Bluegrass etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bluegrass etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

The Hillbilly Goats - Down Foggy Mountain


Keçi Çocuk (Bryce Wearne) ve eşi Keçi Kız (Mahney Wearne) ikilisinin 2007'den itibaren sahnelerde başlayan The Hillbilly Goats macerası, Avustralya'nın altını üstüne getirmesi de, kırsalın ruhunu soluyan / solutan müzikleriyle üçüncü albüme erişmiş durumda. Zaten Avustralya'nın altını üstüne getirmek o kadar kolay olmadığı gibi, biri çıkıp bunu yapsa da dünyanın geri kalanının bundan zor haberi oluyor. Bazen öyle bir film izliyor veya albüm dinliyorsunuz ki, bunu daha önce neden fark etmemişim diye düşünüyorsunuz. Cevap kimi zaman "uzak ülke" Avustralya oluyor. Avrupa ülkelerini bunun dışında tutuyorum. Çünkü ortada bir İngilizce meselesi var ve kendine ait sinemasıyla, müziğiyle, aksanıyla, kültürüyle Avustralya, hem Amerika - İngiltere güzergahına, hem de Avrupa yakasına hitap edebiliyor çoğu zaman.

Konuyu fazla dağıtmadan sadede, yani grubun 2016'nın ilk günlerinde çıkan üçüncü albümleri Down Foggy Mountain'a gelirsek, country ve bluegrass'in kaliteli örneklerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mecburiyetindeyiz. 20 yaşında armonika ve mandolin çalmayı öğrenen, sonra gaza gelip Bettathannachookraffle adlı bir country grubuyla kaçan Bryce ile, yine 20'lerinde kontrbas başta olmak üzere yaylı enstrümanları öğrenmeye merak salan Mahney'nin grup kurma, üç albüm çıkarma, yüzlerce sahne şovuna çıkma yolculuklarından bir The Broken Circle Breakdown çıksa ne güzel olurdu. Özellikle renkli sahne kostümleri, dinamik sahne performansları (ki buna misafir müzisyenler ve ikilinin sıkıldıkça enstrüman değiştirmeleri de dahil) ve bluegrass tutkusuna sahip müziklerinin sevimli sinematik dokusu da eklenirse tadından yenmez. Ama belki daha sonra böyle bir filmi akıl ederler, biz de (geç de olsa!) izleriz kimbilir.


Konuyu iyice dağıtıp sadede gelemememin sebebi, Down Foggy Mountain'ın bana alakalı alakasız bir sürü şey hatırlatan bir albüm olması. Üstelik bunu kendi türünün en basit, en köylü, en samimi yöntemleriyle yapmış olması. Zaten bunu bu şekilde yapamayan bir bluegrass albümü en kestirme yoldan dayaklıktır. Cumberland Gap, Old Joe Clarke, Rabbit In A Log, Ida Red, Who Broke The Lock şarkılarındaki coşku dolu müzik, neşe dolu çığlıklar, dolu dolu kadehleri, bardakları boşaltmak ve kovboy dansı (artık nasıl birşeyse! ) yapmak için canlı canlı çalınıp söylenmiş şarkılar. Keep It Clean ve Mama Keep Your Yes Ma'am Clean ise madalyonun dingin yüzüne çok hoş dokunuşlarda bulunuyorlar. Geleneksel Amerikan country / bluegrass kadar, özellikle Gypsy Davey / Jerusalem Ridge şarkısında duyulan İrlanda / İskoç folk ruhu da grubun üstünde hiç yabancı durmuyor.

Bitmedi! Pink Floyd klasiği Brick In The Wall'un çok tatlı coverı ise yeryüzünde bluegrass müziğe uyarlanamayacak şarkı bulunmadığını ya da Pink Floyd şarkılarının doğru ellerde her yola gelebildiğini gösteriyor. Bryce ve Mahney'nin enstrüman değiştirdikleri gibi vokalleri de paylaşmalarıyla oluşan renklilik, aynı anda üç enstrüman (ayaklarıyla davul, ağzıyla armonika, elleriyle mandolin, banjo, gitar, banjitar vs.) çalan Bryce'ın güven veren, kontrbasıyla, kemanıyla ve sıcacık sesiyle huzur veren Mahney'nin uyumları, keçilerin inatlaşmadıkları zaman ne kadar üretken olabilecekleri mesajı veriyor sanki. Arkadaşlarıyla, konuk müzisyenlerle çalışmayı, onlarla grup fotoğrafı çektirmeyi de seviyorlar. Coşku, neşe, dans, huzur, güven bu günlerde çok daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Ortalık "dünyada bu kadar kan, gözyaşı varken..." diye başlayan cümlelerden geçilmiyor. Ama Tony Bennett'ın Amy belgeselinde söylediği gibi: "Yeterince uzun yaşarsan hayat sana nasıl yaşanacağını öğretiyor."

1. Cumberland Gap
2. Old Joe Clarke
3. Brick in the Wall
4. Cornbread & Butterbeans
5. Keep it Clean
6. Rabbit in a Log
7. Ida Red
8. Mama Keep Your Yes Ma'am Clean
9. Who Broke The Lock
10. Gypsy Davey / Jerusalem Ridge
11. Before I Hit The Grave
12. Skillet Good and Greasy

21 Ocak 2014 Salı

The Broken Circle Breakdown (OST)


2009 yılında çektiği The Misfortunates ile kalpleri kırmaya oynayan Belçikalı Felix Van Groeningen, 2012'de The Broken Circle Breakdown ile bu defa kalpleri parça pinçik ediyor. Şahane kurgusu, yürek yakan konusu, olağanın üzerine çıkan oyuncu performansları ve bitirici vuruşu yapan finaliyle güçlü bir bütün oluşturan film, bu bütünün muhtelif yerlerine dantel gibi işlenmiş bluegrass ezgileriyle soundtrack olarak ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Altı kişilik bluegrass grubuyla yerel mekanlarda sahne alan Didier ile, dövme sanatçısı güzel Elise'nin ileri geri kurguda vücut bulan aşk, evlilik, çocuk sahibi olma ve trajik olaylar sonrası bunları inanç, pişmanlık, ölüm kavramlarıyla sorgulama hikayesi çok etkileyici. Bu etkiyi sağlamada en önemli pay sahibi unsurlardan biri olan müzik ise filme eklenmiş ayrı bir karakter kadar güçlü.

Temelleri 18. yüzyıla dayanan, İngiliz, İrlanda, İskoçya, Galler geleneksel müziklerinin Amerika'nın doğusundaki Appalachia bölgesindeki müzikal yansıması olarak gelişen bluegrass müziği, Didier'nin filmde de tanımladığı gibi "country müziğin en saf hali" olan bir alt tür. Gitar, keman, mandolin, kontrbas ve bançonun kimi zaman hüzünlü, kimi zaman ipini koparmışçasına hızlı ve mutlu uyumları başka bir folk evreninden seslenir. Bluegrass müziğin Belçika yapımı bir filmde bu denli yoğun ve anlamlı durabileceğini tahmin edemezdim doğrusu. Şarkıların kırsal ruh halini kutsayan masumiyetleri yanında, filmin kritik noktalarına temas eden yerleştiriliş biçimleri de çok ustaca.

Bazı kimselerce çok tekdüze bulunan bluegrass türündeki parçaların filmde çoğunlukla sahne performansları şeklinde karşımıza çıkması, o sahnelerin öncesinde yaşananların yoğunluğu sayesinde bu sözde monoton havayı ortadan kaldırıyor. Şarkıların sahnelere fon olmayıp (gerçi bazı fon olan kısımlar da var) bizzat sahnede çalınıp söylenmesi, Elise ve Didier'nin mevcut sahneler sonrası yüzlerine yansıyan keder ve mutlulukların resmedilmesinde daha samimi bir atmosfer sağlıyor. Yine de albümdeki şarkıları film eşliğinde değil de kendi hallerinde görüntüsüz biçimde duysak aynı etkiyi uyandırmayacaktır, bu bir gerçek. Bunu her soundtrack için söyleyebilir, bu yüzden klişe bir insan olmakla suçlanabiliriz. Ama bluegrass'in filmdeki rolü, başrollerden biri olduğu için değerlendirmelerimiz hep filmle aynı dalga boyunda seyredecektir.


Blugrass'in blues ve country'ye göre daha çiğ bir soundu olduğu malum. Bu yüzden filmin duygusal bağlamda ele aldığı hacmi geniş meseleleri en saf hallerine indirgemeye çalışmasında katkısı da büyük. Elise ve Didier'nin karmaşık, kırılgan, çaresiz ama bunun yanında tutkulu, sevgi dolu, umut yüklü ruh yapılarına tercüman olması için belki de seçilebilecek en yerinde müzik türlerinden biri. Filmin girişinde Didier'nin grubuyla birlikte bir barda seslendirdiği Will The Circle Be Unbroken'ı, daha sonra ortalarda aynı sahneyle tekrar izliyoruz. Meğerse bu sahne Elise'in Didier'yi sahnede ilk defa gördüğü an, şarkıysa Didier'yi ilk kez söylerken duyduğu şarkıymış. İşte bunlar hep filmin kurgusundan oluyor. Grubun gece kendi aralarında verdikleri bir partide ateş çevresinde çalıp söyledikleri The Boy Who Wouldn't Hoe Corn, aynı kurgu güzelliğiyle birden sahnede çalınıp söylenmeye başlıyor mesela.

Yine bir bar performansından festival sahnesi performansına dönüşen sahneye eşlik eden Country In My Genes albümün kucağa alınıp sevilesi şarkılarından. Bu kez loş bir sahnede başlayan, sonra da Didier ve Elise'nin en büyük trajedisiyle sonuçlanan bölüme şahane bir fon şarkısı oluşturan Wayfaring Stranger insanı altüst ediyor. Grubun sahne sembolü haline gelmiş beyaz giysiler içinde seslendirdikleri If I Needed You bittikten sonra Didier'nin öfkeden deliye dönüp sahnede seyircilere ateizm yüklü bir tirad attığı bölüm filmin en can alıcı sahnelerinden biri. Zaten film bu tip can alıcı anlarla dolu. Görebileceğiniz en iyi veda sahnelerinden birine sahip finalde, grubun hiç alışık olmadıkları bir mekanda çaldığı enstrümantal Sand Mountain, şarkıyla açılan filme şarkıyla kapanış yaparak müziğin (bluegrass'in) The Broken Circle Breakdown için ne kadar önemli olduğunun noktasını koyuyor


Filmin, onun sahibi Felix Van Groeningen'in, Didier'nin, Elise'nin tüm duygusal ve trajik anlara taban ve tavan oluşturan bluegrass müziğine gösterdikleri saygı sadece müzikal boyutta kalmıyor. Didier ve Elise çiftinin dünya tatlısı küçük kızlarına Maybelle adını vermeleri, bir zamanların ünlü country kadınlarından Maybelle Carter'dan (1909-1978) kaynaklanıyor. Maybelle Carter aynı zamanda country'nin cennetteki krallarından Johnny Cash'in büyük aşkı June Carter'ın annesi. Buradan da country'nin kanatları altındaki bir başka çalkantılı aşk hikayesi için Walk The Line filmi ve soundtrack albümüne gönderme yapalım. Bir diğer saygı duruşu da, Didier ve Elise'in ilk karşılaşmalarındaki diyalogdan ortaya çıkıyor. Elise, dünyanın en iyi müzisyeninin Elvis olduğunu iddia edince Didier onun bir nonoş olduğunu, asıl dünyanın en iyi müzisyeninin bluegrass'in babası Bill Monroe (1911-1996) olduğunu söylüyor. Bu iki büyük country ustası, filmin senaryosunda sadece basit birer referans olarak kalmayıp, hüzün dolu bu aşk öyküsünün bluegrass hüznü bünyesinde somutlaşıyor. İpucunu fazla kaçırmadan, önce filme, sonra da bu albüme yönelinmesini tavsiye ederek kurmaya çalıştığım bu garip cümlelere burada son veriyorum.

1. Will The Circle Be Unbroken
2. The Boy Who Wouldn't Hoe Corn
3. Dusty Mixed Feelings
4. Wayfaring Stranger
5. Rueben's Train
6. Country In My Genes
7. Further On Up The Road
8. Where Are You Heading, Tumbleweed
9. Over In The Gloryland
10. Cowboy Man
11. If I Needed You
12. Carved Tree Inn
13. Sand Mountain
14. Sister Rosetta Goes Before Us
15. Blackberry Blossom

19 Ocak 2013 Cumartesi

Carolina Chocolate Drops - Leaving Eden


2005'te Güney Carolina'da kurulmuş olan Carolina Chocolate Drops, ancak beşinci albümleri Leaving Eden ile farkına varabildiğim nadide bir bluegrass, country, folk üçlüsü. Aslında büyük resme kuşbakışı bakılırsa nadide bir tarafları yok gibi düşünülebilir. Oysa Leaving Eden herhalde öyle bir boş anıma denk geldi ki, sakin ama kendi hırçınlığını en iyi bu sakinlikte dile getirebilen, matrak ama ciddiyetini en iyi bu matraklık içinde sözlere / notalara dökebilen harika bir albüm gibi geldi bana. Her zaman yaptığım gibi Leaving Eden öncesi dört albüme döndüm. Ve maden bulmuşçasına sevindim. 2007 tarihli ikinci albüm Heritage'ı çok iyi buldum mesela. Ama Dom Flemons, Rhiannon Giddens ve Justin Robinson'dan oluşan grup Leaving Eden ile en klas albümüne imza atmış kanımca.

Eski usül akustik country blues içi uygun görülmüş isim haliyle bluegrass (hatta progressive bluegrass bile diyorlar) ustası diyebileceğimiz bu üç güzel insan aynı zamanda bu müziğin çok az sayıdaki Afrikalı-Amerikalı temsilcilerinden biri. Dört telli banjo, akustik gitar, jug, mızıka, kazoo, snare drum, keman gibi bu müziğin geleneksel enstrümanlarının hakkını veren grup elemanları, aynı zamanda siyah vokallerinin güzelliğiyle şarkılara inceden soul ayarları da çekiyorlar. Haliyle pek genç işi sayılmaz. Fakat onların eski usül enerjileri içindeki gençliği hissettiğiniz vakit tadına doyum olmaz bir albüm bu. Zira tempolu parçalardaki arı gibi çalışkanlık, yavaş parçalardaki duygu yoğunluğu insana kısa (ve tadında bırakan!) harika anlar yaşatıyor. Açılışı yapan Riro's House'un o inanılmaz (bu kelimeyi kullanmayı pek sevmem, muhtemelen burada da yanlış kullandım) western coşkusu için kelimeler seçemiyorum. Sadece iki dakika beş saniye içinde bana sanki onlarla beraber oturup ter içinde bu şarkıyı çalıyormuşum duygusu verebildikleri için hayran kaldım.


Vokaller, müzik ve şarkılar bu kadar enfes olunca hiç bitmesini istemediğim albümden örnekler seçmekte de zorlanıyorum. Ama Rhiannon Giddens'ın seslendirdiği, single olarak bile çıkarılabilecek, yerel radyoları bile şenlendirebilecek Country Girl, hemen ardından gelip şenliği sürdürebilecek Run Mountain, bir "blues a capella" numunesi olarak tecrübe edilebilecek Read 'em John, tekrardan "ben de onlarla beraber çalıp söylemek istiyorum" hissi uyandırabilecek I Truly Understand That You Love Another Man örneklerini seçtim (ve ilginçtir zorlanıyorum dedim ve pek zorlanmadım!) Ayrıca sevimli ve grubun standartlarına göre dört dakika süresiyle biraz uzun sayılabilcek Boodle-De-Bum-Bum, hiç de dört dakika gibi gelmedi bana. Rhiannon'ın çelloyla sarıp sarmalanmış sağlam baladı Leaving Eden, grubun enerjisinden sembolize ettiğimiz o arı kovanından çıkma Po' Black Sheep, swing esintisi yayan No Man's Mama da ben buradayım diyen şarkılar.

Açılış nasıl güçlüyse kapanış da öyle. Enstrümansız Pretty Bird'de yine Rhiannon bu defa gece vakti verandaya çıkıp ateşböceklerine o beyaz şarap sesiyle şarkı söylüyor adeta. Bitmesin denilen albüm bittiğini hiç farkettirmeden bitiyor. Ama bu bitiş yeni başlangıçların bitişi. Temellerini aldığı bu eski müziği şimdiki zamana bu kadar dinç ve hisli biçimde taşımış olması o kültürü ne kadar iyi özümsediğinin ispatı. Evet, bu şarkıların toplandığı bir albüm olması yanında esasen bir kültür yansıması. Yabancı bir kültürün başkalrına da tanıdık gelebilecek ölçüde bir yansıması hem de. Adı üstünde "halk müziği"! Önceki Carolina Chocolate Drops albümlerinden bu kadar tat almadım. Yine kuşbakışı olarak aralarında çok büyük farklar yok belki. Hatta bazen kendimi Don't Get Trouble In Your Mind'ın nakaratını mırıldanırken buluyorum. Ama o kuşun müzikçalarına Leaving Eden'ı koyup kulaklığını taktığını hayal ettiğimde daha bir keyifle uçtuğunu görebiliyorum.

1. Riro's House
2. Kerr's Negro Jig
3. Ruby, Are You Mad at Your Man?
4. Boodle-De-Bum-Bum
5. Country Girl
6. Run Mountain
7. Leaving Eden
8. Read 'Em John
9. Mahalla
10. West End Blues
11. Po' Black Sheep
12. I Truly Understand That You Love Another Man
13. No Man's Mama
14. Briggs' Corn Shucking Jig / Camptown Hornpipe
15. Pretty Bird