2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Shannon McNally - Geronimo


1973 Long Island doğumlu Shannon McNally, üniversitede antropoloji okurken çeşitli kulüplerde çalıp söylemişliği olan, mezun olduktan sonra bir süre Paris’te sokak şarkıcılığı da yapmış üç albümlü bir müzisyen. 1997 yılında bir şekilde major plak şirketlerinden Capitol ile anlaşma imzalıyor. Hatta aynı dönemde Shannon için Alanis Morissette adlı gencecik kızı ikinci plana bile alıyor Capitol. Ama piyasa normlarına göre daha içe dönük akustik takılmayı yeğleyen Shannon, gayet tecrübeli müzisyenlerle kotarılan ilk albüm Jukebox Sparrows ile Sheryl Crow gibi kendi liginde isimler kadar, 70’ler soundundan da izler taşıyan bir rota belirliyor. Ama Capitol, nedense albümü süresiz biçimde askıya alınca parsayı Alanis Morisette topluyor.

Fakat aslî amacı meşhur olup yırtmak değil, müzik yapmak olan Shannon McNally yılmayıp kendini kanıtladığı süre zarfında Stevie Nicks, Ryan Adams gibi isimlerin konser açılışlarında yer almayı başarıyor. Hatta müzik dışında, dillere destan güzelliği sayesinde Urban Decay kozmetik ürünlerinin modelliğini bile yapıyor. Bunları görüp ellerini ovuşturmaya başlayan Capitol, nihayet 2002 Ocak ayında Jukebox Sparrows’u yayınlamaya karar veriyor. Albümün geç de olsa hak ettiği başarı sonucu, John Mellencamp ile yaz boyu turlamaya kadar terfi ediyor. Burada adı geçen ünlü isimlerin tümü, çeşitli platformlarda McNally’e hep övgü dolu sözler sarfediyorlar.
 

Jukebox Sparrows, genel hatlarıyla idare eder bir albüm. Birtakım pop rock ve blues klişeleri yanında az da olsa soul, caz, hatta albümle aynı adı taşıyan şarkıda deneysel tınılar duymak mümkün. Ama 2005 yılına gelindiğinde üzerinde Geronimo yazan albüm, McNally’nin o yıla dek yaptığı her şeyden daha olgun ve özellikle country blues hatlarını daha da keskinleştirmiş bir pop rock anlayışı taşıyor. Bunu daha açılış parçası The Worst Part Of A Broken Heart ile anladım diyebilirim. Jukebox Sparrows’da bile böyle bir şarkı yoktu zira. The Hard Way misali kaya gibi bir şarkı da yoktu orada. Leave Your Bags By The Door’un akusti-epik tevazusunu da bulamazsınız o albümde mesela. Weathervane, Sweet Forgiveness, In the Name Of Us Honey örnekleri de Shannon McNally çağdaşları sayılabilecek pek çok country kadının ulaşamadığı samimiyet çizgisinde bana göre. Zaten o kadınların çoğu gibi sahte biçimde ağlak olmaktansa, dürüst biçimde muğlak olmayı tercih ediyor çoğu zaman. Bir zamanlar beraber turladığı Stevie Nicks'in ilk yıllarını biraz daha ince perdeden de olsa andıran dişi karizma sahibi vokali de ayrı bir özellik. Albümün tek eksisi, kendine yakışır biçimde kapanış yapamayan Lovin' In My Baby's Eyes belki de.

Shannon McNally 2009 içinde de Coldwater isminde 8 şarkılık bir albüm yaptı. Yine country blues ağırlıklı olmakla birlikte, türe fazla bağlı kalmasından ötürü olgun, ama Geronimo’daki farklı ruhu yakalayamadığını düşündüğüm bir albüm Coldwater... Bu bilgilerin ışığında, “benim sadece bir Shannon McNally’lik yerim var” diyenler için önereceğim yegâne albüm Geronimo olur kesinlikle. Bir zamanlar kendisine tercih edilen Alanis Morisette ile karşılaştıracak olursak, ben kendisini albüm olarak değil, şarkı şarkı severim. Ama haklı olarak dillere kobra gibi dolanmış onca şarkısına rağmen Morisette’in şimdiye kadar Geronimo gibi bir albüm bütünlüğü, olgunluğu, tevazusu yakalayamadığını düşünüyorum.

1. The Worst Part of a Broken Heart
2. Miracle Mile
3. Sweet Forgiveness
4. Geronimo
5. Pale Moon
6. The Hard Way
7. Beautiful and Strange
8. Tennessee Blues
9. Weathervane
10. Leave Your Bags by the Door
11. In the Name of Us, Honey
12. Lovin' in My Baby's Eyes

7 Şubat 2011 Pazartesi

QueenAdreena - The Butcher and The Butterfly


Sıradışı rock müzisyenlerinin kendi ülkelerinde veya bizim dışımızdaki diğer tüm ülkelerde müzikleri dışında anılmalarını gerektirecek vukuatları artık nasıl bir süzgeçten geçiyorsa, o grubu veya şarkıcıyı tanımayanların basına yansıyanlardan edindikleri bilgilerle yetinmesi çok acı bir durum olabiliyor. Sinemadan ve müzikten anladıkları Top 5'ten öteye gidemeyen müzik ve sinema eleştirmenlerinden, kendine utanmadan "karikatürist" diyen, çizim özürlü, bedava adamlardan, hergün aymazlığı, sosyetik hezeyanlarını, ırkçılığı yeniden keşfeden köşe yazarlarından geçilmeyen bir basından söz ediyoruz. 2003'te böyle insancıkların olduğu bir ülkeye konserler verirken sahne performansı sırasında esaslı numaralar çeken Katie Jane Garside'ın bu basından gördüğü muamele de kimseyi şaşırtmamalı bu yüzden. O performansın fonunda kalan, aslında kimsenin önde görmeyi yeğlemediği şarkılardaki derinliği anlayabilmenin yolu da "albüm" dediğimiz formattan geçiyor çoğu zaman. Herkes bilinçli bir konser seyircisinin dilinden anlamayabiliyor. Öbür türlü siz "konser nasıldı ama" diye sorunca alacağınız cevap "çatlak hatun altına don giymemişti" oluyor.

1999 Londra doğumlu QueenAdreena grubu, bünyesinde Katie Jane Garside'ı bulundurmanın sıkıntısını pek fazla çekmiyor. 90-94 arası solistliğini yaptığı Daisy Chainsaw bu sıkıntıyı biraz çekmişti. Eğer bir grup kuruyor ve mikrofona Katie Jane'i koyuyorsanız başınıza gelecek her şeye hazırlıklı olmalısınız. Öte yandan özenle yazdığınız şarkılarınıza en ufak bir leke sürmeyecek harika bir sese de sahip oluyorsunuz. Başkasının grubunda şarkı söyleyemeyeceği âşikâr olan Katie, kendi grubunu Daisy Chainsaw'da da gitar çalan Crispin Gray ile kuruyor. Başlangıçta davulda Billy Freedom yer alırken, kendisi 2002 yılında yerini 83-86 yılları arasında efsane The Clash'te çalmış olan Pete Howard'a bırakıyor. Ama en büyük sıkıntı bas mevkiinde. Orson Wajih ile çıktıkları yolda İkinci albüm Drink Me'den sonra ayrılan Wajih'in yerine Katie'nin bacısı Melanie Garside gelse de, The Butcher and The Butterfly'ın ardından o da kendi kanatlarıyla uçmak üzere gruptan ayrılıyor. Paul Jackson ve Nomi Leonard diye iki basçı eleman daha bu değirmene giriyor ama şu an kim çalıyor, niye ayrılmışlar, şimdi ne yapıyorlar hiç bilmiyorum, merak da etmiyorum. Zaten Katie'nin şarkı söylediği bir grupta başkasının âkıbetini merak etmek de bir tuhaf.


Arada özellikle boşluk bırakılmadan yazılmazı gereken QueenAdreena'nın beş kadar albümü var. Hepsini test ettim. Ama 2005'e ait The Butcher and The Butterfly, test edilmekten çok daha fazlasını hak eden, kayıtsız kalınmayacak bir rock olayı. Bu albümlerin hepsini dinlemiş olanların favori QueenAdreena albümleri de farklı farklı oluyor. Hepsi benim için iyiydi diyemem. Branşı olduğu üzere alternative rock mahallesinin balta girmemiş arka sokaklarından ses veriyor Katie ve arkadaşları. Alternative kelimesinin de yeri gelip alternatif kaldığı bir acayip durum var ortada bana göre. Pek de faturaları ödetmeyecek türden kabul görür bir rock değil yaptıkları. Fakat mesele hem duruş, hem de müzik olarak cool olmak ise köküne kadar cool bir grup. Popüler anlamda rock dinleyen kitleyi öyle hemen kucaklayıp içine alacak türden bir müzik olmadığı açık. Hele alternative rock denince aklına ilk Goo Goo Dolls veya Şebnem Ferah gelenler için uygun olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim var. Bu uygunsuzluğu, her zaman sözde birşeylere alternatif rock vıdı vıdılarına tercih ederim o ayrı.

The Butcher and The Butterfly en iyi QueenAdreena albümüdür demiyorum. Haddim değil. Benim herşeyiyle anlayıp dinlediğim, bundan müthiş zevk aldığım, özünden bal yapmasam da, bal tadı aldığım tek albümleridir. Basına yansıdığı gibi rock müziğe yansımayan birşeyler de var QueenAdreena'da... Müzikte olduğu gibi şimdi de sinemada aynı arabesk damara çalışan duygu sömürücüsü arabesk uyuzlarından, sürmeyi fazla kaçırmakla kendini rockçı sanan süslülerden, yapmaya çalışıp da oraya buraya sıvadığı müziğin kökenlerinden bihaber şekilde caz ve blues sanatçılarına salya saçan gerzek rapçilerden geçilmeyen müzik anlayışlarının hüküm sürdüğü bir coğrafyada dinliyoruz onları. İyi ile kötüyü ayırmanın bu kadar kolay olduğu bir coğrafya çok azdır. Belki de The Butcher and The Butterfly'ı daha ilk dinlemede seven biri beni anlamış demektir. 

Karamsar bir enerji doluluğunu, hassas bir punk ruhuyla, bu doluluğun iki katı şahane bir vokalle anlamlandıran Katie Jane, karizma namına elinde avucunda ne varsa bu albüme vermiş adeta. Başta Ascending Stars, Pull Me Under, Suck, Princess Carwash olmak üzere bu beste/vokal bütünlüğünü sağlamış tüm şarkılarda o asil çiğliği görmek mümkün. Hatta Birdnest Hair, Childproof, Cold Light Of Day gibi kişisel karamsarlıkları akustik kişisellikle ifadeleyen yumuşacık şarkılarda, o çiğliği bu kez boyut değiştirmiş şekilde görmek mümkün. Tamam belki The Butcher and The Butterfly benim için QueenAdreena'nın en iyi albümüdür. Ama acele etme, belki de en iyisini henüz yapmamışlardır!

1. Suck
2. Medicine Jar
3. Ascending Stars
4. Join the Dots
5. Pull Me Under
6. Racing Towards the Sun
7. Wolverines
8. Birdnest Hair
9. Princess Carwash
10. In Red
11. F.M. Doll
12. Black Spring Rising
13. Childproof
14. Princess Carwash (Slight Reply)
15. Cold Light of Day
16. The Butcher and The Butterfly

9 Kasım 2010 Salı

Kathleen Edwards - Back To Me


1979 Ottawa doğumlu Kathleen Margaret Edwards, üç albümlü bir singer/songwriter. Müzik düşkünü bir ailede yetişmenin doğal getirisi olarak küçük yaşta keman çalmayı öğrenmiş, ailesi ile birlikte Amerika'ya taşındıktan sonra da klâsik müzikten sıyrılıp daha pop, daha rock zevkler edinmiş. Liseyi bitirdikten sonra tekrar Ottawa'ya dönmüş ki, genelde müzisyenlerde bu durum tersine işlerdi. Kendi memleketinde barlarda, kulüplerde çalıp söyleyerek 1999'da Building 55 adlı ilk EP'sini çıkarma fırsatı yakalamış. Bu fırsatı da iyi değerlendirip dikkat çekmiş. Ama bu dikkat çekme, kendisinin sokak çalgıcılığı ve konser açılışlarında grubuyla birlikte boy göstermeden ibaret olan yerel ününe fazla birşey de katmamış açıkçası. Ne zaman ki 2002 yılında country ve folk çevrelerince övgüye boğulan ilk solo albümü Failer'ı çıkarmış, işte o zaman Kathleen Edwards adı birçok müziksever için "Bryan Adams'tan sonra Kanada'dan kimi tanıyorsunuz" sorusuna verilebilecek birkaç yanıttan biri olmuş.

Tabiî ardından çaldığı kulüplerin ebadı genişlemiş, devasa sahnelere, stadyumlara dönüşmüş. Gerçi stadyum olayını tek başına doldurduğunu pek sanmıyorum. İşin o kısmı Bob Dylan ve The Rolling Stones'un Kanada ayağındaki konserlerinin ısınma turlarını attıran isimlerden biri olmasından kaynaklanıyor. Ama bu bile pekçok müzisyenin hayallerini süsleyen bir olay değil de nedir? 2005'te Back To Me, 2008'de de Asking For Flowers ile devam eden yolculuğunda Edwards'ı yalnız bırakmayan gitaristi ve aynı zamanda grubunun lideri Colin Cripps'in yapımcılığıyla hâlâ aktif. Yalnız Kanada'nın havasından mı suyundan mıdır, pop rock branşından çıkan isimlerin tadı Amerikan çağdaşlarını daha fazla andırıyor. Bunun bir sorun teşkil ettiği durumların fazlalığına rağmen, Kathleen Edwards'ta bu çağdaşlara nazaran biraz daha fazla sıcaklık hissettim diyebilrim.


Gelelim bu üç albümden neden Back To Me'yi seçtiğime. Albüm kapağının güzelliğinden daha farklı kıstaslarım oluyor böyle durumlarda. Kaldı ki Failer'ın kapağı da çok güzeldir. Kritiklerde genelde Edwards'ın en iyi albümü de Failer olarak geçiyor. Fakat Failer'ın kalitesi nedense bana ya fazla, ya da eksik geldi. Asking For Flowers ise özellikle şarkıların zayıflığıyla "yeni Kathleen Edwards albümü" olmaktan uzak göründü sanki. Ama Back To Me benim için her iki albümün ortasında yakalanmış çok hoş bir denge. Failer'ın içine kapanık country folk dalgalarını daha içine girilebilir rock unsurlarıyla zenginleştirmiş bir denge bu. Mainstream detaylar göze batıyorsa da acıtmıyor. In State'i koy radyoya, içine hafif bir burukluk da katarak çalsın dursun. Back To Me ortalığı daha da alevlendirsin. Independent Thief bir Tom Petty ağırlığı ve hissiyatı koyup farkını farkettirsin. Away akustik diyarlarda gri gökyüzü hüznü yaratsın. Good Things o hüznü güneş ışığına taşısın.

Amerikan kadın rock hareketinden fazlaca etkilenmenin dezavantajlarını taşıyan birkaç şarkı dışında albüm geneli insanı duvardan duvara çarpmayan, ama o duvarları da insanın üzerine üzerine getirerek bunaltmayan bir hassasiyet taşıyor. Lirikleri çoğu zaman buram buram şarkı yazarlığı kokuyor. Sesi bir Beth Hart kadar olağanüstü değilse de olağanın tüm güzelliğini taşıyor. En azından Beth Hart gibi o olağanüstü sesi kötü şarkılarla heba etmiyor bu albümde. Kathleen Edwards yapacağı her albümü dinleyeceğim ve ne kadar kötü olursa olsun bundan hiç de pişman olmayacağım bir kadın. Bu duyguyu bana hiç de özel bir çaba sarfetmeden vermiş olması belki de en çekici yanlarından biri.

1. In State
2. Back to Me
3. Pink Emerson Radio
4. Independent Thief
5. Old Times Sake
6. Summerlong
7. What Are You Waiting For?
8. Away
9. Somewhere Else
10. Copied Keys
11. Good Things

21 Ocak 2010 Perşembe

Acid House Kings - Sing Along With Acid House Kings


Niklas Angergård’ın tek kişilik projesi The Legends’dan bahsederken zikrettiğim Acid House Kings ile tanışmam biraz uzun sürdü ama kendileri hep not defterimin bir köşesinde durmaktaydılar. Tanışma uzun sürdü belki ama sabreden derviş misâli buna değdi. Stockholmlü grubun (evet bu kez tek kişi değil, 4 kişilik bir grup) tam dört albümü bulunmakta. Bir değişiklik yapıp bu kez sondan başa gideyim dedim, demez olaydım! Grubun 2005 tarihli son albümleri Sing Along With Acid House Kings öyle bir çıta koydu ki, üzerine Stockholm feriştahı gelse burun kıvıracak hale geldim neredeyse. Niklas Angergård’ın basçı biraderi Johan ve başka bir gitarist Joakim Ödlund ile 1991’de kurdukları Acid House Kings, 2001’de billur sesli Julia Lannerheim’in de katılımıyla şimdiki halini almış oldu. Sing Along With Acid House Kings’den önceki albümleri de fena sayılmaz ama hep bir şeylerin eksikliğini hissetmeme, bu yüzden zaman zaman sıkılmama sebep olan müzikal tekdüzelik hissinden kurtulamadım.

Bu Niklas Angergård, grup kurmaya, müzik yapmaya doymayan bir adam. Club 8 ve Red Sleeping Beauty diye iki icraatı daha bulunmakta ki, onlar da indie çevrelerce saygıyla selamlanan cinsten. Birgün sıra onlara da gelir belki. Fakat Sing Along With Acid House Kings’i iyice sindirdikten sonra takılmak en iyisi sanki. Zira şu elimde görmüş olduğunuz 12 şarkılık albüm, ben diyeyim 5, siz deyin 10 yıldan beri dinlediğim en iyi indie pop albümlerinden biri. Bunca zaman neredeymiş diyeceğim, o da dile gelse bana “iyi de sen neredeymişsin” diyecek. Uzun müddet birbirimizi ıskalamışız. Kapağını görüp de şu Christian Country yapan Teksaslı ailelerden biri sanma ihtimalim de olabilirdi hani. Neyse kavuştuk ya, gerisi mühim değil. Sessiz, sakin, elit, lâkin zaman mekân ayırt etmeden herkesin yüreğine hitap edebilecek, herkesi biryerlerinden yakalayabilecek gönlü zenginlikte bir albüm Sing Along With Acid House Kings. İkinci, üçüncü dinleyişimde dahi aklımda tek bir şarkı kalmamıştı. Ama albüme ait oradan buradan melodiler dimağıma öyle bir işlenmişti ki, onları şarkı formatında değil, müzik dinleme, dinlerken nefes alıp verme, fakat bunu bile unutacak derecede etkilenme formunda özümsemiş olduğumu fark ettim.

Sessiz, sakin olduğu kadar o sakinliğin bünyesinde yaşama sevinci aşılayacak ölçüde kıpır kıpır örneklerle, yine o sakinliğin bünyesinde kalp kıracak ölçüde hassas örnekleri iç içe geçirmeyi başarmış bir müzik onlarınki. 60’lar soul müziğinden feyz alıp (Do What You Wanna Do), 70’ler popuna göndermeler yapıp (Tonight Is Forever), 2000’ler folkuna pop duyarlılığı ekleyip (London School Of Economics) üzerine tutam tutam sevimlilik, samimiyet ve romantizm serpiştirmiş oldukları bu müzik, gözümde Acid House Kings’i kendi türünde 2000’lerin en iyi oluşumlarından biri yapmaya yetiyor. I Write Summer Songs For No Reason, Will You Love Me In The Morning?, That's Because You Drive Me gibi adı güzel kendi güzel şarkılarla da adlarından kaynaklı liriksel meraklar uyandırıyorlar. En uzunu 3,5 dakika süren (ki o da bana göre tadını damaklarda bırakmak suretiyle albümün en çabuk biten parçası A Long Term Plan) şarkı kılığına girmiş hayat fragmanlarından oluşan Sing Along With Acid House Kings, unutulmaz bir film gibi…

1. That's Because You Drive Me
2. Do What You Wanna Do
3. This Heart Is a Stone
4. London School of Economics
5. 7 Days
6. I Write Summer Songs for No Reason
7. Tonight Is Forever
8. Saturday Train
9. Sleeping
10. Will You Love Me in the Morning?
11. A Long Term Plan
12. Wipe Away Those Tears