1990 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1990 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2018 Cuma

Robert Plant - Manic Nirvana


Müzik marketlerin yeni çıkanlar raflarına bakarken yaşanılan heyecanın tarifi çok zordu. Ne internet, ne bir müzik programı, sadece 1-2 müzik dergisi vardı müzik dünyasından haber alabileceğiniz. Onlar da kim sansasyonel takılıyorsa ona yaslanan dergilerdi. Yani sevdiğiniz bir sanatçı veya grup yeni albüm yapmışsa bunu öğreneceğiniz ilk yer bu raflar olurdu. Adam gibi takip edemediğiniz için günün birinde bu raflarda R.E.M., Tom Petty veya Heart'ın yeni albümüne rastlamak olağanüstü bir duyguydu. Gerçi Stüdyo FM gibi az sayıdaki programdan yeni haberleri alıyor, bazen albüm habercisi yeni singleları ya da tüm albümü dinliyorduk. Ama ya kaçırdıysak? İşte o zaman o raflarda görüp kaptığımız jelatinli kaset, altın külçesinden farksız olurdu. Defalarca tattığım bu duygunun en unutulmazlarından biri de, eskisi kadar sık olmasa da hala vakit geçirdiğim Now and Zen'den iki yıl sonra birgün o rafta Manic Nirvana'yı görmüş olmamdı. Şimdi olsa çıkacağından iki ay önce haberimizin olacağı yeni Robert Plant albümünü bir anda karşınızda bulmanın şoku çok özel bir duyguydu.

Manic Nirvana'yı hep Plant kariyerinin yaramaz çocuğu gibi görmüşümdür. Teknoloji ile daha bir içli dışlı olması yanında, hırçınlığı, coşkusu, tutkusu yerli yerinde bir albümdür. Alternatif pop kafasıyla yazılmış alternatif rock şarkılarıdır sanki bunlar. Now and Zen kadrosundan sadece bas gitardaki Phil Scragg yerine Charlie Jones'u görüyoruz. Dört şarkının yazımına katkı sağlaması yanında, Jones'un bas konusunda taze kan getirdiği de çoğu şarkıda açıkça görülüyor. Dikkat çeken bir başka husus da, Now and Zen'de hiçbir şarkının yazımında bulunmamış davulcu Chris Blackwell'in, Manic Nirvana'nın altı şarkısında grupla beraber künyeye adını yazdırmış olması. Üstelik albüm genelinin en sağlam performanslarından biri de Blackwell'e ait. Phil Johnstone ve Doug Boyle çok formdalar. Plant zaten her türlü şahane. Yani kendi adıma ortada Now and Zen'i aşan bir albüm var diyebilirim. Gerçi çoğu yerde bu iki albümün aynı seviyede oldukları, ratinglerinin birbirine çok yakın olduğu görülüyor. Ne olursa olsun, ortada yine 90'lara sığmayan, şu dakika piyasaya çıksa kimsenin "bu ne iştir" diyemeyeceği bir albüm Manic Nirvana.

Fişek gibi bir açılış yapan Hurting Kind (I've Got My Eyes On You) ve daha onun etkisini atamadan gümbür gümbür biçimde adeta bu açılışı sürdüren Big Love, albümün liste başarısına sahip vitrindeki parçalarıydı aynı zamanda. S S S & Q, albümün bu istikrarını sürdüren, yenilikçi, seksi ve sert bir pop şarkısı. I Cried, sertliğini dizginleyen (kısa bir süreliğine dizginleri bırakan) epik bir rock. She Said aslında fena olmadığını fakat teknik fazlalıklarla biraz sunileştiğini ve kalıbına göre süresinin biraz fazla uzun tutulduğunu düşündüğüm bir başka ortak beste. Kaset formatında kimbilir kaç defa dinlediğim albümün A yüzünün kapanışı, en sıkı şarkılardan biri olan Nirvana ile yapılıyor. Blackwell ve Jones'un içten içe jam yaptıkları, Doug Boyle'un gitar müdahaleleriyle bu gücü kontrolsüz olmaktan koruduğu, Plant'in yine her şeyin merkezinde yer alan bilge vokalini istediği yöne çekebildiği Nirvana'nın ismiyle müsemma enerjisi, sanki önemli olan zirve değil, zirveye doğru katedilen yolun adrenalini demenin müzikte vücut bulmuş hali.


Kasetimizin B yüzü Plant, Blackwell ortak bestesi Tie Dye On The Highway ile başlıyor. Bu da şarkıdaki ritmin önemine işaret. Şarkının ortasına kadar drum machine kullanan Blackwell, ikinci yarıya bu makinenin ritmi üzerine bagetlerini çıkarıp Thor'un çekici gibi davula vuruyor adeta. Tie Dye On The Highway yapı itibariyle öyle kocaman bir şarkı ki, ancak böyle bir ritm organizasyonu onun altından kalkabilir. Hırçın gitarlar, Plant'in ön ve geri vokalleri, gerçek bir elektro rock. Your Ma Said You Cried In Your Sleep Last Night adlı şarkı ise orijinali 1961 yılında Kenny Dino adlı Amerikalı şarkıcıya ait bir cover. İnsan orijinalini de merak etmiyor değil. Gereksiz uzun ve marşı andıran yapısıyla Anniversary'yi bu albüme hiç yakıştıramamışımdır. Ama bu albüme acayip yakışan Plant, Boyle bestesi Liars Dance, bence gelmiş geçmiş en iyi akustik baladlardan biridir. Sadece Plant'in olağanüstü vokali ve Boyle'un olağanüstü akustik gitarıyla tek seferde kaydedilmiş olması muhtemel Liars Dance, bu kadar yoğun, elektrik ve enerji yüklü albüme son derece saf, içten, aynı zamanda iki buçuk dakikalık destansı bir denge sağlıyor.

Albümü kapatan Watching You, Plant, Johnstone, Blackwell bestesi. Watching You, Blackwell'in doğu ritimleri üzerine Johnstone'un epik çevre düzeniyle akan, ortalarında adının Siddi Makain Mushkin olması dışında hakkında hiçbir şey bulamadığım bir vokalin kısa bir alıntısının yer aldığı bir doğu-batı buluşması. Mushkin veya Kenny Dino gibi adamları nereden bulduğunu bilmesek de, Plant'in bu buluşmaları sevdiği sürpriz değil. Sadece bunları solo albümlerinde görmüyorduk. Kendini en fazla 94 tarihli No Quarter: Jimmy Page & Robert Plant Unledded adlı konser albümünde gösterecek bu tavır, birçok Led Zeppelin şarkısına da yansımıştı. Zeppelin demişken, Manic Nirvana'da çoğu şarkıda geçmişin etkilerine dair ikide bir aynı şeyleri söylememek adına genel bir değerlendirme yaparsak, Now and Zen'e göre daha fazla Zeppelinsel hareketler görürüz. Plant'in hem lirik, hem de müzik açısından bunları terk etmesi pek kolay değil... diye düşünürken üç sene sonra çıkacak olan ve bence Robert Plant'in en iyi solo albümü olan Fate Of Nations'ta bazı şeyleri terk ettiğini, onların yerine güçlü bir post-Zeppelin bilgeliği eklediğini ifade etmek gerek. Şayet Manic Nirvana, Plant kariyerinin yaramaz çocuğu ise, Fate Of Nations o çocuğun akıl hocası olabilir.

1. Hurting Kind (I've Got My Eyes on You)
2. Big Love
3. S S S & Q
4. I Cried
5. She Said
6. Nirvana
7. Tie Dye on the Highway
8. Anniversary
9. Liars Dance
10. Watching You

16 Ağustos 2016 Salı

Living Colour - Time's Up


1984'te New York'ta kurulan Living Colour, ilk defa MTV'de duyduğum Cult Of Personality şarkısıyla daha önce duymadığım tarzda bir müzik koymuştu önüme. Ama bu şarkının yer aldığı 1988 tarihli ilk albüm Vivid bir türlü bulunamıyordu. Bandrollü kaseti zaten yoktu ama yeraltı tedarikçilerine de düşmemişti nedense. Buldun bulamadın derken sene 1990 oldu. Önceden çıkacağını öğreneceğim bir kaynak olmadığı için birgün ikinci albüm Time's Up'ın bandrollü kasetini raflarda görmek çok acayip bir duyguydu. Nerede, ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Ama hatırladığım tek şey, satın almak için hiç tereddüt etmediğim. Vivid'den önce sahip olduğum Time's Up'ı walkmenime taktıktan sonra tek bir saniyesini bile atlamadan dinlemeye başladım ve bittiği an anladım ki bu albümü dinlemekten hiç bıkmayacağım. Bunun sebebini o zaman kendimce anlamıştım ama anlatabilir miydim bilemiyorum. Aradan 26 yıl geçtikten sonra şimdi anlatayım:

Run-DMC ve Aerosmith harikası Walk This Way'den sonra bunu kalıcı bir tarz olarak benimseyen, bu yolda ciddi ciddi ilerlemeyi düşünen bir hip-hop / rock sentezi yoktu. Sanki Walk This Way bir defaya mahsusmuş, böyle bir sentez sadece kırk yılda bir düğünlerde bayramlarda yapılabilirmiş, onun dışında bu iki yemek asla aynı sofrada yenmezmiş gibi bir algı yaratılmıştı. Hemen hemen aynı dönemde rastladığım Red Hot Chili Peppers'ın dördüncü albümü Mother's Milk de üzerimde farklı bir etki yaratmış, benim için alternative rock kavramının tam tanımı olmuştu. Bu etki neydi? Rock müziğe ustalıkla entegre edilen funk ve hip-hop unsurlarıydı. İşte Living Colour, bu entegrasyonu olağanüstü bir biçimde deneyimleyen, 90'ların başında çıktığı halde hiçbir zamana ait olmayan Time's Up'ı özgün bir tarz olarak ilan etti. Alternative rock, funk rock, punk rock, hard rock, pop rock, caz rock, afro ezgiler ve tüm bunlara zekice sızdırılmış hip-hop kültürü bu tarzın yapıtaşlarını oluşturuyordu. En önemlisi de siyah bir grup olmanın doğal getirisi "soul" duygunun iliklere kadar işleyen, ambiyans yaratan dengelerine sahip olmalarıydı.

Living Colour için siyah olmanın doğal getirilerinden biri de liriklerde görülen politik duruşlarıydı. Yalancı, ikiyüzlü politikacılara, önyargılı şiddet yanlısı polislere, zayıfı köleleştirerek ezmeye çalışan zenginlere, her fırsatta içindeki ırkçıyı ve bölücüyü dışa vuran aramızdaki ruh hastalarına zekice sözlerle yüklenen grup, Public Enemy'nin üzerindeki "siyah güç" misyonunun yükünü de bir miktar hafifletmişti. Yine aynı dönemde çok daha sert bindirmeler yapan Rage Against The Machine ile siyahi kitleye latin hassasiyetleri de eklendi. Ama hepsinde geneli kucaklayan, zayıfın, sırf renginden dolayı ötekileştirilenin ve her türlü haksızlığa uğrayanın yanında yer alan kolektif bir bilinç hakimdi. Bu bilinç, Living Colour liriklerine küfürsüz ama yer yer küfür etkisi de bırakabilecek kızgınlıklar, kontrollü bir öfke, şık bir kara mizah suretleriyle yansıdı. Ama bence bu liriklerin müzikle bütünleşerek kanlı canlı şarkılar bütünü olmayı başardığı en güçlü albüm Time's Up'tı. Tür sıçramalarını şarkıdan şarkıya olduğu kadar şarkıların kendi bünyesinde de yapabilen Living Colour için lirik açıdan dobra sıçramalar yapmak zaten çocuk oyuncağıydı.


Saat sesleriyle başlayan ilk şarkı Time's Up, karamsar gerçekliğiyle çevreci bir punk rock olarak fişek misali açılış yapıyor. Tabii Living Colour usülü çeşnili bir punk'tan söz ediyoruz. Yoksa ormanların, nehirlerin, denizlerin elimizden kayıp gidişini, zamanın hiçbir zaman bizim yanımızda olmayacağını Green Day misali çakma bir punk ile anlatmak aynı etkiyi uyandırmazdı. Albüme başlarken körün istediği bir göz misali acaba Cult Of Personality ayarında başka şarkı var mıdır beklentisi içindeydim. Ama Type, Pride, Fight The Fight, This Is The Life gibi gümbür gümbür şarkıların Cult Of Personality'den çok daha iyi olmaları karşısında yaşadığım nutuk tutulması paha biçilmezdi. Albümdeki 6 şarkıyı tek başına yazan, diğerlerinde de farklı grup üyeleriyle ortaklaşa imzası bulunan Vernon Reid, Living Colour'ın en önemli unsuru olsa da, bas gitarda Muzz Skillings, davulda Will Calhoun ve grup hangi türe el atarsa atsın, hepsinde kendi soul karakterinden ödün vermeyen süper sesiyle solist Corey Glover, bu soundun gerçek bir ekip işi olduğunu açıkça hissettiriyorlar. Mesela Pride şarkısı Calhoun tarafından, Someone Like You ise Skillings tarafından yazılmış şarkılar ve sanki grubun ortak bestesiymiş kadar donanımlılar. Bu defa Glover'ın tek başına yazdığı (Oueen Latifah'nın rap vokaliyle konuk olduğu) Under Cover Of Darkness ise nispeten hip hop tandanslı, Reid'in caz gitar tonundaki solosuyla zenginleştirdiği daha farklı bir beste. Keza yine Glover'ın tasarladığı 48 saniyelik beatbox Tag Team Partners, keşke daha uzun sürse dediğim bir hip hop lezzeti sunuyor.

Grubun özen dolu müziğinin, aynı özene sahip liriklerle desteklenmesi sürpriz değil. Dört siyah adamın, yıllarca sanki beyazlara aitmiş gibi algılanan hard / alternative / punk rock türleriyle özgürce dans etmesi, bu türleri çoğu beyazdan daha özgün biçimde etüd edip hayata geçirmesi, bunu da şarkı sözleriyle deklare etmesi doğal bir haktı. Elvis Is Dead bunun en çarpıcı örneği. Elvis'in bir markette görüldüğü mitine dair çıkış noktasıyla matrak olduğu kadar manidar sözleri ("siyah bir adam ona şarkı söylemeyi öğretti / o da kral tacını takıverdi"), efsane rock'n roll şarkıcısı Little Richard'ın agresif vokali, saksafon solodan önceki bölümde, aralarında Mick Jagger'ın da bulunduğu insanların "Elvis is dead" cümlesini adeta kafalara kazımaları ve usta müzisyen Maceo Parker'ın saksafon solosu şarkıyı bir funk rock manifestosuna dönüştürüyor. Ayrıca Paul Simon'ın Graceland şarkısında geçen "I've got a reason to believe we all will be received at Graceland" (hepimizin Graceland'e kabul edileceğimize inanmak için bir nedenim var) cümlesindeki "will" kelimesini "won't" yaparak acayip zeki bir taşlama yapıyorlar. Haliyle çeşitli Elvis yobazı çevreler tarafından tepki görmelerine rağmen, "göze göz" demekten geri adım atmayan cesur yanlarını bir kez daha ortaya koyuyorlar bu şarkıda.

Glover / Reid ortak bestesi güzeller güzeli Solace Of You'dan da söz etmek gerek. Şırıl şırıl akan Vernon Reid gitarının Afrika ritimleri ve geri vokalleriyle bütünleştiği, hüzünlü ama umutlu bu şarkı, albümün sertliğini seyrelten en önemli unsurlardan biri. Yine hüznü ve umudu birarada barındıran, hayal ettiğin mükemmel hayatın karşısına yaşadığın sefaleti ve zorlukları koyarak güçlü bir zıtlık kuran This Is The Life ile final yapan albüm, 26 yıl öncesinin coşkusunu ve güncelliğini koruyan, dolu dolu geçen bir saatin hakkını her seferinde veren kıymette. Time's Up'ın üstüne üç albüm daha çıkaran grup, bana göre ne yazık ki asla bu seviyeyi bir daha yakalayamadı. Müziğini dinlediğiniz kadar, sözlerini de protest şiirler okur gibi okumanız gereken bir grup Living Colour. Belki bu sonraki albümlerdeki lirikler hala eskisi gibi gözünü budaktan esirgemiyordu. Ama yazdıkları şarkılar asla Time's Up kuvvetinde değildi. Ödül olarak gözümde bir kıymeti yok ama o zamanlar Yılın Hard Rock Albümü dalında bir de Grammy kazanan Time's Up, ırkçılığa, ikiyüzlülüğe, modern köleliğe, politik yalanlara, insan ve doğa istismarına, savaşa, şiddete, eski kafalı eğitim sistemine karşı bir duruş sergileyen, bunu müzikal anlamda da geniş ve özgürlükçü bir rock mantalitesiyle gerçekleştirmiş nadir albümlerden. Yıllar da geçse onun için hala Time's Not Up!

1. Time's Up
2. History Lesson
3. Pride
4. Love Rears Its Ugly Head
5. New Jack Theme
6. Someone Like You
7. Elvis is Dead
8. Type
9. Information Overload
10. Under Cover of Darkness
11. Ology
12. Fight the Fight
13. Tag Team Partners
14. Solace of You
15. This Is the Life

27 Eylül 2014 Cumartesi

The Black Crowes - Shake Your Money Maker


Chris Robinson (vokal) ve Rich Robinson (gitar) kardeşlerin 1989 yılında kurdukları The Black Crowes, 9 adet stüdyo, sayamadığım adet de konser albümüne (ki bunların arasında Jimmy Page ile beraber takıldıkları 2000 yılına air Live At The Greek de var) mesai harcamış tecrübeli rock gruplarından. 1990 tarihli Shake Your Money Maker ise onları tanımama ve sevmeme vesile olan ilk albümü. Tabii bu sevgi zamanla azalarak bitme noktasına geldi. Oraya birazdan geleceğiz. Namlunun ucunda patlamak üzere olan grunge'ın hemen öncesinde kasetine sahip olduğum Shake Your Money Maker, Robinson kardeşlerin etkilendiği The Rolling Stones, Lynyrd Skynyrd, Faces, Buddy Guy, Otis Redding gibi isimlerden sesler ve renkler taşıyan harika bir rock albümüydü. Bu isimlerden anlaşılacağı üzere hard rock'ın blues ile olan yakınlığından devşirilen 10 şarkı, Chris Robinson'ın mükemmel vokaliyle listelerin altını üstüne getirmiş, rock radyolarına feleğini şaşırtmıştı.

Otis Redding klasiği Hard To Handle'ın süper coverı hariç tüm şarkıları Robinson biraderlerin yazdığı albüm, bu coverla birlikte Jealous Again, Twice As Hard, She Talks To Angels, Seeing Things singlelarıyla daha ilk albümden hasılatın ve prestijin gözüne vurmuştu. Evet, 9 albüm arasında en çok satan hala Shake Your Money Maker... Bunun verdiği doygunluk mu, bundan sonra gelecek albümlerin kendini tekrardan öteye gitmeyebileceği ihtimali mi ya da her ikisi mi bilinmez, bu albümün ardından gelen The Southern Harmony and Musical Companion (1992) ve Amorica (1994) ile grup yavaş yavaş ticari gücünü reddedercesine daha ağırdan almaya, hani dilim varmıyor ama southern rock'ı bir tuval gibi görerek sanatsal kesikler atmaya başladı. Sanki "biz bu ilk albümü ticari açıdan kendimizi müzik alemine kabul ettirmek için yaptık, aslında sanatsal açıdan çok derin bir potansiyele sahibiz" mesajı iletiyorlardı.


Shake Your Money Maker sonrası sözünü ettiğim iki albüm Sting Me, Remedy, Thorn In My Pride, Black Moon Creeping, Gone, A Conspiracy, P.25 London gibi cevherler içeriyordu. Ama bir süre sonra o albümlerden sadece sevdiğim şarkıları dinlediğimi, geri kalanları pek umursamadığımı, hatta bazılarına tahammül edemediğimi farkettim. Hele 1996 albümleri Three Snakes and One Charm ve sonrası benim için çekilir eziyet değildi. Azalarak biten The Black Crowes sevgimi albüm formatında ifade eden yegane iş, ismiyle müsemma Shake Your Money Maker olarak kaldı. Hem o dönemin nostaljisini taşıdığı gibi, zamansızlığıyla da her döneme sirayet edebilecek yetkinlikte şarkılarla canavar gibi bir 45 dakika vaad ediyordu. Gruba iyi para kazandırdı, istediklerini yapabilmesinin önünü açtı, benim gibi bu albümü sevenlere her zaman sıkılmadan dinleyecekleri 10 sıkı rock şarkısı armağan etti.

Şarkı şarkı isim vermek anlamsız. Albümde vasat bulup sıkıldığım tek bir şarkı yok. Hareketli olanlarda o müthiş "jam band" coşkusu, orta tempolularda rock karizmasının özellikle The Rolling Stones ve Faces sularında yüzen görüntüsü, Sister Luck, Seeing Things ve She Talks To Angels üçlüsünden oluşan slow kanadın olgun bir blues karakteri oluşturması Shake Your Money Maker'ı bir para makinesi olmaktan çok ötede konuşlandırıyor. Nakaratlar o zaman dilime nasıl yapıştıysa hala orada duruyor. Baştan sona bir barda veya dev bir konser salonunda dinlermiş gibi kanlı canlı kalabilen bir albümün sadece Amerika'da 5 milyon kopya satması değil, satmaması şaşırtırdı. Ne zaman dinlemeye başlayacağım hiç belli olmasa da, o mükemmel Stare It Cold ile albüm her bittiğinde içimi iyi bir şey yaptım duygusu kaplıyor. Sonra Amorica albümünün yıldızı Gone'ı dinliyorum. Aradaki değişime rağmen neden artık grubun yaklaşık 20 yıldır bu kadar iyi şarkılar yapmadığına üzülüyorum. Lakin eskiler hep orada bir yerlerde cankurtaran simidi gibi duruyorlar.

1. Twice as Hard
2. Jealous Again
3. Sister Luck
4. Could I've Been So Blind
5. Seeing Things
6. Hard to Handle
7. Thick n' Thin
8. She Talks to Angels
9. Struttin' Blues
10. Stare It Cold

10 Mayıs 2014 Cumartesi

The Jeff Healey Band - Hell To Pay


1966 Toronto, Ontario, Kanada doğumlu Jeff Healey, henüz bebekken evlat edinilmişti. Henüz 1 yaşında ise "retinoblastom" olarak bilinen ve çocuklarda görülen bir göz kanserine yakalanmıştı. Tek çare olarak daha o yaşında gözleri operasyonla alınmış, yerine de protez gözler takılmıştı. Gitar çalmaya 3 yaşında başlayan küçük Jeff, kucağına yatırarak çaldığı gitarıyla erkenden kendine özgü bir tarz geliştirmişti. 15 yaşına geldiğinde ilk grubu Blue Direction'ı kurarak, Toronto kulüp ve barlarında o şahane virtüözlüğüne ulaşma yolunda pişmeye başlamıştı. Takvimler 1985'i gösterdiğinde ise basçı Joe Rockman ve davulcu Tom Stephen ile tanışarak The Jeff Healey Band'i kurdu.

Grubuyla beş stüdyo albümü yapan Jeff Healey, benim kendisiyle ilk tanışma albümüm olan 1990 tarihli Hell To Pay ile gerçek anlamda ülkesi sınırları dışında da ismini duyurarak hem ticari, hem de eleştirel başarılar kazandı. Tüm albümlerini dinlediğim için rahatlıkla ikinci albümleri olan Hell To Pay'in en iyi The Jeff Healey Band albümü olduğunu kendi adıma söyleyebilirim. Blues rock merkezinde country, pop rock, hatta hard rock ile flörtlerde bulunan 11 şarkılık Hell To Pay için hiç eskimeyen albümlerden biri olduğunu da sözlerime ekleyebilirim. Healey, Rockman, Stephen üçlüsünün harikulade uyumlarını, Healey'nin olağanüstü ritim ve ölümcül solo gitar ustalığını, çok özel konuklarla renklenen kaliteli rock şarkılarını bünyesinde barındıran Hell To Pay, gönül gözüyle enstrümanını çalan, şarkılarını söyleyen bir adamın derinliğinin kanıtıydı. Her ne kadar o gözün derinlere bakışı bir ozandan ziyade bir virtüöz suretiyle kendini gösterse de, ana akım rock şarkılarının satır aralarına sızmış mütevaziliği sezmemek çok zordu sanki.


Grubun ortak besteleri olan Full Circle, Hell To Pay, Highway Of Dreams, Life Beyond The Sky gibi şarkılar, hiç olmadık maceralar peşinde koşmayan, kendi yağıyla kavrulan lezzetli rock şarkıları olarak karşımıza çıkıyor. Keza, Healey'nin tek başına yazdığı I Can't Get My Hands On You ve Something To Hold On To için de aynı şeyleri söylemekle birlikte, bu şarkıların yüksek enerjilerinden yola çıkarak, Healey'nin yaşadıklarından ötürü hiçbir arabesk kolaycılığa prim vermeyen, gayet "groovy" bir rock ile hayata bağlılık sergilediği de ortada duruyor. Tabii yüksek veya düşük tempolu tüm şarkılara dipten sızmış hüznü fark etmemek için gönül körü olmak gerekiyor. Özellikle de bir Steve Cropper coverı olan How Long Can A Man Be Strong'u dinlerken o sızmış olanın abartısız ama etkili açığa çıkışını hissetmek sahiden çok güzel bir duygu yaratıyor.

Bar geleneğinden dolayı cover çalmayı seven, çaldığı her coverın da hakkını veren Healey, unutulmaz The Beatles şarkısı While My Guitar Gently Weeps'i yazan George Harrison'ın vokaliyle birlikte adeta farklı bir rotada uçuruyor. Şarkıda Harrison'ın Traveling Wilburys'deki suç ortaklarından Jeff Lynne'ın da vokal eşliği mevcut. Amerikalı rock ozanlarından John Hiatt'ın yazdığı Let It All Go ve büyük üstat Mark Knopfler'ın yazdığı muhteşem I Think I Love You Too Much, Healey için özel bestelenmiş, Healey de her ikisinin hakkını teslim etmiş. Özellikle Knopfler'ın yazmakla kalmayıp gitarı ve geri vokaliyle eşlik ettiği I Think I Love You Too Much, karizmasından ödün vermeyen, Healey ve Knopfler'ın gitarlarıyla iletişim kurdukları efsane solo bölümüyle yücelen bir eser.


Hiatt, Harrison, Lynne, Knopfler ve pek bilmesek de rock tarihinde çok önemli isimlere eşlik etmiş keyboard ustadı Bobby Whitlock gibi kodamanların katkılarını sonuna kadar hak eden Jeff Healey, bir sonraki albümü Feel This'te (1992) biraz daha sertleşti, volümü açtı, iyice coştu. Ama yine şahane bir albüme imza attı. 1995'te Hendrix, Zeppelin, Cream, The Beatles, Muddy Waters ve daha fazlasının coverlarından oluşan Cover To Cover albümünü yaptı. 2000 tarihli Get Me Some, grubun son stüdyo işiydi. Kariyeri boyunca The Allman Brothers, Bonnie Raitt, Stevie Ray Vaughan, Buddy Guy, BB King, ZZ Top, Eric Clapton gibi pekçok isimle aynı sahneyi paylaştı. 1989'da Patrick Swayze'nin başrolündeki Road House filmine konuk oldu ve filmin soundtrack albümüne üç cover parça çaldı. Caz müziğe olan merakını grubundan ayrı tutsa da, canlı performanslarda ve küçük projelerde bu merakını caz gitarı ve trompetle giderdi.

Henüz 1 yaşında göz kanserinden dolayı gözlerini kaybeden Jeff Healey, 2 Mart 2008'de 41 yaşında akciğer kanserinden hayata veda etti. Onun ardından kurulan kanser vakfı yararına düzenlenen tribute konserler önemli farkındalıklara sebep oldu. 2011 yılında Toronto'daki Woodford Park'ın adı Jeff Healey Park olarak değiştirildi. Tüm bunlar onu onurlandırmak için yapılmıştı. Zamanında o da rock severlere ve hayranlarına Hell To Pay ve Feel This gibi unutulmaz albümlerle kıyak geçmişti. Onun görmüyor oluşu, bu albümleri ve şarkıları özel kılan bir unsur değildi. Aynı şeyleri gören bir adam olarak yapsaydı değişen bir şey olmayacaktı. Hem zaten tüm Jeff Healey külliyatını elden geçirmiş bir kişi, onun gördüğü şeyleri çoğu gören gözün göremediğini anlayacaktır.

1. Full Circle
2. I Think I Love You Too Much (feat. Mark Knopfler)
3. I Can't Get My Hands On You
4. How Long Can A Man Be Strong
5. Let It All Go
6. Hell to Pay
7. While My Guitar Gently Weeps (feat. George Harrison & Jeff Lynne)
8. Something to Hold On To
9. How Much
10. Highway of Dreams
11. Life Beyond the Sky

13 Temmuz 2012 Cuma

Cinderella - Heartbreak Station


Cinderella’yı 1988 tarihli Long Cold Winter ile tanıdım. O dönem ortalığı darma duman eden Bon Jovi'nin el verdiği, (hatta bir süre sonra onlara rakip bile gösterildi), oysa yıllar sonra Bon Jovi'den çok daha güçlü, derin ve karizmatik olduklarını anladığım Cinderella, hard rock zevkime bir güneş gibi doğmuştu bu albümle. O yıllarda kışlar bir başkaydı. Uzun ve soğuk olması yanında kar beyaz güzelliklere ve efkârlara kucak açan bir dürüstlüğü vardı. Kar uzun süre yerden kalkmaz, her türlü mahalle sporuna evsahipliği yapmaktan mutluluk duyardı sanki. Müzik de ayrı bir dokunurdu bu soğuk beyaz saflığa. Long Cold Winter insanın içini ısıtan, aynı zamanda kafasını güzelleştiren bir konyaktı. Artık o eski görkemli kışlar kalmadı, çamura ve eziyete dönüştü belki ama Long Cold Winter, onu dinlediğim her kış etkisinden en ufak birşey kaybetmediğini, tam tersi zihnimde daha da kök saldığını hissettirir bana.

Long Cold Winter'dan iki yıl sonra Cinderella bu kez Heartbreak Station ile geri döndü. Kış teması yerini (bana göre) sonbahara, en zalimi de sonbaharda bir tren istasyonu hüznüne bırakmıştı. Sanki çok daha güçlenmiş ve yoğunlaşmıştı. Albümdeki 11 şarkının 11'i de birbirinden sürekli rol çalmış, grubu oluşturan dört insanın uyumunu kusursuz bir bütünlükle, aynı anda çeşniyle kayıtlara yansıtmıştı. Aslında Cinderella demek Tom Keifer demek. Şarkıların çoğunu yazan, besteleyen, düzenlemelerini yapan, yapımcılığını üstlenen, vokal ve gitarlara hayat katan bu adam, belki grubunu Bon Jovi kadar uzun soluklu yapamadı. Ama soluk aldırdığı süre içinde özellikle 80'ler rock müziğine unutulmaz şarkılar kazandırdı. Sonra da Kırıkkalp İstasyonu'ndaki trene binip gözden kayboldu.


Heartbreak Station hard rock, pop rock, blues rock, southern rock diyarlarında gezinen bir trenin penceresinden etrafı seyretmeye benziyor. Her şarkı film şeritleri gibi gözler önünden kayıp giden pencereden görülen hayatın fonuna yerleşiyor. Uğradığı istasyonlardaki ayrılanlara, kavuşanlara, beklemekten vazgeçmeyenlere veya hiçbir şey beklemeyip sadece tren nostaljisi ile avunanlara çok şey söylüyor. İnsanlar bir trende doğuyor, trende yaşıyor, trende ölüyorlar. Tom Keifer, yüreğinden gemiler kaldıranlardan habersiz, albüme adını veren harikulade balad Heartbreak Station'da kendi yüreğinden sevdiğinin bindiği son treni kaldırıyor. Aşkın verdiği ilhamdan beslenen pasajları çok sık görüyoruz şarkılarda. Rock'n roll tutkusu da sürekli bu aşktan nemalanıyor. "Yarından, yapamadığım şeylerden endişe duymama gerek yok. Rock'n roll yaptığım sürece zaten sonsuza kadar gencim" (One For Rock and Roll) gibi cümleler kuruyor şarkılarında.

Dönemin genel tavrı gereği "öldürücü bir riff bul, üstüne yat" yerine, "bir riff bul, üstüne gönlünden kopan bir şarkı koy" diye bir yol çizen Cinderella müziği, klasik tatlı sert üslubunu piyasa kurallarına yakın tuttuğu kadar, yıllar sonrasına da taptaze kalabilecek gizli tarifler içeren bir yapıdaydı. Love's Got Me Doin' Time, Dead Man's Road, Electric Love gibilerin blues'dan beslenen karizmatik rock ışıltıları Shelter Me ile biraz daha ticari bir şekle bürünebiliyor, Heartbreak Station ve Winds Of Change baladlarının acıtan melankolisi dolaylı da olsa diğer şarkılarda da hissediliyordu. One For Rock and Roll ile country müziğin hüzünle bütünleşmiş yaşama sevincine ayna tutuyorlardı. Make Your Own Way ve Love Gone Bad coşkularıyla boşlukları doldurmak için konmuş havalarını hemen dağıtan bir samimiyet taşıyorlardı. Ne var ki Heartbreak Station'dan sonra bir efsanenin daha sonuna geldik. Bunun çok önemli bir nedeni vardı.


1961 doğumlu Carl Thomas Keifer, Heartbreak Station turundan sonra ses tellerindeki kistler yüzünden sesini yitirdi. Geçirdiği operasyonlar sürerken bu defa annesini kanserden kaybetti. Tüm bu zorluklar arasında nasıl olduysa 1994 yılında hiç ilgi görmeyen Still Climbing albümü çıktı. Bir yıl sonra da Cinderella dağıldı. Tedavisi sürerken karısı Emily'den boşandı. Depresyona girdi. Bu kadar badirenin kendisini yıldırmasını istemediği için solo albüm çalışmalarına başladı. Fakat 1997'de Cinderella ile tekrar birleşme projesi sonucu solosunu askıya aldı. Durumu biraz düzeldiği için 1998'de Cinderella ile tura çıktı, bir best of ve bir de konser albümü çıkardı. Eski dostlarıyla konserler, turlar derken ara ara hortlayan hastalığı bir türlü istikrar sağlamadı.

En son Nisan 2010'da verdiği bir söyleşide solo albümünün neredeyse bittiğini, teknik rötuşlardan sonra bir şirket bulup yayınlayacağını söylemiş. Cinderella'nın tekrar biraraya gelmesine ise sıcak baksa da, hem grubunun hem de ona destek çıkacak yapımcıların böyle bir geri dönüşe hazır olmaları gerektiğini vurgulamış. Yapım aşamasındaki kişisel websitesinden son haberlerini almayı dört gözle bekleyen bizler, Cinderella kariyeri bitse de onun şarkı söyleyen bir gitarı andıran olağanüstü vokali ve yeni besteleriyle kavuşmak için Hicran Yarası İstasyonu'nda bekliyor olacağız. Gelmezse de en azından bize bıraktığı bu harikulade albümle onu gönlümüzün yataklı vagonunda ağırlarız.

1. The More Things Change
2. Love's Got Me Doin' Time
3. Shelter Me
4. Heartbreak Station
5. Sick for the Cure
6. One for Rock and Roll
7. Dead Man's Road
8. Make Your Own Way
9. Electric Love
10. Love Gone Bad
11. Winds of Change

25 Aralık 2011 Pazar

Divinyls - Divinyls


Divinyls adını duyan varsa %90 I Touch Myself şarkısı sayesinde duymuştur. Yok eğer duymayan varsa onlar için ise Divinyls sadece "I Touch Myself'i söyleyen grup" olarak kalacaktır. 90'ların hemen başında büyük sükse yapan bu şarkının arka plânında 30 yıllık bir rock tecrübesinin yattığını öğrenmek ancak internet ansiklopedileri sayesinde mümkün oldu. Çünkü kurulduğu 1980'den bu yana yalnızca 5 stüdyo albümü yapan ve haliyle pek popüler olmayan Divinyls'i bir anda parıl parıl parlatan I Touch Myself, mahalle mahalle dolaşıp tecrübe satıyor olsan bile illâki bir liste hiti yapmadan kendi kıtandan dışarı çıkamayacağını yüzüne vuruyordu.

1980'de solist Christina Amphlett ve gitarist Mark McEntee tarafından kurulan Divinyls, aslında zaman içinde değişimler yaşayan 5 kişilik bir gruptu. Ama ikili dağıldıkları yıl olan 1996'ya kadar hiç ayrılmadı. İlk albümleri Desperate'i 1983'te çıkaran grup, belli aralıklarla özellikle ülkesi Avustralya'da listelere abone olup, konserlerde ful çeken bir rock ikonu haline gelmiş. Ama onları hem Amerika'nın, hem de bizim tanımamızı sağlayan I Touch Myself'in de bulunduğu kendi adlarını taşıyan (aslında yazılış olarak albüme diVINYLS demişlerdi) 1990 tarihli işleri en iyi kabul edilir. Yani en azıdan ben öyle kabul ederim. Zaten 90'lar başında ülkede kaseti çıkan tek albümleri oydu diye biliyorum ki yanılıyor da olabilirim. Yıllar sonra ulaşılması daha kolaylaşan külliyatları içinde bu defa daha bilinçli şekilde test ettiğim üzere en iyisinin de diVINYLS olduğu yönünde fikrim sabittir.


I Touch Myself, baştan çıkaran sözleri, kirli pop rock çekiciliği ve Christina Amphlett'in, boş anına denk geldiği bir erkeğin aklını uçurabilecek sesiyle, kısaca herşeyiyle seksi bir şarkıydı. En önemlisi de hâlâ o telden çalıyor olması. 80'ler sonu 90'lar başı muhafazakârlığında yeşeren "ne zaman seni düşünsem kendime dokunuyorum" cümlesinin eskimesi beklenemez. Zaten hangi dönemde yeşerirse yeşersin, herkesin gözü önünde durup da bir türlü mikrofonun önüne en yalın haliyle çıkmayı beceremeyen liriklere kapak olan bu şarkı o dönemin sıradışı örneklerinden biri haline bile gelmişti. Hatta yobaz Teksas'ta verdikleri bir konserde şarkı esnasında görevlilerin fişi çektiği bile söylenir. Pornoyu gösterip vermeyen erotizm bir beceriyse (ki olaya sanatsal açıdan yaklaşmıyorsak beceri meceri değildir!) I Touch Myself'in olayı anlaşılmıştır.

Kaldı ki bu güzel albüm I Touch Myself'in tekelinde bir albüm değil kesinlikle. Aynı söz, müzik ve performans uyumu (hatta bazılarında daha fazlası) Make Out Alright, Bless My Soul (It's Rock-N-Roll), If Love Was A Gun, Need A Lover, Bullet gibi müthiş rock şarkılarının bünyesinde de duyuluyor, koklanıyor, tadılıyor. Hele o Need A Lover, gelmiş geçmiş en karizmatik rock besteleri diye henüz doğmamış listeme girişini çok önceden garantilemiş bir adrenalin harikasıdır. Fakat üzücü olan, ne diVINYLS öncesindeki albümleri, ne de sonrasındaki veda albümleri Underworld bu kalitenin yanından bile geçememişlerdir bana göre. En azından kariyerleri boyunca şu dünyaya çok iyi bir albüm bırakmayı başarmışlardır ya, gerisinin fazla önemi yoktur. (Bu feci klişe cümle bir süre sonra kendini imha edecektir!) Gerçi Christina Amphlett'in bu albümde sesini, nefesini verdiği şarkıları duyunca hormonal dengeleri altüst olanlar için iyi şarkılardan kurulu başka iyi Divinyls albümleri olsa fena olmazdı.

1. Make Out Alright
2. I Touch Myself
3. Lay Your Body Down
4. Love School
5. Bless My Soul (It's Rock-n-Roll)
6. If Love Was A Gun
7. Need A Lover
8. Follow Through
9. Cafe Interlude
10. Bullet
11. I'm On Your Side