1996 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1996 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2025 Çarşamba

Sepultura - Roots

 
Benim doğru düzgün bir Sepultura yolculuğum olmadı. Dışarıdan gayet takdir ettiğim, ama 80'ler sonunda henüz o tür bir sertliğe hazır olmadığımdan mıdır pek yüz vermediğim bu Brezilya canavarlarının ilk dört albümlerini hep teğet geçtim. Ne zaman ki 90'lara girdikten sonra, grunge, punk, heavy metal sayesinde o tür bir sertliğe hazır hale geldim, o zaman Sepultura hadisesine sıra geldiğini hissettim. Bu hislerin tam ortasına 1996 Şubat'ında bomba gibi düşen beşinci Sepultura albümü Roots, baştan sona dinlediğim ilk Sepultura işi oldu. Aklım başımdan gitti. Bir başyapıtla karşı karşıya olduğuma o kadar emindim ki, yeni çıkan bir albüme başyapıt denemeyeceğine dair fikirlerim bir anda çöpe gitti. Zaten 90'larda çıkan üç albümden ikisi çok iyi oluyordu. Ama Roots çok iyiden de öte bir metal manifestosu gibiydi. Günümüzde sadece grubun kariyerinde değil, metal müzik tarihinde de önemli bir kırılma noktasıdır. Bir önceki albümleri Chaos A.D. ile başlattıkları groove metal ve politik bilinç yolculuğunu, Roots ile hem daha köklü hem de daha cesur bir yere taşıdılar. Albüm, hem geleneksel metal sınırlarını zorlaması hem de yerli Brezilya kültürünü müziğe entegre etme biçimiyle dikkat çekti. Modern metal mantalitesini kendi kökleriyle harmanlama fikri, yılların Sepultura'sını klasik trash metalden uzaklaştırıp alternatif, avangart, groove, hatta nu metal evrenine taşıdı. Önceki Sepultura’dan duymanın mümkün olmadığı karakterde şarkılar yaptılar. Zihinleri açtılar.

Bunlar olurken önceki albümlerden biriken hayran kitlesinin bir bölümü trash metal'den uzaklaştıkları gerekçesiyle Roots’u yerden yere vurdu. Neyse ki benim gibi sadece Roots'dan dolayı bir sürü hayran da kazandılar. Roots’u beğenmeyen de ne bileyim, gitsin milyon tane trash albüme gömsün kendini. Eklektik ve macera arayan bir Sepultura o kadar güzel ki, asıl köklerinin trash metal değil, yağmur ormanları, kabileler, onlara ait ezgiler, enstrümanlar olduğunu unutmayan bir bilinçle müzik yapmışlar. Bu bilinci gönül verdikleri sert müzikle mayalamış, etraflarındaki haksızlıklara, adaletsizliklere, zulüme sessiz kalmamışlar. Gitar, bas, davul, vokal hepsi olağanüstü olduğu gibi, berimbau, timbau, dijembe, lataria, xequere, surdos adında çeşitli yerel enstrümanları da şarkılarına konuk etmişler. Kalın gitar tonları, groove ağırlıklı ritimler, Max Cavalera’nın vahşi vokalleri albümü nu metal ve alternatif metal sularına da yaklaştırıyor. Hatta bu yönüyle Korn ve Deftones evrenine karıştığı da oluyor. Yine de Roots kendi evrenine sahip bir albüm. Roots Bloody Roots gelmiş geçmiş en iyi albüm açılışlarından biri. Muhteşem bir şey. Onunla birlikte Cut-Throat, Ratamahatta, Ambush bu groove baskınlığının en fazla hissedildiği şarkılar. Attitude, Born Stubborn, Straighthate, Endangered Species albümün ağır abileri. Spit ve Dictatorshit bu karakteri bozmadan biraz daha punk takılan şarkılar. Hepsiyle alakalı dakikalarca konuşulur, satırlarca yazılır. Yine de bazılarına biraz daha yakından bakalım.


Tarz konusundaki bu değişime istinaden Roots'un en çarpıcı özelliği, Xavante kabilesiyle yapılan işbirliği. Brezilya'nın Mato Grosso (Yoğun Orman) eyaletinin doğusunda yaşayan bu yerli halk, hala sömürgeciliğin yükü altında yaşıyor. Kendi küçük uygarlıklarında yönetim sistemleri, gelenek görenekleri, kültürleri var. Max Cavalera'nın, 1991 yapımı Hector Babenco filmi At Play In The Fields Of The Lord'u izledikten ve etkilendikten sonra Roots ile ilgili kafasında bazı fikirler şekilleniyor: Sadece etnik enstrümanları kullanmak değil, bir kabileyle kayıt yapmak. O zamanlar Sepultura üyeleri, Brezilya'nın iç kesimlerinde yaşayan yerli kabileler hakkında sadece yüzeysel bilgiye sahipti. Cavalera, plak şirketini ikna ettikten, Yerli Kültür Merkezi ile temasa geçtikten yaklaşık yıl sonra Kültür Merkezi yetkilileri, grup üyeleri, kendisi, yapımcı Ross Robinson ve o zamanki Sepultura menajeri Gloria Cavalera'nın da aralarında bulunduğu küçük bir grupla Brezilya'nın Mato Grosso bölgesine giderek Xavante kabilesini ziyaret edip onlarla kayıt yapma çalışmalarına başladı. Xavanteler, müziği diğer alemlere girmenin, diğerleriyle -yani ruhani varlıklarla veya örneğin beyaz toplumla veya diğer kültürlerle- ilişki kurmanın bir aracı olarak görüyorlar. Xavante halkı tanınmak ve kültürlerinin bilinmesini istiyordu. Müziklerinin bilinmesini istiyorlardı çünkü müziğin gerekli ve güzel olduğunu düşünüyorlar, bunu insanlığa bir katkı olarak görüyorlardı. Bu yüzden, onlarla birlikte müzik yapmak ve paylaşmak isteyen bir müzik grubundan gelen bu teklif çok hoşlarına gidiyor.

Kabilenin sözcüsü bu işbirliği hakkında: "Sepultura'nın fotoğraflarını görmüştük. Uzun saçları ve dövmeleriyle farklı olduklarını hissettik. Ayrıca bizim gibi ayrımcılığa uğradıklarını da biliyorduk. Bu yüzden onlara karşı çok meraklıydık." demiş. Sepultura davulcusu, aynı zamanda Max'in kardeşi Igor Cavalera da bir röportajında: "Bence biz, bir grup olarak, Xavante Kızılderilileriyle birçok ortak noktaya sahiptik. Biz de toplumun kenarında yaşıyorduk ve müziğimiz, yaşam tarzımız, toplum tarafından saygı görmekten çok uzaktı." diye açıklamada bulunmuş. Bu ortak paydalar, gerçek birer şarkıya dönüşmeyen devasa bir doğaçlama haline dönüşünce çok zor bir seçim ve şarkı oluşturma süreci başladı. Gönül isterdi ki Roots'tan ayrı bir Sepultura - Xavante işbirliğiyle full bir albüm daha çıksın. Ama tek başına Itsári bile bu ortaklığın güçlü bir örneği olarak çok değerli. Xavante dilinde anlamı "Roots" olan Itsári'de kabile şarkıları ve enstrümanları doğrudan duyuluyor. Akustik gitarın eşliği ile mükemmel bir sentez çıkıyor. Bu, metal müziğin o döneme dek alışık olmadığı bir deneyimdi. Sepultura’nın bu kültürel birleşimi saygıyla yapması, Roots’u sadece müzikal değil, aynı zamanda antropolojik bir çalışma haline getiriyor aslında. Üstelik sadece vatanlarının erken tarihi kadar yakın tarihine ve şimdiki zamanına da ilgi duyuyorlar. Bunu bir başka başyapıt şarkılarında daha görüyoruz.


Ratamahatta, yaşayan efsanelerden biri olarak görülen Brezilyalı perküsyonist, şarkıcı, yapımcı Carlinhos Brown'ın Sepultura ile birlikte yazdığı, yukarıda saydığımız enstrümanları çaldığı, geri vokal yaptığı olağanüstü bir şarkı. Korn davulcusu David Silveria da perküsyonda Brown'a destek atıyor. Her ne kadar stop-motion animasyon tekniğiyle çekilmiş videosunu pek beğenmesem de, dinleyene kendi kafasında kendi etnik kaosunu ve groove tutkusunu sonuna kadar hissettiren bir doğal afet. Sakinliği ve kaosu bünyesinde barındıran bir başka şahane şarkı da Lookaway. Geri vokallerde Jonathan Davis (Korn) ve Mike Patton'ın (Faith No More) sesini, turntable'da DJ Lethal'ın (House Of Pain, Limp Bizkit) dokunuşlarını duyduğumuz Lookaway, karanlık, sinsi, sert ve ürkütücü biçimde güzel. Roots, aynı zamanda Max Cavalera’nın gruptan ayrılmasından önceki son güçlü albümdür. Sonraki albümlerinde Sepultura asla o dönemdeki kadar güçlü olmadı. Max, 97'de Soulfly'ı kurdu. Igor 2006'da Sepultura'dan ayrıldı. Kardeşler aynı yıl Cavalera Conspiracy'yi kurup günümüze kadar 6 albüm yaptılar. Ama hiçbiri bana Roots'un harikulade dokusunu, 96 ruhunu vermedi. Roots sadece bir albüm değil, bir arayışın, kültürel keşfin, cesaretin, köklere saygının müzikal ifadesiydi. Anavatanlarının müziğine, kültürüne, politikasına ve tarihine olan artan ilgisini yansıtan, benim de aralarında bulunduğum bir kitle için artık kült mertebesinde bir albüm.

1. Roots Bloody Roots
2. Attitude
3. Cut-Throat
4. Ratamahatta (feat. Carlinhos Brown, David Silveria)
5. Breed Apart
6. Straighthate
7. Spit
8. Lookaway (feat. Jonathan Davis, Mike Patton, DJ Lethal)
9. Dusted
10. Born Stubborn
11. Jasco
12. Itsári
13. Ambush
14. Endangered Species
15. Dictatorshit

5 Mayıs 2017 Cuma

The Afghan Whigs - Black Love


1986 Cincinnati doğumlu alternative rock, grunge, indie rock grubu The Afghan Whigs, Mayıs 2017'nin hemen başında 8. albümü In Spades'i dolaşıma soktu. Demon in Profile, The Spell, Arabian Heights gibi klas şarkılar yapmışlar. Her albümlerinde olduğu gibi dinledikçe açılıp saçılacak bir albüm olduğunu hissediyorum. Aslında In Spades hakkında birşeyler söylemek istiyordum. Ama daha iki kez dinlediğim bir albüm yerine, hem onlarla ilk kez tanıştığım, hem de bu 8 albümden en sevdiğim olduğu için 1996 yılına ait 5. albüm Black Love ile ilgili iki lafın belini kırmak istedim. Grunge'ın yeni yeni filizlendiği, sonra patladığı, giderek sönüp nihayete erdiği yıllarda hep müzik yapan grup, 2017'de bile hala capcanlı ve kaliteli olmayı sürdürüyor. Black Love ise, tam da patlama ve yanma dönemine denk gelmiş, artık insanların tekdüze şarkılardan sıkılmaya, aynı tür içinde ufak tefek farklar aramaya başladıklarında ortaya çıkmış bir albümdü.

Black Love, birçok yönüyle 1996 ve civarındaki X Kuşağı'nın duygularındaki farklı bir gönül teline tercüman olmuş albümlerdendi. Bu tel, cayır cayır yanan gitarların, hırçın davul ve bas gitarın hücrelerine sızmış olan soul duygusuydu. Kurucu ve lider konumundaki Greg Dulli, The Afghan Whigs'ten başka Twilight Singers, The Backbeat Band (daha evvel bahsettiğim üzere Backbeat filmi için kurulmuş tek albümlük cover grup), The Gutter Twins gibi yan projelerin, 2005 yılına ait Amber Headlights adlı solo çalışmanın sahibi çalışkan ve üretken bir insan. Bunun yanında gruba bu soul karakterini veren de kendisi. Çeşitli anlarda çatallı, detone, naif, siyah, canhıraş, romantik kimliklere bürünebilen bu ses ve o sesin kendini ifade ettiği stil sahibi rock örgüsü, grubu bu yıllara azar azar taşımayı başardı. Black Love'da yer alan My Enemy, Going To Town, Double Day ve Blame, Etc. gibi şarkıların öncülük / izciliğinde bu rock ve soul birlikteliğinin dinamizmi, sert ve maskülen grunge gruplarının atarlanmalarından farklı bir yerde duruyordu. Onları hep takım elbiseler içinde görürdük mesela.

Step Into The Light, Night By Candlelight, Faded gibi hüzünlü ve ağır bestelerde de hissedilen bu soul meselesini, The Afghan Whigs gibi, birilerinin ısrarla grunge müziğe yamamaya çalıştığı bir grubun, bu türün hem içinde, hem de dışında kalabilmesinin sigortası olarak görebiliriz. Soul ve funk damarları, onları her daim orijinal kıldı. Haklı olarak grunge çöplüğüne değil, grunge kültürüne ait görüldüler. 2017'deki In Spades'te bu 96 ruhunun hala korunduğunu gördüğümüz gibi, sound ve promosyon olarak modern çağa entegre oluşlarındaki rahatlığı da görmemiz mümkün. Otoritelerce ve puanlama yapan bazı sitelerce en iyi The Afghan Whigs albümü Gentlemen (1993) olarak gösterilir. Bana göre ise Black Love'dır. Sık sık dinlenecek bir albüm değildir. Hatta arayı uzun tutmak gerekir ki, bu uzun aradan sonra dinlendiğinde kendini özlettiğini anlayasınız. İşte kendini bunca yıl çiğ tutup aynı zamanda melankolik, sinematik, karizmatik kalabildiği için özeldir Black Love...

1. Crime Scene Part One
2. My Enemy
3. Double Day
4. Blame, Etc.
5. Step Into the Light
6. Going to Town
7. Honky's Ladder
8. Night by Candlelight
9. Bulletproof
10. Summer's Kiss
11. Faded

11 Ekim 2016 Salı

VA - Sweet Relief II: Gravity Of The Situation


1964 yılında Jacksonville, Florida'da doğan James Victor Chesnutt ya da müzik dünyasında bilinen adıyla Vic Chesnutt, 1985–2009 yılları arasında geçen kariyeri boyunca 17 albüm yapmış bir folk, alt. country müzisyeniydi. Aslında yerel coğrafyası dışında bilinen bir tarafı da yoktu. Hatta 1996'da yapılan Sweet Relief II: Gravity Of The Situation adlı tribute albüm olmasa, onu bu kadar fazla kimse tanımazdı. 1993'te MS teşhisi konan ve tıbbi masraflarını karşılayacak durumu olmayan Victoria Williams gibi müzisyenlere yardım amaçlı kurulan Sweet Relief Musicians Fund, tribute albüm ve konserler vesilesiyle ona yardım sağlama amaçlı Sweet Relief: A Benefit For Victoria Williams albümünün çıkmasını sağlamıştı. Bu tribute albüm Lou Reed, Pearl Jam, Soul Asylum gibi isimleri de içermesi nedeniyle oldukça ses getirdi. Zor durumdaki müzisyenlere kar amacı gütmeden finansal ve tıbbi yardım sağlayan bu fon bünyesinde gerçekleştirilen ikinci albüm olan Gravity Of The Situation, Chesnutt'ın aynı adlı şarkısının adını taşıyor. Bence bünyesindeki isimler ve onların coverladıkları Chesnutt şarkılarının kalitesi açısından (ya da coverlama kalitesi açısından) Victoria Williams için yapılan albümden çok daha iyi bir albüm.

Vic Chesnutt, 18 yaşında geçirdiği araba kazası sonucu kısmi felce uğramış, hayatının geri kalanında tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş biriydi. Sadece basit akorlar kullanarak da olsa gitar çalıp şarkı söyleyebiliyordu. 80'lerin ortalarında Athens'a taşındıktan sonra bir müzik grubuna bile katıldı. Ama solo takılmasıyla ve o bölgenin gözde müzik mekanlarından 40 Watt Club'da Michael Stipe'ın (R.E.M.) dikkatini çekmesiyle ismini duyurmaya başladı. Stipe onun 90 ve 91 yıllarında yapacağı ilk iki albümünün de yapımcısı olacaktı. Kariyeri boyunca birçok grup ve şarkıcıyla çalışan, 2009'da 45 yaşındayken aşırı dozda kas gevşetici yüzünden komaya girerek ölen Vic Chesnutt (bu olayın intihar olduğuna dair söylemler de ağırlıkta), geriye 17 albüm ve pekçok müzikal ortaklık bıraktı. Tüm bunlardan haberdar olmamı sağlayan Gravity Of The Situation albümü, bu albümden haberdar olmamı sağlayan ise R.E.M., Live, Kristin Hersh, Hootie & The Blowfish, Garbage gibi 90'ların takip ettiğim isimlerinin bu albümde toplandıklarını öğrenmem oldu.


Gerçi içinde Madonna bile olan bir toplama albümün hiç duyulmaması mümkün değildir. Guilty By Association şarkısında Madonna'nın kayınbiraderi Joe Henry ile düet yapması, kimseye popüler çağrışımlar yapmasın. Gayet sakin ve mütevazi bir sophisti pop olan bu parça, bu naif albümün en hoş şarkılarından biri aynı zamanda. Fakat albümdeki en beğendiklerim ve dinleye dinleye eskitmeye çalışıp neyse ki bunu başaramadığım şarkılar ise Live'ın olağanüstü unplugged yorumuyla seslendirdiği Supernatural (ki kendisini gelmiş geçmiş en iyi coverlar listeme gözü kapalı koyabilirim), Kristin Hersh'ten sanki kendi albümü Hips and Makers'tan çıkmış gibi duran Panic Pure, Soul Asylum'dan tutkulu When I Ran Off & Left Her, Cracker'dan soylu sefaletiyle Withering ve Dog's Eye View'dan yürek acıtan Dodge şarkılarıdır. Hatta 90'lı yıllarda yaptığım onlarca karışık kasete (ama tema olarak sadece hüzünlü olanlara) bu beş şarkıyı mutlaka koyduğumu bilirim.

Gravity Of The Situation şarkısının Nanci Griffith ve Hootie & The Blowfish ortaklığı da fena sayılmaz. Ama albümün geri kalanıyla iyi geçinmek benim için hep sorun olmuştur. Albümdeki R.E.M. ve Garbage yorumlarına bir türlü ısınamamış, West Of Rome, Florida, Sad Peter Pan şarkılarını bir türlü sevememişimdir. En fazla hayalkırıklığı yaşadığım durum ise, kapanışta yer alan, iki Sweet Relief sembolü Chesnutt - Williams düeti oldu. Keşke God Is Good yerine daha iyi bir Chesnutt şarkısı seçilseymiş... diyeceğim ama o diskografiye hakim olmadığım için hangi şarkı olabilirdi onu da bilmiyorum. Lakin sevdiklerim, sevmediklerime baskın geldiği için, onları başka yerde bulamayacağımı bildiğim için, onlarla çok hatıram olduğu için bu tribute bende her zaman iyi bir yere sahiptir. Vic Chesnutt da, azmi ve müziğe olan bağlılığıyla böyle bir saygıyı ve bu tribute albümü hak etmiştir.

1. Garbage - Kick My Ass
2. R.E.M. - Sponge
3. Nanci Griffith and Hootie & The Blowfish - Gravity of the Situation
4. Soul Asylum - When I Ran Off & Left Her
5. Dog's Eye View - Dodge
6. Live - Supernatural
7. The Smashing Pumpkins and Red Red Meat - Sad Peter Pan
8. Sparklehorse - West of Rome
9. Joe Henry and Madonna - Guilty by Association
10. Kristin Hersh - Panic Pure
11. Cracker - Withering
12. Indigo Girls - Free of Hope
13. Mary Margaret O'Hara - Florida
14. Vic Chesnutt and Victoria Williams - God Is Good

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dead Man Walking (OST)


Tim Robbins'in Rahibe Helen Prejean'ın gerçek olaylara dayalı kitabından uyarlayarak yönettiği 1996 yapımı Dead Man Walking, Prejean'ın vahşi bir cinayet sonrası ölüm cezasına çarptırılan Matthew Poncelet'e son günlerinde destek oluşunun işlendiği ağır bir dramdı. Hani şu izledikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamadığınız türden. Prejean'ın Poncelet'in içindeki insanı adım adım keşfettiği bu filmin mutlu sonla bitmediğini söylemek büyük bir spoiler olmaz herhalde. Ama önemli olan, bu gece ile gündüz kadar farklı iki insanın arasında gelişen ana-oğul veya iyi-kötü karşıtlarına evrilen sıradışı dostluğun yürekleri dağlayan bir çıkmaz içinde kalışını, buna bağlı olarak bedel ödemenin en acı tecrübelerden biri oluşunu gözler önüne sermesiydi. 1996 Oscar ödüllerinde Susan Sarandon'ın En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı kazandığı, Sean Penn'in ise ödülü Leaving Las Vegas'taki rolüyle Nicolas Cage'e kaptırdığı Dead Man Walking, En İyi Film ve Yönetmen ödüllerinde de Braveheart ile Mel Gibson'a yenik düşmüştü.

Filmin Oscar adaylıklarından yenik düştüğü bir başka dal da En İyi Şarkı kategorisiydi. Bruce Springsteen'in Dead Man Walkin' şarkısıyla aday olmasına rağmen ödülün bayık bir Pocahontas şarkısına gitmesi son derece haksızdı. O Springsteen ki 1994 yılında Philadelphia filmindeki Streets Of Philadelphia şarkısıyla Oscar'ı kaçırmamıştı. Dead Man Walkin'in Streets Of Philadelphia'dan hiçbir eksiği veya fazlası yok. Filmden o kadar etkilenmiştim ki, filmin bir soundtrack albümü var mı, yok mu onu bile gözüm görmedi. Filmin neresinde duyduğumu, hatta filme konup konmadığını bile hatırlamadığım birçok yükte ve pahada ağır şarkının bulunduğu bir albümün bulunduğunu anlamama vesile olan da Springsteen olmuştu. Dönem de grunge'ın grunge olduğu 90'lar ortasıydı. Yani Dead Man Walking albümü, o kazan içinde kaynayan günlere sound olarak sakinlik, ama ruh olarak filme uygun biçimde taşıması güç bir hüzün katmıştı.


Springsteen'in Dead Man Walkin'i ile açılış yapan albüm daha birinci dakikadan dinleyenin boğazına düğüm atıyor. Çoğunluğu albüm için özel olarak yazılmış şarkılardan oluşan albümde iki adet Nusrat Fateh Ali Khan ve Eddie Vedder düeti var ki, sırf onlar için bile albüme kulak vermek gerek. Grunge kuşağının o dönem idollerinden biri olan Vedder'ın popülaritesi, 1997 Ağustos ayında vefat eden Nusrat Usta'nın daha geniş kitlelerce tanınmasına da sebep olmuştu. Özellikle de The Face Of Love'ın büyülü bir ilahi havasındaki salınışı onu kanımca gelmiş geçmiş en büyük düetlerden biri yapıyor. Johnny Cash ve iki şarkısıyla Tom Waits albümün o köhne hüznüne hem müzik, hem de lirikleriyle katkı sağlıyorlar. Albümün dişi kanadında da çok nitelikli şeyler oluyor. Suzanne Vega'nın bildiğimiz tarzından çok farklı bir şarkı olan Woman on the Tier (I'll See You Through), Mary Chapin Carpenter'ın çok duygulu biçimde idama götüren bestesi Dead Man Walking ve böyle bir albümün şanına yakışan büyük usta Patti Smith'in bunalımın dibine vuran ağıtı Walkin Blind...

Lyle Lovett ve Steve Earle şarkıları nedense yer doldursun diye konmuş sanki. Beğendiğim Michelle Shocked'ın da daha iyi bir şarkısı seçilebilirmiş diye düşünürüm hep. Bunların yerine albümün sessiz isyankarlığına uygun düşecek yüzlerce şarkı var halbuki. Mesela Jeff Buckley'nin Grace albümünden bir Hallelujah ya da onun gerçek sahibi Leonard Cohen'den herhangi bir şarkı şu gereksiz Lyle Lovett'ten çok daha makbule geçerdi. Neil Young, Bob Dylan, Tracy Chapman, Kristin Hersh diye uzar gider benim istek listem. Çünkü hepsinde varolan o ozan efkarının filmin ağır dramına mükemmel fon oluşturacak şarkıları mevcut. Yine de Dead Man Walking'in film olarak içerdiği yoğunluğa yarenlik eden bu şarkıların çoğu, isimleri ve cisimleriyle yılların verdiği alışkanlıkla filmin ayrılmaz bir parçası oldular. The Face Of Love'ı ne zaman duysam (ki öyle saat başı duyulan bir şarkı değildir) filme ait kareler gözümün önünden geçer. Zaten böyle şarkılar değil bir ölüm hücresine, albümlere, filmlere sığmaz.

1. Bruce Springsteen - Dead Man Walkin'
2. Johnny Cash - In Your Mind
3. Suzanne Vega - Woman on the Tier (I'll See You Through)
4. Lyle Lovett - Promises
5. Nusrat Fateh Ali Khan with Eddie Vedder - The Face of Love
6. Tom Waits - The Fall of Troy
7. Michelle Shocked - Quality of Mercy
8. Mary Chapin Carpenter - Dead Man Walking (A Dream Like This)
9. Tom Waits - Walk Away
10. Steve Earle - Ellis Unit One
11. Patti Smith - Walkin Blind
12. Eddie Vedder with Nusrat Fateh Ali Khan - The Long Road

2 Şubat 2011 Çarşamba

Striptease (OST)


Yine dosyalar arasında tozlanmakta olan "geçiyordum uğradım" cinsinden fevkalade bir soundtrack albümü hakkında iki lafın belini kırmazsam üzülürüm diye düşündüm. Yalnız şöyle de bir durum var, albümü çok sevmeme rağmen, ben bu filmi daha izlemedim. Filmi görmeden sevdiğim soundtrack albümlerle de tuhaf bir ilişkim vardır. Adı Striptease olan ve başrolünde Demi Moore'un oynadığı bir filmi hâlâ izlememiş olmayı neye bağlamalı bilemiyorum ama ayıp ettiğimin farkındalığıyla en azından filme dair en beğendiğim şey olan bu albümle kendimi biraz olsun affettirebilirim. (Uzun cümleler kurmak bana iyi gelmiyor. Şu an kime, neyimi affettireceğimi düşünmekteyim!) 90'larda Honeymoon In Vegas ve It Could Happen To You gibi iki hoş romantik komediye (ki bu filmlerin müzik albümleri de aynı hoşluktadır) yönetmen olmuş Andrew Bergman'ın yönettiği Striptease, "denk gelirsem ucundan bakar, olur da ucundan birşey anlamazsam olay yerinden uzaklaşırım" diye önyargıladığım bir film oldu her zaman. Muhtemelen filmi sevmezdim. Ama içinde birbirinden striptiz şarkıların yer aldığı, üstelik daha bir sürü soundtrack içinde duyduğum, duymasam da bildiğim can ciğerlerden derlenmiş bu nostalji albümünü hep sevdim.

Başta Joan Jett & The Blackhearts'ın I Hate Myself For Loving You'su gibi benim bile striptizimi getirecek bir manyaklık olmak üzere, Billy Idol'dan Mony Mony, Eurythmics'ten Sweet Dreams (Are Made Of This), Blondie'den The Tide Is High, Billy Ocean'dan Get Outta My Dreams, Get Into My Car benzeri 80'ler gazı veren klas hitlere de ev sahipliği yapması yeterdi. Ama Spencer Davis Group, Booker T. & The MG's, Diana Ross & The Supremes, Smokey Robinson & The Miracles gibi ağır abi ve ablaların aynı klaslıktaki hitlerinin de yer alması albümün kafasını daha da güzelleştiriyor. Hatta kapanışta (muhtemelen end credits kısmında çalan ya da hiç çalmayan) Dean Martin şarkısı Return To Me'nin adı ve konusu Striptease olan bir filme niye konduğunu düşünmüyorsunuz bile. Sadece Prince'in ortama uygun o kadar şarkısı dururken neden If I Was Your Girlfriend uyuzluğunun seçildiğini anlayamamışımdır. Onun dışında, ola ki bir arkadaşınız sizden striptiz şarkıları içeren bir albüm istedi (hep başımıza gelir ya hani!), tavsiye edin gitsin. Tabiî olaya striptiz yönünden bakarsak eksik bir hayli fazla. Siz en iyisi kafanıza göre bir mixtape hazırlayın gitsin.

1. The Spencer Davis Group - Gimme Some Lovin'
2. Billy Ocean - Get Outta My Dreams, Get Into My Car
3. Blondie - The Tide Is High
4. Soul Survivors - Expressway to Your Heart
5. Booker T. & the M.G.'s - Green Onions
6. Laladin - Love Child (Halalla)
7. Chynna Phillips - I Live for You
8. Smokey Robinson & The Miracles - You've Really Got a Hold on Me
9. Billy Idol - Mony Mony
10. Prince - If I Was Your Girlfriend
11. Joan Jett & The Blackhearts - I Hate Myself for Loving You
12. Eurythmics - Sweet Dreams (Are Made of This)
13. Dean Martin - Return to Me