geveze takılan vokaliyle kendine çift kanaldan ritim inşa eden cıva gibi bir şarkı. Kaset olarak yıllarca dinlediğim albümün A yüzünün kapanışında yer alan Strange Currencies ise, Everybody Hurts ile aynı dalga boyunda olan kalbi kırık bir Monster şarkısı olarak çok görkemli bir slow.

B yüzü, Michael Stipe'ın sesini inceltmek suretiyle tiz bir vokal tekniği olan falsetto şeklinde söylediği Tongue ile açılıyor. Anlatıcının bir kadın olmasını istediği için bu şekilde söylediğini dile getiren Stipe, şarkının aynı zamanda "cunnilingus" hakkında olduğunu da sözlerine eklemiş. Asıl önemlisi, Tongue hiç de Monster albümü için yapılmış gibi durmayan, 60'lar soul slowları gibi yumuşacık bir beste. Bang and Blame grubun en fazla ticari başarı elde eden teklilerinden biri ve buna rağmen hiç de sevimsiz değil. Sonuna 30 saniyelik şık bir enstrümantal ekleme yapılmış olan şarkıya eşlik eden geri vokaller arasında Michael Stipe'ın kız kardeşi Lynda Stipe ve River ile Joaquin Phoenix'in kız kardeşi Rain Phoenix var. I Took Your Name hakkında bugüne kadar kimse bir şey söylemedi, kimse bir şey ilan etmedi ama ben gelmiş geçmiş en karizmatik REM şarkılarından biri ilan ediyorum onu. Özellikle tremolo ile yarattıkları ambiyans ortaklıkları neticesinde Crush With Eyeliner ile kardeşliği göze çarpan I Took Your Name, şarkının akışını bölen gitar melodisinin bünyemde yarattığı tüy ürpertisini yıllar içinde hiç kaybetmedi. Gerçi o ürperti bir bütün olarak Monster'ın her notasında, her saniyesinde, her hücresinde hissettiğim bir duygu olarak yerini hep korudu.


Let Me In, albümün bir başka özel şarkısı. Sadece Stipe'ın şarkı söylediği ve Peter Buck'ın gitar ve Farfisa marka org çaldığı şarkı, onu sevenler için özel olduğu kadar Stipe için de çok özel. "Şarkıdaki "me" telefonda Kurt (Cobain) ile konuşan benim. Onu kendini hapsettiği dar çerçevenin dışına çıkarmaya çalıştım. İçinde bulunduğu şöhretle baş etmeye çabalamamasını, bunlara hiç prim vermemesini söyledim. Bir sonraki Nirvana soundunun nasıl olacağını biliyordum. Harika bir şey geliyordu. Onunla albüm için çeşitli denemeler yapacaktık. Her şey ayarlanmıştı, uçak biletini bile almıştı. Son dakikada arayıp "gelemeyeceğim" dedi. Kendini öldürdüğü için ona kızgınım." diye anlatıyor Stipe... Şimdi böyle hikayesi olan bir şarkının nasıl olmasını beklersiniz? Buck'ın yoğun gitarlarıyla boğucu bir atmosfer yaratan, her dinlediğimde beni siyah beyaz bir filmin puslu, karanlık, rüzgarlı sahnesine hapseden Let Me In, Stipe'ın Kurt Cobain'in kafasına girmeye çalışma çaresizliğini birebir yansıtan bir şarkı. Circus Envy ise zaten Monster evreni yeterince sert değilmiş gibi yangına körükle giden, tüm ekipmanları garaja indirip oradan çalıp söyleyen nefis bir glam punk. Kapanışı yapan You, görkemli olmasa da (ki bence Let Me In bu albümü çok iyi kapatırdı) fena sayılmayacak bir bitiş gerçekleştiriyor.

Monster'ı dinleyip bitirdiğim her zaman ılık bir duş alma ihtiyacı duyarım. Fiziksel ve duygusal hırpalanışlar sonrası içimde biriken yoğunluğu gride bırakmam kısa sürmez. Başka REM albümlerinde başka türlü duygulara hapsolduğum gibi, Monster da kendi dünyasındaki iniş çıkışları zihnime kazımış bir albümdür. Eskimez, yıpranmaz, merhamet etmez. 2020 itibariyle 26 yılı devirmiş bir albümün bu kadar taze kalabilmesi beni hiç şaşırtmıyor. Bu güce sahip onlarca isim sayabilirim. Çemberi daralttığımda Throwing Copper (Live), Grace (Jeff Buckley), Hips and Makers (Kristin Hersh) gibi benim için efsane albümlerle aynı yıl çıkmış olması 90'ların büyüsünü izah etmeye yetiyor benim için. 2000'den sonra çıkan dört REM albümünden asla aynı tatları alamadım. REM kesinlikle 90'lar grubuydu. Başyapıtlarını 90'larda tüm ihtişamıyla önümüze serdi. Monster da kesinlikle onlardan biri. O kadar çağdaş, yeni, yenilikçi ki nostaljisini bile yapamıyorum. Bunda 90'ların inanılmaz albümlere ev sahipliği yapmasının etkisi büyük. Pek çok grup ve şarkıcı o yıllarda en verimli çağlarındaydılar. Mükemmel şarkılar, albümler yaptılar. Bu büyüleyici zamansızlık kendini o demlenişte daha iyi gösteriyor. Bugün artık REM fiziki olarak yok. Ama ardında fizik kurallarını altüst eden albümleri var. Monster da onların "canavar" olanı.

1. What's the Frequency, Kenneth?
2. Crush with Eyeliner
3. King of Comedy
4. I Don't Sleep, I Dream
5. Star 69
6. Strange Currencies
7. Tongue
8. Bang and Blame
9. I Took Your Name
10. Let Me In
11. Circus Envy
12. You

14 Mart 2015 Cumartesi

Backbeat (OST)


The Beatles'ın The Beatles olmadan öncesini, The Beatles olmasına az bir zaman kala yaşadığı çalkantıları ve en önemlisi de Stuart Sutcliffe'li ve Pete Best'li eski kadrosunu tanıma fırsatı bulabileceğimiz 94 yapımı Iain Softley filmi Backbeat, esasen Sutcliffe ve Alman sevgilisi Astrid Kirchherr'in fırtınalı ilişkilerinin grup üzerindeki etkilerine odaklanmış bir filmdi. Bazı kurgularla olayları olduğundan farklı, hatta abartılı işlediği yönünde eleştirilmişti. Zaten öyle aman aman bir film olarak anılmaz. VCD aleminin Tom Cruise'ü sayılan Stephen Dorff'un Sutcliffe'i, Ian Hart'ın John Lennon'ı canlandırdığı, McCartney ve Harrison'ın etkisiz elemanlarca etkisiz elemanlar gibi gösterildiği filmin en dikkat çeken yanı müzikleriydi. The Backbeat Band adıyla albümde hiçbir The Beatles üyesinin yazmadığı, grubun Hamburg günlerinde sahnede çaldıkları coverlardan 12 tanesini seçip seslendiren bu tek seferlik grup şu isimlerden oluşmaktaydı: Vokallerde Greg Dulli (The Afghan Whigs) ve Dave Pirner (Soul Asylum), gitarlarda Thurston Moore (Sonic Youth) ve Don Fleming (Gumball), bas gitarda Mike Mills (R.E.M.), davulda ise Dave Grohl (Nirvana). Hani yazı tam burada bitse de olur.

The Beatles'ın dünyayı sallayıp yuvarlayan hitlerini saydırmadan evvel çalmış oldukları coverları coverlayan 90'ların bu ağır abileri, parantez içindeki müzikal karakterlerinin de vermiş olduğu fikre istinaden, 60'ların sağlam hitlerini inceden sert yaparak yorumlamışlar. 60'lar ruhunun içindeki punk çocuğunu açığa çıkarmışlar bir nevi. Tabii Long Tall Sally, Rock & Roll Music, Good Golly Miss Molly, Twist and Shout ve diğer seçkiler bu çocuğun sağlıklı doğması için gerekli steril ortama zaten sahip şarkılar. Greg Dulli ön planda olduğu için hırçın vokaliyle albümü o uçuruyor gibi görünse de, kalitesi tartışılmaz diğer müzisyenlerin felekten iyi bir stüdyo gecesi çaldıklarını fark ettiren 25 dakikalık nefis bir rock'n roll albümü bu.

The Beatles üyesi olarak anılmaktansa aklının ve yüreğinin sesini dinleyerek resim yapmaya karar veren, sonra The Beatles elemanlarının akla zarar saç stillerinin de mucidi olan sevgilisi Astrid Kirchherr'in peşinden Hamburg'lara kadar giden Stuart Sutcliffe gibi ilginç bir figürü tanıtan Backbeat, belki tamamı Amerikan müzisyenlerle yapılan bu albümle hiç örtüşmeyen bir film. Bu örtüşmeme durumu yüzünden filmden bağımsız olarak da rahatlıkla bağırlara basılabilir. 90'ların sevdiğim yönlerinden biri de, süper adamların egosuz biçimde kendi yazdıkları şarkıları başka toplama albümlere, soudtrack albümlere vermeleri ya da Backbeat, Temple Of The Dog, Mad Season gibi tek vuruşluk projelerle heyecanlar yaratmalarıydı. The Beatles daha ne olacağına karar verememişken Sutcliffe ile yaşanan yol ayrımından sonra belki de bir gecede meşhur olmuştu. Tıpkı Nirvana veya Pearl Jam gibi. Ama bunun bir gecede olmadığını sadece içinde olanlar bilebilir. Bazen de birkaç arkadaş bir amaç etrafında ya da sırf eğlenmek için biraraya gelip bir daha asla tekrarı olmayacak tek gecelik bir grupla kulağımızın tozunu alıverir. Daha nice gecelerimizi anlamlandırmak için!

1. Money (That's What I Want)
2. Long Tall Sally
3. Bad Boy
4. Twist and Shout
5. Please Mr. Postman
6. C'mon Everybody
7. Rock & Roll Music
8. Slow Down
9. Roadrunner
10. Carol
11. Good Golly Miss Molly
12. 20 Flight Rock

5 Aralık 2010 Pazar

Live - Throwing Copper


The Gracious Few'in öncesinden söz ederken iştahım kabardı ve oturup yere göğe sığdıramadığım Live harikası Throwing Copper'ı bilmem kaç yüzüncü kez yeniden dinledim. Bu albümü dinlerken başka şeylerle uğraşmamak gerektiğini yıllar önce çoktan anlamıştım. Değişen birşey yok. Kirli bir masalı andıran ilk şarkı The Dam At Otter Creek dönmeye başladığında yine hayattan koptum. Şimdi The Gracious Few için ter döken gitar-bas-davul üçlüsünün müthiş enerjisi, Ed Kowalczyk'in Eddie Vedder-Michael Stipe karması mucize vokaliyle 4 elementi biraraya getiriyor, rock tarihine altın harflerle yazılası şarkılarla 5. element olan rock ruhuna ulaşılıyor. 90'larda bir gece tesadüfen MTV'de klibine denk geldiğim Selling The Drama'yı izlediğimden beri Live bende bir adeta bir tutkuya dönüştü. Ona ait her notaya, her şarkıya, her albüme balıklama atladım. Şimdilerde o atladıklarımdan pek memnun kalmasam da, zamanında yaşadığım memnuniyetler beni fazlasıyla doyurmuş olacak ki, bu memnuniyetsizlikleri artık pek kafaya takmıyorum.

Vahşi enerjisini tedirgin bir sakinlikle vücuda getirmiş Selling The Drama'nın aklımı başımdan alması, buzdağının sadece görünen yüzüymüş meğer. Albümü ilk ne zaman aldım ve dinledim hatırlamıyorum. Ama hayatımın vazgeçilmezleri arasına girmesi fazla zaman almadı ve her dinlediğimde bana yaşattığı duyguları özdeşleştirebileceğim benzetmeler ya sevdiğiniz yemeklerle dolu bir sofradan kalkmak, kendini adamış biçimde orgazm olmak veya herşeyden arınmış olarak denize bakmak gibi daha birçok şekile bürünecektir. İlk dinlemeye başladığımız dönemde herşeye, herşeyimize direk etki etmiş buna benzer albümlerdeki "sanat" algımızın sınanması söz konusudur bazen. Kimi zaman Shakespeare liriklerini andıran Live şarkı sözlerinin bu rock dokusundaki yansımaları heyecan vericidir. İçinde kentsoylu klişeleri de barındırmasına rağmen üstelik. "Yürü git orospu çocuğu" (Stage) ile "bizi sadece sevgi kurtarabilir" (I Alone) arası klişelerin içine serpiştirilmiş akla gelmeyecek şiirsellikte dokunuşlardır bunlar.


İskoç ressam Peter Howson'ın Sisters Of Mercy tablosunu albüm kapağı yapan Live, Throwing Copper'daki şarkıları da bir tablo estetiğiyle işlemiş, onlara mainstream gibi görünen yüzeylerinden çok daha derin anlamlar yüklemiş bir gruptu. Hangi şarkıyı ele alırsanız alın, alışıldık güzergâhlarda ilerlerken bir anda kendi bünyesinde başka birşeye dönüştüğünü görebilirdiniz. Rotası ve gidilecek yeri belli bir uzun yolda ilerlerken aniden fikir değiştirip bir köye, bir su kenarına, bir salaş lokantaya, bir tarihi mekâna uğramaya benziyordu bu şarkılar. Lightning Crashes acıtıyor, Shit Towne coşkuyla ağız dolusu sövdürüyor, I Alone bir süper kahraman gibi hissettiriyor, Stage azdırıyor, Waitress kafalarda harika bir kısa film çekiyor, Pilar Of Davidson en iyi dediğiniz Aerosmith slowuna bile ayar veriyor. Progressive pop rock demekten hiç korkmayacağım White, Discussion ve bir ara içine The Cure'un müzikal yoğunluğunun ritmik 70'ler blues zıpırlıklarıyla buluştuğu tuhaf bir duygunun kaçtığını hissettiğim Top'ın albüm içindeki bu duruşları 90'lara hiç de fazla değildi aslında. İki-üç-beş benzemez şarkı yapıp, bu benzemezliği göze batırmama profesyonelliği işte böyle birşey.

Dinleyen sıfatıyla kendi Live tarihimi yazsam bizim köye yol olur. Geleneksel biçimde Throwing Copper sonrası yaptığım geri dönüşte beni eşikte bekleyen debut Mental Jewelery'yi fazla "normal" bulsam da, Throwing Copper sonrasındaki yaptıkları Secret Samadhi ve The Distance To Here albümleri de gözümde 90'ların efsanelerindendir. Ayrı ayrı başlıklarda satırlar dolusu yorumlanmayı hak ederler. Grupta milenyumla başlayan düşüşün Ed Kowalczyk'in solo yapma sevdası yüzünden ayrılıkla sonuçlandığını söylemiştik. Throwing Copper'ı yapmış bir grubun düşüş veya ayrılık gibi kelimlerle yanyana anıldığını 90'larda duysam gülerdim. Albümün sonuna "hidden track diye koydukları Horse bile ortalama bir grubun albümünde en güvendiği şarkılardan biri olabilir rahatlıkla. Ama şimdilerde Ed KowalczykAlone diye kötü bir albüm yapıyor ve o kadar şaşırmıyoruz. Bir grup veya şarkıcının müzik hayatlarında Throwing Copper, OK Computer, Beaucoup Fish, Ten, Nevermind, Mezzanine vb. (hepsi de 90'lar sınırında tabiî!) gibi albümler yapmasının dezavantajlı bir yönü de var: Çıtayı öyle bir yükseltiyorsunuz ki, değil feriştahı, bizzat kendiniz bile onu aşamıyor. Throwing Copper da yaklaşık 20 yıllık Live tarihinde aşılamaz, öngörülemez, grileşemez bir yere sahiptir. Bir rock epiğidir. Tek başına bir şarkıdır kimsenin söylemeyi göze alamadığı...

1. The Dam at Otter Creek
2. Sellling The Drama
3. I Alone
4. Iris
5. Lightning Crashes
6. Top
7. All Over You
8. Shit Towne
9. T.B.D.
10. Stage
11. Waitress
12. Pillar of Davidson
13. White, Discussion
14. Horse

26 Ağustos 2010 Perşembe

Grant Lee Buffalo - Mighty Joe Moon


1963 Stockton, ABD doğumlu olan underground müzik adamı Grant-Lee Phillips, 90'ların en saygın isimlerinden biriydi. Hem underground olup, hem de popüler boyutlarda bir saygınlık edinebilmesi ayrı bir beceriydi. 1992'de kurduğu Grant Lee Buffalo ile Americana, indie rock, alt-country genlerini yansıtması sayesinde bu üretken ve hisli insanı tanıyabildik. İlk defa 1993 tarihli Fuzzy albümlerindeki (ki aynı zamanda ilk Grant Lee Buffalo albümüdür) Fuzzy şarkısıyla tanıdığım, ama nedense üzerine fazla düşme gereği duymadığım grup, bunun hesabını bir yıl sonra çıkardıkları Mighty Joe Moon ile sordular sanki. Grant Lee Buffalo'nun dört albümlük ömrü Haziran 1999'da sona erdi. Ve bu dörtlü içinde açık ara en iyi kabul ettiğim Mighty Joe Moon, kısa süren grunge çağının içinde filizlenmiş en ılık, tozlu, terli, tutkulu albümlerden biriydi. Hatta Americana, indie rock, alt-country türlerinden bahsedildiği vakit kefil olacağım ilk 5-10 albümden birisidir kesinlikle.

Mighty Joe Moon sadece grubun dört albümlük kariyerinin değil, aynı zamanda grubun dağılmasının hemen ardından 2000 yılında solo çalışmaya başlayan Grant-Lee Phillips'in 6 albümlük kariyerinin bile önünde bir çalışma bence. Tüm bu albümlerin bir noktadan sonra sıradanlaşmaya başlayan folk, country, gospel dokularını ustaca lehine çevirebilecek alternatif fikirleri olan, gerekli gördüğü yerlerde sertleşen, bu sertliği bilge bir akustiklikle yoğuran Mighty Joe Moon, her şeyden önce ruhu olan bir albüm. Çok geyik oldu belki ama her akustik-folk-country insanında bulunmayan bu ruh, müzik dinleme etkinliğini bir anda defalarca yaşanması gereken bir tecrübeye dönüştürebiliyor. Tamamını Phillips'in yazdığı 13 şarkı, tamamını bir an bile sıkılmadan dinlediğim, bazı anlarında zirveye çıkıp asılı kaldığım, düşerken de ağır çekimin dayanılmaz hafifliğine kapıldığım şahane bir albüm.
 
 
Grubu ilk defa dinleyenleri karşılayan Lone Star Song, sertliğiyle bir an "ben bunu dinlemek istemiyordum ki" duygusu yaşatma potansiyeline sahip olsa da, Mockingbirds ile buna hemen kurnazca yumuşatma potansiyelini de ekliyor. Aynı iklim It's The Life'da daha olgunlaşmış şekilde sürerken birden açılıştaki sertliğe dönüş yaşatan Sing Along beliriyor. Fakat kendini bir şekilde akustik olarak dengelemiş Sing Along'un gerçek yüzü ve ruhu ikinci yarısında beliren nakaratında ortaya çıkıyor ki, şarkının tutkusu daha iyi anlaşılıyor o anda. Sadece bir dakika süren ve keşke extended version'u olsa dedirten Last Days Of Tecumseh, aslında Phillips'in benimki gibi dinleyici kaprislerini takmayıp kendi özgürlüğünü ve özgünlüğünü şarkılara akıtmayı sevdiğini gösteren işaretlerden. Demon Called Deception, Lady Godiva and Me, Drag gibi orta ve yavaş tempolu bestelerin alt-country koyuluğu paniğe yol açmasın. Artık dinleyici tarafından nasıl yapılıyorsa derinine inilmesi, bu şarkıların kendilerini kabul ettirebilecekleri gerçeğini de önlerine koyabiliyor.
 
Zaten albümün en iyilerinden biri olarak gördüğüm Happiness'ı uzun zaman önce House M.D'nin ilk sezon, 18. bölümünün finalinde (Babies and Bathwater) duyunca hissettiklerim, üzerine yeni şeyler eklenmiş duygu parçacıkları haline geldi. Ardından gelen Honey Don't Think de mutluluğu tuhaf bir hüzünle bütünleyip, sakince bir oraya bir buraya savuran türden serin bir şarkı. Tempolu Side By Side, sonuna sakladığı 1:40 dakikalık karanlık country outrosu ile bir başka güzellik. Ama finali yapan Rock Of Ages, işte o sözünü ettiğim ruhun en bariz yansımalarından biri. Kederini bu kadar ayakları yere basar şekilde yaşayan şarkılar yazabildiği için büyük bir müzisyen Grant-Lee Phillips... Tabiî basçı Paul Kimble ve baterist Joey Peters da kariyerlerindeki bu albümü torunlarına gururla bırakabilecekleri en önemli işlerden biri olarak görüyorlardır muhtemelen. Bilmeliler ki, böyle albümleri sadece onlar bırakmıyorlar torunlarına...

1. Lone Star Song
2. Mockingbirds
3. It's the Life
4. Sing Along
5. Mighty Joe Moon
6. Demon Called Deception
7. Lady Godiva and Me
8. Drag
9. Last Days of Tecumseh
10. Happiness
11. Honey Don't Think
12. Side by Side
13. Rock of Ages

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Jeff Buckley - Grace


13 yıl önce bugün, 29 Mayıs 1997’de polis kayıtlarına “kaza sonucu boğulma” şeklinde geçen bir ölüm. 31 yıllık yarım kalmışlık. Dünyaya düşmüş bir adam. Jeff Buckley...

Nereden başlamalı? Anaheim, Kaliforniya’dan Mississippi nehrine uzanan ömrün anlatılacak çok şeyi var. Bu yazı için çok okudum, çok dinledim ama ne yazacağımı hiç bilmiyorum. En iyisi hiç hesapsız başlamak. Sonu nasıl olsa gelecektir...

Jeff çok heyecanlı, meraklı, ama bir o kadar da durgun ve hüzünlüydü. Hayatı boyunca şarkı söyler dururdu. İnsanüstü bir müzik hafızası vardı. Öyle ki, yıllar önce sadece bir kez duyduğu bir şarkıyı bile eksiksiz söyleyebilirdi. Bazılarına göre yetenekli olamayacak kadar güzel bir insandı. Dünyanın en güzel 100 suratından biri seçilmişti. Bir melek dünyaya inecekken yüz nakli isteseydi, Jeff’in suratı onlardan biri olurdu muhtemelen. Annesi onun için “bir meleğin sesine sahip” demişti. Ama bu endam onun umurunda bile değildi. Tek istediği ciddiye alınmaktı. 80’lerde cılız, dağınık ve uzun saçlıyken, 90’larda daha olgun ve o meşhur büyüsüyle sıcak, sevecen, melankolik bir hal aldı. Büyüleyiciliği kalabalıklarda bile ortaya çıkıyor, bir anda ilgi odağı haline geliyordu. Mütevaziliği, doğallığı adeta bir mıknatıs etkisi yapıyordu. Fakirler ve evsizlerle iyi anlaşıyordu.. Dışarıda bu denli hareketli ve cana yakınken, daha özel duygularını dile getirmiyor, hep biryerlerinde bir şeyler saklıyor gibiydi. Ama sahnede müthişti. Müzik ona dışavurum özgürlüğü sağlıyordu. Müzik sözkonusu olduğunda mükemmeliyetçiydi, hırslıydı ve ateşliydi. Belki de o yüzden imkan ve çevre genişliğinden dolayı New York’a gitmeyi düşlüyordu. En sevdiği albümlerden biri olan Led Zeppelin 2’yi unutturacak bir albüm yapmak istiyordu. Efsane Tim Buckley’in oğlu olmak belki onu doğuştan müzisyen yapıyordu ancak Jeff, sesinin ve müziğinin gücünü yine Jeff’e borçluydu. Ondan çok garip bir enerji, mistik bir güç yayılıyordu.


Daha küçükken büyükannesi ona ellerini nasıl yıkaması, giysilerini nasıl giymesi gerektiğini anlatan şarkılar öğretirdi. Klasik müzisyeni annesinin Simon & Garfunkel, The Beatles, Barbara Streisand şarkılarından oluşan ninni repertuarı, üvey babasının yeni sesler denemeyi seven müzik tutkusu sayesinde küçük Jeff için her şey, her ses müzik halini almaya başlamıştı. Annesi bütün gün ona klasik müzik eserleri çalar, teyzesi ona bakmaya geldiğinde, evde daha önce dinlediği albümlerdeki şarkıları ona söyletirdi. Haliyle 6 yaşında piyano ve gitar çalmaya başladı ve kader, Jeff için öreceği ağların az, ama öz olmasına dikkat etmeye başladı. İlk konseri, St. Ann kilisesinin, babası Tim Buckley anısına düzenlediği bir etkinlikti. Bu ilginç bir birleşmeydi. Tim Buckley, Jeff doğar doğmaz onu ve annesi Mary Guibert’i terk etmişti. 1947 yılının Sevgililer Günü’nde doğan Tim Buckley, yazdığı olağaüstü güzellikteki aşk ve sevgi şarkılarıyla tezat teşkil eden bu davranışıyla Jeff’in hayatını çok etkilemişti. Ama müziğini asla! Onu babasıyla karşılaştıranlara ses çıkarmıyordu. Çünkü bu kıyasın yanlışlığının farkındaydı. Hayatında bir kez karşılaştığı babasının müziğini inceledi, onun bütün şarkılarını çalmayı biliyordu ama ondan beslenmedi. Neden terk ettiğiyle ilgili kafa yormak istemedi fakat yine de içinde hep bir baba özlemi vardı. Ona karşı tuhaf bir sevgi-nefret hissi duyuyordu. Tek şikayeti, kendisinde babasını görmeyi uman hippilerin peşine takılmasıydı.

Daha sonra New York’ta bulunan Fez ve Sin-é gibi genelde üniversite öğrencilerinin ve New York’lu entelektüellerin takıldığı kafelerde kendi şarkılarını söylemeye başladı. Kendisini kimlerin dinlediği de onu hiç ilgilendirmeyen şeylerden biriydi. Tek yaptığı sahnede kendi şarkılarıyla oynaşmak ve onların içinde kaybolmaktı. Sahnedeki kontrolsüzlüğünü bir ibadete dönüştüren müzik tutkusunun sahne dışına taşması da bir o kadar görkemliydi. 1994 yılı ilk albümü Grace çıktı. 10 şarkılık bu eserin içindekilere şarkı demek ne derece doğrudur bilinmez. Hepsi birer sanat eseriydi. Mojo Pin, Grace, Last Goodbye, Lover You Should’ve Come Over, Eternal Life, Dream Brother parçaları, cennetten çıkma Jeff Buckley sesini 90’lar rock, caz, grunge ve blues dokunuşlarıyla harmanlayan inanılmaz deneyimlerdi. Bunun yanında Leonard Cohen bestesi Hallelujah, James Shelton’un Lilac Wine’ı ve Benjamin Britten klasiği Corpus Christi Carol olağanüstü bir üçlemeydi. Jeff’in sesine vakıf olabilmek için, çok özel anlarda dinlendiğinde insanı derinden yaralayabilecek bu üç eser, insan evladına destansı anlar yaşatan, ona dünya dışında bir yerlerden seslenen olağanüstü, doğaüstü güzellikteydi. Benim için, ümitsizce aşık olduğum Enya’nın albümlerindeki zerreciklerine ruhani akrabalığı olan bu damlacıkları bir hemcinsimden duymak, çok sarsıcı bir tecrübeydi. Sertliğin ve yumuşaklığın bu korkunç dengesi öyle kolaylıkla sindirilecek türden değildi. Zaman isterdi, emek isterdi. Ama Grace bile Jeff’i tam anlamıyla tatmin etmemişti.


Grace turnesi ve devamındaki aktiviteleri onu yıpratmıştı. Sinirli, tatminsiz, eskisinden daha düşünceli bir ruh hali hakim oldu. Ama tüm bunlara rağmen nezaketinden ve her şeye olan sevgisinden bir şey yitirmedi. Uyuşturucuyla arası iyiydi. Bunu asla inkar etmedi. Çocukluktan kalma bir birliktelikti onunki.. İlk uyuşturucuyu annesi vermişti ona, çünkü gidip sokaktan almasından korkuyordu. Babası gibi aşırı dozdan gitmek gibi bir endişesi yoktu. Çünkü kendi deyimiyle, uyuşturucunun arabayı kullanmasına izin verebilirdi ama anahtarları asla ona teslim etmezdi. Tanrı’ya inanırdı, dindardı. Ama dinleri sorgulamaktan da geri durmazdı. Bütün dinlerin erkeklerden yana olan tutumundan nefret ederdi. Mesela İncil’de eleştirilmeyen tek kadının, hiç sevişmemiş olan bakire Meryem olmasını aklı almıyordu. Jeff kadınları seviyordu. Çapkındı da. Onların sesine, estetiğine aşıktı. Kendini onlar gibi hissedecek kadar hem de...

"Benim Elvis’im" dediği Nusrat Fateh Ali Khan ve Edith Piaf’ı deli gibi seviyordu. Okul zamanı keşfettiği Piaf’dan hayatı boyunca kopmadı. İnsanlara ve kendine çok güvenirdi. Bu güvenin bir bedeli olsa gerek, adı kızılderili dilinde “büyük ırmak” olan Mississippi nehrine girmek tam da onun işiydi. Ayağının kayarak kazara nehire düşüp boğulması ihtimali bir yana, bu büyük ırmağa da güvenmiş olabilirdi. Ayağında içi su dolmuş kocaman botlar, üstünde bol bir askılı pantolonla bulunmuştu. Suya girdiği yer berrak, sessiz ama farelerin dolaştığı izbe bir kıyıydı. Ama gökteki ay ve manzara o kadar baştan çıkarıcıydı ki.. Ölümünü kabul etmek çok zordu. Hayattayken de sesiyle, şarkılarıyla zaten öteki taraftan selam yolluyor gibiydi.


İnandığım bir şey var: Jeff’i dinleyip, içinde bir şeylerin titrediğini hisseden insandan zarar gelmez. Onun yazdıklarını tanımlamak için, The Verve grubunun efsanevi albümünün ismi ne güzel gider. Urban Hymns (Kent İlahileri)... Onu bir kez olsun dinlemeden göçüp gitmek, onun modern ilahileriyle tanışmamış olmak bana göre eksikliktir. Muhtemelen yemyeşil tepelere uzanmış bir şeyler mırıldanıyordur. Sketches For My Sweetheart The Drunk ve Mystery White Boy albümlerini dinleyin. Hatta bulursanız ölümünün ardından TV için çekilen bir saatlik Jeff Buckley: Everybody Here Wants You belgeselini izleyin. Ona ait olan ne varsa... Kendi ozanlarımızla beraber, onu da biryerlere sıkıştırarak gelecek nesillerimize tanıtalım. Çünkü bu sesten hiç kimse mahrum kalmamalı.

1. Mojo Pin
2. Grace
3. The Last Goodbye
4. Lilac Wine
5. So Real
6. Hallelujah
7. Lover, You Should've Come Over
8. Corpus Christi Carol
9. Eternal Life
10. Dream Brother

15 Nisan 2010 Perşembe

Toad The Wet Sprocket - Dulcinea


80’li yılların ortalarında kurulmuş olan Toad The Wet Sprocket, dört kişiden oluşan Santa Barbara’dan çıkma bir alternative ve pop/rock grubu. Adlarını Monty Python skeçlerinden birinde geçen uydurma bir gruptan araklamışlar. Liseden arkadaş bu dört müzisyen ilki 1989, sonuncusu ise 1997’de çıkmış beş albüme imza atıyorlar. Aradaki konser veya best of albümleri saymazsak tabiî. 1997’de çıkan son albüm Coil’den bir yıl sonra grup dağılma kararı alıyor. Dostça ayrıldıktan sonra solist/gitarist Glen Phillips solo çalışmalara, gitar ve bastaki Todd Nichols ve Dean Dinning ise Lapdog isimli yeni bir gruba yöneliyorlar. Zaten iki albüm sonra o da dağılıyor. 2002’nin sonlarında grup tekrar bir araya gelip 2003’te yeniden birleşme turu diye bir tur organizasyonuna katılıyorlar. İyice kurtlarını döktükten sonra tur bitince bu birleşmenin sadece bu tur için gerçekleştiği anlaşılıyor. Herkes tekrar sepetlerini kollarına takıyor. Hayranlar üzülüyor doğal olarak. Yine de onların gönlü olsun diye turda derledikleri albümleri çıkarıyor, bununla da kalmayıp, fazla sık olmamakla birlikte yine böyle organizasyonlarda beraber sahne alabiliyorlar.

90’lı yılların başında kaset olarak tesadüfen ucuz reyonların birinde rastladığım Dulcinea albümüyle o dönemde vazgeçemediğim gruplardan birisi oluveren Toad The Wet Sprocket, üniversite yıllarımla beraber başlayan grunge akımında cereyana kapılmamış güzelliklerden biriydi benim için. Sonrasında beş adet stüdyo albümlerinin hepsini dinlememe rağmen hiçbiri Dulcinea’nın yerini tutamadı. Şimdi ele geçse “iyi, güzel, ama bir şeyler eksik” muamelesi görebilecek şarkılarla dolu Dulcinea, tüm o grunge hırıltıları içine doğmuş bir naiflik taşıdığından hemen bağırlara basılmıştı. Naif dediysek, hepten kır baladları çalıp söyleyen hippiler değillerdi. Efendi efendi sertleştikleri anlara da doyulmazdı. “90’lı yılların, hatta zamanımızın bazı gençlik film ve dizilerine fon oluşturabilecek alternatif rock şarkısı görünümlü Şahin” türü şarkılardı bunlar. Meşhurların gölgesinde kalmış olmaları, aslında kendi gölgelerinde serinleme arzusundan kaynaklıydı. Birçok ünlü grubun şov açılışlarını, sırf küçük alanlarda hayranlarıyla buluşma uğruna reddettikleri söylenirdi. Ölmüş bir adamın ardından konuşuyor gibi hissettiren cümleler kurmamda, Toad The Wet Sprocket’ın benim için tek albümlük gruplardan biri olmasının etkisi var. Ne öncekiler, ne de bundan sonraki Coil, Dulcinea’daki tutunma ve teslim olma arasındaki dengeyi bulabilmiş değildi.

Bu albümdeki Fall Down, grubun en fazla bilinen şarkılarından birisi. Özellikle nakarat tasarlamayı ve onları şarkının kalıbına, ruhuna yedirmeyi çok iyi bildiklerini söylemek gerek. Ama bu durumu sadece Dulcinea’da gördüğümü de tekrar söylemem gerek. Woodburning, Listen ve Inside’ın ağır takılan karizması ile, Nanci ve Stupid’in küçük hikâyeler peşindeki sevimli pop folk duruşlarını aynı albüm sınırlarına rahatça yerleştirmiş bir güven ortamı yaratmışlardı. Something's Always Wrong ve Fly From Heaven da kayıtsız kalınmayacak bu ortamda yeşermiş güllerdi. Windmills ve Crowing ise her dinleyişimde huzur yüklü bir hüzün enjekte etmekte o kadar ustalardı ki, her bittiğinde tekrar özlerdim. Reincarnation Song’un büyüsünü de öyle. 90’lardan beri asla unutmadığım ve unutmayacağım Dulcinea’nın çok renkli karakterini ve bana o yıllarda kattıklarını tam olarak ifade edemeyebilirim. Grubun ardından, ölmüş bir adamın ardından konuşuyor gibi hissettiren cümleler kurmuş olabilirim. Fakat Toad The Wet Sprocket’a ait her şey ölmüş olsa bile Dulcinea’nın benim için hep yaşayacağını garanti edebilirim.

1. Fly From Heaven
2. Woodburning
3. Something's Always Wrong
4. Stupid
5. Crowing
6. Listen
7. Windmills
8. Nanci
9. Fall Down
10. Inside
11. Begin
12. Reincarnation Song