16 Eylül 2026 Çarşamba

Santino Surfers - Moon Dancing

 
Danimarkalı gitarist, besteci ve prodüktör Jonas Krag, Santino Surfers adı altında ikinci albümü Moon Dancing'i 2026 Eylül başında ortamlara salmış bulunuyor. 2023 tarihli kendi adını taşıyan ilk albümden tecrübe ettiğimiz psychedelic rock, surf rock, psychedelia, blues, funk, chill-out karışımı enstrümantal şarkılardan oluşan tarzını bozmamış görmek sevindirdi. Çünkü usta işi gitarıyla çok güzel bir atmosfer kurmuş ve adı geçen türlere arasında yumuşak geçişler, hoş hisler inşa etmiş bir müzisyen olarak Jonas Krag'in bu kendi halindeliğini çok sevdim. Albümün, hatta genel olarak Santino Surfers müziğinin muhteviyatında reverberasyonlu surf gitarları, yumuşak ama belirgin baslar, organik ve elektronik perküsyon, soul/funk groove'ları, psychedelic gitar katmanları, hafif caz armonileri ve bol miktarda gün batımı / gece yolculuğu hissi mevcut. Khruangbin benzetmesine itiraz etmeyeceğim gibi, ondan daha diri bulduğumu da belirteyim. Ama BALTHVS, Arc de Soleil, The Groovy Nobody gibi son gözdelerimden izler taşımasına da bayılıyorum. Surf rock'ı nostaljik bir tür olarak değil, atmosfer yaratma yöntemi olarak kullanması da önemli. Krag'ın gitarı albümün başrolünde olsa da parçalar hiçbir zaman gitar gösterisine dönüşmüyor, surf / desert rock arasında yoğunlaşan bu ambiyansın oluşturulmasına hizmet ediyor.

Albümde beğenmediğim tek bir şarkı olmadı. O yüzden şarkı ismi vermeye pek gönlüm yok. Ama yine Danimarkalı bir müzisyen olan Morten Woods'un konuk olduğu üç şarkıdan bahsetmeden geçmeyelim. Üçü de vokalli ve üçü de sahip olduğu karışımı disko altyapısına uydurmuş nefis şarkılar. Hele de sanki yaza harikulade bir veda aurasına sahip Surfin The Sunlight, bana şezlong tembelliğini uzun süre hissettirecek gibi görünüyor. Jonas Krag'ın uzun yıllara yayılan bir session müzisyenliği geçmişi var ve Santino Surfers projesiyle bu birikimi daha kişisel bir müzikal dile dönüştürdüğünü görmekteyiz. Moon Dancing, büyük iddialarda bulunan bir rock albümü değil. Daha çok bir ruh hali albümü. Santino Surfers'ın yaptığı şey aslında oldukça basit görünüyor: Güzel gitar melodileri, rahat groove'lar, bol reverb ve psychedelic renkler. Fakat bu malzemelerin bir araya gelişinde ciddi bir müzisyenlik ve prodüksiyon zevki var. En önemli şeylerden biri de albüm zorlamıyor. Dinleyiciden özel bir dikkat istemiyor. Arka planda çalışırken bile küçük bir evren yaratıyor. Özellikle kulaklıkla dinlediğinizde ayrıntıları keşfetmeye izin veriyor. Gün batımından geceye dönüşen bir samimiyetin, estetiğin, belki nostaljinin biraz daha farkına varabiliyorsunuz böylece.

1. The Soul Echo
2. Goodnight Mr. Racoon
3. Moon Dancing (feat. Morten Woods & Eliel Lazo)
4. Bluebird Bolero
5. Underwater Disco (feat. Morten Woods)
6. The White Rhinos Tail
7. Mexican Blue
8. Surfin the Sunlight (feat. Morten Woods)
9. Wear the Green Hat

7 Eylül 2026 Pazartesi

Collective Soul - Hints Allegations and Things Left Unsaid


Tam grunge döneminde ortaya çıkıp da "post-grunge" olarak kategorilendirilmek herkese nasip olmaz. Normalde bu türe kapaklanmış grupların grunge sonrası ortaya çıkanları daha fazladır. Collective Soul'un sanki grunge'ın sonunu görmüş gibi uzaydan gelme bir müziği yok tabii. Ancak ilginçtir, böyle etiketlenenlerin büyük çoğunluğu alternative rock ile pop rock'ı Collective Soul tarzı çiğlikten arınmış, durulmuş ve mainstream kalıplar içinde tutkulu bir hale sokamadıkları halde post-grunge şeklinde tanımlanmışlar. Oysa benim algılayışımda bir müzik grunge sonrasını ifade edecekse bu veya buna benzer bir karışımı tutturmalıdır. İşte bu yüzden Collective Soul bana göre tam da grunge zamanı yola çıktığı halde en post-grunge olabilmiş rock grubudur. Grubun ilk albümü 1993 tarihli (Nevermind, Badmotorfinger, Ten gibilerinden sadece iki sene sonra çıktığı için mi post-grunge acaba?) Hints Allegations and Things Left Unsaid, ortalığın toz duman olduğu o yıllarda kendini fark ettirmeyi başarmış cıva gibi bir rock albümüdür.

Okullu müzisyen Ed Roland, aynı zamanda underground müzik piyasasında da arı gibi çalışan bir adamdı. Producing, mixing, engineering, performing falan derken 80'ler boyunca yeni gruplara ağabeylik, babalık eden bir isme dönüşmüştü. Kendi grubunu kurmaya karar verdiğinde ise ilk başta Marching Two-Step adıyla bir dörtlü olarak sahnlerde boy göstermeye başladı. Bu arada başka müzisyenlerle Ed-E diye bilinen bir projeyle kaçamaklar da yapıyordu. Ne var ki Marching Two-Step, tüm iyi niyetine ve çalışkanlığına karşın kulüplerin dışına çıkamamıştı. Roland bir an önce bir firmayla anlaşma imzalamak, ondan sonra resmen bir grup çatısı altında albümler yapmak istiyordu. Derken bodrum katında kaydedilmiş Shine demosu elden ele dolaşıp Atlanta'nın üniversite radyolarında en çok istenen şarkı olunca Ed Roland, önceki projelerinden arkadaşları olan Shane Evans, Will Turpin, Ross Childress ve kardeşi Dean Roland ile Collective Soul'u normal doğumla dünyaya getirdiler.


1993'ten bugüne 8 albüm yayınlayan Collective Soul hakkında bu albümlerin sekizine de sorti yapmış biri olarak genel anlamda güzel şeyler düşünüyorum. Ama ilk ikisi olan Hints Allegations and Things Left Unsaid ve Collective Soul albümlerinin nostaljisi bende çok farklıdır. Kanımca tarihlerinin en iyi şarkıları bu iki albümde yer alır. Gerçi bu ikisinden sonra çıkan albümlerindeki Listen, Needs, Run, Skin, Turn Around gibi besteler kendi gayri resmi "Collective Soul Best Of" derlememin demirbaşlarıdır. Shine'ı ilk radyolardan duyup da nasıl bu kadar basit tasarlanmış bir şarkının hemen kafakol yapıp kendine bağladığını anlayamamıştım. Fazla zaman geçmeden Shine'ın kefil olduğu kaseti çıkınca da hemen aldım. Dinlemekten yaylarını gevşettiğim albümde zamanla Wasting Time, In A Moment, Burning Bridges ve Heaven's Already Here'ın Shine'dan daha iyi olduklarını anladım. Ama Collective Soul'un ve debut albümü Hints Allegations and Things Left Unsaid'in numaraları bu kadarla kalmıyordu.

Çok şık bir post-punk denemesi olan Love Lifted Me, gitarların kenara konduğu, piyano, bas, organ, davul ve Ed'in harika sesiyle eksik kanallı kaydedilmiş karizmatik Sister Don't Cry, demo günlerine özenen lo-fi punk Scream ve kapanışta The Beatles şirinliğindeki All, zaten bir önceki paragrafta saydığım iyi şarkıların orasından burasından sızmayı başaran diğer dikkat çekenler. Bu albümden iki yıl sonra çıkan Collective Soul albümü ise Simple, December, The World I Know, Smashing Young Man, She Gathers Rain, When The Water Falls gibi şarkılarla ilk albümün çıtasını korudu. (Hatta bazen 1-2 puan yükselttiğini bile düşünürüm.) Grup daha sonra eleman değişiklikleri, tarzda yapılan ince ayarlar, promosyon çalışmaları vs. derken eski günlerinden uzaklaştı. Ama her daim grubun başındaki Ed Roland'ın pop ve alternative rock aklından sıyrılan kaliteli beste ve güfteleri, aynı zamanda ne zaman duysam beni 90'lara fırlatan vokali Collective Soul ismini hep saygın bir konumda tuttu. Tıpkı ikinci albüm gibi aynı adı taşıyan 2009 tarihli son albümleri "Collective Soul" (o günlere geri dönme totemi midir artık), bu saygın konumu zedelemeyen, ama bence 93-95 arasına da götüremeyen bir albüm. Hali hazırda iki tüm albüm ve birkaç iyi şarkı varken Collective Soul'un o yıllarına dönmesek de olur.

1. Shine
2. Goodnight, Good Guy
3. Wasting Time
4. Sister Don't Cry
5. Love Lifted Me
6. In a Moment
7. Heaven's Already Here
8. Pretty Donna (Instrumental)
9. Reach
10. Breathe
11. Scream
12. Burning Bridges
13. All

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ağustos 2026)

Hilal Kaya - Sümbül
Yıl: 2026 Danimarka
Tür: Folk, World, Psychedelic Rock, Jazz
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sultan"
Psilocide - Late Bloomers
Yıl: 2026 Kanada
Tür: Psychedelic Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rishikesh"
Utilize the Remains - Meaningless Existence
Yıl: 2026 Yeni Zelanda
Tür: Brutal Death Metal
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Keep Them All Docile"
Mastodon - Marrow Deep
Yıl: 2026 ABD
Tür: Progressive Metal, Stoner Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "They're Coming for You"

The Afghan Whigs - Soft Control
Yıl: 2026 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "House of I"

Dolly Parton - The Very Best of Dolly Parton
Yıl: 2007 ABD
Tür: Country, Folk Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Jolene"
Answer Code Request - Halo
Yıl: 2026 Almanya
Tür: Electronic, IDM, Minimal Techno
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shine Deep"


dorianknockout - Fade Catcher
Yıl: 2026 ABD
Tür: Electronic, Big Beat, Hip House
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cracking Panam"
Outcry - Hot Gush: Eruption
Yıl: 2026 Almanya
Tür: Big Beat, Breakbeat
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Motorcycle Mayhem (New Fuel)"



High Control Group - Limited Hangout
Yıl: 2026 Avustralya
Tür: Post-Punk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Clag"
Thee Leviathans - Enter the Dusky Realm
Yıl: 2026 ABD
Tür: Surf Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "From Beneath, It Devours"
Acid Arab - Jdid
Yıl: 2019 Fransa
Tür: House, Electronic, Dabke
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Club DZ"
Brothers of Funk - Immaculate Concepts LP
Yıl: 2026 ABD
Tür: Breakbeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "My Third Eye"

Daniel Pemberton - Masters of the Universe: Deluxe Edition (OST)
Yıl: 2026 İngiltere
Tür: Score, Electronic, Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Found Your Sword"


L'Avenue - Club Tropez
Yıl: 2023 İngiltere
Tür: Synthwave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wildstyle"

The White Stripes - Elephant
Yıl: 2003 ABD
Tür: Garage Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Seven Nation Army"

King Gizzard & The Lizard Wizard - Alien Metal
Yıl: 2026 Avustralya
Tür: Alternative Electronic, House
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Superheavy, Supercritical"
The Animeros - ¡Qué Bárbaro
Yıl: 2026 ABD
Tür: Latin Alternative, Rock, Cumbia
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Gózalo"
The Linda Lindas - Gotta Get Out
Yıl: 2026 ABD
Tür: Garage Rock, Power Pop, Post-Punk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Helado de limón"


Madonna - Confessions II
Yıl: 2026 ABD
Tür: Dance-Pop, Deep House
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fragile"


18 Ağustos 2026 Salı

Jack White - Frozen Charlotte

 
2026 itibarıyla 51 yaşında olan Jack White'ı 1999 yılından, o dönemde evli olduğu Meg White ile kurduğu The White Stripes döneminden beri takip ediyorum. Aslında pek sağlıklı bir takip de sayılmaz. Zira The White Stripes'ın toplamda 6 albümü var ve birkaç şarkı dışında şu an çoğunu hatırlamıyorum. Neyse White çifti 2011'de dağıldı ve boşandı. Müzikten hiçbir zaman uzak kalamayan Jack White, özellikle The Dead Weather ve The Raconteurs gibi iki grupla da çok iyi işler yaptı. 2012'de ilk solo albümü Blunderbuss ile yeni bir yola girdi ve hala o yolda çok sıkı albümler yapıyor. Böyle böyle 7. albüm Frozen Charlotte'a kadar geldi. Yeni yol dediysek de aslında alternative, garaj, blues ve art rock bileşimi, yer yer deneysel çıkışlar yapan istikrarlı bir sound sürdürüyor. Ne derece özgün denebilir bilmiyorum ama bana hep öyleymiş gibi geliyor. Şu an geri kalan 6 albümü tekrar dinlesem ilk kez dinliyormuşçasına heyecan duyardım kesin. En taze olanı Frozen Charlotte da aynı şeyleri hissettiriyor.

Frozen Charlotte, 2024 tarihli No Name'in açtığı yolu daha da ileri taşıyor. White, son yıllarda dijital çağın steril rock anlayışına karşı adeta tek kişilik bir isyan yürütmekte. Frozen Charlotte da bu tavrın en olgun örneklerinden biri. Albüm 13 parçadan oluşuyor ve yaklaşık 43 dakikalık süresince blues, garage rock, hard rock ve punk etkilerinden besleniyor. Temelde başından beri yaptığı şey. Fakat bu 7 albümün, hatta The White Stripes albümlerinin de derinine inebilirsek belli bir müzikal evrimden söz etmek mümkün olabilir. Frozen Charlotte özelinde tarif edersek, ilk dinleyişte albüm kaotik gelebilir. Gitarlar kirli, davullar sert, vokaller zaman zaman bağırma ile mırıldanma arasında gidip geliyor. Ancak Jack White'ın müziğinde bu kaos hiçbir zaman rastgele değildir. Her riff, her duraksama ve her gürültü katmanı bilinçli bir tercihtir. No Name'in açtığı yolu daha da ileri taşıması hadisesi de şarkıların birbirleriyle olan organik bağların daha keskin biçimde ayrıştırılabilmesinden, "no name" olarak kalmayıp kendi kimliklerini oluşturabilmesinden kaynaklanıyor.


Jack White harikulade bir gitarist olmasına rağmen hiçbir zaman virtüözlüğünü göstermek için solo atan gitaristlerden olmadı. Onun gitar tonu karakter sahibi bir ses gibidir. (Yeri gelmişken, 2008 tarihli Davis Guggenheim belgeseli It Might Get Loud'da Jimmy Page ve The Edge ile birlikte gitar odaklı müziğe bakışını daha yakından görebilirsiniz.) Frozen Charlotte boyunca gitarlar bazen konuşuyor, bazen kavga ediyor, bazen de şarkıları rayından çıkarıyor. Yani White için gitar, şarkılarına aracılık eden bir enstrümandan ziyade, beraber müzik yaptığı bir dostu gibi adeta. İşin lirik kısmı da her zamanki gibi ilgi çekici. White'ın söz yazımı yine doğrudan anlatımdan uzak duruyor. Dini imgeler, paranoya, yalnızlık, delilik ve Amerikan kültürüne göndermeler iç içe geçmiş durumda. İncil göndermelerini ağır blues riffleriyle birleştirerek dinleyiciyi doğrudan White'ın karanlık evrenine çeken G.O.D. and The Broken Ribs ile nefis bir açılış yapan albüm, Tom Morello'nun Rage Against The Machine zamanlarında yapmayı pek sevdiği o "gitardan farklı sesler elde etmek" tavrını anımsatan Derecho Demonico'nun karizmasıyla sürüyor.

Albüm boyunca özellikle Raising The Grain, I Can't Believe What I'm Hearing, You'll Never Fix Me, She's In A Frenzy yavaş ama emin adımlarla bana kendilerini sevdirdiler. Kimi zaman mainstream, kimi zaman ufak klasik gövdeye entegre meydan okumalar, ama ne olursa olsun rock müziğin alternatif kanadına son derece hakim bir ustalık içinde kanlı canlı yaşayan şarkılar bunlar. Jack White, Thick As Thieves ile funk rock, All Alone Again ile grunge, görkemli kapanışa adını yazdıran Neighbor Blues ile de psychedelic rock patikalarına giriyor, oraları genişletiyor, kendi tarzına uygun düzenlemeleri yapıp gitarıyla özgürce yürüyor. Ham ve kontrollü prodüksyondan da bahsetmek gerek. White, büyük stüdyo parıltısından özellikle kaçınmış. Davullar canlı hissediyor, gitar amfilerinin uğultusu korunmuş, vokaller kusursuzlaştırılmamış. Sonuç olarak albüm, prova odasında kaydedilmiş hissi verse de aslında son derece titiz bir prodüksiyonun ürünü. Frozen Charlotte, Jack White'ın kariyerindeki en deneysel albüm değil ama son yıllardaki en kendinden emin işleri arasında bence. Yeni bir yön aramaktan çok, Jack White'ın yıllardır kurduğu, içinde rock müziği doyasıya soluyabileceğimiz müzikal evreni daha da keskinleştiriyor.

1. G.O.D. and the Broken Ribs
2. Derecho Demonico
3. There's Nobody There
4. Raising the Grain
5. You'll Never Fix Me
6. Nobody Knows
7. Dollar Bill
8. I Can't Believe What I'm Hearing
9. Thick As Thieves
10. All Alone Again
11. She's in a Frenzy
12. Making Contact
13. Neighbor Blues

8 Ağustos 2026 Cumartesi

L'Avenue - En Vogue

 
Kendine L'Avenue süsü vermiş retro insan Jesse Reuben Wilson'ın müziklerini yaptığı, yapımcılığını, miksajını, master işlerini üstlendiği En Vogue, Wilson'ın 6. albümüymüş. Kendisi dreamwave, newretrowave, retrowave, chillwave, synthwave türleriyle dalga dalga nostalji estiren bir müzik yapıyor. Hatta albüm kapağını muhtemelen albümün 80'ler moda dergisi estetiği için hazırlanmış fotoğraf/model görselleri arasından kendisi bulmuş veya tasarlamış. L'Avenue, 1980'lerin Fransız popu, city pop, italo disco ve sofistike lounge estetiğini bir araya getirirken bunları günümüzün synthpop ve elektronik prodüksiyon anlayışıyla harmanlıyor. Parlak synthesizer katmanları, yumuşak bas yürüyüşleri ve mekanik ama sıcak davul programlamaları, gece otomobil yolculuklarını ya da neon ışıkları altındaki şehir manzaralarını çağrıştırıyor. Ancak bu yalnızca "retro" görünmek için yapılmış olmadığını düşünmek istiyorum. Zira parçalar kendi içlerinde melodik gelişim gösteriyor ve prodüksiyon ayrıntıları tekrar dinlemelerde daha fazla ortaya çıkıyor.

En Vogue'un prodüksiyonu da tertemiz. Analog hissi veren synthesizer tonları dijital berraklıkla birleşiyor. Reverb kullanımı geniş mekan hissi yaratırken hiçbir zaman bulanıklaşmıyor. Bas frekansları dolgun, tizler ise parlak ama yorucu değil. Bu nedenle iyi bir kulaklık veya kaliteli hoparlör sistemiyle dinlendiğinde albümün katmanları daha belirgin hissediliyor. Kusurdan sayılır mı bilmem ama şarkılar çoğunlukla benzer tempo ve armonik yapı nedeniyle birbirine fazla yaklaşabiliyor. Bu durum albümün akışını bozmasa da, birkaç şarkının akılda kalıcılığını azaltıyor. Daha cesur ritmik kırılmalar veya beklenmedik armonik dönüşler albümü daha da güçlü kılabilirdi. Her sene bunun gibi yüzlerce albüm çıkıyor. Artık bu ritmik kırılmalar, armonik dönüşler o kadar aranmaz oldu ki, sadece ufak nüanslar sizi bir albüme çekiyor. En Vogue'da da o 80'ler burukluğu, Moonlighting, Miami Vice, Careless Whisper, VHS, serin yaz akşamları gibi binlerce detay bir anda kelebekler misali başınıza üşüşünce yakınlık duyuyorsunuz.

En Vogue, büyük sürprizler peşinde koşan bir albüm değil, Bunun yerine belirli bir estetiği son derece tutarlı biçimde inşa ediyor. Atmosfer odaklı elektronik müzik sevenler için oldukça tatmin edici, gece dinlemelerine çok uygun ve zamanla ya da dinleyicinin ihtiyaçlarına binaen değer kazanabilecek bir çalışma. Eğer synthwave'in yalnızca nostaljik klişelerden ibaret olmadığını gösteren albümler arıyorsanız, L'Avenue'ın En Vogue albümü doğru adres midir onu da bilemem. Bu tip albümlerin baştan sona tek oturuşta dinlenmek üzere tasarlanmış olduklarını düşünüyorum. Zaten ben de bir işle uğraşırken arkada aksın diye rastgele açmıştım. O akış beni gafil avladı. "80'leri yaşamayan bilmez" şeklinde basmakalıp bir cümle kuracağım ama bu hisleri başka bir kuşağa bizim hissettiğimiz şekliyle anlatabilmemizin imkanı yok. Favori şarkılarımın isimlerini vermek isterdim ama favori şarkım var mı onu bile tam bilemiyorum. Hangi şarkıda nasıl bir melodi vardı, ritmi nasıldı bunlara oturup tekrar çalışmam lazım. Enstrümantal olmalarının da etkisi yok değil. Hiç mühim değil, En Vogue benim için olmuş bir albüm. Aldım ve yıl sonu Top 100'ümün arasına koydum.

1. Cover Girl
2. Exotique
3. Electric Eyes
4. Magazine
5. Photo Shoot
6. Monaco
7. Flamingo
8. Jenna
9. Phoneline
10. As the Light Fades

4 Ağustos 2026 Salı

Madonna - Ray Of Light

 
90'ların sonuna kadar Madonna ile hep inişli çıkışlı bir ilişkim oldu. Özet geçersek, ilk albümden sıfır, ikinci albüm Like A Virgin'den zaten pop marşları olmuş Like A Virgin ve Material Girl'ü severim. İlk ciddi Madonna deneyimim 1986 tarihli True Blue albümü oldu. Süper bir iş değildi ama müthiş bir ticari başarısı olmuştu. Herkes Papa Don't Preach, La Isla Bonita falan severken ben Open Your Heart ve Live To Tell seviyordum. True Blue sonrası üç albümü hiç mi hiç beğenmedim. Madonna olayı bende bitmişti. Ama Ocak 98'de çıkan Frozen teklisi, Aphex Twin ve Bjork'ün fütüristik video kliplerinden tanınan Chris Cunnigham'ın çektiği videonun da etkisiyle aklımı uçurdu. Madonna'dan beklemediğim bu hamle üzerine Şubat'ta çıkan 7. albüm Ray Of Light'ı almak için içimde büyük bir arzu doğdu. 90'ların o büyülü müzik ambiyansını nihayet ucundan yakalayabilmiş olduğunu düşündüğüm Ray Of Light peyderpey beni içine alan şahane bir pop albümüydü. Ray Of Light, sadece Madonna'nın kariyerindeki bir dönüm noktası değil, aynı zamanda 1990'ların pop müziğini yeniden tanımlayan albümlerden biri. O güne kadar daha çok provokatif imajı ve dans hitleriyle anılan Madonna, bu albümde içe dönük, spiritüel ve duygusal bir sanatçı kimliği ortaya koydu. Zaten bazı eleştirmenler de Ray Of Light'ı "Madonna'nın magnum opus'u" olarak tanımladılar ki, çok haklıydılar.

Albümün en büyük kozu, Londralı muzisyen, yapımcı ve şarkı yazarı, elektronik gurusu William Orbit ile kurulan ortaklık. Bugün kulağa tanıdık gelen birçok elektronik pop yaklaşımı, 1998'de ana akım dinleyici için oldukça yenilikçiydi. Madonna'nın deneysel ve progresif ses inşalarında gerçek bir usta olan Orbit ile çalışmış olması büyük bir lütuf. Bir önceki Bedtime Stories albümünde beraber çalıştığı pop şarkıcısı ve şarkı yazarı Babyface ile yola çıkan ama ortaya çıkan materyallerin hiçbir yenilik içermediğini, kendini tekrar edeceğini anlayan Madonna, Rick Nowels adlı bir müzisyen/yapımcı ile çalışma kararı aldı. Ama orada da işler istediği gibi olmadı. 80'lerde kendisiyle birçok şarkıya imza atmış Patrick Leonard'ı tekrar yanına çekti. Maverick Records yöneticisi Guy Oseary de Orbit'e telefon açıp "hocam bizim Madonna'ya birkaç şarkı yaz da albümün üzerindeki şu sis bulutları dağılsın" demiş olabilir. Orbit de Madonna markasına kayıtsız kalamayıp tam 13 şarkılık dijital materyal yolladı. Orbit'i özellikle şahane remiksleriyle tanıdığını söyleyen Madonna da nihai kararını vermiş oldu.


Frozen'ın karanlık ve alternatif duruşu, Ray Of Light'ın rave enerjisi, Swim'in "space pop" ölçeğindeki atmosferik yoğunluğu, Drowned World / Substitute For Love'ın dream pop'tan trip hop'a uzanan perspektifi, The Power Of Good-Bye'ın tutkulu pop lezzeti, Madonna'nın sanskritçe söylediği Shanti / Ashtangi'nin tüm bunlara ilaveten kozmik world pop dokunuşu albümün farklı yüzlerini gösteriyor. (Zaten albümde benim en sevdiğim şarkılar da bunlar.) Ama buna rağmen albüm hiçbir zaman dağınık hissettirmiyor. Bunu da büyük ölçüde William Orbit'in özgürlüğünü kendi sınırları içinde genişletip yoğunlaştırabilen vizyonuna borçlu. Ambient, trance, tekno, house, trip hop ve elektronik pop öğeleri, organik enstrümanlar ve güçlü melodilerle birleşerek Madonna'nın sesinin liderliğinde kenetleniyorlar. Madonna'nın sesi demişken, özellikle Evita sonrası aldığı vokal eğitiminin etkisi hissediliyor. Sesini zorlamadan kullanıyor, dramatik ya da şımarık değil, ama son derece etkili. Klişe tabii ama Ray Of Light gerçek bir olgunluk işi. Liriklerde de eskiden olduğu gibi gençlik, seks ve meydan okuma temaları yerine annelik, kimlik, aşk, maneviyat ve iç huzur arayışı albümün merkezinde yer alıyor.

Ray Of Light'ın Madonna'nın en iyi albümü olduğu yönündeki görüşü savunmak oldukça kolay. Hem sanatsal risk alıyor hem de pop erişilebilirliğini kaybetmiyor. Elektronik müziği, spiritüel sözleri ve güçlü melodileriyle bugün bile şaşırtıcı derecede modern bir yerden ses veriyor. Biz buna "zamansız" da diyoruz. Madonna dünya pop müziğinde bir kilometre taşı, bir ikon. Her albümünde farklı bir "era"sı, bir "aura"sı oldu. İmajını değiştirdiği gibi tarzında da oynamalar yaptı. Ray Of Light'a gelene kadar bende tatlı nostaljisi olan tek tük şarkılarla hala canlıdır. Ama benim için Ray Of Light evreni çok başka bir yerde. İlk kez tüm bir albüm olarak Madonna'nın pop büyüsüne mazhar oldum. Evet, biraz uzun ve bazı şarkılar sadece yer dolduruyormuş gibi duruyor, 10 şarkı bile yeterdi. Yine de fazlası var, eksiği yok kabilinden pop müzik tarihinde de 1990'ların en önemli eserlerinden biri olarak yerini koruduğu da bir gerçek. Bana göre ondan öncesi de sonrası da onun yerini tutmadı.

1. Drowned World / Substitute For Love
2. Swim
3. Ray of Light
4. Candy Perfume Girl
5. Skin
6. Nothing Really Matters
7. Sky Fits Heaven
8. Shanti / Ashtangi
9. Frozen
10. The Power of Good-Bye
11. To Have and Not To Hold
12. Little Sister
13. Mer Girl

31 Temmuz 2026 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Temmuz 2026)

The Rolling Stones - Foreign Tongues
Yıl: 2026 İngiltere
Tür: Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hit Me in the Head"
Yard Act - You're Gonna Need a Little Music
Yıl: 2026 İngiltere
Tür: Post-Punk, Britpop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Thrill of the Chase"
The Temper Trap - Sungazer
Yıl: 2026 Avustralya
Tür: Indie Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lucky Dimes"
Acid Arab - Musique de France
Yıl: 2016 Fransa
Tür: House, Electronic, Dabke
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "La hafla (feat. Sofiane Saidi)"
Bonnie Tyler - Super Hits
Yıl: 1999 İngiltere
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "If You Were a Woman (And I Was a Man)"
Josh Da Costa - New Wave Graveyard
Yıl: 2026 ABD
Tür: Alternative Pop, Indie Rock, Lo-Fi
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Skygirl"
DJ Seinfeld - If This Is It
Yıl: 2026 İsveç
Tür: Melodic House, Future Garage
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "U Can't Come Home (feat. TS Graye)"

Myrath - Wilderness of Mirrors
Yıl: 2026 Fransa/Tunus
Tür: Progressive Metal, Power Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Through the Seasons"
Baklava Express - Sababa
Yıl: 2026 ABD
Tür: World, Arabic Jazz
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sababa"
GOONS! - Never Go Back
Yıl: 2026 ABD
Tür: Garage Rock, Rock & Roll
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Land of  a Thousand Crimes"


Tom Jones - Greatest Hits 2000
Yıl: 2000 İngiltere
Tür: Pop, Soul
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "It's Not Unusual"

MISSIO - Love & Heartbreak
Yıl: 2026 ABD
Tür: Electropop, Alt. Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dreams"
The Hu - Hun
Yıl: 2026 Moğolistan
Tür: Folk Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Second Face"
BOOGIE BALABAN - Gōzlerim Yahalom
Yıl: 2026 Fransa
Tür: World Fusion, Oriental Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Purple Fez (Love Charabia)"
R3HAB - Dream inside a dream...
Yıl: 2026 Hollanda
Tür: Afro House, Dance
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "All I am... (feat. Orem)"

Bootsy Collins & Buckethead - Metal Health
Yıl: 2026 ABD
Tür: Funk Metal
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Space Bass Evolution"
Sonido Gallo Negro - CUMBIAVISION
Yıl: 2026 Meksika
Tür: Cumbia, Psychedelic Rock, World
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "CUMBIA DEL GALLO NEGRO (feat. Sonido La Changa)
Zafer Dilek - Oyun Havaları
Yıl: 1977 Türkiye
Tür: Folk, World Pop, Psychedelia
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sultan Çiftetelli"
The Mood Mosaic - Blue Glow Lust
Yıl: 2026 İtalya/İsviçre
Tür: Jazz-Funk, Lounge, Exotica
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hell's Belles"

Glen Hansard & Marketa Irglova - The Swell Season
Yıl: 2006 İrlanda
Tür: Folk, Singer/Songwriter
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Falling Slowly"

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Glen Hansard & Markéta Irglová - Once: Music From The Motion Picture


Busker deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?

Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken. Benzersiz Falling Slowly (ki Oscar bile aldı), Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek. Ben de öyle yaptım.



Filmi izledikten sonra edindiğim soundtrack albümü telefonuma yükledim. İş çıkışı kulaklığı takıp en işlek caddelerde kalabalığa karıştım. Soğuk havanın telaşlarına etki etmediği insanlar, habersizce fonlarında çalmakta olan Once’ın şarkılarıyla oradan oraya koşuşturuyor, telefondakiyle değil de sanki telefonlarıyla konuşuyor, sevgilisine sıkıca sarılıyor ya da yanındakinin birgün sevgilisi olmasının hayallerini kuruyordu. Kiminin kafasında tilkiler dönüyor, kimi borçlarını, kimi şapkasının altında bozulan saçlarını düşünüyordu. Yüzler, soğuğun da etkisiyle asık olsa da o üşümüşlüğün altında yatan diğer şeyler fark edilebiliyordu. Hüzün, umut, karamsarlık, aşk, öfke, bezginlik hepsi Glen Hansard’ın sesiyle ifadeleniyor, bir insanlık süzgecinden geçiyordu sanki. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar, dudakları kımıldıyor, ama fonda Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın sesleri duyuluyor sadece. Etrafta hiç busker yok. Çiçek satan biri de… Etrafta şarkılardan başka kimse yok.

Once o kadar güzel ki, Once’ın şarkıları o kadar güzel ki, onu hem film, hem de müzik olarak sevmek sanki bir ayrıcalık. Ama onun güzelliği Avrupa hüznünden, Dublin karası efkarından geliyor. “Hüzünden, efkardan, ayrılıktan güzellik mi olurmuş” sadistliğine de ihtiyacımız var. Aslında yapay mutluluklardan daha fazla ona ihtiyacımız var. Bir kerecik de olsa o hüzünün, efkarın tadını aldınız mı tiryakisi oluveriyorsunuz. Once bana bunları anlattı. Hayatıma girdiği anlarda belki başka şeyler de söyleyecek. Yine aynı şeyleri söylese bile razıyım. Tabi bir de yine hayatımda çok önemli bir yeri olan Alan Parker filmi The Commitments filmi ile olan alakasından bahsetti. Oradaki The Commitments grubunun genç gitaristi Foster’ın o zaman 21, şimdi 30'lu yaşlarının sonunda olan Glen Hansard olduğundan… Yıllar geçiyor, ama o müzik tutkusu bitmiyor. Bittiği zaman anlıyoruz ki, bizde de bir şeyler bitiyor.

1. Glen Hansard & Markéta Irglová - Falling Slowly
2. Glen Hansard & Markéta Irglová - If You Want Me
3. Glen Hansard - Broken Hearted Hoover Fixer Sucker Guy
4. Glen Hansard & Markéta Irglová - When Your Mind's Made Up
5. Glen Hansard - Lies
6. Interference - Gold
7. Markéta Irglová - The Hill
8. Glen Hansard - Fallen From the Sky
9. Glen Hansard - Leave
10. Glen Hansard - Trying to Pull Myself Away
11. Glen Hansard - All the Way Down
12. Glen Hansard & Markéta Irglová - Once
13. Glen Hansard - Say It to Me Now