Pop Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pop Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Siiga - Nostalgia Burns

 
Siiga, İskoçya'nın Isle of Skye adasında doğan söz yazarı ve müzisyen Richard Macintyre'ın öncülüğünde müzik yapan bir grup. Başlangıçta büyük ölçüde Macintyre'ın solo çalışması olarak ortaya çıkan bu proje, zamanla çok üyeli bir gruba dönüşmüş ve özellikle üçüncü albümü Nostalgia Burns döneminde tam kadrolu canlı performanslar vermeye başlamış. Pop rock, dream pop, shoegaze, synthpop, new wave karışımı olarak özetlenebilecek müzikleri, analog synthesizerlar, vintage gitar tonları, geniş yankılı prodüksiyon ve sinematik atmosferlerden mürekkep. Richard Macintyre müziğini "uyku ile uyanıklık arasındaki anlarda var olan sesler" olarak tanımlıyor. İlk dinleyişten itibaren Nostalgia Burns, adının vaat ettiği nostaljiyi yalnızca 1980'lerin haletiruhiyesine öykünerek değil, geçmiş ile geleceği aynı anda hayal eden bir "retro-fütürist" evren kurarak sunuyor. Albümün yaratım süreci dört yıla yayılmış ve Macintyre tarafından "insan ruhu ile yapay zekanın kesiştiği çağın eşiğinde" şekillenen bir eser olarak tanımlanıyor. Siiga bu referansları gizlemeye çalışmıyor ama onları taklit de etmiyor. Albümde yer yer 80'lerin atmosferik synth-pop'u, yer yer shoegaze'in bulanık dokuları ve modern indie prodüksiyon anlayışı iç içe geçmiş vaziyette. Katmanlı düzenlemeler ilk dinleyişte tüm ayrıntılarını vermiyor. Her tekrar yeni bir melodi, yeni bir armoni ya da arka planda saklanmış yeni bir ses keşfetmenizi sağlıyor.

İlk albüm The Sea and The Mirror (2013) fevkalade sıkıcı bir folk çalışmasıyken, ikinci albüm Gemini Rising (2020) bu işin böyle gitmeyeceğinin farkına varıp daha elektronik ve sinematik bir yola girmeyi tercih ettikleri bir albüm. Nostalgia Burns'ü beğenmemiş olsam bu iki albümün de yanından geçmezdim. İşte o üçüncü ayak Nostalgia Burns, grubun asıl varmak istediği noktayı en güzel şekilde betimlemiş ismiyle müsemma yakıcı bir nostalji albümü. Albümün temposu genelde kontrollü yürüyor. Neredeyse her parça orta tempoda ilerlediği için ikinci yarıda hafif bir tekrar hissi oluşabiliyor. Hatta 11 şarkılık albümün 2-3 şarkısı olmasa da olurmuş bence. Bir de şarkıların sürelerinin uzunluğu bu tekrar hissinin körükleyicisi. Bazı şarkılar yoğun duygu selini o uzunluğa entegre edebilirken, bazıları da olayı anladığımız halde işi uzatmalarına anlam veremediğimiz türden. Bunlara rağmen prodüksiyon kalitesi ve atmosfer yaratma becerisi bu sorun gibi görünen şeyleri büyük ölçüde telafi ediyor. Bir de albümün ilk yarısını ikinci yarısından daha güçlü buldum. Açılıştaki The LCD, Recovery, Starlight Lovers, isim parçası Nostalgia Burns ve Destroyer sevmem için zahmet gerektirmeyen şarkılar oldu. Hepsinin, hatta adını saymadıklarımın dahi ortak özelliği, ilk paragrafta sıraladığımız türlerin hakkını tek bir şarkı bünyesinde bile verebilmeleri. Bu katmanlı yapısından bir bütünlük sağladığı için de konsept albüm ruhu taşıyor.

Nostalgia Burns kolay tüketilecek bir albüm değil. Bahsi geçen türlerin birine veya birkaçına mesafeli dinleyicinin ağzında kekremsi bir tat bırakma ihtimali var. Büyük nakaratlardan veya anında akılda kalan hitlerden çok, Richard Macintyre'ın kadife sesinin de katkılarıyla yazın gece yürüyüşlerinde ya da uzun yolculuklarda yavaş yavaş içine girilen bir dünya sunuyor. Sabırlı dinleyicisini ödüllendiren, atmosferiyle büyüyen ve her dönüşte biraz daha derinleşen bir çalışma. Siiga, olgunluğunu ilan ettiği bu üçüncü albümünde yalnızca geçmişe övgü düzen bir nostalji kaydı yapmıyor, dijital çağın ortasında insan kalabilmenin ne anlama geldiğini, yalnızlığı, zamanı, hafızayı, özlemi, umudu sorgulayan şiirsel ve sinematik bir tema ortaya koyuyor. Dinlerken aklıma ilk önce The War On Drugs geldi. Bir yerde gördüğüm M83 benzetmesi de belli yönlerden fena sayılmaz. Ama Cigarettes After Sex'in sessiz ve derinden yoğunluğuyla Siiga'nın shoegaze/new wave yoğunluğu arasında da görünmez bir bağ kurduğumu belirteyim. "Ne alakası var" diyen olursa da uzun uzadıya meramımı anlatabilirim. Kisaca gece ve nostalji kelimeleri bile yeterli olabilir. Kabul, Nostalgia Burns yılın en gösterişli albümlerinden biri olmayabilir. Yıl sonu en iyiler listelerine girmeyebilir (benimkine kesin girer.) Ancak kendi hüzünlü melodiler dünyasını kuran ve o dünyaya girmeye istekli dinleyicileri uzun süre bırakmayan albümlerden biri.

1. The LCD
2. Recovery
3. It's Only Love
4. Hourglass
5. Starlight Lovers
6. Nostalgia Burns
7. Destroyer
8. Losing You
9. Amélie
10. Human
11. Stormy Hill 

20 Eylül 2025 Cumartesi

Bonnie Raitt - Nick Of Time

 
2025 itibarıyla 76 yaşında olan Amerikalı blues rock sanatçısı Bonnie Raitt’in 10. stüdyo albümü Nick Of Time çıktığında kendisi tam 40 yaşındaydı. Kariyeri boyunca 18 albüm yaptı. Nick Of Time'dan giriş yapma sebebim, onunla tanışma albümüm olması. Blues'u zaten bilirdik de, blues rock denen, pop rock'tan country'ye, americana'dan folk rock'a uzanan daha geniş bir yelpazeyle tanışmamın ve bu tanışmadan memnun olmamın örneklerinden biridir. 5 milyon kopya satan, 1990 Grammy Ödülleri'nde Yılın Albümü dahil 3 ödül kazanan, dünyaca ünlü Rolling Stone dergisinin tüm zamanların en iyi 500 albümü listesinde 2003 yılında 229. sırada olan, "1001 Albums You Must Hear Before You Die" kitabına dahil edilen, Washington'da bulunan Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihsel veya estetik açıdan önemli" olduğu gerekçesiyle ABD Ulusal Kayıt Sicilinde korunmak üzere seçilen Nick Of Time, kaliteli bir albüm olduğunu göstermek için daha ne yapsın? Tabii ben 89 veya 90'da Nick Of Time kasetini aldığımda bunların olacağını ve albümün bu günlere aynı dirilikte geleceğini öngörecek bir birikimde değildim. Sadece basit bir biçimde şarkıları çok seviyor, defalarca dinliyor, coşuyor, hüzünleniyordum. Benim için yeni tanıdığım bir kadın şarkıcı/gitaristin ilk albümü gibiydi. Kariyerinin orta yerinde piyasaya çıkan ve Raitt'in hayatının akışını değiştiren Nick Of Time'ın hikayesinden çok sonra haberim oldu.

Bonnie Raitt için Nick Of Time sadece bir müzikal dönüş değil, aynı zamanda kişisel bir yeniden doğuş hikayesiydi. 1980’lerde kariyerinde zor bir dönem geçiren, özellikle son iki albümünün başarızlığı sonucu maddi manevi zor bir döneme giren, plak şirketiyle sözleşmesi fesh edilen Raitt, grubunun parasını ödeyemedi, depresyona girdi, aşırı yeme, içme, partileme sonucu darmadağın oldu. Bir ara kendisine hayran olan Prince'in onu kendi şirketi Paisley Park Records'a katılmaya ikna etmesi de faydalı olmadı. Daha yeni materyal hazırlayamadan kayak kazası geçirip iki ay yatağa mahkum oldu. "Adsız Alkolikler"e katılıp arınmaya çalıştı. Prince ile çalışma şansı suya düşünce Paisley Park'tan da ayrıldı. Akustik konserlerle geçimini sağlamaya çalışırken ünlü yapımcı Don Was ile yolu kesişti. Birlikte eski Disney filmlerindeki müziklerden oluşan toplama bir tribute albüm için Baby Mine adlı şarkıyı kaydettiler. Don Was ile kimyalarının uyuştuğunu görunce, çıkarmayı düşündüğü yeni albümü için onun yapımcı olmasını istedi. Ne var ki artık onun ticari bir getirisi olmayacağını düşünen yöneticiler, işin içinde Don Was olmasına rağmen albüm finanse etmeye yanaşmadı. Ta ki Capitol Records'dan Tim Devine yeni bir Bonnie Raitt albümüne sıcak bakıp onunla 150 bin dolarlık sözleşme yapana kadar. Böylece yeni bir doğuş için gerekli tüm şartlar oluştu.


Üç yıl aradan sonra gelecek yeni bir albümün Don Was gözetiminde kaydedilecek olması, acaba işe funk da karışacak mı beklentisi doğurdu. Doğrudan olmasa da country, pop, soul ve blues gibi türlerin zarif bir birleşimine katık edilmiş ince funk dokunuşları ortaya son derece samimi ve derinlikli bir sound çıkardı. Böylece hem ticari, hem de eleştirel anlamda zirveye doğru bir yolculuk başlamış oldu. Açılıştaki Nick Of Time ve kapanıştaki The Road's My Middle Name olmak üzere iki Bonnie Raitt bestesi ve dokuz coverdan oluşan albüm, yaşlanma korkusu, aile bağları ve zamanla yarış gibi temalar içeren Nick Of Time şarkısının huzur veren sounduyla açılış yapıyor. Hemen ardından albümün yıldızı saydığım Thing Called Love geliyor. John Hiatt'ın Bring The Family (1987) albümünden alınma bu cover, albümün temposunu çok iyi yükselttiği gibi, Raitt'in müzikal kimliğine ve karizmasına çok uyan bir yorum olarak göz kamaştırıyor. 35 yaşında bir Dennis Quaid'in oynadığı video klibi de gayet hoştur bu arada. Başta Thing Called Love ayarında başka şarkı olmaması biraz hayal kırıklığı yaratmıştı. Ama o kulvara çok abanmayıp farklı karakterde şarkılar seçmek, ticari çakallıklar peşinde koşmayıp çeşitliliği, kaliteyi öncelik olarak belirlemek anlamına geliyor. Yaldır yaldır bir geri dönüş albümü yapmaktansa, bu geri dönüşü anlamlandıran daha içsel bir yol seçiyor Raitt.

Cry On My Shoulder (David Crosby ve Graham Nash'in şahane geri vokalleriyle), Nobody's Girl, Too Soon To Tell, I Ain't Gonna Let You Break My Heart Again (Herbie Hancock'un şahane piyanosuyla) dörtlüsü, belki Thing Called Love coşkusu taşımıyor. Ama onların taşıdığı şey, orta yaşla yüzleşme, aşkın iniş çıkışları, kişisel olgunlaşma, kadın ruhunun gücü ve kırılganlığı temalarını işleyen şarkı sözleri yanında, çok çarpıcı bir melankolinin temsili soul, blues, folk, country, caz ustalığı. Raitt’in yumuşak ve güçlü vokali, bu sözlere duygusal bir ağırlık, samimi dokunuşlar katıyor. Ayrıca Raitt’in slide gitar kullanım ustalığı da blues ve folk köklerine olan bağlılığının hala kaybolmadığını hatırlatıyor. Nick Of Time, Bonnie Raitt’in olgunluk döneminin getirdiği içgörülerle harmanlanmış, dürüst, zarif, onun hem sanatçı olarak ustalığını hem de insani kırılganlıklarını sergilediği bir başarı öyküsü. Üstelik bu başarıyı, popüler müzik piyasasının gençleşmeye odaklandığı bir dönemde elde etmiş olması, albümün kalıcılığını daha da anlamlı kılıyor. The Road's My Middle Name gibi gelenekselden, Have A Heart gibi moderne uzanan geniş yelpaze, Nick Of Time'a tecrübe kadar güncele de dal oluşturmuş eski bir ağaç niteliği katıyor. Raitt’in bir sonraki albümü Luck Of The Draw (1991) da çok iyiydi. Something To Talk About, Come To Me, I Can't Make You Love Me gibi hala özlediğim şarkıları içinde taşır. Sonrasında kendisinden kopmuş olsam da, bu iki albümün sağladığı yoğunluğun bir doygunluk yaratmış olma ihtimali de yüksek. Devamında 6 albüm daha çıkarma dirayetine sahip olması bile çok güzel.

1. Nick of Time
2. Thing Called Love
3. Love Letter
4. Cry on My Shoulder (feat. David Crosby & Graham Nash)
5. Real Man
6. Nobody's Girl
7. Have a Heart
8. Too Soon to Tell
9. I Will Not Be Denied
10. I Ain't Gonna Let You Break My Heart Again
11. The Road's My Middle Name

9 Ağustos 2025 Cumartesi

Chitra - You Can See It When It's Dark

 
Melbourne'dan çıkan Chitra Ridwan, sadece adını kullanarak ilk albümü You Can See It When It's Dark'ı indie pop/indie rock severlere sunuyor. Avustralyalı müzisyenlerin pop ve rock müziğe diğer kıtadakilerden biraz daha tutkulu yaklaşımlarını beğeniyorum. Kanadalıları da buna dahil edebilirim. Albümü dinledikten sonra Chitra'nın Avustralyalı olmasına şaşırmadım. Muadillerinden kağıt üstünde çok farklı bir müzik yaptığı, çok farklı bir sese sahip olduğu söylenemez. Zaten tutkulu 10 şarkı yapmış olması yetiyor. Üstelik bu tutku sadece müziğe değil, sözlere de fazla fazla yansımış. Önce müziği irdeleyecek olursak, indie şemsiyesi altında pop, rock, pop rock, az miktarda folk şeklinde basit bir reçete mevcut. Bu basitlikten ortalıkta çok fazla olduğu da muhakkak. Ama Chitra'nın şarkılarındaki tutku, etkili nakarat tasarımlarından, bıktırmayan melodik ve melankolik dengesinden, liriklerine de yansıyan diri olduğu kadar kırılgan müzikal karakterinden geliyor.

Post-punk titreşimli Big Shot ile başlayan albüm, kadın düşmanlığına karşı sesini çıkarmayla ilgili nefis bir giriş. Ah ne güzel bir giriş derken önce In My Opinion, arkasından Sold o kadar sağlam bir üçlü oluşturuyorlar ki, bu gibi durumlarda pek fazla yanılmadığım üzere albümün bundan sonra kötü çıkma ihtimali olmadığını anlıyorum. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Tabii arada ufak çaplı inişler olmuyor değil. Ama hiçbiri sıkılıp atlanacak parçalar değiller. Chitra'nın sözünü ettiğimiz nakarat gücünün göstergelerinden Go Easy, dinledikçe sevilen Close Proximity ve Motor Mouth, yine Melbourne'dan gelme Grand Pine adlı grupla birlikte seslendirdiği Counting, hepsi çok iyi bir paketin parçaları. Orta tempolu, indie soslu pop rock seviyoruz. Chitra'nın liriklerinde ise kırılganlık, çelişkiler, arınma ihtiyacı, tükenmişlik, başkalarının değil, kendi arzularının peşinden gitmek gibi pek çok konu yer bulmuş. Mesela albümün isim şarkısı You Can See It When It's Dark, bir zamanlar sevdiğiniz biriyle karşılaşmanın deneyimini ve ardından gelen geçici duygu akışını olgun ve iç gözlemle anlatıyor. Yani "creepy" coldwave albümlerini andıran kötü kapağına aldanmayıp, Chitra'nın şiirselden gerçekliğe uzanan, kişiselden evrensele ulaşan şarkı yazarlığının tadını çıkarmak gerek.

1. Big Shot
2. In My Opinion
3. Sold
4. No Blame to Take
5. Autumn
6. Close Proximity
7. Go Easy
8. Counting (feat. Grand Pine)
9. You Can See It When It's Dark
10. Motor Mouth

13 Mayıs 2025 Salı

Bruce Hornsby & The Range - The Way It Is


80'lere ait güzelliklerden biri de Bruce Hornsby & The Range'in 1986 yapımı The Way It Is albümüdür. Önce radyodan The Way It Is 45'liği duyulur, ardından aynı adlı kaset çıkar. Bon Jovi'lerin, Aerosmith'lerin, Metallica'ların tozu dumana kattığı dönemde daha soft bir rock müziğe duyulan ihtiyacı o kadar ustalıkla karşılayan bir albümdü ki, içindeki 9 şarkının her biri, yıllar sonra hatırlandıkça inanılmaz bir yaşama sevinci ve hüznü aynı bedene dolduracak güce sahipti. 1954 doğumlu Bruce Randall Hornsby, çaldığı piyano, keyboard ve akordeon ile, country, pop rock, blues türlerine son derece oturan kişilikli vokaliyle, en önemlisi de dünyaya armağan mahiyetinde yazdığı pırlanta gibi 9 şarkıyla benim için tüm zamanların en iyi albümlerinden birini yapmıştı. Sonrasında kendisini ve albümlerini fazla takip edemedim. Belki The Way It Is hücrelerimi doldurmuş, beni bu müziğe doyurmuştu. Belki bu şarkıların üstüne başka Bruce Hornsby gülleri koklamak istemedim. Belki onların gül olmamasından korktum. The Way It Is'in ardından gelecek albüm asla onun gibi olmayacaktı, hatta kötü bile olabilirdi. Bunu kaldıramazdım.

Bruce Hornsby aslında tam bir canlı performans ve doğaçlama ustası. 1990-92 yılları arasında Grateful Dead efsanesinde keyboardlardan sorumlu olması da çok mühim bir bilgi. Caz, klasik, bluegrass, country, folk, soul, rock, blues alanlarına tuşlu çalgılar yönünden son derece hakim bir müzisyen. Zaten The Way It Is'in başrolünde de piyano var. Bunu en iyi albümün isim şarkısı The Way It Is ve Every Little Kiss'te görmek mümkün. Bu ikisi, albümde Bruce Hornsby'nin kardeşi John Hornsby ile yazdığı 7 şarkı dışında Bruce'un tek başına yazdığı şarkılar. The Way It Is, ritmik gidişatını kıvrak piyano nağmeleriyle dantel gibi işleyen gerçek bir hit. Tıpkı radyoda ilk duyduğum anda kalbimi çalan The Way It Is gibi zeka ve duyguyu aynı sınırlar içinde buluşturan Every Little Kiss de aynı övgüleri hak ediyor. Bu albüme uzun bir süre ara verdiğim bir dönemde Amerikalı country (yan profilde arka fonu full dolu martı kuşunun nüans farkı gibi!) sanatçısı Sara Evans'ın 2000 tarihli Born To Fly albümünün kapanışında Every Little Kiss coverına rastlamak, o çok klişe bulunan "eski bir dosta rastlamak" ile aynı şeydi.


Hele Mandolin Rain için ne söylense az. Yıllar sonra onun başarılı bir coverına rastlasam bu defa eski bir güzelliğe (sevgili olmaz, zira her eski sevgili iyi hatırlanmayabilir ne de olsa) rastlamış gibi olur, burkulurdum muhtemelen. Mandolin yağmuru banjo rüzgarına karıştıkça aklımıza geldiği vakit efkarlanacağımız birçok şeyi önümüze koyan, bir yandan da huzur dolu bir yaz akşamı hissini ister tek başına, ister bir dost ortamında yudumlatan Mandolin Rain'i asla unutmayacağım şeyler arasında sayabilirim. Şarkı isimlerinden de anlaşılabileceği üzere nehirlerin, göllerin, günbatımının, ormanın, yağmurun ilham verdiği pastoral liriklerin insana aşk olarak geri dönen ruh bütünlüğü, bu püfür püfür esen yaz akşamı duygusu aşılayan piyano yarenliğiyle mükemmel bir uyum sergiliyor.

On The Western Skyline, The Long Race, The Wild Frontier üçlüsünün gitarları sivrilten ama soft bir coşkuyu abartmayan country rock karizmaları, piyanonun albüme sağladığı naifliği ahşap bir sertlikle mükemmel dengeliyor. Dört kişiden oluşan The Range'in de hakkını yemeyelim. Özellikle Hornsby'nin piyanosuyla yarattığı haleyle içine kapandığı anların dışında kalan rock keskinliğinde kendilerini daha iyi gösteriyorlar. The Way It Is 80'lere çok fazla süper bir albüm. Bu bir aşağılama olarak değil, zamansızlığına övgü olarak anlaşılsın lütfen. Sahibini aşan albümlerden birisi. Öyle ki (şimdi kuracağım cümleyi daha önce başkaları için de kullanmışımdır ve ilerde başkaları için yine kullanacağımdır) Bruce Hornsby'nin kendisi bile The Way It Is'i aşan bir albüm yapamamıştır. Elbette onlarda da kendine özgü bir güzellik, ustalık, canlılık vardır. Fakat The Way It Is olağanüstü bir doğa manzarasına bakmak gibi birşey. Üstelik resmine, filmine, belgeseline değil, o doğanın bizzat içinde yaşarken ona bakmak gibi birşey.

1. On the Western Skyline
2. Every Little Kiss
3. Mandolin Rain
4. The Long Race
5. The Way It Is
6. Down the Road Tonight
7. The Wild Frontier
8. The River Runs Low
9. The Red Plains

13 Ocak 2025 Pazartesi

The Effect - The Effect

 
Albüm seçerken "genre" olarak birtakım tercihlerimiz vardır. Künyede dümdüz "rock" yazan albümlere genelde pek yüz vermezdim. Ama son zamanlarda birkaç deneme sonrasında bu tembel sınıflandırmaya maruz bırakılmış bazı albümleri gayet iyi buldum. Memnun kaldığım en son tecrübem yepyeni bir grup olduğunu öğrendiğim The Effect'in aynı adlı debutu oldu. Dümdüz rock yazan arkadaş belli ki fazla irdelememiş. Zira The Effect için pop rock, AOR, hatta kıyısından hard rock bile yazabilirdi. Neyse albüm başladı, cıva gibi aktı, taş gibi yuvarlandı, güzelce bitti. Merak ettim kim bu insanlar diye. Yer yer Toto tadı aldım. Boşuna değilmiş. Gitarda Trev Lukather yani Toto'nun efsane gitaristi Steve Lukather'ın oğlu var. Trev kardeşimiz 2021'de Levara adlı bir grupla yine aynı adı taşıyan bir albüm yapmış ve onu bu sayfalarda yine övmüştüm. The Effect tarz olarak Levara'dan hiç farklı değil. İyi yazılmış şarkılar olduğu sürece AOR destekli pop rock ile geçmişe dayalı sarsılmaz bir gönül bağım var. Levara beklerken The Effect gelince bir Levara anlaşmazlığı mı, yan proje mi, yoksa Trev'in kur-dağıt tarzı müzikal çapkınlığı mı bilemiyoruz. Çok da mühim değil. Babasının soyadını şimdilik gayet iyi taşıyor. Belki böyle denemelerle bir gün kendi Toto'sunu kurup güzel albümlere imza atar. Yalnız burayı okuyorsa kendisine tavsiyem, vokalist Emmett Stang'i sakın bırakmasın. Levara solisti Jules Galli de hiç fena değildi. Zaten bu müziğe David Paich, Steve Perry gibi AOR tanrıları ses vermeli. Trev'in solistleri o mertebede olmasalar da, Junior AOR tayfası olarak geleceğe umutla baktırıyorlar.

Müzik hakkında fazla gevelemeye gerek yok. Her ne kadar "Adult Oriented Rock" tanımını pek sevmesem de arzu dolu pop rock şarkılarındaki o "yetişkinlik" ifadesini doğru yere koyabilirim. Unwanted gibi gençlik enerjisi aşılanmış modern pop rock şarkılarının olgunluğu insanı böyle düşünmeye itiyor. World Between Us, Head On Collision, Something Wrong, High Life yine bu olgun enerjiyle yüklü kütür kütür rock şarkıları. 2024'ün en iyi şarkıları arasına bir tane seçmem gerektiğinde, duyar duymaz beni 80'ler AOR evrenine ışınlayan TIND'i seçtim. Emmett Stang'in o Steve Perry'yi andıran enfes sesi, şarkının yürek yakan diriliği hemen tüm benliğimi sarıp sarmaladı. It Could Have Been You adlı şarkılarında Perry'nin kendisi de albümün konuğu olmuş. Levara'nın albümünde de konuktu. Trev'in Journey hayranlığı, biri orijinal, biri benzer iki Steve Perry sesi ile kendini göstermiş. Aslında gösterememiş desek daha doğru. Bence It Could Have Been You bu önemli buluşma için en doğru şarkı sayılmaz. Vokaller çok üst üste binmiş, şarkıda bir dağınıklık var sanki. Oysa Perry, kapanıştaki güzelim balad Still In It'e konuk olsaydı bu ikili şahane şeyler yapabilirdi. Varsın olsun. Grup, albüm, şarkılar hepsi canavar gibi. Nakaratlar, köprüler, tasarımlar enfes. Sık sık duymak isteyeceğim Emmett Stang gibi bir solistleri var. The Effect'i çok sevdim. Trev Lukather'ın bir sonraki hamlesi ne olacak merakla bekliyoruz. Yeni kurulan gruplar arasında geleceğe kalmalarını en çok istediklerimden biri The Effect...

1. Toxic Envy
2. Unwanted
3. TIND
4. World Between Us
5. Sadistic Love
6. High Life
7. It Could Have Been You (feat. Steve Perry)
8. Sight Unseen
9. Head On Collision
10. Something Wrong
11. Still In It

3 Şubat 2024 Cumartesi

VA - The Metallica Blacklist

 
1991 tarihli Metallica albümünün 30. yıl dönümü şenlikleri kapsamında 10 Eylül 2021'de hem bu albümün deluxe versiyonu, hem de The Metallica Blacklist adında akıllara zarar bir tribute albüm piyasaya sürüldü. The Black Album'deki 12 şarkı, 53 farklı grup ve şarkıcının coverlarıyla 4 disklik bir pakete dönüştü. Ortada coverlanacak 12 orijinal Metallica şarkısı, onu coverlayacak 53 isim olunca şarkıların birden fazla versiyonlarını duymaya hazır olacaktık. Bu durum, "lütfen  coverlar iyi çıksın" temennimizi güçlendiriyordu. Zira o kadar kapsamlı bir proje ki, aklımıza gelenin başımıza geldiği sıkıcı, aklımızı uçuran vurucu anlar da mevcut. Mesela tam 12 tane Nothing Else Matters yorumu, öte yandan iki tane Through The Never yorumu, sadece bir tane Struggle Within yorumu bulunmakta. Bu orantısızlık ve özensiz görünüm, sık sık "keşke şu şarkı veya bu şarkı konmasaymış" duygusu yaşatıyor. Metallica, geçmişte coverlarını duyduğu The Warning, The Hu, Rodrigo y Gabriela gibi Meksika'dan, Moğolistan'dan isimlerin yaptıkları karşısında heyecanlanıp böyle bir proje yapsak gazına gelmişler. Aralarında Giles Martin gibi sözü geçen bir ismin de bulunduğu yapımcı ekibi de bu projeyi resmen duyurup, isteyen müzisyenlerin The Black Album'den istedikleri parçaları yorumlayabileceklerini belirtmiş. Katılım gösteriyor ki, bu efsane albümün ünlü camiada da epey hayranı bulunuyor. Bu projenin evrensel, zamansız, sınırsız ve her türe açık olmasını isteyen Metallica, sonuçtan da gayet memnunmuş. Eleştirmenler ise sevdikleri ve sevmedikleri yanlarıyla her zamanki gibi bolünmüşler. Şimdi her diske ayrı ayrı bakalım:

DISC 1

Orijinal albümdeki şarkı sırası ile gittiğimiz için en güçlü olmasını beklediğim bu diskte 6 adet Enter Sandman, 7 adet Sad But True yorumu var. Ne var ki Japon/İngiliz pop şarkıcısı Rina Sawayama'nın, bir de Kanadalı Alessia Cara ile Meksikalı kızlardan oluşan The Warning'in birlikte yaptıkları Enter Sandman dışında hiçbirini beğenmedim. Hadi en abartılmış gruplardan biri olduğunu düşündüğüm Weezer neyse de, İsveçli heavy metalci Ghost'tan bu kadar düz, orijinalinden taklit, hiçbir farklı dokunuş içermeyen bir cover beklemezdim. Neyse ki üç tane nefis Sad But True yorumu, bu diski şenlendiriyor. Jason Isbell and The 400 Unit'in Sad But True tasarımı, belki de bu projenin en özgün, en havalı işi. Şarkıyı şahane bir alt. country, western, rockabilly evrenine taşıyan grup, cover nasıl olmalı dersi veriyor bana göre. Hemen ardından DJ ve yapımcı Camilo Lara projesi olan Mexican Institute Of Sound'un Sad But True'su geliyor ki, o da bu diskin en heyecan verici şarkılarından biri olarak göz kamaştırıyor. Asıl adı Anne Erin Clark olan St. Vincent'tan da bir Metallica coverı duymayı hiç beklemezdim. Ama dinlediğime de memnun oldum. Aynı şekilde, genç İngiliz pop rockçı Sam Fender da bir konserinde piyano baladına çevirdiği Sad But True ile ilk diskin farklı anlarından birine imza atıyor. Güney Koreli alternative rock grubu YB'nin yorumu ise, şarkının temposunu arttırdıkları için biraz ilginç sayılabilir. Bu sebeplerden dolayı ilk diskin puanı 7/10 olsun.

1. Alessia Cara & The Warning - Enter Sandman
2. Mac DeMarco - Enter Sandman
3. Ghost - Enter Sandman
4. Juanes - Enter Sandman
5. Rina Sawayama - Enter Sandman
6. Weezer - Enter Sandman
7. Sam Fender - Sad but True (Live)
8. Jason Isbell and the 400 Unit - Sad but True
9. Mexican Institute of Sound - Sad but True (feat. Metallica, La Perla, Gera MX)
10. Royal Blood - Sad but True
11. St. Vincent - Sad but True
12. White Reaper - Sad but True
13. YB - Sad but True

DISC 2

Burada bizi 5 adet Holier Than Thou, 7 adet The Unforgiven coverı bekliyor. Kabaca baktığımda Biffy Clyro ve Cage The Elephant dışında kimseyi tanımıyor olmanın, yeni isimler dinleyecek olmanın, belki de şöyle enteresan, otantik bir The Unforgiven duyma ihtimalinin heyecanı ile başladım. Lakin birkaç şarkı dışında ne yazık ki hüsran oldu. En çok da Holier Than Thou gibi The Black Album'ün en aslan parçalardan birinin kıytırık punk gruplarına boğdurulmasına üzüldüm. Bence en iyisi Biffy Clyro'nun yorumuydu ama o da şarkının sonlarına doğru bulduğu başka bir rotayı fazla uzattığı için sarkmaya başladı. Hala Slipknot bilmem nesi Corey Taylor gibi adamlardan iyi Metallica coverı yapmasının beklendiği bir vizyon varmış, öğrenmiş olduk. The Unforgiven cephesinde de durum farklı değil. Vishal Dadlani, Divine & Shor Police ve Flatbush Zombies adlı hiçbirini tanımadığım projelerin, hip-hop üstü rap donanımlı tasarımları fena değil de, niye birbirine benzeyen bu tasarımların ikisi de The Unforgiven'ı yorumlamışlar? Hint dostumuz Vishal Dadlani'nin yanık ses renginin bu şarkıya kattığı baharat biraz olsun onu öne çıkarıyor. Bana göre bu ikinci diskin en özgün şarkısı, Amerikalı art pop, alternative R&B, psychedelic pop şarkıcısı Moses Sumney'nin The Unforgiven'ı olmuş. Sumney, şarkıyı folktronica'nın, neo-soul'un gizemli sularında vaftiz edip sonsuzluğa uğurlamış adeta. Tabii bu diskin son şarkısı olduğu için olumlu manada bir uğurlayıştan söz ediyoruz. Sadece bu şarkıyı alıp kalanı çöpe atsak, bu "blacklist" de üç diskten oluşsa yeridir. Puan olarak 4/10 yeterli olsa gerek.

1. Biffy Clyro - Holier Than Thou
2. The Chats - Holier Than Thou
3. OFF! - Holier Than Thou
4. PUP - Holier Than Thou
5. Corey Taylor - Holier Than Thou
6. Cage the Elephant - The Unforgiven
7. Vishal Dadlani, Divine & Shor Police - The Unforgiven (Metallica)
8. Diet Cig - The Unforgiven
9. Flatbush Zombies - The Unforgiven (feat. Metallica & DJ Scratch)
10. Ha*Ash - The Unforgiven
11. José Madero - The Unforgiven
12. Moses Sumney - The Unforgiven


DISC 3

Bu diskte 4 adet Wherever I May Roam, 3 adet Don't Tread On Me (aslında biri Don't Tread On Else Matters) sadece 2 adet Through The Never, 6 adet de Nothing Else Matters coverımız var. Dave Gahan ve The Hu, bu diskin headlinerları. Chase & Status ve Portugal. The Man ise merakla beklediğim isimler. Bir de hiç sevmediğim Miley Cyrus'ın WATT, Elton John, Yo-Yo Ma, Robert Trujillo, Chad Smith gibi akıllara zarar bir featuring ile yaptığı Nothing Else Matters yorumu bulunuyor ki, onu da merak etmemek elde değil. Fakat sadece iki şarkı harika, geri kalanında bazı sıkıntılar mevcut. Dave Gahan'ın Nothing Else Matters söylüyor olması zaten tarihi bir olay. Onun sesinde şarkı o kadar farklı bir huzur, sakinlik, hüzün kimliği kazanmış ki, narin elektro dokunuşlarının sürüklediği bir nehir misali usul usul akıyor. The Black Album'ün bence en iyi şarkılarından biri olan Through The Never'ın yorumu ise, Metallica'nın da hayranı olduğu Moğol rock grubu The Hu'nun sayesinde bayır aşağı yaldır yaldır gidiyor. Şarkıyı Moğolca dinlemek de ayrı bir zevk. Daha önce Sad But True'yu da coverlamış (ve yine uçurmuş) olan grubun bu projenin en orijinal isimlerinden biri olduğu su götürmez. Meraklısına The Hu'nun 2022 marka albümü Rumble Of Thunder bence yılın en iyi albümlerinden biridir ve şiddetle tavsiye edilir. Yine Through The Never'ın Nijeryalı şarkıcı Tomi Owó versiyonu da bu diskin fark yaratan anlarından biri. Şarkıyı tanınmayacak hale sokmuş ki, iyi mi, kötü mü bilemesem de gayet iyi bir iş çıkmış.

Joe Pardi adlı country şarkıcısı dostumuzun Wherever I May Roam denemesi ise bir hayli kötü. Zaten adamın iyi bir country sesi de yok. Şarkıyı da orijinaline uygun şekilde risksiz çalması, bol miktardaki "ne gerek vardı" anlarından biri sadece. Herkes mutlaka risk almak zorunda değil. Ama en azından Phoebe Bridgers gibi ele aldiğın şarkıyı kasmadan, kendi tarzında çalıp söylemek zor olmasa gerek. Kendisi "Nothing Else Matters bir piyano ağırlıklı bir pop baladı olsa nasıl olurdu"nun en iyi cevaplarından birini vermiş. Gelelim bol featuringli Miley Cyrus yorumuna. Cyrus'ın itici sesi bir yana, o kadar ünlü simanın garnitürden öte gitmeyen konuklukları, zaten kötü bir Amerikan arabesk pop rock'a dönüşmüiş şarkıya hiç bir orijinallik katmamış. Bu bölümün kapanışında Şili doğumlu Mon Laferte'den orijinal bir yorum beklerdim, o da olmadı. Hani kendisine bayıldığımdan değil ama yine de onun art pop dokunuşlarına tanık olduğum için beklentim artmıştı. Sonuç olarak bu diskten üç şarkı alıp olay mahallini terk ediyoruz. 3/10


1. J Balvin - Wherever I May Roam (feat. Metallica)
2. Chase & Status - Wherever I May Roam (feat. Metallica & BackRoad Gee)
3. The Neptunes - Wherever I May Roam (feat. Metallica)
4. Jon Pardi - Wherever I May Roam
5. SebastiAn - Don't Tread on Else Matters (feat. Metallica)
6. Portugal. The Man - Don't Tread on Me (feat. Aaron Beam)
7. Volbeat - Don't Tread on Me
8. The HU - Through the Never
9. Tomi Owó - Through the Never
10. Phoebe Bridgers - Nothing Else Matters
11. Miley Cyrus - Nothing Else Matters (feat. WATT, Elton John, Yo-Yo Ma, Robert Trujillo, Chad Smith)
12. Dave Gahan - Nothing Else Matters
13. Mickey Guyton - Nothing Else Matters
14. Dermot Kennedy - Nothing Else Matters
15. Mon Laferte - Nothing Else Matters


DISC 4

Artık son bölümdeyiz ama Nothing Else Matters fırtınası devam ediyor. (Fırtına burada olumsuz anlamda kullanılmıştır.) Bir önceki diskte zaten 6 tane Nothing Else Matters varken, 6 tane de bu diske koymuşlar. Şarkının kötü yorumlarından bıkmak bir tarafa, şarkının orijinalinin de kötü olduğunu düşünmeye başladım. Bunlardan Rus piyanist Igor Levit'in modern classical şeklinde yorumladığı, bir de o çok sevdiğim country soul sesinin yüzü suyu hürmetine Darius Rucker'ın seslendirdiği Nothing Else Matters'ları cebime koydum. My Morning Jacket takdir edilesi biçimde şarkıyı bambaşka bir şeye dönüştürmüş olsa da, dönüştürdüğü şeyi sevmedim. Koskoca projede sadece bir defa coverlanan ilk şarkı olan, alt. country grubu Goodnight, Texas'ın seslendirdiği Of Wolf And Man, o kadar Nothing Else Matters'ın ardından geldiği için midir kulağımı temizledi sayılır. Arka arkaya iki The God That Failed yorumunun ikisi de, yorumlayan isimlere bakınca yine hayal kırıklığı yarattı. IDLES ve Imelda May'den beklentilerim yüksekti. Tresor, Cherry Glazerr, Izia ise bu diskin "kim bunlar, niye Metallica coverlamışlar, niye bu kadar kötü coverlamışlar" kontenjanından dahil olmuşlar sanırım. Neyse ki son iki şarkının ilkinde spiritual jazz ve post-bop'ın kral saksafonculaından Kamasi Washington, My Friend Of Misery'yi uçurmuş. Koskoca projede sadece bir defa coverlanan ikinci şarkı ise Meksikalı flamenko ve jazz fusion gitaristleri Rodrigo y Gabriela'nın enstrümantal yorumuyla The Struggle Within. Bu son iki kaliteli yorumun ardından "işte böyle şeyler olmalıydı" diye söylene söylene projenin sonuna ulaşıyoruz.

1. Igor Levit - Nothing Else Matters
2. My Morning Jacket - Nothing Else Matters
3. PG Roxette - Nothing Else Matters
4. Darius Rucker - Nothing Else Matters
5. Chris Stapleton - Nothing Else Matters
6. Tresor - Nothing Else Matters
7. Goodnight, Texas - Of Wolf And Man 
8. IDLES - The God That Failed
9. Imelda May - The God That Failed
10. Cherry Glazerr - My Friend of Misery
11. Izia - My Friend of Misery
12. Kamasi Washington - My Friend of Misery
13. Rodrigo y Gabriela - The Struggle Within

Nihayetinde elimizde 53 adet The Black Album coverı var. Ne yazık ki bir çoğu elimizde, aklımızda kalmayacak kadar vasat. The Black Album kesinlikle bir anma projesini hak ediyordu. Keşke daha seçici olunsaymış, önüne geleni stüdyoya sokmasalarmış. Tamam onlar da Metallica'ya ve bu albüme olan saygılarını göstermek istemişler. Ama saygı göstermek isterken saygısızlık etmişler bir yerde. Aynı şarkının 12 coverını da koyacaksanız onları önceden dinleyip eleyebilirdiniz sayın yapımcılar. Bir de bazı şarkılarda "feat. Metallica" olduğuna bakmayın. O şarkılarda orijinallerinden kes-yapıştır yapılmış. Mesela bir James HetfieldPhoebe Bridgers düeti (James Hetfield - Dave Gahan düeti daha da efsane olurdu bu arada), Rina Sawayama - Kirk Hammett ortaklığı gibi heyecan verici hamleler yapılabilirdi. Ayrıca Macy Gray'in 2012'de çıkan Covered albümündeki Nothing Else Matters yorumu (ki şu yukarıdakilerin çoğundan daha iyidir) gibi arşiv araştırmasıyla eski Metallica - The Black Album coverları bulup eklenebilirdi. En önemlisi, sen Metallicasın, şu tonla tanınmayan isim yerine daha bilinen veya sıra dışı şarkıcı/gruplarla flört edebilirdin. Uzatmayalım, zaten proje yeterince uzatılmış. Bu dört diskten en beğendiklerimi toplarsam şöyle bir sonuç çıkıyor:

1. Rina Sawayama - Enter Sandman
2. Jason Isbell and the 400 Unit - Sad but True
3. Mexican Institute of Sound - Sad but True (feat. MetallicaLa PerlaGera MX)
4. St. Vincent - Sad but True
5. Vishal DadlaniDivine Shor Police - The Unforgiven (Metallica)
6. Moses Sumney - The Unforgiven
7. The HU - Through the Never
8. Phoebe Bridgers - Nothing Else Matters
9. Dave Gahan - Nothing Else Matters
10. Igor Levit - Nothing Else Matters
11. Kamasi Washington - My Friend of Misery
12. Rodrigo y Gabriela - The Struggle Within

6 Kasım 2023 Pazartesi

Simple Minds - Once Upon A Time

 
1977'de Glasgow'da kurulan Simple Minds, günümüze gelene kadar 19 stüdyo albümüne imza atmış tecrübe abidelerinden biri. Benim tanışıklığım 7. albümleri Once Upon A Time'a denk geliyor ki bu da yıllardan 1985 demek. Radyolu kasetçalarla TRT'nin programlarından direkt kasete çekim yapmaya başladığımız dönemler yani. Listelerde fırtına gibi esen şarkıları keşfettiğimiz, kendi karışık kasetlerimizi oluşturduğumuz, o kasetlere koyduğumuz isimlerin birden fazla sevdiğimiz şarkıları olduğunda kasetlerini satın aldığımız dönemler. İşte Alive and Kicking, Sanctify Yourself, All The Things She Said üçlüsünü bu programlar sayesinde duydum, bayıldım, defalarca kasetlere çektim. İnanılmaz bir atmosferleri vardı. Daha önce duyduğum hiçbir şarkıya benzemiyorlardı. Gerçi daha önce çok fazla şey de duymuş sayılmazdım. Tür olarak rock, pop, metalden başka bir şey bilmiyorduk. Simple Minds, pop rock'ın görünen yüzünün altında new wave diye şahane bir türle de tanışıklığımı geliştirdi. Ama bu, The Cure veya Siouxsie and The Banshees tarzı bir new wave'den biraz farklı olarak Springsteen, Mellencamp, Petty ve U2'nun ilk zamanları gibi örneklendireceğimiz "heartland rock" duygusuyla yazılıp çalınmış şarkılardan oluşan bir karmaydı. Jim Kerr'in karizmatik, duruma göre hırçın, aynı zamanda şefkatli olabilen vokali, doğrudan kalbi hedef alan gitar, tok davul tonları işi bambaşka yerlere taşıyor gibiydi. Alive and Kicking, Sanctify Yourself ve All The Things She Said'in bende hiç eskimeyeceğini daha o zamanlar anlamıştım.

Simple Minds denince çoğunluğun aklına yine 1985 yılında single olarak çıkan ve John Hughes filmi The Breakfast Club'da kullanılan Don't You (Forget About Me) gelir. Filmle özdeşleşmiş bu şarkı ne hikmetse Once Upon A Time'da yer almıyor. Gerçi bazı deluxe edition'lara eklenmiş. Amerika ve Kanada listelerinde 1 numara olmuş. Gerçek bir new wave klasiği olması itibariyle neredeyse her 80'ler derlemesinde kendine yer bulmuş. The Breakfast Club'da Pazar günü cezaya kalan, ertesi gün yine okulun o keşmekeşine karışacak olan beş lise öğrencisinin yaşadığı o tuhaf Pazar günü burukluğunu daha iyi ifade eden başka bir şarkı duymadım. Don't You'nun olmadığı, orijinal hali 8 şarkıdan oluşan Once Upon A Time ise 80'lerin ortalarında ortaya çıkan güçlü bir vizyonun eseridir. Aradan geçen 38 yıla bakarak bu vizyonun kendini nostaljik bir ölümsüzlüğe endekslemiş olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda iki kez adı geçen üç harika şarkının önüne 19 albümlük Simple Minds külliyatı bile geçememiştir benim nazarımda. Albümdeki bütün şarkıları Jim Kerr (vokal), Charlie Burchill (gitar) ve Mick MacNeill'in (piyano, synthesizer) yazdığı Once Upon A Time'ın içinde yer alan diğer şarkılar dolgu malzemesi değil elbette. Oh Jungleland, I Wish You Were Here, kapanıştaki Come A Long Way new wave ne manaya geliyor diyenlere cevap niteliğinde parçalar. Single kumaşına sahip olmayabilirler belki ama 80'ler new wave döneminin en iyi terzilerinden birinin elinden çıkmışlar.

Simple Minds'ın gizli kahramanlarından biri olan Mick MacNeil, tuşluların şekillendirdiği Simple Minds müziğine olduğu kadar new wave kültürüne de hatırı sayılır katkılar sağlamış bir müzisyen. Sahnede olup da nasıl gizli kahraman olunuyor denirse, 80'ler grup düzeninde yakışıklı, karizmatik bir "frontman"in diğer grup üyelerini gölgede bırakması daha fazla yaygındı. Jim Kerr de o karizmalardan biriydi ve vitrinde hep o vardı. Ama MacNeil gibi adamlar böyle şeyleri dert etmezler genelde. Onun keyboardlarla, synthesizerlarla kurduğu sound öncül işlerden biriydi. 80'lerde beyin kıvrımlarımıza işlenmiş bu sound başka isimlerle, başka suretlerle hep karşımıza çıktı. Simple Minds'ın da öncülleri vardı. Don't You benim de dahil olduğum birçokları için bir kırılma noktasıydı. The Breakfast Club kültüyle birleştiğinde ergenliğimizin içimizi ezen, yüreğimizi burkan nostaljisinin içinde hep o sound duyuluyor. O sound bize bugün Pazar olduğunu, yarın okula gideceğimizi, derslerle, öğretmenlerle, zorbalarla cebelleşeceğimizi, ergenliğin türlü zorluklarıyla yeni bir haftaya başlayacağımızı, ama bunun yanında hoşlandığımız insanı göreceğimizi, haftasonu görüşemeyip özlediğimiz arkadaşlarımızla kavuşacağımızı söylüyor. Pazar günlerinin böyle bir hüznü var. Sabah kahvaltısından gece yatağa girene kadar bu burukluk hiç yakamızı bırakmaz. Okullar, okul bahçeleri ıssız, kimsesizdir. Şarkılar, new wave, 80'ler bu ıssız burukluğumuzun sözcüsü olurlar. Pazartesiler, Cumalar, Cumartesiler bu hüzne haiz değildirler. İşte bunlar hep artık nostalji olarak konumlandırdığımız "yeni dalga".

1. Once Upon a Time
2. All the Thing She Said
3. Ghost Dancing
4. Alive and Kicking
5. Oh Jungleland
6. I Wish You Were Here
7. Sanctify Yourself
8. Come a Long Way

27 Ekim 2023 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 3: Awesome Mix Vol. 3 (OST)

 
Üçüncü filme ulaşan Guardians Of The Galaxy serisi MCU bünyesinde kendi evrenini yaratmayı başarmış belki de tek Marvel ürünü. Mizahla bezeli, romantik komediyle ve dramla da yakın temas halinde bir tarzı var. Hem kendine has bir karizmaya, hem de sürekli bu karizmayı çizmeye oynayan hınzır bir mekanizmaya sahip. Bu tarzın belirlenmesi ve oturtulmasının altında yönetmen/senarist/yapımcı James Gunn'ın imzası var. Gunn, 60'lar, 70'ler ve 80'lere müzikal yönden tutkuyla bağlı bir yönetmen. Peter Quill'in walkmenini ve müzik zevkini bir aracı olarak kullanıp Guardians serisini kendi seçtiği şahane şarkılarla kuşattı. Vol.1, 2 ve şimdi de Vol. 3 ile filmiyle olduğu kadar müzikleriyle de nefis bir üçleme sahibi oldu. Bu filmin hemen öncesinde Marvel'in güçsüz rakibi DC için Peacemaker dizisini omuzlayan Gunn, burada da yapacağını yaptı ve bu bol kanlı, esprili, küfürlü ve absürt diziyi 70 ve 80'lere ait kimsenin bilmediği ya da az kişinin bildiği (Mötley Crüe hariç) hard rock şarkılarıyla doldurdu. Tabii o dönemlerin hard rock ve "hair" metal şarkıları aynı tornadan çıkmış gibi olduklarından retro hard rock melodilerinin coşkun nostaljisi dizinin duruşuyla iyi bir kimya yakalamıştı. (Bu arada bir Peacemaker OST çıkmamış olması da tuhaf.) Gunn'ın üzerinde çalıştığı Superman: Legacy'nin müziklerinde de aynı tarzda takılmasını ne kadar isterdim. Mizahtan yoksun Superman ciddiyetine ve ezberlenmişliğine biraz olsun renk ve tat gelirdi böylelikle.

17 şarkılık dolu dolu Awesome Mix Vol. 3 bu kez diğer iki derlemeden farklı olarak 90'lardan ve 2000'lerden seçilen şarkılar da barındırıyor. Mesela Florence + The Machine'nin Dog Days Are Over'ı 2018 yılına ait. İlk iki albümün biraz altında kalması bende bir parça hayal kırıklığı yaratmadı değil. Soul ve rock bandında seçilen eskilerin aurası bu albümlerde ve filme yansımalarında başka bir görünürlükteydi. Yine de Vol. 3 geneli o nostaljik havaya sahip çıkıyor. Filmin başlarında kahramanlarımızın memleketi Knowhere'deki rutinlerinin, bunalmışlıklarının fonuna yerleştirilmiş akustik Creep, bu depresifliğin kurulmasına yardımcı olan bir seçim. Rocket'in flashbacklerinin büyük önem kazandığı filmde, The High Evolutionary tarafından denekler olarak kullanılan Rocket ve hücre arkadaşlarının kapatıldıkları yerde dans ederlerken çalan Since You Been Gone, 1979'un önemli rock hitlerinden biriydi. Aynı zamanda Rock tarihine adeta bir hard rock ve heavy metal okulu gibi hizmet vermiş Rainbow'un kendi tarihinin de en iyi şarkılarından biriydi. Belki başka bir sahnede daha iyi giderdi ama yine de yıllar sonra tekrar duymak hoştu. Ekibin Teletubbies'i andıran renkli uzay kıyafetleriyle OrgosCorp karargahına doğru uzay boşluğuna çıktıkları matrak sahnede çalan In The Meantime, Amerikalı alternative rock grubu Spacehog'un 1995 tarihli ilk albümünün açılışında yer alıyor. Filmin en hoş sahnelerinden birinin fonuna nokta atışı bir şarkı kendisi. 


Bir başka sıkı sahne, belki de filmin en iyi aksiyon sahnesi de Guardians'ın The High Evolutionary'nin adamlarını ve yaratıklarını hacamat ettikleri, James Gunn'ın plan sekansmış gibi çektiği bölüm. Bu bölümün fonuna da Beastie Boys'dan No Sleep Till Brooklyn konmuş. İyi de durmuş. Sahnenin coşkusuna binaen bana kalsa bir Sabotage patlatılabilirdi. Konu Beastie Boys olunca bir sürü alternatif var. Ama o sahnenin sesini kısıp grubun Futterman's Rule şarkısını açtığımda zaten iyi çekilmiş olan bu sekans başka bir seviyeye geldi sanki. Yine de Gunn'ın zevkine saygılıyız. Knowhere ahalisinin yeni gelen çocuk ve hayvanlarla kaynaştığı toplanma sahnesinin ustalıkla yavaş yavaş dans sekansına dönüşmesini sağlayan Dog Days Are Over da şarkı/sahne uyumu nedeniyle çok bilinçli bir seçim gibi duruyor. Hatta öyle bir bilgiye sahip değilim ama belki bu sahne sırf şarkıya uyum sağlasın diye bile bu şekilde tasarlanmış olabilir. Tüyleri diken diken eden harika bir birliktelik. Öte yandan girişinden birkaç saniye koklatılan Crazy On You'yu, post credits'e konan Badlands'i, nerede çaldığını tam duyamadığım Meksika doğumlu Japon (!) EHAMIC'in eklektik pop parçası Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")'ı albüme koymuşsunuz ama filmde de iyi kullansaydınız dedim kendi kendime. Yine kendi kendime Earth, Wind & Fire'ın ilk kez duyduğum Reasons şarkısı yerine başka bir eserini koysaydınız, paranız mı yetmedi dedim. Bu keşkeleri hemen her soundtrack sonrası yaşıyoruz. Bu toplamaları da kendi orijinallikleriyle değerlendirmeye alışacağız.

Albümle ilgili son rötuşları yaparsak, Faith No More, The Flaming Lips ve The The parçaları da yer aldıkları sahnelere uyum ve katkı sağlayan seçimler diyebiliriz. Daha tek bir iyi şarkısına rastlamadığım Alice Cooper şarkısı I'm Always Chasing Rainbows da bu geleneği bozmuyor benim açımdan. Gamora'nın gemide tek başınayken iPod'dan açtığı şarkı, devamında Karşıt Dünya'nın bizim şu an yaşadığımız dünyanın sefil hallerine benzer yanlarının gösterildiği sekansın fonuna milyonlarca şarkıdan daha az yakışıyor. Neticede dolgu malzemesi 1-2 şarkıyı da eklersek elimizde yine nefis bir soundtrack kalıyor. Credits arasındaki ek sahnelerden birinde galaksinin koruyucu ekibinin son hali, bir kurtarma aksiyonu öncesi, 1 saat sürse bile izlemekten bıkmayacağım bir müzik muhabbetine giriyor. En sevdikleri müzisyenleri sayarken adları geçen Britney Spears, KornGarth BrooksCarpentersAdrian Belew (hem solo hem King Crimson ile çalışmaları) acaba Vol. 4'te bu isimlerin şarkılarını mı göreceğiz diye de düşündürmedi değil. Rocket'in favori şarkısı ilk filmde ve albümde de yer alan Redbone şarkısı Come and Get Your Love yine karşımıza -iyi ki- çıkıyor. Şarkı hem filmin, hem de albümün son şarkısı olarak ilk filme de selam gönderiyor. Muadillerinden farklı yanlara sahip bir Marvel üçlemesi olan Guardians Of The Galaxy, film ve soundtrack olarak özel, yıllar geçtikçe daha da değerlenecek birer üçleme. 

1. Radiohead - Creep (Acoustic)
2. Heart - Crazy on You
3. Rainbow - Since You Been Gone
4. Spacehog - In the Meantime
5. Earth, Wind & Fire - Reasons
6. The Flaming Lips - Do You Realize??
7. Faith No More - We Care a Lot
8. EHAMIC - Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")
9. Alice Cooper - I'm Always Chasing Rainbows
10. The Mowgli's - San Francisco
11. X - Poor Girl
12. The The - This Is the Day
13. Beastie Boys - No Sleep Till Brooklyn
14. Florence + The Machine - Dog Days Are Over
15. Bruce Springsteen - Badlands
16. The Replacements - I Will Dare
17. Redbone - Come and Get Your Love

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Stranger Things: Soundtrack From The Netflix Series, Season 4

 
1980'li yıllarda Hawkins kasabasında geçen gizemli olayları D&D meraklısı dört geek arkadaş üzerinden işleyen Netflix dizisi Stranger Things, 2016'dan bu yana dört sezon devirdi. Beşinci sezon da yolda. Artık kendi hayranları arasından bile "bu kadar uzamalı mıydı" şeklinde çatlak sesler çıkmaya başladı. İki kısım halinde yayınlanan, uzun metraj süresine sahip bölümlerine rağmen kolayca tüketilebilen sezon 4, ikonik sahneler ve sevilen yeni karakterlerle çizgisini sürdürdü. Matt ve Ross Duffer kardeşlerin başımıza sardığı dizi her sezonunda yeni heyecanlar yaratmayı hep bildi. 80'ler detaylarına olan sevgi ve sadakatlerini çok iyi gösteren Dufferlar, konu 80'ler olunca işin soundtrack kısmına da aynı özeni göstermişler. Diziyi yazan, yöneten, yapımcılığını yapan Duffer kardeşler bu albümlerin yapımcılığına de el atmışlar. Müzik süpervizorü olarak Grammy ve Emmy adayı Nora Felder ile birlikte karışık kaset tadında seçkiler yapmışlar.

Sezon 2'nin soundtrack albümünde Every Breath You Take (The Police), Should I Stay Or Should I Go (The Clash), Africa (Toto), Time After Time (Cyndi Lauper), Rock You Like A Hurricane (Scorpions) gibi nefis hitler duyduk. Sezon 3 albümünde Baba O'Riley (The Who), Material Girl (Madonna), R.O.C.K. In the U.S.A. (John Mellencamp), Wake Me Up Before You Go-Go (Wham!) gibi canavarlar vardı. O yıllara dair bazı ıskaladığım şarkılar buldum. Hepsi gayet keyifliydi. Ama sezon 4 sanırım en iyileri. Yine 80'lerin bazı unutulmaz pop ve rock şarkıları, bunun yanında 50'lerden (Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream A Little Dream Of Me), 60'lardan (Ricky Nelson - Travelin' Man), 70'lerden (Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo) eklemeler de albüme renk katmakta. Diğer Stranger Things derlemelerinden farklı olarak, bazı şarkılar o bahsettiğimiz ikonik sahnelerin ikonikleştirilmesinde önemli rol oynuyorlar. Evet, yukarıda önceki derlemelerden çok iyi örnekler saydık. Ama şahsen şimdi hangi şarkı hangi sahnede çalmıştı hiç hatırlamıyorum.


El, Will ve Mike'ın Rink-O-Mania adlı eğlence merkezine paten kaymaya gittiklerinde Rock Me Amadeus'tan Tarzan Boy'a, You Spin Me Round (Like a Record)'dan Wipe Out'a 80'lerin parlak şarkılarını ince ince duyuyoruz. Dizide Jonathan'ın kafası güzel pizzacı akadaşı Argyle ile özdeşleşen Pass The Dutchie, Siouxsie and The Banshees'in en sağlam şarkılarından Spellbound, Journey'nin hem açılışta, hem kapanışta yer alan, remikslenmiş Separate Ways (Worlds Apart) bana 80'lerimin kasetli günlerini anımsatıp nostaljik hüzünlere gark etti. Fakat albümde iki şarkı var ki, dizinin ilgili sahnelerinin sosyal medyada elden ele paylaşılmasını, fenomenleşmesini sağladı. Art pop'un kraliçesi Kate Bush'un 1985 tarihli Hounds Of Love albümünde yer alan Running Up That Hill (A Deal With God) şarkısı 37 yıl sonra Stranger Things neslinin gözdelerinden biri haline geldi. Max'in Vecna canavarından kurtulmasını sağlayan, hayatını kurtaran şarkı olarak diziye damgasını vurdu. Metallica'nın 1986 yılında çıkan trash metal harikası Master Of Puppets'in aynı adlı sekiz buçuk dakikalık şarkısı da dizinin yeni karakterlerinden Eddie'nin uçan upside down canavarlarını üzerine çekmek için gitar solo patlattığı sahneyi uçurdu. Böylelikle diziye en iyi entegre olmuş derlemenin sezon 4 olduğunu söyleyebilme hakkı doğmuş oluyor bir yerde.

Hangi bölümde duyduğumu şu an hatırlamadığım Creedence Clearwater Revival'ın Up Around The Bend şarkısının ve Rusya sahnelerinde çalan marşlardan birinin albüme alınması da hoş olurdu. Ayrıca her sezonda dizinin "score"larını hazırlayan Kyle Dixon & Michael Stein'ın çalışmalarına da göz atılmasını tavsiye ederim. İlk sezondan beri kalabalık kadrosundan oluşturduğu birkaç grupla ortak hedefe farklı yollardan ve maceralardan giden, bu farklı kanalların hepsinde sürekli enerjisini yüksek tutan, gerilimini, mizahını, fantastik öğelerini eksik etmeyen Stranger Things, bu dördüncü sezonuyla yüne sürükledi, bir çırpıda izletti kendini. Ama uzun bölümleri ve bir türlü nihayetlenmeyen meselesiyle çok da yordu. Beşinci sezon da gelecek ki artık daha ne kadar uzatabilirler, ne gerek var diye düşünmek hakkımız. Dufferlar anlatacak bir şeyler bulur yine. Fakat öte yandan iyice vasat film ve dizi çöplüğüne dönüşmüş Netflix'in elinde kalan ve kendisine dünya çapında büyük prim sağlayan popüler işlerden birini kolay kolay bitireceğini de düşünmüyoruz elbette. Beşinci sezonu da izleriz. Ama benim asıl merakım, artık olaylar nasıl gelişecek ve sonlanacak (mı) yönünde değil, soundtrack nasıl olacak yönünde.

1. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Bryce Miller / Alloy Tracks Remix)
2. The Beach Boys - California Dreamin'
3. Talking Heads - Psycho Killer
4. Kate Bush - Running Up That Hill (A Deal with God)
5. Dead Or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
6. Mae Arnette - Chica Mejicanita
7. Extreme - Play With Me
8. Kiss - Detroit Rock City
9. The Cramps - I Was A Teenage Werewolf
10. Musical Youth - Pass the Dutchie
11. The Surfaris - Wipe Out
12. Starpoint - Object Of My Desire
13. Falco - Rock Me Amadeus
14. Ricky Nelson - Travelin' Man
15. Baltimora - Tarzan Boy
16. Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream a Little Dream of Me
17. Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo
18. James Taylor - Fire and Rain
19. Siouxsie and The Banshees - Spellbound
20. Metallica - Master of Puppets
21. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Steve Perry & Bryce Miller Extended Remix)

14 Ocak 2022 Cuma

Spin Doctors - Pocket Full Of Kryptonite

 
Müzik olarak 90'lara ait en güzel şeylerden biri de funk rock diye bir türle tanışmamdı. Özellikle 90'ların ilk yarısı, yeni yeni alevlenmeye başlayan grunge'ın arka planında yeşeren Time's Up (Living Colour), Good Stuff (The B-52's), Angel Dust (Faith No More), Check Your Head (Beastie Boys) ve en önemlisi de Blood Sugar Sex Magik (Red Hot Chili Peppers) gibi süper albümlerdeki funk ve rock ilişkisine duyduğum hayranlık 2000'lerde tek tük albümlerle nadiren depreşse de hiçbir zaman bu dönemdeki kadar güçlü olmadı. Yukarıdaki albümlerin birkaç sıra altına ekleyebileceğim 91 tarihli bir başka funk rock lezzeti de, 1988'de New Jersey'de kurulan Spin Doctors dörtlüsünün ilk albümü Pocket Full Of Kryptonite'dır. Funk, pop, hatta bazen caz öğelerini rock ile buluşturup bunları yerinde duramayan bir karışımla servis eden grup, başta Two Princes ve Little Miss Can't Be Wrong olmak üzere büyük bir ticari başarıya ulaşmış, MTV demirbaşlarından biri olmuştu. Albümü o kadar severdim ki, ilk aldığım kaset bozulunca almayı düşündüğüm başka kasetler olmasına rağmen fedakarlık edip tekrar almıştım. Zaten o zamanlar bir kaset almam için iki iyi şarkının kefil olması yetiyordu. Çünkü bu şarkıların verdiği coşku, soundun kıvraklığı sonuna kadar gitmemiz gerektiğini söylüyordu. İşin en çekici yanı, tanıyıp sevdiğimiz bu şarkıların haricinde kasette başka neler olabileceğine dair belirsizlikti. Yukarıda saydığım ve tabii kaset olarak tattığım isimleri de bu yolla edinmiş, tutkunu olmuştum.

Albümde Two Princes ve Little Miss Can't Be Wrong'un yanına koyabileceğim şarkılar olduğuna neredeyse emindim. Açılışa konan Jimmy Olsen's Blues ve hemen arkasından gelen What Time Is It? daha ilk dinleyişimde yanıltmadılar. Hele Refrigerator Car diye içine funk kaçmış hard rock şeklinde öyle bir bomba var ki, bence grubun en underrated şarkılarından biri olabilir. Nerede ve ne durumda olursam olayım, Refrigerator Car gibi şarkının yüklediği adrenalini enerji içeceklerinde bile bulamam. Slow kontenjanından Forty or Fifty ve How Could You Want Him (When You Know You Could Have Me?), albümde hız tümseği görevi görerek kontrol sağlamış şarkılar sanki. Kapanıştaki Shinbone Alley / Hard to Exist, adından da anlaşılacağı üzere iki şarkının işbirliğiyle yaklaşık 13 dakika boyunca progressive funk rock da denebilecek bir yolculuk sunuyor adeta. İşte Pocket Full Of Kryptonite böyle bir albüm. Blues ve soul müziğin kendi işine yarayacağını düşündüğü ilhamlarıyla yola çıkmış, yolda ne bulduysa üstüne eklemiş, funk menüsünden kafasına göre lezzetler seçerek sofrasına çeşni katmış bir grubun ilk ortaya çıkış albümü. Sonra beş albüm daha yapan Spin Doctors, tek tük iyi şarkılarla gemisini yürütmeye çalışsa da, albüm olarak hiçbiri ilki kadar sevilmedi. Zaten bir albüm grubundan ziyade canavar gibi bir konser grubu olarak nam salmışlardı. Özellikle solist Chris Barron'ın klas vokali ve Aaron Comess'in çok acayip davul hakimiyetiyle en sevdiğim gruplardan biri olabilecek iken, ilk albüm sonrası düşüşleriyle her seferinde hayal kırıklığına uğratmayı becerip sadece Pocket Full Of Kryptonite ile kalmaları üzmüştür. Böyle yetenekli insanların en azından iyi bir albüm yapmış olmaları da tesellidir.

1. Jimmy Olsen's Blues
2. What Time Is It?
3. Little Miss Can't Be Wrong
4. Forty or Fifty
5. Refrigerator Car
6. More Than She Knows
7. Two Princes
8. Off My Line
9. How Could You Want Him (When You Know You Could Have Me?)
10. Shinbone Alley / Hard to Exist

3 Aralık 2021 Cuma

Ladyhawke - Time Flies

 
Yeni Zelanda doğumlu, Ladyhawke lakaplı Phillipa Margaret Brown hakkında 2012 tarihli Anxiety albümü vesilesiyle heyecanımı, övgülerimi, benzetmelerimi paylaşmıştım. Aradan 9 yıl ve bir albüm geçti. İlk iki Ladyhawke albümünü hala keyifle dinlerken 2016'da çıkan Wild Things ile bir parça hayal kırıklığı yaşamıştım. Yine uzun bir aradan sonra Time Flies ile çıkagelen bu güzel insan, ilk iki albümden aldığım keyfe beni geri götürdü. Electropop, synthpop, new wave, pop rock karışımı müziğiyle aralarında benim de bulunduğum belli bir kitleye kaliteli şarkılar sunan Ladyhawke, Time Flies adını verdiği dördüncu albümünde çok iyisiyle, biraz daha iyisiyle, normaliyle 11 şarkı seslendiriyor. Yani kötü denebilecek bir şarkı ben duymadım. Kötü denebilecek şarkıların tepeleme doldurulduğu onlarca albüm arasında Time Flies gibilerinin ışıl ışıl parlaması kaçınılmaz. O kadar ruhsuz, uyuz, sıkıcı şarkıları nasıl yazıyorlar, çalıp söylüyorlar, albümlerine koyuyorlar insan hayret ediyor. Bu açıdan Ladyhawke'ın güven veren bir yanı var. Hayal kırıklığına uğrattı dediğim Wild Things bile çoğuna toz yutturur. Albümleri arasında normalden biraz daha uzun ara bırakması da stratejik olarak iyi sayılır. Kendisine bağlayıp özletmesini biliyor. Liste canavarı, Grammy yancısı, karton pop ikonu olmaması onu hayranları arasında özel bir yere koyuyor. Beni de yazın dediğim o hayranların sayısı da fazla değil. Hayranları olarak da bu durumdan memnunuz.

İlk elden My Love ve peşinden Think About You ile iyi bir albüm olacağını belli eden, indie ve electropop'un en beğendiğim yanlarını almış Time Flies, her Ladyhawke albümünde olduğu gibi ara ara aynı kalibrede olmayan şarkılarla akıcılığını yitiriyor görünse de yine zamanla kazanılabilecek, hatta o akıcılığa katkıda bulunabilecek şarkılar da barındırıyor. Loner, Adam, Love Is Blind olmak üzere hemen bir önceki cümleye örnek verebilirim. Yine her Ladyhawke albümünde olduğu üzere farklı türlerle yapılan tadında flörtler, kendisinin dümdüz bir popçu olmadığını, rock, funk, synth unsurlarıyla da teması koparmadığını gösteriyor. Mesela hemşehrisi olan electropop ikilisi BROODS'un katkıda bulunduğu Guilty Love, glam rock hatta öyle bir tür varsa glam pop etkileri taşıyan bir şarkı. Take It Easy Mama için iki benzetme yaptığım iki cümle yazmıştım, ikisini de sildim. İyi şarkı deyip işin içinden çıkayım. Reactor için de aynı kolaya kaçabilirim. Walk Away ise funky esintiler taşıyan klas bir dans şarkısı. Hatta benim için Think About You ve My Love ile birlikte albümün yıldız şarkılarından. Ama Ladyhawke müziğine çok yakışan 80'ler soslu new wave etkileri sadece Mixed Emotions'da hissediliyor. O da geçmişteki Manipulating Woman veya My Delirium gibi güçlü olmasa da o hissi verebilmesi bile hoş. Benim için en iyi Ladyhawke albümü hala 2008 tarihli kendi adını taşıyan Ladyhawke. Ama Time Flies da bu adın hakkını veren bir albüm.

1. My Love
2. Think About You
3. Time Flies
4. Mixed Emotions
5. Guilty Love (feat. BROODS)
6. Take It Easy Mama
7. Loner
8. Adam
9. Reactor
10. Walk Away
11. Love Is Blind

22 Kasım 2021 Pazartesi

INXS - Kick

 
Kasım ayında Achtung Baby doğdu ama 22 Kasım 1997'de de trajik bir ölüm gerçekleşti. Avustralyalı pop rock grubu INXS'ın ikonik solisti Michael Hutchence, Sydney'deki otel odasında kendini asmış şekilde bulundu. 37 yaşındaydı ve o sırada TV sunucusu Paula Yates ile ilişkisi, bu ilişkiden de Tiger Lily adında bir kızı vardı. Yani ortada intihar edecek bir durum görünmüyordu. Fakat Yates'in eşi şarkıcı Bob Geldof, dünya turunun Avustralya ayağında olan Hutchence'in Tiger Lily ve Geldof - Yates çiftinin diğer kızlarını görmek istemesinin önüne yasal engeller koymuştu. Kızını göremeyecek olmanın verdiği üzüntünün tetiklediği, alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığının tüy diktiği ruh hali neticesinde kendini yılan derisi kemeriyle asan Hutchence, genç yaşında, çözülebilecek bir mesele uğruna dünyaya hiç de iyi bir veda etmemiş oldu. Bu nahoş vesileyle INXS'in 6. stüdyo albümü olan ve benim satın aldığım ilk INXS albümü olan Kick'i saygıyla anmak gerek.

1985 tarihli 5. albüm Listen Like Thieves'de yer alan aynı adlı şarkı ve What You Need sayesinde ilk kez adını duyduğum INXS, 80'lerde radyolarda bu iki şarkıyla epey bir sükse yapmıştı. Yıllar sonra albümü dinlemiş, bu iki şarkı dışında pek de beğenmemiştim. Fakat sükselerin hası iki yıl sonra Kick ile çıkıp geldi. 60'ların Avustralyalı gruplarından The Loved Ones'ın The Loved One coverı ve Andrew Farriss'in tek başına yazdığı Mediate dışındaki tüm şarkıları Andrew Farriss ve Michael Hutchence'ın birlikte yazdığı Kick adeta bir hit deposuydu. Grubun kariyerindeki en başarılı, en çok satan albümdü. 5 adet single çıktı ve hepsi listelerin, radyoların anasını ağlattı. İlk single Need You Tonight, özellikle What You Need'in havalı rock soundundan uzak, pop dokusuyla başlarda biraz mesafe yaratsa da, dinledikçe açılan, giderek kendini sevdiren, 80'ler deyince akıllara gelen bayrak şarkılardan biri haline geldi. Acayip seksi olması yanında, Hutchence'ın vokal yelpazesinin genişliği hakkında önemli belirtiler taşıyordu. Meğer o belirtiler albümün tamamında yelpazenin her detayını ortaya koymuştu.

Need You Tonight ile birlikte New SensationDevil InsideCalling All Nations gibi şarkılar 80'lerin çok ötesinde, zamansız işler. Pop rock, garage rock ve new wave bileşenlerini ustalıkla derleyip toparlayan modern bir sound. Öyle ki, 2020'lerde çıkan bir albüme konsalar, evet 80'leri anımsatırlar ama hiç mi hiç sırıtmazlar. Guns In The Sky ve Devil Inside özellikle modern bir garajdan çıkmışçasına güçlü, blues ve new wave katkılı parçalar. The Loved One tam cover gibi cover ve INXS'ın 80'ler modernliğine retro bir ruh da katmakta. Albümün yıldızlarından Never Tear Us Apart ise belki de tek başına koskoca albümün slow ihtiyacını karşılayan, tutkulu, coşkulu, kederli bir güzellik. Eğer yolum bir karaoke bara düşerse ve orada Never Tear Us Apart'a rastlarsam üzerine atlarım gibi geliyor. Kick sonrası 90'larda dört albümlük INXS dönemi başlıyor ki, bana göre bu dönemin en iyisi Welcome to Wherever You Are (1992) albümüdür. Zaten hepsini dinlemiş olmama rağmen aklımda kalan son albümleri de budur. Şarkı olarak da Suicide Blonde, Disappear, Heaven Sent, All Around, Communication gibi hala çok sevdiklerim var. Fakat Kick bütün olarak bence en iyi INXS albümüdür. Ne zaman başlasam 40 dakikanın sonuna kadar giderim. Tiny Daggers'dan daha diri bir şarkıyla kapanmasını isterdim. Yine de bana iyi gelen albümlerden biri, özellikle de Michael Hutchence gibi pop, soul, rock'n roll gırtlağına sahip özgün bir vokali tanımanın, sevmenin en önemli referansı olması sebebiyle Kick, "yıllara meydan okuyan" dediklerimizden...

1. Guns in the Sky
2. New Sensation
3. Devil Inside
4. Need You Tonight
5. Mediate
6. The Loved One
7. Wild Life
8. Never Tear Us Apart
9. Mystify
10. Kick
11. Calling All Nations
12. Tiny Daggers

19 Kasım 2021 Cuma

U2 - Achtung Baby

 
Tam 30 yıl önce bugün piyasaya sürülen Achtung Baby, İrlandalı rock grubu U2'nun ikinci defa dünyaya gelişi olarak kabul edilir. Gerçekten de albüm için yapılan bu benzetme o kadar yerindedir ki, bilmeyenlere anlatmak için sadece bu benzetmeyi kullanmak bile yeter bence. Hemen neden bu "yeniden doğuş" ifadesi kullanıldığını kendi açımdan açıklayıp aradan çıkarayım. U2 ile tanışmam 1987 tarihli şaheser The Joshua Tree gerçekleşmiştir. Benim için U2'nun ilk doğuşu bu albümdür. Dünyada U2 adının duyulmasının onun sayesinde gerçekleşmesi, sadece benim için öyle olmadığının da bir göstergesi olabilir. Ancak The Joshua Tree ile U2'nun öncesinde dört albüm sahibi bir grup olduğu benim ve benim gibi milyonlar tarafından öğrenilmiştir (diye düşünüyorum.) Bu dört albümü, hatta Sunday Bloody Sunday şarkısını bile sevmedim, sevemedim. Ama The Joshua Tree inanılmaz bir albüm. U2'nun hala en iyisi ve tüm zamanların en iyi folk rock, pop rock ve bu türlerin karması bir alt tür olarak heartland rock başyapıtı. Asıl adı Paul David Hewson olan ama tüm dünyanın Bono olarak bildiği 27 yaşındaki bu hırpani ve yakışıklı adamın içli İrlanda vokaliyle söylediği tutku dolu rock şarkılarının 80'lerde bağırlara basılmaması neredeyse imkansızdı. Yazdığı liriklerle aynı zamanda çok iyi bir şair olduğunu da kanıtlayan Bono, diğer grup üyeleri The Edge (gitar), Adam Clayton (bas) ve Larry Mullen Jr. (davul) ile birlikte yazdığı zamansız şarkılarla bir ikon olma yolunda ancak beşinci albümle ilk adımını atmıştı.

The Joshua Tree dünya çapında öyle bir patladı ki, daha şarkıların ateş sönmemişken (zira kolay kolay da sönmezdi) hemen bir yıl sonra coverlardan, bazı konser kayıtlarından ve yine kendi bestelerinden oluşan Rattle and Hum albümünü çıkardılar. B.B. King (When Love Comes To Town), Bob Dylan (Love Rescue Me) gibi ağır misafirlerin olduğu, Desire gibi şaheserin yer aldığı bu albüm iyi olmasına iyiydi ama uzunluğu, bazı şarkıların fazla ve gereksiz gibi hissettirmeleri nedeniyle "The Joshua Tree'den sonra gelen albüm" talihsizliğinden fazlası oldu sanki. İşte tam bu noktada, yani peş peşe gelen biri pahada, diğeri yükte ağır iki albümün ardından bir üçüncüsü için bir tükenmişlik hasıl oldu. Bu hem onlarda, hem de dinleyicilerinde oldu. Rattle and Hum'ın ardından gelecek yeni U2 albümünde artık nasıl şarkılar olacağı neredeyse kestirilebilir bir pozisyona girdi, işin heyecanı, tadı kaçtı adeta. Biraz ara verme, en önemlisi de yeni bir şeylerle dönme ihtiyacı belirdi. Düşünsene bitmek bilmeyen konserlerde her gece sürekli With or Without You, I Still Haven't Found What I'm Looking For, Desire falan çalıyorsun. Şarkıları özlemeye bile fırsatın olmuyor. Evet Rattle and Hum iyi bir ticari başarı kazanmıştı, belli bir kalite çıtası vardı ama eleştirmenler albümü çok ağır, kendini beğenmiş, Amerikan olmaya çabalayan, üstelik buna acemice çabalayan bir albüm kimliği biçmişlerdi. Bir sonraki albüm kesinlikle farklı olmalıydı. İyi de nasıl olmalıydı?

Değişimin ilk göstergeleri 1990'da yaptıkları iki kayıttı. İlki, elektronik dans ritimlerini ve hip hop unsurlarını ilk kez kullandıkları Red Hot + Blue toplama albümü için Night and Day coverıydı. Diğeri ise Bono ve The Edge'in A Clockwork Orange'ın sahne uyarlamasının orijinal müziğine yaptığı katkılardı. Deneysel ve pek ses getirmeyen işler olsa da, Achtung Baby'nin zemini yavaş yavaş oluşuyordu. Bono ve The Edge, yazdıkları materyalleri diğer grup üyeleriyle paylaştılar ve son rötuşlardan sonra albümde yer bulması kesinleşen birkaç şarkı ortaya çıktı. Ama yine tatmin olmadılar. Önceden birlikte çalıştıkları yapımcılar Daniel Lanois ve Brian Eno ile anlaştılar. Her ikisi de birer ses mühendisi ve elektronik müzik sihirbazı olan bu adamlar, özellikle de Eno, değişimin eski U2'ya dair her şeyi silmek olduğu fikrini ortaya koydular. Müziğinden taviz verirdin, vermezdin, benim fikrimi kabul edersin, etmezsin türü çeşitli tartışmalar, fikir münasebetleri, beyin fırtınaları derken, Berlin ve Dublin olmak üzere iki ayakta yedinci U2 albümü Achtung Baby son şeklini aldı. Hemen peşinden de devasa bir multimedya etkinliğine, büyük bir şova dönüştürdükleri Zoo TV Tour start aldı. Tepeden tırnağa imaj değiştirdiler. Kimileri komik ve eğreti buldu. Ama şarkılar o kadar güçlü, Zoo TV organizasyonu o kadar görkemliydi ki, eski U2 hayranları bir yere gitmediği gibi, üzerlerine yenileri eklendi.


Önceki albümlere göre karanlık, içe dönük, geçmişin mirasını umursamayan, beklentileri alt üst eden, kısacası tam da grubun ihtiyacı olan değişimin gerçekleştiği Achtung Baby büyük bir ticari başarı, ödüller, övgüler kazandı. Eleştirmenler tarafından tüm zamanların en iyi albümleri listelerine alındı. The Fly, Mysterious Ways, One, Even Better Than The Real Thing, Who's Gonna Ride Your Wild Horses teklileri listelerin altını üstüne getirdi. Bono'nun şarkı sözleri aşk, cinsellik, maneviyat, inanç ve ihanet üzerine çok dinamik, karanlık, seksi ve korkusuzdu. Yazım sürecinde üç çocuğunun annesinden boşanmasının da etkisiyle sogulayıcı, arızalı, yorucu ilişkileri konu alan sözlere ağırlık verdi. Albümün tüm şarkıları (belki olmasa da olurdu dediğim Acrobat haricinde) artık kalbimin "Achtung Baby" adlı klasöründe yerini koruyor. Ama kıvraklığı ve modern tasarımıyla harikulade Mysterious Ways, Bono'nun İsa ve Judas arasındaki kurgusal bir konuşma yazdığı, Alman yönetmen Wim Wenders'in çok sevdiği ve 1991 tarihli aynı adlı filminde kullandığı Until The End Of The World, kırılganlıkla yaşama sevincini aynı bünyede taşıyan Tryin' To Throw Your Arms Around The World ve albümün ilk teklisi olarak cümle alemi şok eden arızalı sounduyla The Fly'ın yeri bende ayrıdır. Hepsi de çok acayip, havalı, seksi, başka dünyadan şarkılardır. Asla eskimezler.

Bunun yanında dev bir single olarak One, geliri AIDS araştırmalarına bağışlanacak bir güzellik olarak başta LGBT camiasının sahiplendiği, bunun yanında insan haklarını veya sosyal adalet davalarını desteklemek için kullanılan sembol bir şarkıya dönüştü. Hatta Bono, kurduğu hayır kurumuna ONE Campaign adını verdi. Even Better Than The Real Thing, So Cruel, Ultra Violet (Light My Way) yine özellikle Lanois ve Eno dokunuşlarıyla fark yaratmış klas besteler. Love Is Blindness albüm geneline hakim arızalı aşklardan biri ve kapanışa çok yakışıyor. Yine ne kadar övsek az gelecek ikonik albümlerden biri Achtung Baby... Tabii ondan sonra da U2 hikayesi devam ediyor ama ona da başka zaman değiniriz. The Joshua Tree zamanlarında isyankar, materyalist dünyaya karşı öfkeli Bono'nun para babası bir materyaliste, samimiyetini yitimiş bir iyi niyet elçisine, George W. Bush'un huzuruna çıkabilecek kadar genişlemesine, en önemlisi de U2 müziğinin artık yerlerde sürünüyor oluşuna dair de söyleyeceklerimiz vardır elbette. Fakat hiçbiri bu özel güne, 19 Kasım 2021'e gölge düşürmesin. Çünkü 30 sene önce bugün Achtung Baby doğdu.

1. Zoo Station
2. Even Better Than the Real Thing
3. One
4. Until the End of the World
5. Who's Gonna Ride Your Wild Horses
6. So Cruel
7. The Fly
8. Mysterious Ways
9. Tryin' to Throw Your Arms Around the World
10. Ultra Violet (Light My Way)
11. Acrobat
12. Love Is Blindness

27 Ekim 2021 Çarşamba

Take Me Home Tonight (OST)

 
Michael Dowse'un yönettiği Take Me Home Tonight, mezun olduktan dört sene sonra hala ne yapacağına karar verememiş parlak bir genç olan ve bir video mağazasında çalışan Matt'in (Topher Grace) merkezinde yer aldığı hoş bir romantik komedi. Bir gün mağazaya lisede ümitsizce aşık olduğu balo kraliçesi Tori Frederking'in (Teresa Palmer) gelmesiyle hayatının fırsatını yakaladığını düşünen Matt müşteri kılığında ona yanaşır. Tori onu hatırlasa da Matt hatırlamamış gibi yapar ve ayak üstü bir sürü yalan söyler. Matt'in ikizi olan Wendy'nin (Anna Faris) erkek arkadaşı Kyle'ın (Chris Pratt) akşamki partisine Tori'nin de gideceğini öğrenen Matt, uçuk kaçık kankası Barry (Dan Fogler) ile birlikte partiye gitmeye karar verir. Bu parti, onun Tori'yi kazanması için büyük bir fırsattır. Tabii parti gecesi türlü vukuatların, tuhaflıkların, aynı zamanda yalanlar üzerine kurulmaya çalışılan romantizmin yaşanacağı unutulmaz bir geceye dönüşecektir. Bu filmi izleme sebebim olayın 80'lerde geçmesi ve 80'lerde geçen çoğu romantik komedide olduğu gibi 80'ler derlemesi bir soundtrack albüme sahip olmasıydı. Film de, albüm de bu açıdan hiç pişman etmedi.

2000'li yıllarda 80'lerde geçen filmler çekmenin bazı eksikliklerini hissettirse de, o masum romantizmi ve komediyi, üstüne 90'lar ruhunu da katarak sevimli hale getiren filmlerden biri olan Take Me Home Tonight, bir yanıyla VHS mağazasından kiralanıp izlenen şeylere benziyor. 80'lerde çekilen filmler kadar olmasa da, 80'lerde geçen 2000'ler filmlerinin de insanın içini cız ettirmesi, yaşlandığımızın yüzümüze vurulma şekillerinden biridir. Hele de filmin üstüne bir de o yıllara ait şarkıların serpiştirilmesi, olayı cız ettirmenin bir üst seviyesine taşır. Take Me Home Tonight'in bana yaptığı da buydu. Müzik albümünden daha önce haberim olmuştu ve dinlemiştim. Ama filme hiç sıra gelmemişti. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra nihayet boş bir zamanıma denk gelmesiyle izlediğim film, içinde iyi anlar barındıran normal bir feel-good movie. Zaten aradığımız da genelde o feel-good duygusu olduğu için beklentilerimiz cevap bulmakta zorlanmıyor. Güzel olan şarkılar da haliyle o 80'ler ruhunu tekrar getirip kucağımıza bıraktı. Hem kendimizi iyi hissettiğimiz, hem de zahmetsizce melankolisine kapıldığımız pop, new wave, pop rock şarkılarından bir demetle yine yaşlandığımız aklımıza geldi.

Şarkıların neredeyse hiç susmadığı film, hızlı ve olaylı geçeceği anlaşılan bir günü anlatıyor. Video Killed The Radio Star eşliğinde açılıp Live Is Life eşliğinde kapanan filmin albümü de bu şarkılarla açılıp kapanıyor. Açılış jeneriğinde Hungry Like The Wolf'u, geceki parti için hazırlık yapan gençlerin görüntülerinden derlenen sahneye konan Kickstart My Heart'ı, Barry'nin kovulduğu araba galerisinden parti için Mercedes çaldığı sahnede ise tüm zamanların en gaz rap şarkılarından Straight Outta Compton'ı duyuyoruz. Yine çeşitli sahnelerde 80'lerin bayrak şarkılarından Betty Davis Eyes, Everybody Have Fun TonightCome On EileenLet My Love Open The Door art arda sahne alarak albümü arşivlememiz yönünde adeta üzerimizde baskı kuruyor. Tabii şarkı aralarında filmden alınan kısa diyaloglar da işe renk katmış. Albüme alınmayan bir sürü de şarkı var ki diğerleri neyse de bence en önemlileri ve keşke olsaydı dediklerim, Matt, Wendy ve Barry'nin partiye giriş yaparken çalan Let's Go All The Way ve Barry'nin partideki komik dans challenge sahnesinde yer alan INXS'ın en mühim hitlerinden What You Need şarkılarıydı. Zaten "şu da olsaydı, bunu da koysalardı" olayını çoğu soundtrack albümde yaşıyoruz. Yine de 80'lerin her telinden çalan, beraberinde kalbimizi de çalan bu tip derlemelerin arşivcisi iseniz, orada Take Me Home Tonight'a da yer açın.

1. Buggles - Video Killed the Radio Star (Single Version)
2. Matt & Tori - The Fredricking
3. Duran Duran - Hungry Like the Wolf
4. Yaz - Situation
5. Kyle - That’s What I’m Talking About
6. Mötley Crüe - Kickstart My Heart
7. Matt & Barry - Barry’s Advice
8. N.W.A - Straight Outta Compton
9. Kim Carnes - Bette Davis Eyes
10. Barry - Meeting Trish Anderson
11. Men Without Hats - Safety Dance
12. Wendy & Kyle - Rocket Surgeon
13. Dexys Midnight Runners - Come On Eileen
14. That Loser That Always Shows Up At The Party With A Guitar - Oh Sherrie
15. Wang Chung - Everybody Have Fun Tonight
16. Pete Townshend - Let My Love Open the Door (E. Cola Mix)
17. Matt & Tori - Can I Call You?
18. Opús - Live Is Life
19. Atomic Tom - Don’t You Want Me