Pop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2026 Salı

Madonna - Ray Of Light

 
90'ların sonuna kadar Madonna ile hep inişli çıkışlı bir ilişkim oldu. Özet geçersek, ilk albümden sıfır, ikinci albüm Like A Virgin'den zaten pop marşları olmuş Like A Virgin ve Material Girl'ü severim. İlk ciddi Madonna deneyimim 1986 tarihli True Blue albümü oldu. Süper bir iş değildi ama müthiş bir ticari başarısı olmuştu. Herkes Papa Don't Preach, La Isla Bonita falan severken ben Open Your Heart ve Live To Tell seviyordum. True Blue sonrası üç albümü hiç mi hiç beğenmedim. Madonna olayı bende bitmişti. Ama Ocak 98'de çıkan Frozen teklisi, Aphex Twin ve Bjork'ün fütüristik video kliplerinden tanınan Chris Cunnigham'ın çektiği videonun da etkisiyle aklımı uçurdu. Madonna'dan beklemediğim bu hamle üzerine Şubat'ta çıkan 7. albüm Ray Of Light'ı almak için içimde büyük bir arzu doğdu. 90'ların o büyülü müzik ambiyansını nihayet ucundan yakalayabilmiş olduğunu düşündüğüm Ray Of Light peyderpey beni içine alan şahane bir pop albümüydü. Ray Of Light, sadece Madonna'nın kariyerindeki bir dönüm noktası değil, aynı zamanda 1990'ların pop müziğini yeniden tanımlayan albümlerden biri. O güne kadar daha çok provokatif imajı ve dans hitleriyle anılan Madonna, bu albümde içe dönük, spiritüel ve duygusal bir sanatçı kimliği ortaya koydu. Zaten bazı eleştirmenler de Ray Of Light'ı "Madonna'nın magnum opus'u" olarak tanımladılar ki, çok haklıydılar.

Albümün en büyük kozu, Londralı muzisyen, yapımcı ve şarkı yazarı, elektronik gurusu William Orbit ile kurulan ortaklık. Bugün kulağa tanıdık gelen birçok elektronik pop yaklaşımı, 1998'de ana akım dinleyici için oldukça yenilikçiydi. Madonna'nın deneysel ve progresif ses inşalarında gerçek bir usta olan Orbit ile çalışmış olması büyük bir lütuf. Bir önceki Bedtime Stories albümünde beraber çalıştığı pop şarkıcısı ve şarkı yazarı Babyface ile yola çıkan ama ortaya çıkan materyallerin hiçbir yenilik içermediğini, kendini tekrar edeceğini anlayan Madonna, Rick Nowels adlı bir müzisyen/yapımcı ile çalışma kararı aldı. Ama orada da işler istediği gibi olmadı. 80'lerde kendisiyle birçok şarkıya imza atmış Patrick Leonard'ı tekrar yanına çekti. Maverick Records yöneticisi Guy Oseary de Orbit'e telefon açıp "hocam bizim Madonna'ya birkaç şarkı yaz da albümün üzerindeki şu sis bulutları dağılsın" demiş olabilir. Orbit de Madonna markasına kayıtsız kalamayıp tam 13 şarkılık dijital materyal yolladı. Orbit'i özellikle şahane remiksleriyle tanıdığını söyleyen Madonna da nihai kararını vermiş oldu.


Frozen'ın karanlık ve alternatif duruşu, Ray Of Light'ın rave enerjisi, Swim'in "space pop" ölçeğindeki atmosferik yoğunluğu, Drowned World / Substitute For Love'ın dream pop'tan trip hop'a uzanan perspektifi, The Power Of Good-Bye'ın tutkulu pop lezzeti, Madonna'nın sanskritçe söylediği Shanti / Ashtangi'nin tüm bunlara ilaveten kozmik world pop dokunuşu albümün farklı yüzlerini gösteriyor. (Zaten albümde benim en sevdiğim şarkılar da bunlar.) Ama buna rağmen albüm hiçbir zaman dağınık hissettirmiyor. Bunu da büyük ölçüde William Orbit'in özgürlüğünü kendi sınırları içinde genişletip yoğunlaştırabilen vizyonuna borçlu. Ambient, trance, tekno, house, trip hop ve elektronik pop öğeleri, organik enstrümanlar ve güçlü melodilerle birleşerek Madonna'nın sesinin liderliğinde kenetleniyorlar. Madonna'nın sesi demişken, özellikle Evita sonrası aldığı vokal eğitiminin etkisi hissediliyor. Sesini zorlamadan kullanıyor, dramatik ya da şımarık değil, ama son derece etkili. Klişe tabii ama Ray Of Light gerçek bir olgunluk işi. Liriklerde de eskiden olduğu gibi gençlik, seks ve meydan okuma temaları yerine annelik, kimlik, aşk, maneviyat ve iç huzur arayışı albümün merkezinde yer alıyor.

Ray Of Light'ın Madonna'nın en iyi albümü olduğu yönündeki görüşü savunmak oldukça kolay. Hem sanatsal risk alıyor hem de pop erişilebilirliğini kaybetmiyor. Elektronik müziği, spiritüel sözleri ve güçlü melodileriyle bugün bile şaşırtıcı derecede modern bir yerden ses veriyor. Biz buna "zamansız" da diyoruz. Madonna dünya pop müziğinde bir kilometre taşı, bir ikon. Her albümünde farklı bir "era"sı, bir "aura"sı oldu. İmajını değiştirdiği gibi tarzında da oynamalar yaptı. Ray Of Light'a gelene kadar bende tatlı nostaljisi olan tek tük şarkılarla hala canlıdır. Ama benim için Ray Of Light evreni çok başka bir yerde. İlk kez tüm bir albüm olarak Madonna'nın pop büyüsüne mazhar oldum. Evet, biraz uzun ve bazı şarkılar sadece yer dolduruyormuş gibi duruyor, 10 şarkı bile yeterdi. Yine de fazlası var, eksiği yok kabilinden pop müzik tarihinde de 1990'ların en önemli eserlerinden biri olarak yerini koruduğu da bir gerçek. Bana göre ondan öncesi de sonrası da onun yerini tutmadı.

1. Drowned World / Substitute For Love
2. Swim
3. Ray of Light
4. Candy Perfume Girl
5. Skin
6. Nothing Really Matters
7. Sky Fits Heaven
8. Shanti / Ashtangi
9. Frozen
10. The Power of Good-Bye
11. To Have and Not To Hold
12. Little Sister
13. Mer Girl

26 Nisan 2026 Pazar

Project Hail Mary (OST)

 
Fen bilgisi öğretmeni olan Ryland Grace, Dünya’dan ışık yılları uzaklıktaki bir uzay gemisinde gözlerini açar. Gemide görevli iki astronotun cesediyle karşılaşır. Hafızasını kaybeden Grace, bu ekibin görevinin, Güneş’i yok edecek gizemli bir maddeyi durdurmak olduğunu hatırlar. İnsanlığı kurtarmak için özel bilgilerine ve sıra dışı zekasına güvenmek zorundadır. Ancak hiç beklenmedik bir sürprizle karşılaşınca imkansız gibi görünen bu görevle ilgili umutlanmaya başlar. Andy Weir'ın "Kurtuluş Projesi" adıyla ülkemizde de yayınlanan bilim kurgu romanı Project Hail Mary, Drew Goddard tarafından senaryolaştırılıp, Phil Lord ve Christopher Miller ikilisi tarafından yönetilmiş bir film olarak karşımıza geldi. Goddard, Andy Weir'in benzer temalı bir diğer bilim kurgu romanı The Martian'ın da senaryosunu yazmıştı. Lord ve Miller ise komedi ağırlıklı bir kariyere sahip yönetmenler. Zaten film de bilim kurgu çatısı altında konuşlanmış bir komedi dram. İyi yönleri çok fazla, aksayan yönleri de mevcut. Ryan Gosling ve Sandra Hüller gibi oyuncularla cazibesi iyice artıyor. Tabii sulu bir komediden bahsetmediğimiz gibi, dram yönüyle çok iyi kaynaştırılmış, hatta hüzünlü bir tonu var. Bir Pixar animasyonu kadar da sevimli. Bu sevimli/hüzünlü ton filmde kullanılan şarkılara da yansımış. Daniel Pemberton'ın ustalığını yine konuşturduğu score çalışması yanında, çok iyi de bir soundtrack albümü çıktı. Eskiden bunun gibi iyi derlemeler daha çok çıkardı. Artık biraz azaldığı için bu soundtrack kıymetli sayılır.

Albümün iliklerine rafine bir nostalji işlemiş. Çoğunluğu bilmediğim ya da uzaklardan bir yerlerden hayal meyal hatırladığım çok güzel şarkılardan oluşmakta. Tek bildiğim şarkı, Scorpions'ın 1990 tarihli Crazy World albümünde yer alan Wind Of Change'di ki, onu da bilmeyen Scorpions adını da duymamış demektir zaten. Filmde orijinali çaldı mı hatırlamıyorum ama karaoke sahnesinde birkaç saniye duyuldu. (End Credits'te Glory, Glory'yi duyduktan sonra kapattım, orada tekrar çaldı mı bilmiyorum.) Daha filmin başında Grace, gemide ilk uyandığı anda çalan 1970 yılına ait Sunday Mornin' Comin' Down'ı duyar duymaz, film boyunca başka şarkılar da duyabileceğimizin sinyalleri geldi. Nitekim albümün en sevdiğim parçalarından olan, Grace ve NASA ajanı Carl'ın markette deney malzemeleri aldığı eğlenceli sahnede çalan Pata pata ile bu sinyaller "keşke bu filmin bir soundtrack albümü olsa" seviyesine yükseldi. Zira bazı filmlerde buna benzer güzel şarkılar çalmasına rağmen "official" bir albümleri olmuyor. Bu arada Pata pata, 2008'de kaybettiğimiz Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba'nın aynı adlı 1967 tarihli albümünde yer alıyormuş. Kendisinin bir sürü albümü var ve Pata pata onun 6. albümü. Çok da merak ediyorum. İşte böyle albümler hoş keşiflere de vesile oldukları için değerli.

Stargazer ve Rainbows gibi 70'lerden iki sevimli şarkı, kullanıldıkları yerin sevimliliğini de akıllara getirerek yüzlerde gülümseme yaratabilirler. El amanecer adında bir tango bile var. Var olanlar böyle ama bir de filmde olup da albüme konmayan şarkılardan bahsedebiliriz. Fragmanda Harry Styles'ın Sign Of The Times şarkısını duymuştuk. Filmde ise Sandra Hüller'in bu şarkıyı söylediği çok güzel bir karaoke sahnesi var. Hadi orijinali koymadınız (iyi de yapmışsınız) ama Hüller'in söylediği haliyle şu albümde neden yer vermediniz? Ne kadar hoş olurdu. Sign Of The Times'dan başka Let's Call The Whole Thing Off (Ella Fitzgerald), Two Of Us (The Beatles) ve Theme From Close Encounters Of The Third Kind (Steven Spielberg'in aynı adlı 1977 yılı filmindeki orijinal John Williams bestesi) şarkıları da filmde duyulan ama albüme konmamış şarkılar. İyi de neden? Biri size "albüm yarım saati geçmesin" mi dedi? Bence en kısa zamanda bir "deluxe edition" yapılıp bu şarkıların ve Sandra Hüller yorumunun da albüme dahil edilmesi gerek. Albüm şu haliyle bile gayet iyiyken, olası bir deluxe ile uçar sanırım. Project Hail Mary gibi derlemeleri seviyorum. Onları plak olarak biriktirmeyi, soundtrack rafında sıraya dizmeyi, rastgele birini seçip pikaba koymayı, bir kadeh şarap eşliğinde gece manzarası izlemeyi hayal ediyorum. Bana kaliteli zaman geçirmeyi hatırlatıyorlar.


1. Kris Kristofferson - Sunday Mornin' Comin' Down
2. Miriam Makeba - Pata pata
3. Carlos Di Sarli y Su Orquesta Típica - El amanecer
4. Dennis Wilson - Rainbows
5. Scorpions - Wind of Change
6. Turakina Maori Girls' Choir - Pō atarau
7. Mercedes Sosa - Gracias a la vida
8. Neil Diamond - Stargazer
9. Ike & Tina Turner - Glory, Glory

4 Ekim 2025 Cumartesi

SG Lewis - Anemoia

 
1994 doğumlu Samuel George Lewis ya da camianın onu tanıdığı adıyla SG Lewis, Londra'dan bir dance-pop, nu-disco, alternative R&B, synthpop, deep house, progressive house insanı. Üç albüm ve birkaç EP sahibi. Kendisini Eylül başında çıkan son albümü Anemoia ile tanıdım. Adı geçen türlere çok hakim değilim ama deep house'un hipnotize edici, rahatlatıcı etkilerini seviyorum. Hatta en son Oliver Laxe filmi Sirât'ta duyduğumuz Kangding Ray müziklerinin filme olan katkısı çok önemliydi. Tabii Lewis'in müzikleri biraz daha farklı. Bitmek bilmeyen house ritim ve melodileri yerine daha makul sürelere bölünmüş, vokalli, konuk vokalli, zaman zaman radyo dostu synthpop şarkıları duyuyoruz. Anemoia'yı çok beğenince önceki iki albüme de göz atayım dedim ama ikisini de Anemoia kadar iyi bulmadım. Albümdeki 10 şarkı melodik, atmosferik, hipnotik, dansa davet eden ama aynı zamanda oturup dinlenecek kalitede bir çeşitlilik gösteriyor. Lewis, dümdüz house ritimleriyle oyalanmak yerine duygusu ve ruhu olan synth tasarımlarını şık vokallerle karakterize ediyor. Yaz ve özellikle yaz sonu hissiyatı baştan sona dinleyeni hiç terk etmiyor. Zaten bu müziğin mayasında o his her zaman vardır. Lewis'in bu albümü yaz yerine Eylül başında çıkarmasının sebebini bilmiyorum. Ama salt bir dans albümü olmasındansa, yorumlanabilir bir dance-pop albümü yapmak istediği tahmininde bulunmak güzel olurdu.

Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir müzisyenin albümünü dinlerken sizi neyin beklediğinin önemi, biraz da sevdiğiniz türle alakalı. Deep house olarak ün yapmış SG Lewis'den bu yüzden hiçbir şey beklemiyordum açıkçası. Böyle beklentisiz başlayıp da arka arkaya Memory, Feelings Gone, Sugar gibi üç nefis şarkıya rastlamak -başka bazı albümlerde de başıma geldiği üzere- bayıldığım bir durum. Memory çok etkileyici, buram buram deniz, güneş kokan, açılış gibi açılış yapan bir synthpop lezzeti. İngiliz alternative pop grubu London Grammar'ın, daha doğrusu hissedilen şekilde grubun solisti Hannah Reid'in konuk olduğu Feelings Gone da Memory gibi ilk dinleyişte 1. sınıf bir albümün içinde olduğumu anlamamı sağladı. 2022'de çıkardığı ilk albümü Nymph ile kaliteli pop müziğin temsilcilerinden biri olacağı yönündeki potansiyeline şahit olduğumuz Shygirl'ün misafir olduğu Sugar ile üçte üç yapınca yılın en iyi dans albümlerinden biriyle buluştuğum yönünde hisler kelebekler gibi etrafımı sardı. Sonrasında onlara Transition, Back on My Mind, Baby Blue eklendi. Hem keyfimiz az da olsa yerine geldi, hem de yaz bitti diye hüzünlendik. Sirât'ta geçen bir replikte çöl festivalleri müdavimleri "bu müzik dinlemek için değil dans etmek için" diyorlardı. Bence SG Lewis müziği her iki ihtiyacı da karşılıyor.

1. Memory
2. Feelings Gone (feat. London Grammar)
3. Sugar (feat. Shygirl)
4. Transition (feat. RAHH)
5. Devotion (feat. TEED)
6. Past Life
7. Back on My Mind
8. Another Place (feat. Frances)
9. Fallen Apart
10. Baby Blue (Oliver Sim)

27 Ekim 2023 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 3: Awesome Mix Vol. 3 (OST)

 
Üçüncü filme ulaşan Guardians Of The Galaxy serisi MCU bünyesinde kendi evrenini yaratmayı başarmış belki de tek Marvel ürünü. Mizahla bezeli, romantik komediyle ve dramla da yakın temas halinde bir tarzı var. Hem kendine has bir karizmaya, hem de sürekli bu karizmayı çizmeye oynayan hınzır bir mekanizmaya sahip. Bu tarzın belirlenmesi ve oturtulmasının altında yönetmen/senarist/yapımcı James Gunn'ın imzası var. Gunn, 60'lar, 70'ler ve 80'lere müzikal yönden tutkuyla bağlı bir yönetmen. Peter Quill'in walkmenini ve müzik zevkini bir aracı olarak kullanıp Guardians serisini kendi seçtiği şahane şarkılarla kuşattı. Vol.1, 2 ve şimdi de Vol. 3 ile filmiyle olduğu kadar müzikleriyle de nefis bir üçleme sahibi oldu. Bu filmin hemen öncesinde Marvel'in güçsüz rakibi DC için Peacemaker dizisini omuzlayan Gunn, burada da yapacağını yaptı ve bu bol kanlı, esprili, küfürlü ve absürt diziyi 70 ve 80'lere ait kimsenin bilmediği ya da az kişinin bildiği (Mötley Crüe hariç) hard rock şarkılarıyla doldurdu. Tabii o dönemlerin hard rock ve "hair" metal şarkıları aynı tornadan çıkmış gibi olduklarından retro hard rock melodilerinin coşkun nostaljisi dizinin duruşuyla iyi bir kimya yakalamıştı. (Bu arada bir Peacemaker OST çıkmamış olması da tuhaf.) Gunn'ın üzerinde çalıştığı Superman: Legacy'nin müziklerinde de aynı tarzda takılmasını ne kadar isterdim. Mizahtan yoksun Superman ciddiyetine ve ezberlenmişliğine biraz olsun renk ve tat gelirdi böylelikle.

17 şarkılık dolu dolu Awesome Mix Vol. 3 bu kez diğer iki derlemeden farklı olarak 90'lardan ve 2000'lerden seçilen şarkılar da barındırıyor. Mesela Florence + The Machine'nin Dog Days Are Over'ı 2018 yılına ait. İlk iki albümün biraz altında kalması bende bir parça hayal kırıklığı yaratmadı değil. Soul ve rock bandında seçilen eskilerin aurası bu albümlerde ve filme yansımalarında başka bir görünürlükteydi. Yine de Vol. 3 geneli o nostaljik havaya sahip çıkıyor. Filmin başlarında kahramanlarımızın memleketi Knowhere'deki rutinlerinin, bunalmışlıklarının fonuna yerleştirilmiş akustik Creep, bu depresifliğin kurulmasına yardımcı olan bir seçim. Rocket'in flashbacklerinin büyük önem kazandığı filmde, The High Evolutionary tarafından denekler olarak kullanılan Rocket ve hücre arkadaşlarının kapatıldıkları yerde dans ederlerken çalan Since You Been Gone, 1979'un önemli rock hitlerinden biriydi. Aynı zamanda Rock tarihine adeta bir hard rock ve heavy metal okulu gibi hizmet vermiş Rainbow'un kendi tarihinin de en iyi şarkılarından biriydi. Belki başka bir sahnede daha iyi giderdi ama yine de yıllar sonra tekrar duymak hoştu. Ekibin Teletubbies'i andıran renkli uzay kıyafetleriyle OrgosCorp karargahına doğru uzay boşluğuna çıktıkları matrak sahnede çalan In The Meantime, Amerikalı alternative rock grubu Spacehog'un 1995 tarihli ilk albümünün açılışında yer alıyor. Filmin en hoş sahnelerinden birinin fonuna nokta atışı bir şarkı kendisi. 


Bir başka sıkı sahne, belki de filmin en iyi aksiyon sahnesi de Guardians'ın The High Evolutionary'nin adamlarını ve yaratıklarını hacamat ettikleri, James Gunn'ın plan sekansmış gibi çektiği bölüm. Bu bölümün fonuna da Beastie Boys'dan No Sleep Till Brooklyn konmuş. İyi de durmuş. Sahnenin coşkusuna binaen bana kalsa bir Sabotage patlatılabilirdi. Konu Beastie Boys olunca bir sürü alternatif var. Ama o sahnenin sesini kısıp grubun Futterman's Rule şarkısını açtığımda zaten iyi çekilmiş olan bu sekans başka bir seviyeye geldi sanki. Yine de Gunn'ın zevkine saygılıyız. Knowhere ahalisinin yeni gelen çocuk ve hayvanlarla kaynaştığı toplanma sahnesinin ustalıkla yavaş yavaş dans sekansına dönüşmesini sağlayan Dog Days Are Over da şarkı/sahne uyumu nedeniyle çok bilinçli bir seçim gibi duruyor. Hatta öyle bir bilgiye sahip değilim ama belki bu sahne sırf şarkıya uyum sağlasın diye bile bu şekilde tasarlanmış olabilir. Tüyleri diken diken eden harika bir birliktelik. Öte yandan girişinden birkaç saniye koklatılan Crazy On You'yu, post credits'e konan Badlands'i, nerede çaldığını tam duyamadığım Meksika doğumlu Japon (!) EHAMIC'in eklektik pop parçası Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")'ı albüme koymuşsunuz ama filmde de iyi kullansaydınız dedim kendi kendime. Yine kendi kendime Earth, Wind & Fire'ın ilk kez duyduğum Reasons şarkısı yerine başka bir eserini koysaydınız, paranız mı yetmedi dedim. Bu keşkeleri hemen her soundtrack sonrası yaşıyoruz. Bu toplamaları da kendi orijinallikleriyle değerlendirmeye alışacağız.

Albümle ilgili son rötuşları yaparsak, Faith No More, The Flaming Lips ve The The parçaları da yer aldıkları sahnelere uyum ve katkı sağlayan seçimler diyebiliriz. Daha tek bir iyi şarkısına rastlamadığım Alice Cooper şarkısı I'm Always Chasing Rainbows da bu geleneği bozmuyor benim açımdan. Gamora'nın gemide tek başınayken iPod'dan açtığı şarkı, devamında Karşıt Dünya'nın bizim şu an yaşadığımız dünyanın sefil hallerine benzer yanlarının gösterildiği sekansın fonuna milyonlarca şarkıdan daha az yakışıyor. Neticede dolgu malzemesi 1-2 şarkıyı da eklersek elimizde yine nefis bir soundtrack kalıyor. Credits arasındaki ek sahnelerden birinde galaksinin koruyucu ekibinin son hali, bir kurtarma aksiyonu öncesi, 1 saat sürse bile izlemekten bıkmayacağım bir müzik muhabbetine giriyor. En sevdikleri müzisyenleri sayarken adları geçen Britney Spears, Korn, Garth Brooks, Carpenters, Adrian Belew (hem solo hem King Crimson ile çalışmaları) acaba Vol. 4'te bu isimlerin şarkılarını mı göreceğiz diye de düşündürmedi değil. Rocket'in favori şarkısı ilk filmde ve albümde de yer alan Redbone şarkısı Come and Get Your Love yine karşımıza -iyi ki- çıkıyor. Şarkı hem filmin, hem de albümün son şarkısı olarak ilk filme de selam gönderiyor. Muadillerinden farklı yanlara sahip bir Marvel üçlemesi olan Guardians Of The Galaxy, film ve soundtrack olarak özel, yıllar geçtikçe daha da değerlenecek birer üçleme. 

1. Radiohead - Creep (Acoustic)
2. Heart - Crazy on You
3. Rainbow - Since You Been Gone
4. Spacehog - In the Meantime
5. Earth, Wind & Fire - Reasons
6. The Flaming Lips - Do You Realize??
7. Faith No More - We Care a Lot
8. EHAMIC - Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")
9. Alice Cooper - I'm Always Chasing Rainbows
10. The Mowgli's - San Francisco
11. X - Poor Girl
12. The The - This Is the Day
13. Beastie Boys - No Sleep Till Brooklyn
14. Florence + The Machine - Dog Days Are Over
15. Bruce Springsteen - Badlands
16. The Replacements - I Will Dare
17. Redbone - Come and Get Your Love

8 Temmuz 2023 Cumartesi

The Full Monty (OST)

 
İngiltere’nin orta kesiminde yer alan Sheffield, çeliği, bıçak çeşitleri, tarihin ilk futbol kulübü olan Sheffield FC’si ve Pulp grubu ile ünlüdür. Aynı zamanda 1997 tarihli Peter Cattaneo filmi The Full Monty’nin geçtiği yer olan Sheffield, 1979-1990 arası hüküm sürmüş Margaret Thatcher hükümetinin liberal özelleştirmeleri sonucu allak bullak olmuş ekonomisinin yaraladığı yerlerden sadece biri. Diğer şehirlerde olduğu gibi bu ekonomik kriz ortamında Sheffield halkı günlerini boş çelik fabrikalarında, sokaklarda, işçi bulma kurumlarında, işsizlik maaşı kuyruklarında veya striptiz kulüplerinde geçirmekteydi. O işsizlerden biri olan Gaz (Robert Carlyle), oğlu Nathan ve kankası Dave (Mark Addy), şehirde bir kulüpteki erkek striptiz grubunun geldiğini duyan kadınların kulübe akın ettiklerini görünce merak edip gizlice içeri girerler. Gördükleri manzara karşısında, işsiz güçsüz hayatından bunalan Gaz kendi striptiz grubunu kurma fikrine kapılır. Kuracağı grubun da yine işsizlerden oluşması kaçınılmazdır. 90'ların en iyi İngiliz komedilerinden biri olan The Full Monty, gerek konusu, gerekse mizahıyla yıllara meydan okuyan şahane bir film. Konu da bir miktar striptizle ilgili olunca bir soundtrack şart olmuş. O soundtrack da filmin şanına yakışır bazı striptiz marşlarıyla dolu.

Bir grup işsiz erkek ve onların iş, aile ve varoluşsal sorunları günümüzde olsa burun kıvırma meselesi olabilirdi. Ama hem filmin piyasaya çıktığı dönemin, hem de filmin zamanının geçtiği önceki dönemin ruhunda çok önemli bir yeri vardı. Hatta günümüz aklıyla baktığımızda bile, eril duruş biçimine yakıştırılmayan striptiz gibi bir eğlence kavramınından başka çıkış yolu bulamayan bu bir grup erkeğin yaşadığı komiklikler, altyapısı güçlü bir dramla sunulurken, müziğin rolü de aynı güçle filmin bir parçası haline geliyor. You Sexy Thing, Land Of A 1,000 Dances, Rock and Roll Part 2 gibi canavarların haricinde, işsizlik maaşı kuyruğunda Donna Summer’ın Hot Stuff şarkısını duyunca verdikleri tepki, TV’de Flashdance filmini izledikleri, prova yaptıkları ve karakola düştükleri sahneler, albümü dinledikçe gözlerimde tekrar canlanıyor, mutlu oluyor, filmi tekrar izlemek istiyorum. Sanırım şimdiye dek üç veya dört defa izledim. Üstat Tom Jones’un You Can Leave Your Hat On eşliğindeki o harika finali ayrıca daha fazla izlemişimdir. 

1996 yılına ait Demi Moore başrolündeki Striptease filmine ait şarkıların arkasına The Full Monty albümüne eklerseniz ortaya varsa striptiz fantezilerinizi, yoksa striptiz seyirliği keyfinizi hoş tutacak güzel anlar çıkar. Striptease film olarak pek matah değildi. Ama The Full Monty, ekonomik kriz ve beraberindeki işsizlik fonunda bir grup erkeğin hayata tutunma ve dağılmış aile yaşantılarını toparlama uğruna göze alabileceklerinden mülhem şahane bir film. 1997'de ilk senaryosu The Full Monty'yi yazan Simon Beaufoy, tam 26 yıl sonra büyük oranda aynı kadroyla 8 bölümlük bir mini seri olarak ekibi geri döndürdü. Bu defa meselesi nedir henüz göremedik ama bölümlerde çalan şarkıların The Pretenders, Creedence Clearwater Revival, CeeLo Green (hem de Fuck You), Edith Piaf, Primal Scream, Chumbawamba ve hayatında ilk kez duyduğum bir dolu grup ve şarkıcıya ait olduğunu görmek heyecan yarattı. Üstelik You Can Leave Your Hat On yine var. Bu dizi hiç beklenmiyordu. Öte yandan filmden 26 yıl sonra kahramanlarımız ne haldeler diye merak edenler, muhtemelen sadece benim gibi The Full Monty hayranlarıdır. Evet, The Full Monty hayranları diye bir kitle var.

1. David Lindup - The Zodiac
2. Hot Chocolate - You Sexy Thing
3. Tom Jones - You Can Leave Your Hat On
4. M People - Moving on Up
5. Steve Harley & Cockney Rebel - Make Me Smile (Come Up and See Me)
6. Anne Dudley - The Full Monty
7. Anne Dudley - The Lunchbox Has Landed
8. Wilson Pickett - Land of a 1,000 Dances
9. Gary Glitter - Rock and Roll, Part 2
10. Donna Summer - Hot Stuff
11. Sister Sledge - We Are Family
12. Irene Cara - Flashdance...What a Feeling
13. Joe Loss & His Orchestra - The Stripper

25 Nisan 2023 Salı

Fly By Midnight - Fictional Illustrations

 
New Yorklu iki müzisyen ve sıkı dost olan Justin Bryte ile Slavo'dan oluşan Fly By Midnight, 2018'de başladıkları albüm kariyerlerinin dördüncü durağı olan Fictional Illustrations'da pop ve synthpop seven gönülleri hoş ediyor. O kadar hoş ediyor ki, 2018 tarihli ilk albüm Rerunning'i henüz dinlememiş olmakla birlikte hemen ondan sonraki Happy About Everything Else (2019) ve Silver Crane (2021) albümlerine yumuluyorum. Ne var ki bu albümlerden çeşitli şarkıların hit statüsüne ulaşmış olduklarını, bilmem ne kadar sattıklarını okumama rağmen ikisini de hiç beğenmiyorum. Şayet bu vasat pop ve pop rock şarkılarını Fictional Illustrations'dan önce duymuş olsaydım bu güzel albümü teğet geçebilirdim. Fictional Illustrations'da diğer albümlerde olmayan ya da çok az olan 80'ler pop ve pop rock ruhu daha fazla hissediliyor. Tabii iyi yazılmış şarkılarla bu ruh kendini daha güçlü hissettiriyor. Onlardan da albümde tatmin edecek kadar var. Zaten henüz açılıştaki In The Night'ın yaktığı neon ışıkları o denli diri ki, ergenliğim, kasetlerim, mahallede takıldığımız VHS dükkanı, cringe video klipler, Blue Jean dergisi ve nice ayrıntı zihnimde geçit töreni yaptı. Aynı duyguları Different Lives için de taşıyorum. Bu iki güzel şarkıdaki yoğun 80'ler esintisi dışında diğer şarkılarda biraz daha seyreltilmiş, üstelik 90'larla paslaşılmış başka güzellikler mevcut. Hatta bu paslaşmanın albümün geneline hakimiyet kurduğunu bile söylemek mümkün.

Dance, Nothing New, Clear, Infinitely Falling gibi şarkılar 80'lerden ziyade, yine oradan feyz almış 90'lar bestelerini andırıyor. Mesela albümün kuytularına saklanmış Clear, bu zamanda kuytulara konacak kadar normal görünse de, 90'larda çok rahat bir radyo hiti olabilirdi. (Zaten şarkı da albümün 5 teklisinden biri.) Tabii o dönemleri bilen bizler için bu ayrımı yapmak kolay. Yine mesela What If I Wasn't Done Loving You? şarkısını o yılların boyband baladlarına benzetmek de öyle. Sometimes ve Why My Love (Ain't Enough) ise bu konsepte daha modern dokunuşlar yapan kaliteli pop şarkıları olarak göz dolduruyor. Justin Bryte ve Slavo, yani Fly By Midnight ikilisi 80'ler, 90'lar ve onlara getirilen modern dokunuşlar fark etmeksizin hepsine tutkuyla yaklaşmışlar. Bütün şarkıları birlikte yazmış, yapımcılığı üstlenmiş, her ikisi de multi-enstrumantalist kişiler olduğu için beraber tasarlamışlar. Aslında önceki albümlerinde de bunları yapmışlar. Ama nedendir bilinmez, Fictional Illustrations çok başka bir şey olmuş çıkmış. Synthpop, electropop, dance-pop, düz pop, pop rock, yani içinden pop geçen hemen her şeyi albümün orasına burasına güneş panelleri gibi döşemişler. Belki de klişe Amerikan pop yavanlıklarından sıkılıp peşpeşe gelen o onar yıllık dönemlerin nostaljisine teslim olmak istemişlerdir. Bence dördüncü albümle kendilerini bulmuşlar, bu yoldan devam etsinler. Çünkü artık pop yapan hemen herkes korkunç bir vasatlığa düşmüş vaziyette. Her şey birbirine benziyor. Fakat bu şekilde ustaca geçmişe benzemek ise insanın içini ısıtıyor. "Neye benzediğini dikkat et" diye düşünmüş olduklarını umuyorum.

1. In the Night
2. Dance
3. Nothing New
4. What If I Wasn't Done Loving You?
5. Different Lives
6. Sometimes
7. Why My Love (Ain't Enough)
8. Clear
9. Lightning in a Bottle
10. Infinitely Falling

29 Ağustos 2022 Pazartesi

Bo Burnham - Inside: The Songs

 
Stand-up komedyeni, oyuncu, yönetmen, müzisyen Bo Burnham'ın pandemi döneminde Los Angeles'ta kapandığı evinin bir bölümünde tamamen kendisinin yazdığı, çektiği, kurguladığı Inside, skeçler ve şarkılardan oluşan çok boyutlu bir... bir... "şey"... Standart bir stand-up gösterisinden farklı olarak, tümüyle kendi üretimi olmasının verdiği özgürlükle dereden tepeden müzikal skeçler yazıp bunları görsel yönden zenginleştirmek suretiyle ortaya tuhaf, dağınık, eğlenceli ve duygusal zekası güçlü bir "şey" çıkarıyor. Bunun bir "şey" olduğunu "bu ne olduğu belirsiz şeye hoş geldiniz" diyerek kendisi de zaten itiraf ediyor. Inside, Bo Burnham'ın çok iyi bir komedi yazarı olduğunun kanıtıysa, Inside: The Songs onun çok iyi şarkı yazarı olduğunun kanıtı aynı zamanda. Ama Inside'ın şarkı formu, mizahi liriklerin standart pop kalıplarıyla etkileyici buluşması şeklinde ortaya çıkıyor. Buradaki "standart" kelimesi, şarkıları dinlediğimizde bize geçmişten pek çok şarkının kalıbını anımsatacağı için kullanıldı. Uzunlu kısalı, kimi çok lezzetli bir garnitür, kimi çok boyutlu progressive pop formunda tasarlanmış yaklaşık 1 saatlik müthiş bir yolculuk bu.

Özellikle 80'lerin synthpop tatlarından, new romantic tınılarından, EBM (Electronic Body Music) tonlarından esintiler bulabileceğimiz Content, Comedy, FaceTime with my Mom (Tonight), Problematic, Bezos I ve II ile müzikal nostaljiyi ne kadar sevdiğini ve önemsediğini gösteren Burnham, pop sıçramalarıyla kendine hayran bırakıyor. White Woman’s Instagram, Sexting, 30, daha da sayabileceğimiz bir çok şarkı bu nostaljiyi muhafaza ve modifiye edip profesyonel bir kurgu ve kayıt bilinciyle inşa edilmiş şarkılar. All Eyes On Me gibi gotik bir synthpop şurubunu, Shit gibi bir disko canavarını That Funny Feeling gibi sadece akustik gitarlı bir folk lezzetini aynı çatı altında dinleme lüksüne fazla yerde rastlayamıyoruz. Burnham'in çorap geçirdiği sol eli Socko ile düet yaptığı How The World Works ve dört buçuk dakikada interneti özetleyen Welcome To The Internet, Burnham'in bi komedyen olarak kabare disiplinine olan hakimiyetini ya da herhangi bir disiplinin parodisini yapma hakimiyetini göstermesi yönünden de gayet kafa açıcı performanslar.

Kendine yarattığı bu serbest oyun alanıyla şahane oyunlar oynayan, enfes şarkılarla bu oyunları süsleyen, mizah ve dram dengesi ayarlanmış şarkı sözleri ve metinlerle lafını esirgemeyen Bo Burnham, sözünü ettiğimiz basit pop kalıplarıyla bestelediği bu şarkıların, mizah metinlerinin altına alelade döşenmediklerini, öylesine birer fon olmadıklarını ifade edercesine özenli. Sözleriyle içten, öfkeli, hınzır olduğu kadar, müziğiyle de bilgili, tutkulu ve eğlenceli. Bu sıfatları pekala birbirlerinin yerine de kullanabiliriz. Bu melodiyi, şu nakaratı, o ritmi bir yerden hatırlıyorum duygusu albüm boyunca hep ensemizde. Bu aşinalığı söz ve müzik olarak yan yana getirdiğinde kendi şovunun adını koymuş oluyor. Sadece pandeminin yalnızlaştırdığı bir adamın can sıkıntısını gidermek için kurduğu tek kişilik bir kabare, orkestra, film ekibi vs. değil, o adamın çevresinde gördüğü tüm detaylara dair söylemek istediklerini hayata geçiren çok boyutlu, multi duygulu bir deneyim Inside... Önce bu "şey"i izlemek geekiyor. Hatta birkaç defa kendini izletecektir ki, ondan sonra sadece albümü dinlerken bile gözünüzün önüne o harika sahneler bir bir gelecektir zaten.

Disk 1

1. Content
2. Comedy
3. FaceTime with my Mom (Tonight)
4. How the World Works
5. White Woman’s Instagram
6. Unpaid Intern
7. Bezos I
8. Sexting
9. Look Who’s Inside Again
10. Problematic
11. 30

Disk 2

1. Don't Wanna Know
2. Shit
3. All Time Low
4. Welcome to the Internet
5. Bezos II
6. That Funny Feeling
7. All Eyes On Me
8. Goodbye
9. Any Day Now
10. All Eyes On Me (Song Only)

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Stranger Things: Soundtrack From The Netflix Series, Season 4

 
1980'li yıllarda Hawkins kasabasında geçen gizemli olayları D&D meraklısı dört geek arkadaş üzerinden işleyen Netflix dizisi Stranger Things, 2016'dan bu yana dört sezon devirdi. Beşinci sezon da yolda. Artık kendi hayranları arasından bile "bu kadar uzamalı mıydı" şeklinde çatlak sesler çıkmaya başladı. İki kısım halinde yayınlanan, uzun metraj süresine sahip bölümlerine rağmen kolayca tüketilebilen sezon 4, ikonik sahneler ve sevilen yeni karakterlerle çizgisini sürdürdü. Matt ve Ross Duffer kardeşlerin başımıza sardığı dizi her sezonunda yeni heyecanlar yaratmayı hep bildi. 80'ler detaylarına olan sevgi ve sadakatlerini çok iyi gösteren Dufferlar, konu 80'ler olunca işin soundtrack kısmına da aynı özeni göstermişler. Diziyi yazan, yöneten, yapımcılığını yapan Duffer kardeşler bu albümlerin yapımcılığına de el atmışlar. Müzik süpervizorü olarak Grammy ve Emmy adayı Nora Felder ile birlikte karışık kaset tadında seçkiler yapmışlar.

Sezon 2'nin soundtrack albümünde Every Breath You Take (The Police), Should I Stay Or Should I Go (The Clash), Africa (Toto), Time After Time (Cyndi Lauper), Rock You Like A Hurricane (Scorpions) gibi nefis hitler duyduk. Sezon 3 albümünde Baba O'Riley (The Who), Material Girl (Madonna), R.O.C.K. In the U.S.A. (John Mellencamp), Wake Me Up Before You Go-Go (Wham!) gibi canavarlar vardı. O yıllara dair bazı ıskaladığım şarkılar buldum. Hepsi gayet keyifliydi. Ama sezon 4 sanırım en iyileri. Yine 80'lerin bazı unutulmaz pop ve rock şarkıları, bunun yanında 50'lerden (Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream A Little Dream Of Me), 60'lardan (Ricky Nelson - Travelin' Man), 70'lerden (Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo) eklemeler de albüme renk katmakta. Diğer Stranger Things derlemelerinden farklı olarak, bazı şarkılar o bahsettiğimiz ikonik sahnelerin ikonikleştirilmesinde önemli rol oynuyorlar. Evet, yukarıda önceki derlemelerden çok iyi örnekler saydık. Ama şahsen şimdi hangi şarkı hangi sahnede çalmıştı hiç hatırlamıyorum.


El, Will ve Mike'ın Rink-O-Mania adlı eğlence merkezine paten kaymaya gittiklerinde Rock Me Amadeus'tan Tarzan Boy'a, You Spin Me Round (Like a Record)'dan Wipe Out'a 80'lerin parlak şarkılarını ince ince duyuyoruz. Dizide Jonathan'ın kafası güzel pizzacı akadaşı Argyle ile özdeşleşen Pass The Dutchie, Siouxsie and The Banshees'in en sağlam şarkılarından Spellbound, Journey'nin hem açılışta, hem kapanışta yer alan, remikslenmiş Separate Ways (Worlds Apart) bana 80'lerimin kasetli günlerini anımsatıp nostaljik hüzünlere gark etti. Fakat albümde iki şarkı var ki, dizinin ilgili sahnelerinin sosyal medyada elden ele paylaşılmasını, fenomenleşmesini sağladı. Art pop'un kraliçesi Kate Bush'un 1985 tarihli Hounds Of Love albümünde yer alan Running Up That Hill (A Deal With God) şarkısı 37 yıl sonra Stranger Things neslinin gözdelerinden biri haline geldi. Max'in Vecna canavarından kurtulmasını sağlayan, hayatını kurtaran şarkı olarak diziye damgasını vurdu. Metallica'nın 1986 yılında çıkan trash metal harikası Master Of Puppets'in aynı adlı sekiz buçuk dakikalık şarkısı da dizinin yeni karakterlerinden Eddie'nin uçan upside down canavarlarını üzerine çekmek için gitar solo patlattığı sahneyi uçurdu. Böylelikle diziye en iyi entegre olmuş derlemenin sezon 4 olduğunu söyleyebilme hakkı doğmuş oluyor bir yerde.

Hangi bölümde duyduğumu şu an hatırlamadığım Creedence Clearwater Revival'ın Up Around The Bend şarkısının ve Rusya sahnelerinde çalan marşlardan birinin albüme alınması da hoş olurdu. Ayrıca her sezonda dizinin "score"larını hazırlayan Kyle Dixon & Michael Stein'ın çalışmalarına da göz atılmasını tavsiye ederim. İlk sezondan beri kalabalık kadrosundan oluşturduğu birkaç grupla ortak hedefe farklı yollardan ve maceralardan giden, bu farklı kanalların hepsinde sürekli enerjisini yüksek tutan, gerilimini, mizahını, fantastik öğelerini eksik etmeyen Stranger Things, bu dördüncü sezonuyla yüne sürükledi, bir çırpıda izletti kendini. Ama uzun bölümleri ve bir türlü nihayetlenmeyen meselesiyle çok da yordu. Beşinci sezon da gelecek ki artık daha ne kadar uzatabilirler, ne gerek var diye düşünmek hakkımız. Dufferlar anlatacak bir şeyler bulur yine. Fakat öte yandan iyice vasat film ve dizi çöplüğüne dönüşmüş Netflix'in elinde kalan ve kendisine dünya çapında büyük prim sağlayan popüler işlerden birini kolay kolay bitireceğini de düşünmüyoruz elbette. Beşinci sezonu da izleriz. Ama benim asıl merakım, artık olaylar nasıl gelişecek ve sonlanacak (mı) yönünde değil, soundtrack nasıl olacak yönünde.

1. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Bryce Miller / Alloy Tracks Remix)
2. The Beach Boys - California Dreamin'
3. Talking Heads - Psycho Killer
4. Kate Bush - Running Up That Hill (A Deal with God)
5. Dead Or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
6. Mae Arnette - Chica Mejicanita
7. Extreme - Play With Me
8. Kiss - Detroit Rock City
9. The Cramps - I Was A Teenage Werewolf
10. Musical Youth - Pass the Dutchie
11. The Surfaris - Wipe Out
12. Starpoint - Object Of My Desire
13. Falco - Rock Me Amadeus
14. Ricky Nelson - Travelin' Man
15. Baltimora - Tarzan Boy
16. Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream a Little Dream of Me
17. Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo
18. James Taylor - Fire and Rain
19. Siouxsie and The Banshees - Spellbound
20. Metallica - Master of Puppets
21. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Steve Perry & Bryce Miller Extended Remix)

19 Haziran 2022 Pazar

Little Jinder - Salta diamanter

 
"Kaliteli pop bulmanın günden güne zorlaştığı..." diye başlayan bir cümle kurmaya başlarsanız, kalite kriterleri nelerdir, kime göre zorlaştı, hiç de zor değil gibi bir sürü cümleyle dayak yiyebilirsiniz. Herkesin kriteri kendine. Kalite dediğiniz şeyin nereden, nasıl çıkacağı hiç belli olmaz. Durduk yere iddiasız bir şarkı, bir albüm çıkar ve hedefi vurur. Veya ortada bir hedef yoktur da, zamanlaması iyidir. Kabaca Salta diamanter adındaki albümün bana hissettirdiklerini tarif etmeye çalışıyorum. Benim kriterlerime göre kaliteli ama biri çıkıp tek atımlık olduğunu ya da sevmediğini, sıkıldığını söylese suçlamam. 1988 Stockholm doğumlu Astrid Maria Josefine Jinder veya 2008'den beri kullandığı adıyla Little Jinder'in 5. stüdyo albümü olan Salta diamanter, bazen sıkabilen ama artık 5. albüme ulaşmış bir olgunluğun izlerinin sürüldüğü şarkılar taşıyor. Önceki dört albüme yaptığım hızlı seyahatin oldukça sıktığını itiraf etmeliyim. Neyse ki Little Jinder'i Salta diamanter sayesinde tanımış olmak iyi oldu. Buradaki "little" da, ünü İsveç dışına pek çıkmamış folk sanatçısı, besteci, yapımcı, yazar Åsa Jinder'in kızı olmasından geliyor.

2008'de beş şarkılık Polyhedron EP ile müzik yolculuğuna başlayan Jinder, sonra başka bir EP, Avrupa ve ABD'de ufak konserler, radyo programları, Ultra, Coachella gibi müzik festivalleri derken İngilizce şarkılardan oluşan ilk albümü Break Up'ı 2013'te raflara koyuyor. Çekilir eziyet olmayan bu albümden sonra kendi adını taşıyan ikinci albümle beraber kendi ana dilinde şarkılar söylemeye başlıyor. Albümlerinde Markus Krunegård, Mauro Scocco, Lorentz gibi tanımadığımız, First Aid Kit, Lykke Li gibi tanıdığımız İsveçli şarkıcılarla birlikte söylüyor. Ama 2018 albümü Hejdå dışında, o da bana göre 5 üzerinden 3 yıldız edebilecek başka albüm yapmamış ne yazık ki. Bu durumda Salta diamanter'e en iyi albümü diyebiliriz. Önceki albümlerindeki İskandinav ülkelerinin yarıştığı Eurovision bayıklığındaki pop şarkılarının veya coğrafi ve kültürel yakınlık itibariyle Finlandiya pop müziği "suomipop" sıradanlığının bir çıt uzağında daha derin ve melankolik şarkılar duyuyoruz. Albümün ilk iki şarkısı Sirener ve Brustna hjärtans klubb'ı dinleyince albümü ya orada bırakıp gider ya da modunuzu melankolik bir sofisti pop dengesine çekip sonuna kadar yürürsünüz. Ben yürüdüm, pişman olmadım. Zira her ikisi de birkaç seanstan sonra gerçek yüzlerini gösteren şarkılar.

Little Jinder'ın bu albümdeki İsveçli konuğu, psychedelic, progressive, folk rock devi Dungen grubu. Albümün en iyilerinden biri olan Ni som vet'i beraber çalıp söyleyen Jinder ve Dungen, keşke albümü komple beraber çalıp söyleselermiş diye bir hayal kurdurtmadı değil. Ama albümün Solnedgångar adlı bir incisi var ki, Salta diamanter'in de en iyisi olduğu kadar bence 2022'nin de en iyi şarkılarından biri.  Hatta Jinder'in şimdiye dek yaptığı en iyi şarkı. Çok iddialı olmayan ama yine de "killer" dediğimiz nakarata sahip bestelerden biri. Gönül çelen, kalp kıran, burun sızlatan şahane bir şarkı kendisi. Lakin Solnedgångar bile herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Geri kalan şarkılar ise adını andığımız bu dört şarkının alçısı, sıvası, tuğlası olmuşlar. Yani henüz kendi başlarına yürüyemez durumdalar diyebiliriz. Mesela en son Undergången'i de sevmeye başladım. Şu anda albümün yarısından memnunum. Kalan yarısı ile de ara ara paslaşırız. İster pop, ister death metal olsun, İsveç'ten çıkan müziklere, yaşattıkları nostalji veya tutku nedeniyle kayıp zaman gözüyle bakmıyorum. Little Jinder'e de öyle bakmadığım gibi. Ayrıca uzun süredir görüşmediğim Dungen'e en kısa sürede bir randevu ayarlamak gerektiğini hatırlattığı için kendisine teşekkür ediyorum.

1. Sirener
2. Brustna hjärtans klubb
3. Ni som vet (feat. Dungen)
4. En jättefin dag
5. Neeeeej
6. Solnedgångar
7. Jetplan
8. Fem år försent
9. Undergången
10. Jordens salt

27 Ekim 2021 Çarşamba

Take Me Home Tonight (OST)

 
Michael Dowse'un yönettiği Take Me Home Tonight, mezun olduktan dört sene sonra hala ne yapacağına karar verememiş parlak bir genç olan ve bir video mağazasında çalışan Matt'in (Topher Grace) merkezinde yer aldığı hoş bir romantik komedi. Bir gün mağazaya lisede ümitsizce aşık olduğu balo kraliçesi Tori Frederking'in (Teresa Palmer) gelmesiyle hayatının fırsatını yakaladığını düşünen Matt müşteri kılığında ona yanaşır. Tori onu hatırlasa da Matt hatırlamamış gibi yapar ve ayak üstü bir sürü yalan söyler. Matt'in ikizi olan Wendy'nin (Anna Faris) erkek arkadaşı Kyle'ın (Chris Pratt) akşamki partisine Tori'nin de gideceğini öğrenen Matt, uçuk kaçık kankası Barry (Dan Fogler) ile birlikte partiye gitmeye karar verir. Bu parti, onun Tori'yi kazanması için büyük bir fırsattır. Tabii parti gecesi türlü vukuatların, tuhaflıkların, aynı zamanda yalanlar üzerine kurulmaya çalışılan romantizmin yaşanacağı unutulmaz bir geceye dönüşecektir. Bu filmi izleme sebebim olayın 80'lerde geçmesi ve 80'lerde geçen çoğu romantik komedide olduğu gibi 80'ler derlemesi bir soundtrack albüme sahip olmasıydı. Film de, albüm de bu açıdan hiç pişman etmedi.

2000'li yıllarda 80'lerde geçen filmler çekmenin bazı eksikliklerini hissettirse de, o masum romantizmi ve komediyi, üstüne 90'lar ruhunu da katarak sevimli hale getiren filmlerden biri olan Take Me Home Tonight, bir yanıyla VHS mağazasından kiralanıp izlenen şeylere benziyor. 80'lerde çekilen filmler kadar olmasa da, 80'lerde geçen 2000'ler filmlerinin de insanın içini cız ettirmesi, yaşlandığımızın yüzümüze vurulma şekillerinden biridir. Hele de filmin üstüne bir de o yıllara ait şarkıların serpiştirilmesi, olayı cız ettirmenin bir üst seviyesine taşır. Take Me Home Tonight'in bana yaptığı da buydu. Müzik albümünden daha önce haberim olmuştu ve dinlemiştim. Ama filme hiç sıra gelmemişti. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra nihayet boş bir zamanıma denk gelmesiyle izlediğim film, içinde iyi anlar barındıran normal bir feel-good movie. Zaten aradığımız da genelde o feel-good duygusu olduğu için beklentilerimiz cevap bulmakta zorlanmıyor. Güzel olan şarkılar da haliyle o 80'ler ruhunu tekrar getirip kucağımıza bıraktı. Hem kendimizi iyi hissettiğimiz, hem de zahmetsizce melankolisine kapıldığımız pop, new wave, pop rock şarkılarından bir demetle yine yaşlandığımız aklımıza geldi.

Şarkıların neredeyse hiç susmadığı film, hızlı ve olaylı geçeceği anlaşılan bir günü anlatıyor. Video Killed The Radio Star eşliğinde açılıp Live Is Life eşliğinde kapanan filmin albümü de bu şarkılarla açılıp kapanıyor. Açılış jeneriğinde Hungry Like The Wolf'u, geceki parti için hazırlık yapan gençlerin görüntülerinden derlenen sahneye konan Kickstart My Heart'ı, Barry'nin kovulduğu araba galerisinden parti için Mercedes çaldığı sahnede ise tüm zamanların en gaz rap şarkılarından Straight Outta Compton'ı duyuyoruz. Yine çeşitli sahnelerde 80'lerin bayrak şarkılarından Betty Davis Eyes, Everybody Have Fun Tonight, Come On Eileen, Let My Love Open The Door art arda sahne alarak albümü arşivlememiz yönünde adeta üzerimizde baskı kuruyor. Tabii şarkı aralarında filmden alınan kısa diyaloglar da işe renk katmış. Albüme alınmayan bir sürü de şarkı var ki diğerleri neyse de bence en önemlileri ve keşke olsaydı dediklerim, Matt, Wendy ve Barry'nin partiye giriş yaparken çalan Let's Go All The Way ve Barry'nin partideki komik dans challenge sahnesinde yer alan INXS'ın en mühim hitlerinden What You Need şarkılarıydı. Zaten "şu da olsaydı, bunu da koysalardı" olayını çoğu soundtrack albümde yaşıyoruz. Yine de 80'lerin her telinden çalan, beraberinde kalbimizi de çalan bu tip derlemelerin arşivcisi iseniz, orada Take Me Home Tonight'a da yer açın.

1. Buggles - Video Killed the Radio Star (Single Version)
2. Matt & Tori - The Fredricking
3. Duran Duran - Hungry Like the Wolf
4. Yaz - Situation
5. Kyle - That’s What I’m Talking About
6. Mötley Crüe - Kickstart My Heart
7. Matt & Barry - Barry’s Advice
8. N.W.A - Straight Outta Compton
9. Kim Carnes - Bette Davis Eyes
10. Barry - Meeting Trish Anderson
11. Men Without Hats - Safety Dance
12. Wendy & Kyle - Rocket Surgeon
13. Dexys Midnight Runners - Come On Eileen
14. That Loser That Always Shows Up At The Party With A Guitar - Oh Sherrie
15. Wang Chung - Everybody Have Fun Tonight
16. Pete Townshend - Let My Love Open the Door (E. Cola Mix)
17. Matt & Tori - Can I Call You?
18. Opús - Live Is Life
19. Atomic Tom - Don’t You Want Me

28 Eylül 2021 Salı

Rock'n Roll (OST)

 
Fransız sinemasının en popüler aktörlerinden, aynı zamanda senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık da yapan Guillaume Canet'nin Rodolphe Lauga ve Philippe Lefebvre ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği Rock'n Roll, içinde yer alan herkesin kendisini canlandırdığı eğlenceli bir Fransız komedisi. Dünyaca ünlü oyuncu hayat arkadaşı Marion Cotillard ve oğulları Lucien ile sade bir hayat süren Canet, 42 yaşında ve eskisi kadar cazip projeler için düşünülmeyen bir konumda. TV dizisinde birlikte rol aldığı genç ve seksi oyuncu Camille Rowe sette Canet'ye artık "rock" olmadığını, yani eski cazibesini yitirdiğini, kızların takılmak isteyeceği havalı biri olmadığını, kısacası yaşlandığını yüzüne vurunca onun orta yaş krizini tetikliyor ve o saatten sonra Canet'yi kimse tutamıyor. Hala eskisi kadar "rock" olduğunu cümle aleme kanıtlamayı bir misyon haline getiren aktörün bu yolda yaşadığı birbirinden komik, trajikomik ve değil filmdeki çevresi, seyirciyi bile deli edebilecek yolculuğunu konu alan 2017 yapımı Rock'n Roll, benim için geç keşiflerden biri oldu. Geç oldu temiz oldu hesabı, uygun bir zamanda tekrar izlemek istediğim bir film daha kazanmış oldum. Zaten adından ötürü iyi bir soundtrack albümü de olacağını tahmin ediyordum. Filmde duyduğum birkaç tanıdık şarkıdan sonra kolay bulunmayan albümle nihayet buluştum.

Filmin tema müziklerini yapan Yodelice takma adlı Fransız singer/songwriter Maxim Nucci'nin kısa kısa 9 adet enstrümantal parçasının serpiştirildiği albümde Don't Dream It's Over (Crowded House), Enola Gay (Orchestral Manoeuvres In The Dark), You Spin Me Round (Dead or Alive) ve Forever Young (Alphaville) gibi dört adet 80'ler hitinin bulunması, zaten filme yeterince düşmüş olan şahsımın filmin müziklerine de düşeceğinin işaretleriydi. Guillaume Canet'nin hala "rock" olduğunu hem kendine, hem de çevresine kanıtlamak uğruna huzurlu aile hayatını bırakıp gecelere aktığı sahnelerde, gittiği kulüplerin fonunda çalan Don't Dream It's Over, Enola Gay, You Can Do It, That's Not My Name, Indian Love Call, Take Me Out gibi şarkılar albümde de iyi ki yerlerini almışlar. Bunun yanında filmin neresinde çaldığını hatırlamadığım, aslında çalıp çalmadığını bile hatırlamadığım Amerikalı The Roots'un The Seed 2.0 ve Shirley Ellis'in 1965 yılına ait The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap) şarkıları da soundrack kalitesini arttırıcı hamleler olmuş. Böylece pop, pop rock, soul, new wave gibi farklı tatlardan oluşan bir sofra kurulmuş. Böyle farklı tellerden çalan albümleri sevenler olarak o sofranın bir köşesinde hemen yerimizi alırız.


Guillaume Canet ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Marion Cotillard'ın mesleki uyumlarını hayat arkadaşlığına taşımalarıyla komedi yönünden de çok iyi bir sinema kimyasına sahip olduklarını gördük. İkilinin bir yatak sohbetini çok sevimli bir video klip fantezisine dönüştüren Celine Dion'un 1995 tarihli teklisi Pour que tu m'aimes encore, komik sevişme sahnesinde çalan Richard Sanderson imzalı Go On For Ever ve kavuşma sahnesinde duyduğumuz Demi Roussos'un 80'ler şansonlarından Quand je t'aime, filmin sayısız güzel anlarından üçüne müzikal renk katmış parçalardı. Kapanışta ise Canet'nin oğlunun arkadaşlarına evinin salonunda punk şovu yaptığı sahnede söylediği, orijinali Belçikalı punk rock/new wave grubu Plastic Bertrand'a ait Ça plane pour moi şarkısı yer alıyor. Aslında bence pek bir özelliği olmayan bu şarkılar filmde bu sahnelerin fonunda duyulunca daha bir anlamlanıyor, yüzlere bir gülümseme konuyor. En önemlisi de yarattıkları nostalji duygusu zincirleme olarak başka filmleri, başka film müziklerini akıllara düşürüyor. Bazılarını izlemeyi ertelediğimiz, bazılarını yeniden izlemek istediğimiz bu filmler, içinde kimbilir nasıl sahneler, nasıl şarkılar taşıyor.

Rock'n Roll da uzun süre önce karşıma çıkan ama ciddiye almadığım bir filmdi. Ne zaman ki yıllar sonra karşıma çıktı ve Fransız mizahına dair önyargılarımı bir kenara bıraktığım kör noktama denk geldi, keşke daha önce izleseymişim dediğim bir film kazandım. Hatta tekrar izlemek için bilinmeyen bir zamana rezervasyon bile yaptırdım. Filmde Canet'nin gecelere aktığı tayfası arasında bulunan Yarol Poupaud'dan da bir şarkı olamaz mıydı derken, kendisinin filmden iki yıl sonra ilk solo albümünü yaptığını öğrendim. Yine de onun yer aldığı bir sürü gruptan, özellikle de Yarol Rock'n'Roll Trio'dan bir şarkı seçilebilirdi. Fakat bence albümdeki en önemli eksik, Fransız sinemasının tecrübeli aktörlerinden, aynı zamanda 60 küsür albüm çıkarmış bir rock müzisyeni olan 74 yaşındaki Johnny Hallyday... Filmde Guillaume Canet, genç eşiyle inzivaya çekilmiş Hallyday'i ziyaret ederek onun bu yaşına kadar hep "rock" kalabilmesinin sırlarını öğrenmek istiyor. Onun göründüğü bu hoş sahneye ya da o sahnenin finaline uçsuz bucaksız Hallyday repertuarından bir şarkı iyi giderdi. Hem filmin gösterildiği 2017 yılının Aralık ayında 74 yaşında hayata gözlerini yuman Hallyday için sinema kanadı kadar, müzik kanadıyla da bir veda gerçekleşmiş olurdu. Eksiğiyle fazlasıyla, 80'lere 90'lara yaptığı kısa yolculuklarıyla Rock'n Roll Soundtrack, tatlı, huzurlu, ateşli, eğlenceli, yani tam da filmin olduğu gibi bir derleme.

1. Yodelice - Crazy Drum
2. Yodelice - Marcellito Fanfare
3. Nick Waterhouse - Indian Love Call
4. Dead or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
5. The Ting Tings - That's Not My Name
6. Shirley Ellis - The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap)
7. Orchestral Manoeuvres in the Dark - Enola Gay
8. Yodelice - Marcellito Pizz
9. Celine Dion - Pour que tu m'aimes encore
10. Yodelice - Crazy Ambiance
11. Demi Roussos - Quand je t'aime
12. Yodelice - Rock'N'Roll Accordeon
13. The Partners - You Can Do It
14. Crowded House - Don't Dream It's Over
15. The Roots - The Seed 2.0
16. Franz Ferdinand - Take Me Out
17. Yodelice - Marcellito Main
18. Alphaville - Forever Young
19. Richard Sanderson - Go on for Ever
20. Ricchi e Poveri - Sara perche ti amo
21. Yodelice - Marcellito Instru
22. The Afters - Early Morning Jam
23. Yodelice - Crocodile Ranger
24. Yodelice - Target
25. Guillaume Canet - Ça plane pour moi

29 Temmuz 2021 Perşembe

EMM - Sapphire

 
Sıcak yaz günlerinin getirilerinden biri de hafif, ana akım, nakarat olarak tatmin edici pop şarkılarıyla hissedilen serinleme duygusudur. Sadece dans ettirmeye odaklı derinliksiz hip-hop altyapılarına döşenmiş harala gürele vokaller veya birbirinin kopyası latin arabesk pop vızıltıları, "pop" kelimesinin içini o kadar boşalttılar ki, Los Angeles doğumlu EMM gibi bu işi basit ama etkili yollardan yapan, en önemlisi de pop kelimesinin 80'ler ve 90'lar duruşuna 2000'ler dokunuşları ekleyen örnekler hemen seçiliyor. EMM, gerçek adını bilmediğim, hakkında hiçbir şeyi merak etmediğim, kötü albüm kapağına rağmen kulak vermek istediğim (bu bir albüm dinlemek için kriterim değildir bu arada), pişman da olmadığım Sapphire albümüyle o serinliği hissettiren şarkıcılardan biri. Tür ayrımı yapmadan deli gibi kaset aldığım 80'lerde, 90'larda karşıma çıksa para verip alabileceğim bir albüm Sapphire... Tabii öncesinde radyolardan 1-2 iyi şarkısını duymuş olmam şartıyla.

Mesela o 1-2 şarkı The Loop ve Catch Me If You Can olabilirdi. Bu iki şarkıyı radyoda duysam, albümde başka iyi şarkılar da olabileceğini düşünüp alır, ekstradan Top Of The Mountain, End, Fall, Pt. 2 (Cage), No Gods, Adderall gibileriyle de karşılaşınca verdiğim paraya acımazdım. Benim gözümde EMM'i milyonlarca benzerinden ayıran özellikler nelerdir diye çok fazla düşünmedim. Zaten Sapphire öyle üzerine uzun uzun düşünülecek bir albüm sayılmaz. Sıkıcı Amerikan numaraları da yok değil ama özellikle End, Catch Me If You Can, Rebecca gibi şarkılardan kaliteli Avrupa pop dokunuşları sezdim. O dokunuşları spesifik olarak tarif etmem pek kolay değil. His diyelim. Sadece Top Of The Mountain gibi nefis bir şarkıdan sonra Catch Me If You Can ile albümü bitirse, kapanış olarak Top Of The Mountain 2015 demosunu koymak yerine başka bir şarkı daha koysa ya da hiç koymasa olurmuş. EMM'in Sapphire'den önce üç albümü daha varmış. Onları da serinleme niyetine sırayla elden geçirirsem, hakkında hiçbir şeyi merak etmediğim bu hoş hanımefendinin müzikal gelişimiyle ilgili fikir sahibi olabilirim. Artık merak ediyorum çünkü.

1. Adderall
2. Rebecca
3. End
4. The Loop
5. Fall, Pt. 2 (Cage)
6. Strangers
7. Vice
8. No Gods
9. Top of the Mountain
10. Catch Me If You Can
11. Top of the Mountain - Original 2015 Demo

26 Ocak 2021 Salı

Simply Red - Stars

 
80'lerin ortalarında radyolara öyle bir şarkı düştü ki, heavy metal ve hard rock'tan nevri dönmüş, pop konusunda ise belli isimler dışında kendini kapatmış zihinlere adeta ilaç gibi geldi. Holding Back The Years adlı bu şarkının kırdığı kalplerin haddi hesabı yoktu. Kalbi zaten kırık olanlara bile acımıyor, sanki düşene bir de o vuruyordu. O dönemlerde hiç tarzım olmamasına rağmen hüznüyle beni de büyülemiş, müzikal önyargılarımı gözden geçirmemi sağlamış, pop müziğin soul kanadında yer alan beyaz icralara olan inancımı arttırmıştı. Zira biz soul müziği siyahlardan öğrendik. Her ne kadar "Blue-Eyed Soul" şeklinde etiketlendirilmesine anlam veremediğim bir tür olsa da, bu pop soul kulvarının en leziz örneklerinden biri olan Simply Red'in doğuşuyla sanki yeni bir hüzün dalgası oluşmaya başladı. Bu doğuş, 1984 yılında Manchester'da gerçekleşti ve Holding Back The Years'ın da yer aldığı 1985 tarihli ilk albüm Picture Book ile büyümeye başladı. Yine de ben bu büyümenin albüm bazında bir büyüme olduğunu hiç hissedemedim. Men and Women (1987) ve A New Flame (1989) albümleri de dahil, ilk üç albümü ile pek aram olmadı. Her albümden birer şarkıyı cebime koyarak yola devam ettim. 1991 senesine dair en güzel şeylerden biri olan Stars adlı dördüncü albüme kadar.

Simply Red, her ne kadar albümlerini beğenmesem de takip ettiğim bir grup oldu. Stars'ı da dinlememek olmazdı tabii. O yıllarda bir kaset almadan önce radyolara, özellikle de Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı'nın canlı radyo programı Stüdyo FM gibi kaliteli kanallara kulak kabartırdım. Bir gün yine akşam saat 6'da Stars piyasaya çıkmadan hemen önce Stüdyo FM'e konuk olunca ortamı hazırlayıp dinlemeye koyuldum. Açılış şarkısı Something Got Me Started zaten albümden önce almış yürümüştü. "Catchy" yapısıyla dans pistlerinin tozunu, aynı zamanda kulakların pasını alan taş gibi bir pop şarkısıydı. Muhtemelen bu albümden cebime koyacağım şarkı da o olur diye düşünüyordum. Gel gelelim diğer şarkılar birer birer sahne almaya başlayınca bu kez olayın başka taraflara gideceğini anlamıştım. Albüme adını veren Stars ile sophisti-pop kollarına atıldığım, Thrill Me ile o popun karizmatik yönüne tanık olduğum, Your Mirror ile o karizmaya katık edilmiş harika hüzne teslim olduğum için çok mutluydum. Your Mirror ne ise, aynı güçlü hüzün sarmalına sahip How Could I Fall da benim için oydu. Tabii tüm bu duygu birikimleri bir anda oluşmadı. Stars'a her girişte şarkıların üzerine sürekli yeni hissiyatlar eklendi, heyecanlar katlandı.

Simply Red'i Simply Red yapan, tek tük ortaklıklar haricinde tüm şarkıları yazan, çok güçlü bir pop, soul, funk vokal rengine sahip olan kişi 1960 doğumlu Mick Hucknall... Stars'da Something Got Me Started ve Thrill Me dışında tüm şarkılar yine ona ait. Hucknall bu iki şarkıyı grubun keyboard sorumlusu olan ve ayrıldığı 96 senesine kadar harika işler çıkaran Fritz McIntyre ile birlikte yazmış. Hucknall ayrıca bu albümde daha önce Soul II Soul, Sinéad O'Connor, Seal gibi isimlerle olan çalışmalarını duyup beğendiği Japon müzisyen Gota Yashiki ile programming yapması için anlaşmış. Ama bir gün albümün kaydedildiği Venedik'teki stüdyoda davul başında jam yaparken görünce hayran kalıp tam zamanlı davulcu olması için kafalamış. She's Got It Bad ve özellikle süper bir funk füzesi olan Freedom şarkılarında Gota'nın bu hayran kalınası davul hakimiyetini görmek mümkün. Model ile bir de sofraya reggae lezzeti koyan Simply Red, hem bir yanıyla ortaya karışık, hem de bütünlük içinde bir albüm yapıp onu ölümsüzleştiriyor. 90'ların başından beri her mevsimde, sayısız yerde dinlediğim Stars, Simply Red kariyerindeki en sevdiğim albüm olması yanında, benim için tüm zamanların en iyi pop albümlerinden de biridir. Plağı yangında kurtarılacakların başında gelir. Onun için her yer ve her zaman doğrudur. Dinlerken tepenize yıldızlarla dolu bir gökyüzü koyar.

1. Something Got Me Started
2. Stars
3. Thrill Me
4. Your Mirror
5. She's Got It Bad
6. For Your Babies
7. Model
8. How Could I Fall
9. Freedom
10. Wonderland

16 Aralık 2020 Çarşamba

Benee - Hey U X

 
2000 Auckland, Yeni Zelanda doğumlu Stella Rose Bennett'in klasik bir hikayesi var. Müziğe çok düşkün ailesi sayesinde Radiohead, Björk ve Groove Armada müziğiyle tanışmış, ilkokul boyunca gitar, lisede saksafon dersleri almış. Araya su topu girmiş. O alanda kariyer yapmak istemediğinden 17 yaşında kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Bu defa araya Katolik Okulu girmiş. Birkaç yıl sonra SoundCloud ve TikTok'a yüklediği müzikal içerikler yapımcı ve müzisyen Josh Fountain'in dikkatini çekince 2019 yılındaki iki EP'nin, bi sürü teklinin önü açılmış. Tabii tüm bunların başında kendisine "Benee" ismini takmış ki, herkesin söyleyip hatırlaması kolay olsun. Artık ne kadar sevildiyse Jimmy Fallon, Ellen DeGeneres, Seth Myers şovlarına davet edilmiş. Çıkardığı bazı singlelar adı pek duyulmamış mecralarca ödüllendirilmiş. 2020 bu kadar çileli olmasaydı onu çok başka yerlerde görebilirdik belki ama şu halde bile çok iyi bir debut albüme adını yazdırmış olması büyük başarı. O albümün adı ise Hey U X...

Josh Fountain ile birlikte yazdığı 13 şarkıya başka isimler de gerek yazım, gerekse ses olarak konuk olmuşlar. Lily Allen ve Grimes gibi tecrübeli isimleri saymazsak Flo Milli, Gus Dapperton, Mallrat, Bakar adlarındaki yeni nesil pop ve rap müzisyenleri de Benee'ye destek çıkmışlar. Yeni nesil diye boşuna demiyoruz. Yapılan pop da gayet yeni nesil işi modernlikler, yaratıcılıklar, tutkular taşıyor. Hit kelimesinin hakkını verenler, dinledikçe kazanılanlar ve birkaç tane de ne yazık ki olmasa da olurmuş dedirtenler olmak üzere üç bölüme ayırabileceğimiz Hey U X, daha açılışta klasını hissettiren Happen To Me'de nasıl bir pop anlayışının, nasıl şirin ve alttan alta hüzünlü bir vokalin bizi beklediğini göstererek oturduğumuz yere daha bir yerleşmemizi sağlıyor. Süper bir alternatif dans hiti olan Sheesh şarkısına, 2020'nin en iyi pop albümlerinden biri olan Miss Anthropocene'e imza atan, aynı zamanda Elon Musk ile olan birlikteliğinden X Æ A-Xii adında bir bebek dünyaya getiren Grimes konuk oluyor. Kendi halinde sevimli bir pop kariyeri bulunan İngiliz şarkıcı Lily Allen ve ilk kez burada duyduğum Amerikalı pop rap ismi Flo Milli'nin misafir olduğu Plain de albümün lezzetlerinden biri.

Sheesh'den sonra en sevdiğim şarkı, Mallrat mahlası taşıyan, henüz albümü olmayan Avustralyalı şarkıcı kızımız Grace Kathleen Elizabeth Shaw'un featuring yaptığı Winter oldu. Albümün tam orta yerinde bu da yapılır mı kabilinden şahane bi beste. Yine çok güzel ve funky bir disko şarkısı olan Kool ve kapanışa damgasını vuran, Benee'nin akustik gitarın yarenliğinde söylediği olağanüstü C U, albümün gücüne güç, kalitesine kalite katan şarkılar. İsmini saymadıklarımdan da saydıklarım kadar olmasa da zamanla verim almaya başlarım belki. 2-3 şarkı hiç albüme konmasa, daha iyi bir albüm kapağı olsa gibi keşkeleri bir kenara bırakıp Benee'yi kendi orijinalliğinde kabul edip sevmek de güzel. Öğrendiğime göre, normal zeka düzeyinde olmasına rağmen okuma ve yazma becerilerinde sorunlar yaratan bir özel öğrenme bozukluğu olan disleksiye sahipmiş. Kimileri de ses rengi ve şarkılarıyla Billie Eilish'e benzetiyorlarmış. Ne disleksi, ne de Eilish'e benzetilmek (arada fark göremiyorum) Benee'nin bana aşıladığı pop duygusuna gölge düşüremez. Olsa olsa bir sonraki albümü kötü çıkar, o gölgeyi kendi düşürür.

1. Happen to Me
2. Same Effect
3. Sheesh (feat. Grimes)
4. Supalonely (feat. Gus Dapperton)
5. Snail
6. Plain (feat. Lily Allen & Flo Milli)
7. Kool
8. Winter (feat. Mallrat)
9. A Little While
10. Night Garden (feat. Kenny Beats & Bakar)
11. All the Time (feat. Muroki)
12. If I Get to Meet You
13. C U

5 Eylül 2020 Cumartesi

Annett Louisan - Kitsch


1977 Almanya doğumlu Annett Louisan, ara sıra albüm kapaklarını görüp Fransız şansonları söyleyen Parisli bir genç kız imajı edindiğim bir şarkıcıydı. Hatta diskografisine baktığımda zamanında 2014 tarihli Zu viel Information albümünü dinlediğimi de fark ettim. Tabii bu albüme dair en ufak bir ayrıntı bile aklımda kalmamış. Zaten o albümün kapağını görünce anladım dinlediğimi. Yıllar sonra kendisiyle yolumuz yine bir albüm kapağı vesilesiyle kesişti. Kitsch adındaki 8. Annett Louisan albümünün şarkı listesini görünce eğlenceli dakikaların tik tak seslerini duyar gibi oldum. Çünkü 70'ler, 80'ler, 90'lar karması popüler şarkıların coverlarından oluşan listeyi gördüm. Cover albümleri ciddiye aldığımdan bazı bilmediğim şarkıların orijinallerini de dinledim. Mesela bunlardan Bungalow ve Reality'nin orijinal hallerinin biraz daha iyi olduğunu düşünüyorum. Ama genel olarak bildiğim şarkılardaki Louisan dokunuşları, şarkıların nerelere gidebileceğini görme açısından çok hoşuma gitti. Çok iddialı olmayan, eline yüzüne de bulaştırmayan, pop, swing, bossa nova, şanson, pop caz esintileriyle bezeli şık yorumlar, yaz sonu serinletici etkisine sahipti.

Saatlerini bu türlere yönelik beklentilere göre ayarlayan dinleyiciler için oturup dinlenecek kalitede bir albüm Kitsch… "Oturup dinlemek"ten kastım, onu bir fon olarak kullanmadan, işi gücü kısa süreliğine bırakıp kendini bir içecek eşliğinde onun kollarına bırakmak. Bir butikte veya bir kafede fonda çalan işlere çok benzediği, duyulduğu vakit "bu şarkı şey değil miydi, dur bakalım, aklıma gelmedi şimdi" dedirttiği için belki hak ettiği değeri görmeyebilir. Ama bir butik ya da kafe fonunu güzel biçimde doldurmak da önemlidir. Hele de bunu yapan öyle isimsiz cisimsiz biri değil, öncesinde 7 albüm sahibi tecrübeli bir şarkıcıysa. Favoriler sıralamamda Bitter Sweet Symphony, Friday I'm In Love, I Want It That Way, Nights In White Satin dörtlüsü zirvede. Bu dörtlünün, hatta çoğu kişinin "suçlu zevk" olarak gördüğü, benim sevmekten hiç suçluluk duymadığım Backstreet Boys şarkısı I Want It That Way'in orijinalleriyle olan yakın ilişkim Louisan yorumlarını beğenmemi engellemedi. Ayrıca Friday I'm In Love'ın temposuna sadık kalınması da hoşuma gitti. Zira böyle bir efsanenin sahip olduğu o coşkuyu ancak bu tempoyla verebilirsiniz.

Popüler müziğe damga vurmuş Nights In White Satin, Hello, Eternal Flame, (I Just) Died In Your Arms gibi acıklı besteleri kendi potasında çok dengeli biçimde eritip yumuşatan Annett Louisan, bazen önüme çıktığında "şimdi bunların havasında değilim" diyerek atladığım bu slowlara farklı bir açıdan, yanı yıkıcı ve yıpratıcı olmayan bir hüzünle bakmış. Bu kez temposuyla oynadığı Eternal Flame ve Torn gibi şarkılarda da güzel tonlar yakalamış. Marleen adlı Almanca piyano baladını da çok beğendim. Zaten beğenmediğim ya da albüme fazla bulduğum Atemlos durch die Nacht, Reality ve Somewhere Over The Rainbow dışında şarkı yok. Bu albüm çıktığında 43 yaşında olan ama 20 yaşında bir genç kızın sesine, 30'lu yaşlarındaki bir kadının görüntüsüne (albüm kapağı 18 diyor o ayrı) sahip Annett Louisan, başka bir cover albüm yapmadığı müddetçe muhtemelen bir daha yolumun kesişmeyeceği sevimli ve saygı duyulası bir şarkıcı. Kitsch ise favori cover albümleri heybemde yerini çoktan aldı.

1. Hello (Lionel Richie)
2. Bitter Sweet Symphony (The Verve)
3. I Want It That Way (Backstreet Boys)
4. Bungalow (Bilderbuch)
5. (I Just) Died in Your Arms (Cutting Crew)
6. Words (F.R. David)
7. Eternal Flame (The Bangles)
8. Friday I'm in Love (The Cure)
9. Atemlos durch die Nacht (Helene Fischer)
10. Nights in White Satin (The Moody Blues)
11. Marleen (Marianne Rosenberg)
12. Reality (Vladimir Cosma)
13. Torn (Natalie Imbruglia)
14. Somewhere Over the Rainbow (Judy Garland)
15. Bungalow (Single Edit)

12 Haziran 2020 Cuma

TootArd - Migrant Birds


Benim için 2017'nin en iyi 5 albümünden biri olan Laissez Passer'den üç yıl sonra Golan Tepelerinden Hasan ve Rami Nakhleh kardeşlerin kurduğu dört kişilik TootArd, yeni albümleri Migrant Birds'ü çıkardı. Laissez Passer'in blues, rock, tuareg enerjisi mükemmeldi ve bu türü seven kitleye büyük bir müjde gibiydi. Her dinlediğimde yeni şeyler bulduğum, zamansızlığına hayran olduğum, sanki ilk kez dinliyormuş gibi heyecanlandığım inanılmaz bir albümdür. Bu yüzden Migrant Birds'ün çıkacağını duyduğum andan beri tırnaklarımı kemiriyordum. Ama ilk şarkı Moonlight'ı dinlediğimde gerçek bir dumur yaşadım. Laissez Passer ile alakası olmayan, eski usül oryantal synth pop bir şarkı duymayı hiç beklememekle beraber, belki ters köşe yapıp önce böyle bir değişiklik tercih etmişlerdir diye düşündüm. Albüm kapağında sadece Nakhleh kardeşlerin olması da bir şeylerin değiştiği sinyallerini veriyordu. Lakin albümün hikayesini okuyunca, en önemlisi de tıpkı Laissez Passer gibi albümle çok sık vakit geçirip alıştıkça kendilerine olan hayranlığım bir kat daha arttı.

Migrant Birds'de bu defa iki kardeş kendi başlarına bir albüm yapmaya karar vermiş. Üstelik 80'lerin Orta Doğu coğrafyasında kendi altın çağını yaşayan disko müziğinden oluşan şarkılar yazmışlar. Hasan bu radikal değişikliği şöyle anlatmış: "Laissez Passer'den sonra Rami ve ben farklı şeyler dinlemek istedik. Eskilere ait dans müziğiyle çok ilgiliydik. Küçükken 80'lere ait hitlerin yer aldığı karışık kasetleri döndürür döndürür dinlerdik. Söyleyenleri bilmezdik ama şarkıları ezberlemiştik. Çoğu da dans müziğiydi. O zamanlar ailemizin PSR-62 çeyrek tonlu oryantal model synthesizerı vardı ve çocukluğumda onu çalmayı çok severdim. Hala bizim ailede onun bir benzeri vardır. Kendime yeni bir tane aldım ve böylece Migrant Birds ortaya çıktı." Özellikle dönemin önemli keyboardistleri olan Magdi al-Husseini ve Ihsan Al-Munzer'den etkilendiğini söyleyen Hasan, 80'ler Beyrut veya Kahire eğlence mekanlarını, diskolarını kasıp kavuran bu müziğin ruhuna sadık biçimde modernize edilmiş hallerini kardeşi Rami ile birlikte canlandırmak istemiş. Hasan tüm synthesizerları çalarken, davulcu Rami de kendi bölümlerini çaldıktan sonra bunları drum machine ve kitlerle mikslemiş. Hasan için ilk albümü sürükleyen gitardan kopmuş olmak aslında kopmak değil, sadece aynı yazış ve çalış coşkusunun keyboard tuşlarına yansımış, belli ölçeklerde oryantal özlerini ziyaret ediş şekli olmuş sanki. Dinledikçe bunu anlamak hiç de zor değil.


İlk dinleyişte 80'lere ait kına gecesi, düğün salonu repertuarlarını andıran şarkıların cirit attığı bir oyun havası albümü minvalinde görünse de, bu şarkıları yapan adamların Laissez Passer'i yapan adamlarla aynı olmasının getirdiği bilincin sabırla birleşmesi sonucu bambaşka bir dünyaya adım atmak kaçınılmaz. Dürüst olmak gerekirse ilk başta bunun nasıl sonuçlanacağı yönünde endişelerim vardı. Ama başta Babe, Moonlight, Trouble Watan, Emotional Twist, Kiss olmak üzere 12 şarkının hepsinin kendi ruhunu ortaya koymuş şarkılar olduğunu anlamak zaman istiyor. Özellikle Kiss, Wanderlust, Pretty Woman, Ya Ghali biraz daha modern mutfakta pişmiş izlenimi veriyorlar. Fakat en modern olanında bile o oryantal lezzetin kaybedilmediği, ekstra baharatlarla macera aranmadığı, sadece ufak tefek dokunuşlarla bir süre sonra oluşacak tekdüzeliğe ustalıkla müdahale edildiği anlaşılıyor. Albümün tek enstrümantal şarkısı olan Stone Heap Of The Wild Cat yani Arapçası “Rujm el-Hiri” (Vahşi Kedi Taş Yığını) olan, kardeşlerin Golan Tepelerinde büyüdükleri yere yakın konumda, eşmerkezli taş çemberlerden oluşan eski bir megalitik anıttan esinlenilen şarkı ise bana progressive synth pop gibi gelen bir iş. Ya Ghali ve kapanıştaki Remote Love ise albümün iki slow dans şarkısı olarak çok hoş bir çeşni oluşturuyorlar.

Migrant Birds'ün lirik teması ise adından anlaşılacağı üzere özgürlük. Göçmen kuşların insanlarla özdeşleştirilmesi günümüzde pek pozitif anlamlar taşımasa da, yıllarca vatansız, pasaportsuz, adı konmamış, özgürlüğü "laissez passer" belgesine bağlı, 19 yaşında Kudüs'e, Haifa'ya gitmiş, oradan Avrupa'ya yerleşmiş ama Golan Tepelerinde kalmış ailesinden, özünden kopmamış Hasan için bir göçmen kuş olmasının anlamları çok daha geniş kapsamlı. Arapça şarkılarında özgürlüğü sosyal yaşam, aşk, kadın, eşcinsel özgürlüğü ayırt etmeden dile getiriyor olması albümün pop konsepti yanında liriksel açıdan da bir özgürlük konsepti taşıdığını gösteriyor. Süper bir yerel blues rock müzikten 80'ler Lübnan ve Mısır etkilerinin yoğun olduğu bir pop konseptine geçen TootArd, şimdilik civardaki 22 Arap ülkesinden sadece dördünde konser verebilmiş. Ama yakında Hasan İsviçre vatandaşlığına geçerek hem hayatında ilk kez bir pasaport sahibi olacak, hem de göçmen kuş gibi ülke ülke gezerek müziğini oralara taşıyacak. 80'ler semalarında, Yamaha diyarlarında, otantik tavernalarda nefis bir yolculuğa çıkaran Migrant Birds de Laissez Passer gibi tüm dünyaya ulaşacak. Benim en çok merak ettiğim üçüncü albüm acaba hangi yoldan gidecek ya da bu iki yolu ortak bir noktada mı buluşturacak?

1. Moonlight
2. Emotional Twist
3. Open Sesame
4. Wanderlust
5. Trouble Watan
6. Pretty Woman
7. Kiss
8. Babe
9. Ya Ghali
10. Red Sea Disco
11. Stone Heap of the Wild Cat
12. Remote Love