28 Ağustos 2016 Pazar

The Dustaphonics - Johnny & Bo


Gitarist Yvan Serrano'nun çeşitli müzisyenler ve vokalistlerle çalıştığı proje grup The Dustaphonics, dördüncü albüm Johnny & Bo'yu sunar! Londra'nın saygın ve tanınmış isimlerinden biri ama Londra dışında öyle fırtınalar koparmamış bir grup olarak The Dustaphonics, funk, soul, R&B, rock'n roll, surf rock karışımı deli dolu bir müzik yapıyor. Bütün albümlerini zevkle takip etmiş biri olarak bu albüm vesilesiyle nihayet bu oluşuma duyduğum sevgiyi dile getirme fırsatı elde etmiş oldum. Adından ve kapağından bir miktar anlaşılacağı üzere Johnny & Bo, sadece The Dustaphonics'in değil, milyonlarca müzisyenin en büyük iki ilham kaynağı olan Ramones gitaristi Johnny Ramone ve Bo Diddley'e ithaf edilmiş. İlginç bir kombinasyon olduğu aşikar. Bu her telden çalan bir albüm görüntüsü hem Johnny, hem de Bo severlere çok keyifli dakikalar yaşatacaktır. Şahsen Johnny'ye bayılmam ama Bo Diddley dinlemek bünyeme hep iyi gelmiştir. Albüme adını veren parça, bu tuhaf ikiliyi aynı anda anımsatan çok fırlama bir beste ve aynı zamanda albümde çokça bulunan parlak anlardan sadece bir tanesi.

Grup her telden çalmasına çalıyor ama bu tellerin dekorunda çoğunlukla surf rock var. Ama kimi zaman rutinleşip uyuşuk bir yaz tembeline dönüşen surf şarkılarından farklı olarak hep başka maceralara atılarak var. Listen To The Showman Twang'in gururla başı çektiği bu grupta Tura Satana Tribute Song (ki adından da anlaşılacağı üzere kült film Faster, Pussycat! Kill! Kill!'in kült oyuncusu, aynı zamanda Serrano'nun da arkadaşı olan Tura Satana'ya ithaf edilmiş), yaz sıcağındaki hoş esinti gibi Dreams On Screen (Dolce Vita Dream) ve "karizmatik bir surf rock şarkısı nasıl olmalıdır" sorusunun en basit cevaplarından biri olabilecek enstrümantal Cachaça yer alıyor. Kapanıştaki jeneriklik Love Jinx'i dinlemek her seferinde büyük bir keyif benim için. Aynı keyfin süper bir funk rock versiyonunu Q Sounds Groove ile yaşıyorum. You Don't Love Me Anymore (ve aynı şarkının bir de nefesliler versiyonu) Johnny Ramone'ye The Dustaphonics dilinde selam gönderen ender şarkılardan biri. Ama surf de olsa, soul ve funk da olsa, Ramones'in o deli dolu atmosferi ince ince biryerlerden sızıyor.

Tüm bunlara ska türünün İngiliz temsilcilerinden The Specials şarkısı Gangsters ve Ike Turner imzalı kulak dolduran bir soul blues rock bestesi olan I'm Hurting adında iki adet de cover eklenince ortaya buram buram kalite kokan bir albüm çıkıyor. Johnny & Bo bittiğinde sanki üzerimden günün yorgunluğu alınmış, yenilenmişim gibi hissediyorum. Hani doktor olsam, aynı dertten muzdarip olanlara vitamin niyetine ilaç diye günde bir defa yazardım. Şarkılara harika seslerini solo veya geri vokal olarak veren afetleri Hayley Red, Aina Roxx, Kay Elizabeth diye ismen de analım, sevgi ve saygılarımızı da sunalım. Birçok şeyde olduğu gibi yapımda da emeği geçen Yvan Serrano'ya, çeşitli kaynaklarda önüne "efsanevi" kelimesi getirilen DJ Healer Selecta da eşlik etmiş. Tüm bu bilgiler ne işime yarayacak demedim, bu güzel insanlardan biriyle biryerlerde karşılaşırsam ya da takip etmek istersem bir kenara not alayım dedim. Çünkü Johnny & Bo gibi albümlere sıklıkla ihtiyaç duyuyorum ve bazen küçücük bir isim bile beni başka barlara, kulüplere, şarkılara, albümlere götürüyor.

1. You Don't Love Me Anymore
2. Johnny & Bo
3. Q Sounds Groove
4. Listen To The Showman Twang
5. Cachaça
6. Dreams On Screen (Dolce Vita Dream)
7. Gangsters
8. I'm Hurting
9. Tura Satana Tribute Song
10. You Don't Love Me (Horns)
11. Love Jinx (Instrumental)

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Joseph - I'm Alone, No You're Not


İkizler Allison ile Meegan ve ablaları Natalie Closner'dan oluşan Joseph, Portland'ta filizlenmiş bir folk triosu. Joseph ismini, Oregon'un küçük bir kasabası olan Joseph'ta yaşayan büyükbabaları Jo'dan aldıkları bilgisini ilk elden aradan çıkaralım. Konu birlikte müzik yapan üç kardeş olunca, bu durumun onlara aileden bulaştığını anlamak için kahin olmaya gerek kalmıyor. Hangi ebeveyni ne çalıp söylüyordu bilmiyoruz. Ama ilginçtir, kardeşler birkaç yıl öncesine kadar birlikte müzik yapmamışlar. Ne zaman ki Natalie, bir abla olarak kardeşlerin birlikte müzik yapmalarının zevkini tatmak gerektiğine kanaat getirmiş ve kendilerinde var olan yeteneklerden herkesin haberdar olmasını istemiş, o zaman Joseph resmen kurulmuş. Ama "çok da iyi olmuş" cümlesini 2014 tarihli ilk albümleri Native Dreamer Kin'i duyduktan sonra değil, 2016 tarihli ikinci albüm I'm Alone, No You're Not'ı duyduktan sonra kurdum. İlk albüm, gerek çok fazla yerel gibi görünen bir folk tutumu, gerekse bu yerelliği sıkıcı şarkılarla daha da bunaltan acemilikleri / vasatlıkları yüzünden hiç olmasa da olurmuş bir albüm. Zaten önce I'm Alone, No You're Not'ı duymamış olsam, ilk albümlerinden sonra onlara bir daha dönüp bakacağımı pek sanmıyorum. Böylece bu güzel albümü ıskalayacaktım. Hatta kimbilir bu yüzden kaç güzel albümü ıskalamışızdır.

Joseph, ikinci albümde yine folk merkezli, ama indie pop ve pop rock destekli, daha da güçlendirilmiş bir müzikle karşımıza çıkıyor. Güçlü kelimesinden daha gürültülü, daha görkemli ve kalabalık bir anlam çıkmasın. Bu gücün en belirgin yanı, yazdıkları tutkulu şarkılar. Mesela açılıştaki şahane Canyon, bazı yorumlarda görüp hak verdiğim yoğun Fleetwood Mac etkileriyle bezenmiş bir parça. Özellikle üçlünün vokal zenginliklerinin iyi tasarlanmış bir besteyle buluşmasının bence en sağlam kanıtı. Canyon ile beraber, ilk single olan coşkulu folk bestesi White Flag ve sevimli indie pop SOS (Overboard), albümün muhtemelen en çabuk benimsenecek üç şarkısı bana göre. Hani ben etmem de, genel olarak Blood and Tears'ı da bu gruba dahil edebiliriz. Geri kalan şarkılar biraz uğraştırdı açıkçası. Ama bu uğraşlarım sonucu I Don't MindWhirlwind ve Honest gibi üç cevher daha kazandım. Öyle ki bu üç şarkıyı ilk dinlediğimde bana hiçbir şey ifade etmediler. Oysa konsantre olup kendimi akıntıya bıraktığımda kendilerini çok iyi gizlemiş çok iyi şarkılar olduğunu yavaş yavaş (favorimdir!) anladım. İsmini yazmadığım diğerleriyle de temaslarım sürüyor. Şimdilik onların birşeyler gizleyip gizlemediklerini bilmiyorum. Fakat ismini yazdıklarım ziyadesiyle tatmin edici şarkılar.

I'm Alone, No You're Not en başta çok kuvvetli bir vokal albümü sayılır. Kardeşlerin şarkılara uygun gördükleri vokal biçim, ton, şiddet, naiflik gerçek anlamda profesyonel işi bir tecrübe gerektiriyor. Folk, pop, rock artık ne varsa bu üçlü vokal disiplinine hizmet etmekte. Hatta keşke bir de a capella versiyonu olsa da onu dinlesem diye düşündüm. Müziğin içindeyken bile vokallerin o duygusal çıplaklığını hissetmek hiç de zor değil. Ana ve geri vokallerin sürekli değiştiği, birbirini gölgelemediği, boğmadığı, tam tersi kol kola, omuz omuza yürüdüğü bir denge söz konusu. Bu kadar profesyonel bir uyumu bu kadar kısa bir sürede elde etmelerine kendileri bile şaşırmıştır büyük ihtimalle. Bu pozitifliklerin ilk albüme yansımamış olmasını da vasat şarkılara vermek lazım belki de. Tabii bana vasat gelen, Portland esnaf ve sanatkarına öyle gelmemiştir. Lakin I'm Alone, No You're Not, yaz bitiminin verdiği hüznün maddeleşmiş hali gibi, kaybedilen / bulunan aşkın sürüklediği serseri mayın gibi, başkalarının yalnız olmadıklarını bilerek yalnız olmanın verdiği buruk sevinç gibi bir albüm.

1. Canyon
2. SOS (Overboard)
3. Blood and Tears
4. Hundred Ways
5. Planets
6. I Don't Mind
7. Whirlwind
8. White Flag
9. More Alive Than Dead
10. Honest
11. Sweet Dreams

16 Ağustos 2016 Salı

Living Colour - Time's Up


1984'te New York'ta kurulan Living Colour, ilk defa MTV'de duyduğum Cult Of Personality şarkısıyla daha önce duymadığım tarzda bir müzik koymuştu önüme. Ama bu şarkının yer aldığı 1988 tarihli ilk albüm Vivid bir türlü bulunamıyordu. Bandrollü kaseti zaten yoktu ama yeraltı tedarikçilerine de düşmemişti nedense. Buldun bulamadın derken sene 1990 oldu. Önceden çıkacağını öğreneceğim bir kaynak olmadığı için birgün ikinci albüm Time's Up'ın bandrollü kasetini raflarda görmek çok acayip bir duyguydu. Nerede, ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Ama hatırladığım tek şey, satın almak için hiç tereddüt etmediğim. Vivid'den önce sahip olduğum Time's Up'ı walkmenime taktıktan sonra tek bir saniyesini bile atlamadan dinlemeye başladım ve bittiği an anladım ki bu albümü dinlemekten hiç bıkmayacağım. Bunun sebebini o zaman kendimce anlamıştım ama anlatabilir miydim bilemiyorum. Aradan 26 yıl geçtikten sonra şimdi anlatayım:

Run-DMC ve Aerosmith harikası Walk This Way'den sonra bunu kalıcı bir tarz olarak benimseyen, bu yolda ciddi ciddi ilerlemeyi düşünen bir hip-hop / rock sentezi yoktu. Sanki Walk This Way bir defaya mahsusmuş, böyle bir sentez sadece kırk yılda bir düğünlerde bayramlarda yapılabilirmiş, onun dışında bu iki yemek asla aynı sofrada yenmezmiş gibi bir algı yaratılmıştı. Hemen hemen aynı dönemde rastladığım Red Hot Chili Peppers'ın dördüncü albümü Mother's Milk de üzerimde farklı bir etki yaratmış, benim için alternative rock kavramının tam tanımı olmuştu. Bu etki neydi? Rock müziğe ustalıkla entegre edilen funk ve hip-hop unsurlarıydı. İşte Living Colour, bu entegrasyonu olağanüstü bir biçimde deneyimleyen, 90'ların başında çıktığı halde hiçbir zamana ait olmayan Time's Up'ı özgün bir tarz olarak ilan etti. Alternative rock, funk rock, punk rock, hard rock, pop rock, caz rock, afro ezgiler ve tüm bunlara zekice sızdırılmış hip-hop kültürü bu tarzın yapıtaşlarını oluşturuyordu. En önemlisi de siyah bir grup olmanın doğal getirisi "soul" duygunun iliklere kadar işleyen, ambiyans yaratan dengelerine sahip olmalarıydı.

Living Colour için siyah olmanın doğal getirilerinden biri de liriklerde görülen politik duruşlarıydı. Yalancı, ikiyüzlü politikacılara, önyargılı şiddet yanlısı polislere, zayıfı köleleştirerek ezmeye çalışan zenginlere, her fırsatta içindeki ırkçıyı ve bölücüyü dışa vuran aramızdaki ruh hastalarına zekice sözlerle yüklenen grup, Public Enemy'nin üzerindeki "siyah güç" misyonunun yükünü de bir miktar hafifletmişti. Yine aynı dönemde çok daha sert bindirmeler yapan Rage Against The Machine ile siyahi kitleye latin hassasiyetleri de eklendi. Ama hepsinde geneli kucaklayan, zayıfın, sırf renginden dolayı ötekileştirilenin ve her türlü haksızlığa uğrayanın yanında yer alan kolektif bir bilinç hakimdi. Bu bilinç, Living Colour liriklerine küfürsüz ama yer yer küfür etkisi de bırakabilecek kızgınlıklar, kontrollü bir öfke, şık bir kara mizah suretleriyle yansıdı. Ama bence bu liriklerin müzikle bütünleşerek kanlı canlı şarkılar bütünü olmayı başardığı en güçlü albüm Time's Up'tı. Tür sıçramalarını şarkıdan şarkıya olduğu kadar şarkıların kendi bünyesinde de yapabilen Living Colour için lirik açıdan dobra sıçramalar yapmak zaten çocuk oyuncağıydı.


Saat sesleriyle başlayan ilk şarkı Time's Up, karamsar gerçekliğiyle çevreci bir punk rock olarak fişek misali açılış yapıyor. Tabii Living Colour usülü çeşnili bir punk'tan söz ediyoruz. Yoksa ormanların, nehirlerin, denizlerin elimizden kayıp gidişini, zamanın hiçbir zaman bizim yanımızda olmayacağını Green Day misali çakma bir punk ile anlatmak aynı etkiyi uyandırmazdı. Albüme başlarken körün istediği bir göz misali acaba Cult Of Personality ayarında başka şarkı var mıdır beklentisi içindeydim. Ama Type, Pride, Fight The Fight, This Is The Life gibi gümbür gümbür şarkıların Cult Of Personality'den çok daha iyi olmaları karşısında yaşadığım nutuk tutulması paha biçilmezdi. Albümdeki 6 şarkıyı tek başına yazan, diğerlerinde de farklı grup üyeleriyle ortaklaşa imzası bulunan Vernon Reid, Living Colour'ın en önemli unsuru olsa da, bas gitarda Muzz Skillings, davulda Will Calhoun ve grup hangi türe el atarsa atsın, hepsinde kendi soul karakterinden ödün vermeyen süper sesiyle solist Corey Glover, bu soundun gerçek bir ekip işi olduğunu açıkça hissettiriyorlar. Mesela Pride şarkısı Calhoun tarafından, Someone Like You ise Skillings tarafından yazılmış şarkılar ve sanki grubun ortak bestesiymiş kadar donanımlılar. Bu defa Glover'ın tek başına yazdığı (Oueen Latifah'nın rap vokaliyle konuk olduğu) Under Cover Of Darkness ise nispeten hip hop tandanslı, Reid'in caz gitar tonundaki solosuyla zenginleştirdiği daha farklı bir beste. Keza yine Glover'ın tasarladığı 48 saniyelik beatbox Tag Team Partners, keşke daha uzun sürse dediğim bir hip hop lezzeti sunuyor.

Grubun özen dolu müziğinin, aynı özene sahip liriklerle desteklenmesi sürpriz değil. Dört siyah adamın, yıllarca sanki beyazlara aitmiş gibi algılanan hard / alternative / punk rock türleriyle özgürce dans etmesi, bu türleri çoğu beyazdan daha özgün biçimde etüd edip hayata geçirmesi, bunu da şarkı sözleriyle deklare etmesi doğal bir haktı. Elvis Is Dead bunun en çarpıcı örneği. Elvis'in bir markette görüldüğü mitine dair çıkış noktasıyla matrak olduğu kadar manidar sözleri ("siyah bir adam ona şarkı söylemeyi öğretti / o da kral tacını takıverdi"), efsane rock'n roll şarkıcısı Little Richard'ın agresif vokali, saksafon solodan önceki bölümde, aralarında Mick Jagger'ın da bulunduğu insanların "Elvis is dead" cümlesini adeta kafalara kazımaları ve usta müzisyen Maceo Parker'ın saksafon solosu şarkıyı bir funk rock manifestosuna dönüştürüyor. Ayrıca Paul Simon'ın Graceland şarkısında geçen "I've got a reason to believe we all will be received at Graceland" (hepimizin Graceland'e kabul edileceğimize inanmak için bir nedenim var) cümlesindeki "will" kelimesini "won't" yaparak acayip zeki bir taşlama yapıyorlar. Haliyle çeşitli Elvis yobazı çevreler tarafından tepki görmelerine rağmen, "göze göz" demekten geri adım atmayan cesur yanlarını bir kez daha ortaya koyuyorlar bu şarkıda.

Glover / Reid ortak bestesi güzeller güzeli Solace Of You'dan da söz etmek gerek. Şırıl şırıl akan Vernon Reid gitarının Afrika ritimleri ve geri vokalleriyle bütünleştiği, hüzünlü ama umutlu bu şarkı, albümün sertliğini seyrelten en önemli unsurlardan biri. Yine hüznü ve umudu birarada barındıran, hayal ettiğin mükemmel hayatın karşısına yaşadığın sefaleti ve zorlukları koyarak güçlü bir zıtlık kuran This Is The Life ile final yapan albüm, 26 yıl öncesinin coşkusunu ve güncelliğini koruyan, dolu dolu geçen bir saatin hakkını her seferinde veren kıymette. Time's Up'ın üstüne üç albüm daha çıkaran grup, bana göre ne yazık ki asla bu seviyeyi bir daha yakalayamadı. Müziğini dinlediğiniz kadar, sözlerini de protest şiirler okur gibi okumanız gereken bir grup Living Colour. Belki bu sonraki albümlerdeki lirikler hala eskisi gibi gözünü budaktan esirgemiyordu. Ama yazdıkları şarkılar asla Time's Up kuvvetinde değildi. Ödül olarak gözümde bir kıymeti yok ama o zamanlar Yılın Hard Rock Albümü dalında bir de Grammy kazanan Time's Up, ırkçılığa, ikiyüzlülüğe, modern köleliğe, politik yalanlara, insan ve doğa istismarına, savaşa, şiddete, eski kafalı eğitim sistemine karşı bir duruş sergileyen, bunu müzikal anlamda da geniş ve özgürlükçü bir rock mantalitesiyle gerçekleştirmiş nadir albümlerden. Yıllar da geçse onun için hala Time's Not Up!

1. Time's Up
2. History Lesson
3. Pride
4. Love Rears Its Ugly Head
5. New Jack Theme
6. Someone Like You
7. Elvis is Dead
8. Type
9. Information Overload
10. Under Cover of Darkness
11. Ology
12. Fight the Fight
13. Tag Team Partners
14. Solace of You
15. This Is the Life

9 Ağustos 2016 Salı

Greyhounds - Change Of Pace


1999 yılında gitarist Andrew Trube'ün LA Weekly dergisine verdiği "keyboardist aranıyor" ilanına cevap veren Anthony Farrell ile birlikte kurduğu Greyhounds, geç keşfettiğim cool bir ikili. Kurulduktan sonra kısa sürede şarkılar yazıp turnelere akmışlar. Zaten turlamayı hala bırakmamışlar. 2004'te çıkardıkları ilk albüm Liberty, sonrasında da No Mass! (2008) ve Accumulator (2014) adında üç albümleri daha var. Benim onları tanımamı sağlayan dördüncü albümleri Change Of Pace, Nisan ayı başında çıkmış. Böylesine güçlü bir grubu geç de olsa tanımaktan çok mutlu oldum. Haklarında hiçbir şey bilmeden albüm kapaklarına ilk rastladığımda onları tecrübeli bir alt. country veya blues rock ikilisi sanmış olabilirim. Ama albümü dinlemeye başladığımdaki şaşkınlık ve sevinç karışımı duyguyu yaşamayı seviyorum. Bir alt. country veya blues rock ikilisine de hayır demezdim ama bu cool abiler R&B, funk, blues, soul ve rock karışımı enfes bir müzik icra ederek körün istediği bir gözden fazlasını bahşediyorlar. Üstelik bu türlerin, hele de öncelikle R&B ve soul kısmının hakkını hayranlık verici biçimde köklere bağlılıkla sergiledikleri için her türlü övgüyü hak ediyorlar. Önceki üç albümü dinleme fırsatım olmadı. Ama Change Of Pace o kadar sağlam, doyurucu, huzurlu, nostaljik ve dinamik ki, şu ana dek 3-4 defa dinlememe rağmen, hala ilk kez dinliyormuş gibi yeni ayrıntılar keşfediyor, önceki keşfettiklerimi (iyi ki) unuttuğumu fark edip onları da yeniden keşfediyorum. Önüme geleni keşfediyorum.

Bu beş yıldızlı albümün kurdelesini kesen Devil's Eyes, Trube'ün vokali eşliğinde müthiş bir funk rock ağırlıklı açılış yapıyor. Yedikçe karnımı acıktıran bir yiyeceğe benzeyen şarkıyı dinlerken sanki 70'lerden bir blaxploitation filminin fragmanı gözümde canlanıyor. İkinci şarkı Walls dönmeye başladığında, daha doğrusu Anthony Farrell vokali girdiğinde kısa süreli bir dumur yaşıyorum. Zira kendisi direk siyah olarak doğmuş, zamanla rengi açılmış ama sesi siyah kalmış gibi muhteşem bir soul gırtlağına sahip. Walls'un Devil's Eyes'dan aşağı kalır yanı yok. Sadece ona göre biraz daha tempoyu düşürmüş vaziyette. Davulu, gitarı, bası, Farrell'in ara ara girdiği tuşluları tıpkı bir 70'ler kaydı gibi çok net biçimde duyabiliyorsunuz. Hiçbir enstrüman tek başına şarkıyı boğup kendinden bıktırmıyor. Hepsinin yeri ve zamanı ekonomik biçimde belli. Gettin' Out AliveTrube'ün tekrara dayalı söyleyiş biçimiyle Farrell'in o leziz soul bağırışları sürüklüyor. Mütevazi olduğu kadar sevimli Change Of Pace, güzel olduğu kadar küstah Set Us Free ile albüm tüm hızıyla sürüyor. Farrell'in sesi ve neon ışıklar saçan orgu şarkıyı o kendini ağırdan satan güzel kadın küstahlığıyla ılık ılık estiriyor. Ve şayet bu albümü kasetten duysaydık, hakkıyla A yüzünün kapanışını yapacak olan o güzelim Cuz I'm Here... Son zamanlarda Take It Easy (White Denim) ve Blues That STÄNG (STÄNG) ile birlikte duyduğum en iyi R&B / blues rock bestelerinden biri olan Cuz I'm Here, Farrell'in tutkulu vokali ve Trube'ün şarkı içindeki hüzünlü gitar solosuyla alenen kalp çalan bir şarkı.

A yüzü nasıl güzel kapanıyorsa, B yüzü de Before BP (The War Is On For Your Mind) ile güzelce açılıyor. Bu şarkının nakaratının içindeki nefesli atağının verdiği gaz, 70'ler müziğinin minik özetlerinden biridir aslında. Devamında Andrew Trube'ün vokale geçtiği ve şık bir bar ambiyansı yaratan eğlenceli blues Late Night Slice var. Boğuk bir atmosferde ketum bir gitar ve nakaratsız Farrell vokaliyle enteresan rutin oluşturan (tam bu noktada nu-soul tabiri de kullanılır ama nu-blues sanki daha uygun) For You var. Artık kendilerinden ne tip bir şarkı geleceğini kestiremediğimiz noktada ortaya çıkan ve Fleetwood Mac şarkılarını anımsatan pop soul Moonshadows var. Yine Trube önderliğinde wah wah gitar ve Tom Petty'yi andıran vokalle örülü karizmatik Check The Gas var. Dümene geçen Farrell'in dümensiz, samimi sesiyle, Trube'ün yine sağlam bir soloyla taçlandırdığı, son 30 saniyesi sadece davulla nihayetlenen rock'n roll'n soul beste B Sizzle var. Son olarak da artık içinde blues, soul, rock ne varsa bulunabilecek It's So Good To Be Alive var. Bu kadar varlık içinde, yükseleniyle alçalanıyla, her dakikası kıymetli onlarca güçlü an, adı geçen türlerin her birinden ayrı ayrı zevk alan dinleyiciyi bekliyor. En kısa sürede önceki Greyhounds albümlerine de uğramak gerek. Şayet onlar da Change Of Pace gibiyse, uğramakla kalmayıp birkaç gün yatıya bile kalınabilir. O günlerin özellikle geceleri daha bir anlamlı olacaktır. Çünkü bu şarkılar sanki gecelere daha uygun bir ruh halini kabullenmiş görünümdeler. Üstelik gece giyilen takım elbiseyi de, pijamayı da...

1. Devil's Eyes
2. Walls
3. Gettin' Out Alive
4. Change of Pace
5. Set Us Free
6. Cuz I'm Here
7. Before BP (The War is on For Your Mind)
8. Late Night Slice
9. For You
10. Moonshadows
11. Check the Gas
12. B Sizzle
13. It's So Good to Be Alive

4 Ağustos 2016 Perşembe

Júníus Meyvant - Floating Harmonies


Gitmesek de, görmesek de İzlanda'yı seviyoruz. Filmleriyle, müzikleriyle, acayip soyadlarıyla, puslu havasıyla, yeşil doğasıyla, Eyjafjallajökull buzuluyla, en son da Avrupa Futbol Şampiyonası'na renk katan futbolu ve taraftarlarıyla seviyoruz. Bir ara satılığa bile çıkmıştı. Hayal işte, param olsa alırdım ve oraya bir çivi bile çakmazdım. Çünkü İzlanda'nın sosyal ve coğrafi yapısı bunu gerektiriyor. O kadar ilginç istatistiklere, o kadar güzel manzaralara sahip bir ülke ki, "huzur İzlanda" diye boşa kelime oyunu yapmamışlar. O istatistiklere girersek çıkamayacağımız, asıl mevzumuz da İzlanda'nın iklimi, bitki örtüsü, ekonomi ve politikası olmadığı için kestirmeden müzik branşına geçelim. Oradan da başka bir kestirme yol bulalım. Geleneksel İzlanda müziği ilahilerle, şiirlerle bezeli, dini içerikli sıkıcı bir müzik iken, Björk, Emilíana Torrini, Sigur Rós, GusGus gibi dünyaya malolmuş kazanımlar, evrensel pop müziği kendi kulvarlarında çok iyi yerlere taşımış isimler var. Gerçek adı Unnar Gísli Sigurmundsson, alter egosu Júníus Meyvant olan İzlandalı müzisyeni de uzun vadede bu isimlerin arasında anacağımızı sanıyorum. Bu iddiamın çok önemli bir sebebi var. 2016 Haziran ayının başında çıkardığı debut Floating Harmonies...

Bu süper albüm, 60'lar ve 70'ler pop, soul ve folk müziğinden yoğun izler taşıyan, aynı zamanda bu izleri günümüz naif indie pop tınılarıyla süsleyen şarkılarla dolu. Her biri kendi içinde itina ve ciddiyet barındıran şarkıların güçlü nostaljisi, retro ruha kapılarını her zaman açık tutan dinleyiciler için adeta nimet. Belki 60'lar ve 70'ler müziğini yerinde ve zamanında dinlememiş olabiliriz. Ama geç de olsa dinlediğimiz pekçok albümler, ikonlaşmış sanatçılar, hatta bunlara birlikte rastladığımız filmler bizi bu nostaljiyi tatmaktan alıkoymuyor. Dantel gibi işlenmiş yaylılar ve nefesliler, akustik gitar ve perküsyonla birleşince, üzerine şık Júníus Meyvant vokali ve sık sık ona eşlik eden kadın vokaller eklenince çok zengin bir atmosfer ortaya çıkıyor. Bu zenginlik kesinlikle sonradan görme şeklinde algılanmıyor. Meyvant'ın o dönemlere ait soul ve folk klasiklerini çok iyi hazmettiği anlaşılıyor. Hatta aynı dönemlerin disko ve funk klasikleriyle de arasının çok iyi olduğunu, ama hezeyanlara kapılmadan bunları kendi müziğine son derece ölçülü biçimde yedirdiğini de rahatlıkla duyabiliyoruz.


Albümün ilk iki single'ı olan Color Decay ve Hailslide'ı sosyal medyada biryerlerde duyan olduysa muhtemelen ya "çok eski bu" diyerek burun kıvıracak, ya da "evet güzelmiş" diyerek fazla heyecan yapmadan oradan uzaklaşacaktır. İşte albüm dinlemenin büyüsü biraz da burada. Tabii ki bu iki şarkı yukarıda döşediğim tüm pozitiflikleri taşıyorlar ve çok iyiler. Ama onları sürüden ayrı dinlediğimiz vakit bir bütün halindeyken olduklarından daha az etkili olabilirler. Oysa Floating Harmonies, sözünü ettiğimiz dönemlere ve türlere yapılan mütevazi bir zaman yolculuğu gibi bir albüm. Açılıştaki enstrümantal Be A Man, bu yol filminin "opening theme"i gibi. 70'ler temalı bir film veya diziye harika bir jenerik olurdu. Beat Silent Need kesinlikle 2016'da duyduğum en havalı şarkılardan biri. İşin içine biraz funk katınca lezzeti daha da artmış, böylece kendini aşmış bir şarkı. İlk duyduğumda kıvrak davul ve bas işbirliğine sinematik nefeslilerin kattığı coşkunun, Meyvant'ın karizmatik vokal bölümleriyle birleşip kanıma karıştığında yüzümde oluşan o kurnaz ve sakin gülümsemeyi fark ettiğimi hatırlıyorum.

İlk iki şarkıdan sonra "bu albüm olmuş" dediğim çok azdır. Ancak çok güvendiğim isimlerin ilk iki şarkısını dinlediğimde böyle söylerim ve kendimce haklı çıkarım. Ama daha ilk kez duyduğum İzlandalı bir adamın ilk albümü için bunu söylemenin riskli olduğunu biliyordum. Fakat Be A Man ve Beat Silent Need ikilisi o kadar güven vericiydi ki "bu albüm olmuş" deyiverdim. Sonrasında sözünü ettiğim iki nefis single ile birlikte gerisi de geldi. Neon Experience, neon ışıklar saçan bir disko topu altında bünyeyi ritme bırakabileceğimiz, üstelik aynı şarkının ortalarında bu dansı kısa süreliğine slow dansa dönüştürebileceğimiz bir güzellikti. Keza, Mighty Backbone için de benzer şeyler hissettim. Davulcunun özgürlüğü, nefesliler ve yaylıların dans edişi yine hayran bıraktı. Domestic Grace Man, Gold Laces, Signals daha derinlerine inilip keşfedilmeyi bekleyen folk pop şarkıları olarak bekliyorlar. Sadece akustik gitar ve Meyvant vokaliyle vücut bulmuş uzun, karanlık ama huzurlu bir folk bestesi olan Pearl In Sandbox ve kapanışta albüme adını veren piyano temelli bir trip hop'a benzettiğim Floating Harmonies ile yolculuk sona erdi. Bunun gibi iki albüm daha yapsın, kendisini de İzlanda'nın güllerinden biri olarak yukarıda saydığımız isimlere tereddütsüz ekleriz. Yapmasa da canı sağolsun. Floating Harmonies zaten hiç eskimeyecek "eski" albümlerden biri olmuş.

1. Be a Man
2. Beat Silent Need
3. Color Decay
4. Neon Experience
5. Domestic Grace Man
6. Hailslide
7. Mighty Backbone
8. Gold Laces
9. Signals
10. Manos
11. Pearl in Sandbox
12. Floating Harmonies

31 Temmuz 2016 Pazar

Issız Ada Radyosu Arşivi (Temmuz 2016)

Adrift - The Rumour
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Acoustic, Electronic, Breakbeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Style"
Dinosaur Jr. - Give a Glimpse of What Yer Got
Yıl: 2016 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mirror"
David Bowie - Earthling
Yıl: 1997 İngiltere
Tür: Alternative Dance, Industrial Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Last Thing You Should Do"
The Bakerton Group - El Rojo
Yıl: 2009 ABD
Tür: Progressive Hard Rock, Stoner Rock, Instrumental
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Life on Lars"
Frankie and The Witch Fingers - Heavy Roller
Yıl: 2016 ABD
Tür: Garage Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Get Down"
 
Roosevelt - Roosevelt
Yıl: 2016 Almanya
Tür: Dance Pop, Synth Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wait Up"
VA - Sucking the 70's
Yıl: 2002
Tür: Hard Rock, Stoner Rock, Cover
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: Novadriver - "20th Century Boy"
 
VA - Sucking the 70's: Back in the Saddle Again
Yıl: 2006
Tür: Hard Rock, Stoner Rock, Cover
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Sasquatch - "Are You Ready"
Kid Congo and The Pink Monkey Birds - La Araña Es La Vida
Yıl: 2016 ABD
Tür: Garage Rock, Lo-Fi
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Anything to Say"
 
Ozzy Osbourne - No Rest for the Wicked
Yıl: 1988 ABD/İngiltere
Tür: Heavy Metal, Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Miracle Man"
 
Moğollar - Düm-Tek
Yıl: 1975 Türkiye
Tür: Progressive Rock, Progressive Folk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Düm-Tek"
Garden State OST
Yıl: 2004 ABD
Tür: Indie Pop, Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Simon & Garfunkel - The Only Living Boy in New York"
Kate Jackson - British Road Movies
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Indie Rock, Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wonder Feeling"
 
Barış Manço & Kurtalan Ekspres - Sözüm Meclisten Dışarı
Yıl: 1981 Türkiye
Tür: Anatolian Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ali Yazar Veli Bozar"
Shiva Skydriver - Shiva Skydriver
Yıl: 2016 ABD
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fly Me to the Sun"
2Cellos - Discover
Yıl: 2016 Hırvatistan
Tür: Cello Rock, Cover
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mombasa"
 
The Vulcanos - Meet The Vulcanos
Yıl: 2016 Arjantin
Tür: Surf Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Go!"
The Broadcast - From the Horizon
Yıl: 2016 ABD
Tür: Rock, Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Steamroller"
Slow Season - Mountains
Yıl: 2014 ABD
Tür: Stoner Rock, Psychedelic Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sixty-Eight"
Led Zeppelin - Presence
Yıl: 1976 İngiltere
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Achilles Last Stand"

29 Temmuz 2016 Cuma

Dunsmuir - Dunsmuir


Kuzey California'da bir şehir olan Dunsmuir, bu adı şimdi de bir süper gruba verdiği için ne kadar gurulansa azdır. Bildiğiniz üzere "süper grup" ifadesi başka gruplardaki tanınmış isimlerin yan projelerine veriliyor. Vokalde Neil Fallon (Clutch), gitarda Dave Bone (The Company Band), bas gitarda Brad Davis (Fu Manchu) ve davulda yaşayan efsane Vinny Appice (Axis, Black Sabbath, Dio, Heaven & Hell) dörtlüsünden oluşan Dunsmuir, hiç hesapsız habersiz ortamlara düşüverdi. Normalde davullarla zurnalarla duyurulması gereken bu proje, kadrosunun tüm gücünü yansıtır nitelikte. Sound olarak Fannon'un baskın geldiğini, bu yüzden Clutch'ı fazlasıyla andırdığını söylemek mümkün. Bundan şikayetçi olanı beyzbol sopasıyla döverler. Ama Psychic Warfare'in dumanı hala üzerindeyken farklı bir isimle ve başka rötuşlar ve süslemelerle pekala bir Clutch albümü olarak piyasaya sürülebilecek bir albüm yerine daha Dunsmuir bir albüm yapılabilirdi belki. Yapacak bir şey yok. Adamlar bu müziği seviyor ve hakkını veriyorlar. Hele de 59 yaşındaki Vinnie Appice'i yakalamışken bu albümdeki performansını kaçırmamak gerek. 80-82, 91-92 ve 98-99 olmak üzere üç sezon Black Sabbath'ta baget sallamış bir adamı bu derece zinde görmek heyecan verici. Tıpkı 70 yaşındaki abisi Carmine Appice'i yine 2016 içinde Pat Travers ile birlikte The Balls Album'de görmek gibi.

Zaten hamurunda Black Sabbath da barındıran Clutch'ın veya Fu Manchu'nun yan sanayisinden çıkacak bir projenin bu efsaneden etkilenmemesi olmazdı. Bu etkilenmeyi bir üst seviyeye taşıyıp Sabbath'a bizzat hizmet etmiş Vinny Appice transferiyle işi garantiye almışlar. Sonuç çok çok iyi. 10 şarkıdan öne çıkanlar, geriye düşenler, ortada kalanlar her dinleyişimde farklılaşıyor sanki. Aslında hiçbiri geri düşmeyip sürekli önlerden yer kapmaya oynuyor desek daha doğru. Mesela o öne çıkanları yazayım dedim, içinden çıkamadım. Yine de nefis bir açılış yapan Hung On The Rocks, The Only Master, ...And Madness, Deceiver, The Gate şarkıları her yeni dinleyişte kendilerini daha bir ortaya koyan enerjik rock besteleri olarak canıma okuyorlar. Sabbath'ı en çok anımsatan şarkı olan Church Of The Tooth ve sağlam bir Sabbath / Clutch karışımı olarak kapanış yapan Crawling Chaos! biraz zorlamayla verebileceğim isimler. Nasıl kurulduklarını, şarkıları kimlerin yazdığını, devam edip etmeyeceklerini bilmiyorum. Anın tadını çıkarmak gerek ve çok da iyi çıkıyor. Şahsen devam etmelerini, hatta başka yan projelerle alemlere akmalarını isterim. Hiç olmazsa bir sene Clutch, sonraki sene Dunsmuir albümü dinleriz fena mı?

1. Hung on the Rocks
2. The Only Master
3. The Bats (Are Hungry Tonight)
4. What Manner of Bliss?
5. Deceiver
6. … And Madness
7. Orb of Empire
8. Church of the Tooth
9. The Gate
10. Crawling Chaos!

19 Temmuz 2016 Salı

Planet Of Zeus - Loyal To The Pack


Atinalı dörtlü Planet Of Zeus'tan 2011 tarihli ikinci albümleri Macho Libre vasıtasıyla etraflıca bahsetmiştik. Arada bir yerde üçüncü albüm Vigilante'yi de övmüştük. Aradan ne ara iki sene geçti ve grup albümleri dörtledi bilemedik. Ama haberi duyar duymaz Clutch yeni albüm çıkarıyormuş kadar sevindim. (Kopyala / yapıştır yaparak) W.A.S.P., Anthrax, Megadeth, Slayer, Diamond Head, Metal Church, Magnum, Scorpions, Iron Maiden, Whitesnake, Helloween, UFO, Europe, Bon Jovi, Ugly Kid Joe, Def Leppard, Stryper gibi ben küçükken bile müzik yapan grupların kimi kırıklık, kimi de kıytırıklık yaratan son albümleri karşısında Rival Sons, Spiritual Beggars, Droids Attack, Joe Bonamassa, Birth Of Joy, Hell Camino, La Chinga gibi son dönemin flaş rockçıları açığı büyük ölçüde kapattı. Planet Of Zeus'un benim gözümde stoner, blues, hard rock üçgeninin iç açılarının toplamından oluşan birinci ligde mücadele eden gruplardan biri haline gelmesi büyük ölçüde Macho Libre sayesinde oldu. Vigilante, yakılan ateşi harladı. Loyal To The Pack ise, ilk dinlediğimde sadece üç parçası öne çıkan, geri kalanı ilk dinleyişte kendini ele vermeyeceğini belli eden nitelikteydi. İşin bu kısmı daha heyecanlıydı. Zira böyle albümler benim için asla tek gecelik değildir.

Loyal To The Pack sindirdikçe acaba Macho Libre'den daha mı iyi diye düşündüren bir albüm oldu benim için. Ama Planet Of Zeus'u çok sevdiğimden "şu albümleri bundan daha iyi" eşiğini aştığımı düşünüyorum. Şu üç parça kısmına geçersek, Devil Calls My Name, Sea Bastards ve Little Deceiver daha ilk dönüşlerinde kıçıma tekmeyi basıverdiler. İşin heyecanlı kısmına geçersek, aslında ilk seferinde farketmediğim, ama dinledikçe şahane bir açılış şarkısı olduğuna vakıf olduğum Loyal To The Pack bunlardan en önemlisi. Babis'in hem hırçın, hem de stoner / crooner olgunluğuyla söylediği, tempolu gidişatını çok iyi dengede tutan, bir ara bitti mi diye düşünürken son bir buçuk dakikasında sakince psychedelic sulara açılarak final yapan harikulade bir şarkı. Albüme bu adın verilmesi boşa değil yani. Devil Calls My Name ve grubun özellikle hep beraber nakarat kısmında coştukları Your Love Makes Me Wanna Hurt Myself, günümüz hard rock'ın gelmesi gereken noktayı işaret eder nitelikte şarkılar. Bo Diddley'in ölümsüz riffi ile bezeli Sea Bastards için de, grubun grunge tarafını biraz daha sivrilten Little Deceiver için de aynısını söyleyebiliriz. Zekice fikirler, cıva gibi bir müzikle buluşunca ortaya çok değerli bir albüm çıkmış.

Planet Of Zeus dörtlüsü, hep aynı müziği yapmak yerine, fazla uzaklaşmadan sürekli arayış halinde olduklarını hissettiren gruplardan biri olmuş bu albümle. Mesela albümdeki hard, grunge ve stoner çeşitliliğine Scum Alive ile tek seferliğine punk unsuru da eklemişler. Dinlerken "stoner'ın dibi", "geçmişle günümüzün buluşması", "metalin ağır abilerinden" gibi film tanıtım cümlelerine benzer şeylerin aklımdan geçtiği Indian Red ve beklenmedik bir kapanış yapan enstrümantal Athens, bu güçlü albümün parlak anlarından bazıları. (Athens'i son dinleyişimde TV ekranında bizim darbe görüntüleri vardı. O anda Athens benim için bir anda Ankara oluverdi.) Benim kulak zevkime biraz ters gelen az sayıda ayrıntı da yok değil. Söyleyeyim de içimde kalmasın. Örneğin Them Nights, sadece güçlü nakaratına bel bağlayan bir şarkı olarak kalmamalıydı. Albümün orta sahasının göbeğine konan Retreat bu denli ağır ve etkisiz olmamalıydı. Soundu ile 70'ler hard rock'ını çok iyi temsil eden White Shroud ise bu kez güçlü bir nakarata ihtiyaç duyuyordu belki. Fakat albüm bütünlüğü içinde bu ufak detaylar da bir şekilde sindirilebiliyor. Olumsuz veya etkisiz gördüğünüz bir hamlenin hemen arkasından fazla gecikmeden mutlaka sıkı bir fikir, sağlam bir hamle beliriveriyor. Dinleyicisini bırakmaya hiç niyetli bir albüm değil. Zaten doğru olan, bir şekilde hep yakamıza yapışır. Önemli olan bizim ona yüz verip vermediğimizdir.

1. Loyal to the Pack
2. Devil Calls My Name
3. Them Nights
4. Little Deceiver
5. Your Love Makes Me Wanna Hurt Myself
6. Retreat
7. Sea Bastards
8. White Shroud
9. Scum Alive
10. Indian Red
11. Athens

10 Temmuz 2016 Pazar

Slow Season - Westing


Zamanında hard rock denen türün gittikçe nasıl itibarsızlaştırıldığından, nasıl yavanlaştırıldığından birçok defa bahsetmişimdir. Bu gidişle daha çok bahsederiz. Zira hala utanmadan sıkılmadan o kadar kötü şarkılar yapıp bir de albüm yaptık diye milletin karşısına çıkıyorlar. Kabul, hard rock artık eskisi gibi değil. Zaten eskisi gibi olup da çok iyi şarkılar yapan çok az grup var. Eskiden rock pek kesmediği için piyasaya çıkan "hard" rock, şimdi de hard pek kesmediği için "stoner" değişimi geçiriyor. Gerçi buna değişim demek ne derece doğru olur tartışılır. Çünkü stoner rock, temelde sert blues öğeleriyle yoğunlaştırılmış hard rock'ın bir ton koyusu olarak ortaya çıktı. Ortam koyulaşınca işin içine psychedelic öğeler de dahil olmaya başladı. Bu da meseleyi 70'ler heavy metal, hard rock, doom disiplinlerine getirdi. 70'ler anayasası bu yönden çok sağlam olunca üzerine fazla bir şey eklenemeyen, fakat mevcut kanun ve kurallardan beslenerek çeşitlendirilebilmesinin mümkün olduğu çok acayip kanallar açıldı. Ana babalarının rock plakları arasında bulunan soul albümlere bile takılan bu çocuklar, aldıkları bu mükemmel eğitim sayesinde bildiğimiz hard rock'ı, bilmediğimiz "moderetro" bir zenginliğe kavuşturdular. Tabii hepsi değil.

Clutch, Rival Sons, Black Country Communion, Spiritual Beggars, Planet Of Zeus, Hogjaw, Mårran, Baby Woodrose, La Chinga, Hell Camino, Birth Of Joy, Kadavar ve şu an aklıma gelmeyen başkaları, bana yukarıda anlatmaya çalıştığım şeyleri yudumlatmış stoner ahalisi arasındaki favorilerimden bazıları. Aslında çeşitli otoritelerin bu türe ait demirbaşlar arasında saydıkları Kyuss, Monster Magnet, Fu Manchu, Wo Fat, Queens Of The Stone Age, Orange Goblin, Karma To Burn vs. bana ilk grupta saydıklarımın verdiği yoğunluğu pek vermediler. Yine de onlara saygı duyar, uzaktan severim. Üçüncü albümleri Westing ile artık gönül rahatlığıyla bu ilk gruba dahil edeceğim Slow Season adında bir isim daha kazandım. Bu kazandım lafını ilk iki albümlerinden sonra da kullanabilirdim. Slow Season (2012) ve Mountains (2014) tam vaktinde keşfettiğim albümler olmadılar ve bir şekilde stoner kalabalığında kaynar gibi oldular. Westing sayesinde anladım ki, beni bir şekilde bu üçüncü albüme hazırlıyorlarmış. Gerçi bu aralar çok kaliteli bir stoner iklim var ve Slow Season bu iklime Westing ile güneş, yağmur, kar, rüzgar ne varsa sağlıyor.

Açılışta yer alan muhteşem Y'Wanna ile birlikte aynı muhteşemlikteki Flag, Miranda ve Damascus, ilk iki albümde pek sık görmediğimiz üzere grubun (siz nasıl diyor) "groove" ya da "funky" kapasitelerini çok daha verimli biçimde ortaya koyduğu şarkılar. Grubun cümle aleme enstrüman şovu yaptıkları bu klas şarkılar için bile albüme şans verilmeli. Yine ilk iki albümde benzerine rastlamadığım Saurekönig diye karizması tavan yapmış bir "sayko deli" parça mevcut. Bu parçanın herhangi bir parçasını alıp bir aksiyon filminin fragmanında kullanmayı akıl eden birinin müzik zevkinin kalitesi tartışılmaz kanaatindeyim. Bir Blues That STÄNG olmasa da, albümün katkı maddesiz tek blues rock bestesi olan The Jackal, katkı maddeleri 70'ler hard ve psychedelic rock olan Manifest ve Rainmaker şarkılarındaki ağırlık hali, genel bir denge oluşturuyor. Böylece grup 8 şarkılık hem kabuğuna sığamayan, hem de molla denecek bir genele ulaşıyor. Solist Daniel Story Rice'ın önceki iki albümde çok bariz olan ama rahatsızlık yaratmayan Robert Plant etkilenimli vokali burada biraz daha kendi içine dönmüş sanki. Müzik ise özellikle Led Zeppelin'e olan hayranlığın kaliteli dönüşümünü devam ettiriyor ki, bu hususta kendilerine nazar değsin istemeyiz. Lakin Westing gibi çok ama çok iyi albümler çoğalsın isteriz.

1. Y'Wanna
2. Flag
3. The Jackal
4. Saurekönig
5. Damascus
6. Miranda
7. Manifest
8. Rainmaker

6 Temmuz 2016 Çarşamba

STÄNG - STÄNG


2016'nın en heyecan verici yeni gruplarından ve onların ilk albümlerinden biriyle karşı karşıyayız. Normalde beş kişiden oluşan San Franciscolu hard blues rock grubu STÄNG, konser ve stüdyo çalışmalarına katkıda bulunan dört gitariste, üç bas gitariste ve üç davulcuya kucak açmış bir "takım". Yedek kulübesi de zengin bu grubun as kadrosu tam olarak kimlerden oluşuyor bilmiyorum. Ama ortada şahane bir rock varsa bunun en ufak bir önemi olmuyor. Websitelerinde "AC/DC, The Black Crowes ve Led Zeppelin'i alın, tepesine biraz Hendrix serpiştirin, işte size STÄNG'in ne olduğuna dair bir fikir" şeklinde kısmen katıldığım bir tanıtım mevcut. Özellikle AC/DC adını duyunca üst dudağını yukarı doğru büzen kitleye sesleniyorum: Endişe yok! Kendi adıma 10 şarkıdan hiçbirinde sıkılmaya vakit bulamadım. Geri kalanı zaten kalburüstü rock'n roll grupları için olmazsa olmaz referanslar. İşin The Black Crowes kısmı ise zaten göz önünde olan ve şahsen hiç şikayet etmediğim, hatta grubu ve albümü en keyifli hale getiren özellik olarak duruyor. Tabii The Black Crowes'un henüz cozutmadığı ilk iki albüm dönemine yönelik bir tespit olsa gerek.

Crowes referansının en belirgin yansıması, aynı zamanda gruba karakterini veren en önemli unsurlardan biri solist Dave Combs... Gitarı, bası, davulu ayrı bir yere koyarsak, her rock grubuna lazım bu olağanüstü adam istisnasız her şarkıyı uçuruyor. Klasik rock söylemek için yaratılmış sesinin geniş yelpazesi sıklıkla Chris Robinson'ı anımsattığından ve grubun güney soundu ile bütünleştiğinden tadına doyum olmuyor. Ama klasik rock tanımının da günümüzde içinin fena halde boşaltılmaya başlandığını düşünürsek, Combs'u daha iyi tanımlamak için "soul" anahtar kelimesini mutlaka kullanmamız gerek. Evet, klasik olmasından ötürü tahmin edilebilir. Fakat o tahminin sınırlarını hep geniş tutan, geniş sahalara (ki bu yüzden stadyum rock da deniyor) hakimiyet sağlayan devasa bir ses Dave Combs. Ana gitarlardan sorumlu ve şarkı yazımında payı bulunan, ayrıca albümün Tyler Williams ile birlikte iki yapımcısından biri olan Drew Southern'ın adam gibi adam, gitarist gibi gitarist duruşu, albümdeki şarkıları her dinleyişte yeni şeylerin keşfine vesile olan nitelikte.


Aynı zamanda ilk single olan açılıştaki harikulade Burnin' Through My Soul, Gettin' My Act Together, Platinum Dragon gibi lokomotif şarkılar her klasik hard / blues / soul rock albümünde olması gereken fakat ne yazık ki son yıllarda ara ki bulasın durumuna gelen kalitede şarkılar. Bu yüzden böyle şarkıları bulur bulmaz sarılası geliyor insanın. Lakin şöyle de bir hissiyat var. Let Me Bleed, I Need You, It's Your Soul (Long Live Rock n' Roll), Freedom Ride gibi normalde düz bir "classic rock" albümde bulunsa pek de dikkat çekmeyecek şarkılar, Combs ve Southern'ın başı çektiği STÄNG sayesinde kulağa asla normal veya düz gelmiyor. Bir ayağı 70'lerde, diğeri günümüzde, başka ayağı kalmadığı için bu defa elleri 80'lerde ya da grunge'sız 90'larda, kafası gözü, kulağı da bu destinasyonların her birine girip çıkan akıcılıkta bir müzik sahibi olan STÄNG, çalıp söylediği 10 şarkıda adeta klasik rock tarihinin hard rock ve blues soul ile ilişkisinden devşirilmiş kendine has bir özetini sunuyor. Sesli söyleyince epey iddialı gelen bu yorumumu iyice tarttım. Bunu tartarken fonda albümün tam göbeğine yerleştirilmiş Blues That STÄNG çalıyordu. Tartma işi çok başka bir şeye dönüştü böylece.

Adından da anlaşılacağı (ve bence bundan daha iyi bir isim bulunamayacağı) üzere saf bir blues olan Blues That STÄNG, konser öncesi boş stadyumda bu şarkıyı prova eden grubu akşam üzeri hoş bir meltem eşliğinde dinlemek gibi olağanüstü bir duygu yaratıyor. Evet, belki bu şarkıyı o dolu stadyumda kalabalık eşliğinde bilet koçanınızla birlikte tekrar dinleyeceksiniz. Ama asla o çakırkeyif deniz esintisiyle tek başınıza dinlediğiniz stadyum akustiğindeki ekolu ruh hali gibi olmayacak. Hüzün, coşku, tutku, aşk, elektrik, artık içerdiği her ne varsa iç içe geçmiş, sonra olağanüstü bir yumak haline gelip dinleyeni içine almış, kişiye hayata dair ne biliyorsa 6 dakikalığına unutturmaya ya da bu duygular eşliğinde kendi iç dinamiklerini hatırlatmaya soyunmuş (evet kelime anlamıyla gerçekten soyunmuş) bir şarkı bu. Kendinden büyük veya küçük şarkıları hiçe saymamış, sadece özgürce soyunmuş, milyonlarca benzerini inkar etmeden kendi değerlerini, genetik kodlarını oluşturmuş bir şarkı aynı zamanda. Aslında tepeden, zeminden, profilden, nereden bakarsak bakalım, albümün kendisi bir özgürlük manifestosu. Çığlık atmak, gitar sololara kafa sallamak, davul ataklarına eşlik etmek, bunların hepsini yaz sıcağının törpülendiği o akşam serinliğinde devasa stadyum atmosferinde yapmak. Belki de müziğe dair şeylerin dışında düğme iliklemek, gaza basmak, ufka bakmak, kana kana su içmek, ağaçtaki meyveye erişmek, sevişmek gibi rutinlerin saflığına tav olmak. "Tam o sırada STÄNG çalıyordu" demek.

1. Burnin' Through My Soul
2. Let Me Bleed
3. Graveyard Dead
4. I Need You
5. Blues That STÄNG
6. Gettin' My Act Together
7. Freedom Ride
8. Platinum Dragon
9. Here Comes the Fire
10. It's Your Soul (Long Live Rock n' Roll)