09 Şubat 2010 Salı

Baby Woodrose - Baby Woodrose

2001 Danimarka kurulumlu Baby Woodrose, aslında tek kişiden oluşan bir müzik hadisesiydi. O kişi, asıl adı Uffe Lorentzen olup, haklı olarak kendine sıkı bir rocker isim düşünerek Lorenzo Woodrose’da karar kılan bir adamdı. Lorenzo Woodrose, ilk albüm (aynı zamanda en iyi albümü kabul edilen) Blows Your Mind’ı aynı yıl çıkardığında kimse albümdeki bütün enstrumanları onun çaldığını bilmiyordu. Zira safkan bir garaj albümü olan Blows Your Mind, tek bir adamın garaja girip birkaç gün sonra kolunda bir albümle çıktığı türden çiğ, ama kesinlikle aklı başında bir rock içeriyor. Zaten benim Baby Woodrose’u tanımam da bu albümle olmuştur. Daha doğrusu albümün “akıl uçuran” kapağına birgün rastlamam sonrasında diyelim. Dinledikten sonra bende film kopmuştur ve ondan sonra gelen 5 albüme de balıklama atlamışımdır. En güzeli de, iyi bir grubu tek bir albümle keşfettikten sonra diskografisine bakayım deyip, orada 5-6 albüm daha olduğunu görmektir.

Diskografi sırasından gidersek ilginç bir durum ortaya çıkıyor: Lorenzo Woodrose, Blows Your Mind’dan iki yıl sonra Live at Gutter Island diye bir konser albümü çıkarmış. Daha ne yaptın da konser albümü çıkarıyorsun dememek lazım. Adam biraz da konser alanlarında beyin uçurayım demiştir muhtemelen. O salonlara lâyık bir müzik yapıyorsanız canlı albüm de tadından yenmez. Kaldı ki, Blows Your Mind zaten o konser canlılığı taşıyan bir tada sahip. Konser albümünü dinlemek mümkün olmadı ama aynı yıl ikinci stüdyo işi olan Money For Soul ile bir ilginçlik daha yaşanıyor: Konserlerde bir grup olmanın lezzetine varan Lorenzo, yanına Anders Skjødt (gitar, bas) ve Anders Grøn (davul) adlı arkadaşları alarak Baby Woodrose’u bir trio haline getiriyor. Bununla yetinmeyip adamların ismini de değiştiriyor. (Kendisi mi değiştiriyor orasını tam bilmiyorum gerçi. Durum biraz onu gösteriyor sanki.) Birinin adı Riky Woodrose, ötekinin ise Rocco Woodrose oluyor. Traveling Wilburys gibi bir yapılanma ile kariyerine tam yol veren grup, Dropout! (2004), Love Comes Down (2006), Chasing Rainbows (2007) ve nihayet Baby Woodrose (2009) ile tanrılardan ateş çalmaya devam ediyor.

Hepsi birbirinden güzel ve seksi bu albümler arasında, en iyi kabul edilen Blows Your Mind yerine Love Comes Down ve Baby Woodrose albümlerini daha bir sevdim. Cayır cayır bir rock’n roll’un punk unsurlarla dansettiği, garaj ruhunu saklı tutarak yıllar geçtikçe kendini modernize etmeyi bilmiş, psychedelic unsurların serpiştirildiği anlarla daha bir güzelleşen bir grup Baby Woodrose… Sırf aynı riff üzerinden 2,5 dakikalık bir albüm dolusu şarkı yapalım hesabında olmayan, o hesabı yapsa bile onu başka bir boyuta taşıyan kalite tartışma kabul etmiyor. 2000’lerde 60’lar damak tadı duymak isteyenlere de ayrı tarifeler uyguluyor. Lorenzo komple bir müzisyen olduğu kadar süper bir şarkı yazarı aynı zamanda. Son albüm Baby Woodrose’u sesi kökleyip dinlediğiniz vakit, daha ilk şarkı Fortune Teller bile tek başına bu satırları doğruluyor kanımca. “Aşktan bahsediyorsan işte bana bunlarla gel” dedirten, müthiş gaz veren bir yapısı var şarkının. Open Up Your Heart, Countdown To Breakdown, asit atmış bir folk şarkısı havasına sahip Scorpio, garage punk No Mas, Lorenzo’nun “şimdiye dek yazdığım en ticari şarkı dediği” Emily (neden öyle dediyse anlamadım!) ve o sözünü ettiğim psychedelic unsurları ile büyüleyen kapanış şarkısı Secret of the Twisted Flower, fevkalâde bir grubun, fevkalâde bir albümündeki hiç silinmeyecek ayak izleri gibiler.

1. Fortune Teller
2. Take It
3. Open up Your Heart
4. Emily
5. Laughing Sock
6. Countdown to Breakdown
7. Changes Everywhere
8. Hollow Grove
9. No Mas
10. Mikita
11. Scorpio
12. Secret of the Twisted Flower

05 Şubat 2010 Cuma

Lars and The Hands Of Light - The Looking Glass

Lars and The Hands Of Light, gördüğünüz üzere dört tuhaf Danimarkalı’dan kurulu bir indie pop grubu. The Looking Glass da onların henüz ilk albümü. Haliyle Lars’ın kurulmasına önayak olduğu grup, 60’lar ve bazen de 70’lerin yumuşak yüzünü indie pop tınılarıyla buluşturmuş. Lars’ın Junior Senior ve Wolfkin adlı gruplarla da bir geçmişi var. Kim, nerede, ne yapmışsa artık bunun bir önemi yok. Zira Lars and The Hands Of Light harika bir kimya tutturmuş, dinamik ve duygulu bir grup kimliği edinmiş. Daha ilk elden Me Me Me ve Hey My Love, Hey Love! diye iki dünya tatlısı single sayesinde rengini belli ediyor. Bu tip gruplar için “dünya şekeri”, şöyle şirin, böyle tatlı” gibi ifadeler yaygındır. Ama Lars ve ekibi, bu tatlılığın yanına iyi düzenlendiği kadar içine tutku da eklenmiş parçalar yazıp söylüyorlar. Yani tatlı olmak çoğu zaman kesmiyor. İşte The Looking Glass da böyle şarkılarla dolu. Vasat şarkı bir, bilemedin iki tanedir. O da görecelidir. Three To The Floor ve kapanıştaki Christmas Comatose’a bir türlü ısınamadım mesela. Albümün bütünlüğü dahilinde çok baştan savma geldiler bana. Ama ısındıklarım bana yeter ki, onlar da az değil, albümün geri kalanı olan 8 parça.

Bu ısındıklarım arasında artık iyiden iyiye kanımın kaynadığı ilk iki enfes single ile birlikte, jeneriksel bir hava taşıyan, dişi geri vokalli nakaratıyla ve dansettirmeden bırakmamaya niyet etmiş gibi duran dinamikliğiyle Stranger To The Sea, Cake şarkılarını anımsatan Keep My Feet Tagging Along, kendi halinde bir karizması olan Face Your Lover’ı ismen anmak isterim. Klâsik indie yapılanmasını oluşturan elementlerin, radyoların üzerine atlayacağı tipte şarkılar ortaya çıkarması fazla yaygın değildir. Ama Lars and The Hands Of Light bunu öyle güzel dengeliyor ki, bu işten hem radyolar kârlı çıkar, hem de indie ruh. Biraz pop(üler) olmanın kimseye zararı dokunmaz. Grup ise bunu dert eder veya etmez gibi durmuyor sanki. Kendi hallerinde kendi güzel müziklerini yapıyorlar. Ne var ki, “ne kadar anlaşılmaz, o kadar kaliteli” gerzekliğini benimsemiş bazı sözde otorite site/dergi/yazar bilmemnesi, The Looking Glass’a düşük puan verip bir de üzerine “vasatın altında” demişler. Herkesin fikri kendine. Ama bu albümü beğenmeyen otoritelerden birinin 2009 yılına ait en beğendiği albüm Mastodon - Crack The Skye, birinin de Raekwon - Only Built 4 Cuban Linx Pt II… İyi de biriniz metalcisiniz, biriniz rapçi! Her müziği kendi kulvarında değerlendireceksek ne âlâ! Yok eğer elmayla İngiliz anahtarını karşılaştıracaksanız içinden çıkamazsınız. Kimse tek bir türün mahkumu değil. Başka türlere çamur veya gül atabilmek için fanatikten ziyade, bilinçli bir dinleyici olmak, en önemlisi de çok fazla “müzik dinlemek” gerek.

1. Me Me Me
2. Stranger to the Sea
3. Three to the Floor
4. Multicolored
5. Hey My Love, Hey Love!
6. The Looking Glass
7. Keep My Feet Tagging Along
8. The Girl Flu
9. Face Your Lover
10. Christmas Comatose

04 Şubat 2010 Perşembe

First Aid Kit - The Big Black and The Blue

Ne Stockholm’muş arkadaş! Bir kez girdi mi çıkamıyor insan. Sanki bir kış festivali esnasında geldiğiniz, soğuk hava şartları yüzünden mahsur kaldığınız, kaldığınız süre içinde kaçınılmaza alışmaya çalıştığınız, alıştığınızda da ayrılması zor gelen karlarla kaplı bir kent. Stockholm Sendromu! Sahneden biri inerken öteki çıkıyor. Bu aralar kulağıma hoş gelen pek çok şey bu güzel şehirden çıkma. Klara (16) ve Johanna Soderburg (19) kardeşlerden kurulu First Aid Kit ikilisi de bunlardan biri. Klara gitar çalıyor, vokal yapıyor, ablası Johanna da onunla birlikte şarkıları seslendiriyor. 2007’de kendi şarkılarını yazmaya başlamışlar. Evde kaydettikleri Tangerine, İsveç radyolarında epey rağbet görmüş. Ardından Drunken Trees EP’si gelmiş. Video âleminde de Fleet Foxes coverı Tiger Mountain Peasant Song ile boy göstermişler. Zaten Fleet Foxes hayranlıklarını her yerde dile getirmekteler. Gelişmeleri takip eden Londralı şirket Wichita Records, kardeşleri havada kapıp anlaşmayı imzalatıvermiş. Böylece First Aid Kit’in uzun metrajlı ilk albümü için her şey hazır hale gelmiş.

Debut albüm The Big Black and The Blue, 11 adet indie folk, pop folk, kısaca folk şarkılardan oluşmakta. Sonbahar ve kışa ait soğukluğa ılık bir bakış, duygusal ve dürüst elektrikler yayan akustik ruh hali içeriyor. İlk dinlediğinizde birbirinden ayırt edemeyeceğinizi düşündüğünüz, “bunlardan bir milyon tane var” dediğiniz, fakat biraz daha kendinizi vererek dinlediğinizde ona tanınmış olan ikinci, üçüncü şansı iyi kullanması muhtemel folk albümleri vardır ya! İşte The Big Black and The Blue bana o duyguyu tekrar yaşattı. O duyguyu arama sürecimde içimi bayan, vaktimi çalan, kendini folk yapıyor sanan bir milyon tane grup/şarkıcı da çıkıyor. Çıkmaya da devam edecek. İşin tuhafı First Aid Kit, daha şu yaşta birçoğunu katlayıp dolaba koyacak kadar iyi şarkılar yazıp söylüyor.Yaşıtları okul partilerinde ABBA karaokeleri söylerken, samimi bir atmosfer yaratıp mütevazi şarkılarını seslendirmeyi tercih eden olgunluktalar. Akustik gitarın ve piyanonun aynı notalarında, akorlarında geziniyorlar belki. Ama vokal armonilerini, Fleet Foxes ruhuna saygıda kusur etmeyen unplugged yağmurlarla yıkayan Klara ve Johanna kardeşler bir şekilde kendileri olmayı başarabiliyorlar bana göre.

Fleet Foxes etkilerini iliklerine kadar hissettiren In The Morning ile enfes biçimde açılan, aynı zamanda ilk single olan ve bence yeni yılın en iyi şarkılarından biri olan Hard Believer ile süren bu akustik yolculuk, kimi zaman country, kimi zaman keltik duygular üşüştüren nitelikte. Bu duyguları full akustik birçok albümde hissetme olasılığımız vardır. Ancak vokallerin sakinliğini, gitarın naifliğini diğer yan unsurlarla harmanlayıp yarattıkları –benzerlerinden pek fazla farklı olmayan- bu atmosfer dahilinde Heavy Storm, Ghost Town, Winter Is All Over You, Sailor Song gibilerini birer olgunluk meyvesi olarak sunan taptaze bir grup First Aid Kit... Belki de bana öyle gelmiştir. İnsan bir kez sendroma düşünce Stockholm bile cennet gibi görünüyor. Kaldı ki Stockholm de, üzerini karların, sisin ve soğuk havanın bile kapatamadığı bir sürü güzelliği barındıran bir şehir değil midir?

1. In the Morning
2. Hard Believer
3. Sailor Song
4. Waltz for Richard
5. Heavy Storm
6. Ghost Town
7. Josefin
8. A Window Opens
9. Winter Is All Over You
10. I Met Up With the King
11. Wills of the River

31 Ocak 2010 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ocak 2010)

Northern Portrait - Criminal Art Lovers
Yıl: 2009 Danimarka
Tür: Jangle Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crazy"






The X - Neutralizer
Yıl: 2008 İspanya
Tür: Electronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dragonfly"






Garth Brooks - Ropin' the Wind
Yıl: 1991 ABD
Tür: Country, Country Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shameless"






Massive Attack - Heligoland
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Trip Hop, Downtempo, Electronic
"F" Rate: 3/10
I.A.R. tavsiyesi: "Babel" (feat. Martina Topley-Bird)






Edwina Hayes - Pour Me a Drink
Yıl: 2007 İrlanda
Tür: Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Call Me"






Heavy Trash - Midnight Soul Serenade
Yıl: 2009 ABD
Tür: Rockabilly
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Good Man"





Yngwie Malmsteen - Odyssey
Yıl: 1988 İsveç
Tür: Hard Rock, Heavy Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crystal Ball"






Dot Allison - Afterglow
Yıl: 1999 İngiltere
Tür: Singer/Songwriter, Electronica, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Close Your Eyes"






Deep Street Soul - Deep Street Soul
Yıl: 2009 Avustralya
Tür: Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Greenbacks" (feat. Shirley Davis)






Dominique A. - La musique
Yıl: 2009 Fransa
Tür: Chanson, French Pop, Singer/Songwriter
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Je suis parti avec toi"






Malory - Outerbeats
Yıl: 2002 Almanya
Tür: Shoegaze, Dream Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Argo Night Shuttle"







The Electric Pop Group - Seconds
Yıl: 2010 İsveç
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Not by Another"






Nolwenn Leroy - Histoires naturelles
Yıl: 2005 Fransa
Tür: French Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rien de mieux au monde"






The Sunshine Underground - Nobody's Coming to Save You
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Coming To Save You"





Dylan Mondegreen - While I Walk You Home
Yıl: 2007 Norveç
Tür: Indie Pop, Jangle Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wishing Well"





The Solution - Communicate!
Yıl: 2004 İsveç
Tür: Soul, Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Get on Back"






Courtney Jaye - Traveling Light
Yıl: 2005 ABD
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Permanent"







Shearwater - The Golden Archipelago
Yıl: 2010 ABD
Tür: Indie Rock, Indie Folk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black Eyes"






Kesang Marstrand - Bodega Rose
Yıl: 2008 ABD
Tür: Singer/Songwriter
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Colorless Farewell"






Down to the Bone - Future Boogie
Yıl: 2009 İngiltere
Tür: Funk, Pop Jazz
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Spiderlegs"

26 Ocak 2010 Salı

The Solution - Will Not Be Televised


Laf lafı açıyor, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Dismember ve Entombed’da death metal yapıp davulun anasını ağlatan, The Hellacopters’da gitar ve vokaliyle hard rock ve rock & roll takılan Nicke Andersson nasıl da ayran gönüllü bir insan evladıymış meğer. Onun bir başka icraatı olan The Solution isimli grubunu yeni keşfetmiş bulunuyorum. Kendisi burada da gitar ve davul çalmakta. Ama işin tuhafı, The Solution sapına kadar soul/funk yapan harika bir grup. Andersson’un maymun misali daldan dala atlayan müzikal vizyonu kadar, eski dostu davulda da ne kadar profesyonel olduğuna tanıklık etme fırsatı buluyoruz. Communicate! (2004) ve Will Not Be Televised (2008) adlı birbirinden cevval iki albümleri olan The Solution’un temelleri Andersson ile birlikte vokal ve gitarda yer alan Scott Morgan tarafından atılmış. Morgan’ın sesi de öyle böyle değil hani. Nefeslilerin, piyano darbelerinin, siyah geri vokallerin eksik olmadığı bildiğiniz soul müzikten bahsediyoruz. Bildiğiniz derken, hem de en iyi bildikleriniz arasında olanlardan. The Hellacopters hayranlarını bilemem de, Entombed hayranlarını epey zorlayacaktır.

Communicate! ve Will Not Be Televised arasında bu yazının ana konusunu seçebilmek çok zor oldu. Ama burun farkıyla Will Not Be Televised’ı seçtim. Onun da belli bir sebebi yok. Hatta mümkünse arka arkaya dinlensin, birinden diğerine geçtiğini ruhunuz bile duymaz. Yine de klâsik bar soul’undan olduğu kadar, 70’ler funk’ından da esintiler taşıyan, her biri ayrı karizmadaki 11 parçalık Will Not Be Televised’ın tadına doyamadım, uzun süre doyamam da… Bende yarattığı soul olgusu, funk vurgusu, rock & roll duygusu, dansetme arzusu, vintage tutkusu kelimelere sığmaz. Geçmişin mirasını yemiyor mu, yiyor. Afiyet olsun! Kendi yediklerinden sonra benim önüme aynı lezzette yemekler koyuyor mu ben ona bakarım. Takvimler 2008’i gösterdiğinde piyasaya çıkan bu albüm, kendi türünün kaidelerini kusursuz yansıtan stil sahibi The Solution müziğini, köklerine bu derece bağlı bir prodüksyonla hâlâ dipdiri biçimde sunabiliyor. You Got What You Wanted, Hijackin' Love, Funky Fever, Had You Told It Like It Was (It Wouldn't Be Like It Is) daha önce hiç duymadığım şeyler değildi belki. Fakat yine de dinlediğim anlarda beni benden aldı. Nicke Andersson’a (ya da kendisine taktığı adıyla Nick Royale’e) olan hayranlığımı birkaç kat daha arttırdı. Bu adam şu an 38 yaşında ve hâlâ müzik yapıyor. The Hellacopters gitti, The Solution geldi! Böylelerinin nereden çıkacağı belli olmaz. Ve böylesi çok daha heyecan vericidir.

1. You Gotta Come Down
2. Somebody
3. Had You Told It Like It Was (It Wouldn't Be Like It Is)
4. Pickin' Wild Mountain Berries
5. You Got What You Wanted
6. You Never Like Me Somehow
7. Happiness
8. Can't Stop Looking for My Baby
9. Hijackin' Love
10. Heavy Makes You Happy (Sha-Na-Boom Boom)
11. Funky Fever

24 Ocak 2010 Pazar

The Hellacopters - Head Off


Stockholm’e uğramışken The Hellacopters hadisesini de aradan çıkartalım. Aslında aradan çıkartmak The Hellacopters için pek hoş olmadı. Ne zamandır kendilerinden bahsetmek istediğimi, bir bahane aradığımı belirtmek istedim. Kendileriyle milenyum civarlarında tanışmıştım. Daha sonra dönem dönem bugüne kadar yapmış oldukları 6 albüme de kulak verme fırsatım oldu. Birçok platformda referans olarak MC5 ve The Stooges isimlerinin gösteriliyor olması boşuna değil. Standartları inkâr etmeyip onlarla çok güzel oynayan, ilk bakışta pek belli olmasa da kendi rock tarzlarına sahip bir grup denebilir onlar için. Vokal yapan, aynı zamanda gitar, bas ve davul çalan multi insan Nicke Andersson’un önderliğinde İsveç’ten çıkan en kişilikli rock gruplarından biridir bana göre. Aynı Andersson, isimlerini duyup resimlerini görüp pek ilişmediğim Dismember ve Entombed gibi akıllara zarar death metal gruplarında da yer almış bir müzisyen. Hem kendisinin, hem de grubundaki diğer elemanların CV’lerinde buna benzer bir sürü grubun adını görmek mümkün. Ama Andersson, gerekirse hepsine ara verecek, hatta terk edecek kadar çok seviyordu The Hellacopters’ı… Sevilmeyecek gibi değil ne de olsa!

6 albümden sonra 2008’de çıkardıkları Head Off, grubun görkemli kariyerine veda niteliğinde bir albüm. O yüzden tüm canlılığına rağmen biraz da hüzünlü bir konumu var. Konuşarak, anlaşarak ayrılmışlar. Üstelik bence tam da harika bir kıvama gelmişken bitmiş bu iş. Head Off’a bakınca insan bunun bir veda albümü olduğuna hem inanabiliyor, hem de inanamıyor. İnanıyor çünkü sert bir veda busesi konduracaksan bunun %100 Head Off gibi olması gerekir. “Zirvedeyken bıraktılar” diye anılmayı sonuna kadar hak ediyorlar. Öte yandan inanamıyor çünkü böylesi bir uyum ve sanki ilk günkü kadar tutkuyla hard rock yapan beş kişi, tecrübenin tavanına vurmuşken, hayranları iki dudaklarının ve parmaklarının arasından çıkacakları merakla beklerken bitirme kararı almak da üzücü.


The Hellacopters’ın müzik dünyasına giderayak indirdiği son darbe olan Head Off bir cover albümü. Ne yalan söyleyeyim, ben de olsam öyle yapardım. Ama grubun cover olarak seçtikleri öyle Deep Purple’lar, Sex Pistols’lar, Zeppelin’ler, Hendrix’ler derlemesi değil. Arkadaşlarının, beraber tura çıktıkları, aynı plâk şirketine bağlı oldukları grupların şarkılarını seslendirmişler. Haliyle çoğunu tanıyan pek çıkmaz kanaatindeyim. Stockholm’ün yerel isimleri yanında The BellRays gibi “işte bunları biliyorum” dediklerim de oldu. (Aslında bir tek The BellRays için öyle oldu!) Neticede cover olduğunu hissettirmeyen cover albümlerden birisi. Üstelik öyle güzel çalıp söylüyorlar ki, orijinalleri için de iyi bir promosyon ortamı yarattıkları düşünülebilir. Cover olmasına bağlayarak önceki albümlerine oranla biraz daha saf punk görünümlerinden uzakta, rock & roll diyarlarına yakında enfes şarkılar birbiri ardına dizilmekteler albümde. Straight Until Morning ve Throttle Bottom gibi punk numaraları da yok değil elbette. Bir Demons şarkısı olan Electrocute ile açılan albüm, “bu Demons da kim acaba” dedirtecek kadar sağlam bir girişe sahip. Zaten ondan sonrasını tutabilene aşk olsun.

No Salvation, Rescue, Midnight Angels, Acid Reign, Darling Darling, daha sayarım ki, 2008’den beri iyi günde kötü günde çoşkularıyla günümü kurtarmışlardır. Nicke Andersson’un enstruman hakimiyeti kadar vokale kattığı hırpâni kişiliği kolay kolay unutamam. Tempolarına, kısacık sololarına, sahne performanslarına, kendi yazdıklarına, coverlarına bulaşmak alışkanlık yapabilir. Rock gezegeni değerli bir neferini daha kaybetti. Ama bu İsveçliler kurtlu insanlar. Tıpkı Niklas Angergård gibi Nicke Andersson da grup kurmazsa bıyığı kesilmiş kediye döner mutlaka. Yakında biryerlerden gitar, bas, davul olarak çıkarlar. Keşke hiç olmasaydı ama teşekkürler arkadaşlar. Dağılabilirsiniz!

1. Electrocute (Demons)
2. Midnight Angels (The Peepshows)
3. (I'm) Watching You (The Humpers)
4. No Salvation (The Turpentines)
5. In the Sign of the Octopus (The Robots)
6. Veronica Lake (New Bomb Turks)
7. Another Turn (The Maharajas)
8. I Just Don't Know About Girls (Asteroid B-612)
9. Rescue (Dead Moon)
10. Making Up For Lost Time (The BellRays)
11. Throttle Bottom (Gaza Strippers)
12. Darling Darling (The Royal Cream)
13. The Same Lame Story
14. Straight Until Morning (Powder Monkeys)
15. Acid Reign (The Yes-Men)

20 Ocak 2010 Çarşamba

Acid House Kings - Sing Along With Acid House Kings


Niklas Angergård’ın tek kişilik projesi The Legends’dan bahsederken zikrettiğim Acid House Kings ile tanışmam biraz uzun sürdü ama kendileri hep not defterimin bir köşesinde durmaktaydılar. Tanışma uzun sürdü belki ama sabreden derviş misâli buna değdi. Stockholmlü grubun (evet bu kez tek kişi değil, 4 kişilik bir grup) tam dört albümü bulunmakta. Bir değişiklik yapıp bu kez sondan başa gideyim dedim, demez olaydım! Grubun 2005 tarihli son albümleri Sing Along With Acid House Kings öyle bir çıta koydu ki, üzerine Stockholm feriştahı gelse burun kıvıracak hale geldim neredeyse. Niklas Angergård’ın basçı biraderi Johan ve başka bir gitarist Joakim Ödlund ile 1991’de kurdukları Acid House Kings, 2001’de billur sesli Julia Lannerheim’in de katılımıyla şimdiki halini almış oldu. Sing Along With Acid House Kings’den önceki albümleri de fena sayılmaz ama hep bir şeylerin eksikliğini hissetmeme, bu yüzden zaman zaman sıkılmama sebep olan müzikal tekdüzelik hissinden kurtulamadım.

Bu Niklas Angergård, grup kurmaya, müzik yapmaya doymayan bir adam. Club 8 ve Red Sleeping Beauty diye iki icraatı daha bulunmakta ki, onlar da indie çevrelerce saygıyla selamlanan cinsten. Birgün sıra onlara da gelir belki. Fakat Sing Along With Acid House Kings’i iyice sindirdikten sonra takılmak en iyisi sanki. Zira şu elimde görmüş olduğunuz 12 şarkılık albüm, ben diyeyim 5, siz deyin 10 yıldan beri dinlediğim en iyi indie pop albümlerinden biri. Bunca zaman neredeymiş diyeceğim, o da dile gelse bana “iyi de sen neredeymişsin” diyecek. Uzun müddet birbirimizi ıskalamışız. Kapağını görüp de şu Christian Country yapan Teksaslı ailelerden biri sanma ihtimalim de olabilirdi hani. Neyse kavuştuk ya, gerisi mühim değil. Sessiz, sakin, elit, lâkin zaman mekân ayırt etmeden herkesin yüreğine hitap edebilecek, herkesi biryerlerinden yakalayabilecek gönlü zenginlikte bir albüm Sing Along With Acid House Kings. İkinci, üçüncü dinleyişimde dahi aklımda tek bir şarkı kalmamıştı. Ama albüme ait oradan buradan melodiler dimağıma öyle bir işlenmişti ki, onları şarkı formatında değil, müzik dinleme, dinlerken nefes alıp verme, fakat bunu bile unutacak derecede etkilenme formunda özümsemiş olduğumu fark ettim.

Sessiz, sakin olduğu kadar o sakinliğin bünyesinde yaşama sevinci aşılayacak ölçüde kıpır kıpır örneklerle, yine o sakinliğin bünyesinde kalp kıracak ölçüde hassas örnekleri iç içe geçirmeyi başarmış bir müzik. 60’lar soul müziğinden dan feyz alıp (Do What You Wanna Do), 70’ler popuna göndermeler yapıp (Tonight Is Forever), 2000’ler folkuna pop duyarlılığı ekleyip (London School Of Economics) üzerine tutam tutam sevimlilik, samimiyet ve romantizm serpiştirmiş oldukları bu müzik, gözümde Acid House Kings’i kendi türünde 2000’lerin en iyi oluşumlarından biri yapmaya yetiyor. I Write Summer Songs For No Reason, Will You Love Me In The Morning?, That's Because You Drive Me gibi adı güzel kendi güzel şarkılarla da adlarından kaynaklı liriksel meraklar uyandırıyorlar. En uzunu 3,5 dakika süren (ki o da bana göre tadını damaklarda bırakmak suretiyle albümün en çabuk biten parçası A Long Term Plan) şarkı kılığına girmiş hayat fragmanlarından oluşan Sing Along With Acid House Kings, unutulmaz bir film gibi…

1. That's Because You Drive Me
2. Do What You Wanna Do
3. This Heart Is a Stone
4. London School of Economics
5. 7 Days
6. I Write Summer Songs for No Reason
7. Tonight Is Forever
8. Saturday Train
9. Sleeping
10. Will You Love Me in the Morning?
11. A Long Term Plan
12. Wipe Away Those Tears

14 Ocak 2010 Perşembe

Engineers - Three Fact Fader


Shoegaze, dream pop ortamına girmişken, 2009’un en parlak albümleri arasında yer alan Engineers grubunun ikinci albümü Three Fact Fader’dan bahsetmek isterim. 2003 yılında Londra’da kurulan grup, 72, 73, 74 ve 75 doğumlu dört müzisyenden oluşmakta. Bu türün pek çok yeni grubunda da rastlandığı üzere Cocteau Twins, My Bloody Valentine, Slowdive, Ride gibi 80’ler sonu, 90’lar başı arasındaki döneme adını sağlamca yazdırmış isimlerin etkilerini taşıdığı söyleniyor. O denemlerde adını duyduğum, fakat müzikleriyle pek de samimi olamadığım bu isimlerin etkilerini yadsımak olmaz. Fakat Engineers ve onun gibi geleceği aydınlık pek çok grup, o dönemin hassasiyetlerini günümüz müzikal kaygılarıyla pek bir güzel yoğurmaktalar. Aslında günümüz müzikal kaygısızlıklarını da bu tavıra dahil etmek gerek. Zira dream pop denilen mefhumun belli bir tertip düzen çerçevesinde ilerlediği söylenemez. Kaos ile flört ettiği halde kendine özgü bir disiplini olan, alışıldık şarkı formatlarıyla arası iyi olmayan, formatlar üstü bir müzik bu.

Engineers adını taşıyan 2005 tarihli ilk albümden sonra bağlı oldukları plak şirketleri Echo’nun dükkâna kilit vuracağını açıklaması, yeni albüm bekleyen grup hayranlarını da endişelere gark etmişti. Neyse ki progressive rock tabanlı isimlerle çalışan Londralı plak şirketi Kscope ile anlaşma sağlandı ve Three Fact Fader 2009 Temmuz’unda İngiltere’de, 2009 Kasım’ında da Amerika’da piyasaya çıktı. Engineers’ın bir progressive rock grubu olmaması, Kscope’un onlara bakışını değiştirmedi. Hatta içeriğinde yoğun olarak hissedilen progressive unsurlar sayesinde bazı fanatik hayranlarca “Dream Pop’un Pink Floyd’u” olarak dahi nitelendirildiler. Grup üyeleri de zaten üzerlerindeki Pink Floyd etkilerini hiç inkâr etmediler. Yine de fazlaca duygusal yaklaşılan bu benzetmenin, uzun vadede daha fazla pişen bir Engineers üzerine gayet şık duracağını hesaba katmamak olmaz. Hele şöyle iki haneli albüm adedine bir ulaşsınlar o zaman görelim.

Vokal ve gitardaki Simon Phipps’in bazen fısıldayan, bazen mırıldanan, hep alçaktan seyreden vokalinin yarattığı çıplaklık hissini, kalabalık gitarların yarattığı yoğunlukla örten Engineers müziği, birtakım shoegaze örneklerinin aksine, daha kabul edilebilir özelliklere sahip. Alternative rock, hatta bazen pop rock iskeletini de ele vermekten çekinmiyor. Ama özünde nereden nasıl çıkacağı belli giriş-nakarak-bitiş döngüsüne fazla prim vermeden, temiz bir altyapıyla kafasına göre rüyâlar âleminde süzüm süzüm süzülüyor. Zaman ve emek isteyen yanları olduğu kesin. İlk dinlediğinizde içine tam manasıyla dahil olamamışsınızdır fakat çok iyi bir albüm olduğunu anlarsınız. Zamanla kendini size anlatmaya başlar. Three Fact Fader öyle bir albüm. Kafalarına göre takılıyorlar dedik gerçi ama yanlış anlaşılmasın. Grup hakkında yazılan her üç yazıdan ikisinde belirtildiği üzere “bir mühendis edasıyla sesleri derleyip toparlama” geyiği doğru sayılır. Onların kafalarına göre takılmaları, kendi ses binalarını inşa ederkenki özgürlüklerinden kaynaklanmakta. Clean Coloured Wire, Sometimes I Realise, Three Fact Fader, Brighter As We Fall, Song For Andy gibi inşa edildikleri yere anlam katan örnekler, gecenin ışıkları arasında onları izleme keyfine de elit bir zemin hazırlıyorlar.

1. Clean Coloured Wire
2. Sometimes I Realise
3. International Dirge
4. Helped by Science?
5. Brighter As We Fall
6. Hang Your Head
7. Crawl From the Wreckage
8. Three Fact Fader
9. Song for Andy
10. Emergency Room
11. The Fear Has Gone
12. Be What You Are
13. What Pushed Us Together

12 Ocak 2010 Salı

Malory - Pearl Diver



2010’un ilk bombası patladı bana göre. Shoegaze ve dream pop dörtlüsü Alman topluluk Malory’nin 4. albümleri Pearl DiverMalory’ye geçmeden önce yine bence bu yılın patlayan ilk balonuna değinmek istiyorum. Üzerinde koskoca “Massive Attack” yazan Heligoland balonuna... Geçen yıldan kalma hayalkırıklıklarımdan ötürü biraz hazırlıklı sayılırdım. Üstelik Perşembe’nin gelişi, uyuzun önde gideni olarak seçilen ilk single Splitting The Atom’dan belliydi sanki. Biraz spor gazetesi köşe yazısı gibi olacak ama ben bile kendi kendime doğaçlama bir şeyler mırıldanmak suretiyle bundan çok daha güzel bir trip hop single’ı bestelerdim. Yine Horace Andy var, Martina Topley-Bird var ama ruh yok bu kez! Ben dinlerken utandım, adamlar kayda geçerken utanmamışlar. Daha buralara kar yağmadı diye düşünürken güvendiğim ilk dağa henüz Ocak ayında yılın ilk karının düşmesi çok fena oldu. Pearl Diver’dan hemen önce dinledim Heligoland’i.

Neyse güzel şeylerden bahsedelim ve asıl konumuz Malory’ye kesin dönüş yapalım. Shoegaze ve dream pop adına ne bekleniyorsa Malory’de o mevcut. Hatta tüm bunlara ambient ve trip hop sosu da eklenmişse kelimeler üçüncü kişi gibi kalıyor. Zaten bu öyle bir tür ki, rüyada rüya görmek kadar derin uykuya dalmış tuhaf bir uyanıklık hâli adeta. Bir boyut değiştirme, bir anlam arayışı. Gitarı, klavyeleri, bası, davulu ve meleksi vokalleri duyuyor ve bu dünyaya ait enstrumanların nasıl böyle bir kimya yaratabildiklerine şaşıyorsunuz. İşte Malory’de de bu dünyaya ait her şey, başka bir dünyaya ait bir stüdyoda kaydedilmiş gibi duyuluyor. Ve ilk şarkı Floating ile birlikte sıkıcı rutini bertaraf etmek için zihinde süzülmeye başlıyor. Tekrar edip duran basit melodisiyle inanılmaz bir gücü ve hüznü aynı anda dolaşıma sokmayı beceren Water In My Hands, single apoletini gururla taşıyan Secret Love, düpedüz bir trip hop olan isim şarkısı Pearl Diver, electro rock karizması tavana vurmuş Tornado ve The Third Face albümlerindeki dream pop epiği Ajar Door’un canlı versiyonu, albümün ilk parlayan yıldızları.

Pearl Diver’ın en önemli özelliği (çoğu dream kökenli müzikte olduğu gibi) yaratılan atmosfer. Ana enstrumanları rüyâlar âleminden işitiyor olmamızın yanında türlü ses, sample, deney, beat ve Jörg Köhler (gitar, bas, vokal) ile Daniela Neuhäuser (vokal, gitar) katkılı vokal armonisinden beslenen derinlikli müziğin yarattığı kara bulutlarla kaplı bir cennetin kapısına dayandırıyor sevenlerini. Heligoland benzeri albümler, Pearl Diver gibilerinin tırnağı olamaz. Ama üzerinizdeki marka, sizi olmadığınız her şeye çevirmeye kânidir. Ben Water In My Hands’i hiç el değmemiş şu haliyle Heligoland öncesi bir Massive Attack albümünde duysaydım hiç mi hiç yadırgamaz, hatta “derinliklerine derinlik katmış adamlar” diye düşünür, yeniden aşık olurdum. Malory adını neden daha önce duymadık? Önceki dört albümü iyi midir, kötü mü? Evet Malory bir marka olmayabilir. Marka olarak ortada dolananların şu anki hallerini görünce hiç olmasa da olur.

1. Floating
2. The Signs
3. Caché
4. Water In My Hands
5. Pearl Diver
6. Back To The Point (I've Started From)
7. Dragon In You
8. Secret Love
9. Tornado
10. Ajar Door (Live Version)
11. Sarah

11 Ocak 2010 Pazartesi

Crowded House - Woodface


Crowded House denilince akla ilk gelenin Don’t Dream It’s Over olması kadar güzel bir şey var mıdır? 80’lerin en büyük hitlerinden birini günümüze hâlâ aynı dokunaklılıkla taşıyabilmiş nadide şarkılardan biridir. Bu şarkıyla bir şeyler paylaşmış bir insanın onu kolay kolay unutamayacağı bir gerçek. Don’t Dream It’s Over, grubun kendi adını taşıyan 1986 tarihli ilk albümlerinde yer alıyordu. O albümde yer alan diğer şarkıların tek notasını bile hatırlamıyorum. Hatta o albümü baştan sona dinlediğimden bile emin değilim. Aynı şeyleri ikinci albümleri Temple Of Low Men’de de yaşamıştım. (Onu baştan sona dinlediğimi hatırlıyorum yalnız!) O albümden de aklıma sadece When You Come iz bırakmıştır. Peki Crowded House böyle her albümünde kalıcı izler bırakmayan tek atımlık bir grup mudur? Değildir! 1991 tarihli Woodface’i dinledikten sonra hiç değildir.

Woodface, bir dinleyici olarak hayatıma soktuğum en özel albümlerden biri olmuştur. Ondan önce ve ondan sonraki Crowded House albümlerinin hiçbirini doğru dürüst hatırlamam. Woodface’i benim için özel kılan tek şey, Don’t Dream It’s Over gibi harikulade bir şarkıyı yapan grubun, ondan daha mütevazi, fakat bütünüyle yoğun bir albüm dolusu şarkı yazabilme kabiliyetlerinin ispatı olmasıdır. “80’lerde dinlediğim en güzel şeylerden biri” cümlesini daha önce kullanmış olabilirim. Bundan sonra da kullanacağım. Çünkü Woodface gibi albümlere kendimi borçlu hissediyorum. Onlarla geçirdiğim zamanlara anlam kattılar. Hâlâ bıkmadan, farklı bir bakışla, aynı zevkle dinliyorum onları. Albümde ışıl ışıl parlayan Weather With You ile tanıdım Woodface’i. Sandım ki yine her zamanki gibi tek hitlik bir albüm. Oysa dinledikçe Four Seasons In One Day ile, There Goes God ile, It's Only Natural ile, How Will You Go ile ve diğerleriyle yavaş yavaş kanıma girdiğini ve beni kendisine yıllar boyu bağlayacağını hissettiğim bir albüm oldu. Neil Finn’in etkileyici sesi ve hem Weather With You gibi kulağa, dile, eklemlere yapışan, hem de sadece kendi kabuğunda mutlu olan besteleriyle 80’lerin ikinci yarısındaki pop/rock güzergâhına kalıbını basmış bir gruptu Crowded House. Şimdilerde dağılmış halde nerede ne yapıyorlar biliyorum. Ama her grup kendi kariyerinde bir tane Woodface yapsa bile yeter sanırım.

1. Chocolate Cake
2. It's Only Natural
3. Fall at Your Feet
4. Tall Trees
5. Weather With You
6. Whispers and Moans
7. Four Seasons in One Day
8. There Goes God
9. Fame Is
10. All I Ask
11. As Sure as I Am
12. Italian Plastic
13. She Goes On
14. How Will You Go