Progressive Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Progressive Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2026 Çarşamba

Gondhawa - TÄKOMĀ

 
Gondhawa Fransa'dan şahane bir üçlü. 2021'de Käampâla adında 6 şarkılık ilk albümlerini çıkarmışlar, ruhumuz duymamış. Üstüne Astral Session ve Mäanthagorī diye iki EP yapmışlar görmemişiz. Clement Pineau (davul, vokal), Idriss Besselievre (gitar, vokal), Paul Adamczuk (bas, keyboard) şeklindeki kadro 2026'nın şimdilik en iyi keşiflerinden biri oldu benin için. Psychedelic, progressive, oriental psych rock olarak özetleyebileceğimiz müzikleri daha ilk seferinde kendini sevdirdi. Zaten Tinariwen ve Tamikrest gibi çöl rockçılarının kayıt yaptığı Studio Adjololo'dan çıkma bir albüm olarak TÄKOMĀ, King Gizzard & The Lizard Wizard’ın deneysel coşkusu, Mdou Moctar’ın çöl karizması ve İsveçli Goat’ın saykodelik cazibesi arasında çok iyi bir yerde duruyor. Yine de kendi ritmi, evreni, "Gondhawii" dedikleri kendi icatları olan özgun bir dil yapıları da var denebilir. Bu dil daha çok sesin kendisi üzerinden kurulan bir anlatı. Heceler, çığlıklar, tekrarlardan oluşuyor. Vokal, sanki bir şeyler anlatmıyor, ritüeli yönetiyor. Müziğin doğu-batı dengesi hayranlık verici. Mikrotonal gitarlar, doğu ezgileri, Anadolu rock, Moğol sanxianı (Orta Asya ve Çin - Moğol kültürlerinde kullanılan üç telli, uzun saplı, perdesiz bir telli çalgı. Gövdesi genellikle deri kaplı ve parlak, kuru, ritmik bir tınıya sahip) gibi geleneksel öğelerle harmanlanmış yoğun bir rock enerjisi taşıyorlar. Ruhumuz duymamış, keşfettik falan dedik ama grup, Fransa, İspanya, Portekiz, İsviçre ve İtalya’yı kapsayan 50’den fazla Avrupa konseri vermiş.

TÄKOMĀ’nın en güçlü yanlarından biri de akışı. Parçalar tek tek güçlü ama asıl etki, albüm bütününde ortaya çıkıyor. Gondhawiice bilmiyor olabiliriz ama müzikal anlamda bir konsept albüm gözüyle bakılabilir. Enerji sürekli yükselip alçalıyor. Tam “tamam artık, budur” dediğin anda başka bir ritim kapısı açılıyor. Bu yüzden mümkünse albüm tek seferde, ara vermeden ve bu gibi katmanları olan albümlerde olması gerektiği üzere kulaklıkla dinlenmeli. King Gizzard & The Lizard Wizard’ın özellikle Flying Microtonal Banana albümüyle olan akrabalığı hissediliyor. TÄKOMĀ’nın o albüme nazaran bir miktar garaj kaldığı söylenebilir. Üstelik şarkıları zihinde birbirinden ayırabilme süresi daha uzun bana göre. Ama bu hiç de şikayet edeceğim bir durum değil. Tam tersi, böylelikle albümün ömrü uzuyor, her seansta keşfedilecek başka ritimler, riffler, pencereler, kapılar, bacalar peydah oluyor. Öte yandan Tinariwen, Tamikrest gibi geleneksel Tuareg müziğinden kök alan Kuzey Afrika blues rock'ı "tishoumaren" esinlenmeleri albümü hem çok iyi bir sentez, hem de özgün bir keşif haline getiriyor. Gondhawa'nın bu müziğe Fransızca veya başka bir dil yerine kendi icadı bir dili uygun görmesinin altında yatan motivasyonu bilmiyorum. Belki evrenselliğe, aidiyetsizliğe ya da tam aksine kendi Gondhawa evrenine olan bağlılıklarına, aidiyetlerine yönelik bir reflekstir. Ne olursa olsun kesinlikle orijinal, oryantal, bu tür bir rock janrıyla uyumlu, hatta bazen komik bir lisan duyuyoruz.


Her ne kadar konsept bir albüm görüntüsü verse de TÄKOMĀ şarkıları kendilerini bu konseptten belli oranlarda sıyırabilmiş karakterlere sahip. Zira konsept albümlerde şarkı ismi zikretmek pek kolay değildir. Ama bu albümde yüzeydeki benzerliğin altındaki karakterize olmuşluğa erişmek büyük haz veriyor. Takameyo, desert rock unsurları ve doğu melodileriyle nefis bir açılış yapıyor. Ritmik, hipnotik, sürükleyici, daha ilk dakikası bitmeden belki de albümün tarzını, kalitesini ortaya seren yetkinlikte. Wha Ghena Ghenno, psychedelic garage yönü biraz daha belirgin, enerjik, tempolu bir devamlılıkla ikide iki yapıyor. Sayarha, daha sakin bir şekilde başlayıp sonlara doğru enerjiyi iyice yükseltiyor. Öyle ki aslında Gondhawa'nın kendi çeperleri dahilindeki epik yönünü de gösteriyor. Arka arkaya dinlediğimiz Thuaraï ve Eywa'da Afrika ve Asya ritimlerinin sentezlendiği, dikkatli kulakların Moğol tınıları da sezebileceği egzotik hava dikkat çekiyor. Coşku, tezahürat, öfke ve mutluluğun iç içe geçtiği güçlü bir müzik bu. Mesela Banou Leï'nin hipnotik, gerilimli, mistik halleri geri kalan tüm şarkılara sinmiş. Uzaktan bakıldığında kendini tekrarla suçlanabilir. Ama TÄKOMĀ yakından bakılması gereken bir albüm. Ancak o zaman bunun bir tekrar değil, bütünden kopup hem sadık, hem de bağımsız kalmayı başarmış, kendi yolunu çizmiş parçacıklar olduğu fikrine ikna olabiliyorsunuz.

Hossora ! şahane bir kapanış. Enerjik, saykodelik, kafası hafif kırık, çiğliği ve modernliği aynı kalıba koyabilmiş bir şarkı. Bir veda gibi değil, "acaba tekrar dinlesem mi" ya da "bir sonraki dinlememde acaba başka neler keşfedeceğim" veya "bu iş burada bitmedi" heyecanı taşıyan bir "tekrar görüşeceğiz" şarkısı. Gondhawa genel olarak nakarat peşinde koşan bir grup sayılmaz. Ama nakarat yapınca da iyi yapıyor. Takameyo, Hossora !, Thuaraï, Eywa gibi şarkıların nakaratlarına nakarat demeyip, "uydurma bir dilin doğaçlamaları" olarak bakınca kulağa daha bir hoş geliyor. Gondhawa, “şu türe, şu gruplara benziyor” demenizi de umursamıyor. Mutlaka etnik enstrümanları rock müziğe entegre eden gruplar arasında beğendikleri, ilham aldıkları vardır. Sıklıkla groove tabanlı bir bilinç akışı izliyorlar. Ama eğer müziği bir alan, bir atmosfer, hatta bir trans hali olarak seviyorsanız, bu albüm sizi içine alıyor, yoğuruyor ve bırakmıyor. Doğu ağırlıklı coğrafyalarda gezdiriyor. Anadolu rock müziğinden tuareg çöl blues'una kadar muhtelif baharatlarla marine edilmiş müziğini bilinçli reflekslerle dolaşıma sokuyor. Kendi camiasında pek ses getirdiği, popüler olduğu söylenemez. Ama benim için 2026'nın ilk iki ayı içinde duyduğum en iyi albüm. Bakalım TÄKOMĀ'nın şimdilik koyduğu çıtayı kim aşacak ya da aşacak mi?

1. Takameyo
2. Wha Ghena Ghenno
3. Sayarha
4. Thuaraï
5. Eywa
6. Lastik Mü
7. Olele Koko
8. Dioko Saïko
9. Banou Leï
10. Hossora !

25 Haziran 2024 Salı

Naïve - Illuminatis


Naïve, Mox (davul, programming), Jouch (gitar, vokal, programming), Rico (bas) üçlüsünden oluşan Toulouse/Fransa çıkışlı şahane bir progressive metal grubu. Hani şu "zamanın behrinde bir albümlerini dinleyip mest olmuştum, fakat devamı gelmeden kalabalıkta yitip gitmişti" türü gruplarımız vardır ya, işte benim için onlardan biri. O albüm 2009 tarihli The End albümüydü. İlk albüm için ilginç olduğu kadar orijinal bir isim. 2012'de Illuminatis çıkınca o albümün sonun başlangıcı olduğuna dair hisler kuvvetleniyor. Illuminatis, sanki çok tutmuş bir filmin devamı gibi görünse de, tıpkı The End'deki yedi şarkıya bir yedi şarkı daha ekleyen, olağanüstü atmosferinden bir gram bile eksik ya da fazla olmayan bir progressive epiği. Bunlara "şarkı" demem de ayıp aslında. En kısası 6, en uzunu 13 dakika olan bu yedi olayın gerek kağıt üzerindeki tasarımı, gerekse uygulanışı sanki gerçek bir mühendislik dehası gibi geldi bana.

Yukarıda parantez içinde değindiğim "programming" hadisesinde gerçekten aşmış olduğunu düşündüğüm Naïve, (onları birkaç yıl önce dinleyip karambole gelmiş ilk albümlerinde sağlıklı değerlendiremeyişimin geç kalmışlığıyla) belki de Kanadalı Rush efsanesinden beri duyduğum en kaliteli progressive rock triosu. Gerçi Rush'ın çiğ soundu yanında biraz fazla teknik kalsalar (ve bu karşılaştırma da büyük ölçüde "trio"luktan kaynaklansa) da, yakaladıkları ruh bütünlüğü henüz iki albümlük bir grubun bu kadar yetkin oluşuna hayranlık yaratmadan duramıyor. İki albümde dizayn ettikleri toplam 14 eserle benim gözümde bu türün bir otoritesi olmaları artık kaçınılmaz. Bu kaçınılmaza teslim olmak ise özellikle progressive kavramına yakın duran dinleyiciler için hakiki deneyimler barındırmakta. Kendilerinden aldığım gazla daha ne şekilde onları övebileceğimi bilemiyorum. "Erken Başyapıt" tanımı gayet uygun sanırım.


Onları benim açımdan bu kadar yücelten unsurları açıklamaya gayret edeyim. Bir progressive rock/metal grupta bulunması gereken yegane unsur olan "şarkı içinde şarkı, şarkı içinde arayış, şarkı içinde sanat" kabiliyeteine tam manasıyla muktedir bir oluşum Naïve... Şarkıları anlatılmaz, yaşanır türden. Zaten herhangi birini anlatmaya kalksanız sonrasında hep başka yerlere gitmeye başlayacağınız için, en iyisi hiç onları anlatmaya yeltenmemek. Zira hepsi o alışık olduğumuz progressive mantalitenin gereği tek bir yolun yolcusu değiller. Kendi içlerinde sürekli evrim geçiriyorlar. Örneğin 13 dakikalık Luna Militis bittiğinde sanki dört sıkı şarkı birden dinlemiş gibi, dört sıkı kısa film izlemiş gibi oluyor insan (ben!). Üstelik adamlar tutup dört ya da beş bölüme ayırmamışlar şarkıyı. Herkes kendi kafasında 3-4-5 bölüme ayırabilir ya da tek vücut görebilir. Ama bildiğin Luna Militis demişler adına. Kıvrak alternative rock rifflerinden death vokallere, endüstriyel hamlelerden gotik bileşenlere ne ararsanız var. Bazen trash punk, bazen melodik death, bazen synth rock, bazen etnik rock... Ama hep bir bütün, hep bir istikrar, hep bir ahenk içinde. Üstelik baştan sona hep hareket halinde bir bilinç akışı söz konusu.

Illuminatis albümü 2012'ye verilmiş en güzel armağanlardan biri. Gönlümden geçen, yine yedi şarkılık bir üçüncü Naïve albümünden sonra olası üçlemenin tamamlanıp grubun dağılması. Olmadı başka bir isimle, başka bir başlangıç yapması. Çünkü Naïve, sanki belli bir misyonu olan ve onu tamamlamasına son bir albüm kalmış gibi duran yapıda adeta. Tabii üçün beşin hesabını yapmadan yoluna nice albümlerle devam edebilir gelecekte. Hiç kimse de şikayet etmez bundan. Ama bu saatten sonra şu iki destansı albümün büyüsünü bozmaya kendilerinin bile gücü yetmez gibi geliyor bana. Yine de bir üçüncüsüne (ve sonuncusuna) hayır diyecek olanın alnı en az beş karış tutar sanırım.

1. Transoceanic
2. Belly
3. Focus
4. Luna Militis
5. Circles
6. The Ropes
7. Illuminatis

17 Ocak 2023 Salı

Sammal - Aika laulaa

 
2007'de Turku/Finlandiya'da kurulan beş kişilik Sammal'ın 2022 tarihli albümü Aika laulaa'yı etiketindeki "scandinavian progressive rock" tanımından ötürü hemen sağlama almıştım. Bazı siteler progressive rock etiketini bu şekilde daha belirgin hale getirerek aslında çok iyi bir hizmette bulunuyorlar. Zira öyle her önüne gelen progressive rock albümü dinlenmez. Hele 2022 yılı bu tür için çok vasattı bana göre. Peki içinde her "scandinavian" yazan progressive rock veya herhangi bir rock iyi midir? Dungen (İsveç), Second Sun (İsveç), The Vintage Caravan (İzlanda), Von Hertzen Brothers (Finlandiya), MEMO (Finlandiya), Hollow Ship (İsveç) gibi gruplardan bahsediyorsak evet. Bu coğrafyadan çıkan diğer rock türlerinde de şahane örnekler olduğu gibi, uzak durulacaklar da var elbette. 2009 tarihli Rökstenen - A Tribute To Swedish Progressive Rock Of The 70's benzeri toplama albümlerden haberdar olmak için define avcısı gibi kazmanız gerekebilir. Weedian derlemelerinden de arada çok iyi örnekler çıkmakta. Yukarıda saydığım kişisel favorilerimden en çok Second Sun'a yakın bulduğum Sammal, sırf bu yakınlıkla bile geçer not alabilir. Aika laulaa'yı çok beğendiğim için Sammal'ın geçmişine bakmak istedim. Orada 3 adet albümleri olduğunu görünce sevinçten gözümden bir damla yaş süzüldü. Ne var ki teker teker dinlediğim bu albümleri bir türlü benimseyemediğim için de tadım kaçtı. Sebebinin ise sound kaynaklı değil, şarkı yazım ve tasarımı olduğunu düşünüyorum. Zira hepsinde hissettiğim ortak his sıkılmaktı.

Sammal'ın referansları Thin Lizzy, Camel, The Allman Brothers gibi baba gruplar olarak gösteriliyor. Bu benzetmelerin detaylarını sorgulayacak bir progressive/psychedelic donanıma sahip değilim. Ama Sammal'da, özellikle de tek beğendiğim albümleri olan Aika laulaa'da hissettiğim en belirgin duygu nostalji oldu. 70'ler psychedelia ve progressive soundun içine modern bir dinamizm yerleştirip bunu o "modern" olma halinin yavanlığından arındırarak yapan grubun bu nostaljiye sahip çıkışı, daha açılış şarkısı På knivan'dan bile anlaşılıyor. Böyle şarkılar, çoğunlukla albümün geneliyle ilgili sağlam fikirler verir. İşte o da tam öyle bir şarkı. Karizmasından gözlerimi alamadığım Sehr kryptisch ve İngilizce başlayıp son düzlükte tekrar ana diline dönen Returning Rivers da bu açılışa çok güçlü bir omuz vermek suretiyle albümün kalitesini iyice belirginleştiriyorlar. İlerleyen dakikalarda bu güçlü omuzların arasına Jos ei pelaa da ekleniyor. Sırtı asla yere gelmeyecek bu dört şarkı albümün yarısı ediyor. Kalan yarısında da gayet güzel numaralar mevcut.

Ortalama, hatta bir süre sonra monoton 1.5 dakikalık girişinden sonra karakter değiştiren On aika laulaa, yine aynı girişle çıkış yaparken aradaki o karakter sayesinde şık bir kompozisyon yazdığını ilan ediyor. İki çok iyi enstrümantal şarkının birleşimi gibi duran λ, yine grubun yaratıcı gücünün bir eseri. Hatta onu dinlerken keşke full enstrümantal bir albüm yapsalar diye de aklımdan geçirdim. Son iki şarkı Grym maskin ve Katse vuotaa ise sanki asit atmış gibi saykodelik bir finale imza atıyorlar. Her ikisi de önceki albümlerindeki iyi olan şarkıların izindeler. Aika laulaa, genelde bir progressive rock şarkısından beklendiği üzere başladığı gibi bitmeyen, nereye gideceği pek belli olmayan, yol üstünde çeşitli duraklara uğrayan, içinde Fince bir şeylerin döndüğü ama hiç de yabancılık çektirmeyen şarkılardan oluşan klas bir albüm. Belki de İskandinav olduklarını en fazla bu albümlerinde hissettim diyebilirim. Bu his benim için çok önemli. Belki 70'ler psychedeliasına naklen yetişemedim ama ucundan kenarından yakaladığım kadarıyla aldığım zevki günümüze kadar taşıyan grupların yaptığı şahane işler zaman zaman o öze dönmeye de özendirici bir etkiye sahip. Sammal, önceki albümleriyle olmasa da Aika laulaa ile bu şahane işlerden biri. Benim için geç keşif de bir keşiftir.

1. På knivan
2. Sehr kryptisch
3. Returning Rivers
4. On aika laulaa
5. Jos ei pelaa
6. λ
7. Grym maskin
8. Katse vuotaa

16 Aralık 2022 Cuma

Devin Townsend - Lightwork

 
Tam 10 yıl önce bu sayfalarda öve öve bitiremediğim Devin Townsend Project albümü Epicloud'u hala erişebileceğim bir mesafede tutuyorum. Bu süre zarfında "Project" olarak iki albüm daha yaptıktan sonra "Project"i bırakıp Devin Townsend adı/soyadıyla üç albüm daha yayınladı. Bunlardan kimi Epicloud kadar olmasa da yine çok iyi, kimi de deneysel ambient, new age türünde derinlikli albümlerdi. Tahminen 20. stüdyo albümü olan Lightwork'ü Kasım başlarında çıkaran Townsend, yine Epicloud ayarında epik, senfonik, progressive, hatta art pop coğrafyalarında cirit atan şahane bir albüme daha adını yazdırıyor. 1972 Kanada doğumlu söz yazarı, besteci, vokalist, gitarist yapımcı Townsend, yine ilmek ilmek örülmüş, oya gibi işlenmiş, dantel gibi özenilmiş tarasımlarıyla duygudan duyguya, maceradan maceraya sürüklüyor sevenlerini. Her şarkının kendi hacmi, kendi hikayesi, kendi karakteri var. Tür sıçramaları hiç batmıyor, sakil durmuyor. Çünkü Townsend, konsept albüm anlayışı içinde sertliği ve yumuşaklığı kendine özgü bir dengede buluşturmanın kitabını yazmamış olsa da, albümlerini yapmış bir profesyonel.

Önce 10 şarkı olarak piyasaya çıkan, çok geçmeden Deluxe Edition ile buna 10 şarkı daha eklenmiş halde tekrar yenilenen Lightwork, katmerli bir progressive, power, psychedelic rock/metal ziyafeti şeklinde duble bir albüme dönüşüyor. Albümdeki konuklar arasında geçmişinden arkadaşları Anneke Van Giersbergen, Ché Aimee Dorval, Morgan Agren, Mike Keneally, Steve Vai, Elektra Kadınlar Korosu gibi isimler yer alıyor. Adeta başrolünde Devin Townsend'in olduğu 1 saat 43 dakikalık post-apokaliptik, post-pandemik ve her yönüyle epik bir film izliyor duygusu yaşıyoruz. Deluxe Edition yayınlanmadan önce dinlediğimiz 10 şarkı bile yeterince doyururken, üstüne eklenen diğer 10 şarkı kesinlikle bir bıkkınlık, bir şişkinlik, bir kendini tekrar hissi yaratmıyor. Hatta o 10 şarkıyı da dinledikten sonra, onlar olmasa sanki eksik bir şeyler kalacakmış gibi düşünebiliyor insan. Gerçi burada sözünü ettiğim insan benim. Hele ilk CD'nin finalindeki efsane Children Of God bittikten sonra "keşke hiç bitmese" diyeceğimi bildiğim için deluxe versiyonuna minnettarım.

İlk CD'den başlarsak, açılışı yapan Moonpeople ve Equinox gibi iki kadife besteyi duyunca, hangi albümde nasıl takılacağı pek kestirilemeyen Townsend'in albümü bu rotada götüreceği, bununda beni hiç rahatsız etmeyeceği fikrine kapıldım bir an. Gerçi bu iki şarkının arasına konan Lightworker, olayın gayet power metal'e de oynadığını güçlü bir şekilde deklare ediyor. Keza, Heartbreaker, Heavy Burden, Celestial Signals gibi kendi içinde devleşen besteler de o Lightworker'ın yoğun power/progressive metal atmosferine destek çıkıyorlar. Tabii tipik bir Townsend'ın aralara mutlaka Dimensions gibi şık bir industrial metal veya Vacation gibi orta tempo bir dream pop yerleştirmesi kimseyi şaşırtmaz. Bu CD'nin single kıvamındaki forveti sayabileceğimiz Call Of The Void'ın tutkulu dokusu en güçlü anlardan biri. Fakat en ama en güçlü anı finaldeki Children Of God olsa gerek. 10 dakikalık (son iki dakikasındaki dalga seslerine karışan martı sesleri ve vapur düdüğü sekansını saymazsak 8 dakikalık) bu destan, bir "şarkı" olduğu kadar, sanki yemyeşil vadilerde dörtnala koşan yüzlerce atlının coşkusunu fragmanlaştıran kısa bir "film" aynı zamanda. Tek kelimeyle inanılmaz!


İkinci CD, Townsend'in en çok tuttuğu kadın vokal olan arkadaşı Anneke Van Giersbergen'in yan vokallerini yaptığı Starchasm, Pt. 2 ile sert bir giriş yapıyor. Sadece 37 saniyelik Stampys Blaster ile vitesi daha da arttıran, üstelik sonraki Factions ile trash/speed metalin kızgın sularında dans etmeyi sürdüren Townsend, ter içinde bıraktıktan sonra nihayet yine kadife bir boogie, hatta doo-wop aşinalığının Townsendcasını Yogi adıyla önümüze koyarak ortalığı sakinleştiriyor. Precious Sardine ise kesinlikle Townsend'in bugüne dek yaptığı en ilginç şarkılar arasında üst sıralara oynar. İlk kelimesi "quarantine" olan bu 10 dakikalık acayip şey, sakin bir alternatif pop gibi başlayıp, yavaş yavaş tropik ve ritmik bir neo-psychedelia'ya dönüşen, altıncı dakikasından itibaren çaktırmadan gitarını çıkarıp enstrümantal progressive metal'ine geri dönen, son 1 dakikasını ise teknomsu deneysel elektronik müzikle bağlayan tam bir hilkat garibesi. Ama tecrübe edilişi çok keyifli. Hope Is In The World, şu ana dek pek bahsetmediğimiz ama Townsend'in her şarkıdaki entrüman şovlarını renklendiren, daha da anlamlandıran vokal tasarımlarının en belirgin olduğu şarkılardan biri. Hele de Elektra Kadınlar Korosu'nun duyulduğu bölümler, her ne kadar bu bölümlerin yer aldığı şarkılar belirtilmese de yoğun bir şekilde anlaşılıyor, hissediliyor.

Albümden Children Of God gibi bir başyapıt yakalamışken ve onu zırt pırt dinleyerek tüketmek istemezken karşıma çıkan, üzerinde bazı deneysel oynamalar, eklemeler yapılmış olsa da Children Of God'ın omurgasını almış olan Children Of Dog'a gerek var nıydı bilemedim. Yine de o oynamaların, eklemelerin yaratıcılığı hatırına başımızın üstünde yeri var. Bu şarkıyla birlikte albümün progressive rock/metal şovu bitiyor. Townsend, son üç şarkısıyla bir yerlerde duysam kesinlikle ona ait olduğunu bilemeyeceğim numaralara giriyor yine. Bunlardan ilki olan Sober, adının tersine çakırkeyif bir dream pop, ikincisi olan Boogus, bluesy bir dark kabare ile psychobilly arasında salınan bir country, üçüncüsü olan Carry Me Home ise düpedüz bir akustik country olarak perdeyi çok güzel kapatıyorlar. Rock dünyasının en üretken müzisyenlerinden biri olan Devin Townsend, istese bu ikinci CD'yi 1-2 sene sonra yeni albüm diye çıkarabilecekken, deluxe edition olarak Lightwork'e eklemekle ve bu eklemenin eklektik yansımalarıyla klasını bir kez daha gösteriyor. Bu filmin o harika anlarını tekrar yaşamak için sabırsızlanma duygusunu seviyorum. Bu yüzden Lightwork, benim için 2022'nin en özel albümlerinden biri.

CD 1

1. Moonpeople
2. Lightworker
3. Equinox
4. Call of the Void
5. Heartbreaker
6. Dimensions
7. Celestial Signals
8. Heavy Burden
9. Vacation
10. Children of God

CD 2

1. Starchasm, Pt. 2
2. Stampys Blaster
3. Factions
4. Yogi
5. Precious Sardine
6. Hope is in the World
7. Children of Dog
8. Sober
9. Boogus
10. Carry Me Home

22 Mayıs 2022 Pazar

King Gizzard & The Lizard Wizard - Omnium Gatherum

 
Avustralyalı süper üretken psychedelic rock çetesi King Gizzard & The Lizard Wizard ile bir dargın, bir barışık sürdürdüğümüz ilişkimizde takvimler 2022'yi gösterirken daha yılın ilk yarısında iki albüm çıkarmış olmalarından yine etkilendik. Kurulduğu 2010'dan bu yana grup tarihinde benim için milat olan 2017 albümü Flying Microtonal Banana'ya olan aşkımı her fırsatta hatırlatır ve pekiştiririm. Peki 2017'den sonra neler oldu bir hatırlayalım. Bu arada 2017 grubun şimdiye kadar en fazla albüm yaptığı yıl. 2017 Şubat sonlarında çıkan Flying Microtonal Banana'nın tadına doymamışken Haziran'da Murder Of The Universe, Ağustosta da Sketches Of Brunswick East ile tepemizden inmediler. Her iki albümü de saykodelik ve deneysel dengesizlikleri nedeniyle sevemedim. Kasım'da çıkan Polygondwanaland nispeten bu iki albüme göre daha iyi geldi. Ama en iyiyi sona saklayıp 29 Aralık'ta Gumboot Soup dediler ve 2017'yi tam beş albümle kapattılar. 2018'i nasıl olduysa boş geçen grup, 2019'a iki albüm sığdırdı. Vasat Fishing For Fishies ile baydıktan sonra Infest The Rats' Nest ile trash metal, heavy psych sınırlarında gezerek heyecan yaratan bir albümü daha demlenmeye bıraktılar. 2020'nin sonunda önce K.G., 2021 Şubat'ta da L.W. adlı iki albümle kalite çıtalarını düşürmediler. Ama bu kez de Butterfly 3000 diye yine göz devirmeme yol açan bir albümle 2021'i kapattılar. Aslında benim için bunun adı istikrarsızlık da değil. Çünkü King Gizzard ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan bir grup ve birinin beğenmediği bir albümlerini başkaları başucu yapabilir. Yani estağfurullah, o benim istikrarsızlığım!

Geldik 2022'ye... Ocak'ta Butterfly 3001 adını verdikleri, zaten orijinali bile çok iyi olmayan 3000 albümündeki şarkılardan oluşan bir remiks albüm çıkardılar. Deneysel elektronik, tekno, house türlerinin tekdüze taraflarıyla oluşturulmuş, bitmek bilmeyen bu albüm, grubun 2022'ye kötü bir başlangıç yaptığını düşündürerek üzdü. Derken Mart ayında Made In Timeland albümlerinin çıkacağı haberiyle o üzüntü ümide dönüştü. Ama ne var ki 15'er dakikalık iki şarkıdan oluşan, üstelik ikisi de birbirinden ruhsuz bu şarkılar o ümidi de söndürüverdi. İşte King Gizzard & The Lizard Wizard kah sevindiren, kah üzen ama her albümünü o belirsizliğin çekiciliğiyle dinleten böyle bir grup. Daha motor soğumadan (gerçi doğru düzgün ısınmamıştı ya neyse) bir sonraki albüm olan Omnium Gatherum'un duyurusu yapıldı. Yaklaşık bir buçuk ay sonra çıkacak bu albüm hakkında en ufak bir heyecan yoktu içimde. Beklentiyi düşük tutmanın totemiyle beklediğim Omnium Gatherum, bu totemin tutması sonucu en sevdiğim ikinci KGLW albümü oldu. Psychedelic rock yine grubun imzası olarak durmakla birlikte psychedelic pop, jazz rock, hip-hop, soul, heavy metal gibi kafa güzelken doldurulan karışık kasetlere veya oluşturulan Spotify listelerine benzeyen türlerle bezeli bir albüm çıkaran kahramanlarımız rap bile yapmışlar daha ne olsun.

Önümüzde 16 şarkı var ve ilk şarkı The Dripping Tap tam 18 dakika 17 saniye uzunluğunda. Yani bu albüm ya bir eziyete dönecek ya da tadından yenmeyecek. Neyse ki The Dripping Tap, psychedelic ve garage rock karması bitmek bilmeyen enerjisiyle uzunluğunu hiç hissettirmeyen, içinde bir sürü mevzu dönen şarkılardan biri. Böyle bir albüm için ya açılışa ya da kapanışa konacak türden çılgın bir iş. Albüme çok iyi bir başlangıç yaptık derken ikinci sırada karşımıza çıkan ve The Dripping Tap ile hiç alakası olmayan Magenta Mountain ile şahsen dumura uğruyorum. Bugüne kadar KGLW adı altında duyduğum en iyi şarkılardan biri olması yanında, psychedelic ve dream pop namına insanı pamuk gibi yumuşatan ama bunun yanında grubun o karman çorman aranjmanlarından uzakta, basitliğiyle büyüleyen gerçek bir hit kendisi. Uzakdoğu ezgilerini andıran melodisi, yumuşak ana ve geri vokalleri, drum machine kullanımı ve iddiasız nakaratıyla 2022'nin en iyi şarkılarından biri bana göre. Bu arada drum machine kullanımı albümde birkaç şarkıda daha tercih edilmiş. İki davulcusu olup da (gerçi bu albümde tek davulcu olarak sadece Michael Cavanagh görünüyor) drum machine kullanmak da, aynı akşam yemekte hem kuru fasülye, hem de patlıcan musakka varken dışarıdan hamburger söylemeye benziyor. Tabii bu tercihin sebeplerini grubun her albümde ortaya koyduğu kestirilemez tavrı ve tarzında aramak, niye böyle, niye şöyle diye sormamak gerek. KGLW'i biraz tanıdıysak bu sorgu sual işlerini bırakmamız lazım.


The Dripping Tap ile birlikte Gaia ve Predator X üçlüsü albümün garage, psychedelic ve trash metale kayan rock kanadında yer alırken, Presumptions ve Candles gibi 60 ve 70'lere ait easy listening esintiler taşıyan şarkılar da Omnium Gatherum coğrafyasını paylaşıyorlar. Hatta Ambergris adında jazz-funk ya da lounge-funk ya da acid soul (artık hangisini beğenirseniz) bir şarkı bile var. Bitmedi! Sadie Sorceres ve The Grim Reaper bildiğin hip-hop/rap besteleri. Bu ikisini al, konuk vokalistli örneklerden biri olarak 90'lar Beastie Boys albümlerinden birinin "deluxe edition"ına koy kimse bu nedir diye sormaz. Albümün geri kalanının çoğu da neo-psychedelia, psychedelic pop, progressive pop, yani popun zaman içinde zenginleşerek alternatif alt türlerinden doğmuş versiyonları, varyasyonları, kreasyonlarından oluşuyor. Vibrafon, klavinet, vokoder, wurlitzer, melotron, turntable, perküsyon ne ararsanız Google'dan bulabileceğiniz enstrümanları doğru yer ve zamanlarda devreye sokmaları, hangi yer ve zamanlarda ne yapacaklarını kestirmemizi istememeleri, her yer ve zamanda dinlenebilecek denli ucu açık olabilmeleri hayranlık verici.

Uzun süre grubun Stu Mackenzie üzerinden yürüdüğünü sanmıştım. Enstrüman paylaşımı, şarkı yazımı, stüdyo işçiliği yönlerinden onun kadar olmasa da Ambrose Kenny-Smith'in de katkısı çok büyük. Bazı müzik yazarları grubun 20. ve en uzun albümü olan Omnium Gatherum'u 20 albümün en iyisi ilan ederken, bir kısım yazarlar da "kesin bir çizgiden yoksun" bularak bu farklı tarzları eleştirmişler. Sanki KGLW evreninin kesin bir çizgisi varmış gibi. Stu Mackenzie ise Omnium Gatherum'u kariyerlerinin bir dönüm noktası olduğunu söylemiş. Zira grubun bir "jammy period"a girdiğini (tam olarak ne demekse), bu vesileyle bir süreliğine müzik yazma ve kaydetme şeklini değiştireceklerini söylemiş. Şimdi bu değişim "jammy" olacaksa ki hali hazırda zaten öyle, daha nasıl "jammy" olacaklar merakla bekliyoruz. Bir de Omnium Gatherum bir dönüm noktasıysa ve bu değişim böyle sürecekse zerre kadar itirazımız olmaz. 2022'nin ilk 5 ayında biri remiks olmak üzere 3 albüm ve deneysel rock grubu Tropical Fuck Storm ile Satanic Slumber Party adında bir EP yaptılar. Yıl bitmeden daha başımıza ne gibi çoraplar örecekler bilmiyoruz. Söz konusu değişimi merakla beklemekle birlikte, bu yıl başka bir şey yapmasalar da olur hani. Benim biriciğim Flying Microtonal Banana'dan sonra en iyi King Gizzard & The Lizard Wizard albümü olan Omnium Gatherum daha uzun süre götürür bizi istediğimiz yere.

1. The Dripping Tap
2. Magenta Mountain
3. Kepler-22b
4. Gaia
5. Ambergris
6. Sadie Sorceress
7. Evilest Man
8. The Garden Goblin
9. Blame It on the Weather
10. Persistence
11. The Grim Reaper
12. Presumptuous
13. Predator X
14. Red Smoke
15. Candles
16. The Funeral

11 Eylül 2021 Cumartesi

Ouzo Bazooka - Dalya

 
Tel Aviv'den çıkan en güzel şey olan Ouzo Bazooka, hiç çaktırmadan albüm yapmış ve adını da Dalya koymuş. Uri Brauner Kinrot ve saz arkadaşları hakkında artık daha ne söyleyebilirim derken her yaptıkları albümden sonra yine kendimi bir şeyler yazarken buluyorum. Yazacaklarım öyle yeni şeyler içermiyor. Zaten Ouzo Bazooka (2014) ve Transporter (2019) albümleri çıktığında yine gaza gelip ağzıma geleni söylemiştim. Ouzo Bazooka müziğini ne kadar sevdiğimi göstermenin basit bir şekli sadece. Tek kişilik bir karşılama yapıyorum kendimce. Hani bir cümle bile yazsam içim rahat edecek. Psychedelic kapaklarıyla birdenbire karşıma çıkan her Ouzo Bazooka albümüne saniyesinde atlayıp hepsinden büyük keyif aldım. Dalya için de aynısı oldu. Ama albümde sadece 6 şarkı görünce önce EP sandım ki, 2018 tarihli 5 şarkılık Songs From 1001 Nights EP'sinden pek memnun olmadığım için biraz endişeye sürüklendim açıkçası. En kısası 5 dakika olan 34 dakikalık Dalya, belki en iyi Ouzo Bazooka albümü değil. Ama onlardan ne bekliyorsam bulduğum bir albüm.

Açılışa koydukları ve albümden takriben 1-2 hafta önce dinleme fırsatı bulduğum Monsters, elektro saz aromalı gitarın hipnotize edici döngüsel melodisiyle "mind blowing" kabilinden saykodelik bir canavar adeta. Gitarın o tonu ve çıkardığı ezgiler, grubun müziğini Ortadoğu aşinalığıyla birlikte bize çok yaklaştırıyor. Bunu albümün tamamı, hatta Ouzo Bazooka müziği için de söylüyoruz. Uri Brauner Kinrot'un Selda Bağcan ve Erkin Koray hayranlığı, Ouzo Bazooka ismini duyan hemen herkesin bildiği bir şey. Yine bu Bağcan / Koray hayranlığını çok iyi dönüştüren, özellikle 2017 tarihli Flying Microtonal Banana albümünde olağanüstü işler çeviren Avustralyalı grup King Gizzard and The Lizard Wizard'a da buradan selam gönderelim. Anadolu Rock o kadar özgün, organik, orijinal, benzersiz bir türdü ki, Ouzo Bazooka gibi Ortadoğu menşeili bir grubun genlerindeki yatkınlık neyse de, Avustralyalı bir grubun bu türü etüt edişindeki başarı yabana atılır gibi değil. Anadolu rock kavramını canlı tutmaya yeltenenlerin ve bunu büyük oranda başaranların Anadolu dışından olmaları da ayrıca düşündürücü diyerek mesaj verelim. Selam göndermeler, mesaj vermeler, bunlar hep dış güçlerin müziğimize olan bu tip saldırılarından kaynaklı endişeler.

Fazla boş yapmayıp Dalya'ya dönersek, Monsters ile birlikte en beğendiğim şarkılardan olan It's A Menace'ın harikulade Anadolu Rock karakterleri, sırıtmayan İngilizce liriklerle ve yer yer elektrik dokunuşlarla kendi şeklini şemalini ortaya koyuyor. Albüm geneli bu şekle sonuna kadar sahip çıkıyor. Peş peşe gelen iki enstrümantal parça Alhagamal ve Kruv, içlerinde sanki başka parçalar taşıyormuşçasına boyutlu ve güçlüler. Vokal olsa veya olmasa ne fark ederdi diye düşündüren bu şarkılar, her iki durumda da iyi olabileceklerini hissettiriyorlar. Belki vokalli şarkılar daha belli rotalar çiziyor olabilir. Ama çok iyi bir kapanış yapan Nine da dahil tüm vokalli şarkılar bu albümde kendi rotalarını öyle iyi çiziyorlar ki, nereye gittiklerinden ziyade nasıl gittikleri üzerine çalıp söylüyorlar sanki. Neden sadece 6 şarkı diye duyduğum üzüntü, şarkıların yarattığı geniş alanların saykodelik, kozmik ve progressive hissiyatlarla doldurulduğunu görünce yerini tatlı bir doygunluğa bıraktı. Dalya'nın 12 şarkılık bir albüm olduğunu düşününce uykularım kaçıyor. Ama elimizdeki şu 6 şarkılık albüm bile görevini yerine getirdikten sonra dinleyicisine rahat bir uyku çektirme konforuna sahip.

1. Monsters
2. Million Years of Light
3. Alhagamal
4. Kuv
5. It's a Menace
6. Nine

3 Haziran 2021 Perşembe

Matt Berry - The Blue Elephant

 
En son Eylül 2020'de çıkardığı Phantom Birds ile daha işim bitmemişken (kolay kolay da bitmez) arayı fazla uzatmadan Mayıs 2021'de The Blue Elephant ile çıkıveren Matt Berry, bu 1 yıldan az süre içinde sanki hiç ayrılmadığım bir dostum gibi oldu. Tabii bu süreye iki sezon What We Do In The Shadows sığdırmış olmamın da bunda etkisi büyük. Sevgili vampirimiz Laszlo Cravensworth'ün bol İngiliz aksanlı performansı ve Matt Berry şarkıları bu zaman aralığımın en kaliteli anlarından bazılarını oluşturuyordu. Phantom Birds için ne söylediysem The Blue Elephant için de aynı güzel şeyleri söyleyebilirim. Üstüne Berry'nin funk ve funk rock yönünü de gördüğüm için ekstra mutlu oldum. Invisible, Summer Sun, Now Disappear, Like Stone bu kanadı temsil eden süper şarkılar. Tam bu noktada Phantom Birds'te de bahsettiğimiz davulcu Craig Blundell'ın harikulade performansından yine söz etmeliyiz. Ben de bu tarz bir albüm yapacak olsam davulda Blundell gibi güven veren bir adamın olması için elimden geleni yapardım.

Albümün ışıl ışıl parlayan bir başka şarkısı, Rosie McDermott adlı tanımadığımız bir hanım kızımızın geri vokalde yer aldığı blues rock güzelliği olan Blues Inside Me... 5 dakikalık süresine nasıl oluyorsa blues, fuzz, psychedelic, progressive ne varsa sığdırmış ve yine de tek vücut olabilmiş. Üstelik son 1 dakikasında bambaşka bir şeye dönüşmüş. Hazır psychedelic ve progressive demişken, peşpeşe gelen The Blue Elephant ve Life Unknown adlı katmanlı bestelerin albümün kalitesine kalite kattığını da söylemeden geçmeyelim. Abroad ve Alone şarkılarının nostaljik BBC teması tadındaki tonu, başlangıçta yeni albüm bu kadar çabuk geldiği için acaba Berry bir soundtrack ile mi döndü diye düşündürmedi değil. Lakin adamın geçmişinde imza attığı bazı dizi müzikleri, hatta adından da anlaşılacağı üzere 2018 tarihli Television Themes albümünde yaptığı tema remakeleri var. Resmi soundtrack olmasalar da, her Matt Berry albümü kendi içinde, kendi evreninin soundtrack albümü olmayı başarmış işler. Berry, bir aktöre yakışır nitelikte sinematik derinliğe, entelektüelliğe, vizyona sahip şarkılar, albümler yapıyor. Onlara bazen sesini veriyor, bazen olduğu gibi bırakıp enstrümantal kimlikleriyle var ediyor.

Matt Berry bütün bunları her zaman olduğu gibi 60'lar ve 70'lerin ruhuyla yapmayı sürdürüyor. Yaklaşık bir yıl arayla tekrardan bu kadar dolu ve özenli bir albümle dönmesi (sanki gitmiş gibi) hayranlık verici. Her yeni albümü sanki o yıllarda çıkmış da remastered şekilde önümüze gelmiş duygusu taşıyor. Akşam üzeri bir kadeh şarap eşliğinde plaktan dinlenesi bir adam olarak onun bu yoğun müzikal birikimini tecrübe etmek her nostalji tutkunu için şart. Onu rol yaparken izlemek de, şarkılarını dinlemek de keyif verici. Bana ilk zamanlar hem aktörlüğü, hem müzisyenliği sebebiyle Jack Black'i anımsatırdı. Müzikal anlamda bir anımsatma değil tabii. Ama Black'te her iki sanat dalında da bir istikrarsızlık var bana göre. Onu sevmeme rağmen, yaptığı bazı filmleri ve Tenacious D altında yaptığı bazı işleri sevemedim. (The Pick Of Destiny filmini ve müzik albümünü kesinlikle bunun dışında tutuyorum.) Oysa Matt Berry'nin öyle çok büyük iddiaları yok. Üstelik sahip olduğu birikimi müziğine aktarış biçiminin Jack Black ile kıyaslanması da haksızlık olur. Müziği oyunculuktan kalan zamanlarında yaptığı bir hobi olarak göremeyeceğimiz kadar profesyonel, tutkulu ve zengin bir anlayışa sahip. Rafine zevklerin insanı olduğunu hissettirdiği gibi, dinleyicisini de o yönde eğiten bir gücü var adeta. Seneye yeni bir albüm yapar mı yapar. Yapmasa da mühim değil. Phantom Birds ve The Blue Elephant epey bir idare eder.

1. Aboard
2. Summer Sun
3. Safe Passage
4. Now Disappear
5. Alone
6. Invisible
7. Blues Inside Me
8. I Cannot Speak
9. The Blue Elephant
10. Life Unknown
11. Safer Passage
12. Like Stone
13. Story Told
14. Forget Me
15. Now Disappear (Again)

5 Mayıs 2021 Çarşamba

The Vintage Caravan - Monuments

 
Üzerinde The Vintage Caravan yazan bir albümü, klasik bir hard rock beklentisi ile ama hakkında hiçbir şey bilmeden dinlemeye başladığınızda ilk şarkı Whispers size "evet bu klasik bir hard rock" duygusunu veriyor. Crystallized, o hard rock'ın üzerine blues rock katkılı progressive rock koyunca olayın "klasik" tarafı biraz geri çekiliyor. Hemen ardından gelen Can't Get You Off My Mind olaya biraz daha kıvraklık katarak bu Amerikalı arkadaşların aslında hiç de öyle klasik mlasik diye yabana atılır olmadıklarını gösteriyor. Dördüncü şarkı Dark Times'a geldiğimizde ise aslında bu arkadaşların Amerikalı olmadıklarına dair şüpheler beliriyor. Gerçi albümün bu noktasına kadar bazı aksan kaymaları hafif işkillendirmedi değil. Ama olay aksanda değil, şarkı atmosferinin yarattığı İskandinav aşinalığında. Hard, progressive, blues farketmez, rock namına en güzel nostaljik duyguları günümüze başarıyla uyarlayan milletler çoğunlukla İsveç, Norveç, Danimarka gibi kardeşlerimiz olmuştur. The Vintage Caravan ile ilgili araştırma safhasına geçtiğimizde kendilerinin Reykjavík/İzlanda'da bulunan Höfuðborgarsvæði bölgesinden gelme bir grup oldukları bilgisine ulaşıyoruz ki, aynı ülkedeki meşhur yanardağ Eyjafjallajökull'u tuhaf bulanların bir de bunu denemelerini tavsiye ederiz.

Dark Times, dinleyici tecrübesiyle açıklanabilecek veya sadece bir his diye işin içinden çıkıp açıklanamayabilecek şekilde İskandinav/Nordik retro tutkunu gruplara ait bir şarkı. Zaten bu yüklemeden sonra ne çalsalar o İskandinavlığa ve Nordikliğe havale edilerek keyfi çıkarılan Monuments adlı beşinci The Vintage Caravan albümü, artık klişe olduğu üzere dinledikçe serpilen, kodlarını ortaya koyan tecrübe yüklü bir rock güzelliği. Tabii önceki dört albümü de dinlettiren bu tecrübe, 2006'da kurulan grubun müzik yolculuğu hakkında her şeyi öğrenmemizi sağlıyor. Özellikle Arrival (2015) ve Gateways (2018) albümleri grubun hard, progressive, blues karması rock olgunluğunu gözler önüne seren kalitede. Bu karmaya bir isim de bulmuş olan otoriteler, "heavy psych" demeyi uygun görmüşler. The Vintage Caravan, bu türe ait dinlediklerime nazaran geçmişe biraz daha bağlı kalmış gruplardan. Dark Times kadar, Forgotten ve Clarity gibi 8'er dakikalık katmanlı şarkılarla zaten yılın en iyi rock albümlerinden biri olduğunu ilan eden Monuments, adı gibi vintage olması yanında çağdaşlığıyla da kulak dolduruyor. Grup Can't Get You Off My Mind ve Sharp Teeth'te ara ara Red Hot Chili Peppers numaraları çekiyor. Forgotten ve Said & Done'da yakaladığı modern riffleri yeni yetme gruplara ilham verecek çeşitlilikte işliyor.

Aynı zamanda grubun vokalisti olan Óskar Logi Ágústsson'un gitarıyla attığı güçlü temeller, üzerine özgürce çıkılacak katlar yaratıyor. Heavy psych olmanın getirdiği özelliklerden biri olarak doğru yer ve zamanda devreye giren harikulade gitar soloları kimi zaman şarkının suyuna giderken, kimi zaman sürpriz bir şekilde yan yollara sapabiliyor. Bu da o vintage duygusunu hissettiren özelliklerden biri. This One's For You ve kapanışta yer alan Clarity'nin yumuşaklığı, bu bas, davul, gitar yoğunluğunda hiç sakil durmadığı gibi, albümün karakter gelişimine önemli katkılar sağlıyor. İlk başlarda kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm Hell bile dinledikçe o kadar güzelleşti ki, zaten iyi albümlerin hepsi böyledir. Filmlerde gördüğümüz İzlanda'nın o soğuk ama etkileyici atmosferinden o güzel filmlerin nasıl çıktığını biliyoruz. Onları modernlikleriyle, pastorallikleriyle sevdik. Monuments gibi güzel albümlerin de oradan çıktığını bilmek, beni o filmlere götürdü bazen. Şehir ışıklarıyla donatılmış gecelerine, doğayla iç içe yaşayan gündüzlerine gittim. The Vintage Caravan'ın İzlandalı olduğunu bilmesem yine gider miydim emin değilim. Ama boş boş dinlemeyip o bilgilere sahip olunca şarkıların sizi oralara götürmesi daha kolay ve anlamlı oluyor.

1. Whispers
2. Crystallized
3. Can't Get You off My Mind
4. Dark Times
5. This One's for You
6. Forgotten
7. Sharp Teeth
8. Hell
9. Torn in Two
10. Said & Done
11. Clarity

25 Kasım 2020 Çarşamba

Second Sun - Kampen Går Vidare

 
Önce Hopp/Förtvivlan (2015), ardından Eländes Elände (2018), Kasım 2020'de de Kampen Går Vidare... Stockholm kökenli dörtlü Second Sun bu albümüyle 3'te 3 yaparak her seferinde gönlümdeki yerini sağlamlaştırıyor. İlk iki albümle ilgili duygu ve düşüncelerimin üzerine daha ne ekleyebilirim derken fark ettim ki, Second Sun hakkında yeni bir şeyler söylemesem bile konuşmayı/yazmayı seviyorum. Çünkü bana rock nostaljisinin görüş alanları kadar kör noktalarını da gösteren şahane bir havası var. Her ne kadar Hopp/Förtvivlan'ın yeri bir başka olsa da, sonrakiler de içimde bir Second Sun evreni oluştuğunu gösterdi. Jakob Ljungberg ve üç kişilik tayfası yepyeni 9 şarkıyla o evreni iyice genişletti. Sanırım her yeni Second Sun albümünde aynı şeyleri yaşayacağım ve bu nadide grubu öveceğim. Büyük konuşmak istemem. Ama beslendikleri geniş retro yelpaze ve onların bu yelpazeyi ele alış biçimindeki klasik ve yenilikçi tavır düşünülürse bence sessiz ve derinden kendilerine çok güçlü bir kariyer inşa ettiklerini söylemek mümkün. Teşbihte hata olmaz derler. Bu inşa, depremde yıkılmayacak binalardan biri olmalarını sağlıyor.

Artık klişe ötesi oldu ama şu "bütün şarkılar birbirine benziyor" cümlesini her önümüze gelen grup için kullanmamanın yolu, o grubun yolculuğuna ortak olmaktan geçiyor. Bu cümlenin akıllara ilk getirdiği isim olarak AC/DC gibi yıllarca üç akorla kariyer yapmış gruplardan farklı olarak o sözde birbirine benzeyen şarkıların içine, değeri yıllandıkça, işlendikçe, demlendikçe anlaşılacak kenarlar, köşeler, ekmek kırıntıları yerleştiren Second Sun, aslında bir benzemezliğin, kendi nüfus kağıdına sahip şarkıların varlığına inandıran gruplardan biri. Mesela Kampen Går Vidare (The Fight Goes On), bir bireyin psikolojik/politik yolculuğunu anlatan şarkılardan oluşan bir konsept albümmüş. Kendi dillerinde söyledikleri şarkıları oturup Google Translate çevirisiyle anlamaya çalışmak için enerjim yok. Zaten ben işin orasında değilim. Müziğin gücü bana birçok şeyi anlatıyor, anlatmadıklarını da ustalıkla saklayıp bir sonraki seanslara saklıyor. Bugüne kadar Deep Purple, Thin Lizzy, Blue Öyster Cult ve 70'lerde fırtınalar estirmiş nice gruba benzetilmesi boşuna değil. Ben işin orasında da değilim. Bu zamansız hard rock, günümüze o kadar güzel taşınıyor ki, bir süre sonra tüm bu benzetmelerden, farklı referanslardan arınıyorsunuz. Aranızdaki ilişki kişiselleşip aşka dönüşüyor.

Hangi şarkısını övsem, kime benzeterek bunu yapsam diye düşünmeyi bıraktım. Zira bu evrende 1-2 orta karar dediğim şarkıda bile dinledikçe yeni şeyler ortaya çıkıyor hep. Hatta bu albümde daha öncekilerde fark etmediğim veya tam olarak adını koyamadığım farklı türlere bile uyanıyorum. Mesela NWOBHM'deki coşkuyu daha inceltilmiş 70'ler hard rock kıvamıyla dengelemeleri veya narin folk şarkılarındaki inceliği aynı 70'ler kıvamıyla bu kez kalınlaştırmaları, ancak 3. albümde anlamaya başladığım bir şey. Tabii böyle şeylerin emarelerine rastlamıyor değilsiniz. Ama kendi bakış açınıza dayanarak kendi kendinize bunun adını koymak zaman alabiliyor. Ve işin bu kısmı çok heyecan verici. Sång om våren gibi mükemmel bir hard rock ile açılan, Gör alltid ditt bästa för de du älskar gibi şık bir blues rock ile kapanan 3. Second Sun albümü Kampen Går Vidare, 32 dakika süren 9 şarkısıyla kendi kurduğu evrende "usta" diyebileceğimiz kim varsa hepsinden irili ufaklı izler taşıyan, geçmişe dair o izleri nasıl günümüze kadar getirebileceğine, hatta nasıl daha ileri taşıyabileceğine hakim Second Sun'ın hayranlık veren enerjisine tekrar ortak ediyor dinleyicisini. Bir sonraki Second Sun albümünde övecek yeni şeyler bulmak üzere.

1. Sång om våren
2. Du är allt du har
3. Slå tillbaks
4. Attack
5. Kampen går vidare
6. Hatar det ändå
7. Vem ska bry sig
8. Om alla bara var mer som jag
9. Gör alltid ditt bästa för de du älskar

25 Nisan 2020 Cumartesi

Yes - Union


Jon Anderson, 1979'da ayrıldığı Yes'e 1983'te geri döndü. Onunla beraber Tony Kaye de dönüş yaptı. Trevor Rabin de o yıl gruba katıldı. Zaten Yes çatısı altında olan Chris Squire ve Alan White ile birlikte Jon Anderson (vokal), Trevor Rabin (gitar, keyboard, geri vokal), Chris Squire (bas gitar, geri vokal), Tony Kaye (keyboard), Alan White (davul, perküsyon) olarak son şeklini alan kadro 90125 (1983) ve Big Generator (1987) albümleriyle grubun en fazla ticari başarı elde ettiği iki albüme imza attı. Ama Yes dediğimiz oluşum, 1968'den bu yana büyük bir progressive rock okulu gibi olduğundan, başka büyük müzisyenlerin de mesai harcadığı bir yerdi. Jon Anderson, bu iki albümden sonra gruptan ayrılıp o okulun diğer hocaları olan eski Yesçiler Steve Howe (gitar), Rick Wakeman (keyboard) ve Bill Bruford (davul) ile Anderson Bruford Wakeman Howe (ABWH) grubunu kurdu, yanına basçı Tony Levin'i de alarak aynı isimle 1989 tarihli bir albüm bile yaptılar. 1990'da ABWH ve Levin ikinci albüm için çalışmaya başladılar. Ne var ki ticari başarının tadını alan, ABWH projesine de bir türlü ısınamayan plak şirketi Arista onlardan Yes tarzı radyo hitleri bekliyordu. Anderson'ın Yes'i ortada bırakıp eski Yes tayfasıyla başka şeyler yapmasının kimseye pek bir faydası olmadı açıkçası. ABWH'un birkaç bitmiş şarkısına vokallerini eklemek için Los Angeles'a giden Anderson, orada Trevor Rabin ile buluştu. Bu buluşma, herkes için çok önemli şeylerin temelini de atacak bir buluşmaydı.

Yes'in üzerinde çalıştığı şarkıları dinleyen Anderson, Rabin'e o şarkılara vokal yapmayı önerdi. Karşılığında da ondan ABWH için hit bir şarkı istedi. "O dönem tek ihtiyaçları iyi bir tekliydi" diyen, 80'lerde nice Yes hiti çıkarmış Rabin, dostunu kırmadı ve aralarında efsane Lift Me Up'ın da yer aldığı üç adet demoyu Anderson'a dinletti. Ama bunlardan sadece birini verebileceğini, diğerlerini Yes albümü için kullanacağını söyledi. Ama üçünü de isteyen Anderson, Yes ve ABWH kurmaylarının da araya girmesiyle tarihi bir karar aldılar: İki grup, olması gerektiği gibi Yes bayrağı altında birleşecek, sekiz kişilik dâhiler ordusu olarak materyallerini ortak bir havuzda toplayıp albüm yapacak, adını da Union (Birleşme) koyacaklardı. Ama bu bir anda olacak bir şey değildi. Başlangıçta ABWH'un yeni kurulmuş ve geliştirilmesi gereken bir grup olduğunu savunarak bu birleşmeye karşı duran Bruford ve Howe, uzun uğraşlar sonunda ikna edildiler. Arista da iki grubun birleşme kararına yeşil ışık yaktı. Bu birleşme, yasal hakların korunup kollanması, adil paylaşım, telifler derken 90 sayfalık bir kontrata bağlandı. "Hepimiz bir an önce yollara düşmek istiyorduk. En hızlı yolu da buydu" diye bu birleşmeyi özetleyen Rabin, Anderson ile birlikte Union'ın hayata geçirilmesinde büyük pay sahibiydi.

 
Jon Anderson - Trevor Rabin

ABWH'un kendi için düşündüğü 10 şarkı, en alttaki şarkı listesindeki numaralarıyla 1, 2, 3, 5, 8, 10, 11, 12, 13, 14 şeklindeydi ve bunları beş farklı stüdyoda kaydetmişlerdi. Geri kalan dört şarkı olan Lift Me Up, Saving My Heart, Miracle Of Life ve The More We Live - Let Go ise Yes'in yazıp üç ayda kaydettiği şarkılardı ki bana göre ilk üçü albümün lokomotif şarkılarıdır. Bu şarkıların ortak bir platform için yeniden elden geçirilmesi esnasında epey sorun yaşandı. Albüm baş yapımcısı Jonathan Elias birçok kez zor durumda kaldı. Özellikle Anderson ve Howe arasındaki gerilim o kadar fazlaydı ki, Howe ve Wakeman kendi bölümleri için diğerlerinden ayrı stüdyoya girip çalıyorlardı. Anderson ve Elias ise onların çaldıkları bölümleri beğenmiyor, başka stüdyo müzisyenleriyle bu bölümleri tekrar pratik yapıyorlardı. Howe ve Wakeman, kendileri yerine getirilen stüdyo müzisyenlerinin bu pratiklerini beğenmeyip aşağılıyorlardı. Öte yandan Elias albüm soundunun 90125 gibi olmasını isterken, Anderson soundun mümkün olduğunca 90125'ten uzak olması gerektiğini savunuyordu. Bu kadar soruna ve itişmeye rağmen 30 Nisan 1991'de Union piyasaya sürüldü. Sırasıyla Lift Me Up, Saving My Heart ve I Would Have Waited Forever olarak üç tekli çıkarılan albüm yine iyi bir ticari başarı elde etti.

Gelelim Union şarkılarına. Açılışı yapan I Would Have Waited Forever, Elias'ın tarif ettiği üzere önceki ve sonraki Yes stilini temsil eden harika bir başlangıç. Direkt nakarat kısmıyla başlayan, sonrasında sanki o kısımla birlikte başka bir şarkıyı iç içe geçirmiş gibi duran, tekrar nakarata geçtiğinde yine tüyleri diken diken eden harika bir başlangıç. Steve Howe, şarkıda kullandığı riffi yine 1991 tarihli solo albümü Turbulance'da yer alan Sensitive Chaos şarkısında da kullanmış. Ardından buldozer gibi Shock To The System geliyor ki, bana göre belki de Yes'in 90'ların başında modernize oluşunun en bariz örneklerinden birisidir kendisi. Ama o buldozerin derinlerinde öyle güçlü bir ruh da saklı ki, bunu sağlayan Howe ve Rabin'in olağanüstü gitar süslemeleri ve Anderson'ın orkestra şefi edasındaki incecik vokali. 2:16 uzunluğunda Howe bestesi tek akustik gitarlı enstrümantal Masquerade, Howe'un kendi ev stüdyosunda 15 dakikada kaydettiği nefis bir ara taksim. Şarkı ayrıca En İyi Enstrümantal Rock Performansı dalında Grammy adaylığı da kazanmış. Biraz da Lift Me Up'a yol yapan naif bir giriş gibi olmuş. Rabin, Squire, White, Kaye ortak bestesi Lift Me Up, bu birleşmenin en kutsal anlarından biri. Yoğun, diri, hüzünlü, sert, kocaman bir şey. Rabin'in Union içinde vokali ve gitarıyla dizginleri eline aldığı ilk şarkı. Ona göre Lift Me Up, lavaboyu kullanmak için bir restorana giren ama içerdekilerin çıkmasını istediği bir evsiz hakkındaymış. Oysa dinleyince o adamın Tanrı olabileceğini çağrıştıran muhteşem bir masal.

 
Steve Howe - Rick Wakeman

Ağırlığı Elias'ta olan Without Hope You Cannot Start The Day, taslak olarak Elias tarafından Wakeman'a keyboard eklemesi için gönderilmiş, ama Anderson ve Elias, Wakeman'ın yorumunu pek beğenmemiş. Elias, basit ve nazik bir şey istemiş ama Wakeman ona Rachmaninoff piyano konçertosu gibi bir şey tasarlamış. Sonuçta ortaya Elias'ın istediği gibi bir parça çıkmış. Şarkının asıl dikkat çeken yönü, Anderson'ın sanki epik bir masal anlatır gibi seslendirdiği, arada çift vokaliyle süslediği tekniği. Albümü yıllarca kaset formatında dinlediğim için, A yüzünün kapanışında yer alan Saving My Heart'ı hep şahane bir kapanış şarkısı olarak gördüm. Rabin'in tek başına yazdığı şarkıyı, ilk başta ona (nedense) Owner Of A Lonely Heart'ı anımsattığı için albüme koymak istememiş. Ama içerdiği pop ve reggae etkileriyle albümün en renkli anlarından biri olmuş Saving My Heart. Anderson sahip çıkmasa Rabin belki albüme koymayacakmış bile. Buna rağmen Rabin şarkının son halinden pek memnun kalmamış. Artık bundan öte nasıl bir şey bekliyorsa abimiz. Ve böylece albümün ilk yüzünü bitirmiş oluyoruz. Bana göre bu ilk yüz, Union'ın kalitesinin %70'ini oluşturmakta. Tabii B yüzünü kötü göstermek gibi bir niyetim yok. Fakat ağır topların çoğu A yüzünde inanılmaz bir enerji birikimi yaratınca B yüzünü bu enerjiyi destekleyici nitelikte gördüm çoğu zaman.

Albümün o ağır toplarından biri B yüzünü açan Rabin ve Mark Mancina ortak bestesi Miracle Of Life... Mancina kim derseniz, kendisi Amerikalı besteci, aranjör, yapımcı, aynı zamanda Hans Zimmer'ın film müzikleri şirketi olan Media Ventures'un veteranlarından biri. 60'ın üzerinde film ve dizinin müziklerini yapmış, ödüller kazanmış ve Trevor Rabin'in de bu mecraya dahil olmasında katkıları olan bir müzisyen. Şarkıyı yine tek tabanca yazıp, bu kez dostunun da yardımını isteyince ortaya harikulade Miracle Of Life çıkmış. Yedi buçuk dakikalık şarkı, olağanüstü bir 2 dakika 20 saniye ile başlıyor ve bu süre sonunda şarkı başka bir perspektife dönüp oradan sanki başka bir parça gibi devam ediyor. Ama o olağanüstülüğü aynen devam ediyor. Bir ara ayrı ayrı şeyler yapan üç farklı gitar tonunu aynı anda duyup çarpılıyorsunuz. Rabin, Danimarka'da katledilen yunuslarla ilgili bir haber bülteninden etkilenip tutkuyla sözlerini yazdığı Miracle Of Life'ı protest bir şarkı olarak tanımlıyor. Hayatın mucizelerinden biri olan yunuslar için gayet anlamlı. Bir efsaneye göre zor beğenen Steve Howe da şarkı için "very good" yorumunu yapmış. Howe'un özellikle gitar bölümlerini beğendiği bir başka şarkı olan Silent Talking, yine Howe'un solosu Turbulance'da yer alan bir riff içeriyor. The More We Live - Let Go ise grup üyeleri Squire, White, Kaye ile birlikte Billy Sherwood'a ait. Amerikalı müzisyen, yapımcı, ses mühendisi olan Sherwood, kariyerinde Toto, Air Supply, Asia, Paul Rodgers ve daha pek çok progressive rock/AOR gruplarıyla çalışmış bilge bir insan. Muhtelif yıllar Yes'in orijinal kadrosuna dahil olmuş, ama Union'da sadece bu şarkıda hem yazıma katkıda bulunmuş, hem de keyboard, gitar ve bas çalmış, geri vokal yapmış. Epik havasıyla büyüleyen, Let Go kısmında pik yapan bir başka progressive canavarı.


Anderson, Wakeman, Elias bestesi Angkor Wat, adını Kamboçya'daki bir tapınaktan alan, finalinde Pauline Cheng'in bir Kamboçya şiiri okuduğu ambient sularında yüzen bir parça. Rick Wakeman'ın keyboard dokunuşlarından, mistik seslerden örerek kurduğu atmosfer muazzam. Dangerous (Look in The Light Of What You're Searching For) ve Holding On bir anda bu atmosferi dağıtıp dinleyeni maceradan maceraya sürüklüyor. Bruford ve Levin'in ABWH turu esnasında yaptıkları davul ve bas düetinde buldukları 50 saniyelik Evensong ile süren albüm, The More We Live – Let Go ve Angkor Wat'ın birlikteliğinden kopmuş bir parça gibi duran Take The Water To The Mountain ile sonlanıyor. Aslında Avrupa ve Japonya baskılarında Give & Take adlı şen şakrak bir finalle bitiyor. Bittiğinde ise sanki epik bir film izlemişçesine bir yoğunlukla kalıyorum her zaman. Bu kadar uzun uzun anlattığım bu birleşme hikayesini bir belgesel olarak anlatmayı o kadar isterdim ki. Ama sadece bu Union süreci ile ilgili olacak şekilde. Röportajlar, arşiv görüntüleri, stüdyo süreci, grup içi çekişmelerin ve tatlıya bağlamaların birbirini izlediği dramatik bir kurgu ve tabii Union şarkılarından oluşan mükemmel bir soundtrack. Zira bu albümde bir tarih yatıyor. Sekiz adam (ve onların dışında Yes için uzun mesailer harcamış başkaları), sanki son bir soygun için bir araya gelmişler gibi öyle bir albüm yapmışlar ki, her dakikası ders niteliğinde, her dakikası başka bir evrene açılan kapılardan, pencerelerden oluşan, "I would have waited forever" diyebileceğim bir rock operası. Bir "miracle of life"...

1. I Would Have Waited Forever
2. Shock to the System
3. Masquerade
4. Lift Me Up
5. Without Hope You Cannot Start the Day
6. Saving My Heart
7. Miracle of Life
8. Silent Talking
9. The More We Live - Let Go
10. Angkor Wat
11. Dangerous (Look in the Light of What You're Searching For)
12. Holding ON
13. Evensong
14. Take the Water to the Mountain
15. Give & Take

18 Nisan 2020 Cumartesi

Yes - Big Generator


1968'de kurulan, 20 stüdyo, daha fazlası kadar da konser albümü bulunan, ayrılan ve katılanlarla birlikte yaklaşık 20 kişinin yolunun kesiştiği progressive/smphonic/psychedelic rock okulu Yes, 80'li yılların sonunda tanıdığım bir grup. Tanışma albümüm ise 1987 tarihli Big Generator. Bu albüm (bana hep ilginç geldiği üzere) grubun engin diskografisine bakıldığında Yes hayran ve uzmanlarının pek sevdiği bir albüm sayılmaz. Aslında zamanla bunun nedenlerini de anlamaya başladım. Big Generator, grubun belki de en kolay sindirilebilir, en dolambaçsız, en pop rock albümlerinden birisi. Bunlar aynı zamanda benim bir progressive rock grubunda aradığım özelliklerden sayılır. (Bu vesileyle iyi bir progressive rock dinleyicisi olmadığım da ortaya çıkar.) Bu türün elit dinleyenleri genel anlamda komplike ve konsept albüm geleneğine sadık bir kitledir. 3-4 dakikalık pop rock veya AOR düzeneğine burun kıvırma eğiliminde olurlar. Şarkılar ne kadar uzun ve karmaşık olursa onlar için o kadar progressive ve senfoniktir. Önceki 11 Yes albümünden edindikleri deneyimin Big Generator ile bozulduğunu düşünen hayran kitlesine ait bu genel zihniyetten hiç hoşlanmıyorum.

Kaldı ki Big Generator, pek çok gruba ilham vermiş o geniş progressive rock dokusunu pop rock ve AOR ile mükemmel biçimde dengelemiş bir albüm. Hiç de öyle geçmişine ihanet, sahip olduğu erdemleri hiçe sayma durumu yok. Hatta hayranlarına farklı kulvarlardan başkalarını bile eklemiştir muhakkak. Önceki 11 Yes albümünü de dinledim. Saygılarımla birlikte birkaç şarkı dışında Big Generator'dan aldığım keyfi almadım. Ama 11 albümün yapamadığını o yaptı ve beni de hayranları arasına kattı. Aslında Big Generator'ın habercisi biraz da 1983 yılına ait 90125 albümüdür ki, gelmiş geçmiş en güzel Yes şarkılarından biri olan Owner Of A Lonely Heart buradadır. Bu şarkının ticari başarısı üzerine Big Generator gibi bir albüm mü yapılmıştır, yoksa grup konserlerde daha fazla eğlenmek mi istemiştir (bu "yoksa"ları daha da çoğaltabilirim), sebep ne olursa olsun üzerinden yıllar geçmesine rağmen "Big Generator'a laf söyleyen karşısında beni bulur" seviyesinden hiç düşmedim. A ve B yüzlerindeki dörder şarkıdan oluşan kaset, walkmenimde her dönüşünde bana sürekli yeni kapılar açmıştır.


Jon Anderson (vokal), Trevor Rabin (gitar, keyboard, geri vokal), Chris Squire (bas gitar, geri vokal), Tony Kaye (keyboard), Alan White (davul, perküsyon) beşlisi Big Generator'ın kadrosunu oluşturuyor. Her biri işinin ehli bu beş adam, müthiş bir enerji ve ruhla sekiz şarkıya hayat veriyor. A yüzü, taş gibi bir 80'ler rock şarkısı olan Rhythm Of Love ile açılıyor. Aynı zamanda sound olarak albümün de özetini çıkarıyor. Big Generator'ı o kadar çok dinlemişim ki, Rhythm Of Love'ın ilk saniyelerini duymaya başladığımda beni bekleyen 42 dakikalık yolculuk için kemerlerimi bağlama ihtiyacı duyuyorum. Sonra albüme adını veren Big Generator geliyor ve adeta bir tank gibi ortalığı dümdüz ediyor. Ama bunu yapma sebebi, ilerleyen dakikalarda o düzlüğe kolayca fidanlar dikilebilmesi, ufkun rahatça görülebilmesi. Zira Shoot High Aim Low, epik bir tavırla çıkagelip o düzlüğe hüzün tohumları ile birlikte ümit tomurcukları ekiyor. A yüzünün kapanışını ise nefeslilerin destek verdiği, yerinde duramayan Almost Like Love yapıyor ki, başta davulcu Alan White olmak üzere grubun enerjisine hayran kalmamak benim için her seferinde zorlaşıyor. Sadece dört şarkı olmasına rağmen dolu dolu bir A yüzü yaşamanın keyfine doyamıyorum.

Albümün B yüzünün açılışını Love Will Find Away yapıyor. Karizması, coşkusu, tutkusu beni hiç terk etmediğinden benim için dünyanın en güzel şarkılarından biri olmuştur. Ne zaman dinlesem (ki eskitmemek için sık dinlemem) enerjisi, temposu, tüylerimi diken diken eden o çift vokali, kısa mızıka solosuyla kendimden geçerim. Holy Lamb dışında tüm şarkılarda imzası olan, pek çok filmde score çalışmalarını gördüğümüz Trevor Rabin'in tek başına yazdığı Love Will Find Away ile vedalaşınca peşpeşe Final Eyes ve I'm Running gibi iki güçlü progressive rock şarkı pusudadır. Kendilerini hemen ele vermeyen, katmanlı, ruhu olan (progressive rock şarkılarının ruhsuz olanları hiç çekilmez) bu iki şarkıyla beraber Shoot High Aim Low, "Yes bu albümde progressive rock'ın içini boşaltıyor" şeklindeki yorumlara tekme tokat gibi cevaplardır. Kapanış gibi kapanış olan Holy Lamb ile nihayetlenen albüm, tekrar baştan dinlenmeye hazırdır. Tabii suyunu çıkarmamak için, sıkılmamak, özlemek için bunu yapmayız. Zaten böyle albümlerle kurduğunuz kişisel bağlar sayesinde onlar ne zaman dinlemeniz gerektiğini size hissettirirler. Big Generator devasa bir albüm sayılmaz. Ama bende bıraktığı etkiler ona koşulsuz bir bağlılık sağlamıştır. Ona ayırdığım 42'şer dakikalar beni hiç yarı yolda bırakmaz. Tıpkı ondan dört yıl sonra çıkacak Union'ın 68 dakikası gibi.

1. Rhythm of Love
2. Big Generator
3. Shoot High Aim Low
4. Almost Like Love
5. Love Will Find Away
6. Final Eyes
7. I'm Running
8. Holy Lamb

7 Kasım 2018 Çarşamba

Second Sun - Eländes Elände


İsveçli grup Second Sun'ın Hopp/Förtvivlan adlı muhteşem debut albümünün üzerinden üç sene geçmiş. Ama daha üç gün önce dinledim ve hala bu albümden yeni şeyler keşfediyorum. Çaktırmadan ikinci albümleri Eländes Elände'yi çıkardılar ki elim ayağım birbirine dolandı desem yeridir. Death/trash metal grubu Tribulation davulcusu Jakob Ljungberg'in önderliğindeki grup, Adam Lindfors (Dead Lord), Sofia Rydahl (Gravmaskin) ve Marcus Hedman (Moralens Väktare) adındaki müzisyenlerden oluşuyor. Parantez içindeki az sayıda insanın bildiğini düşündüğüm gruplardan gelme bu insanlar ilk albümde de Ljungberg ile çalışmışlar mı bilmiyorum ama sound yine aynı sound. İyi ki de öyle. Zira Hopp/Förtvivlan'da 70'ler ve 80'ler başı rock sounduna sadık kalmak suretiyle vizyon sahibi bir progressive, psychedelic, space rock derlemesi sunmuşlar, olağanüstü rifflerle aklımı başımdan almışlardı. Çıta bu denli yüksek olunca Eländes Elände'nin ne yapacağının merakını dizginledim. Yaklaşık bir hafta albüme hiç elimi süremedim. Belki de bazı grupların çok beğendiğim ilk albümlerinin ardından ikincide çuvalladıklarını görmenin korkusu da bunda etkili oldu.

Nihayet üst üste rezalet albümler dinledikten sonra kulağımın pasını alsın diye merakımın dizginlerini bırakarak albüme başladım. Açılışta yer alan Vems Fel, öyle bir coşturdu ki, Second Sun'lı günler tekrar başlıyor diye içimi bir sevinç kapladı. Tıpkı tüm Second Sun şarkıları gibi Verms Fel de 70'lerden bir albümden kopup gelmişçesine köklere bağlı. Ama bu bağlılık, grubun şarkı yazma yaratıcılığı ile bütünleştiğinde çok daha anlamlı hale geliyor. O yüzden öne çıkan, geri kalan, isim isim önerilecek şarkı bulmak güçleşiyor. Kendi ana dillerinde söylemeleri, şarkı isimlerinin de İsveç dilinde olması, hangi şarkı nasıldı, hangi riff vardı, temposu yüksek miydi, düşük müydü, şu dilime yapışan gitar melodisi hangi şarkıdaydı gibi soruların cevaplarını vermeyi de zorlaştırıyor. Bu harika bir durum benim için. Zira Second Sun albümleri bittikten sonra geçici hafıza kaybı yaşatıyor. Bir sonraki dinlemeye kadar bu sorularla cebelleşiyorum. Dediğim gibi daha ilk albüme doyamamış, hala ondaki şarkıları birbirinden ayırt edememişken şimdi bir de Eländes Elände çıktı başımıza!

Förneka Allt, Enda Sunda Människan i Världen, Sång Till En Slagen Kämpe gibi şarkılarda olduğu gibi basit, belki de bu yüzden kimsenin yüz vermediği detayları bir şarkıya toplayıp onları yaratıcı fikirlerle sağlam rock şarkılarına dönüştürme becerileri aynen devam ediyor. Hammond organ kullanımını yaygınlaştırarak şarkılara güç katmak da bu beceriler arasında yerini almış. Bazı şarkılarda detone olmuş vokaller bile göze fazla batmıyor. Ama mesela Noll Respekt'teki gibi vokal fazlalığına da gerek yokmuş diye düşünebiliyoruz. Tabii bunlar devede kulak. Şimdilik Hopp/Förtvivlan bu ikinci albümün bir tık üzerinde. Benim gözümde o tıkı aşabilen şarkıların başında, şahane melodisiyle az biraz Anadolu rock atmosferi yüklenmiş Ingen Tid För Allting geliyor. Şarkı isimlerini aklımda tutamadığım gibi bu enfes melodileri de aklımda tutamıyorum ve bu beni her dinleyişte biraz daha heyecanlandırıyor. Belki sadece Det Betyder Allt'ın çok güzel bir balad, albümün isim şarkısı Eländes Elände'nin de kapanışa konmuş bir enstrümantal olduğunu hatırlayabilirim. Onun dışında kalan her iki albümdeki en iyi şarkılar nedir sorusuna ayak üstü cevap veremem. "Dinlemen lazım" derim ancak.

1. Vems Fel
2. Förneka Allt
3. Noll Respekt
4. Sång Till En Slagen Kämpe
5. Enda Sunda Människan i Världen
6. Ingen Tid För Allting
7. Du Ska Se Att Det Blir Sämre
8. Det Betyder Allt
9. Panikångestattack
10. Eländes Elände

19 Haziran 2018 Salı

Brownout - Fear Of Brown Planet


Dönemimizin en değerli funk oluşumlarından biri olarak gördüğüm Brownout'un cover hareketi tüm hızıyla sürüyor. Üç adet funk albümünün ardından önce Brownout Presents Brown Sabbath (2014), sonra da Brownout Presents Brown Sabbath Vol. II (2016) adlı iki süper albüm yapan grup, Vol. III için beklentileri arttırmıştı. İkişer yıl arayla çıkan bu albümler, gözleri 2018'e çevirmişken çok hoş bir ters köşeye yatmak suretiyle beklenen oldu ve Fear Of  Brown Planet adlı yeni Brownout albümü bir gece vakti kapıma dayandı. Bilenlerin albüm isminden de anlayabileceği üzere grup Brown Sabbath Vol. III yerine bu defa hip-hop tanrıları Public Enemy derlemesi ile mekana giriyor. Yo! Bum Rush The Show (1987) albümünden bir, It Takes A Nation Of Millions To Hold Us Back'ten (1988) beş, Fear Of A Black Planet'ten (1990) üç ve benim favori Public Enemy albümüm Apocalypse 91...The Enemy Strikes Black'ten (1991) üç şarkının coverlandığı Fear Of  Brown Planet, ilk iki Sabbath harikasının bir miktar altında kalmış olsa da, yine cevval fikirlerin cirit attığı leziz bir proje.

Brownout'un Black Sabbath şarkılarını olağanüstü biçimde kafasına göre modifiye edişine nasıl tav olduysam, Public Enemy gibi kimyasının daha uyuşkan olabileceği bir grubun şarkılarına el attığını görünce de ilk başta o kadar sevindim. Ancak şöyle bir şey var. Public Enemy, yarattığı hip-hop klasiklerinde sample destekli müziği kadar (hatta bazen daha fazla) politik manifestolarla dolu nitelikli rap vokalleriyle var olmuş bir çeteydi. Brownout ise seçtiği 12 şarkının tamamını enstrümantal olarak yorumlamış ki, bu durum şarkılardan çok şeyler götürmüş. Müzikal anlamda hiç sıkıntı yok. Öyle ki, Beastie Boys'un albümlerindeki enstrümantal şarkıları tek bir çatı altında topladığı 1996 tarihli The In Sound From Way Out! albümünü benim gibi sevenler için şahane bir albüm. Orada Beastie Boys kendi özündeki funk ruhunu nasıl güçlü şekilde ortaya koyduysa, burada da Brownout kendi özündeki funk ruhunu hip-hop özüne sahip şarkılarla masaya vuruyor. Ne var ki ben bu şarkıların çoğunu biliyorum ve bunlar vokal olmadan biraz havada kalıyor. Gerçi Brownout bunun olmaması için elinden geleni yapıyor. Enstrüman çeşitliliğini yine, yeniden, çok doğru anlarda, profesyonel biçimde ziyafete dönüştürüyor. Yine de Chuck D ve Flavor Flav biryerlerden çıkıp olaya dahil olacakmış gibi hissetmekten geri duramıyoruz.


Aslında keşke dahil olsalarmış. Sabbath coverlarında 2-3 şarkıda konuk vokalist almışlardı ne de olsa. Bu albümde Chuck D ve Flavor Flav olmasa da (tabii olsa daha iyi), 2-3 şarkıda vokal düşünülse fena durmazdı. Özellikle Louder Than A Bomb, Shut Em Down, By The Time I Get To Arizona, Welcome To The Terrordome, 911 Is A Joke, Prophets Of Rage gibi klasikleri elden geçirişleri şahane. Zaten sözünü ettiğim o vokal eksikliklerini birkaç dinlemeden sonra fazla umursamayabiliriz. Vokalsiz gözüme tekdüze görünen tek şarkı I Don't Wanna Be Called Yo Ni**a oldu. İlk başta By The Time I Get To Arizona da öyle görünmüştü. Fakat şarkının müzikal karizması o kadar güçlü ki, orijinaline büyük oranda sadık kalınmış bir Brownout yorumu yine yapacağını yapıyor. Üstelik canlı funk müziğin tüm cazibesiyle. Yine entrüman kalabalığını çok iyi organize etmiş, ekonomik kullanmış olan bu 9 latin arkadaş, gitar, bas, davul demirbaşlarına nefeslileri, tuşluları ve söz konusu Public Enemy olunca sample numaralarını da eklemiş, ortalık yine şenlenmiş.

Brown Sabbath Vol. I ve II sonrası temennilerimiz Vol. III veya "Brown Zeppelin", "Deep Brown" gibi hayali bile dudak uçuklatacak tasarımlar yönündeydi. Ama Fear Of  Brown Planet, yatmaktan son derece memnun olduğum bir ters köşe oldu. Şimdi olay nereye gidecek diye de merak etmeden olmuyor. Buradan bir Vol. II çıkar mı, hem de ne çıkar! Burn Hollywood Burn, Can't Truss It, You're Gonna Get Yours, Gotta Do What I Gotta Do, Who Stole The Soul, Brothers Gonna Work It Out, Nighttrain, Air Hoodlum şeklinde siparişlerimi dile getirmek isterim. Bu doğmamış coverların Brownout dostlarımızın ellerinden Vol. II olarak önüme geldiğini düşününce bile tüylerim önce kahverengine büründü, sonra diken diken oldu. Lakin ters köşe yapmayı seven dostlarımız olduğu için ne zaman, kimin coverları ile önümüze geleceklerini kestirmek zor. Belki de kendi yazdıkları materyallerle geri dönerler diyeceğim ama şimdilik üçleme olarak duran bu cover fırtınası durulsun hiç istemiyorum şahsen. Heavy metal veya hip-hop fark etmez, Brownout kendi funk tornasından geçirdiği bu şarkılarla çeşitliliği en güzel biçimde servis ediyor. Siyah, beyaz, kahverengi, sadece Amerika'nın değil, herkesin aradığı birlik beraberliği müzikal formata dönüştürüyor.

1. Louder Than a Bomb
2. Shut Em Down
3. Fight the Power
4. Trackstar to the Edge of Panic
5. By the Time I Get to Arizona
6. Welcome to the Terrordome
7. My Uzi Weighs a Ton
8. Don't Believe the Hype
9. I Don't Wanna Be Called Yo Ni**a
10. 911 Is a Joke
11. Bring the Noise
12. Prophets of Rage