Post-Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Post-Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2026 Perşembe

City Of The Sun - Under The Moon

 
New Yorklu post-rock harikası City Of The Sun, 2020'deki kendi adlarını taşıyan ikinci albümlerinden 6 yıl sonra üçüncü albüm Under The Moon ile üçte üç yaptılar. Bu sadece yeni bir albüm değil, grubun yıllardır kurduğu sinematik dünyanın yine olgun, yine geceye ait bir başka versiyonu gibi hissettiriyor. Grubun sokak müzisyenliğinden doğan o özgür doğaçlama ruhu hala yerinde, parçalar hala kontrollü, hala atmosferik ve temelindeki hüzün harcından inşa edilen farklı duyguları ifade etmede hala harika işler çıkarıyorlar. Grup önceki dönemlerindeki akustik enstrümantal tınılarını korurken, Under The Moon'da yönünü sanki biraz daha yalnızlığa ve içsel yolculuklara çevirmiş durumda. Albümün en dikkat çekici yönü, enstrümantal müziği “arka plan müziği” olmaktan çıkarıp hikaye anlatımına dönüştürmesi. Belki ilk iki albümde de bunu yapmışlardı. Ama 6-7 yıl öncesiyle hissettiğimiz yoğunluk da kendi içinde evrilip başka yoğunluklar keşfettiriyor ya da aynı yoğunluğu ifade etme şeklimizi değiştiriyor. Hakkında cok şey söylediğim 2020 albümündeki hislerim Under The Moon ile özdeştiği gibi, üzerine başka hisler de koydu. Ortada albümleri yarıştıracak bir durum yok. Under The Moon, sahip olduğu karışımı yine yeniden sinematik bir bütünlüğe ulaştırıyor. Parçalar tek tek ilerlemekten çok bir yol filmi gibi akıyor. Bir şehirden diğerine geçen gece otobüsü, çölde yapılan uzun araba yolculukları veya gün doğumundan hemen önceki sessizlik hissi albüm boyunca sürekli duyuluyor.

Açılıştaki Un Disparo al Corazón, albümün tonunu kusursuz biçimde belirliyor. Parça ağır ağır yükselen gitar motifleriyle klasik western filmlerini andırırken, ritim ilerledikçe grubun o çok özlediğimi fark ettiğim tutkulu yönü devreye giriyor. Spaghetti western atmosferine giriş çıkışlar her zamanki gibi karizmatik ve yerli yerinde. Gözümüzün önünde geniş çöller, terk edilmiş kasabalar, terli yüzlerden yansıyan parıltılar canlanıyor. Saw You In A Dream veya Culdad del Sol'u 2020 albümüne koysak hiçbir şey fark etmeyecek olsa da, başka tasarımlar, yeni isim ve melodiler City Of The Sun’ın elinden çıkmaysa benim için hep heyecan yaratır. Üstelik 2020 yılında Kolombiyalı grup BALTHVS'ı bilmiyordum. Pluribus dizisinin 7. bölümü olan The Gap'i izlememiş, o bölumde kahramanlarımızdan Manousos'un yolculuğuna yarenlik eden Hermanos Guitèrrez'in Esperanza şarkısını duymamıştım. Ama şimdi, başta Hotel Alma, Bajo la Luna ve Un Disparo al Corazón olmak üzere bana hep bunları hatırlattılar. Under The Moon'daki latin etkisi sanki diğerlerine göre daha fazla. İster pop, ister rock olsun latin müziklerinde düzlük, sıradanlık çok canımı sıkar. Oysa City Of The Sun’ın bu müziğe bakışındaki akustik zerafet ve tutku her daim hayranlık vericiydi. Grubun müziğinin zamansız ve mekansızlığı, olgunluğu, oturmuşluğu, vizyonu, istikrarı hangi türe yoğunlaşırsa onu yukarılara taşımaya muktedir.


Angeles'in yankılı gitarlarını, yavaşça büyüyen ritimlerini ve ufuk hissini duyunca BALTHVS'yi anımsamak, Gizmo Varillas'ın eşlik ettiği, albümün tek vokalli şarkısı olan Vuela'nın Manu Chao esintisini bir öğlen meltemi gibi yüzünüzde hissetmek, grubun dinleyeni çıkardığı yolculukta nerelere uğradığına dair detaylardan sadece birkaçı. London ve War'un bir çırpıda benimsenip bağırlara basılacak şarkılar olmasından dolayı, 6 yıldır görmediğim çok iyi bir arkadaşımı gördüğüm duygusu yaşadım. Albümün, aslında tüm City Of The Sun albümlerinin en büyük başarısı “cool background music” tuzağına düşmemesi. Pek çok enstrümantal post-rock albümü teknik olarak etkileyici olsa da duygusal olarak yüzeyde kalabiliyor. City Of The Sun burada melodiyi ve ritmi bir denge içinde kullanarak gerçekten yaşayan bir dünya yaratıyor. Özellikle grubun sokak performanslarından gelen organik enerjisinin hala yerli yerinde olduğu anlaşılıyor. Parçalar kulağa steril veya mekanik gelmiyor. Teknik açıdan bakıldığında City Of The Sun albümleri hep temiz prodüksiyonlara sahip olmuştur. Akustik gitar katmanları son derece berrak duyulurken bas ve perküsyon da dolgundur. Özellikle kulaklıkla dinlendiğinde küçük geçiş detayları ve yankı kullanımları parçalarin derinliğini arttırır. Under The Moon'da da değişen bir şey yok.

Under The Moon'un yaklaşık 68 dakikalık süresi zaman zaman uzun hissettirse de tüm bu özelliklerden mürekkep atmosfer kurma becerisi sayesinde kapıp götürüyor. Zaten ince tür geçişleri monotonluğa izin vermiyor. Mesela biraz durulma hissettiğiniz anda Ella gibi funky bir şarkı hemen imdada yetişiyor. Kaldı ki Cinderella Man ve Twenty Twenty One gibi hüzünlü, huzurlu, ruhlu şarkılara tutulmak için City Of The Sun evrenine aşina olmak gerek. Aşina olunmasa da beğenilir ama farklı etkisi olacağı kesin. Kapanıştaki Metamorphosis, albümün tüm enerjisini içe çeken meditatif bir final sunuyor. Şarkı bir son hissinden çok dönüşüm hissi bırakıyor; albümün adına yakışır biçimde gece bitiyor ama tamamen kararmıyor. Genel olarak Under The Moon, City Of The Sun’ın kariyerindeki sinematik ve bütünlüklü albümlerden bir diğeri. Grup ilk dönemindeki spontane enerjiyi kaybetmeden daha olgun ve atmosferik bir noktaya ulaşmış durumda. Post-rock, akustik dünya müziği ve modern instrumental rock arasında dolaşan bu albüm. Özellikle geceleri, uzun yolculuklarda veya yalnız dinlemelerde gerçek etkisini gösteriyor. Büyük patlamalar yerine yavaş yavaş içine çeken, dinledikçe büyüyen, yılın en özel kayıtlarından biri.

1. Un Disparo al Corazón
2. London
3. Hotel Alma
4. Vuela (feat. Gizmo Varillas)
5. Angeles
6. Saw You in a Dream
7. Cinderella Man
8. Ciudad del Sol
9. War
10. Twenty Twenty One
11. Ella
12. Bajo la Luna
13. Metamorphosis

7 Mart 2026 Cumartesi

Helicon & Al Lover - Arise

 
Helicon, 2008'de Güney Lanakshire/İngiltere'de kurulmuş beş kişilik (bazen bu sayı artabiliyormuş) psychedelic rock, neo-psychedelia grubu. Dört albümleri var. San Francisco/ABD'li Al Lover ise yine psychedelic rock, neo-psychedelia, electronic, hip-hop takılan bir başka müzisyen. Onun da 20'den fazla albümü var. Her iki ismi de hayatımda ilk kez duydum. Birbirlerini nasıl buldukları bilgisi bende yok ama bir şekilde Helicon ve Lover arasında transatlantik çevrimiçi demo alışverişi başlamış. 20'den fazla demo internet üzerinden gönderildikten ve bazıları elendikten sonra Helicon grubu stüdyoya girip temel kayıtları yapmış. Lover da onlara katılarak davul makinesi, synthesizer ve sampler'larla sihrini göstermiş. Her iki taraf da bu ortaklıktan çok memnun kalıp birbirlerini ve ortaya çıkan müziği öven demeçler vermişler. Övülecek kadar da varlar. Helicon & Al Lover, Helicon'un kendine özgü saykodelik tarzını Al Lover'ın türler arası elektronik müziğiyle birleştirerek, hipnotik, yaratıcı, canlandırıcı, biraz da gizemli bir sound elde ediyorlar. Böyle ilginç ortaklikları seviyoruz. Pandemi zamanı da şartlar gereği böyle birkaç albüm çıkmıştı. Glasgow'daki Castle Of Doom Stüdyolarında Tony Doogan (Mogwai, The Jesus & Mary Chain) tarafından prodüksiyonu yapılan Arise, trip-hop break'lerini, derin bas seslerini ve dub dokularını katmanlayarak rock ile buluşturan nefis bir albüm. Daha şimdiden 2026'nın en iyi albümlerinden biri olarak aldım, kabul ettim.

Helicon ve Al Lover'ı kendi albümleriyle hiç dinlemedim. Ama sanki bir DJ olarak Lover bir tık baskın gelmiş gibi göründü. Özellikle Arise'ın ritim altyapısı trip hop, hip-hop çeşnileriyle güçlendirilmiş. Ama buradan başka anlamlar çıkmasın. Helicon'un bilmediğim rock stiliyle birleştiğinde ortaya kimi zaman post-rock, kimi zaman shoegaze numuneler çıkmış. Arise ve Backbreaker gibi çok iyi iki şarkıyla müthiş bir açılış yapan grup, ne saykodelik, ne elektronik, hem saykodelik, hem elektronik tarzıyla beni hemen etki alanına aldı. Tabula Rasa gelince daha üç şarkıda albüme bağlandım ve yolculuğun keyfini çıkarmaya baktım. Not A Thought işin shoegaze'e kayan kısmını çok yerinde betimliyor. Ama öyle bir Adjust The Dosage var ki, hem saykodelik, hem elektronik, hem epik, hem sinematik bir sekilde albümün tam orta yerinde anıt gibi duruyor. Goodbye Cool World'ü de kapanış olarak beğendim. Bu birlikteliği benzetecek o kadar çok şey varken aklıma ilk elden The Besnard Lakes'in gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı anlarıyla The American Dollar titreşimleri de almak mümkün. Tabii bu iki grubun genel tarzlarından değil, bazı parçalarından izler bulunabilir. Sonuç olarak Helicon ve Al Lover ortaklığı bir çok yönden verimli, tutkulu, ağırbaşlı, özenli, kaliteli ve güçlü sıfatlarını sonuna kadar hak ediyor. İki kez dinledim, üçüncüyü de iple çekiyorum. Ayrıca bu ortaklıktan önce neler yaptıklarını da merak ediyorum.

1. Arise
2. Backbreaker
3. Tabula Rasa
4. Not a Thought
5. It Won't Stop
6. Adjust the Dosage
7. We Don't Belong
8. Midnight Mass
9. Goodbye Cool World

28 Mayıs 2021 Cuma

Trade Wind - The Day We Got What We Deserved

 
2013'te New York'ta kurulan Trade Wind adında bir grupla karşılaştım. Üçüncü albümleri The Day We Got What We Deserved'ün çıktığı 21 Mayıs, gerçekten de hak ettiklerini aldıkları gün olmuş diyebiliriz. Zira albümü dinleyip sağlama aldıktan sonra geriye döndüğümde önceki iki albümün bu kadar güçlü olmadığını, hak ettiklerini alabilmeleri için biraz daha beklemeleri gerektiğini düşündüm. Yaptıkları müzik indie & alternative rock olarak geçiyor olsa da, psychedelic pop ve post-rock etiketi bence daha çok yakışıyor. Dinleyeni 27 buçuk dakika boyunca öyle bir atmosfere sokuyor ki, bir albümün kendi yerini bulmasında süresinin uzunluğu ya da kısalığının önemli olmadığını gösteriyor. Özellikle post-rock denince normalden biraz daha uzun, bazen de bu uzunluğu boş yaparak geçiren şarkılar akla gelebiliyor. Grubun ilk iki albümünde de bu tanıma uyan birkaç şarkı yok değil. Ama en uzunu 3 buçuk dakika olan şarkıların bulunduğu bu albümde iki dakika ve üzerindeki birçok şarkı bile derdini o kadar güzel anlatmış ki, sürenin bile hiç önemi kalmamış, zamanı unutturmuş adeta.

Trade Wind gibi grupları çok seviyorum. Indie rock diye yazdıkları bir grubu önce dinle/unut sanıp, içine girince uzun süre çıkamayacağımı hissettiğim o ters köşe duyguyu tattırıyorlar bana. Bir yandan sağı solu belli olmayan, bir yandan da güçlü bir duygusal ambiyans yaratmaları çok hoşuma gidiyor. Müzik dinleme işini ciddi bir aktiviteye, kaliteli zamana dönüştürüyorlar. Bu albümleri ilk dinleyişim, önce birkaç şarkının sivrilmesiyle, daha sonraki seanslarda aralarına yenilerinin de katılmasıyla zevkten dört köşe deneyimler haline geliyor. En iyi yanlarından biri de, ilk dinleme işi bitince biraz ara verip o albümle ilgili aklımda kalan gizemleri kurcalamak. "Birkaç şarkı vardı, gerçekten çok iyilerdi. Ama melodileri aklımda kalmadı. Bir sonrakinde tekrar rastlayacağım onlara. Bazı şarkılar da kendilerini hiç ele vermediler vs. vs." İlk başta Nine Tails ve Bishop'ı koleksiyonuma katıp başka albümlere yelken açacağımı düşünürken, dinledikçe hem onlara daha çok bağlandım, hem de usul usul diğerlerinin içindeki cevherleri görmeye başladım.

O diğerleri de şimdilik Blue NotesDIE! DIE! DIE!, Burning The Iron Age diye sürüp gidiyor. İlk iki albümde Untitled I ve Untitled II adlı kısa şarkılar vardı. Bunlar çoğu zaman interlude misali geçişler olarak pek ciddiye alınmazlar. Ama bu üçüncü albümde yer alan Untitled III o kadar güzel ki, ne zaman sıra ona gelse 2:16 dakika boyunca kendimi üç boyutlu biçimde herhangi bir epik manzaranın içinde buluyorum. ambient ile düzeyli paslaşmaları, Weather Eyes'da olduğu gibi yemeğin içinde saksafonla biraz jazzy dokunuş katmaları, ara ara bana The National tadı vermeleri benim için Trade Wind'i özel bir konuma getiriyor. Albüm hiç bitmese, Bishop'un "I'll Wait" nakaratına karaoke yapabilsem, şu Untitled III 10 dakika sürse, albümün kapanışındaki Walk Me In // Plant Me In Your Garden ile 2016 yılına ait ilk albümleri You Make Everything Disappear'ın kapanışında yer alan Je t'aimerais toujours yer değiştirse nasıl olurdu diye çeşit çeşit şeyleri kafamdan geçirsem de albüm bitiyor. İyi de oluyor, tadında kalıyor. Bitince de kafamda dönmesine engel olamıyorum. Gizemi sürsün, her dinlediğimde hissettiğim yoğunluk aynı kalsın istiyorum. Kendi kısa, etkisi uzun süren bir yolculuğa benzettiğim The Day We Got What We Deserved, onu dinlediğim günlerde çıktığımı hayal ettiğim yolculuğu hak ettiğimi düşündürüyor bana.

1. Burning the Iron Age
2. DIE! DIE! DIE!
3. Nine Tails
4. Bishop
5. Blue Notes
6. Fade on You
7. Don't Rush
8. Untitled III
9. Weather Eyes
10. Walk Me in // Plant Me in Your Garden

11 Ağustos 2020 Salı

Another Sky - I Slept On The Floor


Londralı dört müzisyenin kurduğu Another Sky, iyi albüm bulmakta zorlandığım şu günlere bir güneş gibi doğan ilk albümleri I Slept On The Floor ile fark yaratmayı başarmış çıtır çıtır bir grup. Müzikal geçmişleri hakkında bir bilgim yok ama albüm indie pop ve indie rock karışımından güçlü, tutkulu ve sinematik bir post-rock / art pop dengesi taşıyan şarkılardan oluşuyor. Bunun yanında kimi zaman Coldplay'i andıran pop rock ve art rock skalasında da geziniyorlar sık sık. Bu sound kokteyline bir de Catrin Vincent'ın harikulade vokali eklenince olay başka yerlere gidiyor. Öyle ki yer yer Bon Iver ya da Novo Amor tarzı anlara tanık oluyoruz. Her iki örnek de naif erkek vokalleri içeriyor. Zaten Catrin Vincent'ın sesini ilk duyduğunuzda bir erkek olduğuna neredeyse emin oluyorsunuz. Oysa Vincent'ın kadın olduğu ama sesinin erkek vokallere benzediği gerçeği bu şarkılara doğrudan maskülen ya da feminen bir karakter katmıyor. Adeta cinsiyetsiz bir hümanizm ile kuşatılıp, müzik ve vokal uyumundan güç almış şarkıların kendine has büyüsüyle kolektif duyguların ağına düşüyorsunuz.

Bu müzikal karışım, uyum, kolektivizm ve artık başka ne söylenebilirse hepsinden vücuda getirilmiş şarkılar dönmeye başladığında daha ilk iki şarkı How Long? ve Fell In Love With The City ile hemen tavlandım. Melankolisi, tutkusu ve sinematik anlar yaratan atmosfer bilinçleriyle zaten belli bir kalite çıtası oluşmuş dinleyicileri tavlayamamaları çok zor. All Ends, Brave Face, Riverbed, The Cracks, Avalanche beşlisi de lafı dolandırmadan kalitelerini ortaya koyan şarkılar bana göre. Ama lafı dolandıran ve kalitesini tekrar tekrar dinledikçe ortaya koyan Life Was Coming In Through The Blinds ve Tree de Another Sky'ın ne kadar çok boyutlu bir grup olduğunu işaret eden şarkılardan. Benzetmek için sadece birkaç grup ismi sayabildim ama eminim ki bilmediğim veya aklıma gelmeyen başka referanslar da olabileceğini hissediyorum. Zaten bazı kaynaklarda Another Sky için benzer isimlerde adını hiç duymadığım ve merak ettiğim onlarca yeni isme rastlamam da beni ayrıca heyecanlandırdı.

Her örneğini benimsemesem, zor beğensem de art pop namına sevdiğim isimlerden Bon Iver ve Novo Amor benzerlikleri bile benim için yeterli. Öyle ki, albüme adını veren iki dakikalık I Slept On The Floor'u alıp herhangi bir Bon Iver albümüne koysak kimse bu nedir demez. Let Us Be Broken'da Catrin Vincent, Yes solisti Jon Anderson ile düet yapıyor desek belki birkaç kişi kandırabiliriz. Aynı anda hem pop, hem de rock yönü güçlü olan, bu yönleri dengeli ve yormayan biçimde post-rock evrenine entegre edebilen, aslında post-rock'ı amaç değil araç edinerek bir nevi ezber bozan Another Sky, keşke her yeni grup bu kadar yoğun ve tutku dolu olsa dedirtiyor. Aynı şekilde keşke her debut da I Slept On The Floor kadar yürekten şarkılarla dolu olsa diye düşündürüyor. Grubun soundundaki o kararlı kederlilik, Catrin Vincent'ın sesindeki o güçlü kırılganlık grubu özetlemek için yeterli olsa da, Another Sky bir özetten çok daha fazlasını hak eden bir oluşum.

1. How Long?
2. Fell in Love With the City
3. Brave Face
4. Riverbed
5. The Cracks
6. I Slept on the Floor
7. Life Was Coming in Through the Blinds
8. Tree
9. Avalanche
10. Let Us be Broken
11. All Ends
12. Only Rain

5 Temmuz 2020 Pazar

City Of The Sun - City Of The Sun


2011 yılında New York'ta kurulan City Of The Sun, John Pita ve Avi Snow'un gitarlarda, Zach Para'nın davul ve vurmalı çalgılarda yer aldığı bir üçlü. Fotomodellere taş çıkaran görünümleriyle dışarıdan bir boy band izlenimi verseler de, folk, blues ve yoğun biçimde flamenko etkileri taşıyan fakat tüm bunları post-rock çatısı altında toplayan şahane bir sound elde ediyorlar. Tamamı enstrümantal 12 şarkıdan oluşan grupla aynı isimdeki ikinci albümleriyle tanıma şerefine nail olduğum bu arkadaşlar, flamenko gitarın da ruhumda yarattığı hislerle mükemmel bir yaz albümüne imza atmışlar gibi geldi. Yanlış anlaşılmasın, tarihsel duruşuna, teknik anlamdaki gücüne saygıda kusur etmeyerek flamenkonun beni darlayan bir tür olduğunu söylemeliyim. Bu yüzden City Of The Sun'ın da yanlış anlaşılmasını istemem. Zira işin içine post-rock girince olay bambaşka yerlere gitmiş. Tutkulu, sinematik, emprovize, hüzünlü, bir o kadar da yaz güneşini üstüne alıp umut dolu şarkılarla adeta bir konsept albüm olmuş. 2016'da çıkardıkları ilk albüm To The Sun and All The Cities In Between de bu kalıplarda gayet iyi bir albüm. Ama ikincide çok daha içsel bir yolculuk post-rock severlere kollarını açmış bekliyor.

Dinlerken bulunduğunuz ortamı, o an olmak isteyeceğiniz yere çevirebilme gücüne sahip olduğunu düşündüğüm City Of The Sun şarkılarını isim isim önermek için bolca vakit geçirmek gerekiyor. O vakitler geçtikçe isimlerin de bir önemi kalmıyor. Zaten böyle albümler döndüğü sırada ne iş yapıyor olursanız olun, bir şekilde size dokunduklarını hissedersiniz. Çalmakta olan şarkı kaçıncı, adı ne bunların hiç önemi olmaz. Ama sadece ve sadece albüme konsantre olup şarkıları isimleriyle birlikte dinlediğinizde sahip oldukları karakterlerin farkına varırsınız. City Of The Sun'daki 12 şarkı da kesinlikle böyle dinlenmeyi hak ediyor. Şahane post-rock atmosferinde meltemler halinde salınan flamenko gitarların yarattığı o Ege ya da Akdeniz havası, bazen de spagetti western evreninden ses veren geniş vizyon her notaya sinmiş vaziyette. Flamenko deyince akla gelen virtüözlüğe, post-rock deyince akla gelen abartılı deneyselliğe bulaşmadan, ikisinin akla gelen başka özelliklerinden derlenmiş, dinledikçe çiçek gibi açılan şarkılar yazmış/çalmışlar.

Albüm 12 şarkı ama açılıştaki Someday, kapanışta adı Everything Everywhere olmuş şekilde tekrar karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde La Luz'u sonradan For Ian olarak tekrar dinliyoruz. Adı ne olursa olsun bu ikişer isme sahip iki şarkıyla birlikte rüya gibi bir Dreams, No Walls In The West, Alive, Barcelona, The Last Day, Under The Same Sky ve diğerleri, büyüleri bozulmasın diye insan sesi duymak istemeyeceğiniz kadar kendi içlerinde kısa filmler çekmiş kadar özel şarkılar. Bir yerde Rodrigo y Gabriela ve Explosions In The Sky karışımı şeklinde tarif edilen müziklerindeki haklılığı teslim etmekle birlikte, fazla hakim olmadığım bu isimlerin ancak biraraya geldiklerinde City Of The Sun benzeri bir müzik yapabileceklerini düşünüyorum. O da çok dağılmadan, deneyselliğe abanmadan olursa şayet. John, Avi ve Zach üçlüsü, New York sokaklarında, metrolarında birlikte çaldıkları dönemlerden, akustik müziğe farklı bir boyut kattıkları bugünlere geldiler. Doğal, saf, epik, hem sanki gözümüzün önünde çalıyorlarmış, hem de deniz kenarındaki devasa bir konser alanında gün batımı eşliğinde aklımızı başından alıyorlarmış gibi dinlediğimiz güzellikte bir grup ve albüm City Of The Sun...

1. Someday
2. La Luz
3. No Walls in the West
4. Barcelona
5. Dreams
6. Spaghetti
7. In the Beginning
8. The Last Day
9. Under the Same Sky
10. Alive
11. For Ian
12. Everything Everywhere

21 Ocak 2018 Pazar

Whales & Echoes - Winter Stories


"Selam! Ben Rusya'dan bir post-rock/indie müzisyeniyim. Müziğim herkese açık, tamamen ücretsizdir. Ama bana destek olmak isterseniz bu çok faydalı olur. Dinlediğiniz ve yardımlarınız için teşekkürler." Bu cümleler, ismini hiçbir yerde bulamadığım (belki Rus sitelerinde vardır bilemiyorum) bir müzisyene ait. Bütün şarkıları kendi yazan, çalan ve albümleri çeşitli mecralarda paylaşıma açan bu kişi, hepsi 2017 içinde olmak üzere Whales & Echoes (Ocak), Echoes In The Dark (Mart), The Midnight Stories (Temmuz), Farewell (Eylül), Bright Lights ve Winter Stories (Aralık) adlarında tam 6 albüm çıkarmış. Böylece aynı yıl 5 albüm çıkaran King Gizzard and The Lizard Wizard'ın rekorunu da kırmış. Bandcamp devriyelerim esnasında fark ettiğim Winter Stories sayesinde tanıştığım bu müzik, post-rock olarak konumlandırılışının hakkını veren, ama alternative rock ile de dirsek temasını hiç kaybetmeyen enstrümantal şarkılardan oluşuyor. Gerçekten hepsini kendi mi çalıyor, yoksa Whales & Echoes adında bir grubu mu var bilemiyoruz. Ama hakkında bulduğum az sayıdaki yazılarda "one-man-band" tabiri kullanılıyor. Ortaya çıkan müzik ise, 4-5 kişilik bir post-rock grubunun tutkulu işlerinden farklı değil.

Winter Stories'i dinleyip beğendikten sonra diğer albümlere de göz attım. Müzik aynı müzik. Şarkılar arasında çok iyiler de var, vasat kalanlar da. Arka arkaya beş enstrümantal albüm dinleyince belli bir doygunluk oluşuyor. İyi ki hepsinden önce Winter Stories ile başlamışım ki, bu müziği daha zinde bir şekilde değerlendirebilmişim. Post-rock hakkında söylenecek çok fazla şey olduğunu düşünmüyorum. Elbette orası başka bir alem ve kendi içinde derinliği fazla bir müzik türü. Whales & Echoes da fazla derine inmeden, fazla uzatmadan, her şarkıda bağlı kaldığı öncü bir melodi ve ritim üzerinden derdini anlatıp bir sonraki şarkıya geçiyor. Winter Stories'in en güçlü anları Your Eyes Are Full Of Stars, I Have Feelings For You, Find Love (I'm So Sorry), Miss Me Sometimes şarkılarında seziliyor. Post-rock, alternative veya pop rock ne dersek diyelim, sinematik bir rock ruhu var. İsim şarkısı Winter Stories gibi tek tük synth rock denemeleri de mevcut. Kendisine dört şarkıda Ukraynalı Oceantides da eşlik etmiş ki, o da benzer bir müzik icra eden, aynı zamanda 2017'de iki albüm, iki EP çıkaran bir oluşum. Yoksa o da aynı kişi mi diye düşünmedim değil.

Rus müzisyen dostumuz bu albümden sonra sanki veda eder gibi bir de yazı yazmış. Küstü mü, yoksa misyonunu tamamladığını mı düşündü bilemiyorum. Kendisinden bir daha haber alınamazsa üzülürüm. Zira post-rock gibi zaman zaman rock müzikte elit bir sanat formu gibi duran bir türe çok şey katmasa da, güzel melodiler yakalayıp onları bir dizi jeneriğine, bir araba reklamına, bir kavuşma/ayrılık anına, kar yağmayan bir kış çaresizliğine denk düşürebilmek, her post-rock yapıyorum diyenin yapabildiği bir şey değil ne yazık ki. Zaten genelde post-rock albümler Winter Stories veya diğer Whales & Echoes albümleri gibi kısa olmaz. Ama isimleri "Sana Karşı Hislerim Var", "Gözlerin Yıldızlarla Dolu", "Arada Beni Özle" olan şarkıların enstrümantal hissiyatları kendi liriklerini dinleyene düşündürebilecek potansiyele sahip olunca uzunluk kısalık önemli olmuyor. Belli bir sanat formu bile arama gereği duymuyor, sadece akışa kapılıyorsunuz. Sözleri olmayan kısa kış hikayeleri eşliğinde soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa yumuşak geçişler yaparak o akış içindeki yerimizi sorguluyoruz.

1. Lights of the Winter Streets
2. Winter Stories (feat. Oceantides)
3. Find Love (I'm So Sorry)
4. Carousel (feat. Oceantides)
5. Your Eyes Are Full of Stars
6. Miss Me, Sometimes (feat. Oceantides)
7. I Have Feelings For You
8. Feeding Birds (feat. Oceantides)

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Ex Drummer (OST)


Herman Brusselmans'ın aynı adlı romanından Koen Mortier'in senaryosunu yazıp yönettiği Ex Drummer, çılgın bir aklın ürünü ve kimseye eyvallahı olmayan müthiş bir yapım. Kadın düşmanı psikopat solist Koen, sağır ve uyuşturucu bağımlısı gitarist Ivan, sağ eli akla zarar biçimde sakat kalan, huysuz annesi ve üst katta bağlı tuttukları babasıyla yaşayan eşcinsel bas gitarist Jan üçlüsünden ibaret punk grubu The Feminists'in bir davulcuya ihtiyacı olmasıyla şekillenen film, o davulcunun bulunmasıyla acayip yollara sapıyor. Bu ucube kombodan çok etkilenen hali vakti yerinde yazar Dries, gruba davulcu olmak istiyor. Yalnız The Feminists'in bazı şartları var: Haliyle kendilerini engelli diye niteleyen grup üyeleri, davulcunun da engelli olmasını istiyorlar. Üstelik sadece tek bir performans için kurulan bu grup, deki yarışmadan sonra bir daha biraraya gelmeme kararı almışlar. Şartları kabul eden Dries'in engeli ise davul çalamamak!

Bu kaybedenler takımıyla zaten bir gelecek göremeyen, tek amacı kendi egosunu bu eziklere karşı palazlamak olan Dries'in de katılımıyla The Feminists'in sersefil müzik yolculuğu başlıyor. Müziğin neredeyse hiç susmadığı filmin alternative, punk ve post-rock ağırlıklı soundtrack albümü ise film izlemeden dinlenirse hazmı zor, filmden sonra dinlenirse muhteşem bir kombinasyondan oluşuyor. Zaman zaman (daha çok finaldeki yarışma bölümünde) sahne performansı olarak gördüğümüz bu müzikler, çoğunlukla filmin kara mizahla yoğrulmuş tuhaf ve gerilimli anlarına fon oluşturmak için kullanılıyor. Bu amacına da ulaşıyor. Açılış jeneriğinde gerisin geriye hareket ederken izlediğimiz Koen, Ivan ve Jan'ın tekinsizliğini Amerikalı Lightning Bolt şarkısı 2 Morro Morro Land çok iyi betimliyor mesela. Ama albüme ve filme etkili biçimde sirayet eden The Tritones, Mogwai, Isis gibi post-rock lezzetlerinin gücü hemen hissediliyor. Filmde bu isimlerin şarkılarının yarattığı atmosfer, yönetmen Koen Mortier'e de ilham vermiştir muhakkak.


The Feminists'in katılıp birinci olmayı hedefledikleri akıllara zarar Leffinge rock festivalindeki performanslar da albümde yer alıyor. Belçikalı gruplar Funeral Dress ve filmde "Koca Kamış"ın liderlik ettiği Harry Mulisch adıyla arzı endam eyleyen Flip Kowlier yanında, şu an 66 yaşında olan duayen şantör Arno'nun Een Boeket met Pisseblommen adlı karizmatik şarkısını da görüyor, duyuyoruz. Fakat Leffinge sahnesinin asıl bombası, The Feminists'i seslendiren Belçikalı Millionaire grubunun Deep Fish şarkısı oluyor. Filmde Koca Kamış ile ihtilaf yaşadıkları bir alternative punk harikası olan Deep Fish'i albüm kapanışına koymak da iyi fikir. Albümde ve filmde Millionaire'in orijinali 1977 yılına ait Devo şarkısı Mongoloid'in sıkı bir coverı da yer almakta. Filmdeki Mongoloid'in prova edildiği sahne de Ex Drummer'ın onlarca eğlenceli sahnesinden sadece biri.

An Pierlé ve Mel Dune gibi az bilinen iki kadının naif şarkıları da Ex Drummer'ın bazı ağır çekim şiddet sahnelerine fon oluşturmuş ve böylelikle o çok bilinen zıtlık sağlanmış. Belçika'nın dünya çapında en fazla tanınan alternative / indie rock gruplarından olan Ghinzu'nun yaklaşık 9 dakikalık Blow şarkısı ise, filmin uzun, kanlı ve tuhaf finaline damgasını vuruyor. The Experimental Tropic Blues Band, Madensuyu, Blutch gibi Belçikalı grupların vasat şarkıları albümün zayıf halkaları olmuş bana göre. İlle de Belçika olsun dersen onların yerine bir dEUS veya bir Jacques Brel patlatsalar hiç fena olmaz, hatta gayet orijinal olurmuş. Olsun! Ex Drummer Soundtrack, "film müziği" tanımının hakkını veren, film ile müziği çok iyi buluşturan albümlerden / filmlerden biri. Hem de en tuhaflarından biri!

1. Lightning Bolt - 2 Morro Morro Land
2. Madensuyu - Papa Bear
3. An Pierlé - Need You Know
4. The Tritones - Chagrin de la Mer
5. Mogwai - Hunted by a Freak
6. The Experimental Tropic Blues Band - Mexico Dream Blues
7. Flip Kowlier - De Grotste Lul Van t Stad
8. Millionaire - Mongoloid
9. Isis - Grinning Mouth
10. Arno - Een Boeket met Pisseblommen
11. Augusta National Golfclub - People in Paris
12. Mel Dune - Time Hangs Heavy On Your Hands
13. Ghinzu - Blow
14. Funeral Dress - Hello From the Underground
15. Blutch - Moving Ground
16. Millionaire - Deep Fish

28 Mart 2014 Cuma

Ares Descending - January


Mart kapıdan baktırmadığı gibi, özellikle kış aylarında ihtiyacını duyduğum rock'ın karanlık yüzünü de arzu ettiğim şekillerde göstermedi. Ta ki Phoenix'ten çıkan Ares Descending'in albümü January ile karşılaşana kadar. Phillip Atherton adındaki müzisyenin tek adam projesi olduğunu sandığım (zira çok yeni olduğu için birkaç yer dışında hakkında bilgi edinemedim) Ares Descending, gothic rock, darkwave, post-rock, shoegaze gibi ne kadar muğlak tür varsa heybesine atmış tam özlenen (özlediğim) kışlık rock hüznünü kulaklarıma taşıdı. Atherton'ın 90'ların sonuyla 2000'lerin başında dinlediği müziklerden şekillendiğini söylediği müziği, geçmiş ile günümüz örneklerinden esinlenmelerle dolu. Onun sevdiği bir sürü isim arasından ayıklayabildiklerim The Cure, Depeche Mode, Orbital, Underworld şeklindeydi. Ama özellikle çok beğendiğim post-rock grubu If These Trees Could Talk'tan etkilendiğini öğrenmek ve bu etkilenmeyi müziğinde duymak sevindiriciydi.

Başta melodik bir bunalımla Mart'ı kucaklayan yorgun Ninety-Nine olmak üzere Waves, January, Tucson, Wrath ve Mart boyunca çok nadir ortadan kaybolan güneşe inat Sun Disappears ile dikkatimi çeken albüm, en çok da post-rock'a yakın durduğu ya da direk sarıldığı anlarda güzelleşiyor bana göre. Enstrümantal piyano veya gitar bestelerini güzel bir kurguyla aralara yerleştirerek albümün genel ruhunu güçlendiren Atherton'ın belki de tek hatası, bazı güçlü şarkılarına vokal yapmak olmuş ki, zaten kendisine karşı daha acımasız davranarak bu vokallere "berbat" demiş. "Ben sadece eğlenmek için müzik yapan bir adamım. Sevseniz de, nefret etseniz de dert değil. Fakat 1-2 kişi bile albümde sevecek birşeyler bulursa bu beni mutlu eder" diye devam etmiş. Evet keşke Black Rhino, January, Tucson gibi şarkılara hiç vokal yapmasaymış. Ama albümde sevecek birşeyler bulmuş 1-2 kişiden biri olarak, aynı zamanda Mart ayının bu güneşli piknikli halinden hiç memnun olmayan biri olarak January'ye kış hissiyatlarım arasında yer bulabilmekten kısa süreli puslu bir mutluluk yaşadım. Ha, bir de If These Trees Could Talk'ı özlediğimi fark ettim.

1. Devil's Night
2. Ninety-Nine
3. January
4. Red Square
5. Lavender Sky
6. Sun Disappears
7. Tucson
8. Born in Captivity
9. Wrath
10. Tangle of Vines
11. The Cold Ground
12. Waves
13. Black Rhino

14 Şubat 2014 Cuma

Tides Of Man - Young and Courageous


Floridalı beş müzisyenden oluşan Tides Of Man, Aralık 2007'de kurulduğu sırada basçı Alan Jaye daha ellerinde hiçbir materyal bile olmadığı halde bir organizasyonda konser anlaşması yapmıştı. Neyse ki grup üyelerinden bazılarının önceki gruplarından devşirdikleri bazı şarkılarla bu işin altından kalktılar. Sonrasını da getirip Empire Theory (2009) ve Dreamhouse (2010) adında bana göre iki kötü albüm çıkardılar. Tabii benim bu albümlere çamur atmamın altında post-hardcore denen türe olan ilgisizliğim, hatta özellikle Amerikan bandıralı olanlara olan gıcıklığım yatmakta. Yoksa bu malın alıcısı çok. Grup bu iki albümleri ve hayranlarıyla mutlu mesut yaşarken Dreamhouse sonrasında solist Tilian Pearson'ın ayrılık haberi anons ediliyor ki belki de Tides Of Man'in kaderi tam da bu noktadan sonra değişmiş bulunuyor.

Kendini başka projelere vermek için gruptan ayrılan Pearson'ın henüz ikinci albümden bu kararı almasının ardında grubun müziğinden kendisinin bile sıkıldığı fikri benim teorim. Kesin olan şey, Şubat 2014'te çıkan üçüncü albüm Young and Courageous ile grubun bambaşka bir yola girdiği ve çok daha derinlikli bir hal aldığı. Ayrılmakla gruba en büyük iyiliği yapan Pearson'ın gidişiyle sesini kaybeden Tides Of Man, yaptığı bu albümle aslında hiç de bir sese ihtiyacı olmadığını veya asıl sesini müziğinin içinde yakaladığını gösteriyor. Post-hardcore uyuzluğundan post-rock gerçekliğine evrilen bu müzik, grubun etraflıca planladığı birşey de değildi. Pearson yerine alınacak yeni bir solist için seçmeler yaparken, bir yandan da enstrümantal besteler üretiyorlardı. Bu üretim aşamasında çok farklı bir kimliğe sahip olduklarını keşfetmeleri üzerine ortaya çıkan Young and Courageous, post-rock'ın dirsek temasında bulunduğu progressive rock üzerinden 11 adet uçuş gerçekleştiriyor.

Bu uçuşlar arasında Desolate. Magnificent, All The Years, Mountain House, Measure Your Breath, en çok da We Were Only Dreaming post-rock denen mefhumun göçmen kuş haritalarına yansımış rotasını çiziyorlar. İyi bir "rock sonrası" albümde beni o kuşlarla beraber uçmaya teşvik eden ne varsa önüme seriyorlar. Bana sadece ikna olmak kalıyor. Özellikle We Were Only Dreaming'den sonra buna o kadar hazır oluyorum ki, tek bir riff bile doğru yer ve zamanda ne kadar çok şey anlatabileceğini bu derece yoğun biçimde gösterdikçe bu türe neden bu ismin verildiğine dair taşlar biraz daha yerine oturuyor gibi oluyor. Ama biliyorum ki o taşlar dünyanın en iyi post-rock albümünde bile hiçbir zaman yerine oturmayacak. Zaten oturmasın da. İşin güzelliği orada!

1. Desolate. Magnificent
2. Mountain House
3. Drift
4. Young and Courageous
5. All the Years
6. Eyes Like Strange Sins
7. We Were Only Dreaming
8. Hold Still
9. Keep Me Safe
10. Parallels
11. Measure Your Breath

20 Aralık 2010 Pazartesi

Jónsi - Go


Dinlediğim her an, kulağıma sanki müzik değilmiş gibi gelir Sigur Rós... Daha çok müziğin nasıl bir mefhum olduğunu, nereden gelip nerelere gittiğini anlatan enstrümantal bir belgeseldir. (Zaten Heima adında hazır çekilmişi de var!) Yarattığı yoğunluk içinde küçücük sesler toplayıp, onları özgün bir bütünlükle sele dönüştürerek atmosfere karıştırır. Kulağın beyinle olan ilişkisi sayesinde salt bir müzikten, sinematografik bir renk âhengine dönüştürür. Kuruluş yılı 1994'ten beri yapmış olduğu 8 kadar albümde inanılması güç ama imkansız olmayan Post-Rock, Dream Pop, Ambient, Electronic tohumlarından ağaçlar, çiçekler, yemyeşil otlar yetiştirmişlerdi. 2008 tarihli son albümleri Með suð í eyrum við spilum endalaust ile efsanelerin yaşayan kontenjanına dahil oldukları iyice teyit edilmişti. İzlanda soğuğu yemiş bir müziğin bu kadar sıcak olabilmesi ne derece mümkündür, buna verilecek sosyolojik ve psikolojik yanıtlar bile Sigur Rós'un hayal aleminin kıyısından geçemeyecek kadar gerçektirler. Sigur Rós gerçek olamaz. Elimizde bir sürü kanıt var.

Çilek reçeli kaşıkladıktan sonra mentollü sigara içmenin yarattığı tuhaf etkilerin, buna benzer daha pekçok tuhaf benzetmelere sebep olacağı Sigur Rós şarkıları duymak bir daha ne zaman mümkün olacak diye beklerken, Nisan ayında grubun gitar, vokal ve keyboard sorumlusu Jónsi'nin Go isimli solosu çıkageldi. 23 Nisan 1975 doğumlu Jón Þór Birgisson, hem İngilizce, hem de ucube İzlanda kelimelerinden olağanüstü şiirler çıkardığı, bunları katıksız hüzün içeren unisex bir vokalle taçlandırdığı ve tabiî Sigur Rós geleneğinden kopmanın o kadar kolay olmadığını kabul ettiği destansı müziği ile gelmiş geçmiş en iyi solo albümlerden birini dünya sınırları içinde yapmış bulunuyor. Hiç bilinmeyen, bilinmesine de gerek olmayan, çılgınlığını sessizliğiyle, fırtınalarını hafif esintilerle yaşayan paha biçilemez, bu yüzden not verilemez bir albümle. Öyle bir gizem ki, gizem içinde gizem sakladığı bile muamma.


Go Do'yu hiç olmadık bir yerde duymuş olabilirsiniz. Hiç olmadık bir yere bile sınırsızlık yüklemeye muktedir oluşuna şaşırmamak gerek. Tıpkı Go Do gibi Animal Arithmetic de cıvıl cıvıl bir İzlanda soğuğunun kalbinden fırlamış, buna rağmen hüzünlü bir arka plâna da sırtını dönmemiş, dönememiş bir şarkı. Bu ikisinden Boy Lilikoi adında bir tane daha var. Kederli bir İskandinav masalının neşeli yanlarını epik bir koyvermeyle kutsamışlar adeta. Ama bu masalın kederli taraflarının da tadı bir başka. Hatta Around Us'ın son iki dakikasından sonra durulmaya başlayan hava, kapanışa yakın Grow Till Tall ile öyle bir zirve yapıyor ki, bu zirvenin bir de kendi içinde zirveye çıkan finali var. O final, hiç bilinmeyen bir dinin ilâhisi sanki. Ama bu sadece son şarkı Hengilás'ın muhteşem ambient dokusunu paha biçilemeyecek bir hazırlık sağlamakta. İkinci defa izlemeye yüreğinizin elvermeyeceği bir İskandinav filminin bitiminde aşağıdan yukarıya akan yazılara bakakalma duygusu, Hengilás'ı tanımlamaya aday benzetmelerden sadece biri.

Masal gibi bir atmosferden çıkıp hayatın rutinlerine bir çırpıda alışmak da zor oluyor. Go bittikten sonra hemen rüyaya yatmak gerek. Çünkü artık sahibinden çıkıp gitmiş şarkılar bunlar. Şarkı falan değiller zaten. Dönüp dolaşıp senin benim şarkım ya da adı her neyse birden ona dönüşüyorlar. Rutinlerde yerleri yok onların. Go ile içine düşürdüğü bu tavşan deliği yetmezmiş gibi Jónsi Kasım ayı sonunda bir de 14 şarkılık Go Live konser albümü çıkardı ki, onu anlatmaya dermanım yok. Çünkü burada söylediklerimin üzerine ekleyebileceğim yeni tarifler bulamıyorum. Ben Go'yu öyle hemen ikinci kez dinleyemiyorum. Bunu bazı başka albümler için de yapamıyorum. O yüzden benim için "başka"lar. İşte bir kelime daha buldum: Başka!

1. Go Do
2. Animal Arithmetic
3. Tornado
4. Boy Lilikoi
5. Sinking Friendships
6. Kolniður
7. Around Us
8. Grow Till Tall
9. Hengilás

29 Eylül 2009 Salı

If These Trees Could Talk - Above The Earth, Below The Sky


Üç gitarlı, bir davul ve bir baslı olmak üzere beş kişilik enstrumantal rock grubu If These Trees Could Talk, Amerika’nın Ohio’sunda yeşermiş, Post-Rock adı verilen masalsı türün en beğenilen isimlerinden birisi olmuş şu sıralar. İsimlerinin güzelliği bir yana, yaptıkları bestelerin epik havasıyla sanki ağaçların diline tercüman olmuşlar, onların söylediklerini hammaddesel duygular taşıyan enstrümanlar aracılığıyla kayda dökmüşler. Enstrümantal olmaları, şarkıları birer virtüöz egosu haline getirmemiş, tam tersi beş kişilik ortak bir paydanın rock ana başlığı altında yer yer ambient hissiyatı, progressive coşkusu, psychedelic tutkusu sağlamasına da sebep olmuş. Ara vermeden baştan sona dinlendiğinde, sıra sıra dizilmiş şarkılardan ziyade, konsept bir albüm duygusu ile dolmanız mümkün. Hatta bu duyguyla dolmuşsanız bana göre If These Trees Could Talk’ı anlamışsınız demektir. Kendi adlarını taşıyan 2006 tarihli ilk albümlerinden sonra bu yılın Mart ayında Above The Earth, Below The Sky ile döndüler. Hem de ne dönüş!

Post-Rock’ın engin yelpazesinde kendilerine yer bulmaları, bu çok katmanlı ve çok boyutlu müzikle hiç de zor olmasa gerek. Öyle yoğun bir müzikal kişiliğe sahipler ki, grubun ismi If These Oceans Could Talk olsaydı, dinlerken bu kez okyanusları zihnimizde kişileştirecek, onların bu küresel belirsizlik ortamındaki varlıklarıyla derin düşüncelere dalacak, pek sık başımıza gelmediği üzere kendimizi dünyanın sadece insanlardan ibaret olmadığı gerçeğine daha bir uyanmış vaziyette bulabilecektik. Ama bunu ağaçlar da yapabilir. Hem de nasıl! Öyle ya, toprağın üzerinde, gökyüzünün altında yıllar boyu öylece durarak anlatacakları çok şey olmalı. Konuşamazlar belki, ama What's In The Ground Belongs To You ile, The Sun Is In The North ile, The Flames Of Herostratus ile, Below The Sky ile tek kelime bile konuşmadan o kadar çok şey anlatıyorlar ki, bir de dile gelseler kimbilir neler söylerlerdi insanoğluna!

1. From Roots to Needles
2. What's in the Ground Belongs to You
3. Terra Incognita
4. Above the Earth
5. Below the Sky
6. The Sun Is in the North
7. Thirty-Six Silos
8. The Flames of Herostratus
9. Rebuilding the Temple of Artemis
10. Deus Ex Machina