Funk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Funk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2025 Pazartesi

The Bongolian - Indian Summer Of Love

 
Nasser Bouzida yani The Bongolian, 9. albümü Indian Summer Of Love ile yine sessiz sakin ortaya çıktı. Benim için bırak kötüyü, vasat tek bir albümü bile olmayan The Bongolian'ı ilk defa 5. albüm Bingos For Beatniks (2011) ile tanımış, bayılmış, geçmişine dönüp önceki albümlerine dalmış, onlara da bayılmış, sonra da ilgiyle takip eder olmuştum. Moog Maximus'a da (2016) çok yükselmiş ve bu adı ve tarihleri yazılı iki albümle ilgili duygularımı dile getirmeye çalışmıştım. Araya 2020 tarihli Harlem Hipshake girdi, o da çok iyiydi. Zaten ne yapsa seviyoruz. Indian Summer Of Love ile aralarında 5 sene olduğunu anlayamamış olmamı, ara sıra The Bongolian albümlerine dönüş yapıp o bongo funk tadını içimde taze tutmama bağlıyorum. Bu son albümde yine eğlenceli, enerjik, saykodelik bir groove atmosferi bizi bekliyor. Tamamı enstrümantal bir albümden beklentilerim, söz konusu tamamı enstrümantal bir funk albümüyse o groove olmazsa olmaz. Bir de bazı The Bongolian albümlerinde belli temalar belirlenip o temalar üzerinden şarkılar kuruluyor. Mesela 100% Heavy Bongo Vibes'da (2004) adı üstünde bongo ağırlığı, Moog Maximus'da modüler bir synthesizer olarak moog yoğunluğu vardı. Indian Summer Of Love'da ise isminden de çıkarabileceğimiz üzere hint enstrüman ve ezgilerinin funk müzikle kaynaşma hallerini duyuyoruz. Zaten her ikisi de kaynaşmaya müsait, bir çok defa da kaynaşmış türler.

Yine bongoya doyduğumuz albüm, Bouzida'nın her zaman yaptığı gibi kararında bongo tasarımlarıyla sınırlarını bilen tecrübede seyrediyor. Hint müziği deyince perküsyon, sitar, flüt zenginliği de The Bongolian tarzı içinde eritilince çok eğlenceli anlar ortaya çıkıyor. Açılıştaki ısınmadan sonra ikinci şarkı Master Blaster Tendulkar ile albümün ortamına akıyoruz. Başlangıçta hatta uzun süre ismen ve cismen aklımızda tutmakta zorlanacağımız bir dolu The Bongolian şarkısı üzerimize yağmaya başlıyor. Birbirinden lezzetli 11 şarkı bu groove iklimini sürdürürken arada Acid Test Angel gibi psychedelic tonu bir gıdım fazla olan güzelliklere de rastlıyoruz. "Calcutta", "Tendulkar", "Kathakali", "Baadshar", "Varanasi" gibi kelimelerin İngilizce kelimelerle karışımı, müzikal karışımla da uyum içinde. En sevdiğim şey ise The Bongolian müziğindeki o funky yoğunluğunun hipnotize edici etkisinin hiç bitmemesi. Belki bazılarına sitar gıygıylığı bir müddet iç bayıcı gelebilir. Ama Bouzida'nın belli fazlalıkları sağaltıp denge sağlamak için müdahaleleri her zaman olmuştur. Tempoyu biraz düşürdüğü kapanış şarkısı Farewell to Varanasi'ye gelene kadar bu groovy meditasyon hiç hız kesmiyor. Netice olarak The Bongolian hakkında yeni bir şeyler söylemek pek mümkün olmuyor. Fakat her yeni albümünü dinlemek benim için büyük keyif. Bu yeniler için 5 yıl beklemek de pek hoş değil açıkçası.

1. Burning Man of Calcutta
2. Master Blaster Tendulkar
3. Nehru Jacket Required
4. Indian Summer of Love
5. Kathakali Eye Dancer
6. Acid Test Angel
7. Baadshar of Bollywood
8. Mucha Mushroom Man
9. Beyond the Perfumed Garden
10. Human Be In
11. Farewell to Varanasi

12 Eylül 2025 Cuma

The Bronx Teleport Company - The Uprising

 
Lionel Cohen isimli Fransız asıllı dostumuz biosunda kendini müzik yapımcısı, film müziği bestecisi, David Bowie müridi olarak tanıtmış. Biraz araştırıldığında kimsenin duymadığı oyuncuların oynadığı, kimsenin duymadığı filmlerin (bazıları oyun, hatta bazıları sahte film bile olabilir) müziklerini yapmış olduğu görülebilir. Bu müzikler araştırıldığında standart, eli yüzü düzgün, bir süre sonra sıkan score parçaları şeklindeydi. 2007'den itibaren bitmek bilmeyen bir diskografisi var. Biraz daha araştırıldığında kendisinin sosyal medyasında bir sürü A sınıfı oyuncu ve müzisyenle fotoğrafına rastlanabilir. Peki bu ismi bu kadar araştırmaya iten sebep nedir? O sebep The Bronx Teleport Company adlı bir oluşumun The Uprising adlı albümü. Bu oluşum Lionel Cohen'in bizzat kendisi. Bir fütüristik bilim kurgu filminin soundtrack albümü havası veren kapağın karizmasıyla dinlemeye başlayıp, en uzunu 3 dakikayı bile bulmayan enstrümantal elektronik, funk, rock, breakbeat, big beat, broken beat parçacıklardan oluşan, toplamda 20 parça 45 dakikalık sinematik bir yolculuk diyebileceğim The Uprising, son zamanlarda duyduğum en iyi enstrümantal işlerden. Sanki The Uprising diye bir film çekilmiş, albüm de onun müziklerinden oluşuyormuş havası çok ikna edici. Bir aşamada albümü İtalyan üçlü Whatitdo Archive Group'un The Black Stone Affair adlı kayıp filmin 2021 tarihli soundtrack albümünün konseptinde sandım. Oysa The Bronx Teleport Company, Lionel Cohen'in takma adı ve müzikal cosplayi gibi.

Cohen'in diğer işlerinden farklı olarak The Uprising, her ne kadar baştan sona bir stüdyo işi olduğunu belli etse de, hip-hop ve türlü beat kökenli müzikten feyz almış sağlam ritimler, üzeri funk ve rock ile kaplanmış riffler, toplamda her biri kısa döngüler oluşturan ve farklı sahneler için yapılmış gibi duran soundtrack temaları ile göz dolduruyor. İsim, kapak, müzikler derken konsept olarak sci-fi ile spy theme arası gidip gelen, çoğu zaman hiç çekilmemiş bir filmin oluşturduğu evrenden çıkmış hissiyatı uyandıran Cohen müziği, bu karışımı sevenler için şahane anlar vaat ediyor. Yalnız burada Lalo Schifrin tarzı sofistike bir jazz-funk'tan ziyade, 90'larda ivme kazanan breakbeat/big beat türüne daha yakın bir işleyiş var. Günümüz teknolojisiyle bu müziği yapmak oldukça kolay. Hatta yapay zeka ürünü olduğu düşünülebilir. Cohen o mecralara da girmiş olabilir bilemeyiz. AI her şeye olduğu gibi müziğe de girdi, daha da girecek. Yine de günün sonunda elimizdeki müziğin kalitesi veya kişisel tercihlerimize ve aldığımız tatlara hitap edişi önemli olacak. Breaking the Chains of Order, Cities in Revolt, Beast of Brooklyn, Rise in the Shadows, Wars in the Streets of Steel parçalarını ilk dinleyişte bir kenara yazdım. Albümün tamamından da keyif aldım. Diğerlerinden olmasa da The Uprising'den razıyım. Organik müzikle doğduk büyüdük. Ama muazzam örneklerle elektronik müziği de kucakladık. The Bronx Teleport Company o muazzam örneklerden biri olmasa da kulağa hiç de rahatsızlık vermiyor.

1. A Reckoning with Every Step
2. Breaking the Chains of Order
3. We Ride into the Storm
4. Rush of the Reckless
5. Cities in Revolt
6. Freedom in the Frenzy
7. The Fight Starts Now
8. Stop Me, Kill Me
9. When the World Shatters
10. Break Everything
11. Beast of Brooklyn
12. The Truth is the Only Truth
13. Rise in the Shadows
14. Fires that Ignite the Heart
15. The Rhythm of Resistance
16. Revolt on the Horizon
17. The Beat that Keeps Us Alive
18. Rage Against the Status Quo
19. Pulse for the People
20. Wars in the Streets of Steel

7 Eylül 2025 Pazar

Sababa 5 - Nadir

 
Tel Avivli dörtlü Sababa 5'ı kendi adlarını taşıyan 2022 tarihli ilk albümlerinden beri takip ediyorum. Nadir ile dördüncü albümlerine ulaştılar. Dördü de birbirinden güzel, klas, olgun ve güçlü. Grubun kuruluş tarihi 2016 görünüyor. Belki albüm yapmadan önce kulüplerde, etkinliklerde çalmışlardır. Zira tam da o tadı veren şahane bir müzik yapıyorlar. Psychedelic soul/rock/pop, neo-psychedelia, jazz-funk, space rock ve Orta Doğu rock'ının sofistike, etnik ve sinematik bir karışımı olarak, sadece okurken değil yazarken bile heyecanlandığım bir füzyonunun neferleri onlar. Coğrafya gereği Anadolu dokunuşları da hissedildiğinden, hele bir de funk seviyorsanız benim gibi daha albümden tek nota duymadan bile 1-0 önde başlayabilirsiniz. Albüm bitince de farka gittiğinizi görüp oynun bir sonraki tekrarını iple çekmeye başlayabilirsiniz.

Albümün adı olan Nadir, gök kürede zirvenin tam karşısında bulunan noktayı ifade eden astronomik bir terimmiş. Mecazi olarak en düşük noktayı veya bir zorluk anını ifade ediyor. Bu ikilik, grubun zıt müzikal temaları keşfetmesine bir açıklama da sayılabilir: Kozmik ve dünyevi olanın, uhrevi ve gerçek olanın harmanlanması. Nadir hem uhrevi hem de dünyevi ritimlere dayanan derin, içe dönük ses manzaraları şeklinde bir yolculuğu yansıtıyor. 36 dakika süren bu enfes yolculuğun kağıt üstündeki kodları böyle. Tabii dinlediğimiz müziği bu kodlara göre yorumlamak için kasmaya gerek yok. Herkesin alacağı tat farklı olabilir. Mesela bana en başta kaliteli zaman geçirdiğimi, tatlı bir hüzün ve yaşama sevincini bir arada verdiğini hissettirdi. Coğrafi yakınlığıyla olduğu kadar karizmatik evrenselliğiyle de içine çekti. Beni çektiği yerde kalmaktan aldığım keyfi tarif etmek için yine coğrafyadan örnekler verebileceğimin genişliğini fark ettim.

Nadir, yaklaşık dört dakikalık gizemli, karanlık ve baştan çıkarıcı VU ile açılıyor. Ilan Smilan ve Gilad Levin'in gitarları, Amir Sadot'un doğu kökenli elektrikli orgu, dumanlı bir Kahire barının pusunu çağrıştırırken, parça hınzır ve ustalıklı enerjisiyle yine Tel Avivli yakın müzikal akrabaları VuVuVu'ya gönderme yapıyor. Amir Sadot ve müzikal akrabalar demişken, kendisi Sababa 5 bünyesinde organ ve synthesizer çalarken, hepsi Tel Avivli olan VuVuVu, Tigris, Hoodna Orchestra gibi gruplarda da bas çalmakta. Hepsi de neo-psychedelia, funk, afrobeat karışımlı aynı evrende yaşıyorlar. Bana göre Sababa 5 içlerinden en derin, en olgun, en güçlü olanı. Sadot'un olağanüstü tuşlu hakimiyeti, bir yandan sanki şarkı söyler gibi, bir yandan şarkıların gideceği yönleri tayin eden bir orkestra şefi gibi enstrümantal parçaları dizayn ediyor.


Albüme adını veren parça Nadir, Akdeniz gecelerinin sıcak/serin atmosferini çağrıştırarak dinleyicileri sinematik bir dünyaya sürüklüyor. İtalyan motifleri ve Orta Doğu tonlarıyla kol kola giden melodi ortaya çıkmadan önce, derin bir bas çizgisi gerilim dolu bir ton oluşturuyor. Bu da efsane İtalyan film müziklerinin sinematik havasını hatırlatıyor. İnce wah-wah gitar vurguları, klasik asit rock'a da, psychedelic funk genlerine de sahip. 2025, aynı mantığın daha efkarlı bir versiyonu olarak başka bir şahane şarkı. Albümün en iyilerinden olan Tell, hem melodik hem de melankolik moduyla ve albümün karanlık ruh hallerine ferahlatıcı bir denge sağlayan karşı konulmaz bir ritme, hoş bir nefese, soundtrack kıvamında bir karizmaya haiz. O mod, o nefes, o karizma Zenith'de, Sab'da, Atom'da, enfes bir kapanış yapan Into Orbit'te de mevcut. Nadir, Sababa 5'in bugüne kadarki en etkileyici ve diri albümü. Aspan (2023) ve özellikle Kokoro (2024) albümlerini de çok seviyorum. Hipnotik ritimlerin, sinematik düzenlemelerin ve çağrışımlı Orta Doğu gamlarının canlı imgeler yarattığı, hayalgücünü zorladığı ve ruha dokunduğu kıtalararası, kültürlerarası bir yolculuk.

Geleceğin müziği Ouzo Bazooka, BALTHVS, Şatellites, Khruangbin, Sababa 5, henüz tek albümleri olmasına rağmen Arc de Soleil ve VuVuVu gibi köprü görevi gören isimlerden oluşmalı. Onların eski ve yeniyi sentezleme, müziğin bir kültür sanat formu olduğunu hatırlatma, coğrafyalar arasında nefes alma alanları yaratan mikro iklimler oluşturma misyonları çok kıymetli. İçinde bulunduğumuz gergin Orta Doğu ikliminden çıkan buna benzer grupların doğru tarafta duruşları da aynı kıymetin içine dahil. Zaten müzikteki bu olgunluk ve güzellik, şaşmaz bir şekilde o doğruluğa, vicdana, hoşgörüye de kapılarını açık tutuyor. Müziğin evrenselliğindeki zerafetin sentezlerle daha çok kendini göstermesi boşuna değil. Yeniliklere açık olmak, eskiyi unutmadan o yeniliklerle kendi sentezlerini oluşturmak, bu sayede özgürleşmek, faşizmin altında ezilmeyi reddederek o özgürlüğü en azından müziğindeki bileşenlerden yeşertmek sanatın gücünü tescilleyen unsurlardan biri. Sosyal medyalarında "İsrail hükümetinin Gazze'de devam eden işgal, şiddet ve zulmünü tamamen reddediyoruz. Tüm şiddete bir an önce son verilmesini, tüm rehinelerin serbest bırakılmasını, Gazze'ye giriş için sınırsız insani yardımı, tüm tarafların çektiği acıların tanınmasını istiyor, herkese saygı duyan adil bir barışın peşinde koşuyoruz." demeleri, Sababa 5'ın güzelliğinin sadece müziklerinden ibaret olmadığının da kanıtı.

1. VU
2. Zenith
3. Descent
4. Nadir
5. 2025
6. Tell
7. Atom
8. Ignition
9. Sab
10. Timor
11. Into Orbit

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Arc de Soleil - Lumin Rain

 
Sri Lanka doğumlu Daniel Kadawatha, Daniel Anura Gunnarsson ya da en son takma adıyla Arc de Soleil, henüz 6 aylıkken İsveçli bir aile tarafından evlat edinilmiş. Kendi ev yapımı amfilerini yapan ve enstrümantal rock grupları Spotnicks ve Shadows'a olan sevgisini oğluna aktaran elektro gitarist babasının etkisiyle büyüdü. Birçok farklı isimle, akustikten synthwave'e kadar çok çeşitli stillerde kayıtlar yapmaya ve bunları çevrimiçi olarak üretken bir şekilde yayınlamaya başladı. 2008 yılında dört müzisyeni yanına alarak kurduğu Kadawatha adlı bir grup var ve 2014'te The World of Hypocrisy diye bir albüm yapmışlar. Son derece Amerikan, ucuz mu ucuz bir alternative rock. Daniel Kadawatha bu albümle ilgili ne düşünüyor bilmiyorum ama ben olsam bunu kariyerimin her yerinden çıkarıp atmak isterdim. Neyseki devamı gelmemiş. Bu tecrübe sonrasında tek tabanca takılmayı tercih eden Kadawatha, Arc de Soleil adını alarak yepyeni bir başlangıca yelken açmış.

Sadece ismini değil, müzikal perspektifini de değiştiren Daniel Kadawatha, 2019'da start verdiği Arc de Soleil projesi kapsamında 30 civarı single, 6 adet EP ile eski hayranlarına yenilerini katmak suretiyle yeni bir başlangıç yapmış. Tabii bu materyalleri çeşitli etkinlik ve konserlerle insanların ayağına kadar götürmüş. Halen de turnede kendisi. Sosyal medyayı aktif ve etkili biçimde kullanıyor. Onlardan edindiğimiz görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla çok iyi geçen konserler veriyor. Bakınca orada olma isteği uyandıracak kadar etkileyici. Zaten müziğini duyunca sebebi de biraz anlaşılıyor. O zaman önce bu müziği tarif etmeye çalışalım. Funk rock, psychedelic rock, neo-psychedelia, biraz daha zorlasak alternatif pop, hatta Anadolu rock çağrışımı bile yapan şahane bir müzik. Casino Funk EP'sinde disko müziği bile denemiş. Khruangbin referansı çok kullanılıyor. Görüyor ve BALTHVS eklemesiyle arttırıyorum. Kadawatha'nın sahnedeki duruşu, gitar hakimiyeti, kimi zaman eksantrik görünen imajı vesilesiyle Prince'e ve Lenny Kravitz'e benzetildiği de oluyor. Bunlar gayet şık benzetmeler. Fakat onda çok farklı başka şeyler var.


Arc de Soleil, müzikal tasarımı tamamen Kadawatha'nın kendisine ait, söz ve müzikleri yazan, tüm enstrümanları çalan, tüm vokalleri yapan, prodüksyon ve mikslemeleri de kimselere bırakmayan full paket, tek kişilik bir orkestra. Konserlerinde ona eşlik eden çok iyi de bir grubu var. Artık iş gelip albüm yapmaya dayanınca önümüze koyduğu Lumin Rain'in büyüleyici atmosferinde öyle bir kayboldum ve kendimi buldum ki, yeni çıkmış işlere "başyapıt" dememe ilkemi onun uğruna askıya aldım. Evet, 36 dakika 46 saniyelik Lumin Rain olağanüstü bir yolculuk, muhteşem bir deneyim. Dinledikçe serpiliyor, katmanlanıyor, çözülüyor ve sanki kendini sürekli yeniliyor. Arc de Soleil olalı beri Kadawatha'nın müziğinin dönüştüğü sanat formu, kendisinin Mısır'a yaptığı dönüştürücü yolculuğun izlerini de taşıyor. Şarkıların tasarımındaki ve gitar çalma tekniğindeki oryantal dokunuşların kaynağına inerken Sri Lanka'dan, Mısır'dan, Orta Doğu'dan geçiyor olabiliriz. Enstrümantal görünümlü şarkıların arasında birdenbire meleksi, rüyamsı, kozmik vokalleriyle çıkagelen Kadawatha, aslında bu vokal dokunuşlarını birer enstrüman gibi o tasarımlarının çok güçlü bir parçası haline getiriyor. Zira aslında şarkıları söyleyen gitarın kendisi. Bu yüzden biri çıkıp "Lumin Rain bir gitar albümüdür" dese işkembeden salladığını düşünmem, haklı olduğu tarafları gönül rahatlığıyla teslim ederim.

İsim şarkısı Lumin Rain ile başlayan, Riders of the Moon ile biten albüm, bu iki muhteşem şarkıdan hangisini yılın en iyileri arasına koyacağım meselesiyle beni yıl sonuna kadar epey uğraştıracaklar. Başyapıt dememe ilkemi askıya aldığım gibi, bir albümden iki şarkıyı yılın en iyileri arasına koymama ilkemi de aynı askıya alsam diye düşünüyorum. Onu yapmam sanırım. Başka bir şarkıya da yer açılsın. 30 single, 6 EP'den önce Arc de Soleil'i ilk kez duyduğum Lumin Rain'in ilk şarkısı Lumin Rain, gelmekte olanın ilamıydı. Müthiş bir açılış, saykodelik, sinematik, karizmatik bir atmosfer. Cıva gibi akan, her istediği yere girip çıkan, kişilik sahibi, ruh sahibi bir gitar. Hem retro, hem modern bir sound. Aslında Lumin Rain şarkısı ile ilgili bu söylediklerim albüm geneli için de geçerli. Hatta albüm için daha da fazlasını söyleyeceğim. Lumin Rain'in peşi sıra Bina Tifa, Chimera, Sunchaser hem harikulade bir bütünün parçaları, hem de melodi ve tasarım yönünden kendilerini diğerlerinden ayrıştıran çok güçlü şarkılar. Bu müzik deneyimini yaşarken arada Sunchaser ve Dunes Of Djoser gibi güzelliklerle kendinizi ışık ve renk cümbüşü içindeki bir pistte dans ederken hayal edebiliyorsunuz.


Dünya seyahatlerinden kaynaklanan müzikal ve liriksel ruh, Kadawatha'nın gitar çalış stiline, saykodelik ve doğa referanslı sözlerine çok fazla yansımış. Midnight in Saqqara, "gitara şarkı söyletmek" esprisinin ete kemiğe bürünmüş hali ve kesinlikle albümün en derinlikli şarkılarından biri. O muhteşem gitarın sağladığı manzara etkisinin de çok fazla hissedildiği, "genç çifti piste davet ediyoruz" çağrışımı yapan Echo's Ballad ile birlikte albümün dingin, derin, hüzünlü yüzünü temsil ediyor. Zaten o konuşan gitar, dans ettirdiği, hüzünlendirdiği, kıvrımlarına köşelerine hayran bıraktığı kadar, genç yaşta bir nostalji duygusunun bu denli diri kalışını kutsayan nağmelerle duygudan duyguya da sürüklüyor. Buradan kapanıştaki Riders Of The Moon'a bağlarsam, belki basit gibi görünecek bileşenlerden mükemmeli yakalamayı başaran bir evrende olduğumu anladığımı belirtmek isterim. Gitarın o inanılmaz melodisi, ruhani ve kozmik vokalle öyle uyumlu ki, söz konusu bileşenlerin epik bir uçuşa geçmesi neredeyse kaçınılmaz. Riders Of The Moon hem tanıdık, hem de çok acayip bir trip. İnsanın üzerine üzerine yağan yaklaşık üç buçuk dakikalık bir şaheser. Dediğim gibi, Lumin Rain veya Riders Of The Moon'dan biri 2025'in en iyi şarkıları arasına girecek. Lumin Rain albümü ise, yılın geri kalanında şayet daha iyisi gelmezse benim için çoktan 2025'in en iyisi oldu bile.

1. Lumin Rain
2. Bina Tifa
3. Chimera
4. Sunchaser
5. Midnight in Saqqara
6. Hirudava
7. Hypno Sun
8. Dunes of Djoser
9. Echo's Ballad
10. Museqa My Love
11. Riders of the Moon

21 Mart 2025 Cuma

Şatellites - Aylar


Şatellites'ın güzeller güzeli kendi adını taşıyan albümünün üzerinden üç sene geçmiş. Oysa hala ara ara dönüp dinliyorum, Anadolu retro tadını hala damaklarımda hissediyorum. Bu üç seneyi hiç hissetmedim. O yüzden "nerede kaldı bu yeni Şatellites albümü" diye aranmadım. Yeni albümün ilk habercisi Eylül 2024'te Zülüf Dökülmüş Yüze ortaya çıkınca heyecanlandım. Çok da güzeldi. 7 Mart'ta da nihayet ikinci albüm Aylar ile tekrar kavuştuk. Müziklerinde değişen ufak tefek şeyler olmuş, bunlara değineceğiz. Ama o sevimli tarzları halen sürmekte. Yalnız bu süreklilik mesela Altın Gün'de de vardı. İlk albümlerine bayılmış fakat devamında fazlaca kendini tekrar mı desek, seçtikleri türkülerle müzikal kimyalarının uyumsuzluğu mu desek, o sürekliliği negatif bir hale getirdiklerini düşünmeye başladık. Bence Şatellites bu ikinci sınavından da tam not almalı. Zira hem sürekliliklerine sahip çıkmışlar, hem de çok kral dokunuşlarla coverlara ve diğer bestelere soslar, mezeler hazırlamışlar. Elektrik ve akustik bağlamalardan sorumlu grup lideri Itamar Klüger yine çok formda. Yuli Shafriri'nin bozuk Türkçesi yine çok sevimli. Grubun o funk ile harmanlanmış Anadolu groove enerjisi aynen yerinde duruyor. Peki şarkılar ilk albümdeki kadar iyi mi? Şimdilik bu karşılaştırma bana pek adil gelmiyor. İlk albüm demlendi, oturdu, çok iyi yaşlanıyor. Aylar'ın da kendine ait güzellikleri var ve zaman onu da kaliteli yaşlandıracak gibi bir his var içimde.

Şatellites ile ilgili söylenecek pek çok şeyi 2022'deki yazıda söylemiştik. Zaten ilk albümdeki türkü coverlarındaki hoşluklar Tısladı Mehmet Emmi, İkimiz Bir Fidanız, Zülüf Dökülmüş Yüze, Yok Yok ile aynen devam ediyor. Hepsi birer cover olmanın ötesinde, sanki sıfırdan yazılmışçasına katmanlı, kanlı canlı tasarımlar, folk, funk, rock karışımı nefis yorumlar olarak önümüze dizilmekte. Saykodelik dokunuşların da etkisiyle kozmik funk / folk / rock flörtleşmeleri mest ediyor. 9/8'lik Bak Gör, etnik disko veya etnik new wave diye de yaftalayabileceğimiz Midnight Sweat bu özellikleriyle kendi farklarını yaratıyorlar. Albümde beni en çok etkileyen özellik, dört adet enstrümantal şarkı, daha doğrusu bunlardan ikisi olan Gizli Ajan ve Hot Jazz oldu. Hem bildiğimiz Şatellites, hem de onlar için yeni sayılabilecek daha soundtrackvari birer caz funk olarak bu iki şarkının enerji ve becerisi beni hayran bıraktı. Brooklyn Funk Essentials bile beni bu kadar hızlı ve kolay ikna edememişti zamanında. Hani tamamı Gizli Ajan ve Hot Jazz gibi şarkılardan oluşan full bir albüm düşündüm de ağzımın suyu aktı. Gerçi aynı albüm içinde hem bu tip modern enstrümantal sentezler, hem de Yuli Shafriri'nin "ikimiz bir fidanun gullur acan daluyaz / sen benimla ben seninla bu hayati yaşmaluyus" diye tatlı vokaller duymaktan hiç şikayetçi değilim. Şatellites'ın ikide iki yapmış olmasından çok mutluyum.

1. Tısladı Mehmet Emmi
2. Gizli Ajan
3. Midnight Sweat
4. Bak Gör
5. Yok Yok
6. Hot Jazz
7. İkimiz Bir Fidanız
8. Beş Kardeş
9. Zülüf Dökülmüş Yüze
10. Zülüf B (Reprise)

7 Mart 2024 Perşembe

Ali - Malaka

 
Yeni çıkan single listelerinde gezinirken heybeme koyduklarımın biri de An Najma adında hoş bir funk şarkısıydı. Single çıktıysa albüm de yakında gelir diyerekten ara sıra takıldığım, dinledikçe sevdiğim şarkının sahibi Ali gözüküyordu. Bildiğin Ali... Kimdir bu Ali deyip derine daldığımda çok da derinlerde olmayan 2023 tarihli ilk ve şimdiye kadar tek albümü Malaka'yı buldum. Şahane bir deep funk, soul ve yer yer oryantal unsurlarla bezenmiş, kimi enstrümantal, kimi vokalli, ballı börekli şarkılara rastladım. 2023'ün en iyi albümlerinden biri olduğu halde 2024'te farkına vardığım Malaka, çıktığı yılda dinleyemedığimiz (ve listelerimize alamadığımız) çok iyi albümler kulübünün üyelerinden biri oldu. Bu kulübe üye albümlerim arasında ilk aklıma gelenler Hayajan grubunun Ya Bay (2013) ve Khusouf Al-Ard (2019) albümleriyle ToodArt'ın Laissez passer (2017) harikası oldu. İlginçtir bu gruplar Ortadoğulu. Belki Ali'nin de Ortadoğulu olduğunu olduğunu düşünmem sebebiyle bu albümler çağrışım yapmıştır. Zira bu şekilde geç fark ettiğim başka işler mutlaka vardır. Ama sandığımın aksine Ali bir Endonezyalı çıktı. Malaka albümü, Ali'nin Orta Doğu kültürünü 70'lerin Endonezya rock, sinematik soul, funk, disko ve afrobeat öğeleriyle birleştirerek geleneksel funk formundan ses veriyor. Bu formun üzerine vokalli şarkılarda Arapça duymak da kimyayı bozmadığı gibi, daha orijinal, otantik, farklı bir lezzet taşıyor.

“Malaka” unvanı, Ortadoğuluların yüzyıllar önce Malakka Boğazından ticaret yaparak Endonezya'ya ilk geldikleri girişi temsil ediyor. Sadece iki vokalli şarkının sözlerinin Arapça yazıldığı (birinin de sadece şarkı isminin nakarat olarak kullanıldığı) albüm, Endonezya kültürü ve yaşam tarzının derinliklerine nüfuz etmiş olan Ortadoğu müziğinin etkisinin yansımalarından biri. Bu etkileşimi deep funk ile servis etmek de şahane bir fikir. Albüm bu fikrin incileriyle dolu. Equator gibi doğrudan 70'ler blaxploitation ruhu taşıyan funk tadı zaten mevcut. Daha ilk şarkı Dance, Habibi bizi neyin beklediğinin habercisi. Funk olmasına rağmen disko olmayan bir dans havası hakim şarkılarda. Ama bunun yanıda Crystal Sand'deki o "Kafkas Yöresi Halk Oyunları" havası mı desek, South East'in o salon dansı ambiyansı mı desek, her bir şarkı harika. Tüm bunlar funk ile sentezlenmiş ve asla funk müziği geri planda bırakmamış denemeler. Hele albüme adını veren Malaka ve albümün en coşkulu anlarından Ya Shaams, şayet ayıp olmazsa "halay funk" demeyi uygun gördüğüm çok havalı şarkılar. Shoreline Transit'i de Beastie Boys'un Check Your Head evrenine çok yakıştırdım. Ali'nin farkına varmamı sağlayan single An Najma neyin habercisi henüz belli değil. Fakat pusudayım ve bu defa partiyi kaçırmayacağım.

1. Dance, Habibi
2. Malaka
3. Equator
4. Crystal Sand
5. Shoreline Transit
6. South East
7. Tangerine
8. Ya Shaams
9. Grand Voyage

22 Ocak 2024 Pazartesi

BALTHVS - Third Vibration

 
Karşınızda 2023'ün en iyi albümü. Kendisini bir tane bile yıl sonu en iyiler listesinde görmedim. Anlamıyorum, bu dünya nereye gidiyor? 50, 100, 200 albümlük listeler yapıyorsunuz ve Third Vibration albümü hiçbirinde yok. Tabii gözden kaçırdıklarım varsa onları tenzih ederim. Balthazar Aguirre (vokal, gitar, perküsyon), Johanna Mercuriana (bas guitar, vokal), Santiago Lizcano (davul) üçlüsünden oluşan Kolombiyalı BALTHVS'ın üçüncü albümü Third Vibration harikulade bir tecrübe. Neden en iyi olduğu detaylarına geçmeden önce Kolombiya'dan pek fazla isim tanımadığımı belirtmem gerek. Kendi arşivime baktığımda bugüne kadar sadece Juan Esteban Aristizábal Vásquez ya da müzisyen adıyla Juanes isimli latin pop rock şarkıcısının 2021 tarihli Origen albümünü dinlemiş, 6/10 vermişim. O albümden şu an tek bir şarkı bile hatırlamıyorum. Zaten Kolombiya müziği denilen şey çoğunlukla latin öğelerin yoğunlukta olduğu pop, rock, funk, bossa nova, cumbia bileşenlerinden oluşuyor. Bu tornadan çıkmış şarkılar da hep birbirine benziyor, rutin ve sıkıcı bir türe dönüşüyor. Putumayo Presents: Colombia tarzı bir sürü albümden bu rezil çıkarımı yapmak olası.

BALTHVS de yukarıda saydığımız türlerden etkilenmezse olmaz bir grup. Genlerini asla inkar etmiyor. Zira genlerin inkar edilebilir olanları mevcut. Ama o kadar içten, gizemli, özgür, otantik zihinlerden çıkma bir müzik dinliyoruz ki, ilk defa duyduğumuz bir şey olmayabilir ama çok sık da duyduğumuz söylenemez. Psychedelic rock, funk, neo-psychedelia, exotica, cumbia ve daha zorlasak başka şeyler de çıkacak enfes bir karışımın şarkılara bölünmüş suretleri. Hüznün, dansın, huzurun, esrarengizliğin silüetleri. Daha ilk şarkı All Is One biter bitmez çok iyi bir albümle karşı karşıya olduğumu anladım. Gecesi şehir ışıklarına karışmış bir psychedelic rock üstüne Johanna Mercuriana'nın dream pop vokali muazzam gitmiş. Komorebi hemen hemen aynı formülün bu defa Balthazar Aguirre'nin dream pop vokaliyle tatlandırılmış versiyonu. Bazı albümlerin takım kaptanı vardır. Liderlik vasıfları taşırlar, oyun kurarlar, dümenden sorumludurlar vs. Bana öyle gelir diyelim. Bu albümde Ashes bu duyguyu verdi. Diğer şarkılardan iyi olduğu için değil, güzel bir BALTHVS özeti olduğu veya istediğin zaman akışına kapılma konforu sunduğu için belki.


Albüm yolculuğumuz devam ederken karşımıza iki dakikalık enstrümantal Famagusta Port çıkıyor. Martı seslerini duyar duymaz şarkı bizi bir vapura koyuyor. Üstümüze de puslu ve hafif yağmurlu gökyüzünü yerleştiriyor. Balthazar kardeşimiz gitarı eline alıp 70'ler düğün salonlarımızı, 80'ler yaz akşamlarımızı ya da 90'lar loş öğrenci evlerimizi andıran bize ait bir şarkı çalıyor. Gitarın şarkı söylediği enstrümantal bir sarhoşluk bu. Ardından gelen Ojos Verdes, ilk 20 saniyesindeki girişle o nostaljik efkarı devam ettirip bizi dağıtacak diye beklerken birden şahane bir bossa novanın kıvrak ezgi ve ritimlerine düşüyoruz. Her bir şarkıda başka türlerin BALTHVS'çasını duydukça başımıza daha neler gelecek diye şarkıdan şarkıya geçmeyi sürdürüyoruz. Yolda rastladığımız Feelin' Blue ve hemen peşindeki enstrümantal Sun In Gemini sadece psychedelic funk diye anlatmaya gücümün yeteceği bal gibi, reçel gibi şarkılar. Kapanışta bir de Nakuma Version olarak karşımıza çıkacak olan Pajaro de Cumbia, adından da anlaşılacağı üzere cumbia zamanının geldiğini Johanna'nın o serin vokaliyle duyuruyor. Cosmic Boogie ise kederi ve neşeyi bir potaya sokabilen BALTHVS müziği bir disko topuna dönüşseydi nasıl olurdunun cevabı adeta.

Third Vibration nostaljisi çok güçlü albümlerden. Hayatımızın belli bir döneminde hatırlama ve unutmayla daha fazla imtihan yaşıyoruz. Küçük detaylar, görüntüler, kokular, sesler hemen minik geçmiş fragmanları yaratıyor. Yaşlanıyoruz, yaşlandıkça bazı şeyleri hatırlayamamak canımızı sıkıyor. Kolayca hatırlayınca da çocukluğumuza, gençliğimize, onyıllar öncemize olan özlemimiz depreşiyor, içimiz eziliyor. Balthazar Aguirre'nin gitarı gibi ufak denk gelişler zihnimizdeki kimi kapıları birden açıveriyor. Geçmiş coğrafyasından irili ufaklı parçalar, nasıl işlediğini anlamadığımız biçimde o kapıdan içeri sızıyor. O coğrafya tüm insanlığın ortak mecrası. BALTHVS'ın Kolombiyasıyla, bizim Anadolumuz arasındaki sınırlar kalkıyor. ABD, Afrika, Asya diye bir şey kalmıyor. Herkes her yerden, her kıtadan kendine ait parçalar bulabiliyor. Al işte, küçücük Famagusta Port'un yaptığını hangi psikiyatri seansı başarabilir? Kolombiyalı Balthazar bir yerlerde gitarını çalıp kaydediyor, o kayıt gelip binlerce kilometre ötedeki beni ufka bakarken yakalayıp geçmişimin kim bilir hangi şehirlerine, hangi hatıralarına götürüyor. Geçmişin uyuduğu zihnimimzin karanlık köşeleri, Third Vibration gibi albümlerin önümüze koyduğu küçük el fenerleri sayesinde kısa süreliğine de olsa aydınlanıyor.

1. All is One
2. Komorebi
3. Ashes
4. In Plundered Dreams
5. Famagusta Port
6. Ojos Verdes
7. Feelin' Blue
8. Sun in Gemini
9. Pajaro de Cumbia
10. Cosmic Boogie
11. Pajaro de Cumbia (Nakuma Version)

13 Aralık 2023 Çarşamba

Thunderball - Scorpio Rising


Steve Raskin, Sid Barcelona ve Rob Myers'dan kurulu Thunderball, kökleri 1997'ye dayalı Washington'lı bir grup. Bir diskografi gezintim sırasında üç albümlü elektro sentezcisi bir grup olduğunu öğrenince bu albümlere dalış yaptım. Üç albüm fazla zamanımı almazdı ne de olsa. Nitekim 2000 tarihli debut Ambassadors Of Style hiç zamanımı almadı. Müzik yeterince olgun bir görüntü çizse de, genel atmosfere hiç ısınamadım. Şarkılar her yerde bulunabilecek, özelliksiz ve hatta çoğu zaman sıkıcıydılar. Onlar da öyle olduğunu anladılar mı nedir, hemen ertesi yıl Scorpio Rising'i çıkarmışlar ki, "bakın ahali, aslında biz böyle bir ekibiz" dercesine tertemiz bir başlangıç yapmışlar adeta. Gerçi ortada kirli birşey yok. Ama madem bir albüm yapıyorsun, otur adam gibi şarkılar tasarla, elektrik giden her yere lâyığıyla müziğini götür. Son olarak 2006 albümü Cinescope ile görülen grup, Afrika Bambaataa ve Mustafa Akbar gibi bayıldığım isimeri de konuk etmiş görüntüsüyle pozitif çizgsini sürdürmüş. Ne yazık ki o yıldan sonra adamlardan ses seda çıkmamış.

Bu üç albüm arasından en sevdiğim Scorpio Rising hakkında iki lafın belini kırmazsam üzüleceğimi düşündüğüm için tekrar 11 şarkılık albümün başına döndüm. Blaxploitation funk, soul, bossa nova, lounge, downtempo dub ve drum'n'bass olarak tanıyıp selam verdiğimiz birtakım türleri ustalıkla karışım haline getirip şarkılara adapte etmiş müthiş bir albüm Scorpio Rising. İçinde az önce saymış olduğum türleri ikili, üçlü kombinasyonlarla kapıştırmış birbirinden muhterem şarkılar cirit atmakta. Örnekse örnek: Açılıştaki Heart Of The Hustler drum'n'bass ve soul ile, Vai Vai funk, caz ve drum'n'bass ile, Vibrations 70'ler funk müziği ve günümüz hip-hop'ı ile çok seviyeli birliktelikler yaşıyorlar. Stereo Tonic, Domino, Sapphire gibi cool isimlere sahip şarkılar sadece isimleriyle değil, bilinçli olarak yarattıkları atmosferik elektro iklimlerle o serinliği ve karizmayı dik tutuyorlar.

Özellikle Cinescope albümleriyle Thievery Corporation'a hiç yabancı değiller ama Scorpio Rising, bazı Thievery Corporation albümlerini (hele de son albüm Culture Of Fear'ı) suya götürüp krakerle kandıracak kadar donanımlı. Sinematik yanları yabana atılır gibi değil. Hatta bazı eleştirmenler yazılarında "birisi Guy Ritchie'ye Thunderball'ın numarasını verebilir mi" şeklinde sevimli espriler yapıyorlar. Adam ne yapsın? Alıp Vai Vai'yi Sherlock Holmes'e mi koysun? Herşeyin bir yeri ve zamanı var. Ritchie Hollywood'da biraz para yapsın, sonra özüne döner diye umuyoruz ailecek. Anladığım kadarıyla Thunderball'ın yeri ve zamanı ise 2001 Scorpio Rising şeklindeymiş. Birisi de bana Thunderball'ın numarasını verse de şunları tekrar albüm yapmaya ikna etsek.

1. Heart of the Hustler
2. Domino
3. Vai Vai
4. Sapphire
5. Angela's Lament
6. Scorpio Rising
7. Stereo Tonic
8. Vibrations
9. Solar
10. On the Sly
11. Golden

27 Kasım 2022 Pazar

The Winston Brothers - Drift

 
The Winston Brothers, Hamburg merkezli multi-enstrümantalist ve yapımcı Sebastian Nagel (The Mighty Mocambos, Bacao Rhythm & Steel Band) ve davulcu / perküsyoncu Lucas Kochbeck (The KBCS, Bacao Rhythm & Steel Band, Hamburg Spinners) tarafından kurulup yürütülen bir stüdyo projesi. 18 Kasım 2022'de çıkan ilk albümlerinin adı da Drift. Bu arada arkadaşların parantez içindeki diğer projelerini de bir kenara not ettim. Zira The Winston Brothers adı altında yaptıkları bu funk tonunu çok severim. Yeraltından da çok sağlam işler çıkar çoğunlukla. Benim açımdan 2022 yılı funk müzik olarak pek iyi geçmedi doğrusu. Belki de iyiler bana denk gelmedi. Yolunu gözlediğim İngiliz grup The New Mastersounds albümü The Deplar Effect bile beklediğim gibi çıkmadı. Bahsettiğim funk, saykodelik öğelerle rock veya heavy psych buluşmasından kaynaklanan sentez işler değil. Bildiğin anam babam deep funk. Tabii günümüze ait olduğunu belli edecek kadar da modern düzenlemelere sahip olanından. İşte The Winston Brothers hem onlardan biri olduğu, hem de geçmiş ile şimdi arasında mütevazi bir köprü kurabildiği için dikkatimi çekti.

Analog prodüksyonlara meraklı Nagel ve Kochbeck, 60'ların / 70'lerin funk'ına selamdan ötesini gönderen 11 şarkılık Drift'i gururla sunarken ekstra macera arayışına girmemişler ki, macera arayışına girenleri sevdiğimiz gibi, elindekilerle en iyisini çıkarmaya çalışanlara da saygıda kusur etmeyiz. İstediği yere girip çıkan kıvrak caz gitarı, ona yoldaşlık eden işbilir bas, Lucas Kochbeck'in kütür kütür işleyen zeki davulu, enstrümantal şarkılara adeta solistlik yapan nefesli takımı, akılda kalıcı, tekrarlayan motifler, sadece funkçıların değil, breakbeat, enstrümantal hip-hop sevenlerin de hoşuna gidecektir. İlk şarkı Winston Theme, 40 dakikalık Drift adlı bu filmin açılış jeneriği rolünü mükemmel oynayan bir şarkı. Bu rolü albüme adını veren Drift de çok iyi oynardı doğrusu. Boiling Pot, Northern Light, Think ve kapanışı layığıyla yapan Brother's Strut albümdeki favorilerim. Hepsine bayıldım. Belki iki şarkı fazlası olabilir ama hiç mühim değil. İlk albümden armudun sapını, üzümün çöpünü dert etmiyoruz o kadar. Elimizde dans da ettiren, yolculuklara yarenlik de eden, yeni başladığınız kitabı okurken fona da yerleşebilen, sonbaharımızı şenlendirmiş nefis bir albüm var zaten.

1. Winston Theme
2. Boiling Pot
3. Hang On
4. Drift
5. Northern Light
6. Matering
7. One Thing
8. Free Ride
9. High Life
10. Think
11. Brother's Strut

10 Haziran 2022 Cuma

Daniel Pemberton - The Bad Guys

 
Yankesici Bay Kurt, Kasa Hırsızı Bay Yılan, Kılık Değiştirme Ustası Bay Köpek Balığı, çok çabuk sinirlenen Bay Pirana ve sivri dilli hacker Bayan Tarantula'dan oluşan ekip, dünyanın en çok aranan kötüleri olarak sayısız soyguna imza atmış bir çetedir. Çaldıkları ne varsa gizli depolarında biriktirmektedirler. Yaptığı olumlu çalışmalardan ötürü Profesör Marmelat’a verilecek bir "iyi vatandaş" ödülü olan Altın Yunus Balığı ödülünü çalmayı kafalarına koyan çete, gala gecesi tıkır tıkır işleyen planlarına rağmen son dakikada yakayı ele verirler. Çetenin lideri Bay Kurt, hapse girmemek için Profesör Marmelat ile tutmaya hiç de niyetli olmadığı bir anlaşma yapar. Kendisi ve arkadaşlarının artık iyi olmak adına Marmelat’ın düzenleyeceği bir plana sadık kalacağına dair bir söz verir. Kötü kahramanlarımız, kibirli ve sevimli Gine domuzu olan akıl hocaları Profesör Marmelat’ın gözetimi altında dünyayı, değiştikleri konusunda kandırmak üzere işe koyulurlar. Bir TV oyuncusu olan Aaron Blabey'in kitabından Etan Cohen'in (Ethan Coen ile karıştırılmasın) senaryo haline getirdiği, bir animasyon departmanı çalışanı olarak ilk uzun metrajını çeken Pierre Perifel'in yönettiği The Bad Guys, kurt, yılan, köpekbalığı, tarantula, pirana gibi hayvanlar aleminin en belalı hayvanlarından oluşan bir soygun çetesinin maceralarını anlatan şirin mi şirin bir animasyon. Her ne kadar Pixar eli değmemiş ve bu yüzden çizim ve grafikler zaman zaman istenen duyguyu verememiş gibi görünse de, temposuyla, detaylarıyla,  esprileriyle, twistleriyle, seslendirmeleriyle, mesajıyla ve tabii konumuz olan müzikleriyle iyi bir soygun filmi.

Hayvanlar aleminin belalıları, masalların, şiirlerin, şarkıların kötücül karakterleri oldukları kadar kendi evrenlerinde de "kötü adamlar" olmalarını takmadan mutlu mesut soygun yapan dostlarımız, bir gün Kurt'un istemeden yaptığı bir iyilik sonucu hissettiği o tüyler ürperten "iyilik yapmak" duygusundan sonra iflah olmayıp "kötü adamlar iyilik yapmaz" çatışmaları yaşamaya, sürprizlerle dolu bir dizi soygun ve komplo eşliğinde içlerindeki bastırılmış iyiliği de keşfetmeye başlıyorlar. Animasyon sevenlerin göz atması fena olmayacağı gibi, elektronik, funk, score karması müziklerden hoşlananların kesinlikle ıskalamaması gereken bir de soundtrack albümü mevcut. Son yılların en üretken film müziği bestecilerinden olan Daniel Pemberton imzalı müzikler, filmin tempolu aksiyon komedi ruhuna uygun bir sürü parçadan oluşuyor. Pemberton'ı muadillerinden ayıran en önemli özelliklerinden biri, bazı filmler için yaptığı alışıldık sinematik klasik müzik parçacıklarından oluşan "score" tarzını, bazı filmler için ise elektronik, caz, funk, breakbeat, neo-psychedelia karması tarzını kullanması. Özellikle ikinci tarzı en ilgi çekici örneklerini verdi. Mesela 90'lar sonu, 2000'ler başı İngiliz müzisyen David Holmes'ün Out Of Sight (1998), Ocean's Eleven (2001), Ocean's 12 (2004), Ocean's 13 (2007) gibi filmlere yaptığı müzikleri andıran bu tarz, filmlere çok şey kattığı gibi, filmlerden bağımsız da çok özenli ve elit bir karaktere sahip. Bu sebepten Pemberton'ın bu karakterdeki albümlerini daha fazla severim. Kendisi o kadar çalışkan bir insan ki, her yıl 4-5 albümü çıkar. O tarzını bulabilmek için de çoğuna göz atmışımdır haliyle.


Bu vesileyle en sevdiğim Daniel Pemberton işlerini saymak isterim. Kendisiyle tanışma albümüm The Man From U.N.C.L.E. (2015) (ki ondan önce hiç bakmadığım 10-15 albümü daha var), King Arthur: Legend Of The Sword (2017), Molly's Game (2018), Ocean's 8 (2018), Spider-Man: Into The Spider-Verse (2018) ve son olarak bu halkaya eklemekten mutlu olduğum The Bad Guys... Sadece 2022'de çıkmış şimdilik dört soundtrack albümü bulunuyor. Üretkenlikte King Gizzard & The Lizard Wizard ile yarışan Pemberton, The Bad Guys albümü ile 1 saat 21 dakika boyunca şahane işler yapıyor. Filmde kahramanlarımızı tanıdığımız bölümde çalan Meet The Bad Guys başta olmak üzere Step 3, Huff + Puff, The Dolphin Heist, The Crimson Paw, A Heist For Good, So Long Suckers süper parçalar. Davul, gitar, hammond organ, flüt, bongo, nefesliler müthiş bir uyum ve groove içinde cıva gibi akıyorlar. The Sad Guys ve Save The Cat, filmi izleyenlerin nerede çaldığını isimlerinden de anlayacağı üzere bu akıntıya yer yer mola vererek duygusal anlar yaratan küçük besteler. The Lair Of Loot'u alıp Beastie Boys'un enstrümantal şarkılarını topladığı 1996 tarihli harikası The In Sound From Way Out! albümüne koysak asla yerini yadırgamaz. Yukarıda saydığım favori Pemberton albümlerinden bir plak koleksiyonu yapmayı arzulatacak kadar yükseldiğim bu müzik, sizden illaki ilgili filmleri izlemenizi de talep etmiyor. İzledikten sonra bir çoklarına daha anlamlı gelebilir. Zaten ister filmden önce, ister filmden sonra her türlü iyi oldukları için filmlerden bağımsız birer Pemberton albümleri olsalar kalitelerinden bir şey yitirmezler.

Oyuncu/müzisyen Anthony Ramos'un seslendirdiği Pirana'nın filmde gala soygununda dikkat dağıtmak için sahneye fırlayıp söylediği Good Tonight ile birlikte albümde üç adet de vokalli şarkı mevcut. Love Stuff (2015) adlı ilk albümüne bayıldığım, Shake The Spirit (2018) adlı ikinci albümünde hayal kırıklığına uğradığım Elle King'in Feelin' Alright ve İngiliz funk, blues, indie rock grubu The Heavy'nin Brand New Day şarkıları da albüme renk katan detaylar. Hani olmasalar eksiklik hisseder miydik? Hayır! Good Tonight gibi doğrudan filme entegre edilmiş şarkılar olsalardı o eksiklik hissedilebilirdi. Pemberton'ın albümlerine konuk alması sık rastlanan bir şey değil aslında. Dinlediklerim arasında The Man From U.N.C.L.E.'da Nina Simone, Roberta Flack, Solomon Burke, Louis Prima gibi devlerin eski şarkıları bulunuyordu mesela. Tabii bu seçkiler Pemberton'ın tasarrufu mudur bilemiyorum. Kendisi, müziklerini yaptığı filmlerin ruh hallerini göz ardı etmeyen usta bir besteci. The Bad Guys ve Ocean's 8 misali soygun filmlerindeki duyguyla The Awakening veya Enola Holmes müziklerinin duygusunu birbirine karıştırmıyor. Ama King Arthur albümünde zamanın ruhunu modernize etmesi olumlu sonuçlanmıştı bana göre. Şahsen en son dinlediğim Apple TV+ dizisi Slow Horses için yaptığı müziklerden de funk, caz-funk, rock, easy listening bir ambiyans bekliyordum. Olmadı. Zira çok yakışırdı. Yine de bu çalışkanlıkla her an yeni albümüyle karşılaşabileceğimiz bir müzik adamı olarak kendisini pamuklara sarıyoruz. Hatta bu yazı yazılırken ortamlara Brian and Charles adlı film için yaptığı son albümü düştü. Çağımızın Lalo Schifrin'i olarak ondan daha nice cool albümler bekliyoruz.

1. The Big Bad Wolf
2. Meet the Bad Guys
3. Let's Bounce
4. Push Pop
5. Step 3
6. Security Surprise
7. The Dolphin Heist
8. Going to Go Good
9. Turn on the Charm
10. Marmalade Prelude
11. A Heist for Good
12. The Sharing Laboratory
13. Save the Cat
14. Good Tonight (feat. Anthony Ramos)
15. So Long Suckers
16. The Lair of Loot
17. Loot Loops
18. Bedtime Story
19. Double Crossed
20. Tricky Fox
21. The Crimson Paw
22. Secret Hideout
23. Evil Masterplan
24. The Sad Guys
25. One Last Push Pop
26. Finish Them
27. Huff + Puff
28. Just Robbing This Place
29. Freeway Escape
30. Who Said It Was the End?
31. Redemption
32. The Old Switcheroo
33. Elle King - Feelin' Alright
34. The Heavy - Brand New Day

6 Nisan 2022 Çarşamba

Şatellites - Şatellites

 
Önce Şatellites diye bir grup ismi görüp şaşırırsınız. Sonra 70'li yılların 45'liklerinden esinlenilmiş albüm kapağını görünce o yıllara ait bir Türk grup olduğunu sanıp maden bulmuş gibi sevinirsiniz. Zaten şarkı isimleri de Hüdayda, Yekte, Zühtü falan olunca yüksek ihtimalle bu Türk Halk Müziği şarkıları funk, psychedelic pop, elektro saz dokunuşlarıyla yeniden yorumlanmıştır ki, çok severiz. Her ne kadar kendileri hakkında artık yeter seviyesine gelmeye başladığımızı hisseder gibi olduysak da Altın Gün sayesinde bu cover hoşluklarına aşinayız. Neyse, sandığımızın aksine Şatellites, Tel Avivli altı müzisyenden oluşuyor ve albüm 70'lere değil 2022'nin 1 Nisan'ına ait. Tel Aviv ve Türk müziği denince aklıma direkt Ouzo Bazooka ile, daha çok da grubun Türk müziği aşığı lideri Uri Brauner Kinrot ile bir bağlantıları olabileceği geldi. Öyle bir bilgiye rastlamadım. Şatellites'ın lideri ise albümdeki elektrik ve akustik bağlamaları, aynı zamanda buzukileri çalan Itamar Kluger... Kendisi Doğu Karadeniz sahili boyunca uzanan Kaçkar Dağlarında gezerken sazı keşfetmiş, birkaç yıl sonra da bu projeyi hayata geçirmeye karar vermiş. Yafa/Tel Aviv kırsalıyla Türkiye'nin bağrında bir anıt misali duran iki müzik kültürünün buluşması sonucu ortaya 10 şarkılık kendi adını taşıyan ilk albüm Şatellites çıkmış.

1930'larda elektriklenen gitarın yarattığı devrime benzer şekilde, 1960'lardaki sazın elektrifikasyonu Ortadoğu'nun içinde yanıp tutuşan ama malum sebeplerden dolayı (en belirgini satanist bir günah olarak yaftalanması) bir türlü ortaya çıkamayan rock müziğin etnik kanadında patlama yarattı. Geleneksel Anadolu halk müziğinin stilini, ritmini, gamını daha önce gidilmemiş yerlere götüren bu harman, özellikle Anadolu Rock adıyla bu geniş coğrafyada kabul gördü. 70'lerin Türk Halk Müziği ile saykodelik disko kültürünün harmanlanışı da inanılmazdır. Dünyada bu türün bir benzeri daha olmadı. Buradan ilham alan güncel grupların çoğu Avrupa'dan ya da Ortadoğu'dan çıktı. Farklı milletlerden müzisyenlerin oluşturduğu gruplar kadar, tek bir coğrafyadan çıkan ve başka kültürlere ait şarkılara el atan cesur gruplar da oldu. İkinci gruba dahil ettiğimiz Şatellites aslında coğrafya itibariyle Türk kültürüne çok da uzak sayılmaz. Ancak özellikle Itamar Kluger bu müziği o kadar güzel etüt etmiş ki, enstrümantal ya da vokalli, halk müziği veya pop fark etmeksizin o altın yılların ruhuyla oluşturduğu grubunun ilk albümündeki 10 adet yorum bunun kanıtı.


Hüdayda, Zühtü, Yekte gibi söz konusu doğu-batı sentezini kendi açısından güncellemeye yeltenen müzisyenlerin başvurduğu önemli kaynakları bu albümde de görmekteyiz. Zira bu tarz grupların sahip olduğu, funk, rock, groove, disko, sayko ne varsa göstermeye çok müsait bir alt ve üst yapı bu türkülerin mayasında var olan bir şey. Şatellites bu hazineleri boşa harcamamış hatta onlara kendi doğaçlama kapasitesinden de bir şeyler katmış. Mesela Disco Arabesque tam da adı gibi bir şarkı. Ne oraya ne buraya, hem oraya hem buraya ait bir yorum. Kamuran Akkor'un 1992 yılında çıkan Tatlıdır Tatlı albümünde meşhur ettiği Olurmu Dersin (normalde "mu" eki ayrı yazılır ama şakının orijinal ve yeniden yorumları hep bitişik yazılmış), Kluger'in buzukisi, solist Yuli Shafriri'nin yeni Türkçe öğrenen yabancı aksanı eşliğinde enfes bir yorum olmuş. Shafriri'nin şarkılardaki bu aksan meselesi sevimliliği sayesinde itici olmaktan sıyrılıyor. Zafer Dilek ve Alpay'dan olağanüstü versiyonlarını duyduğumuz, hatta Altın Gün'ün Yol albümünde çok hoş bir yorumunu gördüğümüz Yekte'yi enstrümantal yapma fikri de çok tutmuş bana kalırsa.

Açılıştaki Big Baglama ve Seni Sen Olduğun İçin Sevdim adlı şarkıların normalde kime ait olduklarını merak ettim ve orijinallerini dinlemek isterim. Albümün son iki şarkısı daha yavaş yorumlardan seçilmiş. Yağmur Yağar Taş Üstüne nefis bir psychedelic zerafet, hele de kapanışta yer alan, sadece Kluger'in elektro bağlaması ile Shafriri'nin ninni tonundaki sesiyle Cecom ise 3 dakikalık bir büyü adeta. Onların da orijinallerini radara almak lazım. İşte bu gruplar bu işe de yarıyorlar bir bakıma. Şatellites, tanıtım yazılarında müziklerinin özünde Türk müziği olmadığını, tam tersine mümkün olduğu kadar türe yakın olmaya çalıştıklarını vurgulamışlar. Tek amaçlarının bu muhteşem kültürü onurlandırmak, dünyaya daha erişilebilir ve ulaşılabilir bir şekilde sunmak olduğunu belirtmişler. İçinde olduğumuz halde bizim bile ıskaladığımız nice sıkı şarkıyı bulup gün yüzüne çıkarıyor, onlara kendi yorumlarını katıyor, dünyaya sunuyorlar. Altın Gün şimdilik bunu yapan en tanınmış oluşum. Kendi adıma hiç şikayetçi değilim. Ama isterim ki, Ouzo Bazooka gibi veya Avustralyalı King Gizzard & The Lizard Wizard'ın Flying Microtonal Banana albümünde yaptığı gibi bu şahane karışım sırf bir nostalji olmaktan çıksın, kendi yazdıkları özgün bestelerde kendini göstersin. Belki ileride Şatellites da bu yola girer. (Lütfen girsin!) Diğer türlü Türk müziğinde malzeme kullan kullan bitmez. Bu malzemeden üretecekleri kendilerine has materyaller daha ilginç olmaz mı?

1. Big Baglama
2. Hudayda
3. Disco Arabesque
4. Olurmu Dersin
5. Zuhtu
6. Seni Sen Olduğun İçin Sevdim
7. Yar Oi
8. Yekte
9. Yağmur Yağar Taş Üstüne
10. Cecom

23 Nisan 2021 Cuma

Whatitdo Archive Group - The Black Stone Affair


 "Record Kicks, uzun süredir kayıp olan İtalyan Sinematik Başyapıt "The Black Stone Affair"in Whatitdo Archive Group tarafından yapılmış film müziğini ilk kez plak, CD ve dijital formatta 9 Nisan 2021'de piyasaya sürdüğünü duyurmaktan mutluluk duyar."

Künyesinde funk, afrobeat, soul ve Milan/İtalya yazan bir albüm görünce kayıtsız kalamayışımın mükafatını bir kez daha aldım. Mükafat, çünkü hem şahane enstrümantal funk şarkılarından oluşan bir albüm kazanmış oldum, hem de çok iyi bir grup keşfettim. Aynı zamanda sıkı bir western buldum... diyecektim ki, filmle ilgili en önemli kaynaklarda bile hiçbir şey görünmediğini farkettim. Record Kicks firmasının albümle beraber yayınladığı basın bülteni sayesinde ortada çok acayip bir hikaye olduğu ortaya çıktı. Vizyoner olarak tarif edilen Stefano Paradisi tarafından yazılan ve yönetilen The Black Stone Affair, zamanına göre alışılmadık bir western noir filmiymiş. Gizemli bir "Kara Taş" peşindeki Lola, Blood Chief ve Beaumont adında biri kadın, üç ana karakteriyle aşk, kovalamaca, macera dolu, dünyanın çeşitli yerlerini gezen eksantrik bir yapıya sahip bu filmde çalışan kişiler, filmin çok iddialı olduğunu söylemişler. Hatta abartılmış olma ihtimali yüksek bir şekilde Sergio Leone ve Antonioni'den referanslar bile göstermişler. Ama bir yangında filmin trajik biçimde kaybedilmesi aynı zamanda Paradisi'nin kısa ömürlü film kariyerinin de sonu olmuş. Elde filme ait olmadığına dair şüphe uyandıran bir fragman mevcut ama film tamamen sizlere ömür.

The Black Stone Affair hiç gün yüzü görmemiş olsa da, prodüksiyon stüdyosu tarafından filmin yanında kaybolduğu düşünülen müziklerin ana makaraları yakın zamanda kurtarıldı. Daha sonra bu materyaller titizlikle restore edildi ve kalitesi yükseltildi. Üç kişiden oluşan Milanlı Whatitdo Archive Group'un film için yaptığı 11 parça genel olarak bir western filminden ziyade 70'ler blaxploitation ruhu hissettirse de, her biri filme ait farklı duygulara tercümanlık ediyor. Ennio Morricone, Isaac Hayes, Alain Goraguer, afrobeat, deep funk, caz funk, bossa nova, her şey bu arşivlik müzik ziyafetinin anahtar kelimeleri gibi. Kurnaz ve muhtemel bir "western famme fatale" olarak tasarlanan Lola, Kara Taş'ı elde etmenin tek yolunun Blood Chief ve Beaumont Jenkins'in savunmasızlığından yararlanmak için özenle hazırladığı erotik bir aşk üçgeni ile onları birbirine düşürmek olduğuna karar verir. Daha sonra olaylar gelişir, bu gelişmeler de ne güzel izlenirdi. Tanıtım yazısında hangi sahnede hangi parçanın çaldığını, sahnenin kurulumunu, nasıl bir ruh hali içerdiğini bile anlatmışlar. Hatta hiç izleyemeyeceğimiz bir filme dair spoilerlar yemeniz de mümkün. Şayet sürpriz biçimde film bir gün bir yerlerden çıkmazsa, sonsuza dek gizemini koruyacak bu sahneleri somutlaştırma becerisine hayran olmamak elde değil.


The Black Stone Affair - Main Theme ile açılan albüm, filmin de açılışını yapıyorsa o jeneriğe kim bilir nasıl bir büyü katmıştır. Son 1 dakikasında başka bir şarkıya dönüşen Main Theme, ilerleyen dakikalarda karşımıza çıkan The Black Stone Affair - Reprise ile bu 1 dakikayı 3 dakikalık komple bir şarkı halinde sunuyor. Eski bir piyano tipi olan klavsen benzeri harpsikord ile, saat gibi bir davulla, farklı tonlarla aralara girip çıkan kıvrak gitarla mükemmel bir funk olan Blood Chief, belki de filmin neresinde çaldığını en çok merak ettiğim şarkı. Tabii filmin antagonisti olan Blood Chief adına yazılmış bir tema olması onu daha da gizemli, çekici, karizmatik yapıyor. Ethiopian Airlines, süresi boyunca alta ray gibi döşenmiş bas riffi üzerinde kayıp giden, saksafonun orkestra şefliği ve enfes solosuyla taçlanan bir caz funk. Yine bas ve tuşlu desteğiyle altyapısı sağlama alınmış, soul müziğin paranoyak ve gergin yüzüne atıfta bulunan Il Furto Di Africo, 3 dakika boyunca o duyguyu kusursuza yakın biçimde peşimize takıyor. "Bayada, Bayada" diye düet yapan bir kadın ve bir erkek vokaliyle sevimli bir bossa nova olarak beliren Italian Love Triangle, az evvel sözünü ettiğimiz paranoyayı sinematik hassaslıklarla soslayarak biraz daha parlatan Last Train To Budapest, dinledikçe büyüyen albümün yıkılmaz tuğlaları gibi yükseldikçe yükseliyor.

Albümün bir diğer ayrıksı duran şarkısı da, sanki Lola'nın ağzından çıkmış gibi duran monolog eşliğinde şık bir melodram olan L'amour au Centre de la Terre... Albüm tanıtımında bu şarkının saygın film müziği bestecisi Fransız Alain Goraguer'e Whatitdo Archive Group tarafından gönderilen bir selam ve saygı olduğu söyleniyor. Tabii bir ara o bölgeye de girmek gerek. Farewell Lola, adından da anlaşılıp spoiler yememizi sağlayan Lola'nın hüzünlü cenaze törenini ete kemiğe büründüren dingin ama tutkulu bir pop caz lezzeti. Beaumont's Lament ise kısa süresine spagetti gitarı ve mızıkasıyla güçlü bir western kederi sığdırabilmiş, arkasında bir toz bulutu bırakan bir başka vedayı betimliyor. Albümün kapanışını yapan, aynı zamanda filmin end credits temasını oluşturan The Return Of Beaumont Jenkins, sonundaki "Jr." ekinden 2017'de hayata gözlerini yummuş kült İtalyan spaghetti western, easy listening, lounge, score müzisyeni Alessandro Alessandroni'nin oğlu olduğunu düşündüğümüz Alessandro Alessandroni Jr.'ın ilk 1 dakikası içinde yer alan ıslık melodisiyle eşlik ettiği diri bir funk şarkısı. Hani şu kapanışın hakkını verenlerden. Adeta Beaumont Jenkins'in protagonistliğinin kutsanış ilanı. Film kadar gizemli bir başka unsur da bu şahane şarkıların mimarı Whatitdo Archive Group ki, onlara dair başka bir işe hiçbir yerde rastlamamış olmayı nereye koyacağımı bilemiyorum. Belli ki yangında yok olan The Black Stone Affair filminin yangında kurtarılmış müzikleri, Whatitdo Archive Group'u da o yangından kurtarmış. Record Kicks de o yangının küllerini yeniden yakıp geçmiş.

1. The Black Stone Affair - Main Theme
2. Blood Chief
3. Ethiopian Airlines
4. Il Furto Di Africo
5. Italian Love Triangle
6. Last Train to Budapest
7. L'amour au Centre de la Terre
8. The Black Stone Affair - Reprise
9. Farewell Lola
10. Beaumont's Lament
11. The Return Of Beaumont Jenkins

26 Ocak 2021 Salı

Simply Red - Stars

 
80'lerin ortalarında radyolara öyle bir şarkı düştü ki, heavy metal ve hard rock'tan nevri dönmüş, pop konusunda ise belli isimler dışında kendini kapatmış zihinlere adeta ilaç gibi geldi. Holding Back The Years adlı bu şarkının kırdığı kalplerin haddi hesabı yoktu. Kalbi zaten kırık olanlara bile acımıyor, sanki düşene bir de o vuruyordu. O dönemlerde hiç tarzım olmamasına rağmen hüznüyle beni de büyülemiş, müzikal önyargılarımı gözden geçirmemi sağlamış, pop müziğin soul kanadında yer alan beyaz icralara olan inancımı arttırmıştı. Zira biz soul müziği siyahlardan öğrendik. Her ne kadar "Blue-Eyed Soul" şeklinde etiketlendirilmesine anlam veremediğim bir tür olsa da, bu pop soul kulvarının en leziz örneklerinden biri olan Simply Red'in doğuşuyla sanki yeni bir hüzün dalgası oluşmaya başladı. Bu doğuş, 1984 yılında Manchester'da gerçekleşti ve Holding Back The Years'ın da yer aldığı 1985 tarihli ilk albüm Picture Book ile büyümeye başladı. Yine de ben bu büyümenin albüm bazında bir büyüme olduğunu hiç hissedemedim. Men and Women (1987) ve A New Flame (1989) albümleri de dahil, ilk üç albümü ile pek aram olmadı. Her albümden birer şarkıyı cebime koyarak yola devam ettim. 1991 senesine dair en güzel şeylerden biri olan Stars adlı dördüncü albüme kadar.

Simply Red, her ne kadar albümlerini beğenmesem de takip ettiğim bir grup oldu. Stars'ı da dinlememek olmazdı tabii. O yıllarda bir kaset almadan önce radyolara, özellikle de Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı'nın canlı radyo programı Stüdyo FM gibi kaliteli kanallara kulak kabartırdım. Bir gün yine akşam saat 6'da Stars piyasaya çıkmadan hemen önce Stüdyo FM'e konuk olunca ortamı hazırlayıp dinlemeye koyuldum. Açılış şarkısı Something Got Me Started zaten albümden önce almış yürümüştü. "Catchy" yapısıyla dans pistlerinin tozunu, aynı zamanda kulakların pasını alan taş gibi bir pop şarkısıydı. Muhtemelen bu albümden cebime koyacağım şarkı da o olur diye düşünüyordum. Gel gelelim diğer şarkılar birer birer sahne almaya başlayınca bu kez olayın başka taraflara gideceğini anlamıştım. Albüme adını veren Stars ile sophisti-pop kollarına atıldığım, Thrill Me ile o popun karizmatik yönüne tanık olduğum, Your Mirror ile o karizmaya katık edilmiş harika hüzne teslim olduğum için çok mutluydum. Your Mirror ne ise, aynı güçlü hüzün sarmalına sahip How Could I Fall da benim için oydu. Tabii tüm bu duygu birikimleri bir anda oluşmadı. Stars'a her girişte şarkıların üzerine sürekli yeni hissiyatlar eklendi, heyecanlar katlandı.

Simply Red'i Simply Red yapan, tek tük ortaklıklar haricinde tüm şarkıları yazan, çok güçlü bir pop, soul, funk vokal rengine sahip olan kişi 1960 doğumlu Mick Hucknall... Stars'da Something Got Me Started ve Thrill Me dışında tüm şarkılar yine ona ait. Hucknall bu iki şarkıyı grubun keyboard sorumlusu olan ve ayrıldığı 96 senesine kadar harika işler çıkaran Fritz McIntyre ile birlikte yazmış. Hucknall ayrıca bu albümde daha önce Soul II Soul, Sinéad O'Connor, Seal gibi isimlerle olan çalışmalarını duyup beğendiği Japon müzisyen Gota Yashiki ile programming yapması için anlaşmış. Ama bir gün albümün kaydedildiği Venedik'teki stüdyoda davul başında jam yaparken görünce hayran kalıp tam zamanlı davulcu olması için kafalamış. She's Got It Bad ve özellikle süper bir funk füzesi olan Freedom şarkılarında Gota'nın bu hayran kalınası davul hakimiyetini görmek mümkün. Model ile bir de sofraya reggae lezzeti koyan Simply Red, hem bir yanıyla ortaya karışık, hem de bütünlük içinde bir albüm yapıp onu ölümsüzleştiriyor. 90'ların başından beri her mevsimde, sayısız yerde dinlediğim Stars, Simply Red kariyerindeki en sevdiğim albüm olması yanında, benim için tüm zamanların en iyi pop albümlerinden de biridir. Plağı yangında kurtarılacakların başında gelir. Onun için her yer ve her zaman doğrudur. Dinlerken tepenize yıldızlarla dolu bir gökyüzü koyar.

1. Something Got Me Started
2. Stars
3. Thrill Me
4. Your Mirror
5. She's Got It Bad
6. For Your Babies
7. Model
8. How Could I Fall
9. Freedom
10. Wonderland

6 Nisan 2020 Pazartesi

Melt Yourself Down - 100% Yes


Londra'da 2012 yılında kurulan Melt Yourself Down, altı kişiden oluşan İsviçre çakısı gibi bir grup. Funk, caz, rock, afrobeat, art punk, post-punk, dub diye uzayıp giden eklektik bir müzik yapıyorlar.
Acoustic Ladyland adlı bir caz/funk grubunun liderliğini, Polar Bear adlı bir caz grubunun da saksafonculuğunu yapan Pete Wareham'ın kurduğu Melt Yourself Down, bu adı da Amerikalı caz/funk saksafoncusu James Chance'in 1989 tarihli albümünün adından almış. Wareham, bizzat Chance'den izin alarak yapmış bunu. Hatta ilişkileri gelişmiş, Chance 2014'te grubun New York ve Londra konserlerine, Acoustic Ladyland'in üçüncü albümünden bir şarkıya konuk bile olmuş. Wareham, çeşitli gruplardan kurduğu ekibiyle ilk albümü Melt Yourself Down'ı 2013'te, ikinci albüm Last Evenings On Earth'ü de 2016'da çıkarmış. Mart 2020 sonlarında çıkan üçüncü albüm 100% Yes'i dinleyip çarpıldıktan sonra bu iki albüme de baktım. Melt Yourself Down sahiden özel bir grup. Üç albümü de birbirinden güzel. Ama onları tanımama sebep olan 100% Yes'e biraz daha ısındım sanki. 10 şarkıda sürekli keşfedilen, her dinlendiğinde kendini yenilediği hissi veren harika numaralar var. Favorim olduğu üzere, kesinlikle ilk dinleyişte kıymeti anlaşılacak bir albüm olmaması ve kendilerine referans gösterilebilecek başka grup tanımamış olmam onlara gün geçtikçe daha çok bağlanmamı sağlıyor.

100% Yes, içine girdikçe çiçek gibi açılan bir albüm. Açılışı yapan Boot and Spleen için "ska funk" doğru bir tanım sayılsa da, işin pop, hatta big beat yanı bile var. Ayrıca Wareham'ın bir saksafon virtüözü olduğu gerçeği ile hemen tanışıyoruz. Acaba albüm bu rotada mı seyredecek derken ikinci parça This Is The Squeeze'in henüz ilk saniyelerinde birden halaya kalkan bir kitleyi hayal etmeye, kıvrak melodisi ve vokalist Kushal Gaya'nın hindu tondaki nakaratıyla coşmaya başlayabilirsiniz. Born In The Manor ve Every Single Day tam olarak hangi türe örnek vereceğimizi kestiremediğimiz, deneysel ile geleneksel arasında arafta bir yer belirlemiş gibi duran yapıları sayesinde ortada belli bir rota olmadığını gösteriyorlar sanki. It Is What It Is ise Wareham, Gaya ve davulcu Dave Smith'in ortak şovuna dönüşmüş müthiş bir başka şarkı. From The Mouth'u en kısa yoldan drum & bass & jazz & dub şeklinde tanımlayıp sıyrılabilirim. Crocodile'dan sıyrılmak ne mümkün. Bir aksiyon filminin hareketli sahnesinden fırlamış gibi duran bu olağanüstü şarkı, "Melt Yourself Down nasıl, iyi bir grup mu bari" diye soran birine kafadan ilk dinletilmesi gerekenlerin başında geliyor bence. Pete Wareham saksafon tekniğiyle her şarkıya damgasını vuruyor. Ama Crocodile sanırsam bu damgaların zirvelerinden biri. Şarkıda inanılmaz şeyler dönüyor ama hiç öyle geriye alayım, tekrar dinleyeyim durumuna girmeyip bir sonraki randevuda tekrar o gizemleri yaşamak istiyorum.

Don't Think Twice, ter soğutucu bir dub beste olarak planlanıp Crocodile'ın arkasına konmuş olabilir. Fark etmez. Albümü bir kere sevmiş olanlar için bundan sonra nasıl bir şarkı gelse gider. Yine ska punk takılan, lakin olayın punk kısmını cazgır gitarlarla ve agresif bir tutumla değil, daha şen şakrak bir üslupla ele alan Chop Chop ve kapanışta yer alan 7 dakikalık afrobeat lezzeti 100% Yes ile albüm sona eriyor. Ama benim için bu son, sanki en heyecanlı yerinde bitmiş bir dizi bölümünün sonu gibi. Aynı albümü dinleyecek olmama rağmen o dizinin yeni bölümünü izleyecekmiş kadar heyecanlıyım. Saksafonun saf caz ve saf blues içinde yapabildiklerinin farkındayız. Ama Pete Wareham olayı çok başka yerlere taşımış ki, grubu heyecan verici kılan en önemli özellik galiba bu. Grupta George Crowley adında bir saksafoncu olması, Wareham'ın tasarım alternatiflerini çoğaltıp zenginleştiriyor. Wareham'ın Acoustic Ladyland basçısı Ruth Goller'i bu projesine de almış olmasının sebeplerini bolca duyuyoruz. Sonuç olarak, sonu gelmeyen çeşitlilikte bir albüm olan 100% Yes, bir gün hiç ummadığım anda karşıma nefis albümler/şarkılar çıkabileceğine dair umutlarımı güçlendiren bir albüm oldu. Arayışın sürmesi gerektiğine, kötü albümler/şarkılar dinleye dinleye iyileri bulabileceğimize dair motivasyonumu da pekiştirdi.

1. Boot and Spleen
2. This is the Squeeze
3. Born in the Manor
4. Every Single Day
5. It is What it Is
6. From the Mouth
7. Crocodile
8. Don't Think Twice
9. Chop Chop
10. 100% Yes

16 Mart 2020 Pazartesi

The Soul Motivators - Do The Damn Thing


Jungle Fire'ın funk ateşi daha yeni yanmışken üstüne Toronto'dan The Soul Motivators ahalisiyle tanışmam olayı yangına dönüştürdü. Yine kalabalık bir ekip, yine güçlü bir kadın vokal, yine nefeslilerin mekanın sahibi olarak diğer enstrümanları en güzel şekilde ağırladığı taş gibi bir funk albümü. Evveliyatlarında 2015 yılına ait ilk albümleri Free To Believe bulunuyor. O da gayet güzel bir albüm. Ama Do The Damn Thing onu geride bırakmış tam bir funk/soul bombası. Onlar da enstrüman bolluğunu çok kontrollü ve tutkulu biçimde yöneten, en mühimi de iyi yazılmış şarkıları kendi emprovize alanlarında fazla dağıtmadan ana akım funk müziğe yatırım yapıyor olmaları. Tabii funk türünün ana akımından dandik örnekler de çıkıyor. Ama The Soul Motivators kendilerini funk kadar soul ile de motive etmiş, hatta sıklıkla funk rock veya soul rock diye tanımlayabileceğimiz alt kulvarlara da girip çıkıyor. Böyle albümlerde arka arkaya sıkı şarkılar duyunca bir sonraki şarkı için endişe etmeyi ortadan kaldıran bir güven duygusu hakim hale gelmeye başlıyor.

Do The Damn Thing ve Drag and Drop adında iki süper funk şarkısı ile ortama fırtına gibi dalan grup, 9 şarkılık albümün ilerleyen dakikalarında aynı ayarda All The Way To The Bank ve Mindblastin' şarkılarıyla da çıtasını hep yukarıda tutuyor. Bu 4 şarkının yarattığı sinematik duygu yine blaxploitation filmlerin veya 70'ler polisiye aksiyonlarının nabzını tutarcasına akıcı, coşkulu, tempolu dakikalar yaratıyor. Artık müziği dinlemekten çıkıp onu yemek istiyorsunuz. Tabii olay 4 şarkıdan ibaret değil. Say What You Mean ve Miss Those Days şarkılarında Shahi Teruko'nun hareketli şarkılara sonuna kadar hakim enfes soul sesinin biraz daha pamuğa dönüştüğünü görüyor, onu bu yönüyle de takdir ediyoruz. Bu arada ilk albüm Free To Believe'de şarkıları söyleyen Lydia Persaud, bu albümde yerini Shahi Teruko'ya bırakmış. İkisi arasında karşılaştırma yapılması haksızlık olur. Ama Do The Damn Thing şarkıları Free To Believe'den biraz daha fazla beni yakaladığı için, üstelik bu şarkıların vokaliste daha fazla kendini ifade etme şansı tanıdığını düşündüğüm için Teruko'yu tercih ediyorum sanırım.

Teruko sadece güçlü sesiyle değil, politik ve toplumsal açıdan duyarlı tavrıyla da gruba pozitif katkılar sağlamış. Sözlerini yazdığı Modern Superwoman'da kadının emekçi, fedakar ve hayata gerçekçi bakışı üzerinden etkili bir savunması var. Kadınlar için bir marş niteliğinde olduğunu söylemiş. Tek bir boşu bile olmayan albümün soul güzelliklerinden biri olarak Modern Superwoman da takımdaki yeri sağlam şarkılardan. Sona bıraktığım iki şarkı daha var ki, her ikisi de enstrümantal olan Savalas ve kapanışta yer alan Black Rhino gerçekten muhteşem birer funk cevheri. Özellikle 60 ve 70'lerin ikon aktörlerinden Telly Savalas filmlerini akıllara getirmemesi olanaksız Savalas ve ilk 30 saniyesi ağır bir soul şarkı geliyor dedirten fakat bongo, gitar, bas, davul, nefesliler derken akıl uçuran bir groove olan Black Rhino, The Soul Motivators'ın müzikal zirvesi olarak gördüğüm albümün "daha ne kadar yükselebilirler ki" sorusunun cevabı olmuş sanki. İçinde bulunduğumuz zor günlerde insanlar ölüyor, şehirler karantinaya alınıyor, evlere hapsoluyoruz, paranoyaklaşıyoruz. Ne olacağımız, bunun nasıl biteceği belli değil. Sığınacak limanlarımızdan biri de müzik. Peşpeşe yeni Jungle Fire, The Soul Motivators ve Brownout albümleri, bu müziğe gönül veren insanlara hayatta olmanın, hayatta kalmanın önemini hatırlatan nitelikteler. Her şeye rağmen funk seven biri için "Corona Günlerinde Funk" gerçekten iyi geliyor.

1. Do the Damn Thing
2. Drag and Drop
3. Say What You Mean
4. Savalas
5. Miss Those Days
6. All the Way to the Bank
7. Modern Superwoman
8. Mindblastin'
9. Black Rhino

8 Mart 2020 Pazar

Jungle Fire - Tropicoso


Rutin download devriyem esnasında rastladığım Jungle Fire grubunun kendi adını taşıyan albümünün künyesinde afro-funk yazdığını görünce hiç tereddüt etmedim. Zira bu enfes müziğin bünyeme iyi gelen özelliklerini saymaya kalksam Afrika'ya yol olur. Nitekim yanıltmadı ve yılın en iyi funk albümlerinden birini dinlemiş oldum. Bunun geldiği yerde başka var mı diye baktığımda Tropicoso (2014) ve Jambu (2017) adında iki şahane albüm daha buldum. Grubun duyulmasına az da olsa katkım olsun diye birini seçmek istediğimde ise fazla düşünmeden ilk albümleri Tropicoso'yu seçtim. Belli bir nedeni var mı, yok mu diye kendime sorduğumda, diğer iki albümden bir tık daha lezzetli geldiğini fark ettim. Afro-funk'a dair çok şey barındırması yanında, latin funk ve blaxploitation esintileri de yoğun olarak duyuluyor. Sevgili Gloria Estefan'ın "Come on, shake your body baby, do the conga / I know you can't control yourself any longer" tadı da, bir Pam Grier filminin jenerik müziği tadı da almak mümkün. Deep funk türünün kıvraklığını "afro" prensiplere hapsetmeden kendine özgür oyun alanları yaratan, çok fazla da dağılmayıp kafa karıştırmayan enfes şarkılar üretiyorlar.

Fotoğraflarında 10 kişi saydığım Jungle Fire, bu kalabalığı sosyete pazarına döndürmeden, doğru yer ve zamanı iyi bilen müzisyenlerin birbirlerini koruyup kolladıkları bir grup. Tropicoso, vokal duymaktan sıkılan, kendini kaliteli enstrümantal funk müziğin kollarına bırakmak isteyen funksterlar için süper bir seçenek. La Mano adlı 44 saniyelik interlude sayılmazsa toplam 10 şarkının 10'unda da boş yok. Bir dakikalık perküsyon hüzmesi Rompecuero ile açılan albüm, sanki bir 70'ler polisiye filminin açılış jeneriğini andıran sinematik Comencemos (Let's Start) adlı şarkıyla motoru çalıştırıyor. Özellikle sırf Tokuta, Firewalker ve Culebro üçlüsünün inanılmaz funk enerjisi bile albümü dinlemek için önemli bir sebep. Ortak yanları, şarkının büyük bölümünü yürüten kıvrak gitar melodilerinin üstüne funk ustalıklarını profesyonelce serpiştirmeleri. O melodiler şarkı boyunca tekrar ederken bas, davul ve şarkıyı bu tekrardan dolayı monotonlaştırmaktan kurtaran sirkülasyon halindeki nefesliler kendi işlerini görüyorlar. Yani şarkının vokal görevini nefesliler üstleniyor ve harika şarkılar söylüyorlar. Albüme adını veren Tropicoso'da bu durum adeta düet vokallere dönüşüyor. Şarkının westerne çalan tropik funk dokusu muhteşem.

Kazdıkça maden çıkan albüm, Village Hustle adında afro-latin bir diskodan fırlamış gibi duran fıkır fıkır bir şarkıyla sürüyor. Şarkı boyunca tepemizde dönüp duran disko topunun zaten hastasıyız. Oturma odası, sokak, araba artık neredeysek orası bir anda rengarek yanıp sönen ışıklarla bezeli bir dans pistine dönüşüyor. Bir başka tropik deep funk güzellik olan Chalupa'nın artık neresini öveceğimi bilemiyorum. Funky James Bond introsu gibi başlayıp psychedelic reggae moduna giren, bir yanıyla da yine western sıcağını ensemizde hissettiren Snake Pit, albümün bir başka güzelliği. Albüm kapanışını ise bir cover yapıyor. Kübalı ünlü latin funk, salsa, bolero, marangue ustası Luis Santí'nin 1975 tarihli El Bigote albümünün kapanışında yer alan Los Feligreses adlı bu cover, orijinalini bilmesem de sanki orijinal bir Jungle Fire parçası gibi albümün mükemmelliğine cuk oturuyor. Albüm bitince diğer iki Jungle Fire albümüne tekrar döndüğümde Tropicoso'nun füzyon zenginliğinin daha öne çıktığını fark ediyorum. Yani hiçbir şarkı bütünüyle bir funk, latin jazz, reggae değil. Hepsi birbirinin içinde erimiş, birbiriyle paslaşan, birbirini besleyen nitelikte. Bir türü alternatif sınıfına koyan, orada pişirip olgunlaştıran tavır da tam olarak bu.

1. Rompecuero (Intro)
2. Comencemos (Let's Start)
3. Tokuta
4. Firewalker
5. Tropicoso
6. Culebro
7. La Mano (Interlude)
8. Village Hustle
9. Chalupa
10. Snake Pit
11. Los Feligreses