28 Nisan 2017 Cuma

Simone White - Yakiimo

 
Bir şarkıyı bilip de söyleyeni bilmemek, hem söyleyen, hem de onu sevenler için çok dramatik bir durumdur. Bir Audi reklamında çalan The Beep Beep Song adlı şarkının sahibi olan Simone White’ın adının Audi’nin ihtişamı yanında pek önemi yoktur örneğin. Yine de birileri şarkı için ısrarcı davrandıysa araştırmış, önce isime, sonra da bu şarkının yer aldığı 2007 tarihli I Am The Man albümüne ulaşmıştır. Soğuk bir pınar kadar duru folk müziğine kendini bırakmayı seven kişiliklerden biriyse çok da memnun kalmıştır. Çünkü I Am The Man albümü güzeldir. Ama 2009 tarihli Yakiimo, “güzel” olamayacak kadar içe dönük, hüzünlü, kendi başına, yine de ümit taşıyan harika bir akustik sesleniş. Şarkı sözlerinde dikkat çeken “kayıp” olmuşluk, aşk, zaman, masumiyet üzerinden kendini kolay kolay ele vermeyen çekicilikte ifade bulmakta.

Akustik gitarın yarenlik ettiği 15 lezzet (normalde 12 iken, bazı kaynaklarda 3 adet fazlası olan versiyonlar da bulunmakta), birbirine benzediğinden sıkça şikayetçi olduğumuz akustik folk şarkılarından derlenmiş bir başka albüm şeklinde imaj veriyor. Bunu üstünkörü bir dinleyişte fark etmek mümkün. Oysa Simone White hiç de üstünkörü dinlenecek bir kadın değil. Hawaii doğumlu olmasına bakmayın. Onu dinlemek kendini yaz mevsiminin gün batımı rüzgarına teslim etmek, sonbaharın soluğunu ensede duymak, kışın sığınma içgüdüsünü daha sıcak günlere duyulan özlemle bütünlemek ve ilkbaharın kendini kendinden başka kimseye teslim etmeyen mutluluğunu hissetmek kadar hakiki anlar içeriyor. Dürüst olmak gerekirse, yine benzer titreşimler yayması muhtemel I Am The Man, nedense Yakiimo kadar tutkulu gelmemişti bana. Ya da o bastırılmış tutkuyu alevlendiremeyen bir albümdü bana göre. Eşsiz bir yalnızlığın yalınlığı içinde tüm şiirsel dürtüleri bir anda harekete geçirme kabiliyeti, kendisinde pek bir şey bulamayanlar için kabiliyet olarak bile nitelenmeyebilir. Ama stadyumlar veya kalabalık salonlardan değil, geç vakitlere kadar açık küçük barların sahnesinden ses veriyor White sanki. Çünkü Yakiimo, her tarafından sadelik akan bütünlükte ve yoğunlukta.
 
Fotoğrafçılıkla da uğraşan, çektiği bazı fotoğrafları simonewhite.com adresinde görebileceğiniz bu naif insan, Yakiimo ile bana göre kariyerinde mütevazi, fakat benim gibi ondan fazlaca etkilenenler için hiç de öyle olmayan kusursuzlukta şarkılar sergisi sunuyor. Kendi besteleri yanında dostları Frank Bango ve Richy Vesecky’nin 7-8 bestesini seslendirmiş. Candy Bar Killer, Victoria Anne, Yakiimo, Bunny In A Bunny Suit, Train Song, Victoria Williams coverı You Are Loved, öteki, beriki, kısaca hepsi! Daha anlatacak çok şey var. Ama bir albümün kendisini anlatması, başkalarının onu anlatmasından her zaman daha iyidir. Yakiimo tüm çıplaklığıyla kendini anlatan bir bir “oda epiği”!
 
1. Bunny in A Bunny Suit
2. Candy Bar Killer
3. Victoria Anne
4. Baby Lie Down With Me
5. Yakiimo
6. A Girl You Never Met
7. Without A Sound
8. Train Song
9. Freight Train
10. You Are Loved
11. Olivia 101
12. Let the Cold Wind Blow
13. St. Louis Blues
14. Your Stop
15. Psalms

22 Nisan 2017 Cumartesi

M.I.A. - AIM


Sri Lanka asıllı İngiliz Mathangi Arulpragasam, ya da onu tanıyıp sevdiğimiz adıyla M.I.A., bir şarkıcı, söz yazarı, besteci, yapımcı, yönetmen, fotoğrafçı, moda tasarımcısı, model, aktivist olarak karpuzları koltuğa sığdıramayınca kamyon kasasına koyup direksiyona geçmiş bir güzel insan. Kendisi 1975 Londra doğumlu olup, 6 aylıkken ailesiyle tekrar Sri Lanka'ya dönmüş. İç karışıklıklarla cebelleşen Sri Lanka'nın militan örgütlerinden birinin kurucusu olan babası Arular yüzünden gençlik yılları sürekli ev değiştirerek geçen Mathangi, 80'lerin sonundaki iç savaş sonrası, kardeşleri ve annesi Kala ile beraber sığınmacı olarak tekrar Londra'ya dönmüş. Başarılı öğrenim hayatı, Central Saint Martins Güzel Sanatlar Okulu'ndan dereceyle mezun olmasıyla sona ermiş. Sinema ve görsel sanatlar ağırlıklı bir eğitim almış olmasına ve bu alanda irili ufaklı işler yapmasına rağmen gönlü müziğe kaymış. Onu tanıyıp sevmemize vesile olan da bu gönül kayması olmuş. Gereksiz gibi görünse de bu kısa özgeçmiş, iyi bir müzisyenin kariyer basamaklarının nasıl süzgeçlerden geçerek önümüze şarkı formatında geldiğini göstermesi açısından önemli sayılır.

Önce isminden başlayarak "Missing in Action" terimine tekabül eden M.I.A.'da karar kılan Mathangi, buraya yazsak sığmayacak bir dolu girişim ve aktivite sonucu albüm çıkaracak düzeye kadar gelmiş. Karpuz taşımayı sevdiği için müzikte de tür olarak electropop, UK hip-hop, synth punk, funk, world, alternative R&B, avant-pop şeklinde kendine stilsizlikten bir stil yaratmış. Buradan itibaren "-miş -mış" eklerini bırakıyorum. Zira kendisini albüm çıkarmaya başladığı dönemden itibaren takip ederim. Bazen söver, sıklıkla da överim. Ama çok severim. Babasına ithafen Arular (2005), annesine ithafen Kala (2007),  belki kendine ithafen ΛΛ Λ Y Λ (2010) ve Matangi (2013) albümlerinde hem sevdiğim, hem de nefret ettiğim şarkılar vardır. Kimselere benzememesine hep saygı duyduğumdan, sevdiklerimi tam sevmiş, kızdıklarımı da onun stilinin bir parçası olan deneysel arayışlarındaki sanatsal özgürlüklere bağlamışımdır. Gördüm ki 2016 tarihli 5. albüm AIM'de durum değişmemiş. Tadı, tuzu, deneyselliği, farklı ve zengin pop algıları yine yerli yerinde duruyor. Yine Borders, Go Off, Visa, Talk gibi enfes alternatif pop besteleri, yine Jump In, Bird Song gibi deneyselliğiyle uyutan şarkılar mevcut.


Finally, Ali R U OK?, Platforms şarkıları da M.I.A.'nın kaliteli tarafını yansıtan şarkılar olarak severek dinlediklerimin arasında. Gener8tion adıyla piyasa yapan bir Fransız DJ ile ortaklık kurduğu The New International Sound Pt. 2 gibi şahane bir şarkının (videosu da aynı şahaneliktedir) albüme alınması da güç katmış. Fakat 18-24 Nisan’daki Dünya Geri Dönüşüm Haftası kapsamında sürdürülebilirlik ve geri dönüşüm için farkındalık yaratmak adına ünlü giyim firması H&M işbirliği ile hazırladığı ve bence gelmiş geçmiş en iyi M.I.A. şarkısı olan Rewear It'in albüme konmayışı ancak reklam, telif mevzularıyla açıklanabilir. Eğer bunlar engel olmadıysa açıklanamaz. Albümün 17 şarkılık deluxe versiyonunda yer alan ismini saydığım bu şarkılara 1-2 tane daha ekleyerek toplamda 10 şarkılık temiz bir albüm elde edebilecek iken, kalan 7 şarkının yarattığı şişkinlik albümün daha farklı konumlandırılmasına sebep oluyor. Bu durumu en iyi ifade eden yorum ise bir eleştirmenden "odaklanma eksikliği" olarak gelmiş. Bana göre bu eksiklik, kalabalığın hafifletilmesiyle ortadan kaldırılabilir, Rewear It'in liderliği ile tam anlamıyla bir veda albümü hüviyeti kazanabilirdi. Evet, veda!

M.I.A. yaptığı açıklamada AIM'in son albümü olduğunu belirtmişti. Müzikten kopmayacağını, birtakım ortak veya solo projelerle kaçamaklar yapabileceğini, fakat albüm çıkarmayacağını da sözlerine eklemişti. benim anladığım, bundan sonra sahip olduğu tüm karpuzlardan dilim dilim yiyeceği yönünde bir karar almış olması. Güçlü bir aktivist olarak (ki kendisi 2009 yılında Time dergisi tarafından "En Etkili 100 Kişi"den biri seçilmiş) ırkçılık, cinsiyetçilik, göçmen politikaları, bireysel silahlanma, çevre kirliliği gibi pekçok konuda elinden geleni yapmış bir insan. Her ne kadar bu fikirlerini şarkılarında öne çıkarsa da, popüler müzik piyasası para getirecek boş işler peşinde olduğundan ona pek fazla yüz vermedi. Zaten kendisi de indie kalmaktan gayet memnundu. Ama bu bağımsızlık hali Madonna, Jay Z gibilerle takıldığınızda bazı sıkıntılara da yol açmıyor değil. İşte bu yıpranmışlığı üzerinden atmak, kafasını dinlemek, çok çaba ve zaman gerektiren müzikten uzak durmak suretiyle kendine başka işler için yer açabilmek istemesi son derece doğal. Yine de yerini dolduracak pek kimse olmadığından bu doğallık biraz can sıkıcı. Hayranları olarak bize saygı duymak ve arada yapacağı o müzikal kaçamakları yakalamak düşer. Tabii bir de geride bıraktığı alternatif pop zerreciklerine sahip çıkmak.

1. Borders
2. Go Off
3. Bird Song (Blaqstarr Remix)
4. Jump In
5. Freedun
6. Foreign Friend (feat. Dexta Daps)
7. Finally
8. A.M.P. (All My People)
9. Ali R U OK?
10. Visa
11. Fly Pirate
12. Survivor
13. Bird Song (Diplo Remix)
14. The New International Sound, Part 2 (feat. Gener8tion)
15. Swords
16. Talk
17. Platforms

7 Nisan 2017 Cuma

Troubled Horse - Revolution On Repeat


Blues rock'tan beslenen, hard ve stoner rock arasına salıncak kurmuş gruplardan biri olan İsveçli dörtlü Troubled Horse, kendilerini 2012'de çıkan ilk albümleri Step Inside ile tanıyıp sevdiğim bir gruptu. Aradan 5 yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra nihayet Revolution On Repeat adlı ikinci albümleriyle geri dönüş gerçekleştiriyorlar. Aslında bu ikinci albüm gecikmesi, ilk albümlerinin gecikmesi yanında bir hiç. Çünkü grup 2003'te kurulmuş ve albüm çıkarmaları 2012'yi bulmuş. Bu arada ne yemiş, ne içmişler bilemiyoruz. Çok da ilgilenmiyoruz. Fakat albüm yaptıklarında tozu dumana katıyorlar durduramıyoruz. Revolution On Repeat güzel bir geri dönüş. Hoş, bunu söylerken Troubled Horse'u en son nerede bıraktığımı hatırlamak için zamanda geri gitmem gerekecek. Arada bir sevgili müzik oynatıcımın loopa aldığı şarkı depomda karşıma çıkan Another Mans Name, ilk albüme dair aklımda kalan tek şeydi. Hatta bu şarkının hatırına 1-2 sene yeni birşeyler yaparlar diye tetikte bekledim. Süre uzayınca da gruba olan ilgim (Another Mans Name dışında) örümcek ağı bağladı.

31 Mart 2017'de gün yüzüne çıkan Revolution On Repeat, hard, stoner, psychedelic öğeler taşıyan kaliteli bir rock albümü. Aradan geçen zamanın bende canlı tuttuğu tek şey olduğu için gözlerim bir Another Mans Name muadili aradı. The Filthy Ones'ın fazla haddini aşmadan bu ihtiyacı karşılayabileceğini düşündüm. Aynı zamanda grubun öyle ilk dinleyişte saran, sonra da sabun köpüğü gibi yok olan değil, zamanla yerine çok iyi oturan nitelikte şarkılar yazdıklarını hatırladım. The Filthy Ones ile birlikte Peasants, Hurricane ve Let Bastards Know albümün lokomotifleri olarak sevgilerini saygılarını sunan şarkılar. Ama bana göre grubun olgunluğunu asıl yansıtan şarkılar peşpeşe gelen The Haunted ve Desperation. 70'ler diye bas bas bağıran bu iki şarkı, o yılların heavy blues ve occult rock geleneklerini çok iyi taşımaktalar. Aslında grubun genel soundu da bu tanımdan uzak değil. Warren Zevon'un 2000 yılına ait Life'll Kill Ya albümündeki My Shit's Fucked Up'ın coverını da unutmayalım. Sadece pek bir özelliği olmadığını düşündüğüm Bleeding'in kapanışa fazla ağır gelmesidir şikayetim. Hani hiç albüme alınmasa da olurmuş. Final umduğum gibi olmasa da, yılın en iyi rock albümlerinden birine daha rastlamak iyi geldi. Belki 5-6 yıl sonra kendileriyle tekrar görüşürüz.

1. Hurricane
2. The Filthy Ones
3. Which Way to the Mob
4. Peasants
5. The Haunted
6. Desperation
7. Track7
8. My Shit's Fucked Up
9. Let Bastards Know
10. Bleeding

4 Nisan 2017 Salı

Los Plantronics - Surfing Times


20 yılı aşmış geçmişiyle surf rock'ın saygın isimleri arasında gösterilen (dışarıda öyleymiş, yoksa bize öyle bir bilgi gelmedi) Oslo dolaylarından gelme Los Plantronics, yanılmıyorsam bu süreye sadece 6 albüm sığdırmış olsa da, konserlerinin hesabı yapılamıyormuş. Bir surf grubunu yerinde canlı izleyememenin kaybını albümleriyle telafi etmeye çalışmak da hiç yoktan iyidir. Kaldı ki Los Plantronics, sadece surf rock ile beslenen ve besleyen bir grup değil. Garage, soul, rockabilly, mariachi, alt. country, blaxploitation, spaghetti ve daha başka şeylerden de izler taşıyan bu lezzetli karışım sayesinde dinleyici nostaljinin dibine vurduğu kadar, bu eksantrik türleri daha aktüel bir tonda da duyabilir. Surf rock'ın en güzel yanlarından biri de zaten bu karışımla elde edilen sound zenginliğini üzerinde çok iyi taşıyabilmesi. Los Plantronics, muhtemelen yılların tecrübesiyle bu karışımı ve karmaşayı çok iyi organize ediyor. Bu organize şekli, sadece müziği disipline etmekle değil, onu özgür bırakma haliyle de kendini gösteriyor.

Çeşitli değişimlerle 95'ten bu yana müzik yapan grup hakkında bu kadar ahkam kesmeme neden olan 2015 tarihli albümleri Surfing Times'ın enerjisi, sörf seven her eve lazım. Şahsen şarkılara sinematik gözle baktıramayan, nostaljik göz dalmalarına sebebiyet vermeyen, dans ettirmese de neşeyle twist yapan insanları göz önüne getirmeyen sörf albümlerine sörf albümü demem. Surfing Times gibi bu özellikleri (hatta fazlasını) taşıyanların gözünü severim. Çekirdek kadrosu 5-6 kişiden oluşan, ekstra müzisyenlerle, nefeslilerle, mahallenin mariachi tayfasıyla, dansözlerle birlikte bazen sahneye 30 kişiyle çıktığı görülen Los Plantronics, Surf Times'ı baz alırsam hem konser atmosferini, hem de stüdyo tozu yutmuş albüm dinamiklerini bünyesinde toplamış bir albüm yapmış diyebilirim. Önceki albümlerini dinlemedim. Surf Times'ın tatmin edici hali de bu albümleri dinleme yönünde fazla aceleci olmamamı sağlıyor.

1999 tarihli ilk albümleri olan Mariachi Death Surf ismi, o zamandan son albüme kadar grubun lakabı, hatta ikinci ismi haline geldi. Surf rock gruplarının İspanyolca isim takıntıları da onların alamet-i farikalarından biri. Ama Mariachi Death Surf de güzel isim. From Mecca To Mescalito ile güçlü bir açılış yapan albüm, Zapatista Surfista, Shawnee, Moon Dawg, Golden Dawn Surf Patrol gibi diğer enstrümantal şarkılarla kendi surf rock tarihini özetliyor sanki. Mary Lou, Red Hot, So You Say You Lost Your Baby üçlüsü ise vokelden aldığı destekle gücüne güç katan, mariachi coşkusunu twist sevimliliğini, rock'n roll karizmasını, surf rock nostaljini birbirine ustaca eklemiş şarkılar olarak göz ve kulak dolduruyorlar. Bazı şarkı isimlerinin tanıdık gelme sebebi de onların başka sörf klasiklerinin coverları olmasından kaynaklanıyor. En iyi özeti zaten kendileri çıkarmış ama özetle Los Plantronics, bana surf rock ve dallarını neden sevdiğimi bir kez daha hatırlatan kaliteli gruplardan biri. Surf Times ise yaz kış iyi gider bir albüm.

1. From Mecca to Mescalito
2. Moon Dawg
3. Mary Lou
4. Golden Dawn Surf Patrol
5. El Jeffe
6. So You Say You Lost Your Baby
7. Zapatista Surfista
8. Shawnee
9. Red Hot
10. Montezuma's Revenge
11. T for Terror
12. Shortnin' Bread Pt. II