Trip Hop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trip Hop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2026 Cuma

TOMORA - Come Closer

 
1996 Norveç doğumlu Aurora Aksnes ve The Chemical Brothers'dan Tom Rowlands'ın ortak projesi olan TOMORA, Come Closer adlı ilk albümleriyle elektronik müzik sahnesine adım attı. Rowlands'ın tecrübesi malum. Ama AURORA adıyla birkaç albümü ve soundtrack çalışması olan Aurora Aksness fazla bilinmiyor. Come Closer için, elektronik müziğin iki farklı kutbunu aynı eksende buluşturan sıra dışı bir çalışma diyebiliriz. Bir yanda AURORA’nın mistik, kırılgan ve doğaüstü vokal dili, diğer tarafta Tom Rowlands’ın rave kültüründen beslenen sert elektronik prodüksiyon anlayışı var. Sonuç ise yalnızca bir “işbirliği albümü"nden öte atmosferik trip-hop, techno, big beat, electro-industrial ve art-pop arasında dolaşan bütünlüklü bir ses evreni. Albümün en büyük başarısı, iki sanatçının birbirinin alanına müdahale etmek yerine birbirlerini genişletmesi. Rowlands’ın prodüksiyonları agresif olduğu kadar aynı zamanda hipnotik de. Devasa ritimler yerine boşluk hissi yaratmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, AURORA’nın vokallerini klasik pop formunun dışına çıkararak adeta bir enstrümana dönüştürüyor. Özellikle açılıştaki PLEASE introsundan sonra gelen başlık parçası COME CLOSER,  herhangi bir Björk albümüne konsa sırıtmaz gibi geldi. Şarkılardaki duygu yoğunluğu ve atmosfere çok önem verilmiş. Modern elektronik müziğin endüstriyel yanıyla hareket edip, art-pop tuzaklarına düşmeden o yoğunluğu katabilmek de tecrübe istiyor. O tecrübe de TOMORA'da mevcut.

Başlık şarkısı COME CLOSER, tekrarlayan söz yapısı ve yavaş yükselen düzenlemesiyle ilk dinleyişte minimal görünse de, zamanla trans benzeri bir etki yaratıyor. AURORA’nın çığlığa yaklaşan vokal patlamaları ile Rowlands’ın buz gibi synth katmanları birleşince parça, hem kırılgan hem de devasa bir karakter kazanıyor. Albümün daha enerjik tarafında ise RING THE ALARM, MY BABY ve albümün en iyilerinden biri olduğunu düşündüğüm ve bayıldığım I DRINK THE LIGHT yer alıyor. Adeta 90'lar big beat kapılarını sonuna kadar açmış denebilir. Burada The Chemical Brothers etkisi çok daha belirgin: Hızlı ritimler, mekanik bas yürüyüşleri ve coşma anlarına uygun bir enerji hissediliyor. Ancak bu parçalar sadece “kulüp müziği” olarak kendini tanımlamıyor. AURORA’nın dramatik vokal yaklaşımı sayesinde insani bir panik ve çağrı hissi taşıyorlar. En "club" işi olarak gördüğüm SOMEWHERE ELSE bile oturup dinlemeye müsait olgunluk emareleri taşıyor. WAVELENGTHS gibi parçalar daha deneysel, daha sisli bir yapıya sahip. Bu bölümlerde albüm bazı dinleyiciler için dağınık hissedilebilir. Özellikle eleştirilerde, albümün kimi anlarda iki farklı vizyon arasında kararsız kaldığı yorumları dikkat çekiyor. Mesela HAVE YOU SEEN ME DANCE ALONE parçasının iki vizyon arasında kalmış bir görüntüsü yok bence. Keske kalsaymış. Albüme konmasa yokluğu dahi hissedilmezmiş sanki. Buna rağmen vizyon potansiyelli parçalar, albümün tekrar dinlendikçe açılan tarafını oluşturuyor. Benim favori albümlerimde olduğu gibi ilk dinleyişte değil, zaman içinde etkilerini artırıyorlar.

Teknik açıdan Come Closer’ın prodüksiyon kalitesi son derece yüksek. Bas frekanslarının gücü ile vokal katmanlarının berraklığı arasında iyi bir denge kurulmuş. Albüm özellikle kulaklıkla dinlendiğinde detaylarını daha fazla ortaya çıkarıyor. Ambient dokular, yankılı vokaller ve ani ritim geçişleri sayesinde şarkılar fiziksel bir alan hissi yaratıyor. Bu yüzden albüm yalnızca “şarkı koleksiyonu” değil, baştan sona deneyimlenmesi gereken bir elektronik yolculuk gibi çalışıyor. Bunun yanında Come Closer kusursuz değil. Bazı parçalar gereğinden uzun hissedilebiliyor ve albüm yer yer bütünlüğünü kaybediyor. Ancak tam da bu düzensizlik, albümün canlı ve organik görünmesini sağlıyor. Bu durum çeşitli The Chemical Brothers şarkılarında da hissedilebilir. Lakin SIDE BY SIDE ve THE THING şarkıları herhangi bir dağınıklık, düzensizlik duygusu yaşatmayan 1. sınıf trip-hop besteleri olarak kaliteyi yükseltiyorlar. Ez cümle Come Closer, 2026’nın en ilginç elektronik pop projelerinden biri. Dans müziğini sadece eğlence için değil, duygusal bir yoğunluk yaratmak için kullanan, rave kültürü ile melankolik art-pop’u aynı noktada buluşturan cesur bir çalışma. Özellikle AURORA hayranları için farklı bir yüzünü gösterirken, elektronik müzik dinleyicilerine de modern big beat’in hala ne kadar etkileyici olabileceğini hatırlatıyor. Albümün en güçlü anlarında ortaya çıkan his ise oldukça net: İnsanı hem dans ettiren hem de içine çeken karanlık bir yakınlık duygusu.

1. PLEASE
2. COME CLOSER
3. A BOY LIKE YOU
4. RING THE ALARM
5. MY BABY
6. HAVE YOU SEEN ME DANCE ALONE
7. SOMEWHERE ELSE
8. I DRINK THE LIGHT 
9. WAVELENGTHS
10. SIDE BY SIDE
11. THE THING
12. IN A MINUTE

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Massive Attack - Mezzanine


Birisi Araf mı dedi? Madem öyle, Mezzanine'ı da ekleyerek elektro kombo yapmış olalım. Şu 90'lar sonu 2000'ler başı nasıl bir dönemdir ki, peşpeşe bu kadar elektronik şahesere rahim görevi görmüştür? Kendi hayatının, veya hayatın mânâsına kafa yoran ruhları silindir gibi ezip bu türe altın çağını yaşatmış? Mezzanine, trip hop'u icat eden, hadi etmemiş olsa bile ona kimliğini veren, ete kemiğe büründürüp adrese teslim bir zekâ kazandıran, yeryüzünün Araf'ı (ya da Araf adaylarından biri) Bristol'da yetişmiş en devrimci grup Massive Attack'in başka hayatlara armağan ettiği, kendi hayatının albümüdür benim görüşüme göre. Mezzanine, bahsetmesi o kadar kolay olmayan bir albüm. En uzak kelimelerden cümleler yaratmak gerek onun için. Ya da sadece susmak! Ama buna izin verecek gibi değil. Onu seven her dinleyici, biryerlerden ona bir mektup yazmalı.

Grubun resmi olmayan elemanı Horace Andy'nin belki de hayatında sesini verdiği en güzel şey olan Angel, vokalleriyle Robert del Naja'nın (3D) cennetin şüpheci sorgu meleğini ve Grant Marshall'ın (Daddy G) cehennem zebanisini oynadığı Risingson, Bristol şantözlerinin kraliçesi Elizabeth Fraser'ın söylediği Teardrop ve bu karanlık paralel evrende şeytan üçgenleri yaratan bir sanat eseri olan Inertia Creeps'i ardı ardına dinlemek, insana birşeylerin eşiğinde, milâdında olduğunu hissettiriyordu adeta. Inertia Creeps bittiğinde albüm tam orada bitse de olurdu benim için. Değerinden en ufak bir kuruş bile kaybetmezdi. Oysa geride kulak verilecek 7 hüzmesi daha vardı albümün. (Bu şarkıların tinsel yoğunluğunu dindirmek için tasarlanmış biri parantezli, biri parantezsiz Exchange'leri saymadığımızı varsayalım, yine de 5 tane kalıyor geriye!)


Angel, Risingson, Teardrop ve Inertia Creeps, temelinde inanılmaz bir dijital ruhun yattığı karmaşık döngülere kat çıkıyorlar. Bambaşka algılara kapılar, pencereler açıyorlar. Aynı filmi her seyrettiğinizde aslında aynı film olmadığını farketmeniz gibi Lynchvarî bir gerginlikle dolular. Kırılgan ama temkinli, duygusal ama acımasızlar. Çağdaş, etnik, radikal ve bilgeler. Bu ilk dört elektronik harikanın gerisinde kalan bu şarkılar da aslında "şarkı" kelimesinde kendilerine bir anlam bulamıyorlar. Yine Kraliçe Fraser'ın kanat taktığı Black Milk ve Group Four, Horace Andy'nin hınzır olduğu kadar karanlık karaokesi gibi duyulan "trip pop yavşağı" Man Next Door ve çirkin olmasına rağmen uçma yetisiyle ödüllendirilmiş bir kargaya benzettiğim albüme adını veren müthiş Mezzanine, akademik trip hop dersleri gibiler. Açık kapı ve pencereler, albüm bitişiyle kapanıyorlar. Yani belki benim gibi Mezzanine'ı arka arkaya dinleyemiyor olabilirsiniz. Bu çok normal. Hatta en normali bu. Çünkü öyle arka arkaya dinlenecek bir albüm değil. Yine bir film benzetmesi yaparsak, bittiğinde kendinize gelme ihtiyacı duyduğunuz, sindirmek için zaman talep ettiğiniz, ama bir an önce geri dönmek istediklerinize benziyor.

Mezzanine, Beaucoup Fish ve Play'in aksine, Massive Attack'in kariyerinde tek tabanca gördüğüm bir albüm değil. Evet kesinlikle Massive Attack kariyerinin en iyisi. Fakat öncesindeki Blue Lines ve Protection da muazzam albümlerdir benim için. Hatta onlar kadar olmasa da 100th Window ve Danny The Dog da genel anlamda Massive Attack ruhuna sahip çıkan işlerdir. Bir tek şu Haligoland saçmalığını anlayamadım. Anladım da anlamak istemedim diyelim. Mezzanine ve Helogoland'i yapan mantık aynı olamaz diye çok kafa yordum. Ama aslında pekâlâ olabiliyor. İnsanların, grupların hayatında utanılacak pekçok an olabildiği kadar, çok önemliden daha önemli bir an mutlaka oluyor. Benim tarafımdan bakıldığında işte o çok önemliden daha önemli anlar Beaucoup Fish, Play, New Forms, Maxinquaye, Dummy, Vegas diye ortaya çıkıyorlar. Başkası buna "kırılma noktası" der. Ama bu adı geçenler, kırıldıkları noktadan sonra tekrar yerine oturtulamamış bir zaman diliminde sıkışıp kalmış, belki de sıkışıp kalmaları daha iyi olmuş, bu sayede efsaneleşmiş enerji patlamaları. Yenilerine ihtiyacımızın kalmadığı eskilikler.

1. Angel (feat. Horace Andy)
2. Risingson
3. Teardrop (feat. Elizabeth Fraser)
4. Inertia Creeps
5. Exchange
6. Dissolved Girl
7. Man Next Door (feat. Horace Andy)
8. Black Milk (feat. Elizabeth Fraser)
9. Mezzanine
10. Group Four (feat. Elizabeth Fraser)
11. (Exchange) (feat. Horace Andy)

3 Mayıs 2019 Cuma

Meister Lampe - Orb II


İsviçreli yapımcı, müzisyen Beatmaker takma adlı Meister Lampe (bunun da gerçek adı olmadığı belli), 2018 yılında Orb isimli eklektik müzikal yolculuğunu ara vermeden Orb II ile sürdürüyor. Dokuz şarkılık ilk Orb, Japonya'dan, Ortadoğu'ya, latin diyarlarından Amerikan hip-hop/soul mecralarına kadar dünyanın çeşitli yerlerinden sesler taşıyan bir albümdü. Hatta kapanışta Üsküdar adında zurnayı gözünden vurmuş bir hip-hop şarkı bile vardı. Söylendiğine göre kendisi bizzat bu yerleri gezmiş, oralardan materyaller toplayıp bunu müziğine aktarmış. Gerçi bu müziği sample, loop, drum machine ve adını bile bilmediğim teknik ve teknolojik ekipmanlarla yaparak, ta oralara kadar yorulmayabilirdi. Şimdi burada aşağılama da yok, yüceltme de. Orb fena bir albüm sayılmazdı. Ama Orb II, aynı tarzı bence biraz daha yükseltmiş, daha diri hale getirmiş, yine dokuz şarkılık bir devam albümü.

Hindistan, Brezilya, Küba, Lübnan ve daha dünyanın pekçok ülkesindeki bazı şarkılardan vokal ve enstrüman sample'ları derleyen, bunları hip-hop ve trip hop altyapılarla buluşturan Meister Lampe, her şarkıyı türlü detaylarla zenginleştirmesini, elindeki materyalleri nerede nasıl kullanacağını iyi bilen, kalabalık yaratmayan, şarkıya koyacağı malzemeleri çok iyi organize eden bir tasarımcı. Şimdilik Dantokpa, Nuralain, Aiguèze üçlüsünün hastasıyım. Ama hem onlardan, hem de diğerlerinden her dinleyişimde yeniden keyif alıyor, bazen başka detaylar keşfediyorum. Herhalde tek kusuru, çabuk bitmesi. 2018'de ilk Orb'un hemen ardından Low Key adında beş şarkılık bir EP de çıkaran Meister Lampe, eğer böyle sürse Orb II için pek de ümit vermeyebilirdi. Neyse ki öyle sürmedi ve Orb II keyif verici, üstün zeka gerektirmeyen ama kendi zekasını gösteren bir albüm olarak 2019'da kendine iyi bir yer edindi. 2020'de Orb III bekleyebilir miyiz? Neden olmasın. Dünyada o kadar ülke, o kadar müzik dururken Orblara şarkı dayanmaz.

1. Tud Dret
2. Yemoja
3. Dantokpa
4. Goddess Rati
5. Magoado
6. Nuralain
7. Aiguèze
8. Gardens of Isfahan
9. Angin Kencang

22 Nisan 2017 Cumartesi

M.I.A. - AIM


Sri Lanka asıllı İngiliz Mathangi Arulpragasam, ya da onu tanıyıp sevdiğimiz adıyla M.I.A., bir şarkıcı, söz yazarı, besteci, yapımcı, yönetmen, fotoğrafçı, moda tasarımcısı, model, aktivist olarak karpuzları koltuğa sığdıramayınca kamyon kasasına koyup direksiyona geçmiş bir güzel insan. Kendisi 1975 Londra doğumlu olup, 6 aylıkken ailesiyle tekrar Sri Lanka'ya dönmüş. İç karışıklıklarla cebelleşen Sri Lanka'nın militan örgütlerinden birinin kurucusu olan babası Arular yüzünden gençlik yılları sürekli ev değiştirerek geçen Mathangi, 80'lerin sonundaki iç savaş sonrası, kardeşleri ve annesi Kala ile beraber sığınmacı olarak tekrar Londra'ya dönmüş. Başarılı öğrenim hayatı, Central Saint Martins Güzel Sanatlar Okulu'ndan dereceyle mezun olmasıyla sona ermiş. Sinema ve görsel sanatlar ağırlıklı bir eğitim almış olmasına ve bu alanda irili ufaklı işler yapmasına rağmen gönlü müziğe kaymış. Onu tanıyıp sevmemize vesile olan da bu gönül kayması olmuş. Gereksiz gibi görünse de bu kısa özgeçmiş, iyi bir müzisyenin kariyer basamaklarının nasıl süzgeçlerden geçerek önümüze şarkı formatında geldiğini göstermesi açısından önemli sayılır.

Önce isminden başlayarak "Missing in Action" terimine tekabül eden M.I.A.'da karar kılan Mathangi, buraya yazsak sığmayacak bir dolu girişim ve aktivite sonucu albüm çıkaracak düzeye kadar gelmiş. Karpuz taşımayı sevdiği için müzikte de tür olarak electropop, UK hip-hop, synth punk, funk, world, alternative R&B, avant-pop şeklinde kendine stilsizlikten bir stil yaratmış. Buradan itibaren "-miş -mış" eklerini bırakıyorum. Zira kendisini albüm çıkarmaya başladığı dönemden itibaren takip ederim. Bazen söver, sıklıkla da överim. Ama çok severim. Babasına ithafen Arular (2005), annesine ithafen Kala (2007),  belki kendine ithafen ΛΛ Λ Y Λ (2010) ve Matangi (2013) albümlerinde hem sevdiğim, hem de nefret ettiğim şarkılar vardır. Kimselere benzememesine hep saygı duyduğumdan, sevdiklerimi tam sevmiş, kızdıklarımı da onun stilinin bir parçası olan deneysel arayışlarındaki sanatsal özgürlüklere bağlamışımdır. Gördüm ki 2016 tarihli 5. albüm AIM'de durum değişmemiş. Tadı, tuzu, deneyselliği, farklı ve zengin pop algıları yine yerli yerinde duruyor. Yine Borders, Go Off, Visa, Talk gibi enfes alternatif pop besteleri, yine Jump In, Bird Song gibi deneyselliğiyle uyutan şarkılar mevcut.


Finally, Ali R U OK?, Platforms şarkıları da M.I.A.'nın kaliteli tarafını yansıtan şarkılar olarak severek dinlediklerimin arasında. Gener8tion adıyla piyasa yapan bir Fransız DJ ile ortaklık kurduğu The New International Sound Pt. 2 gibi şahane bir şarkının (videosu da aynı şahaneliktedir) albüme alınması da güç katmış. Fakat 18-24 Nisan’daki Dünya Geri Dönüşüm Haftası kapsamında sürdürülebilirlik ve geri dönüşüm için farkındalık yaratmak adına ünlü giyim firması H&M işbirliği ile hazırladığı ve bence gelmiş geçmiş en iyi M.I.A. şarkısı olan Rewear It'in albüme konmayışı ancak reklam, telif mevzularıyla açıklanabilir. Eğer bunlar engel olmadıysa açıklanamaz. Albümün 17 şarkılık deluxe versiyonunda yer alan ismini saydığım bu şarkılara 1-2 tane daha ekleyerek toplamda 10 şarkılık temiz bir albüm elde edebilecek iken, kalan 7 şarkının yarattığı şişkinlik albümün daha farklı konumlandırılmasına sebep oluyor. Bu durumu en iyi ifade eden yorum ise bir eleştirmenden "odaklanma eksikliği" olarak gelmiş. Bana göre bu eksiklik, kalabalığın hafifletilmesiyle ortadan kaldırılabilir, Rewear It'in liderliği ile tam anlamıyla bir veda albümü hüviyeti kazanabilirdi. Evet, veda!

M.I.A. yaptığı açıklamada AIM'in son albümü olduğunu belirtmişti. Müzikten kopmayacağını, birtakım ortak veya solo projelerle kaçamaklar yapabileceğini, fakat albüm çıkarmayacağını da sözlerine eklemişti. benim anladığım, bundan sonra sahip olduğu tüm karpuzlardan dilim dilim yiyeceği yönünde bir karar almış olması. Güçlü bir aktivist olarak (ki kendisi 2009 yılında Time dergisi tarafından "En Etkili 100 Kişi"den biri seçilmiş) ırkçılık, cinsiyetçilik, göçmen politikaları, bireysel silahlanma, çevre kirliliği gibi pekçok konuda elinden geleni yapmış bir insan. Her ne kadar bu fikirlerini şarkılarında öne çıkarsa da, popüler müzik piyasası para getirecek boş işler peşinde olduğundan ona pek fazla yüz vermedi. Zaten kendisi de indie kalmaktan gayet memnundu. Ama bu bağımsızlık hali Madonna, Jay Z gibilerle takıldığınızda bazı sıkıntılara da yol açmıyor değil. İşte bu yıpranmışlığı üzerinden atmak, kafasını dinlemek, çok çaba ve zaman gerektiren müzikten uzak durmak suretiyle kendine başka işler için yer açabilmek istemesi son derece doğal. Yine de yerini dolduracak pek kimse olmadığından bu doğallık biraz can sıkıcı. Hayranları olarak bize saygı duymak ve arada yapacağı o müzikal kaçamakları yakalamak düşer. Tabii bir de geride bıraktığı alternatif pop zerreciklerine sahip çıkmak.

1. Borders
2. Go Off
3. Bird Song (Blaqstarr Remix)
4. Jump In
5. Freedun
6. Foreign Friend (feat. Dexta Daps)
7. Finally
8. A.M.P. (All My People)
9. Ali R U OK?
10. Visa
11. Fly Pirate
12. Survivor
13. Bird Song (Diplo Remix)
14. The New International Sound, Part 2 (feat. Gener8tion)
15. Swords
16. Talk
17. Platforms

27 Mart 2017 Pazartesi

Sofia - Search & Destroy: A Punk Lounge Experience


Sofia, ya da tam adıyla Sofia Allard, DJ’lik ve modellik de yapmış bir şarkıcı. Şarkıcılık kariyerinde ise iki durak var. İlki, biraz depresif tarafından trip hop ikilisi olarak Krom, diğeri ise daha neşeli ve hareketli bir proje olan Eclectic Bob’muş. Her iki gruba da karakter katan büyüleyici sesi ile dikkat çekmesi uzun sürmemiş. Hem de öyle birinin dikkatini çekmiş ki sormayın: Carl-Michael Herlofsson! Sormayın dedik ama bu ismi duyunca “o da kim” diye sormak gerekiyor. Kendisi Rammstein, A-Ha, Weeping Willows, Timex Social Club gibi bir sürü isime yapımcı ve müzisyen olarak el vermiş, Grammy ödülü de almış, İsveç’in yetişirdiği en iyi prodüktörlerden birisi. “Score” bazında yine birkaç filmin müziğini yapmışlığı da var. Sofia’nın bu albümünün arkasında yapımcı ve müzisyen olarak durması, albümün ses, kayıt, miksaj artık ne varsa her yönden kalitesinin çıplak kulakla dahi hissedilmesinden anlaşılabilir.

70’ler ve 2000’lerden seçilmiş punk ve rock şarkılarının yeniden yorumlarından derlenen Search & Destroy albümü, elektronic, trip-hop ve “lounge” şeklinde tanımlanmış elit ve naif salon müziğinin elekto-caz havasından keyif alanların arayıp da bulamadıkları, bulurlarsa bırakamayacakları kalitede coverlar sunuyor. Sex Pistols, Ramones, The Clash, Iggy & The Stooges gruplarının punk güllelerinin, çok şık jazzy bir ortamda havadan kafamıza serpilen güllere dönüştüğü anların mimarı olan Sofia- Carl-Michael ikilisi, Led Zeppelin, Nirvana, Thin Lizzy şarkılarını da bambaşka diyarlara taşımışlar. Bu taşıma işlemi, cayır cayır punk şarkılarının çift zeytinli martini kıvamında yorumlanmış olması yanında, sadece sözlerinin alınıp sil baştan besteler yapılması sonucu da doğurmuş. Bundan şikayetçi değilim. Tam tersi, artık birer marşa dönüşmüş şarkı sözlerinin tepetaklak başka türlerle, başka bestelerle söyleniyor oluşu, müzikal sınırları olmayan dinleyicilerin türler arası yaptıkları masum kaçamaklarının karaoke hissiyatıyla bütünleştiği ilginç tecrübeler haline gelebiliyor.

Gerek ses, gerekse altyapı olarak Sofia’nın cover seçkisi bana “yorumlamak için hangi şarkıyı seçerse seçsin razıyım” diye düşündürse de, hazırda seçilmiş olan sert parçaların marshmallow kıvamına getirilip tamamen farklı şarkılara dönüşmesinden anlıyoruz ki, bu sadece “sert şarkıları yumuşatma” meselesi değil. Onların ne kadar boyutlu olabildiklerini kanıtlama. Çünkü seçilen şarkılar sert gruplara ait olmalarından öte, o şarkıların ruhanî boyutlarının gözler önüne serilmesinin ayrı bir yetenek işi olduğunu kanıtlaması da önemli. En kaliteli coverların, ya da çemberi Sofia’ya göre ayarlarsak birçok yönden Nouvelle Vague’un yaptığı da bu.



Hâlâ üzerinde çalışmakla birlikte, Search & Destroy albümünde bırakın kötü, vasat şarkı bile bulunmadığını düşünüyorum. Bunun orijinal şarkılara ne kadar sadık olunduğu veya onları ne kadar değiştirdiğiyle ilgisi yok. Bu tür cover albümler, isterse dünyanın en bilinen şarkılarından derlensin, olabildiği kadar orijinallerinin gölgesinden uzakta değerlendirilmeli. Elbette orijinal hali ile yeni hali arasındaki uçurumlardan aşağı bakmak çoğu kez hoşumuza gitse de, aklımızın bir yanı ile onları ne kadar “kendisi” olabildikleriyle duymaya, hissetmeye çalışmalıyız. Belli ki İsveçliler bunu bu şekilde algılıyorlar. Çünkü Hellsongs üçlüsü ve çeşitli yerlerden tek tük duyduğum çok başarılı coverlardan sonra İsveçli Sofia’nın bu güzel albümü hiç şaşırtmadı.

Tek tüklerden bahsederken yine İsveçli Timo Räisänen ismini anmadan geçmek istemiyorum. Kendisinin son albümü ...And Then There Was Timo’da yer alan AC/DC coverı You Shook Me All Night Long, cover nâmına bugüne kadar duyduğum en güzel şarkılardan biriydi. Hatta hiç kasmadan, şimdiye dek duyduğum en iyi cover ilk beşine bile dahil edebilirim. Dinlediğimde içime düşürdüğü hüzün dalgalarından korktuğum için sık dinlemek istemediğim, fakat dinlemedikçe de deli gibi özlediğim harika bir yorum. İtiraf etmek gerekirse Sofia’nın albümünde bu yoğunluğa sahip bir yeniden icrâ yok. Ama I Wanna Be Your Boyfriend var, Heart Shaped Box var, Pretty Vacant var, Dazed & Confused var, London Calling var. Sofia’nın hüzünlü bir kız çocuğu ile her santimine kadar seksi bir kadın arasında dalgalanan sesi var. Hepsi ilk kez duyuluyormuş gibi hem de.

1. Search & Destroy (Iggy & The Stooges)
2. Everlong (Foo Fighters)
3. Mongoloid (Devo)
4. I Wanna Be Your Boyfriend (The Ramones)
5. Homosapien (Pete Shelley)
6. No One Knows (Queens Of The Stone Age)
7. London Calling (The Clash)
8. Dazed & Confused (Led Zeppelin)
9. Boys Are Back In Town (Thin Lizzy)
10. Pretty Vacant (Sex Pistols)
11. Chinese Rocks (Johnny Thunders)
12. Heart Shaped Box (Nirvana)

5 Eylül 2013 Perşembe

Euphoria - Beautiful My Child


İngilizcedeki en güzel kelimelerden biri olan "Euphoria", edebi ve fonetik şıklığı sayesinde pek çok şarkıda, şiirde, kitapta karşımıza çıkmıştır. Haliyle grup kuran müzisyenlerin de kendilerine isim olarak onu düşünmeleri şaşırtmamalı. Mesela 1967'de kurulan tek albümlü Hollywood'lu bir psychedelic rock dörtlüsü, bu kez New York'ta 1968'de kurulup, yine bir albüm çıkararak silinen bir folk pop dörtlüsü, 70'lerde Milwaukee'den çıkan beş kişilik bir psychedelic rock grubu, 2001 Japonya kurulumlu bir post-rock grubu, L.A.'den yine tek atımlık dört kişilik bir hard rock grubu, 91-93 arasında ömür sürmüş Avustralyalı bir pop dans grubu, 2002'de İspanya dolaylarında kurulan bir post-rock grubu kendilerine Euphoria adını uygun görmüşler. Kendine bu adı uygun gören benim için en değerli Euphoria ise, Torontolu müzisyen Ken Ramm'in 1993'te müzik hayatına başlayan tek kişilik projesi olmuştur.

Euphoria (1999), Beautiful My Child (2001) ve Precious Time (2006) adında üç albümü bulunan Ken Ramm, ilk albümünde yer alan harika şarkısı Delirium ile çeşitli TV dizilerinde, fragmanlarda, reklamlarda boy göstererek kredisini arttırmış. Üç albüm sonrası 2006'dan bu yana da sırra kadem basmış. Buraya kadar hep tanıdık şeyler söyledik. Asıl orijinal olan, kulağımızın duyduğu müzik. Şimdilerde Euphoria'yı yeni duyan varsa "bunun neresi orijinal" diye çıkışabilir. Ama 2000'lerin başında bu müzikle tanışılsaydı kazın ayağı öyle olmayabilirdi. Euphoria, elektro, 12 telli akustik ve slide gitarlarla dantel gibi örülmüş ezgilerini electronica ve downtempo bir altyapıya döşeyerek western özünü bozmayan modernlikte bir ruha sahip. Batının iki farklı formatını tek vücut haline getirişindeki ustalık o kadar derin ki, onu fonunuza yerleştirdiğinizde boyut değiştirip biryerlerinden yakalama arzusu duyacağınız anlar mutlaka olacaktır.

Delirium'u duyan varsa Euphoria'nın sinematik yönünün ne denli güçlü olduğunu anlayacaktır. Dizilere, fragmanlara, reklamlara fon olması boşuna değil. Bana göre en iyi albüm olan Beautiful My Child'da bu özellik had safhada. Açılıştaki Sweet Rain ile Delirium'u asla birbirinden üstün tutmamama rağmen Beautiful My Child albüm olarak ilkini aşmıştır bana göre. Enerjisi ve yağmurun hüzünlü yanını ümitli bir gizeme dönüştürmüş atmosferiyle Sweet Rain albümün tartışmasız yıldızlarından biri. Bir diğeri de aynı özelliklerle ama biraz daha diri duran tekno western halet-i ruhiyesine haiz albümün isim şarkısı Beautiful My Child. 12 şarkılık albümün geri kalanı onlar kadar sivrilmeyen, fakat bazı çevrelerin zekice tanımladığı "guitronica" ya da "rock chill out" rotasında seyreden enstrümantal lezzetler. Tabii aralarda soul ve gospel vokallerin gitarlarla biraraya gelip Euphoria'nın "elecountry" (bu da benim kaydırmam!) zihniyetini perçinlediği, meseleyi biraz daha ıssız western dekoruna yerleştirdiği de oluyor.

Beautiful My Child'ın en vurucu anlarından birini de kapanıştaki Sky Delta yapıyor. Tamamen 12 telliyle örülmüş besteden öyle bir melodi akıyor ki kulaklardan, sanki 12 ayın en önemli enstantaneleri olağanüstü bir kolajla gözlerimizin önünden film şeridi gibi geçip gidiyor. Gerçek virtüözite her zaman gitara abanmak, onu enseye götürüp çalmak, hız rekorları kırmaktan ibaret olmuyor. Sky Delta 2000'lerin başında bana bu cümleyi kurdurtmayı başarmış 2:39 dakikalık bir akustik epiği. O çalmaya başladığında üç günlük açlığım sonrası en sevdiğim yemeği yerken bırakıp, bitişini bekleyebilirim. Hayatımın şarkılarından oluşturacağım bir albümün kapanışına outro olarak koyabilirim. Sweet Rain ve Sky Delta'yı aynı albümde bulabildiğim için Beautiful My Child bence en iyi Euphoria albümüdür. Mutluluğun kapalı bir gökyüzü altında çizilmesi muhtemel milyonlarca resminden ikisini barındıran bir albümdür.

1. Sweet Rain
2. Little Gem
3. In The Pink
4. Runaway Monday
5. Beautiful My Child
6. Desert Drive
7. By The Sea
8. Cactus
9. Devil May Care
10. Outside
11. 1001 Dreams
12. Sky Delta

27 Nisan 2013 Cumartesi

Karsh Kale - Realize


1974 yılında Hint göçmeni olarak İngiltere'de doğan, 1977'den itibaren ailesinin yerleştirildiği Brooklyn'de büyüyen Karsh Kale, babasının da yardımıyla vurmalı çalgılara, geleneksel Hint müziğine, klasik müziğe, rock'a ve hip-hop'a duyduğu ilgi sebebiyle kaçınılmaz biçimde müzisyen olmuş bir tabla ustası. Bu kadar farklı kulvarlara ilgi duyup da kendi tarzını oluşturması da bir nebze kaçınılmaz görülebilir ki, ustalık denilen şey hep aynı türde ürünler ya da her biri kopyala / yapıştır misali sakil duran parçalar üretmek değil, biraz da bu farklılıklar toplamından yaratılmış yeni bir farklılıkla ayakta durabilmektir. Kale aktif olarak müziğe başladığı 1999'dan beri, özellikle de kendi albümlerini yapmaya başladığı 2001'den beri electronic, breakbeat, drum and bass, trip hop, hatta pop cazı da içine alan sentez anlayışıyla dinleyeni başka alemlere götüren harika işler çıkarıyor.

Karsh Kale, albüm yapmaya başlamadan bir yıl önce belki de hayatının en önemli tecrübelerinden birini yaşadı. 2000 yılında arayışları hiç bitmeyen müzik insanı Bill Laswell'in tasarladığı Tabla Beat Science projesine seçildi. Bu grupta Zakir Hussain, Sultan Khan, Talvin Singh, Trilok Gurtu gibi ölümcül isimlerle birlikte adeta stajın en kralını yaptı. Bu rüya takımının çıkardığı Tala Matrix albümü, her ne kadar şahsen deneyselliğinin içine girmekte ve orada bir sigara yakmakta zorlandığım bir albüm olsa da, bu adamlar biraraya gelip albüm boyunca tencere tavaya vursa bile dinlenir derim hep. Kale, Hint tabla kültürünün akillerinden oluşan bu projeye torpille dahil olmadı elbette. Laswell'in gönlü tüm dünya müziğine açık keşifçi ruhu, Kale'deki cevherin farkına varmış ve onu yakın takibe almıştı. Bu deneysel maceradan sonra artık Karsh Kale'nin pek şikayetçi de olmadığı "eşlikçi müzisyen" kimliğinden sıyrılıp kendi kanatlarıyla süzülme vakti de gelmişti.


2001 Temmuz ayının son günü çıkardığı ilk albümü Realize ile o kanatların genişliği çok daha net görülmeye başlandı. Etnik enstrümanlar, etnik erkek ve kadın vokaller, etnik olmayan ama DNA'sında özgünlük taşıyan evrensel bir elektronik bütünlükle kayıtlara aktarıldı. Ortaya birbirinden derin 13 adet Karsh Kale şarkısı çıktı. İlk duyduğum andan itibaren her dinleyişimde tüylerimi diken diken eden Distance, ambient çıplaklığıyla tempolu bir trip hop (hatta yer yer soft tekno) bileşenlerini heyecan verici biçimde yeniden bileşenleştiriyordu. Saajana, gelenekselle günümüz elektronik müziğini aynı kapta pek güzel eritiyordu. Fabric, gerilim ve gizem kavramlarının sürekli birbirinden rol çalmaya çalıştıkları beş buçuk dakikalık müthiş bir yolculuktu. Empty Hands, drum & bass ile trip hop arasında yarattığı kimya ile süresi boyunca kalitesini konuşturuyordu. Light Up The Love resmen ağlıyor, ağlatıyordu. Daha bir dolu resmedilecek, olmadı fotoğrafı çekilecek anlar, şarkıların içinden çıkan başka şarkılar ya da kısa filmler mevcuttu Realize'da...

İlk albümden sonra gerisi geldi. Liberation (2003), Broken English (2006), Cinema (2011) iyi albümlerdi. (Gerçi Broken English biraz vasattı). Ama hiçbiri Realize'ı gönlümdeki koltuğundan kaldıramadı. Karsh Kale bir Talvin Singh değil. Ama Asian Underground hareketi bünyesinde belki de Singh'in epik sınırlarına en fazla yaklaşan (içeri henüz giremeyen!) tek isim bana göre o. Kaldı ki başkasının düşüncesindeki başkasının sınırlarına girmek gibi bir meselesi olmadığını her hareketiyle hissettiren, kendine özgü saygın bir müzisyen olarak övgü dolu sözleri hakediyor. Özellikle Realize ile hayatımızın kalitesizleştiğini hissettiğimiz anlarına ufak müdahaleler etme potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu etnik karışımdan zevk alıyorsak.

1. Empty Hands
2. Distance
3. Tour Guide
4. Anja
5. Home
6. Satellite
7. One Step Beyond
8. Saajana
9. Conception
10. Light Up The Love
11. Deepest Blue
12. Fabric
13. Longing

4 Mayıs 2012 Cuma

Red Snapper - Making Bones


1993 yılında Londra'da kurulan Red Snapper, Ali Friend (double bass), Richard Thair (davul) ve David Ayers (gitar) üçlüsünden oluşmakta. Caz trompetçisi Byron Wallen'ın gruba katkıları da onu adeta okey dördüncüsü yapmakta. Nu jazz, acid jazz, trip hop gibi elit türlerin harmanlanması ve bu harmanlanma sonucu breakbeat, electronica, funk, drum & bass, dubstep gibi daha pekçok melez türden de nasibini alan Red Snapper müziğiyle ilk tanışmam doğru zamanda doğru yerde gerçekleşmiştir. Bu tanışmaya Mezzanine, The Fat Of The Land, Play, Maxinquaye gibi elektronik müziğin altın çağı saydığım 90'lar sonuna ait mihenk taşı albümlerle aynı dönem çıkan ikinci albüm Making Bones adı verilir. O yılların müzikal hareketliliğini takip ettiğimiz sınırlı sayıdaki müzik yayınlarında adına sıkça rastladığım Making Bones yere göğe sığmayan eleştiri yazılarının konusuydu. Ne var ki bu yazıların gazına gelip hüsrana uğradığım albüm sayısı da çok olunca Red Snapper hadisesine temkinli yaklaşmamak olmazdı. Ne dinlemek istediğine dair ne dilediğine dikkat et misali!

Ama Making Bones öyle bir albüm ki, yukarıda adı geçen albümlerin birbirlerine olan mesafelerini kendi kabına koyup şahane bir karışım elde etmiş bir bilgelik sahibiydi. Arkasından ölmüş gibi konuştuğuma bakılmasın. Çıkmasının üstünden 14 sene geçmesine rağmen her dinleyişimde aynı enerjiyi, aynı tutkuyu, aynı zekâyı (hatta dehâyı) bana iletebilen özel albümlerdendir. Elimden, dilimden, kulağımdan, gözümden düşürmediğim Making Bones'un öncesindeki Prince Blimey (1996) ve sonrasındaki Our Aim Is to Satisfy Red Snapper (2000), Red Snapper (2000), A Pale Blue Dot (2008) ve hele de en son çıkan Key (2011) bana kesinlikle aynı tadı vermediği için daha da özeldir. 2002'de dağılıp 2007'de tekrar birleşen grubun kalitesi tartışılmaz. Zaten beğenmediğim albümlerinde bile çok sık olmasa da Making Bones ruhundan izler taşıyan anlar mevcuttur. Ama bu anlar sürekli "bana herşey Making Bones'u hatırlatıyor" şarkısını çaldığı için artık ne yapsalar kâr etmiyor. Öyle bir çıta ki, aşılması o çıtayı belirleyenler tarafından bile zor bir hal alıyor. OK Computer misali!


Ali Friend'in yoğun bas dalgalarıyla ve rapçi MC Det'in ketum vokaliyle açılış yapan The Sleepless, ilk duyduğumda Red Snapper'ın süper bir "conscious hip hop" grubu olarak da piyasada iş tutabileceğini düşündürmüştü bana. Kimi uzun, kimi kısa süreli konuk olan müzisyenlerle iyice renklenen albümün çekirdek Red Snapper müziğine zerre zarar vermediğini belirtelim. Arada kendilerinden rol çalınmasına müsaade etseler de başrolü kimseye vermeye niyetli değiller. Nitekim ikinci parça Crease, yine Ali'nin duble bas partisyonlarıyla sağladığı hipnotik etkiyi kıpır kıpır bir acid jazz formuna dönüştüren enerji deposu adeta. Alison David'in duygu yüklü sesiyle vokal yaptığı Image Of You ise, Crease gibi her eve lâzım yaramaz bir çocuğun ardından yoğun keman ve çello dokusunun da yarattığı epik duruşuyla biraz şaşırtıyor. Fakat hoşluk veren bir şaşkınlık bu. Jez Friend'in trombonuyla konuk olduğu Bogeyman, özellikle Ali, Jez ve davulcu Richard'ın coştuğu, sanki stüdyoda jam session esnasında çıkmış hissi uyandıran kanlı canlı bir şarkı. Albümü uzunca bir süre kaset formatından dinlediğim için A yüzünün son parçası olarak karşıma çıkan The Tunnel'ı her duyduğumda sanki bir şarkı değil de, uygulamalı enstrümantal hip-hop-caz sentezi dersi dinliyormuşum duygusu belirirdi. Drum & bass & jazz tünelinde seyir halinde ilerlemek misali!

Sıradaki Like A Moving Truck, yine MC Det'in kendi lirikleriyle adeta bir enstrüman gibi rap attırdığı ordan giren, burdan çıkan tempolu bir beste. Ve Spitalfields... Geceyarısı bir caz kulübünden çıktıktan sonra yağmurda taksi bulma düşüncesinden bir anda vazgeçip etrafa tedirgin triplerle bakışlar atarak yürümeyi tercih etmenin notalara dökülmüş hâli sanki. En güzeli de, bu tanımlardan çok daha farklı başka senaryoların da notalara dökülmüş hâli olabileceğine dair olağanüstü bir deneyim. Alison David'in tekrar mikrofona geçtiği Seeing Red, Spitalfields kadar yoğun olmasa da (zaten ne alâka!) farklı bir kanaldan salgıladığı benzer bir chill out modundan ses veren nitelikte. MC Det'in üçüncü kez sahneye çıktığı Suckerpunch ise albümün bir başka pırlantası. Blaxploitation ruhunun, günümüz zeki hip hop normlarıyla halvet olmuş modern bir tasarımı olan bu parça o kadar güçlü bir orta tempo enerji yayıyor ki, grubun her bir elemanı aslında çok basit bir rotası olan kendi partisyonlarını yanyana getiriş biçimleriyle zirveye sofra kuruyorlar. 4 Dead Monks ise akustik gitarların kanat gerdiği sakin ama biraz da tedirgin ritmiyle yola çıkıyor. Son iki dakikasında da o tedirginliğin nedeni anlaşılıyor ve şarkı Ali'nin zalim baslarıyla o ritim istifini bozmadan öyle bir gerilim yükleniyor ki, kendini şarkıya bütünüyle kaptıran dinleyenin aklı çıkıyor. Tuzağa düşmenin güzelliği misali!

Sanırsam albümün sonraki basımlarında sona eklenen Quicktemper, albüm geneline hiç de eğreti durmayan, Like A Moving Truck benzeri cıva gibi bir şarkı. Albüm her bittiğinde başta Ali Friend'in hipnotik etkiye sahip türlü bas oyunlarının yarattığı algı derinlikleri olmak üzere tümüyle benzersiz bir müziğin temel atma törenine katılmış hissine kapılıyorum. Her ne kadar öteki Red Snapper albümleriyle o temelin üzerine yeni katlar çıkılmadığını düşünsem de, bunun için içten içe üzülsem de, zamanında iki adet kaset formatını dinleye dinleye eskitmiş olduğum, şimdilerde dijitalinin gözüne vurduğum Making Bones'u her dinleyişimde de bu temelin üzerine Making Bones harcıyla yoğrulmuş yeni katlar çıkıyorum kendi kendime. Cennete doğru ilerleyen bir gökdelen misali!

1. The Sleepless
2. Crease
3. Image Of You
4. Bogeyman
5. The Tunnel
6. Like A Moving Truck
7. Spitalfields
8. Seeing Red
9. Suckerpunch
10. 4 Dead Monks
11. Quicktemper

25 Mart 2012 Pazar

Yppah - Eighty One


1981 Houston, Teksas doğumlu Joe Corrales, lise yıllarında rock gruplarında gitar ve bas çalmış bir yeni yetmeyken, zamanla elektronik müziğe ve turntablism'e merak salmış. 90'larda elektronik müzikle yeraltından ilişkiye geçmiş olanların mutlaka bileceği Ninja Tune plak şirketinin Corrales'i keşfetmesi gecikmemiş. Kendisine Yppah ismini uygun görüp, 2006'da çıktığı yolculukta 6 yılı, 3 albümü, bir de EP'yi devirmiş şimdilerde. Söz konusu Ninja Tune olunca işin içine psychedelic pop ve shoegaze'in de girmesi kaçınılmaz olabiliyor. 90'larda Ninja Tune ürününü plakçılardan kaset olarak az çektirmemiş olanlar için tecrübeyle sabitlenmiştir. Yppah, 90'lar Ninja Tune ruhunun 2000'ler yansıması bir örnek olarak bu elit karışıma kimi zaman rock öğelerini de sokarak az da olsa kendine has bir sound edinmiş denebilir.

Elektronik, turntable, sample ve mashup numaralarının kalıplaşmışlığından bir süre sonra sıkılan her müzisyen gibi Yppah da edinmiş olduğu bu tarzın hakkını vermiş isimlerden biri. Bu ilk cümleyi okurken akıllara gelen ilk örneklerden biri olan DJ Shadow bile bana uzun süredir artık eskisi kadar çekici gelmezken, Yppah'ın sesi soluğu bir başka çıkıyor sanki. Bunun sebebi, psychedelic ve shoegaze takılsa bile bir şekilde pop ve soul ile bağlantısını kesmemiş acı tatlı bir hüznün varlığını hissettirmesi. Özellikle 2006 tarihli You Are Beautiful At All Times albümünü pek bir beğensem de, son çıkan Eighty One kesinlikle Yppah'ın en iyi  albümü.


Elektronik karmaşaya soft bir gitarın eşlik ettiği Blue Schwinn ile açılan albüm, dört şarkıda kendisine eşlik eden Anomie Belle'in kimi zaman Bjork'u andıran, ama buna rağmen can sıkmayan vokaliyle renk kattığı D. Song ile sürüyor. Kısa sürede anlıyoruz ki, Yppah kendi müziğini o trip hop'un yanlış ellerde asansör müziğine dönmüş uyuşukluğundan arındırmak için gerektiğinde sert ritimler üzerine epik sınırlarda gezinen vokal ve ses düzenlemeleri döşemeyi, böylelikle bu müziğin sadece makinelerden çıkma robotsu bir anlamı olmadığını anlatmaya çalışıyor. Mesela Never Mess With Sunday'de sanki bir müzik kutusu melodisini alıp onu bambaşka mecralara sokuyor. Mesela Happy To See You'da katıksız bir shoegaze rock ile sadece bu şarkıyı değil, albümün genel atmosferini yüceltiyor.

Artık son dört şarkı Paper Knife, Golden Braid, Three Portraits ve Some Have Said ile öyle bir yükseliyor ki, ya da bana öyle geliyor. Zira zaten yükseklerde gezinen bir albüm olmasından dolayı belki de son düzlüğe koyduğu iyi şarkılarla Eighty One albümünün kısa özgeçmişini de yapmış oluyor. Muğlak veya değil, o son dört şarkının öncesinde yaşananlara geri dönme isteği (tıpkı sonu çok güzel biten bir filme geri dönme isteği gibi birşey) doğuruyor. O geri dönüşlerden de bahsetmek artık anlatılmaz yaşanır bir hal alıyor. Yppah günümüz elektronik müziğinin en aklı başında isimlerinden bir tanesi. Bunu anlamak için müneccim olmaya değil, üç güzel Yppah albümünü dinlemeye gerek var. Hatta sadece bunlardan en güzeli olan, doğduğu seneye gönderme yaptığı Eighty One'ı dinlemek bile yetebilir bazı bünyelere.

1. Blue Schwinn
2. D. Song (feat. Anomie Belle)
3. R. Mullen
4. Film Burn (feat. Anomie Belle)
5. Never Mess With Sunday
6. Happy to See You
7. Soon Enough (feat. Anomie Belle)
8. Paper Knife
9. Golden Braid
10. Three Portraits (feat. Anomie Belle)
11. Some Have Said

12 Mart 2012 Pazartesi

Tricky - Blowback


Tricky ile tanışmamı hiçbir zaman unutamam. Aslında Tricky'nin Tricky olduğunu bilmeden Massive Attack sayesinde tanıdığımdan haberim yoktu. 1995 tarihli efsane Maxinquaye albümünün efsane şarkısı Black Steel'in klibini gördüğüm andan itibaren Tricky'nin kim olduğunu öğrendim. Müthiş bir şoktu benim için. Klip daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Ya da benziyordu ama benim için bir UFO'ydu. Şarkı ise daha önce duyduğum bazı şeylerin karması gibi durmasına rağmen, o da UFO'nun içindeki teybin içinde dönen bir rock şarkısıydı. Grunge'ın ani bir darbeyle bağımsızlığını ilân ettiği bir döneme gelmiş olması, üstelik bu müziğe taptığım o dönemde kendini bana kabul ettirmek için kaymak gibi bir elektronik altyapının arkasından akan mükemmel bir rock oluşu nedeniyle sağladığı dişli kabul görme arzusuna hayran kalmıştım. Böyle şarkılara nefes aldığım sürece de hayran kalacağım. Benim için ilk görüşte aşkın şarkı formatına dönmüş hallerinden biridir Black Steel...

Oysa Tricky'yi yanlış anlamışım. Bunu Black Steel'i ilk duyduğum andan itibaren pusu kurduğum Maxinquaye albümüne sahip olunca anladım. Trip hop denen şeyi badmington benzeri bir oyun bile sanmışlığım vardır geçmişte. Bunun gerçek bir trip olduğunu bana öğreten Blue Lines, Protection veya Dummy gibi başka efsaneler değildir. Çünkü ben onları kafamda başka türlü adlandırmıştım. Trip hop adını ilk duyduğum albüm, dolaysızlığıyla bunun gerçek bir trip olduğunu anladığım ilk albüm Maxinquaye'dir. Haliyle Black Steel ile pusuya düşürdüğüm bir albümün Ten ya da Nevermind ayarında olması gerekiyordu biraz. Evet Tricky'yi yanlış anlamıştım. Ama onu doğru anlayabilmem için önce yanlış anlamam gerektiğini anlamam zaman aldı. Bu zaman, Maxinquaye'in sindirilme süresiyle alâkalıydı. Çünkü Blue Lines, Protection, Dummy, Ten, Nevermind sindirim sistemine çok fazla zorluk çıkaran tipler, tripler değildiler. Ama Maxinquaye sevene de, nefret edene de kapılarını ardına kadar açmış bir tasarımdı.


Sonraki Tricky takiplerim Nearly God, Pre-Millennium Tension, Angels With Dirty Faces ve Juxtapose ile tam bir dumura vesile olmuştu. Zira bir oturuşta Maxinquaye'i tam kadro sayabilecek iken, ardından gelen bu karanlık mı karanlık albümlerin o karanlıklıklarına saygıda kusur etmesem de aklımda yer eden hiçbir şarkı olmamasını biryerlere bağlayamamışımdır hiçbir zaman. 90'ları "trip hop'un karanlıklar prensi" olarak sonlandıran Tricky, her biri ömür törpüsü olan bu albümleriyle kendi "art hop" vizyonuna Maxinquaye gibi "trip" katamamıştır bence. Yine de umutla her yeni Tricky albümünde Maxinquaye'yi aramışımdır. Hâlâ da aradığım söylenir. Milenyumu bir geçe çıkardığı Blowback ise, benim o umutla beklediğim şeye nanik yaparcasına reggae, pop ve rock kalıplarına Tricky'ce bir tribin ani zıplayışıdır. Beklenmedik, hatta Tricky ile asla yan yana gelmeyeceğini düşündüğümüz ünlülerin konuk olduğu, gıcık ama gerçek bir tabirle "ticari" bir albümdür Blowback. Gerçek bir "trick hop"tur.

Söyleşilerinde kendisinin de itiraf ettiği üzere Blowback ile tamamen radyolara ya da kolay hazmedilir bol misafirli albümlere öykünmüştür. Birileri Maxinquaye ile Blowback arasındaki albümlerden sonra "hey dostum senin sorunun ne ha!" falan demiş midir bilinmez. Fakat ortada bir sorun olduğunu anlamak için bilirkişi olmaya gerek yok. Trip hop enteli olmamak yeterli. Radyo, pop, ticari vs. kelimeleri yanıltmasın, Blowback öyle boyband çapsızlığında bir albüm değil zaten. Gerçi bahsi geçen söyleşilerinde "o an aklıma gelseydi Britney Spears ile bile çalışabilirdim" demesi hafiften kayış kopma belirtisi olarak algılansa da, temelde adamın yapmaya çalıştığı gayet anlaşılabilir bir durum aslında. Kariyerinin yarıdan çoğunu ne idüğü belirsiz şarkılar tasarlayıp söyleyerek geçiren bir müzisyenin böyle sıkı bir parti verme zamanı çoktan geçmişti bile. Hem parti konukları da öyle yoldan toplanmış isimler değiller.


En flaş olanlardan başlarsak, bu noktada Evolution Revolution Love harikasını ilk elden saymak gerek. Son albümleri pek sarmasa da her zaman 90'larımın efsane gruplarından biri olarak kalacak (hatta ümütsizce tekrar birararaya gelmelerini istediğim) Live'ın solisti Ed Kowalczyk'in konuk olduğu bu şarkı bileğinin hakkıyla hit olmuş bestelerden. Tricky, Blowback ile aynı yıl çıkan Live albümü V içindeki şahane Simple Creed şarkısının ortalarında bir yere homurdanmak suretiyle konuk olarak iade-i ziyarette bulunmuştu. Anthony Kiedis ve John Frusciante'nin yer aldığı Girls, yine Frusciante'nin bu defa Flea ile atıştığı #1 Da Woman, bir Tricky albümü şarkıları gibi değil de, sanki Tricky'nin Red Hot Chili Peppers deplasmanına gitmiş halini yansıtmaktalar. Yine de sahiden çok sağlamlar. Oysa bu kez Alanis Morissette'li Excess ve Cyndi Lauper'lı Five Days ise tam Tricky'nin yatağına (!) attığı bu hatunların dilinden konuşan parçalar. Her iki hatun da onları hatırladığımız gibi söylemiyorlar ama olsun. Şarkılar Tricky'nin elinden çıkmış o trip pop havasında ya, o yeter.

Albümün konuk sıfatıyla değil de işçisi olarak gerekli görüldüğü anda devreye giren tanınmamış isimlerinden Ambersunshower, Stephanie McKay ve Hawkman'dan özellikle Hawkman'ın cevval ragga vokaliyle renk verdiği Over Me, Give It To 'em, sıradışı Nirvana coverı Something In The Way ve tuhaf bir Jamaika hüzün taşıyan Diss Never (Dig Up We History), konuklu parçaların arkasını iyi kollayan şarkılar. Sweet Dreams klâsiğinden sample yapılmış You Don't Wanna, sevimli bir slow çocuk şarkısı naifliği taşıyan Your Name, arabesk rock sınırlarından gezinen Bury The Evidence ve Blowback öncesi herhangi bir tuhaf Tricky albümüne rahatlıkla koyabileceğimiz A Song For Yukiko da albümün bir alt liginde başarıyla mücadele veren şarkılar. Blowback özellikle Maxinquaye düşünüldüğünde en iyi Tricky albümü değil. Ama geri kalanlar düşünüldüğünde bence kesinlikle en iyi ikinci.

1. Excess (with Alanis Morissette)
2. Evolution Revolution Love (with Ed Kowalczyk)
3. Over Me
4. Girls (with Anthony Kiedis and John Frusciante)
5. You Don't Wanna
6. #1 Da Woman (with John Frusciante and Flea)
7. Your Name
8. Diss Never (Dig Up We History)
9. Bury the Evidence
10. Something in the Way
11. Five Days (with Cyndi Lauper)
12. Give it to 'Em
13. A Song For Yukiko (with John Suzuki and Yukiko Takahashi)

15 Ocak 2012 Pazar

Skye - Keeping Secrets


Morcheeba ile beş albüm yaptıktan sonra 2003'te yollarını ayıran Shirley Klaris Yonavieve Edwards, bu isim kalabağını baş harflerden derlediği Skye şeklinde kısaltarak yoluna solo devam etmeye başladı. Mind How You Go (2006) ve Keeping Secrets (2009) adlı iki meyve veren bu kariyer, onun gerçek bir trip hop kraliçesi olduğunu tescil eder nitelikte. İlk albümden çıkan Love Show'un bir dönem radyoları kutsadığı, şarkının alışıldık Morcheeba soundundan daha farklı bir mainstream pop dokunaklılığına sahip olduğu dikkatlerden kaçmaz. Ama Skye'sız Morcheeba benim için nasıl tuzsuz çorbaya, şekersiz çaya benziyorsa, Mind How You Go albümü de Skye'lı Morcheeba'nın Caharango'ya kadar süren dönemini o kadar aratıyordu. Skye'dan başka bir Morcheeba albümü bekliyor falan değildim. Ama grupta çoğu zaman yansıttığı soul, pop caz, r&b kumaşından çok daha katmanlı bir albüm duymak iyi olurdu. Love Show çok iyi bir parça olmasına rağmen bir şeyler eksikti. Tam adını koyamadığımdan "bir şeyler" can simidine sarılmak da olmadı şimdi.

İkinci Skye solosu Keeping Secrets ise 2009 Ekim'inde çıktı. İçe dönük, otobiyografik, dingin, ama içten içe tutkulu bir albüm olan Keeping Secrets, içine konulan 10 şarkıyla Skye'sız Morcheeba albümlerine rahmet okutacak kadar olgun ve derinlikli. Bunu hem söz, hem de müzik olarak söylüyorum. Ayrıca sıradan bir "trip hop chick" olmadığını grupta iken zaten ispatlamış olan Skye'ın, trip hop vokali dendiğinde akla gelebilecek üç beş isimden biri olduğu gerçeğini şimdi de solo olarak tescilliyor. Boo Hoo, Not Broken, Clock To Stop, Wrong Alright, Exhale gerçekten şahane besteler. Skye'lı Morcheeba albümlerinden herhangi birine koysanız hiç sırıtmaz, hatta içinde yer aldıkları albümlerin en iyileri arasında sayılırlar muhtemelen. The Shape I'm In ve Almost Killed Me de Keeping Secrets'ın çıtasını düşürmeyen şarkılar. Ama bunları Skye'lı Morcheeba albümlerinden birine koyarsanız sırıtabilir. Çünkü bildiğim kadarıyla Morcheeba'nın hiç böyle tempolu şarkıları olmadı. Olduysa da demek ki hafızada yer bulamayıp dışarı hava almaya çıktı. Yine de böyle hüzün dozu kararında bir albümün yolunu şaşırtmayacak denli kontrollü tempolar bunlar.

Skye Edwards 2010'da tekrar Morheeba'ya döndü ve Blood Like Lemonade albümünde söyledi. Ne var ki o kadar Skye'lı Skye'sız albüm muhabbeti yapmışken bu albüm hiç iyi olmadı. Böyle dönecekse keşke dönmeseydi diye düşünmeye sebep olacak biri kötü, biri de harika iki albüm var. Çok konuştukça boş konuşulacak daha fazla şeyin ortalığı bulandırmaması için susmak, evli ve üç çocuklu bu kendi halindeki divaya Keeping Secrets şarkılarıyla kulak kesilmek gerek. O zaman bir sürü şey farklı boyutlarda gezinse de yerine oturabiliyor.

1. I Believe
2. Boo Hoo
3. Not Broken
4. The Shape I'm In
5. Monsters Demons
6. Clock to Stop
7. Almost Killed Me
8. Wrong Alright
9. Maybe to Spain
10. Exhale

12 Ocak 2012 Perşembe

Morcheeba - Charango


İngiliz trip hop üçlüsü Morcheeba diskografisi ile epey vakit geçirmişliğim vardır. Ilık bir ses, sakin bir ruh hali, çakırkeyif yalnızlıklar, ferah masallar, dokunaklı tınılar, loş anlar saklıdır Morcheeba müziğinde. 90'ların ortalarında ortaya çıkıp trip hop'un en baba grupları arasında yer alan Morcheeba, Trigger Hippie, Howling, Never An Easy Way, The Sea, Blindfold gibi içten şarkıların bulunduğu ilk iki albümleri Who Can You Trust? (1996) ve Big Calm (1998) sayesinde eskimesi zor bir iz bırakmışlardır bende. Grubun soundu Paul Godfrey (DJ) ve Ross Godfrey (geri kalan herşey) biraderlerin Skye Edwards'ın kadife vokalini de yanlarına almalarıyla kendini bulmuştu. Milenyumla gelen Fragments Of Freedom birkaç iyi şarkı dışında vasat kalsa da, 2002'deki Charango ile durumu çabuk toparlamış olduklarını düşünürüm. Ama aynı zamanda 2003'te Skye'ın gruptan ayrılmasını ardından çıkan The Antidote ve Dive Deep albümlerinin öncekilerle karşılaştırıldığında nal topladıklarını da düşünürüm.

Morcheeba'nın en iyi albümleri Skye ile olanlardır diye kestirip atacakken en son 2010'da Skye'ın tekrar gruba dönüşüyle sevinmiştim ki, aynı yıl çıkan Blood Like Lemonade'in yerlerde süründüğünü görmek hayli üzücüydü. Mesele Skye değil, Godfrey kardeşlerin hâlâ sürdüğünü sandığım formsuzlukları. Kanımca en güzel Morcheeba günlerinin sonuncusu Charango'dur bu yüzden. Blood Like Lemonade gibi şuursuz bir albümden sonra belki de (şimdilik) Morcheeba'nın veda albümü. Hepsi birbirinden şık dört single çıkarmış, gayet de iyi satmış, benim için en önemlisi de ilk iki albümün kalitesini tekrar yakalama başarısı göstermiş (hatta Charango'yu Big Calm'dan daha çok severim) bir çilingir sofrasıdır.


Charango'nun en sevdiğim yanı içinde What New York Couples Fight About diye bir trip hop epiğinin bulunmasıdır. Şarkının girişinin, nakaratının, liriklerinin, sound örgüsünün güzelliği bir yana, Nashville'li alt-country grubu Lambchop'un vokali Kurt Wagner'ın dokunsan kırılacak bir crooner edasıyla kattığı inanılmaz atmosfer onu çok özel kılıyor. Yumurtanın akı kadar beyaz bir adam olan Wagner'in sesini ilk duyduğumda kendisini kapkara bir soul yıllanmışlığı sanmıştım. Zaten bu şarkıdan sonra Lambchop külliyatına giriş yapmaya niyetlenmiştim. What New York Couples Fight About'tan başka albümde yaylıların salındığı Otherwise'ın "seni akıllı sanmıştım" hüznüne, Sao Paulo'nun tropikal western ambiyansına, Undress Me Now'ın lounge keyfine, rapçi Slick Rick'in sesi ve hikâyesiyle konuk olduğu Women Lose Weight'in nüktedanlığına tav olmamak çok zor.

Diğer şarkılardan Slowdown, Aqualung, Charango, Way Beyond, Public Displays Of Affection ve Get Along'un 90'lar sonu trip hop kalibresine sızmış son derece yapıcı soul etkilerini gördükçe, aradan geçen yılların Morcheeba ismine neler ettiğini sorgulamadan edemiyor insan. Blood Like Lemonade nasıl bir saçmalıktır diye adam gibi kızamıyorum bile onlara. Gerçi The Antidote ve Dive Deep de hiç Morcheeba albümü gibi gelmemiştir bana. Ama en azından geçmişin mirasından doğru dürüst nemalanmayı bile beceremeyen karaktersizlikte değillerdir. Kötüyseler bile kendi kendilerine kötüdürler. Başka albümlerle karşılaştırılarak değil. Charango ise Massive Attack, Portishead ve Tricky'nin kodladığı trip hop karanlığına bir parça blues, pop, soul ve gün ışığı katmış bir grubun en iyi anlaşılabileceği albümlerden biridir.

1. Slowdown
2. Otherwise
3. Aqualung
4. Sao Paulo
5. Charango (feat. Pacewon)
6. What New York Couples Fight About (feat. Kurt Wagner)
7. Undress Me Now
8. Way Beyond
9. Women Lose Weight (feat. Slick Rick)
10. Get Along
11. Public Displays of Affection
12. Great London Traffic Warden Massacre

13 Kasım 2011 Pazar

Kate Havnevik - You


1975 Oslo doğumlu Kate Havnevik, küçük yaşta piyano ve gitar çalmaya başlamış, 14 yaşına kadar da klasik ve caz müzisyeni olmak istemiş. 14 yaşından sonra içine bir miktar punk ateşi düşse de, kızlardan oluşan bir underground punk grubunun fazla uzağa gidemeyeceğini anlayarak tekrar klasik müziğe, ama bu defa modern elektronik düzenlemelere paralel bir klasik müzik anlayışına dönüş yapmış. Hem anne hem de babası klasik müziği eğitimi almış, üstelik her ikisi de flüt çalan insanlar olduklarından Kate'in bu durumdan etkilenmemesi zor olsa gerek. 19 yaşına geldiğinde Liverpool'a gidip The Liverpool Institute For Performing Arts adlı görkemli bir isme sahip okulu bitirdikten sonra da Londra'ya dönüp kariyer girişimlerine başlamış.

Sıkı bir başlangıç yapma adına Imogen Heap, Madonna, Jem, Britney Spears, Björk ve Alanis Morissette gibi kadınların yapımcılığını yapacağı kadar yapmış, aynı zamanda Imogen Heap ile birlikte Frou Frou'yu kurmuş olan Guy Sigsworth'ün peşinde tam beş yıl koşmuş. Artık bıktığından mı, telefon sapığı olmadığını anladığından mı, yoksa gerçekten inandığından mı nihayet Guy Sigsworth, Kate'e geri dönüş yapmış. İkili beraber şarkılar yazmaya başamışlar ve ortaya "Kara Gül" anlamına gelen 2006 tarihli Melankton çıkmış. Art pop, barok pop, trip-hop, electronica karışımlı Melankton, gayet kaliteli ve olgun bir pop albümü. Araya 2009'da Me Ep'sini sıkıştıran Kate Havnevik, bu EP'de yer alan Halo ve Disobey adlı iki harika şarkısını da kattığı 2011 albümü You ile kariyerini sürdürüyor.


Özellikle Disobey gibi bir parça, "art" ve "barok" terimlerinin yaratacağı olası çekincelerin (ki bu çekinceler şahsi tecrübelerimin vermiş olduğu çekilmez birtakım albümlerden benim gibi ağzı yanmış olanlar için sözkonusu olabilir) kıçına tekmeyi basacak denli nefis bir electropop bestesi. Albümden ilk Disobey'i duyduğum için geri kalanı hakkında gayet heyecanlıydım. Melankton her ne kadar beğendiğim bir albüm olsa da, genel olarak yarattığı depresif hava You'da yerini daha anlaşılabilir, yakınlaşılabilir, hissedilebilir bir alternative pop'a bırakmış görünüyor. Kate Havnevik'in tuttuğu her şarkıyı sıkıca kavrayan duyarlı vokali, elit olduğu kadar popüler kompozisyonlar da içeren incelikli bestelerle birlikte You albümünü güzelce şekillendiriyor. İstese Disobey ve Halo gibi iki sıkı kozu varken albümün geri kalanıyla top dolaştırıp zamana oynayabilecekken (bunu yapan o kadar çok şarkıcı/albüm var ki!) o kozların üzerine müthiş bir Castaway koyuyor ki, artık bunun üzerine top dolaşdırsa da olur diyorum içimden. Sınıf atlamış leziz iki indie pop şarkı Show Me Love ve Happy Sad, bunun yanında yine olgunlaşmış bir electropop beste olan Mouth 2 Mouth da grafiği yükseltiyor. Yalnız albüm sonlara doğru evlerden ırak biraz Bjork kanalına giriyor ki, endişeleniyorum. Yine de hepten Bjork'un güya dünyadan kopmuş sahtekârlığı sezilmiyor o şarkılarda. Kate Havnevik'in ne kadar uçsa ya da uçar gibi görünse de, ayaklarının eninde sonunda yere basacağını bilen bir müzik yapıyor.

1. Krakowska
2. Mouth 2 Mouth
3. Halo
4. MYYM
5. Disobey
6. Castaway
7. Think Again
8. Show Me Love
9. Happy Sad
10. Soon
11. Tears in Rain
12. Grace

13 Nisan 2011 Çarşamba

Lal Meri - Lal Meri


Rosey takma adıyla iki albüm yapmış olan güzel sesli Nancy Kaye'in şarkı söylediği, Niyaz grubunun keyboard ve ses tasarımından sorumlu olan Carmen Rizzo'nun yine bu işleri yaptığı, daha önce Hot Sauce Johnson ve Animastik gibi kimsenin bilmediği oluşumlarda bulunmuş Ireesh Lal'in de Rizzo gibi altyapıdan sorumlu olduğu üç kişilik Lal Meri, 2006'da kurulmuş Los Angeles plâkalı bir trip hop grubu. İlginç isimlerini eski bir Hint folk şarkısından almışlar. Farklı müziklerden gelmelerine karşın üçlü olarak çok iyi uyum sağlamışlar. Bunu söyleyebilmek için eldeki en somut kanıt ise, 2009 Şubat ayında çıkardıkları ilk ve şu ana kadarki tek albümleri olan Lal Meri... Trip hop'un gereklerini biraz daha blues ve caz havasında, biraz daha tempolu biçimde yerine getirmeye çalıştıkları bu albüm, çeşitli dergi ve sitelerde büyük ilgi ve övgüyle karşılanmış. Durum böyleyken kendilerine rastlayınca kulak vermeden geçmek olmazdı.

Bu arada 2006'da kurulup da 2009'da albüm yapmak neyin nesidir diye, konuyla alâkasız bir ayrıntı gözüme çarptı. Bu sadece Lal Meri'ye ait birşey değil. Albüm çıkarana dek bir grup insanın ortalarda bir grup gibi dolaşmaları bana biraz garip geliyor. Gerçi onlar zaten bir grup oluyorlar ama bir müzik grubu olabilmeleri için albüm yapmaları onları daha tescilli hâle getiriyor benim gözümde sanırım. "Ben gruba grup demem albüm yapmayınca" demenin de haksız bir yaklaşım olduğuna kör değilim elbette. Hepsini sahnede görme imkânımız da olmadığından, bir gruba tam anlamıyla grup diyemiyorum albüm yapmayınca!


Albüme gelirsek, Lal Meri tam anlamıyla bir grup ve altyapısıyla, üstyapısıyla, vokalleriyle üst düzey bir iş çıkarmışlar. Asya enstrümanları, synthesizerlar, looplar, yaylılar, Ireesh Lal'in bir görünüp bir kaybolan trompet üfleyişleri elit bir lounge atmosferi oluşturmakta ve kendini dinletmekte sorun yaşamıyor. Bu haliyle sık sık Thievery Corporation ve Beth Orton ortaklığı bir albüm imajı yaratılıyor ki, her iki ismi de çok seven benim gibiler için hoşça vakit geçirilmemesi zor görünebilir. Yine de şu aşamada oluşumları itibariyle aynı frekansa sahip Morcheeba ile karşılaştırılmalarına lüzum yok. Birkaç albüm daha yapsınlar ondan sonra bakarız. Albümün bana göre en iyisi Rainbow ile birlikte Sweet Love, My Ocean, Take Me As I Am ve hep birbirine benzeyen o güzel Hint kadın vokallerden birinin seslendirdiği kapanıştaki Lal Meri adlı şarkı (ki isimlerini aldıkları eski folk şarkısının modifiye hali olsa gerek), keyif verici maddeler içeren, öne çıkan, baştan çıkaran besteler. Yalnız trip hop dediysek, Lal Meri'den bir Portishead veya Massive Attack karanlığı ya da deneyselliği beklemeyin. Bu eksikliğin ya da tercihin de trip hop için bir dezavantaj olduğunu düşünmeyin.

1. Dreams of 18
2. Borders
3. Sweet Love
4. Bad Things
5. Give Your Light
6. My Ocean
7. Take Me As I Am
8. More Songs For The Moon
9. Mausam
10. Rainbow
11. Lal Meri

11 Ocak 2011 Salı

Hooverphonic - Blue Wonder Power Milk


Hooverphonic yeni albüm yapmış dediler, koştum geldim. Geldim gelmesine de, The Night Before isimli uzunçalardan umduğumu bulamadım. Aslında uzun süredir Hooverphonic'ten umduğumu çok kısıtlı oranlarda buluyorum. Yine de geçmişin hatırı var. Ben hâlâ 1998 yılında çıkardıkları Blue Wonder Power Milk'te kalmışım. Belçika'nın Oost-Vlaanderen bölgesinde 1995'te kurulan grup, Alex Callier ve Raymond Geerts çekirdeğinde bugüne kadar 8 albüm yapmış bir tecrübeyi taşıyor. Farklı kadın vokallerle çalışmayı seven klişe bir trip hop grubu olarak görülmemesi için, bu uzun kariyer boyunca şimdiye dek üç vokalle çalışmış olduğunu belirtelim. Zaten sonuncusu olan Noémie Wolfs, 2010'da gruba girmiş ve The Night Before'a sesini vermiş. Genelde Trip Hop, Dream Pop, Downtempo, Pop/Rock hava sahalarında süzülen Hooverphonic, benim için Blue Wonder Power Milk sonrası her albümünde azar azar etkisini yitiren bir grup hüviyetinde olmuştur ne yazık ki. Tuhaftır ki (belki de değildir!) The Night Before'u bu hüviyetin en vasat hanesi olarak gördüğümü belirteyim. Sahip olduğu tüm bu tür zenginliklerini ipe sapa getiremediğim pop rock yavanlıklarına, törpülenmiş, budanmış elektronik ruhsuzluklara kurban etmiş sanki.

Blue Wonder Power Milk, bir kere içinde 90'ların en güzel şarkılarından olan Eden'ı barındıran bir albüm. Hooverphonic dendiğinde büyük çoğunluğun Eden'ı tanıması itibariyle reklâm kokan bir ifade olsa da, bu bir gerçek. Oysa içinde onun gölgesinde kalmış, sanki böyle olmasından da mutluymuş izlenimi veren daha bir sürü güzellik var. Club Montepulciano, Tuna, Out Of Tune, Lung ve alta döşenmiş yaylı looplar üzerine elit bir funk temposuyla müthiş bir atmosfer yakalamış olan Electro Shock Faders (Battersea'yi de bu tanımdan uzak tutmamak gerek), grubun en sağlam döneminin güzide örnekleridir. Hooverphonic'i kıyıda kalmış iyi gruplardan farklı kılan, tam tersi onu dünya çapında meşhur eden pop duygusunu bu elektro funk ve asil bir pop rock duygusuyla karıştırmış kimliği olsa gerek. Yer yer retro kokular yayan James Bond kompozisyonlarıyla sınırlayabileceğimiz gitarın rolü de grup için önemli bir yerde.

Kurulduğunda ikiliyle beraber olan, Blue Wonder Power Milk'ten sonra ayrılan Frank Duchêne'in keyboard katkıları eminim ki bu albümün ruhuna da yansımıştır. Yoksa neden grup her yeni albümde gıdım gıdım bir düşüş yaşasın ki? Bana düşüş yaşamışlar gibi gelmelerinin sebebi, koskoca Hooverphonic diskografisini "Blue Wonder Power Milk ve diğerleri" olarak görmemi hiç engelleyememiş olmam. Bu durumu hepten Duchêne'in yokluğuna bağlamak saçma tabiî. Yine de bir "acaba" hep biryerlerde duruyor. Grupta 1997-2008 arası vokal yapmış olan ve Hooverphonic'in en güzel şarkılarını söylemiş Geike Arnaert'in ayrılışı da başka bir darbe olmuştur. Gerçi camiada kadife sesli kadın vokal bulmak zor değil. Fakat onlara tuz, biber, şeker olacak duyguları veren ve camiadaki seslerden hiç de farklı olmayan Geike Arnaert, hayatında doğru yer ve zamanda olmanın avantajlarını çok iyi kullanmış olsa gerek. Tüm gücüne ve 90'lar ruhunu yüksek yüzdelerle taşımasına rağmen, Blue Wonder Power Milk aşılmayacak bir albüm de değil. Grup belki bir gün kendi zirvesini aşar. Ama önce dönüp A New Stereophonic Sound Spectacular'a, The Magnificent Tree'ye, Blue Wonder Power Milk'e akıl gözüyle bir daha bakacak.

1. Battersea
2. One Way Ride
3. Dictionary
4. Club Montepulciano
5. Eden
6. Lung
7. Electro Shock Faders
8. Out of Tune
9. This Strange Effect
10. Renaissance Affair
11. Tuna
12. Magenta
13. Neon