17 Aralık 2018 Pazartesi

Sho Madjozi - Limpopo Champions League


1992 doğumlu Maya Wegerif ya da mahlas olarak seçtiği Sho Madjozi olarak tanınmaya başlayan genç ve güzel kızımız, henüz ilk albümü olan Limpopo Champions League ile 2018'in en iyi hip hop/rap albümlerinden birine imza atmış. Güney Afrika'da beyaz bir baba ile siyah anneden doğan Sho Madjozi, Limpopo bölgesinde bulunan bir dağ köyü olan Shirley'de büyümüş. Daha sonra Afrika kültürü ve yaratıcı yazarlık okumak üzere Amerika'ya gitmiş. Güney Afrika'ya döndükten sonra Johannesburg Üniversitesi'nde yazarlık eğitimi ile meşgul olmuş. Kariyerine ise "MayaThePoet" mahlasını kullanarak, bir performans sanatı olan Spoken Word ile başlamış. Irk, kimlik ve politika temalı bu teatral performanslarını takiben rap ile yakınlaşmaya başlamış. Güney Afrika'nın bazı rapçileriyle müzikal işbirlikleri yapmasının ardından yavaş yavaş kendi solo çalışmalarını oluşturmuş. Ülkenin yerel dillerinden olan Tsonga (Xitsonga) ile yazıp söylemeyi tercih etmiş. 14 Aralık'ta çıkardığı ilk solo albümü Limpopo Champions League ile de ülkesinin bağrına bastığı bir müzisyen olma yolunda çok mühim bir adım atmış.

Spoken Word tecrübesini, yerel ritimlerin canlılığıyla birleştirip meydana getirdiği hip hop soundu, içinde bir sürü ayrıntıyı, zeki tasarımları barındıran şarkılarla kendini gösteriyor. Tsonga'nın cıvıl cıvıl fonetiğini çok iyi kullanan, nadiren kullandığı İngilizceyi de bu aksanla otantik hale getiren Madjozi, sözlerini anlamadığımız şarkılarında da öyle eften püften şeylerden bahsetmiyormuş. Gerek müziğinin renkliliği, elektronik yaratıcılık taşıyan diriliği, gerekse zeki liriklerin her yola gelen kullanım şekilleri sayesinde M.I.A.'nın izindeki en güçlü adaylardan biri olarak gördüm kendisini. Biricik kraliçemiz M.I.A. müziği bıraktığını açıkladıktan sonra Sho Madjozi gibi yetenekleri koruma altına almakta fayda var. Daha ilk dinleyişimde Changanya, videosu da çekilmiş olan Huku, Limpopo Champions League, Yaz' Abelungu, If I Die şarkılarına bayıldım. Eminim M.I.A. da duyduysa bayılmıştır. Tabii sonraki dinleyişlerimde Idhom, Ro Rali, Wa Penga Na ? şarkılarının da sevimliliği ve hip hop zekalarını fark etmek mümkün oldu.

Bunun yanında kapanışta yer alan Wakanda Forever, Kendrick Lamar'ın domine ettiği vasat Black Panther müziklerinin arasına konsa, kesinlikle albümün en parlak anlarından biri olurmuş. Don't Tell Me What To Do ve Going Down ise daha çok global pazarı hedef almış gibi duran şarkılar olduğu için pek heyecan vermedi doğrusu. Bazı şarkılara birer ikişer konuk olan yerel rapçilerin kattığı farklı lezzetler de bu nitelikli albümün dikkat çeken noktalarından. Madjozi, modayla da ilgili bir müzisyen. Daha doğrusu, bazen bize fazla rüküş gibi görünebilecek, ama Afrika'nın o rengarenk, ışıl ışıl, pırıl pırıl saç, takı, kıyafet zenginliğinin modernize dokunuşlarla daha da renklendiği moda tarzını yansıtıyor. (Black Panther'in de en iyi yanı buydu bana göre). Huku videosunda ve fotoğraflarında gördüğümüz tarz sahibi kızın, benzer bir tarzı müziğinde duyuyor olmak kaliteli bir tamamlanmışlık duygusu yaratıyor adeta. M.I.A. gittikten sonra ilk olarak 2016'da Tkay Maidza (TKAY), 2018'de de Jain (Souldier) ve Mai Lan (Autopilote) ile heyecan yaptım. Şimdi onlara Sho Madjozi de eklendi. Umarım bu kızlar uzun süre bizimle birlikte olur, hip hop'un, rap müziğin Nicki Sürmenaj gibi niteliksizlerin elinde oyuncak olmasına güçlü bir alternatif olarak nice (güzel, hoş manasında) albümlere adlarını yazdırırlar.

1. Ro Rali (feat. Makhadzi)
2. Idhom
3. Limpopo Champions League
4. Wa Penga Na ? (feat. Kwesta & Makwa)
5. Don't Tell Me What to Do
6. Huku
7. Changaya (feat. Marioo & Aubrey Qwana)
8. Kona
9. I Mean That
10. Yaz' Abelungu
11. Going Down (feat. pH Raw X)
12. If I Die
13. Wakanda Forever (feat. Ycee)

13 Aralık 2018 Perşembe

Tracy Chapman - Tracy Chapman


30 Mart 1964, Cleveland doğumlu Tracy Chapman, müzikal doğumuna denk gelen 80-90 kuşağının gönlünü çalmış şahane bir folk pop, folk rock, blues rock, pop rock bestecisi ve icracısı. Buna benzer klişe girişler herhangi bir müzisyeni tanımlamak için yeterlidir. Arkanızı dönüp gidebilirsiniz. Ama Chapman onlardan değil. Söz konusu kuşağa, o kuşağın sevinçlerine, hüzünlerine, politik ve sosyal öfkelerine tercüman olmuş bir kadın. Yine aynı kuşağın fertleri arasında yolu Chapman ile kesişmiş herkesin bir tanışma anısı veya onu konumlandırdığı nostaljik alanlar mevcuttur. Benimkinin pek özel bir yanı yok. TV'de nadiren, radyoda ise sık sık çalan Fast Car şarkısı haricinde hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan, sırf o şarkının hatırı ve diğer şarkıların da onun gibi çıkması umuduyla alınan bir kaset. Her dinleyişte biraz daha büyüyen, çiçek gibi açılan, üzerine yaşanmışlıklar bindikçe yerini daha da sağlamlaştıran, efkarlanmanın keyfini yaşatan bir kaset. En önemlisi de her şarkının Fast Car gibi olmayıp kendi küçük evrenlerini kurabilecekleri gerçeğini kabullendiren olağanüstü bir kaset.

Cinsiyetsiz bir sese, edebi yollarla anlatacak pek çok hikayeye, politik duyarlılığa, siyah blues köklerden beslenen, protest yönünü hep diri tutan çağdaş bir folk anlayışına sahip olması onu çok özel kılıyordu. Bu yenilikçi anlayış, mıymıntı folk şarkılarından medet uman, çoğu zaman da umduğunu bulamayan dinleyiciler için bulunmaz bir nimetti. Folk müziğin köklerine inmiş fakat orada çakılıp kalmamış, akılda kalıcı, zamansız, ana akım folk standartlarını modernize etmiş şarkılardı bunlar. Bunu sadece Fast Car'dan anlamak bile mümkündü. Ama onun hemen öncesinde açılışı yapan Talkin' Bout A Revolution, Chapman şarkılarının müzikal anlamda ne derece katmanlı olduğunu, lirik olarak da ne kadar cesur ve isyankar olduğunu gösterir nitelikteydi. Başlarda en geri planda kaldığını düşündüğüm Across The Lines, Why? ve For My Lover bile zaman içinde o kadar mücadele verdi, o kadar olgunlaştı ki, bu harikulade debut için kendi mütevazi evrenini yarattığını söylemek en doğru tanımlardan biri olmalı.


Chapman bu albümde körü körüne sadece folk müziğe yaslanmadı. Folk müziğe yaslandığı şarkılarda bile yenilikçi, ısrarcı, tutkulu olması bir yana, Baby Can I Hold You ile yürek yakan bir pop rock, She's Got Her Ticket ile olağanüstü güzel bir reggae, Mountains O' Things ile etnik tatlar taşıyan kıpır kıpır bir akustik pop yazdı. Hatta bütün enstrümanları susturup sadece ama sadece sesiyle Behind The Wall'u söyleyerek tüyler ürperten saf bir çıplaklık hissi yarattı. Hemen her şarkının bir yerlerine sinmiş olan country ruhu, eşine az rastlanır ses renginden dolayı yine her şarkıya sinmiş soul karizması altında toplanan tüm bu unsurlar bir bütünün birbirine muhtaç parçalarıydılar. İnceden pop caz esintisi taşıyan If Not Now ve koyu, karamsar, bitkin bir akustik güzellik olan For You'nun yaptığı kapanış da gerçekleşince, ortaya ölümsüzlüğünü ilan eden bir albüm çıkmış oldu. Tabii bu ölümsüzlüğü o zamanlar tam idrak edemiyorsunuz. İçinde sadece birkaç şarkının iyi olduğu, geri kalanları kazanmak için çaba göstermenin üşendirici göründüğü bir albüm sanıyorsunuz. Ama sonra müziğin derinlerine inip, sözlerin gücüne vakıf olmaya başlıyorsunuz. İşler değişiyor.

Gizli ve açık ırkçılık, politik zulüm, cinsiyetçilik, polis şiddeti, gelir adaletsizliği, kısıtlanan özgürlük, ve bu kara bulutların arasından sızan ışık hüzmeleri misali aşk, bu şarkıların öfkeli, arzulu, naif, şiirsel kimliklerini liriksel anlamda pekiştiriyor. Toplamda 8 stüdyo albümüne sahip bir folk sanatçısı olması, en iyisi de fazla örneğine (hele de kaliteli örneğine) rastlamadığımız siyah bir folk sanatçısı olması onu çok özel kılıyor. Mesele siyahlıktan ziyade, soul ve folk buluşmasından ortaya çıkan büyüde gizli. Sonraki 7 albümünde de bu büyü devam etti. Ama hiçbiri ilk olanın yerini tutamadı. 1987'de Tufts Üniversitesinde öğrenci olan, bir protesto etkinliği düzenlerken aradığı şarkıcıyı bir tavsiye üzerine "Cappucino" adlı bir kafede bulan oyuncu, yapımcı, senarist, yönetmen Brian Koppelman'in görür görmez, duyar duymaz çarpıldığı Tracy Chapman ismindeki bu genç kız, ünlü yapımcı David Kershenbaum'un da katkılarıyla Elektra Records ile anlaşmasa belki de bu harikulade şarkıları hiç duyamayacak, Tracy Chapman'ı hiç tanımayacaktık. Ama iyi şarkılar yazanların, üstüne onları iyi yorumlayanların önünde kimse duramıyor. Doğru yer, doğru zaman, doğru şarkılar olsun yeter...

1. Talkin' Bout a Revolution
2. Fast Car
3. Across the Lines
4. Behind the Wall
5. Baby Can I Hold You
6. Mountains O' Things
7. She's Got Her Ticket
8. Why?
9. For My Lover
10. If Not Now…
11. For You

6 Aralık 2018 Perşembe

Dirty Streets - Distractions


En son 2015 yılındaki White Horse albümleriyle saygımın sevgiye dönüştüğü Dirty Streets üçlüsü, sessiz sakin biçimde 5. albümleri Distractions'ı çıkardı. White Horse için söyleyeceklerimin hemen hemen aynısını Distractions için de söyleyebilirim. Peki aynı şeyleri söyleyeceksem neden tekrar bahsediyorum? Bunu kendime sordum. Son birkaç hafta o kadar kötü albümlerle düşüp kalkıyorum ki, içimde biriken şeyleri (aynı şeyler bile olsa) dışa vurmak için bahane arıyorum sanki. Clutch, Rival Sons, La Chinga, Planet Of Zeus, Black Country Communion, Spiritual Beggars gibi grupların her yeni işlerinin bendeki yansımalarını dile getirmek hoşuma gidiyor. Dirty Streets'i de bu ekibe dahil etmekte bir sakınca görmüyorum. Çünkü etrafa bakınca rock müziğin bu isimlere ne kadar ihtiyacı olduğu çok belli oluyor. Mesele sadece blues rock ile hard rock'ı karıştırmakta bitmiyor. Bu karışımı kendine has hale getirmek, iyi yazılmış şarkılarla pratiğe dökmek, küçük detaylarla kendini farklılaştırmak, farklılaştıramıyorsa da en azından sıkıcı hale sokmamak gerekiyor. Dirty Streets, bu beş albümlük yolda o karışımı kendine has hale getiremediği, iyi şarkılar yazamadığı, sıkıcı olduğu dönemler de yaşadı. Ama özellikle son iki albümdür artık iyice olgunlaştı. Bu kesin.

10 parçalık Distractions, beğeni sırama göre içinde Riding High, Can't Go Back, The Sound, Loving Man adında fişek gibi şarkılar barındıran bir albüm. Tasarlanışları, iniş çıkışları, riffleri, nakaratları oya gibi işlenmiş diye düşündürüyor. Ama bir yandan da o leziz garaj soundları sanki bir çırpıda çıkmış tadı da veriyor. Bu zıtlık o kadar canlı ve akıcı ki, White Horse dinlerken yaşadığım duygular bilinçaltından tekrar çağrılıyor. Şarkıların dizilimi de gayet güzel. Mesela açılıştaki Loving Man ve arkasından gelen The Sound tam ortamı ısıtmışken Dream ile psychedelic bir sakinlik yaratarak "acelemiz yok, tadını çıkaralım" mesajı veriyorlar adeta. Ama ardından kontrollü biçimde sahaya sürdükleri bombaları peşpeşe patlatarak gereksiz kaos yaratmadan da rock albümü yapılabileceğini gösteriyorlar. Albümün ilk yedi parçası bile yeterliyken, "tamam bu albüm olmuş" dedirtmişken üç şarkının daha beklediğini görüp mutlu oluyorum kendi adıma. Bu duyguyu yukarıda saydığım tüm gruplarda yaşıyor olmam da onların her yeni albüm yapışlarında beni tekrar gaza getiriyor.

Thomas Storz'un bas, Andrew Denham'ın davul çaldığı Dirty Streets'te gitar ve vokal Justin Toland'a ait. Mesela La Chinga için Ben Yardley ne ise, Dirty Streets için Toland da o. Şahane gitar numaraları, ritim korunakları, soloları kadar, tertemiz vokali de gruba belirgin bir karakter çiziyor. Fakat bu vokal Yardley'den farklı olarak hırçın ve yırtıcı değil, daha çok 70'lerin progressive rock vokallerini andıran bir yumuşaklıkta. Örneğin Yardley'yi Lenny Wolf'a, Axl Rose'a, Brian Johnson'a benzettiysem, Toland'ı ara ara Ian Anderson'a (Jethro Tull) benzetmiş olabilirim. Benzetmesek bile oldukça tanıdık bir ses olarak görme ihtimalimiz yüksek. İlk yedi şarkıdan sonra bekleyen üç şarkıya gelirsek, Death's Creep'in 70'ler psych atmosferinin dumanlı havasından bahsedebiliriz. Ama sonrasındaki sadece akustik gitar ve Toland düeti olan On The Way biraz daha albenili olup bir de albümün bitimine konsaymış daha iyi olurmuş gibi geldi. (Buradaki "gibi gelme" olayı da Rival Sons'ın Hollow Bones harikasındaki final şarkısı All That I Want'tan görmedir). Trying To Remember da albümü iyi kapatıyor ama sanki ortalarda yer alması daha normal olacak bir şarkı. White Horse ve Distractions ile çok iyi bir olgunluk dönemine girdiğini kanıtlayan Dirty Streets, bir sonraki sessiz sakin dönüşüne kadar arşivlenesi bir rock albümü daha yapmış. Ama üç yıl ara da biraz fazla. Daha erken bekleriz.

1. Loving Man
2. The Sound
3. Dreams
4. Riding High
5. Can't Go Back
6. Distractions
7. Take a Walk
8. Death's Creep
9. On the Way
10. Trying to Remember

30 Kasım 2018 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Kasım 2018)

The Joy Formidable - AAARTH
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Indie Rock, Noise Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cidada (Land on Your Back)
Wargirl - Wargirl
Yıl: 2018 ABD
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "How You Feel"
Escondido - Warning Bells
Yıl: 2018 ABD
Tür: Alt-Country, Pop Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crush on Her"
 
 
Novo Amor - Birthplace
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Indie Folk, Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Birthplace"
Hush Kids - Hush Kids
Yıl: 2018 ABD
Tür: Indie Folk, Pop Folk
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Love is a Made Up Word"
VA - Stranger Things: Music From the Netflix Original Series
Yıl: 2017 ABD
Tür: Pop Rock, New Wave, Synthpop, Hard Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Scorpions - "Rock You Like a Hurricane"
Wolvespirit - Fire and Ice
Yıl: 2018 Almanya
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock n' Roll Gypsy"
 
Lydmor - I Told You I'd Tell Them Our Story
Yıl: 2018 Danimarka
Tür: Electropop, Synthpop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Money Towers"
Sierpien - Реновация
Yıl: 2018 Rusya
Tür: Post-Punk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Oжor"
Mark Knopfler - Down the Road Wherever
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Blues Rock, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Trapper Man"
The Prodigy - No Tourists
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Big Beat, Electronic
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Light Up the Sky"
Molly Nilsson - 2020
Yıl: 2018 İsveç
Tür: Synthpop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Every Night is New"
Softer Still - Nuances
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Indie Pop, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eulogy"
Pearl Jam - Vs.
Yıl: 1993 ABD
Tür: Grunge, Alternative Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "W.M.A."
The Heat OST
Yıl: 2013 ABD
Tür: Hard Rock, Pop Rock, Pop, Soul
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: Boston - "More Than a Feeling"
The White Stripes - Elephant
Yıl: 2003 ABD
Tür: Garage Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Seven Nation Army"
Thunderball - 12 Mile High
Yıl: 2010 ABD
Tür: Downtempo, Funk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I C Colors"
The Link Quartet - Hotel Constellation
Yıl: 2014 İtalya
Tür: Funk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wrecking Machine"
 
The New Mastersounds - Renewable Energy
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Funk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Funk 49"
Def Leppard - The Story So Far
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pour Some Sugar on Me"

28 Kasım 2018 Çarşamba

Karise Eden - Born To Fight


2014'teki Things I've Done adlı ikinci albümün ardından dört sene gibi uzun bir süre sonra Born To Fight ile geri dönen Avustralyalı Karise Eden, yine en büyük gücünü şahane sesinden alan bir albüm yapmış. Ama ne var ki, Things I've Done sonrası için "soul ve R&B'nin blues ve rock ile kucaklaşmasını kutsayan şarkılarla dinleme" arzumu bir nebze köreltmiş bir albüm bu. The Voice 2012 Avustralya şampiyonu Eden, yine soul, R&B, blues yoğunluklu şarkılar söylüyor. Ancak 10 şarkılık albümün neredeyse yarısı fazlasıyla fabrikasyon ve standart bestelerden oluşuyor. Bunları Eden yerine ortalama bir şarkıcı seslendirse yüzüne bile bakılmaz. Yine zamanında Things I've Done için sarf ettiğim "şarkı dinliyor gibi değil, vokal dinliyor gibi" şarkılar albümün çoğunluğunu parsellemiş. Bu da çok can sıkıcı. Böyle bir sese bu şarkıların reva görülmesi insanın zoruna gidiyor. Önceki albümde en vasat Eden şarkısı bile onun bu geniş vokal yelpazesi sayesinde bir şekilde kendini dinletiyor, tutkusunu hissettiriyordu. Ama mesela Powerless gibi bir şarkı bunu bile yapamıyor bana göre. Sanki fazla hesaplı, fazla karışılmış, etrafı başka unsurlarla fazla çevrelenmiş gibi derinlikten uzak.

Stop Fucking With My Head ile gayet iyi bir başlangıç yapan albüm, albüme adını veren Born To Fight, kıvrak yapısıyla Baby Goodbye, iş görür bir soul rock olan Ain't Thinkin About You şarkılarıyla sivriliyor. Fakat Karise Eden'ın bir soul divası adayı olmasını tescilleyen asıl maharetleri Gimme Your Love ve Hopeless gibi damardan giren soul baladlarında görülüyor. Öylesine güçlü bir sesten bahsediyoruz ki, içine girdiği şarkıyı çok acayip yerlere götürebilecek, götürdüğü yerde acımadan yürekleri dağlayacak, sonra da şöyle hafifçe kafasını yana çevirip gözlerde bir damla yaşla orada bırakıp gözden kaybolacak kadar "ruh" ile dolu. Hüzün ona bir başka yakışıyor. Albümün en iyilerinden biri sayabileceğim Maybe You Can Love Me Anyway'deki sakin ve yıkık ruh halinin tüm kontrolünü elinde tutan o gücün kaynağı Aretha Franklin'den, Dinah Washington'dan, Etta James'ten, 50'lerden, 60'lardan geliyor. İşte insanın zoruna giden, bu nadir sesin gelecek nesillere kalıcı albümler, şarkılar bırakmaktansa, kendi albüm sınırlarında günü kurtarması, 2000'lerin uyduruk pop ikonları ile aynı, hatta daha yeni olduğu için onlardan aşağı muamele görmesi. Kısacası ses ne kadar iyi olursa olsun, onu ölümsüz kılan şarkılara ihtiyacı olacaktır. Karise Eden henüz o şarkıları yapmadı.

1. Stop Fucking With My Head
2. Temporary Lovers
3. Born to Fight
4. Gimme Your Love
5. Ain't Thinkin About You
6. Baby Goodbye
7. Powerless
8. Hopeless
9. Maybe You Can Love Me Anyway
10. Ted

17 Kasım 2018 Cumartesi

The Lions Rampant - It’s Fun To Do Bad Things


The Lions Rampant, Kuntucky kökenli genç bir rock triosu. Hangi rock derseniz, ya direk rock & roll, ya da garaj rock olarak isimlendirmek doğrudur. Aslında bu ikisi çok sıkı fıkı türler. Rock & roll dediğimiz şey de garajlara layık bir ruh içerir. Hatta bu ikisinin aynı tür olduğu savunularına sonuna kadar katılırdım. Fakat öyle enteresan gruplar türedi ki, garaj işi tamam da, adına rock dedikleri şey, rock müziğe doğrudan hakaret. Roll’a hiç girmiyorum, zira garajdaki bir alet çantasında ondan bulunmazsa yapılan müziğin tadında hep bir eksiklik seziyorum. The Lions Rampant’ta bu sıkı fıkılığı yoğun biçimde içinize çekmeniz mümkün. Hatta burada da ikisinin aynı tür olduğu savunularına sonuna kadar katılırım. 2010 Ocak ayı sonunda çıkan ilk albüm It's Fun To Do Bad Things cayır cayır yanıyor adeta. İlk şarkı Give Me girdiğinde, acaba kafadan punk abanması bir grup mu diye endişelenmedim değil. Ama endişelerim nakarata kadar sürdü ve garajın hamurunda bulunan punk dokunuşlarına kattıkları, iyi yazılmış şarkılarla da katmerledikleri enerjilerine duyduğum sevgiyle geri kalan 12 şarkıyı da sabırla beklemeye başladım. Lights On ile birlikte ümitlerim daha da arttı. Dakikalar ilerledikçe Shake It Out, Do You Feel It?, I'm A Riot, All Night RNR gibi başka cevherler de olduğunu görünce, kendileriyle boşuna zaman kaybetmediğimi anladım.

Yine de gelecekte daha iyi işler yapabilecek bir grup olacaklardır. Şu anki heyecanlarıyla konserlerde terden sırılsıklam edecek, boyun tutulmalarına yol açacak türden şarkılara ağırlık vermişler çoğunlukla. Ama diplerde bir yerde, oturup dinlenesi şarkılar da çıkarabileceklerinin sinyallerini de veriyorlar. Rock & roll oturup dinlenir mi demeyin. Esas onu yapmak marifet bana kalırsa. Tamam, “yaramazlık yapmak eğlencelidir” ve bu tür müziğin başına oturuyorsak “oturmaya gelmedik” moduna girmiş şarkılara da hazırlıklı olacağız. Ama biryerlerde gördüğüm “intelligence dance music” tanımlamasını böyle durumlarda sıklıkla aklıma gelir. Yani her tür, o tür ile özdeşleşmiş birtakım davranış biçimlerini de bize dayatmak zorunda mıdır? Kılık kıyafet mevzusu da bu dayatmalara bağlı olarak kendini gösterir. Çok uzun bir hikâyedir bu. Bir dans şarkısı, sırf dinlemek için, bir akustik folk şarkısı sırf dansetmek için yapılmış olamaz mı? Yine de her şeye rağmen Lights On, Make Up Your Mind, Leave Me Alone, I’m A Riot şarkılarında oturmak, hele de kalabalık ortamlarda pek bir zor. Hele de vokal ve gitardaki Stuart MacKenzie, ara ara Mick Jagger gibi “yeah”ler çektikçe insanın içi kaynıyor. Çok eğlendikleri belli. Fotoğraflarından da anlaşılıyor. Böyle müzik yaptıkları sürece hak ediyorlar da...

1. Give Me
2. Lights On
3. I Need (Your Love)
4. Kara
5. Shake It Out
6. Cocaine Anne
7. It’s Fun To Do Bad Things
8. Do You Feel It?
9. I’m A Riot
10. Make Up Your Mind
11. Leave Me Alone
12. All Night RNR
13. Cigs & Gin

7 Kasım 2018 Çarşamba

Second Sun - Eländes Elände


İsveçli grup Second Sun'ın Hopp/Förtvivlan adlı muhteşem debut albümünün üzerinden üç sene geçmiş. Ama daha üç gün önce dinledim ve hala bu albümden yeni şeyler keşfediyorum. Çaktırmadan ikinci albümleri Eländes Elände'yi çıkardılar ki elim ayağım birbirine dolandı desem yeridir. Death/trash metal grubu Tribulation davulcusu Jakob Ljungberg'in önderliğindeki grup, Adam Lindfors (Dead Lord), Sofia Rydahl (Gravmaskin) ve Marcus Hedman (Moralens Väktare) adındaki müzisyenlerden oluşuyor. Parantez içindeki az sayıda insanın bildiğini düşündüğüm gruplardan gelme bu insanlar ilk albümde de Ljungberg ile çalışmışlar mı bilmiyorum ama sound yine aynı sound. İyi ki de öyle. Zira Hopp/Förtvivlan'da 70'ler ve 80'ler başı rock sounduna sadık kalmak suretiyle vizyon sahibi bir progressive, psychedelic, space rock derlemesi sunmuşlar, olağanüstü rifflerle aklımı başımdan almışlardı. Çıta bu denli yüksek olunca Eländes Elände'nin ne yapacağının merakını dizginledim. Yaklaşık bir hafta albüme hiç elimi süremedim. Belki de bazı grupların çok beğendiğim ilk albümlerinin ardından ikincide çuvalladıklarını görmenin korkusu da bunda etkili oldu.

Nihayet üst üste rezalet albümler dinledikten sonra kulağımın pasını alsın diye merakımın dizginlerini bırakarak albüme başladım. Açılışta yer alan Vems Fel, öyle bir coşturdu ki, Second Sun'lı günler tekrar başlıyor diye içimi bir sevinç kapladı. Tıpkı tüm Second Sun şarkıları gibi Verms Fel de 70'lerden bir albümden kopup gelmişçesine köklere bağlı. Ama bu bağlılık, grubun şarkı yazma yaratıcılığı ile bütünleştiğinde çok daha anlamlı hale geliyor. O yüzden öne çıkan, geri kalan, isim isim önerilecek şarkı bulmak güçleşiyor. Kendi ana dillerinde söylemeleri, şarkı isimlerinin de İsveç dilinde olması, hangi şarkı nasıldı, hangi riff vardı, temposu yüksek miydi, düşük müydü, şu dilime yapışan gitar melodisi hangi şarkıdaydı gibi soruların cevaplarını vermeyi de zorlaştırıyor. Bu harika bir durum benim için. Zira Second Sun albümleri bittikten sonra geçici hafıza kaybı yaşatıyor. Bir sonraki dinlemeye kadar bu sorularla cebelleşiyorum. Dediğim gibi daha ilk albüme doyamamış, hala ondaki şarkıları birbirinden ayırt edememişken şimdi bir de Eländes Elände çıktı başımıza!

Förneka Allt, Enda Sunda Människan i Världen, Sång Till En Slagen Kämpe gibi şarkılarda olduğu gibi basit, belki de bu yüzden kimsenin yüz vermediği detayları bir şarkıya toplayıp onları yaratıcı fikirlerle sağlam rock şarkılarına dönüştürme becerileri aynen devam ediyor. Hammond organ kullanımını yaygınlaştırarak şarkılara güç katmak da bu beceriler arasında yerini almış. Bazı şarkılarda detone olmuş vokaller bile göze fazla batmıyor. Ama mesela Noll Respekt'teki gibi vokal fazlalığına da gerek yokmuş diye düşünebiliyoruz. Tabii bunlar devede kulak. Şimdilik Hopp/Förtvivlan bu ikinci albümün bir tık üzerinde. Benim gözümde o tıkı aşabilen şarkıların başında, şahane melodisiyle az biraz Anadolu rock atmosferi yüklenmiş Ingen Tid För Allting geliyor. Şarkı isimlerini aklımda tutamadığım gibi bu enfes melodileri de aklımda tutamıyorum ve bu beni her dinleyişte biraz daha heyecanlandırıyor. Belki sadece Det Betyder Allt'ın çok güzel bir balad, albümün isim şarkısı Eländes Elände'nin de kapanışa konmuş bir enstrümantal olduğunu hatırlayabilirim. Onun dışında kalan her iki albümdeki en iyi şarkılar nedir sorusuna ayak üstü cevap veremem. "Dinlemen lazım" derim ancak.

1. Vems Fel
2. Förneka Allt
3. Noll Respekt
4. Sång Till En Slagen Kämpe
5. Enda Sunda Människan i Världen
6. Ingen Tid För Allting
7. Du Ska Se Att Det Blir Sämre
8. Det Betyder Allt
9. Panikångestattack
10. Eländes Elände

31 Ekim 2018 Çarşamba

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2018)

Joe Strummer - Joe Strummer 001
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Pub Rock, Punk Rock, Post-Punk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Trash City"
Odette - To a Stranger
Yıl: 2018 Avustralya/İngiltere
Tür: Pop Soul, R&B
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lights Out"
The Crystal Method - The Trip Home
Yıl: 2018 ABD
Tür: Breakbeat, Electronic
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Moment of Truth"
Gregory Alan Isakov - Evening Machines
Yıl: 2018 Güney Afrika/ABD
Tür: Indie Folk
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Too Far Away"
The Blind Suns - Offshore
Yıl: 2018 Fransa
Tür: Dream Pop, Surf Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Texas Sky"
2Cellos - Let There Be Cello
Yıl: 2018 Hırvatistan
Tür: Classical, Cover
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Whole Lotta Love"
Sandrider - Armada
Yıl: 2018 ABD
Tür: Stoner Rock, Stoner Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lungs"
Tia Gostelow - Thick Skin
Yıl: 2018 Avustralya
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Phone Me"
Alice In Chains - Jar Of Flies
Yıl: 1994 ABD
Tür: Acoustic Rock, Grunge
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "No Excuses"
TVAM - Psychic Data
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Neo-Psychedelia, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bitplain"
Maïa - Plus Que Vive
Yıl: 2018 Kanada
Tür: Indie Pop, Chanson
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Seule comme une étoile"
Yumi and The Weather - Yumi and The Weather
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Indie Pop, Neo-Psychedelia
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Look at the Night"
The Allergies - Steal the Show
Yıl: 2018 İngiltere
Tür: Funk, Breakbeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Steal the Show (feat. Andy Cooper)
Wolfheart - Constellation of the Black Light
Yıl: 2018 Finlandiya
Tür: Melodic Death Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Saw"
Blue Dream - Volume Blue
Yıl: 2018 ABD
Tür: Hard Rock, Grunge, Funk Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Kingsury Goldmine"
Merzhin - Nomades
Yıl: 2018 Fransa
Tür: Alternative Rock, Folk Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Substance"
Lindsay Buckingham - Solo Anthology: The Best of Lindsay Buckingham
Yıl: 2018 ABD
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Countdown"
Did You Die - Royal Unicorn
Yıl: 2018 Kanada
Tür: Indie Rock, Post-Punk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Like I Care"
Tulani - Unscripted
Yıl: 2018 ABD
Tür: Soul, R&B
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Got Some Nerve"
Jóhann Jóhannsson - Mandy
Yıl: 2018 İzlanda
Tür: Dark Ambient, Score
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Children of the New Dawn"

26 Ekim 2018 Cuma

La Chinga - Beyond The Sky


La Chinga (2013) ve Freewheelin' (2016) albümlerinin ardından Beyond The Sky (2018) ile albümleri üçleyen, üçlemekle kalmayıp üçte üç yapan Kanadalı hard rock üçlüsü La Chinga, bu klasmanda az bulunan istikrar sahibi bir grup. İlk iki albümle yakından ilgilenmiş bir dinleyen olarak Beyond The Sky'ın da iyi çıkacağına neredeyse emindim. Çünkü o istikrarın korunacağına olan inanç, tarif edilmesi zor fakat sadece önceki iz bırakmışlıklardan edinilen sağlam hissiyatlarla sağlanıyor. Blues katkılı hard rock yapan grupların ilham kaynakları çok fazla. ama bunlardan yerinde faydalanıp kendine güçlü paylar çıkaranlar o kadar fazla değil. La Chinga bu payları üç albümdür çok iyi çıkarıyor. İlk iki albümden bahsederken Led Zeppelin, Robert Plant, Cinderella, Rage Against The Machine, Red Hot Chili Peppers gibi isimleri azar azar anmışım. Tabii hiçbiri doğrudan bir referans değil La Chinga için. Çünkü onları klasik hard rock vizyonlarına katık ederek kendi kimliklerini oluşturma iyi niyetindeler. Sıkı rifflerle oluşturulmuş kaya gibi bestelerle yürüyorlar. Daha önce duyulmamış, sıradışı parçalar yazmıyorlar belki ama en azından yarısında sıkılıp çıkacağım şarkılar yapmıyorlar.

11 şarkılık Beyond The Sky'da da yine hard rock tarihinden türlü yansımalar görmek mümkün. Benim için albümün yıldızı, süper gitar riffi ve dinamik yapısıyla Zeppelin mirasını fazlasıyla hissettiren Wings Of Fire oldu. Ondan sonra ise sanırım yine benzer özellikler taşıyan Keep On Rollin'. Ama bu şarkıda ekstradan, ilk yıllarına bayıldığım Alman grup Kingdom Come tadı da aldım ki, onlar zaten Zeppelin'den en verimli şekilde beslenmiş gruplardan biridir benim gözümde. Bu benzetmenin bir diğer nedeni de, La Chinga'ya karakter katan solist Ben Yardley'nin Keep On Rollin'deki vokalinin Lenny Wolf'u anımsatması. Yardley bunu her albümde yapıyor. Onun sesinde şarkılar arası değil, aynı şarkıdaki dizeler arasında bile farklılaşmayı becerebilen bir güç var. Mesela ilk dizede Axl Rose duyar gibi olurken, ikincide mikrofona Ozzy Osbourne geçiyor. Veya Killer Wizard'da vokal için Brian Johnson'ı (AC/DC) kafalamışlar herhalde diye kendi kendinize espriler şakalar yapabiliyorsunuz. Bunun tek handikapı (ki bana göre hiç de öyle değil), karakteristik bir Yardley vokalinin oluşmamış olması görüşü. Oysa bu durum tam tersine müthiş bir çeşitlilik sağlıyor.

Adını zikrettiğim şarkılara ilaveten, açılışa konan Nothin' That I Can't Do, albüme adını veren Beyond The Sky, klasik/psychedelic arası karizmasıyla albümün ağır abisi gibi takılan Mama Boogie, nedense o kadar benzeri arasından bana İngiliz grup Thunder'ın 90'lar başındaki halini hatırlatan Feel It In My Bones ve ısınma gayretlerimi sürdürmekte olduğum (fazla uzun sürmez) Black River ile Death Rider da çok iyi La Chinga şarkıları. Albümün kapanışını yapan H.O.W. ve Warlords adlı son iki şarkı ise bana 80'leri 90'lara bağlayan hard rock diyarından kopup gelmiş iki örnek olarak gözüktü. Hiç de kötü parçalar olmamakla birlikte albüm geneline göre fazla normal durmaları farklı bir tat bıraktı. Belki de toplamda albümün son 7 dakikasına böyle nostaljik bir sound katarak veda etmek istediler. Ama La Chinga triosu o nostalji dahilinde bile numaralarını çekmeyi ihmal etmemişler. Aralarındaki uyum ilk albümden bu yana hiç azalmamış. Yardley'nin sesini o kadar övdük ama şahane ritim gitarlarını, yaratıcı sololarını ne kadar övsek yetmez. Carl Spackler bas gitarını ve Jay Solyom davulunu da öyle. Tüm bu pozitif özelliklerinin yanında, çok ortalık malı bir grup olmamalarından, işlerini en güzel şekilde sessiz ve derinden halletmeyi bilmelerinden dolayı La Chinga'yı çok seviyorum.

1. Nothin' That I Can't Do
2. Wings of Fire
3. Mama Boogie
4. Black River
5. Beyond the Sky
6. Keep on Rollin'
7. Killer Wizard
8. Death Rider
9. Feel It in My Bones
10. H.O.W.
11. Warlords

15 Ekim 2018 Pazartesi

Mad Season - Above


Alice In Chains solisti Layne Staley, Pearl Jam gitaristi Mike McCready, The Walkabouts basçısı John Baker Saunders ve Screaming Trees davulcusu Barrett Martin'den oluşan ve "supergroup" denilen projelerden biri olan Mad Season, 1994 yılında girdikleri uyuşturucu ve alkol rehabilitasyonunda tanışan McCready ve Saunders'ın temellerini attığı bir gruptu. İkili önce Martin ile anlaştı. Ardından McCready'nin girişimleriyle bir başka rehabilitasyon gediklisi Layne Staley gruba dahil oldu. Ama bu kez McCready herkesin ayık olmasını istiyordu. Başlangıçta bir albüm düşüncesi olmasa da yaşadıkları uyum, az sayıdaki sahne performansının gördüğü ilgi ve yazdıkları bazı şarkıların işi daha da ciddiye bindirmesi sonucu saçma birkaç ismin ardından Mad Season adıyla bilinmeze yelken açtılar.

Üç kişi iken bazı şarkıları hazırlayan grup, Staley'nin bütün sözleri yazmasıyla stüdyoya girmeye hazır hale geldi. Sadece üç prova ve birkaç sahne şovu sonrası sadece 1 haftada tüm albüm bitti. Birkaç gün de Staley'nin vokaline ayrıldı. Ortaya çıkan Above, içine doğduğu grunge kültüründen taşıdığı izler kadar taşımadığı izlerle de fark yaratan bir albümdü. Çıktığı dönem biraz şaşırtsa da, artık ilgili ilgisiz yüzlerce grupla iyice gına getiren grunge'ın sert monotonluğuna ilaç gibi gelen bir sakinlik, derinlik, esrarengizlik taşıyordu. Yıllandıkça demlendi. Tıpkı Temple Of The Dog'un kendi adını taşıyan ilk ve son albümü gibi ilk ve son olduğu için, en önemlisi de 5 Nisan 2002'de 34 yaşında aşırı dozdan hayatını kaybeden Layne Staley'nin son stüdyo çalışması olduğu için anlamı daha da arttı. (Tek şarkı için biraraya gelen bir başka süpergrup Class Of '99'ın 1998 yılına ait şahane Pink Floyd coverı Another Brick In The Wall (Part 2)'yu saymazsak.) Bu yüzden Above'ın 90'lar rock müziğinin demirbaş albümleri arasında kendine ait mütevazi bir yeri vardır.

Bu mütevazi yer, bazı şarkılarda grunge dışına daha rahat girip çıkabilme özgürlüğünün, grunge'ı törpüleyerek akustik biçimde psychedelic bir yoğunluk katabilme hoşgörüsünün filizlendiği bir yerdi. Örneğin I Don't Know Anything diye pür bir grunge şarkısı ile Long Gone Day diye tropik esintiler taşıyan bir caz rock/swing şarkısını aynı albüm içinde arka arkaya buluşturabildiler. Deneyseldiler ama bunu alıştıkları rock geleneklerinin kontrolünde pratiğe döktüler. Albümdeki Wake Up, Artificial Red, Lifeless Dead ve enstrümantal November Hotel benim için her daim dinlemesi zahmetli şarkılar oldu açıkçası. Çünkü psychedelic yoğunlukları fazlaydı ve sanki birer atanamamış Alice In Chains şarkıları gibiydiler. Grubun doğaçlama yeteneklerine teslim edilmiş emprovize şarkılara benziyorlardı. Ama Temple Of The Dog gibi jam özellikleri pek yoktu. Aceleye gelmiş olabilirlerdi vs. Ama bunlar Above'ın iyi bir albüm olmasının önünde engel değildi.

 
Layne Staley (1967 - 2002)

Grunge geleneklerine bağlılıklarından, belki birkaç rötuşla Alice In Chains albümlerine de konulabilirlik potansiyellerinden ötürü X-Ray Mind ve I Don't Know Anything, hararetli grunge kitlesini heyecanlandırmıştı. Fakat artık bu alemde her türlü şarkıyı denemiş olan Layne Staley ve ekibi için Mad Season'ın anlamı daha farklı ve içe dönüktü. Above ise neşeli bir albüm olmaktan çok uzaktı. Hüznünün zirvesini ise River Of Deceit ve kapanıştaki All Alone temsil ediyordu. Sırf bu iki şarkı bile Mad Season'ı ölümsüzleştirmeye yetecek güce sahipti. River Of Deceit, albümde derli toplu gözüken, üzerine düşünülmüş, birkaç filtreden geçmiş izlenimi yaratan tek şarkıydı benim için. All Alone ise o sakin, dramatik, az da olsa gerilimli havasıyla üzerinde fazla düşünülmemiş, bir kerede çıkmış, bu doğallık yüzünden olağanüstü güzel bir beste gibiydi her zaman. Devamı gelmeyecek bir grubun, devamı gelmeyecek albümünün ilk ve son vedası. Aynı zamanda grunge dünyasının güzel çocuklarından biri olan Layne Staley'nin de vedasına mükemmel bir fon şarkısıydı.

Staley'nin şekilden şekile girebilen muhteşem sesi ve şarkı sözlerindeki içsel edebi vizyonu sayfalar dolusu yazılmayı, üzerinde saatler dolusu konuşulmayı hak ediyor. Uyuşturucuların ve bazı söylentilere göre aşk acısının yiyip bitirdiği Staley yüzünden Alice In Chains dağılma noktasına geldi. Turneler iptal oldu. İyice kilo veren, sahnede şarkı sözlerini unutmaya başlayan, üretkenliğini yitiren bir adama dönüştü. Önce 1996'daki MTV Unplugged, ve Kiss ile çıktıkları turne sonrası ipler koptu. Uzun süre haber alınamayan Staley'nin cansız bedeni bulunduğunda kimliği ancak otopsiyle tanınacak haldeydi. O da tıpkı yakın dostu Andrew Wood gibi aşırı dozdan ölmüştü. Yapılan çalışmalar sonucu 5 Nisan 2002'de 35 yaşında öldüğü belirlendi. 5 Nisan 1994'te ölen Kurt Cobain ile aynı acı tesadüfü taşıması ise grunge tarihine yazıldı. Onu Alice In Chains albümlerinde türlü ruh hallerinde duyduk. Mad Season hadisesi ise Staley'nin gitmeden önceki son seslenişi gibiydi. En azından benim için hep öyleydi. Yoksa şu şarkı öyleydi, bu şarkı böyleydi meselesi değil. Onun gibi adamlar ölse bile her dinleyişte bir yerlerde diriliyorlar zaten. Zira Andrew Wood, Kurt Cobain, Layne Staley, en son da Chris Cornell diğer tarafta bir süper grup daha kurmuş olduklarına dair güçlü hislerim var.

1. Wake Up
2. X-Ray Mind
3. River of Deceit
4. I'm Above
5. Artificial Red
6. Lifeless Dead
7. I Don't Know Anything
8. Long Gone Day
9. November Hotel
10. All Alone