African Folk Music etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
African Folk Music etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2024 Pazar

Paul Simon - Graceland

 
1970'lerde yayınladığı bir dizi hit kaydın ardından, Paul Simon zor zamanlar geçirmeye başladı. Simon & Garfunkel olarak birçok önemli albüme ve şarkıya imza attığı eski ortağı Art Garfunkel ile ilişkisi yeniden kötüleşmişti. Altıncı solo albümü Hearts and Bones (1983) kariyerinin en düşük satışını elde etti. Aktris Carrie Fisher ile olan evliliği bitti. Tipik bir romantik komedi erkeğinin başına gelebilecek birçok olumsuz şey onu bu dönem yakaladı. 1984'te Simon, genç bir şarkıcı/söz yazarı olan Heidi Berg tarafından bir kayıt yapmayı kabul etti. Paul Simon ile televizyon yapımcısı Lorne Michaels tarafından tanıştırılan Berg, kaydının nasıl olmasını istediğine örnek olarak, Simon'a Johannesburg'un Soweto ilçesinden siyah sokak müziği mbaqanga'nın kaçak bir kasetini ödünç verdi. Simon'a 1950'lerin rhythm and blues'unu hatırlatan bu müzik, içinde bulunduğu ruh hali de düşünülünce onu derinden etkiledi. Arabasında kaseti dinlerken şarkıların üzerine doğaçlama melodiler yapmaya başladı. İşi iyice ciddiye alan Simon, plak şirketi Warner'daki bağlantılarından kasetteki sanatçıları kim olduklarını öğrenmek istedi. Adres Güney Afrika'ydı ve kayıtlar vokal grubu Ladysmith Black Mambazo ya da Boyoyo Boys'a aitti. Simon, kasetteki en sevdiği şarkı olan Gumboots'un haklarını satın almayı düşündü ve 1970'lerde El Condor Pasa şarkısında olduğu gibi kendi serbest uyarlamasını yapmak istedi. Ama Güney Afrikalı yapımcı Rosenthal büyük resmi görüp bunun yerine Simon'a Güney Afrika müziğinden oluşan bir albüm kaydetmesini teklif etti ve ona Güney Afrikalı sanatçılardan düzinelerce kayıt gönderdi.

Ne var ki 1980'lerde Güney Afrika'da kayıt yapmak tehlikeliydi. Çünkü Birleşmiş Milletler ırkçılık politikaları nedeniyle kültürel bir boykot uygulamıştı. Bu boykot, diğer devletleri Güney Afrika ile "tüm kültürel, akademik, sportif ve diğer alışverişleri engellemeye" zorladı. Yazarlara, sanatçılara, müzisyenlere ve "diğer kişiliklere" ülkeyi boykot etmeyi dayattı. Simon yine de Güney Afrika'ya gitmeye kararlıydı. "Müziğine büyük hayranlık duyduğum insanlarla çalışmak için müzikal içgüdülerimi takip edeceğim" şeklinde demeçler verdi. Güney Afrikalı siyah müzisyenler birliği de, bu müziğin uluslararası arenalarda tanıtılacak, geniş kitlelere ulaştırılacak, sorunları daha görünür kılacak olması sebebiyle Simon'ın gelmesine izin verdi. Bu arada Simon, Heidi Berg'in ödünç verdiği kasetten esinlenerek bir albüm kaydetme planlarından ona bahsettiğinde, projesinin sahiplenilişini tam sindiremediği için ilişkileri kötüleşti. Belki de Simon'ın kendi fikrini çaldığını düşünerek bu boyutlara getirmesini hazmedemedi bilemiyoruz. Şubat 1985'te Simon ve uzun yıllardır onun ses mühendisliğini yapan Roy Halee, gizlice Johannesburg'a uçtular. Rosenthal da Simon'ın etkilendiği Lulu Masilela, Tao Ea Matsekha, General M. D. Shirinda and The Gaza Sisters ve The Boyoyo Boys Band gibi müzisyenleri çoktan ayarlamıştı bile. Johannesburg'daki müzisyenlere genellikle saatte 15 dolar ödenmesine rağmen, Simon onlara saatte 200 dolar ödeme ayarlattı ki bu o dönem New Yorklu müzisyenlerin bile aldıkları ücretin yaklaşık üç katıydı.

Halee'nin kayıtların yapılacağı stüdyodan pek ümidi yoktu ama şaşırtıcı biçimde iyi buldu. Biraz garajı andırması, müzisyenlerin kulaklık takmamaları vs. kayıtları aksatmadı. 10 ila 30 dakika süren jam sessionları ve bilumum kayıtları toplayan Simon ve Halee, New York'a dönünce albüm projesinin peşini bir an olsun bırakmadılar. Johannesburg kayıtlarından üç ay sonra kayıtları tamamlamak için birkaç Güney Afrikalı müzisyeni New York'a taşıyan Simon, 25 Haziran 1986'da resmen Graceland'i piyasaya sürdü. Benim de albümle, aynı zamanda Paul Simon ile tanışmam sanırım bir sene sonrayı buldu. MTV ve radyolar sayesinde ilk single You Can Call Me Al'a rastlamamak mümkün değildi. O kadar canlı, sevimli, zeki bir pop şarkısıydı ki, dinledikçe dinleyesi geliyordu insanın. Hala da öyle. Perküsyonların, nefeslilerin, Ladysmith Black Mambazo geri vokallerinin, şahane bir penny whistle (teneke flüt) solosunun arasından şirin şirin şarkı söyleyen bu küçük adam da nereden çıktı demiştik. Sonra da o zaman 45 yaşında (şu an 83) olmasına, 1965'ten beri albüm yaptığına şaşırmıştık. Belki Simon & Garfunkel döneminden 1-2 şarkısını bildiğimiz bir müzisyeni yakından tanıma fırsatı bulmuştuk.


Açıkçası Paul Simon'ı birkaç şarkısı dışında pek dinlemem. Ama Graceland'in yeri çok başka. 80'lerin ortasında hard rock veya pop müziğin dışında "world music" diye bir evrenle tanışmamıza vesile oluşu, Afrika ezgilerinin pop ve pop rock unsurlarıyla kaynaştığında gidebileceği yerleri göstermesi, ergenlik çağlarımızın belirli anlarına fon müziği olup o anları çıkmamak üzere zihnimize kazıması ona olan borcumuzun boyutlarını gösteriyor olmalı. Zaten o world music geçidinin açılmasıyla bu albümde tanıştığım Ladysmith Black Mambazo, Youssou N'Dour, Boyoyo Boys gibi isimlerle ilerde yollarımın kesişmesi de çok anlamlıydı. Özellikle 1964'te kurulan bayıldığım Ladysmith Black Mambazo'nun yer aldığı üç parça Diamonds On The Soles Of Her Shoes, You Can Call Me Al ve Homeless, albümü yıllar boyunca sevmeme katkısı olan şarkılardır. Hele de mükemmel bir a capella olan Homeless'in büyüsü beni hiç terk etmedi. Sevimli bir çocuk şarkısıyla, kederli bir Afrika türküsü arasında gidip gelen bu Shabalala karrdeşler- Simon ortak bestesi albümün en özel anlarından birini oluşturmakta.

Albümün ismini Graceland olarak seçmekle Elvis Presley'in Memphis'teki evine atıfta bulunan Paul Simon bunun manevi bir yönü temsil ettiğine inanıyordu: Afrika'da fikir toplamak için fiziksel bir yolculuğa çıktığı gibi, müziğe olan sevgisini yeniden canlandırmak için manevi olarak rock "atasının" evine de seyahat edecekti. Bu hac fikrinin kaynamakta olan bir kazan halindeki Güney Afrika'yı kapsıyor olması ayrıca manidar. Şarkı ise Afrika ezgileriyle Amerikan rockabilly buluşması nefis bir serinlik. Yılların rockabilly/country duosu The Everly Brothers'ın vokalleriyle katkı sağladığı Graceland her ne kadar Elvis'in rock'n roll ateşiyle yanmasa da, Simon'ın yolculuğundaki köklere dönüşün anlamlı bir ifadesi olduğunu hissettirmiş. Bir başka favorim ise, Linda Ronstadt'in geri vokal yaptığı Under African Skies... Adı gibi, Afrika gibi, gökyüzü gibi olağanüstü bir şarkı. (Bu arada kim bu Linda Ronstadt diyen olursa kendisi 90'larda Star televizyonunda gece yayına giren Parliament Sinema Kulübü'nde duyduğumuz All My Life şarkısını seslendiren country/pop rock şarkıcısıdır.)

Yine Ladysmith Black Mambazo'nun 1 dakikalık a capella girişinden sonra tatlı mı tatlı bir Afrika şarkısı olarak yüreklere akan Diamonds On The Soles Of Her Shoes, albüm bütünlüğüne pek uymuyor gözükse, Los Lobos ne alaka dedirtse de kalite bütünlüğünü kesinlikle bozmayan All Around The World or The Myth Of Fingerprints, The Boy In The Bubble, I Know What I Know diye sürüp giden, ayrı ayrı hayranlık duyduğum diğer Graceland şarkıları. A cappella, Zydeco, Isicathamiya, Mbaqanga, Mbube gibi duymadığımız Afrika müzik türlerini klasik Paul Simon folk, pop ve rock kimliğiyle buluşturan Graceland bu satırlar yazılırken 38 yaşında. Dönemin müzikal ikliminde büyük bir fark yaratmış, yine dönemin apartheid (beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideoloji) rüzgarının karşısına "anti" bir duvar örmüş bu albümden sonra Simon, 1990'da bu defa Brezilyalı müzisyenlerle The Rhythm Of The Saints'i çıkardı. O albümü, benim için bir başyapıt olan The Obvious Child haricinde Graceland kadar sevemedim. Zaten hiçbir Paul Simon albümünü Graceland kadar sevemedim. Hatta şimdi bakınca Graceland'in Paul Simon'ı bile aştığını düşünüyorum.

1. The Boy in the Bubble
2. Graceland
3. I Know What I Know (with General M.D. Shirinda and The Gaxa Sisters)
4. Gumboots (with The Boyoyo Boys)
5. Diamonds on the Soles of Her Shoes
6. You Can Call Me Al
7. Under African Skies (with Linda Ronstadt)
8. Homeless (with Ladysmith Black Mambazo)
9. Crazy Love, Vol. II (with Stimela)
10. That Was Your Mother (with Good Rockin' Dopsie And The Twisters)
11. All Around the World or the Myth of Fingerprints (with Los Lobos)

27 Aralık 2020 Pazar

Bafang - Elektrik Makossa


Fransız anne ile Kamerunlu babanın iki oğlu olan Lancelot ve Enguerran Harre'dan oluşan Bafang, çok kötü geçen 2020'nin son günlerinde tanıştığım harikulade bir rock duosu. Kamerun şehri Bafang kökenli olup Évreux/Fransa da büyüyen kardeşler, buradaki Afrika ve batı kültürüyle iç içe bir hayat yaşamaya başladılar. Bu hayatın içinde Manu Dibango, Francis Bebey, Toto Guillaume, Charlotte Dipanda gibi isimlerin plakları, ayrıca aileyi bir arada tutan "bikutsi" ve "makossa" adlı yerel Kamerun müzikleri de önemli yere sahipti. İki kardeşin şu aralar Londra'daki Voice Of Africa programının yapımcılığını yapan büyük ağabeyleri zamanında onları Fela Kuti'nin isyankar müziğiyle tanıştırdı. 13 Ekim 1966'da Jimi Hendrix'in konser için Évreux'ya gelmesi, bu şehrin tarihinde unutulmaz bir yer tuttuğu için Harre kardeşlere kadar ulaşan bu efsanevi olay onları rock müziğe daha da yaklaştırdı. Hayatlarında tek tutku olan basketbol, Voodoo Child CD'sini dinlemelerinden sonra yerini müziğe bıraktı. Kafa dengi iki kardeş için Jimi Hendrix tam bir dönüm noktasıydı.

Ergenlik çağlarında Enguerran'ın davul, Lancelot'un gitar çaldığı, bir arkadaşlarının da bas gitarla eşlik ettiği bir gup kurup mini konserler vermeye başladılar. Kendi kendilerine Led Zeppelin ve Deep Purple'ı referans belirleyerek hard rock yapıyorlardı. Evlerine 500 metre mesafedeki prova odalarında 10 yıl boyunca her gün buluşup çaldılar. Etrafları çok kalabalık değildi ama o masum özgüvenleri yerindeydi ve aileleri hep destek oldu onlara. Ailecek ara sıra memleketleri Kamerun'a giderlerdi. Lezzetli yerel yemekleri kadar müzikleriyle de yakından ilgiliydiler. Bikutsi ve makossa kültürünü, içlerinde yanıp tutuşan rock ateşiyle buluşturma fikri de bu Évreux - Bafang hattında gidip geldikçe oluştu. Kökleriyle daha sağlam bağlar oluşturdular. Kamerun diyasporası dünyanın her yerine, Kanada, İngiltere hatta Rusya'ya kadar yayılmıştı. Onlara da bu geniş ailenin nimetlerinden faydalanmaya çalıştılar. Enguerran, Sahra, Fas, İstanbul diye sürekli gezerken, Lancelot Norveçli bir kıza aşık oldu. İki kardeş, gezmeyi bırakıp bir araya geldiklerinde kendilerini saatlerce bir odaya kilitleyip müzikal fikirlerini paylaşıyor, bunları müzik yaparak pratiğe döküyorlardı. Jam seansları sırasında ortaya çıkan parçaları bütün hale getirmek, lirikleri Fransızca yazıp sonra çevirmek, ortaya çıkacak farklılıkları dengelemek iki kardeş için tutkulu bir yaşam biçimi haline gelmeye başladı.


2017'de Fransa'nın Caen şehrinde düzenlenen bir organizasyonda ilk ödüllerini aldıktan ve sahnede gerçekleştirdikleri performanstan sonra daha terleri bile kurumadan önlerini bir adam kesti. Bu adam, 1979'da kurulan, her yıl Aralık ayında Rennes kentinde 3-4 gün süren müzik festivali Rencontres Trans Musicales'in kurucu ortağı Jean-Louis Brossard'dı... Brossard onları tebrik etmekle kalmadı, tam bir organizasyon desteği sağlayarak daha geniş kitlelere ulaşmaları için gerekli çalışmaları başlattı. Ben de olsam aynısını yapardım. Zira 2020 Kasım sonlarında çıkardıkları ilk albümleri Elektrik Makossa'yı kaynak alırsak ortada o kadar güçlü bir müzik var ki, bu müziği Edirne'den Kars'a, Jüpiter'den Mars'a cümle alem duysun diye yapımcı musluklarını açmak çok doğru bir hareket olurdu. Albümde yer alan 10 şarkının 10'u da müthiş bir enerjinin, zeka ve duygu dolu bir doğu-batı sentezi rock ruhunun eseri olarak göz kamaştırıyor. Yamela ile başlayan albüm, bu şarkının vereceği fikir üzerine batı yönü bir miktar daha ağır basmış rock algısı yaratabilir. Bu algının orijinal dil kullanımı ile dengelenmeye çalışıldığı da söylenebilir. Lakin o harika Yamela'nın da açıkça ifade ettiği gibi önümüzde ne doğuyu, ne de batıyı amaç edinmiş, bunları sadece araç olarak kullanıp Bafang olmuş kendine has bir müzikten söz etmek hiç de yanlış olmaz.

Afrobeat kültürünün rock ile buluşmasından, bikutsi ve makossa türlerinin öncelikle bir dans müziği oluşlarından en iyi versiyonlarla faydalanmaları Bafang'ın en belirgin özelliği. Hemen her şarkıda dans edilebilen bir rock ritmine kaptırabildiğimiz gibi, hemen her şarkıda oturup dinlenebilecek kalitede etnik rock lezzetleri de duyuluyor. Özellikle International MakossaBamileke NationNjounjou Dance şarkılarında bir gıdım daha hissedilen bu dans tadı aslında her şarkıda türlü şekillerde önümüze çıkıyor, hatta önümüzden hiç çekilmiyor. Yine bir gıdım olmak suretiyle Mbasso ve Ngo Mee'de Brezilya rock (latin rock'tan bazı ayrıksı yönleri olduğu için Brezilya rock) baharatlığı genzime bayram ettirdi. Sabaha karşı 3-4 arasında yazdıkları muhteşem Ibabemba, eğer Red Hot Chili Peppers Kamerun'da doğsaydı nasıl olurdu sorusunun cevaplarından biri sanki. Bitmiyor! Vokal tasarımlarının da en az müzikleri kadar özenli ve catchy olduğunu hatırlatan Mounaye, içinde western ve blues sosları barındıran, içten içe şahane bir gerilim taşıyan, sinematik yoğunluğuyla olağanüstü bir progressive afrorock olan Sifa, albümün diğer yıldızları. Elbet diğerlerinden bir adım öne çıkan şarkılar var. Ama günün sonunda Elektrik Makossa içinde 10 adet yıldızın olduğu bir albüm. Bittikten sonra bile kafada dönüp duruyor. Harikulade bir yaratıcılık, emek, enerji, coşku ürünü ve belki de bu yüzden hiç bir yıl sonu en iyiler listesinde yer almayacak.

1. Yamela
2. International Makossa
3. Mbasso
4. Ngo Mee
5. Bamileke Nation
6. Ibabemba
7. Njounjou Dance
8. Sifa
9. Mounaye
10. Zanga

8 Temmuz 2018 Pazar

Rokia Traoré - Tchamantché


Diplomat bir babanın kızı olması vesilesiyle Cezayir, Suudi Arabistan, Belçika, Fransa gibi çeşitli ülkelerde yaşamış olan Rokia Traoré, küçük yaştan beri müziğe olan ilgisini bu farklı bölgelerin müzikleriyle de geliştirmiş haliyle. Mali’nin saygın ailelerinden biri olması ve bu ailenin geleneksel bir kasta mensup olması, bu kastın da müzik yapmayı yasaklayan tutumu Rokia Traoré’yi başlarda biraz sıkıntıya sokmuş. Ama onun engel, yasak tanımayan müzik aşkı bu sıkıntının üstesinden gelmeyi başarmış. Bamana adındaki bir etnik grubun müzikal geleneklerinde kendilerine Griottes denilen kadınların seyahat ederek düğünlerde çalıp söyleyebilmesi normal karşılanırken, toplumsal sınıfların saçma yasakları sonucu müzik yapmaktan, şarkı söylemekten çekinen kadınlara örnek olmuş adeta. İşte Rukiye, müzik tarzında biçim olarak fazla olmasa da, tavır olarak Griottes kadınlarından da çok etkilenmiş.

İlk albümü Mouneissa’yı 1998’de çıkaran Traoré, 2000 tarihli Wanita’daki tüm şarkıları yazmasıyla ve yapımcılığını üstlenmesiyle, Afrika’nın erkek egemen müzik camiasına genç bir kızın neler başarabileceğini ispat etti. 2003’teki Bowmboï ve uzun bir aradan sonra 2008’de çıkan Tchamantché ile World Music liginde kendine iyi bir yer edindi. Tüm Traoré albümleri hakkında genel bir yorum yapılsa yerindedir. Fakat son albüm Tchamantché, sanki öncekilere nazaran daha bir derin, daha bir yoğun. Artık oturmuş bir sounda sahip olmanın güveniyle fazla içedönük gelebilir kulağa. Böyle olması çok daha iyi. Zira Afrika müziği de artık kendi özgünlüğünü biraz fazlaca ticarileştiren örnekler çıkardıkça Rokia Traoré gibilerinin değeri çok daha iyi anlaşılır. En belirgin özelliği, nerede yükselip kızacağı, nerde alçalıp üzüleceğini bilen, duru, narin, seksi, hisli ve olgun Traoré vokali olan albüm, 10 şarkısında da birbirinden roller çalan kadın hallerinden pasajlar okuyor. Sözlerini anlamasak da duygularını anlıyoruz sanki. Akustik pamuksuluğunu balafon, n'goni, kora gibi yerel enstrümanlarla zenginleştiren, gitar ve basın yön verdiği altyapıya mükemmel besteler oturtan bir kadın. Zaman zaman kıpırdatan Afrika ritimlerine rağmen geneli ağır, fakat ağırlığını hafifleştiren unsurlarla bezeli dantel gibi işlenmiş şarkılar söylüyor. Kounandi, Tounka, Dianfa, Dounia, Koronoko, anlatılacak değil, ancak dinlenerek kendini anlatacak harika şarkılar.

1. Dounia
2. Dianfa
3. Zen
4. Aimer
5. Kounandi
6. Koronoko
7. Tounka
8. Tchamantché
9. The Man I Love
10. A Ou Ni Sou

13 Mart 2018 Salı

Imarhan - Temet


Kendi adlarını taşıyan Imarhan albümlerinin üzerinden iki yıl geçti ve Imarhan bu kez Temet isimli ikinci albümleriyle dönüş yaptı. Daha ilk albüme doymamışken tekrar Imarhanlı günler başladı benim için. Aslında ilk servis ettikleri açılıştaki Azzaman'ı bir ay evvelinden dinlediğimde, ilk albümden servis ettikleri Imarhan şarkıları gibi muazzam bir şarkı beklediğimden midir, pek ısınamadım. Ama zamanla oturan müzikal anlayışlarının bu albümde de süreceğine emindim. Bir solukta dinlediğim Temet beni yanıltmadı. İlk albüm kadar olmasa da, yine Imarhan'ın folk rock, rai, Afrika blues, Sahra funk yapıtaşlarına bağlı kalarak enfes şarkılar çıkardığını görmek beni çocuk gibi sevindirdi. Zaten yeni albüm Imarhan'dan daha iyi olsun, onu unuttursun, uçup kaçsın diye beklentilerim yoktu. Bu sound sadakati bana yeter. İyi şarkılar zaten kendiliğinden gelir ve gelmiş de! İlk albüm kadrosunu aynen koruyan grup, Tamashekçe "bağlantılar" anlamına gelen Temet ile birlik, beraberlik, kardeşlik, arkadaşlık temaları üzerine yoğunlaşarak müzik dünyasında kalıcı olacağının sinyallerini daha da güçlendirmiş sanki.

Fact Magazine ve The Guardian gibi prestijli mecralardan "The New Wave Of Tuareg Music" gibi acayip övgüler alan Imarhan, şu ana dek Tinariwen'in en güçlü mirasçılarından biri olarak görülüyor. Tuareg'in Pink Floyd'u sayılan Tinariwen zaten bu müziği yeni bir dalga olarak yaymış, verdiği sonsuz ilhamla Imarhan gibi gruplara yol gösterici olmuştu. Ama Imarhan'ın daha genç bir oluşum olması sebebiyle bu müziği kalıcı tutacağına, ileriye götüreceğine olan sağlam inanç, onların "yeni dalga" olarak anılmasına imkan sağlıyor. Bu görüşlere henüz ilk albümlerinden ikna olmuştum. Temet sadece bu iknayı pekiştirdi. Azzaman ve Temudre gibi aynı kalibredeki iki karizmatik rock şarkısıyla açılış yapan albüm, yine kolektif bir bilincin farklı ruh hallerini notalara döktüğü renkliliğe sahip. Hatta bu iki şarkının kolektifliğine Tochal'ı da dahil etmek isterim. Belli bir disiplin dahilinde kendi içlerinde çiçek gibi açılmaları, albümün coşku ve hüzün arasındaki dengelerini sağlamaları açısından varlıkları çok önemli. Tabii onların varlıkları kadar, o coşku ve hüznün de her Imarhan albümünde yer bulması lazım.

İçinden coşku, eğlence, mutluluk akan Imarhan şarkıları Alwa, Ehad wa dagh ve Tumast olarak sivriliyor. Hem de ne sivrilmek! Gitar, bas ve el çırpışlarla karışık vurmalı ritimleri müthiş bir enerji taşıyor. Onları kalabalık bir konser atmosferinde veya bir Afrika diskosunda canlı dinliyormuşçasına kıpır kıpır oluyoruz. Ama işte bunların 10 şarkılık albümde 3 adet olmaları o kadar güzel ki, sayıları fazla olsa belki o ayrıcalıklı mutluluk bir süre sonra tekdüze bir hal alacak. O yüzden Imuhagh ve Tarha Nam adında iki enfes Tuareg baladının albüme çektiği balans ayarı gerçek bir olgunluk örneği. Bunun yanında yine Afrika havasını derinden solutan Zinizjumegh ve hemen onun ardından kapanışı yapan, kadın vokallerle takviye edilmiş akustik folk güzelliği Ma S-Abok bu olgunluğu perçinliyor. Farklı dinler, diller, ırklar, karakterler, gelenek ve görenekler arasındaki evrensel bağlantılara vurgu yapan Temet, kendi içsel bağlantılarındaki çeşniyi de müziğine en iyi şekilde yansıtıyor. Bunun doğal ve haklı bir getirisi olarak Imarhan, Tuareg müziğin geleceği konumuna gururla yerleşiyor.

1. Azzaman
2. Temudre
3. Ehad wa dagh
4. Alwa
5. Imuhagh
6. Tumast
7. Tarha Nam
8. Tochal
9. Zinizjumegh
10. Ma S-Abok

20 Aralık 2016 Salı

Imarhan - Imarhan


Güney Cezayir'in, Mali asıllı Tuareg toplumunun yoğun olduğu Tamanrasset bölgesinde doğup büyüyen Iyad Moussa Ben Abderahmane (aka Sadam), Tahar Khaldi, Hicham Bouhasse, Haiballah Akhamouk ve Abdelkader Ourzig beşlisinden oluşan Imarhan, Tuareg müziğinin dünyaya yeni armağanlarından biri. Hem Cezayir'e, hem de Mali'ye ait olmanın getirisi olarak Güney Afrika funk ruhunu, geleneksel Sahra folk müziğini ve Cezayir rai kültürünün farklı duygularını müziğine büyük bir olgunlukla empoze eden grup, kendi adını taşıyan ilk albümleri ile bu karma kültürü abartısız bir sadelik ve hayranlık uyandıran bir bilgelikle notalara, liriklere döküyor. Bu tarifin daha kapsamlısını Tuareg duayenleri Tinariwen için yapmıştık. Zaten Imarhan'ın Tinariwen ile organik bağları sadece müzikal kültür benzerliğinden ibaret değil. Grubun lideri Sadam, Tinariwen basçısı Eyadou Ag Leche'nin kuzeni ve bu kuzen Imarhan'ın bazı şarkılarının yazımında ve yapımcılığında hatırı sayılır yardımlarda bulunmuş.

Kendi dillerinde "önemsediklerim" anlamına gelen Imarhan, bu müziğin doğasında bulunan sahra motiflerine, pastoral duygu yoğunluğuna, modern ve oryantali buluşturan folk kimliğine, alternatif blues bileşenlerinin kıvrak olduğu kadar hüzünlü dengelerine sonuna dek sahip çıkıyor. Yeni olmasına rağmen eski, eski görünmesine rağmen yeni durmasını biliyor. Kendi adını taşıyan albümün kendi adını ışıl ışıl taşıyan şarkısı Imarhan'ın coşku dolu süper enerjisi ile adeta devleşiyor. Bazı albümlerde Imarhan gibi şarkılar dezavantaj oluşturur. Yani şarkı o kadar özeldir ki, kabaca bakıldığında diğerleri yanında sönük kalabilir. Dolayısıyla koskoca albüm sırf bu şarkıyla anılabilir. Oysa Imarhan (grup), Imarhan (albüm) içinde sadece Imarhan'dan (şarkı) ibaret değil. Sadece işleyen demir ışıldar misali dinledikçe değerini bulan şarkılar bunlar. Imarhan şarkısının işleyişi de öyle böyle değil. Uzun bir süre güne hep onunla başlamak istedim. Ama bir kez bile yapmadım. Çünkü ikide bir dinleyip de ondan sıkılmak istemedim. Dinlemeyeli şu an tam 5 (beş) gün oldu ve onu acayip özledim.


Sakinliği ve akustik oturmuşluğuyla açılışı yapan Tarha Tadagh, ilk dinlediğimde bu türün normal örneklerinden biri gibi gelmişti. Ama bu şarkıların daha ilk dinlemeyle özlerine inilmeyeceğini çoktan öğrenmiştim. Nitekim kendisinden sonra gelen funky Tahabort'un dansa davet havası henüz ikinci şarkıda tüm bedenimi sarıp sarmaladı. Yoksa devamı mı gelecek derken, 5:44 ile albümün en uzun parçası olan Ibas Ichikkou, yine ilk dinlediğimde yaratmadığı etkiyi artık her dinlediğimde artarak yaratan bir güzellik. O etki, olağanüstü bir "dark western" etkisi ki, yağmur bulutları toplamış gri bir ambiyans altında Sadam'ın hüzünlü sesi ile hüzünlü gitar melodisinin kolektif efkarı direk yüreğe hedef alıyor. Assossamagh, albümün nasıl anlatsam, nereden başlasam şarkılarından biri. Görünürde şarkının içinde yükselen, coşan, taşan birşeyler yok. Söz kısmı sadece nakarat bölümünden oluşuyor. Gitarın öncülüğündeki müzik kısmı da aynı düzlemde ilerliyor. Ama bu her iki kısım da o kadar sihirli ki, yanyana geldiklerinde yarattıkları kimya enfes. Aslen bu kimya tüm Imarhan şarkılarına, hatta hemen hemen tüm Tuareg müziğinin sinmiş karakteristik özelliklerden biri. Kendi kültürüne, kendi diline sahip ama bir o kadar da evrensel bir ruh var ki, inanılmaz.

Albümdeki Idarchan Net, Addounia Azdjazzaqat, Id Islegh ve kapanışı yapan Alwok şarkıları da bu ruhu dekore eden, kolonlarla güçlendiren nitelikte besteler. Tipik görev adamı gibi şarkılar. En sevdiklerimden biri olan Arodj N-Inizdjam ise hem onlardan, hem de Imarhan, Assossamagh, Tahabort, Ibas Ichikkou grubuna dahil ettiğim ekstra lezzetler barındıran, ekstra görevler üstlenen şarkılardan. Mesela Arodj N-Inizdjam'daki o muazzam gitar riffi alelade bir hard rock grubunun eline geçse, onun etinden, sütünden, yününden faydalanacağım diye şarkının içine edebilirlerdi. Zaten en başından o melodiyi keşfedebilirler miydi, keşfetseler de onun oryantal döngüsüne dönüp bakarlar mıydı orası şüpheli. İşte bu yüzden Tinariwen, Imarhan, Tamikrest, Toumast gibi gruplar kendilerine ait olandan, kendilerine yetecek, üstelik kendilerinden olmayanları bile doyuracak notalar bulup çıkarıyorlar. Kendileri olup herkesi kucaklamayı başararak.

1. Tarha Tadagh
2. Tahabort
3. Ibas Ichikkou
4. Idarchan Net
5. Assossamagh
6. Imarhan
7. Addounia Azdjazzaqat
8. Id Islegh
9. Arodj N-Inizdjam
10. Alwok

22 Temmuz 2014 Salı

Toumast - Amachal


Toumast'ın hikayesi, öncülü olan Tinariwen'e benziyor. Tuareg mensubu Moussa Ag Keyna, 90'ların başlarındaki isyan hareketine katılmış, sonrasında Nijerya ve Mali hükümetlerinin Tuareg topraklarını tanıması için mücadele veren Tuareg Kurtuluş Cephesi'nin kampanyalarında aktif rol üstlenmiş. Ortalık sakinleşince Fransa'ya dönen Moussa, orada tanıştığı şarkıcı / gitarist Aminatou Goumar ile Toumast'ı kurmuş. Fransız multi-enstrümantalist Dan Levy'nin de yardımlarıyla Tinariwen'in havaya uçurduğu doğu - batı sentezi rock kapılarından içeri gururla giren Toumast, 2006'da Ishumar, 2010'da da Amachal adında iki güzel " Tishoumaren" albümü dünyaya getirmiş bir ikili. Grup özellikle Fransa'da çok sevilmiş. Hatta Dominique Margot adında bir yönetmen 88 dakikalık "Toumast: Guitars and Kalashnikovs" belgeselinde grubun müzikal yolculuğunu filme almış.

Toumast, bu kişilikli müzik türünü icra eden diğer grupların benimsettiği blues, folk, rock köklerine funk unsurlar da ekleyerek biraz daha dinamik bir atmosfer elde etmiş bir grup. Ama bu demek değil ki o hüzünlü elektro gitar, el çırpmalar, zılgıtlar ve yeni nesile geçmişte verilmiş mücadeleleri, geleceğe umutlu bakışı yansıtan lirikler unutulmuş. Tam tersi, bu dinamiklik tüm tishoumaren unsurları daha da renklendirmiş denebilir. Mesela açılıştaki Ibliss, Timhrithin, Nimanghran, Aïtma adlı parçalar Toumast'ın Malili çağdaşlarına nazaran funk rock ruhu daha yoğun bir etkileşim içinde olduklarının kanıtları sayılabilir. (Bu saydığım şarkıları bir kulaklıkla Red Hot Chili Peppers basçısı Flea'ye dinletip yüzündeki ifadeyi görmek isterdim.) Üstelik Toumast'ın bu yüzünü biraz daha batıya dönmüş tavrı bu kadarla sınırlı kalmıyor.

Grup özellikle Aïr-Tombouctou ve Arawen şarkılarının dozu çok iyi ayarlanmış, nakaratlarla güçlendirilmiş, etnik bağlılıkları es geçilmemiş sertliğiyle beni kendine hayran bıraktı. Zira Tinariwen, Tamikrest, Terakaft veya Abdallah Oumbadougou gibi Tuareg lezzetlerini tattıktan sonra böyle bir hamle beklemiyordum doğrusu. Beat Assailant'nın İngilizce rap vokaliyle renklendirdiği funk rock Timhrithin, Jehro adlı şarkıcının yine İngilizce vokaliyle konuk olduğu reggae rock Baba gibi başka hamleleri de var grubun. Bu müziği dinledikçe bağlanırken hiç aklımın ucuna bile gelmediği üzere bir de cover çalmışlar ki, yeme de yanında yat. Jimi Hendrix'in You Got Me Floatin' zımbasını mükemmel biçimde yeniden yorumlayan Toumast ikilisini dinlerken sanki akrabalarım sahnede çalıyormuşçasına duygulanıp gururlandım nedense. Sonra 2010 yılında çıkan bu albümü çok fena ıskaladığımı, en kötüsü de acaba buna benzer başka ne tür güzellikleri ıskalamış olabileceğimi düşündüm. En sonunda bombaların masum insanları ıskalamadıkları bir dünyada yaşadığım gerçeği yanında bu hayıflanmaların bir hiç olduğunu, vakit varken sahip olduklarımızla en mümkün olanı, en verimli biçimde yaşamamızın önemini bir kez daha anladım.

1. Ibliss
2. Aïr-Tombouctou
3. Azaman
4. Timahirithin (feat. Beat Assailant)
5. Awala Ounhou
6. Nimanghran
7. Baba (feat. Jehro)
8. Akal Daalin
9. Arawen
10. Ami
11. Aïtma
12. You Got Me Floatin'
13. Tezartékma

28 Kasım 2013 Perşembe

Tamikrest - Chatma


Tuareg müzisyenlerinin çileli müzikal yolculuklarını Tinariwen'in bünyesinde özetlemiştik. 2006'da yirmili yaşlarının başında olan bir grup müzisyen tarafından kurulan Tamikrest de blues ve folk rock etkilenimli, ama yine de kendine özgü Tuareg müziğinin dikkat çekici isimlerinden birisi. Adagh (2010) ve Toumastin (2011) adlı iki güzel albümün ardından 2013 tarihli Chatma ile daha da dikkat çekici hale gelen grup, şarkıları yazan, söyleyen ve gitar çalan Ousmane Ag Mossa liderliğinde 7-8 kişiyi bulan bir nüfusa sahip. Onların hikayesi de pek farklı sayılmaz. 1990-95 arasındaki iç savaşın gölgesinde Mali'nin kuzeydoğusundaki Kidal'de sıkıntılı bir dönem yaşamışlar. 2006'da Ousmane Ag Mossa ve grupta bas çalan arkadaşı Cheick Ag Tiglia, tıpkı Tinariwen gibi mücadele için silahları değil, gitarları ve onlarla yazdıkları şarkıları seçmişler. Etkilendikleri isimler arasında ilahları olan Tinariwen haricinde batı kanadından Pink Floyd, Jimi Hendrix ve Bob Marley bulunmakta.

Tamikrest, ülkesinin bu rock tabanlı enfes müziğini kitabına uygun biçimde çalıp söyleyen en yetenekli oluşumlardan biri. Tanınmaları da 2008 yılında bir müzik festivalinde tanıştıkları Amerika-Avustralya kökenli Dirtmusic grubu sayesinde gerçekleşiyor. İlerleyen dostluk, Dirtmusic'in Tamikrest'i ikinci albümlerinin kayıtlarına davet etmesine vesile oluyor. Dirtmusic üyesi ve aynı zamanda temeli 80'lere dayanan Seattle'lı saygın rock grubu The Walkabouts'ın kurucusu Chris Eckman'ın onlardan çok etkilenip ilk iki albümün yapımcılığını üstlenmesi de bunu izliyor. Birlikte Avrupa'yı turlayıp hayran kitlelerini genişletiyorlar. Böylelikle 2013 Eylül ayında çıkan üçüncü albüm Chatma ile birlikte kadar sağlam altyapı, kültürel tecrübe, geleneksel ile modern arasında kurulmuş güçlü köprü muhafaza ediliyor.


Chatma, genel olarak ilk iki Tamikrest albümünü kaldığı yerden sürdürüyormuş gibi görünen bir albüm. Ama Tinariwen veya iyi bir Tuareg grubunun albümünü birkaç defa dinledikten sonra yaşadığım hissin aynısını Chatma'da da yaşadığım için benim açımdan bu durum hem kaldığı yerden bir devam, hem de yeni açılan bir sayfa anlamı taşıyor. Albümdeki 10 şarkıda boş yok. Şarkılar boyunca tribal etki yaratan gitarlar, el çırpmalar, kıvrak blues nağmeleriyle ilahi etkisi yaratan psychedelic dinginlikler arasında seyreden eklektik tasarımlar iliklere işliyor. Birçok Tuareg albümünden farklı olarak davul ve bas gitar yoğunluğu şarkıları daha da üste çıkarıyor. Tüm bunlara son derece karizmatik Ousmane Ag Mossa vokali de eklenince mükemmel bir iklim ortaya çıkıyor. Öyle ki, Mossa birçok şarkıda idolü Ibrahim Ag Alhabib'in mesafeli olduğu kadar Mali kederi de yüklenmiş vokal gücünü aratmıyor.

Zaten hiç künyeye bakmadan Imanin Bas Zihoun, Tisnant an Chatma, Itous, Djanegh Etoumast şarkılarını duysam, büyük ihtimalle Tinariwen bazı sound değişimleriyle ya da bir yan projeyle yeni albüm yapmış derdim. Fakat bunun yanında Achaka Achail Aynaian Daghchilan, Assikal, Timtar gibi "trip"ler, albümü gerçekte olduğundan farklı mecralara taşıma yetisine sahip içsel yolculuklar adeta. Bu sınırlı görünen müzikal bünyede kendi yolunu, yolculuğunu planlayabilen Tamikrest, köklerini Afrika toprağına, dallarını da blues ve folk rock'ın geçerli olduğu her yere salmasını bilen bir olgunluk örneği. Chatma da o olgunluğun en bereketli, en lezzetli meyvesi. Bana göre Tuareg müziği nedir sorusuna verilebilecek en dirayetli cevaplardan biri. Bu müziğin kilometre taşı albümleri arasında sayılması gerekenlerden.

1. Tisnant an Chatma
2. Imanin Bas Zihoun
3. Itous
4. Achaka Achail Aynaian Daghchilan
5. Djanegh Etoumast
6. Assikal
7. Toumast Anlet
8. Takma
9. Adounia Tabarat
10. Timtar

9 Haziran 2013 Pazar

Tinariwen - Tassili


Kuzey Afrika'da Mali'nin Sahra Çölü dolaylarında yaşayan, ticaret ve hayvancılıkla uğraşan "Tuareg" adlı göçebe halka mensup müzisyenlerin 1979'da Libya'daki mülteci kamplarında temellerini attıkları Tinariwen, çalkantılarla dolu bir tarihin içinden çıkan en değerli şeylerden biri. Tuaregler sadece Libya kamplarında bulunmuyorlardı elbette. 19. yüzyılın sonlarındaki Fransız sömürge politikalarına, 1960'larda Mali hükümetinin baskıcı tutumlarına karşı güçlü direnişler sergileyerek dünyada "isyan" kavramının pek de bilinmeyen önemli sözcülerinden biriydiler aslında. Bu isyanların ardından Sahra'da hala göçebe yaşam tarzını sürdürenler olduğu kadar, Kuzey Afrika'nın şehir ve kasabalarında yerleşik hayata geçenler de bulunmakta. Kamplarda gitarla tanışmaları kaçınılmaz biçimde Bob Marley, Bob Dylan ve Jimi Hendrix etkilerine maruz kalmalarını da geciktirmedi. Böylece isyanın içinde doğmuş bir halkın bireyleri ile müzik tarihinin batı normlarında isyan bayrağını taşıyan üç efsane müzisyeninin ruhani buluşması gerçekleşmiş oldu.

Grubun kurucusu olan Ibrahim Ag Alhabib daha 4 yaşındayken Tuareglerin 1963 Mali ayaklanması sırasında babasının öldürülmesine tanık olmuş. Küçükken bir filmde gördüğü gitar çalan kovboy imajı hiç gözünün önünden gitmemiş. Teneke kutu, sopa ve bisikletin fren kablolarından ilk gitarını yapmış. 70'lerin sonlarında kendisi gibi müzikle ilgilenen Tuareg topluluklarına katılıp Cezayir kökenli rai ile batının rock ve pop karışımından derlenen şarkılar çalıp söylemiş. Marley, Dylan, Hendrix üçlüsü yanında Santana, Led Zeppelin, Elvis hatta Boney M gibi isimlerden de ilham almış. Sonra aralarında kardeşi Leyya Ag Ablil'in de bulunduğu bir grup müzisyenle partilerde, düğünlerde çalmışlar. Kendilerine bir isim koymamışlar ama yöre halkı tarafından Tamashek'te (Tuareg dili) "Çöl İnsanları" ya da "The Desert Boys" gibi bir anlamı olan "Kel Tinariwen" olarak anılmaya başlamışlar. Bazı kesimler ise "Taghreft Tinariwen" yani "Milletin Aydınlanışı" gibi bir ismi layık görmüşler onlara.


1980'de Kaddafi, Sahra'da büyük bir askeri birlik oluşturmak ve civara hükmetmek için Libya'da yasadışı yaşayan Tuareg gençlerine çağrıda bulundu. Ag Alhabib ve grup arkadaşları da bu çağrıya katılıp 9 ay askeri eğitim aldılar. 85'te bu defa Tuareg isyan hareketinin öncülerinden benzer bir çağrıya cevap verdiler. Orada tanıştıkları başka müzisyenlerle büyük birleşmeyi gerçekleştirip Tinariwen (Çöller) adıyla Tuareg halkının isyan bayrağını müzik alanında taşımaya başladılar. 1990'da Tuareg liderlerinden bazılarının Nijerya askerleri tarafından öldürülmesiyle tekrar savaş çıktı. Bazı Tinariwen üyeleri de bu savaşa katıldı. Bir yıl kadar süren bu kaos sonunda anlaşmaya varıldı ve müzisyenler artık bu kez kendilerini tamamen müziğe adamak üzere gruba geri döndüler. Ibrahim Ag Alhabib çektikleri bunca sıkıntıdan tüm dünyanın haberdar olması için silahını bırakıp gitarını aldı. Mücadelesine şiddet yerine kelimeler ve notalarla devam etmesi gerektiğine karar verdi.

The Radio Tisdas Sessions (2001), Amassakoul (2004), Aman Iman: Water Is Life (2007), Imidiwan: Companions (2009) ve Tassili (2011) adlı stüdyo albümleri birbirini izledi. İlk kez 2008 sularında Aman Iman ile tanıdığım grubun sadece kendisiyle değil, Tishoumaren ya da Tuareg Music denilen türle de ilk karşılaşmamdı. Abdallah Oumbadougou, Alhousseini Anivolla, Imidiwen, Terakaft, Bombino, Etran Finatawa, Amanar gibi isimlerin varlığını da yine onlar sayesinde tanıdım. Ama Tinariwen'in öncülüğü ve müziğinin gücü onların diğerlerine nazaran daha fazla tanınır hale getirmişti. Dünyaya açılmaya başlamaları, Natacha Atlas, Lo'Jo, Sinéad O'Connor, Robert Plant, Jah Wobble örnekleriyle çalışmış İngiliz yapımcı ve müzisyen Justin Adams'ın yardımları ve adını sanını bilmediğimiz bir sürü festivalde boy göstermeleriyle oldu. Ali Farka Touré, Robert Plant, Rachid Taha gibi isimlerle sahne almaları şaşırtmadı. Zor günlerden müzikal aydınlığa bileklerinin hakkıyla eriştiler.


Özellikle son üç albümleri bu tür ile tanışmak isteyenler için kullanma kılavuzu niteliğinde ve bambaşka bir dünyanın kapılarının anahtarı konumunda. 30 Ağustos 2011'de çıkan son albüm Tassili, Cezayir'in güneydoğusundaki Tassili n'Ajjer bölgesinde üç haftada kaydedilmiş. Diğer albümlerden farklı olarak Tassili'de elit konuklar ağırlamışlar. Açılışta yer alan ve Wilco gitaristi Nels Cline'ın misafir olduğu güçlü atmosferiyle şahane bir Afrika blues olan Imidiwan Ma Tennam, belki de bugüne kadar Tinariwen'in yaptığı en iyi şarkılardan biri. Biraz Amassakoul'da yer alan Dualahila ar Tesninam'a benzemiyor değil. Ama arka arkaya tüm Tinariwen albümlerini dinledikten sonra geleneksel Tuareg ritim ve melodi kompozisyonlarının, şarkı söyleme yöntemlerinin ortak etkileri görülüyor. Yine de grup bu şablonları yeniden elden geçirdiğini, onları dönüştürme çabası içinde olduğunu hissettiriyor. Brooklynli art-rock grubu TV On The Radio'un vokali Tunde Adebimpe ve gitaristi Kyp Malone'un katkılarıyla Tenere Taqhim Tossam, Walla Illa ve Imidiwan Win Sahara albümün orijinal Tinariwen sounduna az da olsa çeşni katan örnekler.

New Orleans'ın köklü caz orkestralarından The Dirty Dozen Brass Band'in nefesli takviyesiyle beş buçuk dakikalık enfes bir etnik caz rock hadisesine dönüşen Ya Messinagh'ı da notlarımız arasına almazsak olmaz. İki şarkı dışında tamamı Ibrahim Ag Alhabib bestesi olan diğer şarkılar arasında Tiliaden Osamnat, Swegh Attay, Tamiditin Tan Ufrawan falan derken bir de bakmışsınız albümün tamamını saymışız. Henüz duymayanlar için bunun kulaklarda canlandırması hem zor, hem de aslında basit olduğunu söyleyelim. Bana tarif etseler kafamda kuramazdım. Tuareglerin "assouf" dedikleri Batı Afrika temelli gitarın stilinin sürüklediği, özellikle festivallerde kadınlar tarafından çalınan "tindé" vurmalılarının ve el çırpışların tempoyu belirlediği, Cezayir, Mısır, Fas ve Bollywood etkilenimli yapış yapış olmayan pop ruhunun sık sık yoklama çektiği, tabii daha önce de söylediğimiz üzere batı yakasından Dylan, Zeppelin, Hendrix, Santana yanında Dire Straits ve Kenny Rogers gibi grubun favorilerinin de ilhamlarıyla kutsadığı dramatik, hüzünlü, coşkulu ve tutkulu bir müzik onlarınki.


Sayıları stüdyoda veya turlarda 7 ile 10 arasında değişen Tinariwen, yerel müziği, yerel kıyafetleri, evrensel tanımlarıyla yeryüzünün en karizmatik oluşumlarından birisi. Hayranları arasında Carlos Santana, Robert Plant, Bono ve The Edge (U2), Thom Yorke (Radiohead) Chris Martin (Coldplay), Henry Rollins, Brian Eno, Rachid Taha ve dahası var. Herşeyin temelinde kütüğü Afrika'ya ait blues bulunmakta. Tinariwen çölün ortasında rastlanılan bir blues barda çalan grup. İçmeden sarhoş eden, albüm formatında ne çalıyorsa o barda canlı çaldığı özgür ruhla arasında hiçbir fark olmayan serinletici bir lezzet. O çölün ortasında yeşermiş bir ağaç. Bir park!

1. Imidiwan Ma Tennam (feat. Nels Cline)
2. Asuf D Alwa (feat. Kyp Malone)
3. Tenere Taqhim Tossam (feat. Tunde Adebimpe & Kyp Malone)
4. Ya Messinagh (feat. The Dirty Dozen Brass Band)
5. Walla Illa (feat. Tunde Adebimpe & Kyp Malone)
6. Tameyawt
7. Imidiwan Win Sahara (feat. Tunde Adebimpe)
8. Tamiditin Tan Ufrawan
9. Tiliaden Osamnat
10. Djeredjere
11. Iswegh Attay
12. Takest Tamidaret

24 Ağustos 2012 Cuma

The Dictator (OST)


Absürd hiciv insanı Sacha Baron Cohen'in son filmi The Dictator, daha önce Ali G, Borat, Brüno gibi tiplemeleriyle yakalanan istikrarı (!) sürdüren bir komedi. Borat ve Brüno'yu da yönetmiş Larry Charles'ın çektiği film, yine gözünü budaktan sakınmayan bel altı vuruşları ve artık komik olmaktan ziyade gülünç olan espri anlayışıyla edindiği hayran kitlesini yine memnun etmiştir. Finalinde Birleşmiş Milletler delegelerine yaptığı diktatör tanımı dışında (ki zaten o da dünyanın her yeri için geçerli bilinen bir tanımdır) elle tutulur bir yanı olmayan film, soundtrack çalışmasıyla elle tutulup sineye bastırılacak kadar sevimlidir. Aynı zamanda şarkı seçimiyle ve cover mantığıyla bana göre filmin kendisinden bile daha kaliteli ve komiktir.

Tüm Cohen filmlerinde olduğu gibi müzik yönetmenliğini Sacha Baron Cohen'in kardeşi Erron Baron Cohen'in yaptığı albüm, "filmden daha güzel olan soundtrackler" kulübüne gönül ferahlığıyla dahil edebileceğimiz türden bombalarla dolu. İlk olarak coverlarla başlarsak, kardeş Cohen'in batının marş olmuş bazı şarkılarını filmin karakterine ve milliyetine göre yapılmış farklı yorumlarına yer verişine ilk Borat'ta rastlamıştık. Yıllarca Türk şarkısı sandığımız, aslen bir Makedonya halk şarkısı olan Şiki Şiki Baba'nın Kočani Orkestar versiyonunun da yer aldığı Borat albümünde, Romen grup Fanfare Ciocărlia'nın Born To Be Wild nakaratlı bir yorumu vardı ve sanki tadımlık olarak albüme konmuştu. The Dictator'da ise Dr. Dre ve Snoop Dogg'un The Next Episode'u, R.E.M.'in Everybody Hurts'ü, Marvin Gaye'in Let's Get It On'u ve Dolly Parton'ın 9 To 5'ı tanınmamış müzisyenler tarafından Arapça yorumlanmış. Özellikle Everybody Hurts ve Let's Get It On'u duyar duymaz filme göstermem gereken reaksiyonları, gülmemi sağlayacak kas hareketlerini bu şarkılara karşı gösterdiğimi fark ettim.


Filmin karakterine uygun bu matrak denemelerin yanında gerçekten ciddi kozları da var albümün. Mesela Khaled'in 1996 tarihli Sahra albümündeki Wahrane Wahrane ve Souad Massi'nin aynı adlı 2001 albümünden seçilen Raoui bunlardan ikisi. Filmin kalibresine bakarsak gerçekten pahada ağır şarkılar bunlar. Ama en büyük ağırlığı ilk defa bu albümde tanıdığım bir başkası koyuyor. 1933-2001 yılları arasında yaşamış Mısırlı pop ve caz müzisyeni Ali Hassan Kuban... 91, 92 ve 95 yıllarına ait sadece üç albüm yapmış hayatı roman bu kıymetli amcamız, albüme konulan Habibi adlı süper şarkısıyla beni tavladı ve kendini merak ettirdikden sonra kendi kadar kıymetli bu bilgileri edinmemi sağladı. Küçüklüğünden beri müzikle uğraşan Kuban'ın Nil Nehri'ndeki yolcu gemilerinden Kahire Operası'na uzanan kariyeri, akciğer rahatsızlığıyla sekteye uğrasa da, sonrasında Arap pop müziği, Nubian ezgileri ve Amerikan pop cazından çiftleştirdiği müziğiyle, bana göre üç adet tarihi değere sahip albüm yapması 90'lı yılları bulmuş. 2001'de Kahire'de kalp krizinden ölene kadar çalmaya ve söylemeye devam etmiş bu çınarı tanımama dolaylı da olsa bir şekilde Sacha Baron Cohen'in vesile olması 40 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek birşey. Buna doğrudan vesile olan Erran Baron Cohen'i de iyi bir müzisyen olduğu kadar sıkı bir müziksever olmasından ötürü çok tuttuğumu belirteyim.

1. Aiwa, Mr. Tibbz & Admiral General Aladeen - The Next Episode
2. Jalal Hamdaoui & Driver - Ila Nzour Nebra
3. Ali Hassan Kuban - Habibi
4. MC Rai - Everybody Hurts
5. Khaled - Wahrane Wahrane
6. Michelle J. Nasser - 9 To 5
7. Jalal Hamdaoui & Cheb Rayan - Goulou L'Mama
8. Erran Baron Cohen - The Song Of Admiral General Sargeant Aladeen (feat. Omar Fadel)
9. Mohamed Amer - Let's Get It On
10. Souad Massi - Raoui
11. Erran Baron Cohen - Money's On The Dresser (feat. Jules Brookes)
12. The Aladeenies - Our Beloved Leader

3 Temmuz 2012 Salı

Souad Massi - Deb


1972 Cezayir doğumlu Souad Massi, şimdiye dek dört samimi ve olgun albüm yapmış bir folk müzisyeni. Müzisyen olması hiç de sürpriz değil. Zira işçi sınıfına mensup bir ailede yetişen Massi'nin erkek kardeşleri besteci ve müzisyen, amcaları cazcı, kızkardeşi dansçı vs. olduğu için küçüklükten beri müzikle içiçe bir hayata sahip. Arap-Endülüs klasik müziği, müzik teorileri ve evrensel klasik müzik hakkında eğitim alması yanında, 17 yaşında flamenko grubu Les Trianas d’Alger ile sahnede performansta bulunmuşluğu da mevcut. Şehir planlaması ve mühendislik üzerine bir kariyer planlarken erkek kardeşinin gaza getirmesiyle müziği bir hobi olmaktan çıkarmaya başlayan Massi, önce Cezayirli hard rock grubu Atakor'a gitarist olarak katıldı ve şehri turladı. İşi ve müziği yanyana götüremeyeceğini anlayınca da müzikte karar kıldı.

Atakor'dan önce geleneksel Cezayir müziği yanında, Jacques Brel'den James Brown'a uzanan geniş bir batı etkilenimi de yaşayan, hatta Amerikan country müziğinin elit isimlerinden Emmylou Harris'e olan ilgisiyle doğu-batı sentezi tarzını hemen oturtan bu güzel insan, country, folk, flamenko, kalipso ve salsa diyarlarında gezinirken hiçbir yere ve her yere ait olduğunu hissettirdi. Ocak 1999'da Paris Femmes d'Algérie (Women Of Algeria) festivaline davet edilmesi ve orada bıraktığı parıltıyla Universal Music şirketinin gözünü kamaştırdı. Paris'e taşınan Massi, üzerinde titizlikle çalıştığı ilk uluslararası albümü Raoui'yi, o sıralar Ben Harper'ın da yapımcılığını yapan Bob Coke gözetiminde çıkardı. Bu albüm, Cezayir geleneği "chaâbi", reggae, raggamuffin (reggae'nin elektronik zeminde şekillenen bir versiyonu), bunun yanında Fransız chanson standartlarını daha batılı folk rock serbestliğiyle yoğuran geniş tabanlı müziğini çok daha geniş kitlelere tanıttı. İşte bu yüzden onunla ilgili gördüğüm ve çok etkilendiğim ilk cümle şuydu: "Cezayir'in Tracy Chapman'ı!"


2001'deki Raoui'den sonra Deb (2003), Mesk Elil (2005), Ô Houria (2010) gibi üç şahane albüm daha yapan Massi'nin daha ilk albümden itibaren oturmuş singer/songwriter kimliği günümüze kadar hiç zedelenmeden geldi yanımıza bağdaş kurdu. Benim için vasat tek bir albümü, tek bir şarkısı olmayan Souad Massi'nin bu dört albümünden hangisinin gölgesinde birşeyler yazsam diye fazla düşünmedim. O albümün adı kesinlikle Deb'dir. Onu tanıdığım ilk albüm olması bir yana, birazdan adını sayacağım şarkıların içime işlemişliği, orada bıraktıkları asla söküp atılamayacak niteliktedir. Berrak bir su gibi akan sesiyle söylediği Arapça ve Fransızca şarkılarla otobiyografik, güncel, toplumsal liriklerin tabanında acıyla yoğrulmuş bir halkın içinden çıkan çıplak hüznü takip edebilirsiniz. Duyarlılığı, tutkusu, hüznü, neşesi, herşeyi müthiştir Massi'nin.

O billur vokalinin keman nağmeleriyle adeta düet yaptığı Ya Kelbi ile açılan Deb, ud taksimiyle giriş yapan ve Ya Kelbi'nin az biraz değişikliğe uğramış devamı gibi hissettiren Ghir Enta ile mağrurluğunu pekiştiriyor. Gypsy Kings'i anımsatan tempolu flamenko (ki genelde her tempolu flamenko şarkı onları anımsatır zaten) Ech Edani ile dansa davet etmesi pek de alışık olmayan bir durum. Ama Souad'a herşey çok yakışıyor. Yemma'da bu kez o efkar dolu kemana ud da katılıyor ve "yemma nekdeb alik, lazem nekdeb alik" diye diye kafalar iyice güzelleşiyor. Tam o bitmişken eşi benzeri olmayan, varsa da olmadığını kabul etmenin işime geldiği Yawlidi çıkıyor sahneye. Çünkü kuzeyiyle güneyiyle mükemmel bir Afrika neşesi giriyor işin içine. Le Bien Et Le Mal'da vokalini bu defa sadece akustik gitar ve çello ile bir başka soyutluğun peşine salan Massi, Houria'da flamenkoya tekrar dönüş yapıyor.

Albüme adını veren ve albümün en iyilerinden olan Deb'in doğudan batıya bakan yapısı hemen kendini fark ettiriyor. Kapanıştaki Bel el Madhi'de flüt nağmeleri altına döşenmiş emprovize coşku da Massi müziğinin coğrafi sınırları kafaya takmadığı anlardan Artık kalanlara da tek tek methiyeler düzmek yerine albüm olarak Deb'in içine girilip yaşanacak bir deneyim olduğunu söylemek yetiyor. Esasen her Souad Massi albümü bir deneyimdir benim için. Lakin Deb'in hücrelerimde deneyimledikleri daha fazla olduğundan, "onun her albümü, her şarkısı iyidir, deneyimdir" dedikten sonra bu şekilde taraf tutuyor gözükmekten bile korkmam. Çünkü beni her türlü korkudan, önyargıdan, yalandan, dolandan, çirkinlikten, sahtelikten arındıran garip bir kontrol gücü vardır. İstem dışı kontrol etmesini istediğim, dizginleri onun eline vererek beni serbest bırakması için kontrol etmesini istediğim bir güçtür bu. 

1. Ya Kelbi (Oh! My Heart)
2. Ghir Enta (I Only Love You)
3. Ech Edani (I Shouldn't Have Fallen in Love With You)
4. Yemma (Mummy, I Lie to You)
5. Yawlidi (My Little Boy)
6. Le bien et le mal (Good and Evil)
7. Houria (Freedom)
8. Deb (Heart Broken)
9. Moudja (The Wave)
10. Passe le temps (As Time Goes By)
11. Thegri (I Send an S.O.S.)
12. Bel el Madhi (The Gate of the Past)