30 Aralık 2009 Çarşamba

Sons and Daughters - This Gift


Adını Bob Dylan’ın The Times They Are A-Changin' şarkısında geçen “your sons and daughters are beyond your command” (oğullarınız ve kızlarınız artık emriniz altında değiller) dizesinden alan Glasgowlu dörtlü Sons and Daughters’ın 2. albümü This Gift 2008’in en iyilerindendi bence. İlk albümleri The Repulsion Box’ı da dinlemiş biri olarak üzerimde This Gift kadar iz bırakmadığını belirteyim. Aslında The Repulsion Box daha fazla beğenilmişti. İki kız, iki erkekten kurulu grup This Gift’te rock’n roll, pop’n roll, folk’n roll artık nereye çekerseniz, önüne geleni tepeleyen, sallayıp yuvarlayan çoşkulu bir rock yapıyorlar. Verdikleri mülâkatlara göre 2006’nın yaz aylarında Adfem adlı İskoç köyünde televizyonu ve telefonu olmayan bir eve kapanarak yazmışlar This Gift şarkılarını. Demek ki albüm yazma moduna girmek için kendini her eve kapatan Bon Iver gibi melankoli dehlizlerine kapak atmayabiliyormuş.

Albümden çıkan ilk single Gilt Complex ile açılış yapan grup, birbiri ardına bombalarını patlatıyor. Kapandıkları eve televizyon ve telefon girmemiş ama bol miktarda enerji içeceği girmiş anlaşılan. Yapımcı koltuğunda (en klişe koltuk da budur!) oturan eski Suede gitaristi Bernard Butler’ın bunda ne kadar pay sahibi olduğunu bilemiyoruz. Zira 12 şarkıda bir kez bile durup soluklanmayan grubun, Suede’in melankolik taraklarında bezi yok görünüyor. Butler da gitar ağırlıklı bu albüme epey gaz vermiştir muhakkak. Yine grubun mülâkatlarına göre Butler, kolları sıvamadan önce “çalın bakalım neyiniz var” demiş. Dinledikten sonra “bunu çıkarın, bok gibi, şunu böyle çalsanız daha iyi olur” şeklinde bodoslama eleştirilerde bulunmuş. (Bu tavır grubun çok hoşuna gitmiş. Sert sevdikleri buradan da anlaşılabilir!) Fakat gerekli taktiklerden sonra sahaya çıkan Glasgow Rangers’ın alıştığı oyun düzenine fazla müdahale etmemiş Butler. Çünkü o ana kadar Sons and Daughters, Butler’ın en beğendiği ve güvendiği yeni gruplardan biriymiş. Vokal, gitar ve piyanodan sorumlu Adele Bethel’in albümün her anına sinen leziz sesi, ikinci gitar, bas, davul üçlüsüyle uyum zirvesi yapmakta. Çiğliği ve olgunluğu aynı bedende barındıran Sons and Daughters müziği, Rebel With The Ghost, Split Lips, The Nest, Goodbye Service gibi karakter sahibi şarkılarla Butler’ı haklı çıkarıyor. Adını saymadığım diğer şarkılardan da çok memnunum. Böyle gruplar her sene bir albüm çıkarsalar dünya daha güzel bir yer olabilirdi.

1. Gilt Complex
2. Split Lips
3. The Nest
4. Rebel With the Ghost
5. Chains
6. This Gift
7. Darling
8. Flags
9. Iodine
10. The Bell
11. House in My Head
12. Goodbye Service

27 Aralık 2009 Pazar

Juliette & The Licks - Four On The Floor


Nirvana’yı saymazsak Dave Grohl denince akla ilk gelen ismin Foo Fighters olması ne kötü! Umarım ki bundan sonra Them Crooked Vultures adı da akıllara gelecek. Hatta artık sadece o gelse bile olur. Ama Dave Grohl denince aklıma başka bir şey daha geliyor. O da zorda kalan müzisyenlerin imdadına yetişen bir davul emekçisi oluşu. Oraya birazdan geleceğiz. Asıl konumuz Juliette & The Licks... Hâlâ duymamış olan varsa tabiî o Juliette de Juliette Lewis oluyor. Yani Kalifornia, What's Eating Gilbert Grape, Natural Born Killers, Strange Days, From Dusk Till Dawn ve daha birçoklarında rol almış fena halde seksi insan... Lewis’in müzikle ilk flörtü 1994 yılında Melisa Etheridge’in Come To My Window videosunda görünmekle başladı. Bir yıl sonra da senaryosunu James Cameron’un yazdığı, o zamanki karısı Kathryn Bigelow’un yönettiği harika bilim kurgu macera Strange Days filminde canlandırdığı Faith rolüyle sahnede PJ Harvey coverı Hardly Wait’i seslendirdi. 2000 yılında da The Crow: Salvation filminin soundtrack albümünde The Infadels ile düet yaptı. Sinema yüzünden uzun süre kopuk kaldığı rock aşkına sıkı bir dönüş ihtiyacı hissederek dört müzisyenle birlikte Juliette & The Licks’i kurdu.

Müzikte adını duyurmadan evvel Juliette Lewis, Johnny Depp’in gece kulübüne, HIM’in videosuna, Prodigy’nin albümüne konuk olayım derken nihayet grubuyla önce bir EP, bir yıl sonra yani 2005’te de ilk albüm You're Speaking My Language’i yayınlıyor. Bu süreçte şarkı yazarı ve prodüktör Linda Perry (4 Non Blondes) de onu yalnız bırakmıyor. Albümün tanıtımı için düzenlenen tur, grup için gayet iyi geçerken ve yeni şarkılar yazılmaya başlanırken tur sonunda davulcu Jason Morris nedense grubu bırakıyor. Neyse ki bunu duyan adamımız Dave Grohl hızır gibi yetişerek yakın dostu Lewis’i ve grubunu mağduriyetten kurtarıyor. Başlangıçta sadece birkaç demo için gruba yardım eden Grohl, baktı şarkılar tam sevdiği kıvamda, ikinci albüm Four On The Floor’un tamamı için grupla birlikte stüdyo mesaisine kalıyor. Sonuç bence You're Speaking My Language’den bile iyi. Hatta geçenlerde 2009 tarihli Terra Incognita’yı dinledim. Four On The Floor’daki dinamizmin, kaliteli ve özenli şarkıların çeyreği bile yok.


Smash and Grab, Hot Kiss, Sticky Honey üçlüsüyle başlayan albüm, iki küsür dakikalık fişek gibi rock’n roll kayalarını üzerimize salıp sallıyor, yuvarlıyor. Ardından biraz da şarkı sürelerini uzatıp ağır takılarak (tempo olarak değil!) çerezlik olarak yaftalanmaktan imtina ediyor. Death Of A Whore, Purgatory Blues, Bullshit King ise bu tavrın üç numunesi olsun. Juliette Lewis, Iggy Pop’un kendisiyle aynı yaşlardaki dişi versiyonu gibi söylüyor. The Licks, teorilerini başarıyla pratiğe döküyor. Dave Grohl, gittiği yere “…was here” yazan tipler gibi teorisini değil, emeğini ölümsüzleştiriyor. Bana göre en iyi Juliette & The Licks albümünün bu olması Grohl’a mı bağlanır, hayır! Davulda kendine bir stil edinip duyulduğu an “işte o!” denilecek kadar belirgin gelmese de, Grohl gibi bir adam girdiği stüdyoda mutlaka fikir beyan etmiştir yine de. Etmediyse bile en iyi Juliette & The Licks albümü Four On The Floor’dur kanımca.

1. Smash and Grab
2. Hot Kiss
3. Sticky Honey
4. Killer
5. Death of a Whore
6. Purgatory Blues
7. Get Up
8. Mind Full of Daggers
9. Bullshit King
10. Inside the Cage

22 Aralık 2009 Salı

Them Crooked Vultures - Them Crooked Vultures


Süper grup modası sürüyor. Üç kişiden oluşan Them Crooked Vultures, aslında “kişi” olmaktan çıkmış, rock camiasında birer markaya dönüşmüş üç dev adamın grubu. Gerçi Chickenfoot’tan sonra her tarafı dev olsa ne olur diye temkinli yaklaşmayı gerektirecek bazı ortaklıklar bir bardak suda fırtına koparmaktan başka bir işe yaramıyorlar bana göre. Kopup geldikleri grupların hayranları, onlar ne yapsa dinleriz hesabı bu birleşmelere de tapar hale geliyorlar. Daha albümü duymadan yılın en iyisi, en süperi seçebiliyorlar. Bu sevgi hali gözleri ve objektifliği kör ediyor. Böyle bir durumda objektifliğe veya göze kimin ihtiyacı olur ki? Tek ihtiyacımız, farklı grupların soundlarından derlenmiş özgün bir tür arayışı içindeki bir çift kulak!

Vokal ve gitarda Josh Homme (Queens of the Stone Age, Eagles of Death Metal), davul ve geri vokallerde Dave Grohl (Nirvana, Foo Fighters), bass, keyboard, piyano, slide gitar, mandolin ve geri vokallerde ise yaşayan efsane John Paul Jones’un (Led Zeppelin) üç köşeyi tuttuğu Them Crooked Vultures, bu kriz ortamında tek iş geçindirmiyor diyerek kurulmuş bir grup değil muhakkak. Üçü de kendi alanlarında son derece saygın, mevki-makam sahibi rock figürleri ve bu saatten sonra yazdıklarını şarkı değil tarih olarak algılayacak derecede geniş hayran kitleleri var. Ama sadece öylesine takılmak için bir araya gelmişler sanki. Chickenfoot’un aksine bu tip yan yana gelişler, müzisyenlerin hamurundaki deneyselliği körükleyici nitelikte olabiliyor. Böylece bazen dinlemekten sıdkımızı sıyıran hard rock, heavy metal, alternative, blues numaralarına yeni baharatlar serpiştiriyorlar. Them Crooked Vultures tam da böyle bir birleşme olmuş. Queens of the Stone Age’in klâsik rock ile alternative rock’ı buluşturan ilginç mayasının, John Paul Jones’un Zeppelin zamanında ve Zeppelin sonrası sololarında da hissedilen deneysel tecrübelerinin, dünyanın en iyi davulcuları arasında gösterilen Dave Grohl’un soluklanmaya niyeti olmayan enerjisinin atılıp karıştırıldığı bir kazan Them Crooked Vultures.


O kazandan çıkan şarkılar, ne kadar Zeppelin ve QOTSA’den izler taşıyorsa, Foo Fighters’dan da o kadar taşımıyor. Zaten şu Foo Fighters olayı Grohl’un harbi rocker kişiliğine hiç yakışan bir girişim değil bence. Grohl’u Foo Fighters dışında her yerde seviyorum. Hâl böyleyken, Them Crooked Vultures müziği, işin içinde yer yer “experimental” gibi zor bir terimi barındırınca, geniş kitlelerce öyle şıp diye benimsenecek kolaylıklar içermiyor. Oysa tanıyıp bildiğiniz bu üç adamdan ne bekliyorsanız hepsi mevcut bu albümde. Şâyet kendinizi o deneyselliğe hazırlarsanız (ki bu “evet hazırım” diyerek hazır olunan bir durum değildir) tadına doyum olmayan bir albümle burun burunasınız. İlk şarkı No One Loves Me & Neither Do I’ı dinlemeye başlayınca tuhaf bir Zeppelin ürpertisi yaşadığım için böyle söylüyorum. Grohl’un geri vokalleriyle daha bir güzelleşen sıkı alternative rock Mind Eraser, No Chaser, dikkatli dinleyiciler kısa süreli “ilk şarkıyla bunu yapan aynı grup mu” dumuru yaşayabilir. İlk dinleyişte hissedilen bir şey değil bu. Üç numara New Fang’a geldiğinizde leziz bir heavy caz parçasına teslim olma şansınız var. AC/DC gibi başlayıp, Zeppelin gibi devam eden, bir ara Marilyn Mansonlaşan, nasıl bittiği de anlaşılmayan Elephants, albümün en iyilerinden. Zaten bu “en iyiler” o kadar çok ki, her dinleyişte yeni adalar keşfetmek olası.

John Paul Jones ustanın bası ve orguyla uçurduğu Scumbag Blues, çoğu şarkıda olduğu gibi üçlünün kusursuz uyumuna uyandıran yapıda. Dibine kadar Zeppelin ruhuna sahip Raptiles, psychedelic pop parçalarını anımsatan Interlude With Ludes, karizmasından sual olunmaz Caligulove, albüm boyunca bulunduğunuz yeri jam session mekânı haline getirdikten sonra birden dans pistine çeviren Gunman uçurumdan üzerinize yuvarlanan iri kaya parçaları adeta. Final de grubun şanına yakışır nitelikte. Spinning In Daffodils adlı 7.5 dakikalık parça sanki David Bowie’nin geri vokal yaptığı, eski grunge zamanlarına selam yollayan epik bir rock külçesi. Them Crooked Vultures, grubu oluşturan üç önemli ismin temsil ettiği değerlerle döllenmiş, bu sayede özgün bir kimya yaratmış, “TCV müziği” denen şeyi ortaya çıkarmış bir deneyim. Yılın rock olayı!

1. No One Loves Me & Neither Do I
2. Mind Eraser, No Chaser
3. New Fang
4. Dead End Friends
5. Elephants
6. Scumbag Blues
7. Bandoliers
8. Reptiles
9. Interlude With Ludes
10. Warsaw or the First Breath You Take After You Give Up
11. Caligulove
12. Gunman
13. Spinning in Daffodils

18 Aralık 2009 Cuma

Gossip - Music For Men


Gossip’i hâlâ tanımayan var mı bilmem. Varsa da müzik kanallarıyla, radyolarla alakası olmayan kimselerdir büyük ihtimalle. 1999’da kurulup bu yıl çıkan Music For Men ile tam 5 albümleri bulunan Gossip üçlüsü, bu geçmişten ötürü değil, Music For Men ile bu popülariteye sahip oldu denebilir. Albümden çıkan iki single Heavy Cross ve Love Long Distance’ın sürekli ekranlarda dönen klipleri ve konser performansları, tıpkı benim gibi birçok insanda sanki yeni çıkmış bir grup izlenimi yarattı. Vokal, gitar ve davulu paylaşan üçlü, indie rock bünyesinde pop punk ve dans ile içli dışlı bir müzik sunuyorlar Music For Men’de. Grubun önceki albümlerine hiç göz atmadım. Bu albüme göz atma fikri de o klipler ve konser görüntüleri sonrası oluştu. Gruba ayrıcalık katan en önemli unsur olan tombiş vokalist Beth Ditto’nun iri yapısına rağmen konserlerde kan ter içinde oradan oraya zıplaması, bu bitmeyen enerjiyle bıraksalar sabaha kadar sahneden inmeyecekmiş görüntüsü, yapılan müziği biraz geri plana itiyor. Gerçi bu müziği herkes yapıyor, yapabiliyor. Ama Beth Ditto’nun fiziki görünümünün bile önüne geçemediği çok daha ayrıcalıklı bir yanı var: Rahatlıkla uçlara oynayabilecek güçlü sesi!

Ne var ki grubun ortaklaşa yazdığı şarkıların çoğu tekdüze geldi bana. Adı geçen single’lar, özellikle de bana göre albümün en iyisi olan Heavy Cross, radyo dostu bir çıkış parçası olduğu kadar, kimi radyo ucuzluklarıyla fazla yüz göz olmayacak kadar da kaliteli bir dance rock. Ditto’nun sesini tüm şarkılarda inişli çıkışlı biçimde duymak keyifli de olsa, keşke Heavy Cross tadında birkaç şarkı daha bulunsaymış diye hayıflandırmıyor değil albüm. Tabiî bu güzel sesin gölgesinde kalan Brace Paine’in (adamın Nathan Howdeshell diye başka bir adı ve soyadı da var bu arada!) her yere girip çıkan gitarı ile, gruba 2003’te katılmış olan ve albüm kapağında şekil yapılmış resmi bulunan Hannah Blilie’nin aktif davulu güzel anlar sunuyor. Ama şarkı yazarken ya biraz aceleci davranmışlar, ya da sıkıcı piyasa normlarına sadık kalma stratejisini fazlaca benimsemişler izlenimi yarattılar üzerimde. Yine de Pop Goes The World, Vertical Rhythm, Love And Let Love gibi vasatın üzerinde kalmayı bilen parçalar da mevcut. Sahnede çok daha enteresan bir grup oldukları muhakkak.

1. Dimestore Diamond
2. Heavy Cross
3. 8th Wonder
4. Love Long Distance
5. Pop Goes the World
6. Vertical Rhythm
7. Men in Love
8. For Keeps
9. 2012
10. Love and Let Love
11. Four Letter Word
12. Spare Me From the Mold

14 Aralık 2009 Pazartesi

GoodBooks - Control


Dört İngiliz evladından mürekkep GoodBooks (space tuşuna basmadan yazılıyor), 2005 yılında kurulmuş, aynı yıl Valves & Robots adında 4 şarkılık bir EP yayınlamış. Öncesinde grubun bir bölümü Fingerprints adıyla da biliniyormuş. Ana kadro kesinleşince de GoodBooks adında karar kılmışlar. Bu bilgilerin ne kadarı gereklidir bilemiyorum ama 2007 Temmuz’unun sonunda çıkan debut Control’a tesadüf edince bana kendilerini merak ettirdiklerinden ötürü böyle bir giriş yapmak istedim. Zira Control albümleri bir debuta göre tertemiz ve tecrübe kokulu alternative/indie rock şarkılarından oluşmakta. Önünüze gelen her ilk albümde bu meziyetlere rastlayamayabiliyorsunuz. Her enstruman yerini biliyor, şov yapmadan da cool olunabileceği üzerine numuneler sunuyorlar. Grubun en öndeki ismi olan Max Cooke’un gitarı ve vokali, GoodBooks gibi çıtır sayılabilecek bir grup için hiç de acemi veya acemiliğini belli etmek istemeyen snoblukta değil. Keyboardlardan sorumlu J.P. Duncan’ın grup müziğine elektro katkısı da unutulmamalı.

Control albümünden Walk With Me, Leni, The Illness ve Passchendaele olmak üzere 4 single çıkmış. Hepsi de birbirinden şeker parçalar. Geri kalan 8 şarkıya bakınca bu dört single’ı yazı-tura atarak seçmişler diye düşündürüyorlar adama. Çünkü 12 şarkının tamamı single kumaşına ve sanki 5-6 albüm sonrası çıkmış bir best of kalitesine sahip bana göre. Hele ilk şarkı Beautiful To Watch (ki bence iyilerle dolu bu albümün en iyisi) gibi bir güzelliği single olarak çıkarmamanın bir açıklaması olmalı. “Single kumaşı” benzeri laflar, single kültürü almamış benim gibi bünyelerin diline kolay dolanıyor. Ama Beautiful To Watch’ın o dinlemesi güzel kimyasına, single’ın ne olduğunu bildiği halde hayatında hiç single’a para vermemiş bir dinleyici bile kolayca tav olabilir. Üstelik riski de yok. Daha ilk şarkı olan Beautiful To Watch’ı beğenmeyen biri, diğerlerini hiç boşuna dinlemesin, zaman kaybetmeyip sıradaki albüme geçsin. Yok ben severim böyle şeyleri derse, The Curse Of Saul, Turn It Back, Start/Stop önderliğindeki diğer besteleri de keşfetmeye hazır olsun.

1. Beautiful to Watch
2. The Illness
3. Passchendaele
4. The Curse of Saul
5. Alice
6. Good Life Salesman
7. Violent Man Lovesong
8. The Last Day
9. Walk With Me
10. Leni
11. Turn It Back
12. Start/Stop

9 Aralık 2009 Çarşamba

R.E.M. - Automatic For The People


Sözün bittiği anlar. Devreye görüntüler girer. Sözler dolusu şeyler anlatırlar. Ama sözlerin bitmediği ve koluna müzikleri taktığı anlar da vardır ki, tadına doyum olmaz. Şarkıların duruşunu belirlemek için yazılan sözlerin yanında, ucu açık sözlerin iyi seslerle birleşimi de farklı duruşlar sağlar. Bu şarkıların toplandığı öyle albümler vardır ki günlere, aylara, yıllara damgasını vurmuştur. Lafı fazla uzatmadan hayatımın albümlerinden biri olan R.E.M.’in 1992 tarihli Automatic For The People’a gelmek istiyorum. Söz ve müziklerin böylesine uyum sağladığı, enstruman ve vokal işbirliğinin bu kadar yoğunlaştığı çok az albüm çıkıyor son zamanlarda. Bir de derler ki, eskiye takılıp kalmayın.. Bazı albümler için belli ortamlar yaratırız. Çünkü tadı ancak öyle çıkar. Deniz kenarı, pencere yanı, yağmurlu günler, sıcak geceler, alkollü bedenler hep müziğe ihtiyaç duyar. Ama ben Automatic For The People’ı bunların hepsinde ve daha fazlasında da dinlesem hiç fark etmiyor. Çünkü bu albüm, dünyaya düşmüş ve yaşamın her evresine anlam katabilen bir başka evren neredeyse.

Drive ile açılıyor albüm. Automatic For The People’ı hayatımın albümlerinden biri yaptıysam, Drive’ı da hayatımın şarkılarından biri olarak görmüşümdür. Yürümeye başlayıp sonra duran, her duruşunu “baby” ile yapan, Michael Stipe’ın ilk kez bir şarkıda “rock’n roll” dediği, hüznün ve mesafenin aynı anda hissedildiği, gitarın ve ekolu vokalin soğuk bir ağıt gibi içime işlediği, “hey çocuk, kimse sana ne yapmanı, nereye gitmeni söyleyemez” diye içimdeki teenage damarına bastığı bir başyapıt. Bitmesi gerekiyor ve bitiyor. “Baby”lerle.. Ardından gelen Try Not To Breath aksak ritimli, tutkulu ve basçı Mike Mills’in vokalleriyle zenginleşen, yaşlılık-ölüm temalı harika bir şarkı. Stipe’ın “I Want You To Remember” dizesini heceleyişi, hızlı geçtiği diğer dizelerle çok uyumlu. Sonra The Sidewinder Sleeps Tonite ile albüm şenleniyor birden. Bir önceki albüm Out Of Time’da yaşama sevincimizi tavana vurduran Shiny Happy People’dan sonra R.E.M.’in neşelendiğini görmek çok güzel. Nakaratında Stipe’ın ne dediğini bir türlü anlayamamış, nihayet “call me when you try to wake her up” dediğini bir yerlerden bulup karaoke yapmaya çalışmış ve tabiî ki başarısız olmuştum. Ayrıca albümün olağanüstü orkestrasyonunu sağlamış olan efsane Led Zeppelin basçısı John Paul Jones’un yaylılarını bu neşeli şarkıda yoğun biçimde duyarız. O yaylılar, mutlu bir şarkının gereksiz yere sulandırılmasına izin vermeyen bir olgunluk da katıyor.

Sırada Everybody Hurts var. Ne demeli? Herkesi incitmek, herkesi ağlatmak için yazılmış diyeceğim ama çok basit kaçacak. Muhtelif partilerin tekno hengamesi ardından, sadece slow dans vaktinin geldiğini işaret eden muameleye maruz kalması herkesi üzer elbet. Sonsuz bir kederin yanında, “hold on” seslenmeleriyle, klibindeki gibi otoban kalabalığında sıkışmış insanları arabadan indirip gökyüzüne baktıracak kadar ümit dolu aynı zamanda.. New Orleans Instrumental No.1 adlı 2:12’lik sözsüz parça, ilk üç şarkının yoğunluğunu biraz olsun hafifletmek için mi, yoksa ardından gelecek olan Sweetness Follows’un katran karası efkarına hazırlamak için mi bilinmez, 4. sırada güzel bir köprü olmuş. 5. sırada insanın içine işleyen koyu bir çello ile o ana dek farkına varamadığım ruhumun derinliklerindeki yayları harekete geçiren Sweetness Follows, albümün en muhteşem anlarından sadece biri.. “Küçücük hayatlarımızda kaybolduk” diyor Stipe.. Yaşamın kıymetini bilmemiz, kenetlenmemiz gerektiği gerçeğini saplıyor yüreğimize. Cameron Crowe’un ruhsuz Vanilla Sky filminde de kullandığı bu parçayı hiçbir filme yakıştıramıyorum. Kaset alışkanlığımıza denk geldiği için bu şarkı aynı zamanda ilk yüzün kapanışını yapıyordu. O kaset ki, artık defalarca dinlenmekten feleği şaşmasına rağmen hiç şikayetçi olmaz, her seferinde zevkle döndürürdü albümü.



İkinci yüzün açılışını yapan sağlam akustik Monty Got A Raw Deal, sinema tarihinin en naif aktörlerinden biri olan Montgomery Clift’e ithaf edilmiş nefis bir şarkı. Oyunculuk yeteneğini sergilediği bazı klasiklerle, Oscar adaylıklarıyla, geçirdiği trafik kazasıyla, eşcinselliği yüzünden maruz kaldığı zorluklarla, karizmasıyla ve 46 yaşında ölümüyle unutulmazlar arasındaydı. Kimbilir, Michael Stipe belki bir gün Andy Kaufman gibi onu da bir film ile anmak isteyebilir. İlk yüzün hüzün dolu atmosferinden bu sayede bir nebze sıyrılan albüm, 8. şarkı Ignoreland ile birden sert ve öfkeli bir hal alıyor. Baba Bush, Reagan, medya ne varsa topa tutuyor ve sanki bir sonraki ve de en sert albümleri Monster’ın ayak seslerini duyuruyor. Nefret edilen Amerika’nın nefret edilme sebeplerini doğrudan Amerika’ya değil, onu bu hale getirenlere bağlayıp ateş püskürüyor. Kan ter içinde bittikten sonra ise Star Me Kitten ile öyle bir sakinleşiyor ki yeniden huzur buluyoruz. Şarkının o sevimli, gizemli ve ilahimsi havası ile Stipe’ın yine heceleyerek “Fuck Me Kitten” demesi kulaklara hoş bir tezat da yaratmıyor değil. Söylentilere göre şarkının ismi başlangıçta bu olacakmış. Ama Michael Stipe, oyuncu dostu Meg Ryan’ın ricasını kırmayıp Star Me Kitten isminde karar kılmış. Bence gerek de yokmuş ama “fuck” sözcüğünün bize hitap edişi ile onların algılayışı farklı olduğundan, sadece ismen minik bir sansürden geçmesinde bir sakınca olmamalı.



Man On The MoonJim Carrey’nin Amerika’nın en sıra dışı komedyenlerinden biri olan Andy Kaufman’ı canlandırdığı Milos Forman filminin esin kaynağı olan şarkı. Film de fena değildi. Ama bu şarkı “R.E.M. nasıl bir gruptur” diye soracak olan birine dinletilip, başka söz etmemek suretiyle tek başına R.E.M. Kullanma Kılavuzugörevi bile görebilir. Coşku, hüzün, akustik, elektrik, Stipe’ın harika vokali, zaman zaman anlaşılması güç, aşırı kişisel sözleri, Mike Mills’in kucaklanası geri vokalleri, amatör ruhunu teslim etmemiş profesyonel gitarı, bası, davulu.. Stipe’ın Elvis takliti yaparak “hey baby” demesi de, ne zaman dinlesem dudaklarıma “hey baby” dedirten bir özelliğe sahiptir. Sona yaklaşırken Stipe ve piyano Nightswimming’i söylemeye başlarlar. Adı itibariyle geçmişten belli bir anımı kazımasından dolayı da sempatim vardır şarkıya. Fakat bunun ötesinde olağanüstü bir piyano baladı olması onu hiçbir kalıba, şablona koyamaz. Kapanışı ise güzeller güzeli Find The River yapar. “Nehiri bulmam gerek” modundadır Stipe.. Ama tonu o kadar esnek ve karakter sahibidir ki, dinleyenin ruh haline bürünmekte hiç sorun yaşamayacak bir bukalemunluk vardır içinde. R.EM. böyle bir şey değil midir zaten?

Automatic For The People için tam bir yol albümü derler. Katılmıyorum. Bir ağacın tepesinde bile dinlesem beni oraya uyduracak, bir asansörde duysam bile bana tempo tutturacak, bir yaz gecesi rastlasam bile mevsimleri unutturacak yegane albüm bu iken, onu yıllara, yollara hapsedemem. Zaten ben istesem de o kayar gider.

1. Drive
2. Try Not to Breathe
3. The Sidewinder Sleeps Tonite
4. Everybody Hurts
5. New Orleans Instrumental No. 1
6. Sweetness Follows
7. Monty Got a Raw Deal
8. Ignoreland
9. Star Me Kitten
10. Man on the Moon
11. Nightswimming
12. Find the River

6 Aralık 2009 Pazar

Crash Kings - Crash Kings


80’lerde Elton John’u Billboard rock listesinde gördüğümde nasıl dumur olduğumu hatırlarım. Rock sayılabilmek için gerekli şeyin illa gitar olmayacağını, piyanonun da rock menüsünde çok ayrıcalıklı bir yeri olduğunu, rock müziğe istifini bozmadan benzer bir ruh kattığını anlamam epey zaman almıştı. 90’larda tanıştığım, ama fazla samimi olmadığım Morphine’in de “gitarsız rock grubu” şeklindeki sunumuyla meseleye daha soyut bakmak gerektiğini anlamıştım. Hatta ters açıdan bakıldığında, içine gitar sokulan her şeyin rock sayılmayacağına uyanmam da bu sayede oldu diyebilirim. Tori Amos’a, Billy Joel’e daha farklı gözlerle bakabilmem de öyle… L.A. üçlüsü Crash Kings benzeri pek çok grupla daha önce de karşılaşmıştım. O farklı gözler, bu insanların da birer rock grubu sayılmalarının haklılığına işaret ediyordu. Üstelik salt rock algılanışının değil, pop ile de seviyeli bir birliktelik kurmanın adını koyuyorlardı adeta.

Crash Kings, Mayıs sonlarında çıkardıkları aynı adlı debutlarıyla yazdan beri ara ara takıldığım, takıldığımda da bir çırpıda bitirdiğim, her bitirişimde de “aa bitti mi” olduğum 10 adet piyano rock örneği sunuyor. Bazı kaynaklarda referans olarak Ben Folds Five adı geçiyor ki, ben olsam bunu resmen küfür sayardım. Tamam, müzikal bir akrabalık sözkonusu olabilir. Fakat Crash Kings şu çıtır haliyle 1995’ten beri müzik yapan Ben Folds Five’dan daha hoş göründü kulağıma. Bu işe yıllarını vermiş grupları bir anda yepyeni bir başka grupla karşılaştırmak suretiyle harcamak adetim değildir. Öte yandan kulak sevmeyince sevmiyor işte. 1995’ten beri müzik yapıyor olabilirsiniz ama bir tane bile Mountain Man çıkaramamış bir topluluksunuz benim gözümde. Piyano ağırlıklı pop/rock yapan her grubun Ben Folds Five ile kıyaslanmasından da nefret ettiğimi belirteyim.

Crash Kings’e dönelim, içimiz açılsın. Debut albümü açan Mountain Man –ki bence yılın en iyi şarkılarından biri- grup hakkında genel bir fikir verebilir. Vokal ve piyanodaki Tony’nin etkileyici sesi ve virtüözlük taslamayan enstruman kabiliyeti Crash Kings’in ana karakterini oluşturuyor diyebiliriz. Belli ki bu vokal 60’lar ve 70’lerin devasa rock vokallerini çok iyi etüd etmiş ve kendini bulmuş. Çoğu zaman gitar işlevi gören bas gitardaki Mike ve bir oturuşta kaydedilmiş izlenimi uyandıran güçlü davuldaki Jason ile çok uyumlu bir üçlünün zevkli pop/rock şarkılarına kendimizi bırakıyoruz. Özellikle piyanonun sağladığı bar atmosferi ve Brit havasından da yoğun izler taşıyan Crash Kings, Come Away’in olgun duruşu ile 14 Arms’ın ele avuca sığmaz çocukluğu arasında dolanan kaliteli müziğine ilgiyi hak ediyor.

1. Mountain Man
2. 1985
3. It's Only Wednesday
4. Come Away
5. Non Believer
6. 14 Arms
7. Raincoat
8. You Got Me
9. Saving Grace
10. My Love

3 Aralık 2009 Perşembe

Pete Yorn & Scarlett Johansson - Break Up


Pete Yorn, 2000’lerin başından itibaren içinde bulunduğu müzik dünyasına kendi çapında bir şeyler katmaya çalışmış, 4 stüdyo, birkaç da konser albümü çıkarmış bir folk rock müzisyeni. Yorn, 2009’da yayınladığı Back & Fourth albümüyle bugüne dek ne uzayıp ne de kısalan bir singer/songwriter insanı olduğunu düşündürdü bana. Tabiî sadık hayranları, hatta sadık eleştirmenleri bile var. Hani dinler beğenmezsiniz ya da idare eder bulursunuz, ama yine de saygı duyarsınız ya (ne işe yarayacaksa!) işte Pete Yorn biraz da o tür bir adam. Saygı duyduğunuz bir adam için biraz daha konuşabilmek istersiniz, fakat yapamazsınız ya, Pete Yorn benim için aynı zamanda o tür bir adam!

Scarlett Johansson adını sinemadan sonra müzikte de duymaya başladık. Bu iyi mi kötü mü tam bilemiyorum. Sinemada üzerine yapışan basmakalıp rollerin dışına çıkamayan, ileride de çıkacakmış gibi durmayan oyuncu, fizikî görünümünün yaydığı bazı negatif elektriklerden kurtulmak (ki bu görünümün negatiflik yaydığını söylersem temiz bir dayağı hak ederim, ama sözkonusu negatiflik “aptal sarışın” imajından kaynaklı) ve farklı bir alanda da kendini gösterebileceğini kanıtlamak için 2008’de bir albüm çıkardı. Tom Waits şarkılarından derlenen bir cover albüm olsa da, gerçekten iyi bulduğum (-ne kadar iyi? / -Scarlett Johansson’dan beklenenden biraz daha fazlası olacak kadar!) bu albümden sonra ise aynı zamanda oynadığı He's Just Not That Into You filminin müzik albümünde Jeff Buckley şarkısı The Last Goodbye’ı coverladı. “Cover Güzeli” etiketi zaten türlü magazin mamulü tarafından kendisine yapıştırılmıştı. Ama sinemada üzerine yapışandan sonra bu sefer müzikte üzerine yapışması muhtemel “Cover Güzeli” etiketini de çıkarmak gerekiyor bir yerden sonra.

2006 yılındayız. Pete Yorn, Serge Gainsbourg’ın 1968’de Brigitte Bardot ile yaptığı düetlerin ruhunu taşıyan bir albüm yapma fikrini kafasına koyuyor. Uykusuzluk çektiği bir hafta boyunca bu fikirle yatıp ne yazık ki uyuyamayan Yorn, en sonunda başardığı bir uykusunda bu fikrinin rüyâsını görüyor. Üstelik sabah uyandığında her şeyiyle zihninde gerçekleşmiş şekilde. Bu noktada sevgili Pete’in medyaya vereceği mülâkatları düşünerek baya bir salladığı görüşündeyim. Bu kadar detaylı rüyâlar gördüğünü beyan edenlere oldum olası inanmam. Neyse, kendisi vakit kaybetmeden arkadaşı Scarlett Johansson ile temasa geçip bu fikri ona da anlatıyor. Scarlett da “iki insanın düetlerle ilişkilerini vokalize etmeleri fikri ilginç küçük bir macera gibi, hep arkadaşlar arasında böyle minik projeler hayal etmiştim” şeklinde sevimli demeçlerle olaya ısınıyor. Pete Yorn arkadaş çevresinden müzisyenleri topluyor ve çıkacak olan albümün yapımcılığını üstlenen Sunny Levine’ın garaj stüdyosunda Break Up albümü pişirilmeye başlanıyor. Evet tüm bunlar 2006 yılında oluyor. Ama Johansson’un debut albümü Anywhere I Lay My Head’e öncelik tanınması sonucu yaşanan gecikmeyle Break Up’ın çıkması 2009'un Eylül ayını buluyor. Bu süreye kadar Pete Yorn, albümü gözü gibi (bazı kaynaklarda kızı gibi!) sakınarak hiç kimseye dinletmiyor, çalmıyor. Scarlett “albümün tamamlanmış halini ilk duyduğum andan beri onu seviyorum, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsam beni alıp götürüyor” benzeri sevimli demeçlerine devam ediyor.


Break Up piyasaya çıkmadan önce internete düştüğünde dinleyenlerden alınan tepkiler ise çeşitlilik gösteriyor. Beğenenlerin gösterdiği aşırı ilgi, albümün bu kadar süre gizlenmeyecek kadar güçlü olduğu yönünde Yorn’u ikna etmeyi başarıyor. Böyle bir iknaya neden ihtiyaç duyduğu merak edilirse, onu da Scarlett’i şarkı söylerken duyabileceğimiz ilk kayıt olarak Break Up’ın değil, Anywhere I Lay My Head’in tercih edilmesine ve aradan geçen uzun sürenin albümün gerçekleştirilmesi aşamasındaki o ilk heyecanı yansıtamama korkusuna bağlayabiliriz. İki albüme bakarak, çok doğru bir strateji olduğu da su götürmez. Çünkü Break Up o suyu Anywhere I Lay My Head’in eline dökemez kanımca. Peki iki sevgilinin ayrılıklarını tema olarak belirlemiş Break Up hangi açılardan ikna edici veya değil? Bunun her insanda yansımasının aynı olması beklenemez.

Bir kere ayrılık konusundan hareketlenen bir albüm bu kadar ruhsuz olmamalıydı. Albümden önce piyasaya düşen ilk single Relator ile fena sayılmayacak şirin bir pop açılışında bulunan albüm, yarım saat süresi boyunca ayrılan bir çiftin muhasebesini yapamayacak kadar sığ ve samimiyetsiz geldi bana. Mesela Search Your Heart da kulağa kötü gelmiyor. Ama albüm genelinde ya nötr ya da mutlu bir hava seziliyor nedense. Hani ayrılığı yeni bir başlangıç olarak görüyorlarsa veya birbirlerinden kurtulduklarına seviniyorlarsa bilemem. Bu ne biçim bir aşkmış ki, ayrılık size böyle şarkılar yazdırmış/söyletmiş. Ne kadar kurtluymuşsunuz, ayrılır ayrılmaz çangır çangır indie pop yapıyorsunuz. İnsan hiç mi hüzünlenmez, kızmaz, ağlamaz! Kaldı ki o bana kısmen mutlu görünen havanın bile hakkını tam olarak veremiyor ikili.

Sözler desen "seninle başım dertte, I don't know what to do" düzleminden sapmıyor. Siz şimdi “ayrılık üzerine bir albüm yapacağız” diye ortaya atılıyorsanız, ben de Nick Cave & PJ Harvey koyuluğu ararım notaların arasında, seslerin kucağında. Belki biraz Clean ile o kıyılara uzaktan bakabilmişler o kadar. Break Up’ta 8 Pete Yorn bestesi yanında bir de Chris Bell şarkısı I Am The Cosmos coverı yer alıyor. O da pek bir gereksiz olmuş. Madem cover koymaya karar verdin, neden fikrinin çıkış noktası Gainsbourg-Bardot parçası seçip de selamlarını saygılarını göndermezsin ki 68 yılına? Çünkü Pete Yorn saygı duyuran bir bağımsız olabilir ama çok da donanımlı bir müzisyen kafasına sahip değil bana göre. Belki de hayatında hiç ciddi bir ayrılık yaşamamış sanki. Ya da yaşamış da, fazla kurcalamamış.

1. Relator
2. Wear and Tear
3. I Don't Know What to Do
4. Search Your Heart
5. Blackie's Dead
6. I Am the Cosmos
7. Shampoo
8. Clean
9. Someday

30 Kasım 2009 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Kasım 2009)

Heather Nova - Siren
Yıl: 1998 ABD
Tür: Indie Pop, Pop/Rock, Indie Rock, Singer/Songwriter
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "London Rain"


Airbag - Identity
Yıl: 2009 Norveç
Tür: Progressive Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Colours"

Robert Palmer - Heavy Nova
Yıl: 1988 İngiltere
Tür: Pop/Rock, Rhythm & Blues
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Disturbing Behavior"


Speck Mountain - Some Sweet Relief
Yıl: 2009 ABD
Tür: Slowcore, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Feel Eternal"

The Jon Spencer Blues Explosion - Xtra-Acme USA
Yıl: 1999 ABD
Tür: Garage Rock, Punk Blues, Indie Rock, Blues Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Blue Green Olga (Remix)"

Kent - Röd
Yıl: 2009 İsveç
Tür: Pop/Rock, Electronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ensamheten"


Powersolo - Egg
Yıl: 2006 Danimarka
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Knucklehead"

The Postmarks - By the Numbers
Yıl: 2008 ABD
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "11:59"
Joe Satriani - The Extremist
Yıl: 1992 ABD
Tür: Hard Rock, Progressive Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rubina's Blue Sky Happiness"

Flowing Tears - Thy Kingdom Gone
Yıl: 2008 Almanya
Tür: Gothic Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Thy Kingdom Gone"

Mélanie Pain - My Name
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Pop, Lounge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Helsinki"

Track a Tiger - We Moved Like Ghosts
Yıl: 2007 ABD
Tür: Folk Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "All These Accidents"

White Denim - Fits
Yıl: 2009 ABD
Tür: Psychedelic Rock, Indie Rock, Jazz-Funk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everybody Somebody"

Van Halen - 5150
Yıl: 1986 ABD
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Why Can't This Be Love"

Calvin Russell - Dawg Eat Dog
Yıl: 2009 ABD
Tür: Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "To You My Love"

Las Pelotas - Despierta
Yıl: 2009 Arjantin
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "¿Qué Podés Dar"

Art Brut - Bang Bang Rock & Roll
Yıl: 2005 İngiltere
Tür: Indie Rock, Post-Punk, Garage Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Little Brother"

Norah Jones - The Fall
Yıl: 2009 ABD
Tür: Pop, Jazz Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Wouldn't Need You"

Wolfmother - Cosmic Egg
Yıl: 2009 Avustralya
Tür: Hard Rock, Alternative Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "New Moon Rising"

Asobi Seksu - Rewolf
Yıl: 2009 ABD
Tür: Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Meh No Mae"

28 Kasım 2009 Cumartesi

Collide - These Eyes Before


kaRIN adlı gotik güzelin vokalleri, Statik adlı er kişinin de müzik nâmına her şeyi üstlendiği L.A. grubu Collide, kurulduğu 1992’den bu yana biri konser olmak üzere 8 albüm çıkarmış bir ikili. 2009’da da 9. albümleri These Eyes Before çıkıyor ki, bunca senedir müzik yapan bir grup olmalarına rağmen ilk kez isimlerini duyuyor olmamın belli bir sebebi var: These Eyes Before bir cover albüm. Üstelik altına girdikleri coverlar da öyle Umbrella, Baby One More Time gibi kolay lokma değiller. Collide’ın kafa kağıdının tür hânesinde Industrial Rock, Darkwave, Trip Hop yazıyor ki, bunu öğrenip de 10 şarkılık listede yer alan yeniden el attıkları şarkıları da görünce daha tek bir nota duymadan bile insanı (coversever bir insanı!) garip bir heyecan kaplıyor.

Açılışı ve kapanışı Pink Floyd coverları ile yapmayı tercih eden Collide ikilisi, bu sayede lounge bir giriş ve industrial bir çıkış yaptıkları albümlerinde bağlı oldukları türleri birbirleriyle karıştırarak sevdikleri parçaları özen gösterilmiş organize müzikleriyle yeniden önümüze sunuyorlar. Özellikle Nights In White Satin ve I Feel You ile çok da güzel ediyorlar. Bu ikisi ile birlikte Pink Floyd yorumları dışında tekrar dinlemek için heyecan duyduğum bir cover olmadı. Bu arada şu Come Together neden bu kadar fazla coverlanmıştır bir türlü anlamam. The Beatles’a saygıda kusur etmek istemem (ama galiba öyle olacak), şarkının orijinalinde bile meymenet yoktur bana göre. Kısacası, ben bunun babasını da sevmezdim! Yine de benim meymenet bulamadığım şey beni bağlar. Fakat grubun I Feel You denemesi bence Placebo’nun yorumundan bile iyi olmuş sanki. Kaldı ki bu tarz gruplar eğer bir cover albüm yapıyorlarsa içinde mutlaka Depeche Mode’a bir hürmet göstergesi bulunur.

Grubun geçmişi ve kendi besteleri nasıldır, o geçmişe dönüp de külliyat dalışı yapar mıyım bilemiyorum. “Industrial” öğelerle pek canciğer kuzu sarması olmadım. Ancak bu albüm Collide’ın iyi atmosfer yakalamayı bilen bir grup olduğu düşüncesini kuvvetlendirdi. kaRIN- Statik ikilisinin araladığı gotik kapıların elektronik rock girişleri, tür meraklılarını memnun edebilir. Bu meraklılar Depeche Mode’u, Rammstein’i, Nine Inch Nails’i veya azıcık sert takılan trip hop’u besin zincirlerinden eksik etmeyen, lâkin o zincire eklenecek yeni halkalarını da öyle her önüne gelen gruptan seçmeyen titizliktedirler. Muhtemelen Collide’ın bu albümünü duyduklarında baş tacı yapmayacaklardır. Fakat yerin dibine de sokmazlar herhalde.

1. Breathe (Pink Floyd)
2. Nights In White Satin (The Moody Blues)
3. Come Together (The Beatles)
4. Creep (Radiohead)
5. Rock On (David Essex)
6. I Feel You (Depeche Mode)
7. Space Oddity (David Bowie)
8. Baby Did A Bad Bad Thing (Chris Isaak)
9. Tusk (Fleetwood Mac)
10. Comfortably Numb (Pink Floyd)

25 Kasım 2009 Çarşamba

Shakin' Street - 21st Century Love Channel


Shakin' Street enteresan bir grup. Taa 1975’te kurulup, 1978’de ilk albümlerini çıkaran bu biri kadın beş kişi, 1980’de de kendi adlarını verdikleri ikinci albümlerini yayınlıyorlar. Haliyle gelsin konserler, gitsin turneler derken çeşitli eleman değişiklikleri de yaşıyorlar. Artık tembellik mi, konser performanslarına olan aşk mı, live albümlere öyle bir sardırıyorlar ki, Fransa çıkışlı Shakin' Street, yeni albüm yapmaya Fransız kalıyorlar. Öyle ki, üçüncü stüdyo albümleri 21 St Century Love Channel 2009’da huzura geliyor. 80’leri, 90’ları boş geçen 70’lere ait bir grubun dönüştüğü şey de merak uyandırıyor elbette. Kuruluşundan beri kadroda bulunan Fabienne Shine’ın dişi vokaliyle istikrar sağlayan Shakin' Street, aynı şekilde bas ve davulda da çekirdek kadroyu korumuş. Tek sıkıntı gitar mevkînde yaşanmış. Çeşitli isimler kadroya girmiş, hatta birkaçı daha albüm bile yapamadan ayrılmış gruptan. Bu son albümde ise çok (ama çok) ilginç bir isim var gitarda. Ross The Boss! O da kim diyenlere Manowar diye cevap veriyorum. O da kim diyenlere cevap vermiyorum. Benim merakım başka.

Şimdi bu Ross The Boss, “diğer gruplar poz verir, Manowar gebertir” diye bağırıp çağıran yılların heavy metalcileri Manowar’da iken Barbar Conan misali yarı çıplak pozlar veriyordu. Aynı Ross The Boss, 79-80 arası moda başkenti Paris kökenli Shakin' Street’te gitar çalarken kimse de çıkıp “sen ne pozundan bahsediyorsun birader” demedi. Adam 2007’de tekrar dönüş yaptığı Shakin' Street’te çalmaya devam ediyor. Manowar gibi ergenlik çağı metalcilerini tavlamaya yönelik ayak oyunlarına günümüz metalcilerinin karnı aç mıdır tok mudur bilemiyorum. Öncesi hakkında en ufak bir fikrim ve yorumum yok ama kendisi şu anki Shakin' Street’te gayet iyi iş çıkarıyor.

Daha ilk şarkı Six Feet Under’da kaliteli, tecrübeli, işbilir bir hard rock dinlediğimiz fikrine kapılabiliyoruz. Ardından gelen Tell Me The Truth da bunu teyit ediyor. Normal olarak içerisinde bolca oldskool hard rock numaraları barındıran şarkıları, zaman zaman 4.5-5 dakikalık uzunluklarla karşınıza çıkınca biraz zorlayabilir. Fakat bunun yanında, albüm bazında 90’ları pas geçmesi itibariyle zaman kapsülünden 2009’da uyanıp müzik yapmaya başlamış bir gruptan beklenmedik ölçüde modern rock becerileri de var. Adı geçen iki şarkıyla birlikte Lonely King ve Stick To Me demek istediğimi biraz anlatır nitelikte. Bunca yılın tecrübesi kadar, verdikleri uzun aranın müzik yapma özlemiyle taze grupların tutkusu da hissediliyor kendilerinde. Sex Shop adında slow bir şarkı yapıp, Hope is Here’da Martin Luther King’den sample yapacak kadar da kendi hard rock çehrelerindeki modernliği ve hoşgörüyü yansıtıyorlar bana göre.

1. Six Feet Under
2. Tell Me the Truth
3. Viking Rock
4. Lonely King
5. Hope is Here
6. Sex Shop
7. Dracula
8. Stick to Me
9. Streets of San Francisco
10. Goodbye Pain

23 Kasım 2009 Pazartesi

Powersolo - Bloodskinbones


Kim "Kix" Jeppesen (vokal, gitar), Bo "Atombarnet" Jeppesen (gitar), Jens "Chief Benz" Søndergaard (davul) gibi şirin isimlere ve lâkaplara sahip Danimarkalı grup Powersolo, aynı derece acayipliklerini albüm kapaklarında ve elbette müziklerinde de kullanmaktalar. Hatta konserlerinin de şirinlik-acayiplik arasında seyrettiği söyleniyor. Kuruldukları 1996 yerine, 2001 yılında albüm kariyerlerine başlayan üçlü, dördüncü albümleri Bloodskinbones ile tanıma şansına eriştiğim müziklerinde alternative rock merkezli ilginç anlar sunuyorlar. Bloodskinbones sonrasında dinleme fırsatı bulduğum üç albümünden en fazla 2006 tarihli Egg’i beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim. İki küsür dakikalık 12 şarkıdan oluşan Bloodskinbones, bana göre tam da Egg ayarında bir albüm olmuş. Punk’a, Western’e, hatta yer yer Brit-Pop’a da göz kırpan müzikleri, bazı çevrelerce “Comedy Rock” tabir edilen sınıfa da dahil edilebilir. O sınıfa dahil edilen albümlerdeki kriterlere tam olarak hâkim değilim ve Powersolo ile ilgili böyle bir sınıflandırmaya hiçbir yerde rastlamadım. Ama omurgalarını bozmadan her yola gelebileceğini hissettiğim müzikleri, içinde az çok mizah tadı alınabilecek kayganlıkta ve alaycılıkta.

Bir çırpıda biten Bloodskinbones, geriye işini bilen müzisyenlerin kısa da olsa fena sayılmayacak, eğlenceli ve kaygısız performanslarından derleme bir düzine bestesinden fazlasını önermiyor. Daha ne önersin diyorsanız benim gibi keyfini çıkarın. Ara ara kendisine geri dönün. Zaten başlayıp bitirmesi fazla zamanınızı almaz. Bu 12 şarkı arasına bir şekilde karışmış Psych Demons, bana göre sadece bu albümün değil, grubun üç albümü arasında bile duyduğum en iyi şarkısı. Bir şekilde karışmış dememin sebebi ise, bana Powersolo’nun genel karakterinden bir iki gömlek üzeri gayet karakter sahibi ve ciddi takılıyor görünmesi. Tabiî bunun yanında Canned Love, Gimme The Drugs, Busses ve albümün lokomotiflerinden Yeah! Yeah! hiç de hafife alınacak şarkılar değil. Bazı anlar stüdyoda kayıt öncesi Nirvana taklidi yapan Primus benzetmesi yaptıracak derecede akışkanlık taşıyorlar genlerinde. Poz niyetine gereksiz yere sertleşip de adamın canını sıkmıyorlar. Sert yaptıkları zamanlarda da bir şekilde şarkıya ayrıcalık katacak farklı şeyler bulabiliyorlar her zaman. Böylelikle sabit bir türün vasat bir örneği olmaktan kendilerini kurtarıyorlar. Gerçi başta Bloodskinbones için Egg ayarında demiştim ama şimdi düşününce Egg’den daha iyi gibi göründü. Bu durumda grubun en iyi albümü de bu oldu.

1. Murder in Sfax
2. Busses
3. Psych Demons
4. Gimme the Drugs
5. Pirates of the Oblivion
6. 4-3-2-1
7. Coco
8. Elvin D Jerk (Part 2)
9. Elvin D Jerk (Part 1)
10. Canned Love
11. Yeah! Yeah!
12. Nineteen Ninety-Six

20 Kasım 2009 Cuma

Montée - Isle Of Now

Montée, Norveç/Oslo dolaylarından yetişme altı kişilik cıvıl cıvıl bir pop hediyesi. Çift gitarlı bir grup olmasına rağmen baştan ayağa pop/rock değil, hem dans pistlerine, hem de sakince oturup kaliteli dans şarkıları dinleme zevkine hitap eden cıvıllıkta. Mart ortalarında çıkardıkları ilk albümleri Isle Of Now’da kaymak gibi bir pop yapıyorlar. Tam tarifini yapamayacağım, ama İskandinav gruplarının çoğunda hissettiğim kalifiye nordik havanın yanında, evrensel pop kriterlerine de sahip olduklarını, üstelik bunu hiç de kasmadan yaptıklarını hissediyorum müziklerinde. Grup üyelerinin geçmişleri pek de parlak başarılarla dolu sayılmaz. Mesela vokal ve gitardaki Anders Tjore, bugüne kadar sadece The Turns adındaki bir grupta sadece bir EP’lik kariyere sahip görünüyor. Tjore ile birlikte Monteé’nin fıstık ezmesi tadındaki gitarlarını üstlenen Erlend Mokkelbost, JR Ewing adlı grupla nispeten daha kalıcı işlere imza atmış sayılabilir. Güzel basçı Maya Vik’in ise kızlardan oluşan Furia adlı bir grupla geçmişi bulunmakta. Hepsi Oslo’lu olan bu isim ve gruplar çil sürüsü gibi (iyi ki) dağıldıktan sonra Monteé projesine gün doğuyor. Monteé de o günü geceye bağlayıp, gece gündüz demeden popseverlerin gününü kurtarıyor.

Zaten açılıştaki Entity'ye bayılan bir pop dimağı, albümün geri kalanı için hiç endişelenmesin. Hele de ardından gelen albümün isim parçası Isle Of Now, bana göre bu yıldız albümün yıldız şarkısı. Fıkır fıkır bir disko olması yanında, nakaratıyla bambaşka epik bir pop ufkuna uzanıyor sanki. Ascend ve Say It Louder gibi The Bee Gees ruhu taşıyan modern pop anlayışları yanında, Tunnels adlı enstrumantal ile psychedelic açılımlarda da bulunuyorlar. Grubun perküsyonlarından sorumlu Karim Sayed'in öne çıktığı Into The Open'ı alıp 80'lerdeki Cocktail Soundtrack albümüne koysanız yeridir. Şarkı ismi vermeyi burada kesiyorum. Çünkü albümdeki her şarkının sahip olduğu kendine özgü güzelliklerini keşif meraklılarına bırakmak en iyisi. Mükemmel enstruman uyumlarıyla yarattıkları canlı pop atmosferi, sahne performansları hakkında da ayrı bir merak uyandırıyor. Şu son bir ayımın vazgeçilmezi olan Isle Of Now, 2009'un nadide cevherlerinden biri.

1. Entity
2. Isle of Now
3. Dreams Too Modern
4. Ascend
5. Say It Louder
6. Into the Open
7. Amazona
8. Tunnels
9. This Given Time
10. I Have Seen the Haven
11. Secrecy

17 Kasım 2009 Salı

David Lee Roth - Eat 'Em and Smile


Joe Satriani’nin hocalığı, 80’ler hard rock’ı, Van Halen derken, Chickenfoot birlikteliğine benzer bir vakanın 1986’da yaşandığını hatırlatayım istedim. Van Halen’dan olaylı biçimde ayrılan (zaten Eddie Van Halen ile olaysız ayrılmak pek mümkün değildir!) hiperaktif rockstar David Lee Roth, ilk solo albümünü çıkarmaya karar verir. Yanına aldığı isimler de dönemin yenir yutulur cinsten olmayan rock emekçileridir. Gitarda Satriani’nin en parlak öğrencilerinden virtüöz insan Steve Vai, bas gitarda pek çok rock müzisyeninin favori basçısı ve sonradan Mr. Big grubunun üyesi olacak olan tecrübe abidesi Billy Sheehan, davulda da o dönem camiada şöhret yapmış en becerikli eşlikçilerden biri olan Gregg Bissonette bulunmaktadır. Bu üç müzisyen hiç ego yapmayıp doğrudan David Lee Roth adı altında bir araya gelirler ve çıkan albüm Eat 'Em and Smile, bana göre 80’lerde rock namına yapılmış en güzel şeylerden biridir.

“Diamond Dave”, olağanüstü vokal tekniğini aslında tekniksizliğine borçludur. Her yola gelen sesi adeta gökküşağı gibi renklidir. Ama özünde hep bir maçoluk yatar. İlk kez kaset olarak dinlediğim Eat 'Em and Smile, birbirinin kopyası grupların / albümlerin at oynattığı rock sirkine ilaç gibi gelmişti. Farklı olduğu için epey eleştiri de almadı değil. Fakat her şeyin ilacı zaman, onu öyle bir mahzene koydu ki, albüm orada yıllandıkça tadı anlaşıldı. Ne zaman duysam içime işleyen 80’ler hard rock müziğinin güzide örnekleri arasında o hüzünlü nostaljiyi yumuşatan harika bir serinliği olduğunu fark ettim her dinleyişimde. Bu satırları yazarken de havaya girmek için günümüz teknolojisinin farklılığıyla dinlediğimde değişen hiçbirşey olmadığını, aksine, gelişen çok şey olduğunu düşünüyorum. Bu zamansızlığı elde etmek, hele de bir arkadaş toplantısı esnasında birden çıkmış izlenimi uyandıran matrak yanlarıyla böylesine epik olmayan bir albümden bu zamansızlığı elde etmek çok büyük bir şey.

David Lee Roth’un Steve Vai gitarıyla sohbet ettiği mini introyu da kapsayan albümün gülü Yankee Rose, tüm enstrumanların şov yaptığı Billy Sheehan bestesi olan enfes rock’n roll Shyboy, karizması tavana vuran Goin’ Crazy!, turbo motor takmış Elephant Gun ve Roth gırtlağının jazzy ve bluesy karakterinden muazzam örnekler sunan I’m Easy, Tobacco Road, That’s Life cover üçlüsü, albümün en renkli anları. Yormayan, baymayan, tam tersi gaza getiren, coşturan, şimdi bile vitüözitesine hayran bırakan ve bence döneme göre orijinalliğinden ötürü kült/klâsik sınıfına sokulması gereken Eat 'Em and Smile, kötüsü iyisinden kat kat fazla yeni yetme rockerlara nal toplattıracak kadar sapasağlam hâlâ. Bu albümden sonra David Lee Roth 5-6 albüm daha yaptı sanırsam. Onların da elbet seveni, sevmeyeni, haberi bile olmayanı vardır. Lâkin bana göre ağızlarıyla kuş tutsalar dahi Eat 'Em and Smile’ın büyüsüne erişmeleri çok zor.

1. Yankee Rose
2. Shyboy
3. I'm Easy
4. Ladies' Nite in Buffalo?
5. Goin' Crazy!
6. Tobacco Road
7. Elephant Gun
8. Big Trouble
9. Bump and Grind
10. That's Life

14 Kasım 2009 Cumartesi

Chickenfoot - Chickenfoot


Joe Satriani dünyanın yaşayan en iyi gitaristlerinden birisi, olağanüstü bir gitar gurusu, hocaların hocası. Sammy Hagar solo kariyeri dışında özellikle 20 senesini verdiği Van Halen’ın vokalisti olarak tanınan engin bir tecrübe. Keza o da yaşayan en iyi hard rock seslerinden birisi. Michael Anthony de 30 senesini Van Halen’da geçirmiş saygın bas gitaristler arasında yer almakta. Chad Smith ise 1988’den beri Red Hot Chili Peppers’ın kıvrak, oynak, şakrak ve en mühimi sapına kadar alternatif rock sounduna şekil veren süper davulcusu. Yıllar öncesinde bu dörtlü bir grup kurup albüm çıkaracaklar dense milletin aklı yerinden fırlardı. Şimdi fırlamıyor mu? Belki eskisi kadar değil. Çünkü devir değiştikçe, onları devirenlerin de kendilerini değiştirmeleri bekleniyor. İliklerine kadar hard rock’a bağlı dinleyiciler ise devir değiştikçe değişmeden hep aynı kalabilmiş isimlere romantik bağlarla daha sıkı tutunuyorlar.

Evet bu dörtlü 2008’de bir araya geldi, 2009’da da albüm yaptı. Chickenfoot adını verdikleri proje, proje olarak gerçekten tüyleri diken diken eden türden. Artık bu alemde bir isim yapmışsanız, el verdiğiniz bu tür yan uğraşlar fena halde kıymete biniyor. Özellikle Satriani-Hagar birlikteliği, 80’ler hard rock’ından başlayıp, 90’lar grunge’ından zarar görmemiş mantaliteleri öylesine heyecanlandırmıştır ki, bu heyecan biraz da gerçekleri görmenin önünde ciddi engel teşkil edecek denli kör edicidir. 80’ler veya 90’larda ancak birbirlerinin sololarında bir parçalık konuk olarak görünebilecek bu isimler, günümüzde komple bir albüm için sıfırdan bir grup kuracak kadar ufuklarını genişletmişlerdir. Farklı bir bakış açısıyla, değişen devire ayak uydurmayı bir türlü beceremeyen Amerikan hard rock türünü canlandırmaya, değişik sentezlere yönelmiş bir zamanların sadık hayran kitlesini yeniden tavlamaya yönelik nostaljik arayışlar olarak da yorumlanabilir. Benim görüşüm tamamen ikincisi yönünde. Tamam, zamanında hard rock trenine binmiş, hâlâ da belli albümlerden sadık bir köpek gibi kopamamış benim gibi dinleyiciler için bu müziğin sürekli kendini tekrar ediyor olmasında bir sakınca yok. Fakat o tekrar edilişin blues çaplarında bir dokunulmazlığı da yok.

Peki neden? Tüm o muhteşem enstruman ve vokal hakimiyetinde aranılan duygu yoğunluğunun çizdiği rota bir yerden sonra artık sizi hep aynı mekâna götürüyor. Mesela Sexy Little Thing gibi eski model bir hard rock hâlâ o günlerin ateşinin sönmemiş olduğunu hatırlatıyor ama geriye fazla bir şey kalmıyor. Meraba, meraba! Artık kaliteleri tartışma götürmeyecek bu dört insanın oynadıkları atın Chickenfoot olması çok acı. Belki o gözlerini gönüllü kör etmiş hard rock neferleri için bir nimet olabilir ama işe duygularını bir kenara bırakarak bakmasını bilen gözlerin önünde doğru dürüst hiçbir şey yok bana göre. Tabi Sexy Little Thing’in hakkını asla yemem o başka! “Koca koca adamlar hala Sexy Little Thing, Oh Yeah, My Kinda Girl gibi şarkılar yazıyorlar” düşüncesi de oluşmuş olabilir. Yine de benim açımdan mesele o adamların bu şarkıları ismen olmasa da cismen bir yerlere ulaştırmaya gayret etmeleri olmalı. Yani bu adamlar vokalde, gitarda, basta, davulda bu kadar usta iken ve bu ustalıklarını bu albüme de koymuşken neden geleceğin efsanesi olmaya namzet şarkılar yazmak için kıllarını kıpırdatmazlar?


Sammy Hagar’ın artık kült olmuş duygu yüklü çığlıkları, Satriani’nin her yola gelen cıva gibi gitarı bu kadar kıvamındayken, Chad Smith gibi bir adamı da davulun başına geçmesi için kafalamışken (Hagar-Satriani isimlerini yan yana duyunca kafalanmayacak davulcu tanımıyorum zaten!) neden böyle sıradan bir albüm çalınır ki? Ne bekliyordun diye soranlara söyleyecek laflar hazırladım. Ama beklediğim şeye bunca yıllık tecrübeleriyle onlar karar verecekti. Meğer o tecrübe, anlaşılmaz bir şekilde sadık hard rock’ın tek bir rotası olduğunun (başka bir deyişle yerinde saymanın) edebiyatını yapıyormuş. Bekliyorsunuz ki ergenliklerinde bu müziğe gönül vermiş şimdinin genç hard rock müzisyenlerine son nokta ayarlar verecekler. Mümkün değil! Hatta utanmadan şunu söyleyeyim: Oturduğu yerden şu tavuk ayağına hak ettiği ayarı verecek birkaç genç grup duydum ki, her şeyin iyi vokal-bas-gitar-davul dörtlüsünden ibaret olmadığının, bir beşinci elemente her zaman ihtiyaç olduğu gerçeğini anlamanın kanıtıdır kendileri. Gönül isterdi ki, Satriani albümlerinin öldürücü riffleri ve hisli akustik tadı, Red Hot Chili Peppers’ın funk rock baharatları, Van Halen’ın 5150 veya OU812 albümlerindeki kaymak gibi hard rock bestelerinden izler taşısın Chickenfoot

Sexy Little Thing’i yalarım, yerim, yutarım ama geri kalan 10 şarkının bir daha yüzüne bile bakmam büyük ihtimalle. Değmez çünkü. Sammy Hagar’ın gittiği her yere götürdüğü, Van Halen ile daha da belirginleşen geri vokal anlayışı sadece Van Halen’da kulağıma hoş geliyormuş. Satriani de uzunca bir süredir solo albümleriyle kabız ediyordu beni. Dünyanın en iyi gitaristlerinden biri olması, yetiştirdiği öğrencilerinin bile hard rock’a yön verir nitelikte ustalaşması bir yana, 92 tarihli The Extremist harikasından beri yana yakıla dinlediğim bir Satriani albümü olmadı şimdiye kadar. Chickenfoot organizasyonu da bir şeyleri değiştirecek ümidiyle ortaya çıkıp, ikinci sınıf bir rock birleşmesinden öte anlam taşımıyor benim için. Sanal âlemde Chickenfoot albümüyle ilgili “gelmiş geçmiş en iyi rock albümlerinden birisi!” ile, “şu albüm gösteriyor ki hard rock ölmüş arkadaş!” arasında seyreden binbir türlü yorum var. Hard Rock’ı öldürmek öyle kolay değil. Ama ona en çok sahip çıkmasını umduğunuz adamlar “Chickenfoot” diye ortaya atılınca “bırakın bu ayakları” diyesi geliyor insanın.

1. Avenida Revolution
2. Soap on a Rope
3. Sexy Little Thing
4. Oh Yeah
5. Runnin' Out
6. Get It Up
7. Down the Drain
8. My Kinda Girl
9. Learning to Fall
10. Turnin' Left
11. Future in the Past