World etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
World etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Acid Arab - Resonance

 
Guido Minisky ve Hervé Carvalho'dan oluşan Fransız ikili Acid Arab, dördüncü stüdyo albümü Resonance ile yıllardır inşa ettiği müzikal kimliği daha da olgunlaştırıyor. 19 Haziran 2026'da yayımlanan 16 parçalık albüm, grubun elektronik dans müziği ile Kuzey Afrika ve Levant coğrafyasının vokal ve ritmik geleneklerini buluşturma misyonunu sürdürürken, bunu önceki işlerine göre daha rafine ve organik bir üretim anlayışıyla gerçekleştiriyor. Evet, önceki işlerini de yine bu albüme bayıldıktan sonra dinledim. Acid Arab'ın müziği hiçbir zaman sadece "doğu ezgilerini elektronik altyapıya eklemek" olmadı. Resonance bunu bir kez daha kanıtlıyor. Albümün temel fikri, adından da anlaşılacağı gibi "rezonans": farklı kültürlerin, farklı ritimlerin ve farklı ses geleneklerinin birbirini güçlendirdiği ortak bir frekans yaratmak. Bu konsept albüm boyunca manifesto gibi tepemizde. Hiçbir parça egzotik bir süsleme gibi durmuyor, her vokalist ve her yerel müzikal unsur bestelerin merkezine yerleşiyor. Techno, dabke, house, acid house, synthpop, raï koyun koyuna şahane bir atmosfer içinde birbirlerini besliyorlar.

Albümün açılışındaki Goulou Marhaba, Faslı Ghita Lahmamassi ve Sofiane Saidi ile birlikte Acid Arab'ın enerjik kulüp estetiğini gösterip, adına binaen dinleyene merhaba diyor. Ardından gelen ve daha ilk dinleyişimde banko favorim haline gelen Ktafi Bardine, Chaba Ibtissem adlı ismi cismi duyulmamış bir raï şarkıcısının vokalini Cezayir kökenli ritimler ve acid house çizgileriyle kaynaştırıyor. Yine albümün lokomotiflerinden olan, Dalia'nın vokali ve bir zurnanın zurnalığını gösterdiği 3ayet L'taxi parlıyor. Bunu söyledikten sonra peşinden gelen Zaina Aftimos'un seslendirdiği Ma7boubi de aynı parlaklığı sergileyince "acaba albümün geri kalanı böyle mi gidecek, eğer böyle gidecekse sıkabilir" diye düşünmedim desem yalan olur. Yanlış anlama olmasın, her iki şarkı da eğlenceli olduğu kadar zekice tasarlanmış dans şarkıları. Neyse ki Zine ve Acid Arab'ın neredeyse tüm albümlerine konuk aldığı Erzincanlı müzisyen Cem Yıldız'ın vokal yaptığı house lezzeti Atlas ile bu endişeler silinip gidiyor.


Albümün ikinci yarısına gelmiş oluyoruz ve bizi orada Cheikha Hadila'nın seslendirdiği El Galb adlı kıpır kıpır ama bir o kadar da olgun bir şarkı bekliyor. Zurnayı çok sevdiklerini anladığımız Acid Arab bu kez doğrudan Zorna Cadenza adındaki kıvrak besteleriyle dans pistlerinin tozunu atıyorlar. Shahed Mech Shayef şarkısında ise 2025'in sonlarına doğru çıkardığı I Remember I Forget albümüyle tanışıp çok beğendiğim Lübnan kökenli Fransız şarkııcı Yasmine Hamdan konuk olmuş. Bu albümdeki o art pop ve indietronica ruhunu Acid Arab gizemiyle buluşturan nefis bir şarkı kendisi. Bir diğer dikkat çeken parça da Yasmine Alsham. Wael Alkak ile gerçekleştirilen bu iş birliği, politik alt metni ve etkileyici melodisi sayesinde albümün zirvelerinden biri bana göre. Oryantal tekno şeklinde bir tanım yapılabilecek parça hem dans ettiriyor, hem de taşıdığı ağırlığı dinleyiciye hissettiriyor. Peşi sıra gelen Ghizlane Melih'in dinamik vokalleriyle güçlenen Zid Mazzika yine o oryantal tadı veren bir kulüp canavarı. 

Resonance'daki tek Türk misafir Cem Yıldız değil. Yaktın Beni ismindeki şarkıya Tarkanımsı bir tonla ses veren Edis, bu güzel şarkının güzel de bir sesi oluyor. Türk pop melodilerinin Acid Arab'ın elektronik diliyle buluşması beklenenden çok daha doğal hissettiriyor ve grubun Akdeniz eksenli müzikal yaklaşımını genişletiyor. Albümün finalini ise İspanyol şarkıcı Najwa'nın kadife vokaliyle hüzünlü ve gizemli bir downtempo olan La Nada yapıyor. Albümün prodüksiyonundaki ayrıntı zenginliği hayranlık verici. Elektronik altyapılar çok güçlü olmasına rağmen Cezayir, Lübnan, Fas, Türk, İspanyol vokaller hiçbir zaman geri plana itilmiyor, şarkıların dinamosu oluyorlar. Her biri hem kulüplere, hem de kulaklık deneyimine hitap ediyor. Baslar güçlü fakat boğucu değil. Analog synth katmanları ile geleneksel perküsyonlar aynı ses alanını paylaşırken birbirlerinin önüne geçmiyor. Bu sayede albüm hem festival sahnelerinde yüksek sesle dinlenmeye hem de ev ortamında ayrıntıları keşfetmeye uygun bir karakter kazanıyor.

Resonance, grubun diskografisinde önemli bir yere oturuyor. Eğer Musique de France (2016) keşif duygusunu, Jdid (2019) kulüp enerjisini, ٣ (Trois) (2023) ise uluslararası iş birliklerini temsil ediyorsa, Resonance bütün bu dönemlerin doğal bir sentezi gibi duruyor. Acid Arab artık neyi yapmak istediğini çok iyi bilen bir topluluk ve bunu büyük bir özgüvenle uyguluyor. Üç albümden biriktirdiği eteğindeki taşları mozaik halinde özenle döşüyor. Elektronik müziğin sınırlarını kültürel diyalog üzerinden genişleten, güçlü konuk sanatçılar ve son derece özenli prodüksiyonuyla öne çıkan Resonance, 2026'nın en başarılı elektronik/world fusion albümleri arasında gösterilmeyi hak ediyor. Özellikle Acid Arab'ın önceki çalışmalarını sevenler için beklentileri karşılayan, yeni dinleyiciler içinse grubu keşfetmek adına ideal bir başlangıç noktası.

1. Goulou Marhaba (feat. Ghita Lahmamssi & Sofiane Saidi)
2. Ktafi Bardine (feat. Chaba Ibtissem)
3. Stif (feat. Hocine Staifi)
4. Sada'a
5. 3ayet L'taxi (feat. Dalia)
6. Ma7boubi (feat. Zaina Aftimos)
7. Zine (feat. Radia Manel)
8. Atlas (feat. Cem Yıldız)
9. El Galb (feat. Cheikha Hadila)
10. Zorna Cadenza
11. Shahed Mech Shayef (feat. Yasmine Hamdan)
12. Ghzal (feat. Rita l'Oujdia)
13. Yasmine Alsham (feat. Wael Alkak)
14. Zid Mazzika (feat. Ghizlane Melih)
15. Yaktın Beni (feat. Edis)
16. La Nada (feat. Najwa)

21 Mart 2025 Cuma

Şatellites - Aylar


Şatellites'ın güzeller güzeli kendi adını taşıyan albümünün üzerinden üç sene geçmiş. Oysa hala ara ara dönüp dinliyorum, Anadolu retro tadını hala damaklarımda hissediyorum. Bu üç seneyi hiç hissetmedim. O yüzden "nerede kaldı bu yeni Şatellites albümü" diye aranmadım. Yeni albümün ilk habercisi Eylül 2024'te Zülüf Dökülmüş Yüze ortaya çıkınca heyecanlandım. Çok da güzeldi. 7 Mart'ta da nihayet ikinci albüm Aylar ile tekrar kavuştuk. Müziklerinde değişen ufak tefek şeyler olmuş, bunlara değineceğiz. Ama o sevimli tarzları halen sürmekte. Yalnız bu süreklilik mesela Altın Gün'de de vardı. İlk albümlerine bayılmış fakat devamında fazlaca kendini tekrar mı desek, seçtikleri türkülerle müzikal kimyalarının uyumsuzluğu mu desek, o sürekliliği negatif bir hale getirdiklerini düşünmeye başladık. Bence Şatellites bu ikinci sınavından da tam not almalı. Zira hem sürekliliklerine sahip çıkmışlar, hem de çok kral dokunuşlarla coverlara ve diğer bestelere soslar, mezeler hazırlamışlar. Elektrik ve akustik bağlamalardan sorumlu grup lideri Itamar Klüger yine çok formda. Yuli Shafriri'nin bozuk Türkçesi yine çok sevimli. Grubun o funk ile harmanlanmış Anadolu groove enerjisi aynen yerinde duruyor. Peki şarkılar ilk albümdeki kadar iyi mi? Şimdilik bu karşılaştırma bana pek adil gelmiyor. İlk albüm demlendi, oturdu, çok iyi yaşlanıyor. Aylar'ın da kendine ait güzellikleri var ve zaman onu da kaliteli yaşlandıracak gibi bir his var içimde.

Şatellites ile ilgili söylenecek pek çok şeyi 2022'deki yazıda söylemiştik. Zaten ilk albümdeki türkü coverlarındaki hoşluklar Tısladı Mehmet Emmi, İkimiz Bir Fidanız, Zülüf Dökülmüş Yüze, Yok Yok ile aynen devam ediyor. Hepsi birer cover olmanın ötesinde, sanki sıfırdan yazılmışçasına katmanlı, kanlı canlı tasarımlar, folk, funk, rock karışımı nefis yorumlar olarak önümüze dizilmekte. Saykodelik dokunuşların da etkisiyle kozmik funk / folk / rock flörtleşmeleri mest ediyor. 9/8'lik Bak Gör, etnik disko veya etnik new wave diye de yaftalayabileceğimiz Midnight Sweat bu özellikleriyle kendi farklarını yaratıyorlar. Albümde beni en çok etkileyen özellik, dört adet enstrümantal şarkı, daha doğrusu bunlardan ikisi olan Gizli Ajan ve Hot Jazz oldu. Hem bildiğimiz Şatellites, hem de onlar için yeni sayılabilecek daha soundtrackvari birer caz funk olarak bu iki şarkının enerji ve becerisi beni hayran bıraktı. Brooklyn Funk Essentials bile beni bu kadar hızlı ve kolay ikna edememişti zamanında. Hani tamamı Gizli Ajan ve Hot Jazz gibi şarkılardan oluşan full bir albüm düşündüm de ağzımın suyu aktı. Gerçi aynı albüm içinde hem bu tip modern enstrümantal sentezler, hem de Yuli Shafriri'nin "ikimiz bir fidanun gullur acan daluyaz / sen benimla ben seninla bu hayati yaşmaluyus" diye tatlı vokaller duymaktan hiç şikayetçi değilim. Şatellites'ın ikide iki yapmış olmasından çok mutluyum.

1. Tısladı Mehmet Emmi
2. Gizli Ajan
3. Midnight Sweat
4. Bak Gör
5. Yok Yok
6. Hot Jazz
7. İkimiz Bir Fidanız
8. Beş Kardeş
9. Zülüf Dökülmüş Yüze
10. Zülüf B (Reprise)

28 Temmuz 2024 Pazar

Paul Simon - Graceland

 
1970'lerde yayınladığı bir dizi hit kaydın ardından, Paul Simon zor zamanlar geçirmeye başladı. Simon & Garfunkel olarak birçok önemli albüme ve şarkıya imza attığı eski ortağı Art Garfunkel ile ilişkisi yeniden kötüleşmişti. Altıncı solo albümü Hearts and Bones (1983) kariyerinin en düşük satışını elde etti. Aktris Carrie Fisher ile olan evliliği bitti. Tipik bir romantik komedi erkeğinin başına gelebilecek birçok olumsuz şey onu bu dönem yakaladı. 1984'te Simon, genç bir şarkıcı/söz yazarı olan Heidi Berg tarafından bir kayıt yapmayı kabul etti. Paul Simon ile televizyon yapımcısı Lorne Michaels tarafından tanıştırılan Berg, kaydının nasıl olmasını istediğine örnek olarak, Simon'a Johannesburg'un Soweto ilçesinden siyah sokak müziği mbaqanga'nın kaçak bir kasetini ödünç verdi. Simon'a 1950'lerin rhythm and blues'unu hatırlatan bu müzik, içinde bulunduğu ruh hali de düşünülünce onu derinden etkiledi. Arabasında kaseti dinlerken şarkıların üzerine doğaçlama melodiler yapmaya başladı. İşi iyice ciddiye alan Simon, plak şirketi Warner'daki bağlantılarından kasetteki sanatçıları kim olduklarını öğrenmek istedi. Adres Güney Afrika'ydı ve kayıtlar vokal grubu Ladysmith Black Mambazo ya da Boyoyo Boys'a aitti. Simon, kasetteki en sevdiği şarkı olan Gumboots'un haklarını satın almayı düşündü ve 1970'lerde El Condor Pasa şarkısında olduğu gibi kendi serbest uyarlamasını yapmak istedi. Ama Güney Afrikalı yapımcı Rosenthal büyük resmi görüp bunun yerine Simon'a Güney Afrika müziğinden oluşan bir albüm kaydetmesini teklif etti ve ona Güney Afrikalı sanatçılardan düzinelerce kayıt gönderdi.

Ne var ki 1980'lerde Güney Afrika'da kayıt yapmak tehlikeliydi. Çünkü Birleşmiş Milletler ırkçılık politikaları nedeniyle kültürel bir boykot uygulamıştı. Bu boykot, diğer devletleri Güney Afrika ile "tüm kültürel, akademik, sportif ve diğer alışverişleri engellemeye" zorladı. Yazarlara, sanatçılara, müzisyenlere ve "diğer kişiliklere" ülkeyi boykot etmeyi dayattı. Simon yine de Güney Afrika'ya gitmeye kararlıydı. "Müziğine büyük hayranlık duyduğum insanlarla çalışmak için müzikal içgüdülerimi takip edeceğim" şeklinde demeçler verdi. Güney Afrikalı siyah müzisyenler birliği de, bu müziğin uluslararası arenalarda tanıtılacak, geniş kitlelere ulaştırılacak, sorunları daha görünür kılacak olması sebebiyle Simon'ın gelmesine izin verdi. Bu arada Simon, Heidi Berg'in ödünç verdiği kasetten esinlenerek bir albüm kaydetme planlarından ona bahsettiğinde, projesinin sahiplenilişini tam sindiremediği için ilişkileri kötüleşti. Belki de Simon'ın kendi fikrini çaldığını düşünerek bu boyutlara getirmesini hazmedemedi bilemiyoruz. Şubat 1985'te Simon ve uzun yıllardır onun ses mühendisliğini yapan Roy Halee, gizlice Johannesburg'a uçtular. Rosenthal da Simon'ın etkilendiği Lulu Masilela, Tao Ea Matsekha, General M. D. Shirinda and The Gaza Sisters ve The Boyoyo Boys Band gibi müzisyenleri çoktan ayarlamıştı bile. Johannesburg'daki müzisyenlere genellikle saatte 15 dolar ödenmesine rağmen, Simon onlara saatte 200 dolar ödeme ayarlattı ki bu o dönem New Yorklu müzisyenlerin bile aldıkları ücretin yaklaşık üç katıydı.

Halee'nin kayıtların yapılacağı stüdyodan pek ümidi yoktu ama şaşırtıcı biçimde iyi buldu. Biraz garajı andırması, müzisyenlerin kulaklık takmamaları vs. kayıtları aksatmadı. 10 ila 30 dakika süren jam sessionları ve bilumum kayıtları toplayan Simon ve Halee, New York'a dönünce albüm projesinin peşini bir an olsun bırakmadılar. Johannesburg kayıtlarından üç ay sonra kayıtları tamamlamak için birkaç Güney Afrikalı müzisyeni New York'a taşıyan Simon, 25 Haziran 1986'da resmen Graceland'i piyasaya sürdü. Benim de albümle, aynı zamanda Paul Simon ile tanışmam sanırım bir sene sonrayı buldu. MTV ve radyolar sayesinde ilk single You Can Call Me Al'a rastlamamak mümkün değildi. O kadar canlı, sevimli, zeki bir pop şarkısıydı ki, dinledikçe dinleyesi geliyordu insanın. Hala da öyle. Perküsyonların, nefeslilerin, Ladysmith Black Mambazo geri vokallerinin, şahane bir penny whistle (teneke flüt) solosunun arasından şirin şirin şarkı söyleyen bu küçük adam da nereden çıktı demiştik. Sonra da o zaman 45 yaşında (şu an 83) olmasına, 1965'ten beri albüm yaptığına şaşırmıştık. Belki Simon & Garfunkel döneminden 1-2 şarkısını bildiğimiz bir müzisyeni yakından tanıma fırsatı bulmuştuk.


Açıkçası Paul Simon'ı birkaç şarkısı dışında pek dinlemem. Ama Graceland'in yeri çok başka. 80'lerin ortasında hard rock veya pop müziğin dışında "world music" diye bir evrenle tanışmamıza vesile oluşu, Afrika ezgilerinin pop ve pop rock unsurlarıyla kaynaştığında gidebileceği yerleri göstermesi, ergenlik çağlarımızın belirli anlarına fon müziği olup o anları çıkmamak üzere zihnimize kazıması ona olan borcumuzun boyutlarını gösteriyor olmalı. Zaten o world music geçidinin açılmasıyla bu albümde tanıştığım Ladysmith Black Mambazo, Youssou N'Dour, Boyoyo Boys gibi isimlerle ilerde yollarımın kesişmesi de çok anlamlıydı. Özellikle 1964'te kurulan bayıldığım Ladysmith Black Mambazo'nun yer aldığı üç parça Diamonds On The Soles Of Her Shoes, You Can Call Me Al ve Homeless, albümü yıllar boyunca sevmeme katkısı olan şarkılardır. Hele de mükemmel bir a capella olan Homeless'in büyüsü beni hiç terk etmedi. Sevimli bir çocuk şarkısıyla, kederli bir Afrika türküsü arasında gidip gelen bu Shabalala karrdeşler- Simon ortak bestesi albümün en özel anlarından birini oluşturmakta.

Albümün ismini Graceland olarak seçmekle Elvis Presley'in Memphis'teki evine atıfta bulunan Paul Simon bunun manevi bir yönü temsil ettiğine inanıyordu: Afrika'da fikir toplamak için fiziksel bir yolculuğa çıktığı gibi, müziğe olan sevgisini yeniden canlandırmak için manevi olarak rock "atasının" evine de seyahat edecekti. Bu hac fikrinin kaynamakta olan bir kazan halindeki Güney Afrika'yı kapsıyor olması ayrıca manidar. Şarkı ise Afrika ezgileriyle Amerikan rockabilly buluşması nefis bir serinlik. Yılların rockabilly/country duosu The Everly Brothers'ın vokalleriyle katkı sağladığı Graceland her ne kadar Elvis'in rock'n roll ateşiyle yanmasa da, Simon'ın yolculuğundaki köklere dönüşün anlamlı bir ifadesi olduğunu hissettirmiş. Bir başka favorim ise, Linda Ronstadt'in geri vokal yaptığı Under African Skies... Adı gibi, Afrika gibi, gökyüzü gibi olağanüstü bir şarkı. (Bu arada kim bu Linda Ronstadt diyen olursa kendisi 90'larda Star televizyonunda gece yayına giren Parliament Sinema Kulübü'nde duyduğumuz All My Life şarkısını seslendiren country/pop rock şarkıcısıdır.)

Yine Ladysmith Black Mambazo'nun 1 dakikalık a capella girişinden sonra tatlı mı tatlı bir Afrika şarkısı olarak yüreklere akan Diamonds On The Soles Of Her Shoes, albüm bütünlüğüne pek uymuyor gözükse, Los Lobos ne alaka dedirtse de kalite bütünlüğünü kesinlikle bozmayan All Around The World or The Myth Of Fingerprints, The Boy In The Bubble, I Know What I Know diye sürüp giden, ayrı ayrı hayranlık duyduğum diğer Graceland şarkıları. A cappella, Zydeco, Isicathamiya, Mbaqanga, Mbube gibi duymadığımız Afrika müzik türlerini klasik Paul Simon folk, pop ve rock kimliğiyle buluşturan Graceland bu satırlar yazılırken 38 yaşında. Dönemin müzikal ikliminde büyük bir fark yaratmış, yine dönemin apartheid (beyaz ırkın diğer ırklardan üstün olduğunu savunan ideoloji) rüzgarının karşısına "anti" bir duvar örmüş bu albümden sonra Simon, 1990'da bu defa Brezilyalı müzisyenlerle The Rhythm Of The Saints'i çıkardı. O albümü, benim için bir başyapıt olan The Obvious Child haricinde Graceland kadar sevemedim. Zaten hiçbir Paul Simon albümünü Graceland kadar sevemedim. Hatta şimdi bakınca Graceland'in Paul Simon'ı bile aştığını düşünüyorum.

1. The Boy in the Bubble
2. Graceland
3. I Know What I Know (with General M.D. Shirinda and The Gaxa Sisters)
4. Gumboots (with The Boyoyo Boys)
5. Diamonds on the Soles of Her Shoes
6. You Can Call Me Al
7. Under African Skies (with Linda Ronstadt)
8. Homeless (with Ladysmith Black Mambazo)
9. Crazy Love, Vol. II (with Stimela)
10. That Was Your Mother (with Good Rockin' Dopsie And The Twisters)
11. All Around the World or the Myth of Fingerprints (with Los Lobos)

22 Ocak 2024 Pazartesi

BALTHVS - Third Vibration

 
Karşınızda 2023'ün en iyi albümü. Kendisini bir tane bile yıl sonu en iyiler listesinde görmedim. Anlamıyorum, bu dünya nereye gidiyor? 50, 100, 200 albümlük listeler yapıyorsunuz ve Third Vibration albümü hiçbirinde yok. Tabii gözden kaçırdıklarım varsa onları tenzih ederim. Balthazar Aguirre (vokal, gitar, perküsyon), Johanna Mercuriana (bas guitar, vokal), Santiago Lizcano (davul) üçlüsünden oluşan Kolombiyalı BALTHVS'ın üçüncü albümü Third Vibration harikulade bir tecrübe. Neden en iyi olduğu detaylarına geçmeden önce Kolombiya'dan pek fazla isim tanımadığımı belirtmem gerek. Kendi arşivime baktığımda bugüne kadar sadece Juan Esteban Aristizábal Vásquez ya da müzisyen adıyla Juanes isimli latin pop rock şarkıcısının 2021 tarihli Origen albümünü dinlemiş, 6/10 vermişim. O albümden şu an tek bir şarkı bile hatırlamıyorum. Zaten Kolombiya müziği denilen şey çoğunlukla latin öğelerin yoğunlukta olduğu pop, rock, funk, bossa nova, cumbia bileşenlerinden oluşuyor. Bu tornadan çıkmış şarkılar da hep birbirine benziyor, rutin ve sıkıcı bir türe dönüşüyor. Putumayo Presents: Colombia tarzı bir sürü albümden bu rezil çıkarımı yapmak olası.

BALTHVS de yukarıda saydığımız türlerden etkilenmezse olmaz bir grup. Genlerini asla inkar etmiyor. Zira genlerin inkar edilebilir olanları mevcut. Ama o kadar içten, gizemli, özgür, otantik zihinlerden çıkma bir müzik dinliyoruz ki, ilk defa duyduğumuz bir şey olmayabilir ama çok sık da duyduğumuz söylenemez. Psychedelic rock, funk, neo-psychedelia, exotica, cumbia ve daha zorlasak başka şeyler de çıkacak enfes bir karışımın şarkılara bölünmüş suretleri. Hüznün, dansın, huzurun, esrarengizliğin silüetleri. Daha ilk şarkı All Is One biter bitmez çok iyi bir albümle karşı karşıya olduğumu anladım. Gecesi şehir ışıklarına karışmış bir psychedelic rock üstüne Johanna Mercuriana'nın dream pop vokali muazzam gitmiş. Komorebi hemen hemen aynı formülün bu defa Balthazar Aguirre'nin dream pop vokaliyle tatlandırılmış versiyonu. Bazı albümlerin takım kaptanı vardır. Liderlik vasıfları taşırlar, oyun kurarlar, dümenden sorumludurlar vs. Bana öyle gelir diyelim. Bu albümde Ashes bu duyguyu verdi. Diğer şarkılardan iyi olduğu için değil, güzel bir BALTHVS özeti olduğu veya istediğin zaman akışına kapılma konforu sunduğu için belki.


Albüm yolculuğumuz devam ederken karşımıza iki dakikalık enstrümantal Famagusta Port çıkıyor. Martı seslerini duyar duymaz şarkı bizi bir vapura koyuyor. Üstümüze de puslu ve hafif yağmurlu gökyüzünü yerleştiriyor. Balthazar kardeşimiz gitarı eline alıp 70'ler düğün salonlarımızı, 80'ler yaz akşamlarımızı ya da 90'lar loş öğrenci evlerimizi andıran bize ait bir şarkı çalıyor. Gitarın şarkı söylediği enstrümantal bir sarhoşluk bu. Ardından gelen Ojos Verdes, ilk 20 saniyesindeki girişle o nostaljik efkarı devam ettirip bizi dağıtacak diye beklerken birden şahane bir bossa novanın kıvrak ezgi ve ritimlerine düşüyoruz. Her bir şarkıda başka türlerin BALTHVS'çasını duydukça başımıza daha neler gelecek diye şarkıdan şarkıya geçmeyi sürdürüyoruz. Yolda rastladığımız Feelin' Blue ve hemen peşindeki enstrümantal Sun In Gemini sadece psychedelic funk diye anlatmaya gücümün yeteceği bal gibi, reçel gibi şarkılar. Kapanışta bir de Nakuma Version olarak karşımıza çıkacak olan Pajaro de Cumbia, adından da anlaşılacağı üzere cumbia zamanının geldiğini Johanna'nın o serin vokaliyle duyuruyor. Cosmic Boogie ise kederi ve neşeyi bir potaya sokabilen BALTHVS müziği bir disko topuna dönüşseydi nasıl olurdunun cevabı adeta.

Third Vibration nostaljisi çok güçlü albümlerden. Hayatımızın belli bir döneminde hatırlama ve unutmayla daha fazla imtihan yaşıyoruz. Küçük detaylar, görüntüler, kokular, sesler hemen minik geçmiş fragmanları yaratıyor. Yaşlanıyoruz, yaşlandıkça bazı şeyleri hatırlayamamak canımızı sıkıyor. Kolayca hatırlayınca da çocukluğumuza, gençliğimize, onyıllar öncemize olan özlemimiz depreşiyor, içimiz eziliyor. Balthazar Aguirre'nin gitarı gibi ufak denk gelişler zihnimizdeki kimi kapıları birden açıveriyor. Geçmiş coğrafyasından irili ufaklı parçalar, nasıl işlediğini anlamadığımız biçimde o kapıdan içeri sızıyor. O coğrafya tüm insanlığın ortak mecrası. BALTHVS'ın Kolombiyasıyla, bizim Anadolumuz arasındaki sınırlar kalkıyor. ABD, Afrika, Asya diye bir şey kalmıyor. Herkes her yerden, her kıtadan kendine ait parçalar bulabiliyor. Al işte, küçücük Famagusta Port'un yaptığını hangi psikiyatri seansı başarabilir? Kolombiyalı Balthazar bir yerlerde gitarını çalıp kaydediyor, o kayıt gelip binlerce kilometre ötedeki beni ufka bakarken yakalayıp geçmişimin kim bilir hangi şehirlerine, hangi hatıralarına götürüyor. Geçmişin uyuduğu zihnimimzin karanlık köşeleri, Third Vibration gibi albümlerin önümüze koyduğu küçük el fenerleri sayesinde kısa süreliğine de olsa aydınlanıyor.

1. All is One
2. Komorebi
3. Ashes
4. In Plundered Dreams
5. Famagusta Port
6. Ojos Verdes
7. Feelin' Blue
8. Sun in Gemini
9. Pajaro de Cumbia
10. Cosmic Boogie
11. Pajaro de Cumbia (Nakuma Version)

20 Eylül 2023 Çarşamba

Elisapie - Inuktitut

 
Kanadalı Inuk (ya da Inuit) müzisyeni, belgesel yapımcısı, radyo yayıncısı, aktivist Elisapie Isaac, dördüncü albümü olan Inuktitut ile tanıdığım bir insan. Bu arada Inuit, Kanada'nın Kuzey Kanada denen bölümünde yaşayan İnuit kolundan Eskimo halklarının ortak adı. Alaska ve Grönland'da da başka kolları da bulunmaktaymış. Genel olarak eskimolar olarak bildiğimiz, farklı oluşumlardan mütevellit böyle bir halktan haberdar olmamıza vesile olan şey müziğin gücü değil de nedir. World Music kategorisinde önüme düşen ne varsa dinlemeye çalışıyorum. Inuktitut da önüme düşünce hemen köşeye çektim. Inuit dilindeki şarkı isimlerinin yanında parantez içinde The Unforgiven, Wish You Were Here, Heart Of Glass, I Want To Break Free gibi isimler görünce bunun bir cover albüm olduğunu anlayıp köşeye çektiğim albümle flörtleşmeye başladım. Daha hiçbir şarkı dinlemeden, ilk kez duyduğum bir halkın orijinal dilinden, dünyaya mal olmuş şarkıların yorumlarını duyacak olmanın ön heyecanını yaşadım. Bu efsane isimlerin ikonik şarkılarını Inuit müziğiyle paketleyip sunmanın ticari çıkar gözetmediği de aşikardı. Elisapie gibi aktivist bir insanın meşhur olup köşeyi dönme gibi ihtirasları olduğunu hiç sanmıyorum. Zaten albüme bakarsak ortada milyonlarla oynamayacak kadar mütevazi bir müzik olduğunu da görürüz. Cover çalmayı ihtiyacını vefalı müzisyenler ve sadık cover severlerden başka anlayan pek yoktur sanırım.

Açıkçası bu Inuit dili şarkı dili olarak pek de kullanışlı sayılmaz. Hatta bazen kulağa kaba bile gelebiliyor. Keza Elisapie'nin sesi de öyle çok ayrıksı, insanı çarpan bir ses değil. Sadece işini yapıyor o kadar. Ama öteden beri bildiğimiz, evde, yolda, düşte, duşta söylediğimiz bazı şarkıları başka bir dilde de duysak onları dışlayamıyoruz bir şekilde. Kaldı ki albümde yer alan bazı coverlar gayet iyi tasarlanıp daha sakin, huzurlu, hüzünlü, pastoral diyarlara taşınmış. The Unforgiven, Heart Of Glass, Wish You Were Here, Hey That's No Way To Say Goodbye ilk etapta çok tuttuğum coverlar oldu. Daha sonra bunlara Time After Time, I Want To Break Free, Going To California, Born To Be Alive eklendi. Dil dezavantajı özellikle nakarat kısımlarında hissedilse de ben Inuktitut'u sevdim. Pink Floydlar, Zeppelinler, Queenler, Stoneslar arasında Fransız diskocu Patrick Hernandez'in ne alaka dediğim 1979 hiti Born To Be Alive'ı görmek hem şaşırttı, hem mutlu etti. Birkaç tane daha böyle sürprize müsait bir albümmüş kendisi. Bir cover şarkının iyiliği, onu coverlayan müzisyenin şarkıyı nereye götürdüğüne bakar. Yerinde saydırmışsa iyi bir cover değil, sıkıcı bir yeniden çalım (yorum bile değil) olmuştur. Buna da kimsenin ihtiyacı yok. İşte Elisapie, 10 şarkının hepsini alıp kendi coğrafyasına ya da onları görmeye alışık olduğumuz yerlerden farklı kırlara, bayırlara, İglo ya da İglu denen eskimo evlerine götürmüş. Havanın soğukluğunu hissetmemize de izin vermemiş.

1. Isumagijunnaitaungituq (The Unforgiven) - (Metallica)
2. Sinnatuumait (Dreams) - (Fleetwood Mac)
3. Taimangalimaaq (Time After Time) - (Cindy Lauper)
4. Qimatsilunga (I Want to Break Free) - (Queen)
5. Qaisimalaurittuq (Wish You Were Here) - (Pink Floyd)
6. Californiamut (Going to California) - (Led Zeppelin)
7. Uummati Attanarsimat (Heart of Glass) - (Blondie)
8. Inuuniaravit (Born to Be Alive) - (Patrick Hernandez)
9. Taimaa Qimatsiniungimat (Hey, That's No Way to Say Goodbye) - (Leonard Cohen)
10. Qimmijuat (Wild Horses) - (The Rolling Stones) 

9 Mayıs 2023 Salı

Page & Plant - No Quarter: Jimmy Page & Robert Plant Unledded

 
90'ların kendine has müzikal iklimi, yaptığı işi son derece ciddiye alan müzisyenleri, bir daha asla öylesini göremeyecegimiz albümleri hakkında defalarca konuştuk. Ne kadar konuşsak da bitmez. Pek listelere alınmaz ama 1994 tarihli No Quarter: Jimmy Page and Robert Plant Unledded albümü de belki bu altın değerindeki 10 yılın en kıymetli albümlerinden birisi. Zaten adından da anlaşılıyor. Dönemlere sığmayan Led Zeppelin'in yaşayan efsaneleri Jimmy Page ve Robert Plant'in yapımcılığını üstlenip 14 Ekim 1994'te piyasaya sürdükleri albüm, merakla beklenen bir geri dönüş albümüydü. MTV'deki 90 dakikalık UnLedded projesinin ilham verdiği, kayıtları Fas, Galler ve Londra'da gerçekleşen No Quarter, Plant'in solo albüm kadrosunun ağırlıklı olduğu rock müzisyenleri yanında, 4 kişilik Marakeşli, kalabalık olmak üzere Mısırlı müzisyenler, daha da kalabalık olmak üzere Londra Metropolitan Orkestrası yaylılarının katkılarıyla kaydedildi. Evet, bu bir geri dönüş albümüydü ama o dönem medyanın gazlamaya çalıştığı üzere Led Zeppelin'in geri dönüşü değildi. Eylül 1980'de hayata gözlerini yuman davulcular şahı John Bonham olmadan böyle bir şey olamayacağını Plant ve Page de söylediler. Öte yandan bir diğer yaşayan Led Zeppelin üyesi olan basçı John Paul Jones, bu projeye dahil olmadığı için gönül koymuş. Üstelik Plant ve Page'in bu projeye isim olarak verdikleri Houses Of The Holy (1973) albümündeki No Quarter parçasında en çok emeği geçen kişi olduğu halde.

14 parçalık albümün 10'u muhtelif Led Zeppelin albümlerinden seçilmiş, bazıları Fas ve Mısırlı müzisyenlerle birlikte yeniden tasarlanıp baharatlandırılarak egzotik diyarlara götürülmüş şarkılardan oluşuyor. Özellikle Robert Plant'in solo kariyerinde azar azar albümlerine serpiştirdiği doğu ezgilerinin burada başrole çıktığını görüyoruz. Önce 4 adet yeni şarkıdan söz etmek gerekirse, City Don't Cry ve Wah Wah gerçekten şahaneler. Onları ilk duyduğumda keşke albümün tamamı sıfır şarkılardan oluşsa diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Tabii eski Zeppelin şarkılarını yine kendi sahiplerinden farklı şekillerde duymaktan da hiç şikayetçi değildim. Ama bu dört şarkının "yeni" oluşundan ve 1994 itibariyle Page/Plant efsanesinin sıfır şarkılarına yetişmiş olmaktan mutluydum. Yallah, yine Plant'in sololarında kimi zaman rastladığımız endüstriyel tınıları garaj gitar tonuyla buluşturan karizma bestelerden biri. Son yeni parça Wonderful One ise diğer üçünün yanında biraz sönük kalsa da asla kötü denemez. Babaların doğu kültürüyle harmanlamaktansa doğal halleriyle tekrar yorumlamayı tercih ettikleri Since I've Been Loving You, tutku dolu blues ambiyansı ve Jimmy Page'in alıp götüren solosuyla albümde kendine itiş kakış bir yer bulmuş sanki. No Quarter'ın karanlık saykodelyasının içine bir türlü giremiyorum. Buradaki yeniden yorumu da hiç yardımcı olmuyor. O kadar ufuk açıcı, remake için türlü fikirler havalandıran Zeppelin şarkıları dururken No Quarter'ın, Thank You'nun, Gallows Pole'un seçilmesi ve onlara diğerleri gibi world music tarifesi uygulanmamsı albümü bir miktar ağırlaştırmış diye düşünmüştüm ve bu zamana kadar çarpılmadım.


Gelelim takmış takıştırmış, sürmüş sürüştürmüş, otantik kıyafetler giymiş eski dostlara. Açılışa konan Nobody's Fault But Mine, 76 albümü Presence'deki gaza getiren orijinal halinden çok uzak ama aynı liriklerle bambaşka birer şarkıya dönüşebilecek güçlü vizyonun örneklerinden. İçli ney solosuyla başlayan Friends, ikinci yarısında yaylıların devreye girişiyle zımba gibi bir oryantal dönüşen Four Sticks ve tabii kapanışta yer bulan Kashmir... 1971 tarihli efsanevi Led Zeppelin IV albümünün efsanevi şarkılarından Kashmir, böyle bir etnik tasarım için olmazsa olmaz bir dev. Led Zeppelin'in ve sonrasında Robert Plant'in yarattığı çok yönlülük, hoşgörü, cesaret, duyarlılık, dünya müziğine bakış, grubun blues ve hard rock köklerinin yobazlıktan arınmasını sağladı. Bazı grupların hiç kalkışmadıkları ve nedense kendilerine yakıştırmadıkları değişimleri korkusuzca uygulayabildiler. Böylece içinden dansözler geçen bir Kashmir'e kimsenin itirazı olmadığı gibi, tüyleri diken diken eden bu orijinalliğin zemininin de çok önceden atıldığı bir kez daha anlaşıldı. Doğu - Batı buluşmasına dair bir referans, bir ders niteliğindeki Kashmir gibi sentezler o kadar ufuk açıcı ki, olaya Fas veya Mısır coğrafyasında geziniyormuşçasına turistik gözle bakmanın ötesinde, ister yeni, ister yeniden yorum olsun, belli bir duygusal zekanın, kıvrak bir matematiğin, tutkulu bir karışımın varoluşu iliklere kadar hissediliyor. Bir başka Zeppelin IV efsanesi The Battle Of Evermore'un sentezlenmeyip yeniden yorumlanması bile sentezlenenlerin arasında bu tutkuyu koruyabiliyor. Kashmir'in dokunulabilirliği ile, The Battle Of Evermore'un dokunulmazlığı aynı potada eriyebiliyor.

Page ve Plant, No Quarter'dan dört yıl sonra Nisan 1998'de tamamı stüdyoda yapılmış Walking Into Clarksdale adında bir albüm daha çıkardı. Üstelik albüm The Beatles ile anılan meşhur Abbey Road stüdyolarında kaydedildi. (Söz açılmışken, Paul McCartney'in kızı Mary McCartney'in çektiği, Abbey Road stüdyolarının tarihini, hissiyatını yolu oradan geçmiş ünlü müzisyenlerden dinlediğimiz If These Walls Could Sing belgeselini tavsiye edelim. Jimmy Page'in de kısa bir bölümle katkıda bulunduğunu ekleyelim.) Adını blues müziğin doğduğu Mississippi Deltasında bulunan Clarksdale adlı yerleşim yerinden alan albüm, coğrafyasına uygun biçimde old school folk rock bestelerinden oluşuyordu. Aradan yıllar geçti. En son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum. Zaten bu albüme dair aklımda sadece Most High duruyor. No Quarter'ın devamının, yani Walking Into Clarksdale'in geleceğini duyduğumda acaba bu kez hangi Zeppelin şarkılarını Fas, Tunus, Mısır baharatlarıyla sunacaklar diye heyecan yapmıştım. Oysa sıfır şarkılar görünce, bu şarkıların da City Don't Cry veya Wah Wah gibi kalıcı olmayacaklarını anlayıcınca biraz kalbim burkulmuştu. Yoksa kötü sayılmaz. Zaten bu adamların yaptığı herhangi bir şarkıya kötü demek, çarpılmak suretiyle ağzın gözün yamulma sebebidir. Müzikal olarak Page'den daha aktif durumdaki Plant'in çok iyi solo albümlerle şahane bir yan yol açabilmiş olması, doğu müziğiyle olan temasları, genç müzisyenlerle takılmayı sevmesini seviyoruz. Keşke Page de müziğe bu kadar yakın kalabilseydi, onun eşsiz gitar ustalığından daha yeni şeyler duyabilseydik. Yine de arkalarında bıraktıkları muhteşem geçmişte o keşkelere yer yok.

1. Nobody's Fault but Mine
2. Thank You
3. No Quarter
4. Friends
5. Yallah
6. City Don't Cry
7. Since I've Been Loving You
8. The Battle of Evermore
9. Wonderful One
10. That's the Way
11. Gallows Pole
12. Four Sticks
13. Kashmir

22 Kasım 2022 Salı

Abraxas - Monte Carlo

 
İngiliz surf rock ve cumbia grubu Los Bitchos gitaristi Carolina Faruolo ve Seattle dolaylarından bir saykodelik, garaj, blues rock grubu olan Night Beats gitarist/vokalisti Danny Lee Blackwell'den oluşan Abraxas, yepyeni bir proje. 2017-2020 yılları arasında Los Bitchos'ta yer alan Faruolo, birkaç tekliden sonra grup daha albüm yapmadan ayrılmış. Grubun bence 2022'nin en iyi albümlerinden biri olan Let The Festivities Begin!'de yer almamış bu yüzden. Şimdiye dek 6 albüm çıkarmış olan Night Beats hakkında ise son albüm Outlaw R&B dışında pek bilgim yok. Ama garajdan çıkma şeylere şans vermek törelerimizdendir, zamanla arayı kapatırız. Faruolo ve Blackwell okyanus ötesinden birbirlerini takip eden müzisyenler ve keşke bir gün beraber çalışsak ne güzel olur diye düşünüyorlar. Araya Covid girince, sosyalleşmenin sadece online yollarla mümkün olduğu o izolasyon ve belirsizlik dönemlerinde Abraxas'ın temelleri atılıyor. Müzikal anlamda her ikisi de rengarenk insanlar oldukları için, beraber yaptıkları müzik de onlara benziyor. Cumbia'nın tropikal ritimleri ve klasik chicha sanatçılarının psychedelic aromasıyla büyüyen Uruguay doğumlu İngiliz müzisyen Faruolo, "Danny'nin parçalarımdan birine ilk kez vokal eklediğinde hissettiğim duyguyu hatırlıyorum" diyor. “Kışın ortasında yağmurlu Manchester'da kanepemde oturuyordum. Play tuşuna bastım ve şarkı kalbimi hoplattı. Anında özel hissettirdi ve daha da önemlisi, ikimizin de mükemmel bir portresi gibi geldi” diye ekliyor. Bu tasvir çok önemli. Zira tropikal gibi görünse de, bence sanki yağmurlu bir Manchester'a daha yakın bir egzotik atmosfer var müziklerinde.

Danny Lee Blackwell, Monte Carlo'nun ilham perileri için “ormanlar, sisle kaplı nehirler, geceleri gizlenen panterler, ıssız alışveriş merkezleri, neolitik kaleler ve kumdan aşınmış duvarlarla dolu bir dünya” diyerek olayı şiirselleştirmiş. Bu müzikte ararsan o şiirselliği de az çok bulursun. Cumbia, surf, psychedelic, exotica, western, latin rock, psych funk, garage pop, Khruangbin, Manu Chao, Los Bitchos, her şeyden biraz biraz mevcut. Bu muhteviyat benim için kaliteli zaman anlamına geliyor. Blackwell kendi kayıtlarını California'da, Faruolo ise Manchester'da yapmış. Kendi odalarında, stüdyolarda ayrı ayrı yaptıkları kayıtları farklı ses mühendisleri yardımıyla önce teker teker şarkılara, sonra da Monte Carlo albümüne dönüştürmüşler. Şartlar elverişli olduğunda canlı performanslara da sıcak bakıyorlar. Gerçi albümü dinleyince canlı kaydedildiğini sanmak bile çok normal. Tarzlarının birbirine uzak olduğu düşünülse de, her iki müzisyenin özellikle saykodelik ve garaj temelli özgürlüklerini şarkı formatında sunuş biçimleri benzerliklerle dolu. Her ne kadar Faruolo ayrıldıktan sonra dinlemiş olsam da Los Bitchos müziğine, her ne kadar sadece son albüm Outlaw R&B'yi dinlemiş (ve çok beğenmiş) olsam da Night Beats müziğine duyduğum hayranlığı başka bir albümde iç içe görüp pekiştirme fırsatı verdiği için Abraxas bence çok doğru bir proje olmuş.

Abraxas'ın en belirgin özelliği olan psychedelic cumbia tadını ilk iki şarkı Sunrise State (Of Mind) ve Mañana ile aldıktan sonra o tadın üzerine yeni lezzetler, baharatlar, mezeler eklenmeye başlıyor. Mesela La Estampida gibi space disco / sci-fi cumbia benzetmesi yapılabilecek nefis bir şarkı albüme çok yakışmış. Zaten grubun psychedelic anlayışı içinde, gitar tonlarının sıklıkla kozmik bir ambiyans içinde salınışının keyfi sürülüyor. Bir başka parlak an yaratan Prismatic bu kozmikliğin tepesine western gökyüzü yerleştiriyor. Dans etmemek, cumbia dansı bilmeyenler için oraya buraya sallanmak, emprovize dans figürleri çıkarmamak elde değil. İkinci yarı şimdilik biraz kendini tekrar eden şarkılardan oluşuyor görünse de, dinledikçe filizlenecekmiş gibi durdukları belli. Albümün en iyi şarkılarından ikisi olan Sultan ve kapanışı yapan Göbekli Tepe ise, adlarından da anlaşılacağı üzere Anadolu psych-rock motifleri taşıyan, Abraxas'ı yükselten besteler. Monte Carlo, bütün olarak çok iyi bir albüm. Bu bütünlük, içinde huzur, coşku, tazelik, aynı zamanda nostalji taşıyor. Bu projenin devamı gelir mi, Faruolo ve Blackwell fiziksel olarak yan yana gelip stüdyoya girer mi bilemiyoruz. Ama dileğimiz budur.

1. Sunrise State (Of Mind)
2. Mañana
3. Sultan
4. Monte Carlo
5. La Estampida
6. Hourglass
7. Prismatic
8. Yes
9. Golden
10. Fıji
11. Shapeshifter
12. Göbekli Tepe

6 Nisan 2022 Çarşamba

Şatellites - Şatellites

 
Önce Şatellites diye bir grup ismi görüp şaşırırsınız. Sonra 70'li yılların 45'liklerinden esinlenilmiş albüm kapağını görünce o yıllara ait bir Türk grup olduğunu sanıp maden bulmuş gibi sevinirsiniz. Zaten şarkı isimleri de Hüdayda, Yekte, Zühtü falan olunca yüksek ihtimalle bu Türk Halk Müziği şarkıları funk, psychedelic pop, elektro saz dokunuşlarıyla yeniden yorumlanmıştır ki, çok severiz. Her ne kadar kendileri hakkında artık yeter seviyesine gelmeye başladığımızı hisseder gibi olduysak da Altın Gün sayesinde bu cover hoşluklarına aşinayız. Neyse, sandığımızın aksine Şatellites, Tel Avivli altı müzisyenden oluşuyor ve albüm 70'lere değil 2022'nin 1 Nisan'ına ait. Tel Aviv ve Türk müziği denince aklıma direkt Ouzo Bazooka ile, daha çok da grubun Türk müziği aşığı lideri Uri Brauner Kinrot ile bir bağlantıları olabileceği geldi. Öyle bir bilgiye rastlamadım. Şatellites'ın lideri ise albümdeki elektrik ve akustik bağlamaları, aynı zamanda buzukileri çalan Itamar Kluger... Kendisi Doğu Karadeniz sahili boyunca uzanan Kaçkar Dağlarında gezerken sazı keşfetmiş, birkaç yıl sonra da bu projeyi hayata geçirmeye karar vermiş. Yafa/Tel Aviv kırsalıyla Türkiye'nin bağrında bir anıt misali duran iki müzik kültürünün buluşması sonucu ortaya 10 şarkılık kendi adını taşıyan ilk albüm Şatellites çıkmış.

1930'larda elektriklenen gitarın yarattığı devrime benzer şekilde, 1960'lardaki sazın elektrifikasyonu Ortadoğu'nun içinde yanıp tutuşan ama malum sebeplerden dolayı (en belirgini satanist bir günah olarak yaftalanması) bir türlü ortaya çıkamayan rock müziğin etnik kanadında patlama yarattı. Geleneksel Anadolu halk müziğinin stilini, ritmini, gamını daha önce gidilmemiş yerlere götüren bu harman, özellikle Anadolu Rock adıyla bu geniş coğrafyada kabul gördü. 70'lerin Türk Halk Müziği ile saykodelik disko kültürünün harmanlanışı da inanılmazdır. Dünyada bu türün bir benzeri daha olmadı. Buradan ilham alan güncel grupların çoğu Avrupa'dan ya da Ortadoğu'dan çıktı. Farklı milletlerden müzisyenlerin oluşturduğu gruplar kadar, tek bir coğrafyadan çıkan ve başka kültürlere ait şarkılara el atan cesur gruplar da oldu. İkinci gruba dahil ettiğimiz Şatellites aslında coğrafya itibariyle Türk kültürüne çok da uzak sayılmaz. Ancak özellikle Itamar Kluger bu müziği o kadar güzel etüt etmiş ki, enstrümantal ya da vokalli, halk müziği veya pop fark etmeksizin o altın yılların ruhuyla oluşturduğu grubunun ilk albümündeki 10 adet yorum bunun kanıtı.


Hüdayda, Zühtü, Yekte gibi söz konusu doğu-batı sentezini kendi açısından güncellemeye yeltenen müzisyenlerin başvurduğu önemli kaynakları bu albümde de görmekteyiz. Zira bu tarz grupların sahip olduğu, funk, rock, groove, disko, sayko ne varsa göstermeye çok müsait bir alt ve üst yapı bu türkülerin mayasında var olan bir şey. Şatellites bu hazineleri boşa harcamamış hatta onlara kendi doğaçlama kapasitesinden de bir şeyler katmış. Mesela Disco Arabesque tam da adı gibi bir şarkı. Ne oraya ne buraya, hem oraya hem buraya ait bir yorum. Kamuran Akkor'un 1992 yılında çıkan Tatlıdır Tatlı albümünde meşhur ettiği Olurmu Dersin (normalde "mu" eki ayrı yazılır ama şakının orijinal ve yeniden yorumları hep bitişik yazılmış), Kluger'in buzukisi, solist Yuli Shafriri'nin yeni Türkçe öğrenen yabancı aksanı eşliğinde enfes bir yorum olmuş. Shafriri'nin şarkılardaki bu aksan meselesi sevimliliği sayesinde itici olmaktan sıyrılıyor. Zafer Dilek ve Alpay'dan olağanüstü versiyonlarını duyduğumuz, hatta Altın Gün'ün Yol albümünde çok hoş bir yorumunu gördüğümüz Yekte'yi enstrümantal yapma fikri de çok tutmuş bana kalırsa.

Açılıştaki Big Baglama ve Seni Sen Olduğun İçin Sevdim adlı şarkıların normalde kime ait olduklarını merak ettim ve orijinallerini dinlemek isterim. Albümün son iki şarkısı daha yavaş yorumlardan seçilmiş. Yağmur Yağar Taş Üstüne nefis bir psychedelic zerafet, hele de kapanışta yer alan, sadece Kluger'in elektro bağlaması ile Shafriri'nin ninni tonundaki sesiyle Cecom ise 3 dakikalık bir büyü adeta. Onların da orijinallerini radara almak lazım. İşte bu gruplar bu işe de yarıyorlar bir bakıma. Şatellites, tanıtım yazılarında müziklerinin özünde Türk müziği olmadığını, tam tersine mümkün olduğu kadar türe yakın olmaya çalıştıklarını vurgulamışlar. Tek amaçlarının bu muhteşem kültürü onurlandırmak, dünyaya daha erişilebilir ve ulaşılabilir bir şekilde sunmak olduğunu belirtmişler. İçinde olduğumuz halde bizim bile ıskaladığımız nice sıkı şarkıyı bulup gün yüzüne çıkarıyor, onlara kendi yorumlarını katıyor, dünyaya sunuyorlar. Altın Gün şimdilik bunu yapan en tanınmış oluşum. Kendi adıma hiç şikayetçi değilim. Ama isterim ki, Ouzo Bazooka gibi veya Avustralyalı King Gizzard & The Lizard Wizard'ın Flying Microtonal Banana albümünde yaptığı gibi bu şahane karışım sırf bir nostalji olmaktan çıksın, kendi yazdıkları özgün bestelerde kendini göstersin. Belki ileride Şatellites da bu yola girer. (Lütfen girsin!) Diğer türlü Türk müziğinde malzeme kullan kullan bitmez. Bu malzemeden üretecekleri kendilerine has materyaller daha ilginç olmaz mı?

1. Big Baglama
2. Hudayda
3. Disco Arabesque
4. Olurmu Dersin
5. Zuhtu
6. Seni Sen Olduğun İçin Sevdim
7. Yar Oi
8. Yekte
9. Yağmur Yağar Taş Üstüne
10. Cecom

10 Ekim 2021 Pazar

Hayajan - Khusouf Al-Ard

 
2013 yılına ait ilk albümleri Ya Bay'dan bahsedeli birkaç ay oldu ama Hayajan sevgim bitmedi. 2019'da çıkardıkları Khusouf Al-Ard da Ya Bay kadar içime işleyen şarkılardan oluştuğu için onun hakkını da teslim etmek istedim. 10 şarkı 35 dakikalık bu albüm için Ya Bay'dan biraz daha kolay benimsenebilir ve sindirilebilir benzeri bir yorumda bulunmuştum. Bunu bir zayıflık veya eksiklik olarak görmüyorum. Sadece Ya Bay'daki progressive ve psychedelic keskinlik onu daha olgun gösterebiliyordu bana göre. Yine buradan Khusouf Al-Ard'ın olgun olmadığını düşündüğüm anlaşılmasın. Kısaca kalite kelimesinin her iki albümü de kapsadığını söyleyerek işin içinden çıkalım olsun bitsin. Her iki albüm arasında 6 yıl olmasına rağmen form kaybı yaşamadan sanki kaldıkları yerden devam etmişler gibi bir albüm Khusouf Al-Ard... İlk albüm için "solist Alaa Wardi'nin sesini şarkılardan çıkarsak hiç kimse Hayajan'a Ortadoğulu bir grup diyemez" demiştim. Bu albümde de adeta bir Ortadoğu enstrümanı gibi nağmelerle, iniş çıkışlarla orkestra şefi gibi şarkılara kimlik veren Alaa Wardi, rock ve pop vokal hakimiyeti konusunda yeteneklerini yine konuşturuyor.

Kurdeleyi kesen Yalla Bina, synth ve ritm itibariyle inceden bir disko havası verince azıcık yadırgadım. Şikayetçi değilim ama ilk albümden kalma beklentilerime hafif bir ters köşe yaptıkları için de sevindim. Üstelik ilerleyen dakikalarda birbirinden şık El-Hob Mawjoud ve Al-Ghabah'da da bu gitarlı Ortadoğu diskosunun çok iyi biçimde kurgulanışını görünce Hayajan'ın vizyonuna bir defa daha tav oldum. O synth ve gitar uyumundan faydalanma şekilleri 80'ler pop/new wave yaşanmışlıklarına hiç de uzak değil. Keza, Ardon Wahed, Zubalah ve özellikle çakmak yakıp havada bir sağa bir sola sallayarak coşkuyla nakaratına eşlik edilesi Jibna Al-Eid yine 80'lerin mid-tempo pop rock nostaljisine satır aralarında şahane atıflarda bulunan şarkılar. Bu durum ilk albümde de vardı ama nasıl orada rock başrolünde bunlar yaşanıyorsa, bu albümde pop başrolünde yaşanıyor. Oya gibi işlenmiş, zekice planlanmış, sahip olması gereken ruh katılmış, hazmı kolay ama bir şekilde o lezzetli tadını unutturup bir sonraki tadımda kendini tekrar hatırlatacak türden şarkıların hastasıyız. Doktorumuz Hayajan ise albüm boyunca bizi tedavi ve taburcu ediyor.

Albüm geneline hakim pop, pop rock ve indie rock kalıplarının yanında başka şahane dokunuşlar da mevcut. Tuşlulardaki becerilerini de dosta düşmana duyuran albümde yan karakter olarak göz dolduran bu synth çeşnisi, Insan'da doğrudan nefis bir synthpop kimliği kazanıyor. İlk 25 saniyesiyle bana eyvah dedirten, ancak birden tatlı bir pop akışkanlığı kazanan, nakaratıyla zirve yapan, 3. dakikasından sonra harikulade bir progressive rock dönüşümü yaşayan 5 dakikalık Mashakel ile o kimliği pasaporta çeviriyor. Albümün bir başka özel parçası da, Alaa Wardi'nin sanki kendi dijital versiyonuyla birlikte söylediği sakin, gizemli, finale doğru tüyleri diken diken eden yükselişiyle Kbirna... Zaten Wardi, ilk albüm de dahil, tüm şarkılara damga, imza, mühür ne varsa vuran vokal yelpazesiyle tam bir kahraman. A capella tarzında Fi Ba7ri (2015) adında bir solo LP'si, Madinat Al-Salah (2016) adında da bir solo EP'si olan Wardi, nasıl profesyonel bir vokal olduğunu gösteriyor. Yine de onu Hajayan şarkılarında duymanın keyfi bu sololarda yok. İki muhteşem albümü arasında 6 yıl bulunan Hayajan, başlarına bir iş gelmezse bu örüntüye göre üçüncü albümünü 2025'te falan çıkaracak. O kadara ya da daha erkenine ömrümüz yeter mi bilinmez. Ama eldeki bu iki albüm, onlarca albümü olan bir sürü grubun külliyatına rahmet okutacak kadar kaliteli ve tutkulu.

1. Yalla Bina
2. Ardon Wahed
3. Zubalah
4. Insan
5. El-Hob Mawjoud
6. Jibna Al-Eid
7. Mashakel
8. Al-Ghabah
9. Kbirna
10. Dinya Mosh Aminah

11 Eylül 2021 Cumartesi

Ouzo Bazooka - Dalya

 
Tel Aviv'den çıkan en güzel şey olan Ouzo Bazooka, hiç çaktırmadan albüm yapmış ve adını da Dalya koymuş. Uri Brauner Kinrot ve saz arkadaşları hakkında artık daha ne söyleyebilirim derken her yaptıkları albümden sonra yine kendimi bir şeyler yazarken buluyorum. Yazacaklarım öyle yeni şeyler içermiyor. Zaten Ouzo Bazooka (2014) ve Transporter (2019) albümleri çıktığında yine gaza gelip ağzıma geleni söylemiştim. Ouzo Bazooka müziğini ne kadar sevdiğimi göstermenin basit bir şekli sadece. Tek kişilik bir karşılama yapıyorum kendimce. Hani bir cümle bile yazsam içim rahat edecek. Psychedelic kapaklarıyla birdenbire karşıma çıkan her Ouzo Bazooka albümüne saniyesinde atlayıp hepsinden büyük keyif aldım. Dalya için de aynısı oldu. Ama albümde sadece 6 şarkı görünce önce EP sandım ki, 2018 tarihli 5 şarkılık Songs From 1001 Nights EP'sinden pek memnun olmadığım için biraz endişeye sürüklendim açıkçası. En kısası 5 dakika olan 34 dakikalık Dalya, belki en iyi Ouzo Bazooka albümü değil. Ama onlardan ne bekliyorsam bulduğum bir albüm.

Açılışa koydukları ve albümden takriben 1-2 hafta önce dinleme fırsatı bulduğum Monsters, elektro saz aromalı gitarın hipnotize edici döngüsel melodisiyle "mind blowing" kabilinden saykodelik bir canavar adeta. Gitarın o tonu ve çıkardığı ezgiler, grubun müziğini Ortadoğu aşinalığıyla birlikte bize çok yaklaştırıyor. Bunu albümün tamamı, hatta Ouzo Bazooka müziği için de söylüyoruz. Uri Brauner Kinrot'un Selda Bağcan ve Erkin Koray hayranlığı, Ouzo Bazooka ismini duyan hemen herkesin bildiği bir şey. Yine bu Bağcan / Koray hayranlığını çok iyi dönüştüren, özellikle 2017 tarihli Flying Microtonal Banana albümünde olağanüstü işler çeviren Avustralyalı grup King Gizzard and The Lizard Wizard'a da buradan selam gönderelim. Anadolu Rock o kadar özgün, organik, orijinal, benzersiz bir türdü ki, Ouzo Bazooka gibi Ortadoğu menşeili bir grubun genlerindeki yatkınlık neyse de, Avustralyalı bir grubun bu türü etüt edişindeki başarı yabana atılır gibi değil. Anadolu rock kavramını canlı tutmaya yeltenenlerin ve bunu büyük oranda başaranların Anadolu dışından olmaları da ayrıca düşündürücü diyerek mesaj verelim. Selam göndermeler, mesaj vermeler, bunlar hep dış güçlerin müziğimize olan bu tip saldırılarından kaynaklı endişeler.

Fazla boş yapmayıp Dalya'ya dönersek, Monsters ile birlikte en beğendiğim şarkılardan olan It's A Menace'ın harikulade Anadolu Rock karakterleri, sırıtmayan İngilizce liriklerle ve yer yer elektrik dokunuşlarla kendi şeklini şemalini ortaya koyuyor. Albüm geneli bu şekle sonuna kadar sahip çıkıyor. Peş peşe gelen iki enstrümantal parça Alhagamal ve Kruv, içlerinde sanki başka parçalar taşıyormuşçasına boyutlu ve güçlüler. Vokal olsa veya olmasa ne fark ederdi diye düşündüren bu şarkılar, her iki durumda da iyi olabileceklerini hissettiriyorlar. Belki vokalli şarkılar daha belli rotalar çiziyor olabilir. Ama çok iyi bir kapanış yapan Nine da dahil tüm vokalli şarkılar bu albümde kendi rotalarını öyle iyi çiziyorlar ki, nereye gittiklerinden ziyade nasıl gittikleri üzerine çalıp söylüyorlar sanki. Neden sadece 6 şarkı diye duyduğum üzüntü, şarkıların yarattığı geniş alanların saykodelik, kozmik ve progressive hissiyatlarla doldurulduğunu görünce yerini tatlı bir doygunluğa bıraktı. Dalya'nın 12 şarkılık bir albüm olduğunu düşününce uykularım kaçıyor. Ama elimizdeki şu 6 şarkılık albüm bile görevini yerine getirdikten sonra dinleyicisine rahat bir uyku çektirme konforuna sahip.

1. Monsters
2. Million Years of Light
3. Alhagamal
4. Kuv
5. It's a Menace
6. Nine

18 Şubat 2021 Perşembe

Hayajan - Ya Bay

 
Albüm avına çıktığım günlerden birinde sardıra sardıra dinlediğim 8-10 kötü albüm sonrası tam bunalmışken karşıma Hayajan diye bir grubun Khusouf Al-Ard adlı 2019'da yayınlanan albümü çıktı. Hangi Ortadoğu ülkesine ait olduğuna bakmadan başladığım 10 şarkılık albüm öyle bir aktı ki, değil sardırmak, bitince tekrar dinlemek istedim. Ama 2013 tarihli Ya Bay adlı yine 10 şarkılık bir albümleri daha olduğunu görünce hemen ona yumuldum. Daha ilk şarkı Ya 7Weneh ile de resmen abandone oldum. Böylesi ilk albümde bile yoktu. Bu albüm de akıyordu ama akarken mükemmel manzaralar yaratıyor, her şarkı içinde zamanla keşfedilecek onlarca detay sakladığını belli ediyordu. İki albümünü de çok sevdiğim Hayajan'ı araştırınca Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan karışımı beş müzisyenden oluştuğunu öğrendim. Her ne kadar sözler Arapça olsa da, iki albüm de sound olarak "batının iyi yönlerini almış" harika rock şarkılarından oluşuyordu. Takip etmeye değecek yeni bir grup daha kazanmanın sevinciyle biraz daha yoğun, olgun ve karizmatik bulduğum ilk albüm Ya Bay'dan bahsetmek istedim.

Hayajan müziği şaşırtıcı biçimde Ortadoğu oryantalizminden uzak, bildiğin Amerikan/İngiliz gruplarına (ama birinci sınıf olanlarına) ait alternative/indie/pop rock kimliğinde. Ama bu kimlik, Riyadlı solist Alaa Wardi'nin nağmeli Arapça vokaliyle şahane bir kimya yaratıyor. Onun kattığı bu melezlik, şarkıları olduğundan daha orijinal bir seviyeye taşıyor. Üstelik sadece Ortadoğu gırtlağı değil, çok güçlü ve yelpazesi geniş bir rock sesine sahip kendisi. Açılışı yapan, ne kadar övsem az gelecek Ya 7Weneh'in muhteşem karakterinde bu sesin payı da çok büyük. Doğu enstrümanları kullanmadan, gitar, bas, davul ile tasarlanmış şarkılar, dümdüz batı mantığı ile değil, katmanlı ve ruhu olan temeller üzerine inşa edilmiş. Hatta Alaa Wardi'nin sesini şarkılardan çıkarsak hiç kimse Hayajan'a Ortadoğulu bir grup diyemez. İşte karakter sahibi olan, o karakteri söylediği şarkılara da zerk eden vokaller de böyledir. Bu doğu batı sentezi, hem birbirinden bağımsız olup, biraz da ironik biçimde hem de enfes bir bütünlük sağlayabildiği için Hayajan'ın çok özel gruplardan biri olduğunu söylemek gerek.

Albümün süperstarı Ya 7weneh olabilir ama olay sadece ondan ibaret değil. Özellikle Wel Loom Ramani, Ween Min eSneen, Wyama üçlüsü harikulade dizayn edilmiş, progressive rock temaslı pop rock dokularıyla pratiğe dökülmüş kaya gibi besteler. Tutkulu bir balad olan Ween El-Kalam, funky incelikler taşıyan Safina ve Fish Majal, bana 80'lerin Scorpions slowlarını anımsatan Risala bu el emeği göz nuru albümün diğer güzellikleri. Ya Bay'ın son iki şarkısı da coverlardan oluşuyor. İlki, orijinali neydi ki coverı ne olsun dediğim, belki de albümün en zayıf halkası olan Radiohead şarkısı Nude'un (2007 In Rainbow albümünden) Arapça yeniden yorumu. Ama diğeri, mükemmel bir kapanış yapan, Pink Floyd'un efsanevi albümlerinden 1979 tarihli The Wall'da yer alan Comfortably Numb yorumu. Aslına sadık, bu sayede müzikal yönden o epik rock atmosferini yakalamış, Arapça liriklerle de o sözü edilen güçlü kimyayı yakalamış enfes bir cover. Ya Bay'a şayet 2013 yılında rastlasaydım, bana göre 2103'ün en iyi albümleri, Ya 7Weneh'i de aynı yılın en iyi şarkıları arasında üst sıralara koyardım. Bunun gibi başka hangi albümleri/şarkıları kaçırmış olmanın gizemine yeniden vurulmamızı sağlayan böyle keşifler insana tarifi zor bir keyif veriyor.

1. Ya 7Weneh
2. Wel Loom Ramani
3. Safina
4. Fish Majal
5. Ween El-Kalam
6. Risala
7. Ween Min eSneen
8. Wyama
9. Nude
10. Comfortably Numb

27 Aralık 2020 Pazar

Bafang - Elektrik Makossa


Fransız anne ile Kamerunlu babanın iki oğlu olan Lancelot ve Enguerran Harre'dan oluşan Bafang, çok kötü geçen 2020'nin son günlerinde tanıştığım harikulade bir rock duosu. Kamerun şehri Bafang kökenli olup Évreux/Fransa da büyüyen kardeşler, buradaki Afrika ve batı kültürüyle iç içe bir hayat yaşamaya başladılar. Bu hayatın içinde Manu Dibango, Francis Bebey, Toto Guillaume, Charlotte Dipanda gibi isimlerin plakları, ayrıca aileyi bir arada tutan "bikutsi" ve "makossa" adlı yerel Kamerun müzikleri de önemli yere sahipti. İki kardeşin şu aralar Londra'daki Voice Of Africa programının yapımcılığını yapan büyük ağabeyleri zamanında onları Fela Kuti'nin isyankar müziğiyle tanıştırdı. 13 Ekim 1966'da Jimi Hendrix'in konser için Évreux'ya gelmesi, bu şehrin tarihinde unutulmaz bir yer tuttuğu için Harre kardeşlere kadar ulaşan bu efsanevi olay onları rock müziğe daha da yaklaştırdı. Hayatlarında tek tutku olan basketbol, Voodoo Child CD'sini dinlemelerinden sonra yerini müziğe bıraktı. Kafa dengi iki kardeş için Jimi Hendrix tam bir dönüm noktasıydı.

Ergenlik çağlarında Enguerran'ın davul, Lancelot'un gitar çaldığı, bir arkadaşlarının da bas gitarla eşlik ettiği bir gup kurup mini konserler vermeye başladılar. Kendi kendilerine Led Zeppelin ve Deep Purple'ı referans belirleyerek hard rock yapıyorlardı. Evlerine 500 metre mesafedeki prova odalarında 10 yıl boyunca her gün buluşup çaldılar. Etrafları çok kalabalık değildi ama o masum özgüvenleri yerindeydi ve aileleri hep destek oldu onlara. Ailecek ara sıra memleketleri Kamerun'a giderlerdi. Lezzetli yerel yemekleri kadar müzikleriyle de yakından ilgiliydiler. Bikutsi ve makossa kültürünü, içlerinde yanıp tutuşan rock ateşiyle buluşturma fikri de bu Évreux - Bafang hattında gidip geldikçe oluştu. Kökleriyle daha sağlam bağlar oluşturdular. Kamerun diyasporası dünyanın her yerine, Kanada, İngiltere hatta Rusya'ya kadar yayılmıştı. Onlara da bu geniş ailenin nimetlerinden faydalanmaya çalıştılar. Enguerran, Sahra, Fas, İstanbul diye sürekli gezerken, Lancelot Norveçli bir kıza aşık oldu. İki kardeş, gezmeyi bırakıp bir araya geldiklerinde kendilerini saatlerce bir odaya kilitleyip müzikal fikirlerini paylaşıyor, bunları müzik yaparak pratiğe döküyorlardı. Jam seansları sırasında ortaya çıkan parçaları bütün hale getirmek, lirikleri Fransızca yazıp sonra çevirmek, ortaya çıkacak farklılıkları dengelemek iki kardeş için tutkulu bir yaşam biçimi haline gelmeye başladı.


2017'de Fransa'nın Caen şehrinde düzenlenen bir organizasyonda ilk ödüllerini aldıktan ve sahnede gerçekleştirdikleri performanstan sonra daha terleri bile kurumadan önlerini bir adam kesti. Bu adam, 1979'da kurulan, her yıl Aralık ayında Rennes kentinde 3-4 gün süren müzik festivali Rencontres Trans Musicales'in kurucu ortağı Jean-Louis Brossard'dı... Brossard onları tebrik etmekle kalmadı, tam bir organizasyon desteği sağlayarak daha geniş kitlelere ulaşmaları için gerekli çalışmaları başlattı. Ben de olsam aynısını yapardım. Zira 2020 Kasım sonlarında çıkardıkları ilk albümleri Elektrik Makossa'yı kaynak alırsak ortada o kadar güçlü bir müzik var ki, bu müziği Edirne'den Kars'a, Jüpiter'den Mars'a cümle alem duysun diye yapımcı musluklarını açmak çok doğru bir hareket olurdu. Albümde yer alan 10 şarkının 10'u da müthiş bir enerjinin, zeka ve duygu dolu bir doğu-batı sentezi rock ruhunun eseri olarak göz kamaştırıyor. Yamela ile başlayan albüm, bu şarkının vereceği fikir üzerine batı yönü bir miktar daha ağır basmış rock algısı yaratabilir. Bu algının orijinal dil kullanımı ile dengelenmeye çalışıldığı da söylenebilir. Lakin o harika Yamela'nın da açıkça ifade ettiği gibi önümüzde ne doğuyu, ne de batıyı amaç edinmiş, bunları sadece araç olarak kullanıp Bafang olmuş kendine has bir müzikten söz etmek hiç de yanlış olmaz.

Afrobeat kültürünün rock ile buluşmasından, bikutsi ve makossa türlerinin öncelikle bir dans müziği oluşlarından en iyi versiyonlarla faydalanmaları Bafang'ın en belirgin özelliği. Hemen her şarkıda dans edilebilen bir rock ritmine kaptırabildiğimiz gibi, hemen her şarkıda oturup dinlenebilecek kalitede etnik rock lezzetleri de duyuluyor. Özellikle International Makossa, Bamileke Nation, Njounjou Dance şarkılarında bir gıdım daha hissedilen bu dans tadı aslında her şarkıda türlü şekillerde önümüze çıkıyor, hatta önümüzden hiç çekilmiyor. Yine bir gıdım olmak suretiyle Mbasso ve Ngo Mee'de Brezilya rock (latin rock'tan bazı ayrıksı yönleri olduğu için Brezilya rock) baharatlığı genzime bayram ettirdi. Sabaha karşı 3-4 arasında yazdıkları muhteşem Ibabemba, eğer Red Hot Chili Peppers Kamerun'da doğsaydı nasıl olurdu sorusunun cevaplarından biri sanki. Bitmiyor! Vokal tasarımlarının da en az müzikleri kadar özenli ve catchy olduğunu hatırlatan Mounaye, içinde western ve blues sosları barındıran, içten içe şahane bir gerilim taşıyan, sinematik yoğunluğuyla olağanüstü bir progressive afrorock olan Sifa, albümün diğer yıldızları. Elbet diğerlerinden bir adım öne çıkan şarkılar var. Ama günün sonunda Elektrik Makossa içinde 10 adet yıldızın olduğu bir albüm. Bittikten sonra bile kafada dönüp duruyor. Harikulade bir yaratıcılık, emek, enerji, coşku ürünü ve belki de bu yüzden hiç bir yıl sonu en iyiler listesinde yer almayacak.

1. Yamela
2. International Makossa
3. Mbasso
4. Ngo Mee
5. Bamileke Nation
6. Ibabemba
7. Njounjou Dance
8. Sifa
9. Mounaye
10. Zanga

12 Haziran 2020 Cuma

TootArd - Migrant Birds


Benim için 2017'nin en iyi 5 albümünden biri olan Laissez Passer'den üç yıl sonra Golan Tepelerinden Hasan ve Rami Nakhleh kardeşlerin kurduğu dört kişilik TootArd, yeni albümleri Migrant Birds'ü çıkardı. Laissez Passer'in blues, rock, tuareg enerjisi mükemmeldi ve bu türü seven kitleye büyük bir müjde gibiydi. Her dinlediğimde yeni şeyler bulduğum, zamansızlığına hayran olduğum, sanki ilk kez dinliyormuş gibi heyecanlandığım inanılmaz bir albümdür. Bu yüzden Migrant Birds'ün çıkacağını duyduğum andan beri tırnaklarımı kemiriyordum. Ama ilk şarkı Moonlight'ı dinlediğimde gerçek bir dumur yaşadım. Laissez Passer ile alakası olmayan, eski usül oryantal synth pop bir şarkı duymayı hiç beklememekle beraber, belki ters köşe yapıp önce böyle bir değişiklik tercih etmişlerdir diye düşündüm. Albüm kapağında sadece Nakhleh kardeşlerin olması da bir şeylerin değiştiği sinyallerini veriyordu. Lakin albümün hikayesini okuyunca, en önemlisi de tıpkı Laissez Passer gibi albümle çok sık vakit geçirip alıştıkça kendilerine olan hayranlığım bir kat daha arttı.

Migrant Birds'de bu defa iki kardeş kendi başlarına bir albüm yapmaya karar vermiş. Üstelik 80'lerin Orta Doğu coğrafyasında kendi altın çağını yaşayan disko müziğinden oluşan şarkılar yazmışlar. Hasan bu radikal değişikliği şöyle anlatmış: "Laissez Passer'den sonra Rami ve ben farklı şeyler dinlemek istedik. Eskilere ait dans müziğiyle çok ilgiliydik. Küçükken 80'lere ait hitlerin yer aldığı karışık kasetleri döndürür döndürür dinlerdik. Söyleyenleri bilmezdik ama şarkıları ezberlemiştik. Çoğu da dans müziğiydi. O zamanlar ailemizin PSR-62 çeyrek tonlu oryantal model synthesizerı vardı ve çocukluğumda onu çalmayı çok severdim. Hala bizim ailede onun bir benzeri vardır. Kendime yeni bir tane aldım ve böylece Migrant Birds ortaya çıktı." Özellikle dönemin önemli keyboardistleri olan Magdi al-Husseini ve Ihsan Al-Munzer'den etkilendiğini söyleyen Hasan, 80'ler Beyrut veya Kahire eğlence mekanlarını, diskolarını kasıp kavuran bu müziğin ruhuna sadık biçimde modernize edilmiş hallerini kardeşi Rami ile birlikte canlandırmak istemiş. Hasan tüm synthesizerları çalarken, davulcu Rami de kendi bölümlerini çaldıktan sonra bunları drum machine ve kitlerle mikslemiş. Hasan için ilk albümü sürükleyen gitardan kopmuş olmak aslında kopmak değil, sadece aynı yazış ve çalış coşkusunun keyboard tuşlarına yansımış, belli ölçeklerde oryantal özlerini ziyaret ediş şekli olmuş sanki. Dinledikçe bunu anlamak hiç de zor değil.


İlk dinleyişte 80'lere ait kına gecesi, düğün salonu repertuarlarını andıran şarkıların cirit attığı bir oyun havası albümü minvalinde görünse de, bu şarkıları yapan adamların Laissez Passer'i yapan adamlarla aynı olmasının getirdiği bilincin sabırla birleşmesi sonucu bambaşka bir dünyaya adım atmak kaçınılmaz. Dürüst olmak gerekirse ilk başta bunun nasıl sonuçlanacağı yönünde endişelerim vardı. Ama başta Babe, Moonlight, Trouble Watan, Emotional Twist, Kiss olmak üzere 12 şarkının hepsinin kendi ruhunu ortaya koymuş şarkılar olduğunu anlamak zaman istiyor. Özellikle Kiss, Wanderlust, Pretty Woman, Ya Ghali biraz daha modern mutfakta pişmiş izlenimi veriyorlar. Fakat en modern olanında bile o oryantal lezzetin kaybedilmediği, ekstra baharatlarla macera aranmadığı, sadece ufak tefek dokunuşlarla bir süre sonra oluşacak tekdüzeliğe ustalıkla müdahale edildiği anlaşılıyor. Albümün tek enstrümantal şarkısı olan Stone Heap Of The Wild Cat yani Arapçası “Rujm el-Hiri” (Vahşi Kedi Taş Yığını) olan, kardeşlerin Golan Tepelerinde büyüdükleri yere yakın konumda, eşmerkezli taş çemberlerden oluşan eski bir megalitik anıttan esinlenilen şarkı ise bana progressive synth pop gibi gelen bir iş. Ya Ghali ve kapanıştaki Remote Love ise albümün iki slow dans şarkısı olarak çok hoş bir çeşni oluşturuyorlar.

Migrant Birds'ün lirik teması ise adından anlaşılacağı üzere özgürlük. Göçmen kuşların insanlarla özdeşleştirilmesi günümüzde pek pozitif anlamlar taşımasa da, yıllarca vatansız, pasaportsuz, adı konmamış, özgürlüğü "laissez passer" belgesine bağlı, 19 yaşında Kudüs'e, Haifa'ya gitmiş, oradan Avrupa'ya yerleşmiş ama Golan Tepelerinde kalmış ailesinden, özünden kopmamış Hasan için bir göçmen kuş olmasının anlamları çok daha geniş kapsamlı. Arapça şarkılarında özgürlüğü sosyal yaşam, aşk, kadın, eşcinsel özgürlüğü ayırt etmeden dile getiriyor olması albümün pop konsepti yanında liriksel açıdan da bir özgürlük konsepti taşıdığını gösteriyor. Süper bir yerel blues rock müzikten 80'ler Lübnan ve Mısır etkilerinin yoğun olduğu bir pop konseptine geçen TootArd, şimdilik civardaki 22 Arap ülkesinden sadece dördünde konser verebilmiş. Ama yakında Hasan İsviçre vatandaşlığına geçerek hem hayatında ilk kez bir pasaport sahibi olacak, hem de göçmen kuş gibi ülke ülke gezerek müziğini oralara taşıyacak. 80'ler semalarında, Yamaha diyarlarında, otantik tavernalarda nefis bir yolculuğa çıkaran Migrant Birds de Laissez Passer gibi tüm dünyaya ulaşacak. Benim en çok merak ettiğim üçüncü albüm acaba hangi yoldan gidecek ya da bu iki yolu ortak bir noktada mı buluşturacak?

1. Moonlight
2. Emotional Twist
3. Open Sesame
4. Wanderlust
5. Trouble Watan
6. Pretty Woman
7. Kiss
8. Babe
9. Ya Ghali
10. Red Sea Disco
11. Stone Heap of the Wild Cat
12. Remote Love

25 Mart 2020 Çarşamba

Manu Chao - Clandestino


1961 Paris doğumlu José-Manuel Thomas Arthur Chao, ya da bilinen adıyla Manu Chao, İspanya kökenli bir Fransız müzisyen olarak 90'ların sonunda çıkardığı ilk solo albümü Clandestino ile bağımsızlığını güçlü biçimde ilan etmiş harikulade bir müzisyen ve aktivist. Bu ilan öncesinde yapmış olduklarına şöyle bir bakalım. Ailesi o doğmadan kısa bir süre önce Franco diktatörlüğündeki İspanya'dan kaçıp Paris'e yerleşmiş. Yazar ve gazeteci olan babası Ramón Chao'nun sanatçılar ve entelektüellerden oluşan eş dost çevresi, Manu'nun büyüme çağlarında hep etrafındaymış. Müziğin bu etkileşimlerin önemli bir parçası olduğunu söylemeye gerek yok. Yaşıtları dönemin popüler şarkıcı ve gruplarını dinlerken, Manu'nun favori müzisyeni Kübalı piyanist şarkıcı Bola de Nieve'ymiş mesela. Müzik kariyerine Paris sokaklarında müzisyenlik yaparak başlayan Manu Chao, 1984-86 arasında Hot Pants isimli grubuyla iki albüm, 1985-90 arasında da Los Crayos adlı grupla da dört albüm yapmış. Bu gruplarda çeşitli dilleri ve müzik türlerini tecrübe etmiş. Bir yandan da kardeşi Antoine Chao ve arkadaşlarıyla birlikte 1986-95 arasında aktif olan, dört stüdyo, bir de konser albümü çıkaran Mano Negra serüveni başlamış. Özellikle Avrupa'da çok sükse yapan, latin alternative, alternative rock, folk punk, pop rap türünde çok iyi şarkılar çıkaran Mano Negra, türlü başarılara imza attıktan sonra 1995'te Antoine'in de içlerinde olduğu grup üyelerinin çoğunun ayrılmasıyla dağılmıştı. Ama Manu Chao için bazı şeyler yeni başlıyordu.

Madrid'e dönen Chao, burada Mano Negra'dan bazı grup arkadaşlarıyla birlikte Radio Bemba Sound System adındaki grubunu kurdu. Bu isim, Küba Devrimi sırasında Fidel Castro ve Che Guevara tarafından Sierra Maestra'da kullanılan iletişim sisteminden geliyordu. Bunun yanında Meksika'dan Tijuana No!, Brezilya'dan Skunk, Arjantin'den Todos Tus Muertos gibi yerel ska, punk, rock, reggae gruplarıyla da temas halindeydi. Chao'nun amacı, farklı kültürlere ait müziklerden, sokak ve bar şarkıları formatında şarkılar yazıp söylemekti. Bu ortak kimyadan ve prensipten olağanüstü şarkılar çıktı. O şarkılar da grup ismi kullanılmadan, Manu Chao'nun kendi adıyla Clandestino (Yeraltı) ismi verilerek Ekim 1998'de piyasaya sürüldü. 16 şarkılık albümde İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce dilleri, "soundbite" denen minik konuşma ve müzik alıntıları ve tabii birbirinden rol çalan, birbirine destek çıkan, birbirinden güzel ezgileri duymak süper bir deneyimdi. Clandestino, Fransa'nın her yıl düzenlediği müzik ödülleri olan Victoires de la Musique 1999'da En İyi Dünya Müziği Albümü ödülü aldı. 2005'te yayınlanan "Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm" adlı kitapta yer aldı. Dünya çapında 5 milyon kopya sattı. Hepsinden önemlisi, Manu Chao gibi harika bir müzisyeni, duyarlı bir aktivisti Mano Negra dışında kendi adıyla tüm dünyaya tanıttı.


Açılış şarkısı Clandestino, aynı zamanda albümde Manu Chao ile birlikte Chico César'ın ortaklaşa yazdıkları tek şarkı. Diğer tüm besteler Chao'ya ait. Genel bir değerlendirmeyle, sıcacık akustik latin nağmelerine kimi zaman ska, kimi zaman reggae ritimlerinin eşlik ettiği ama şarkıların asıl ritmini liriklerinden ve onları yazıp seslendiren Manu Chao'nun şahane vokalinden alan şarkılarla dolu 45 dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. Şarkılar birbiriyle o kadar içli dışlı, o kadar bütünlüklü ve uyumlu ki, konsept albüm bile denebilir. İki İngilizce, iki Fransızca, iki Portekizce, geri kalanı İspanyolca şarkılardan oluşan bu konsept içinde şarkılar hiçbir şekilde ayrıksı, eğreti durmuyor. Mesela albümün en sevimli şarkılarından İngilizce olarak söylediği Bongo Bong'un alt yapısı kendini hiç bozmadan Fransızca Je ne t'aime plus'ye dönüşüyor. Benzer ritimlerde ilerleyen 7-8 şarkı var ama hepsi kendini bir şekilde diğerlerinden ayırmayı başarıyor. Mentira… ve Welcome To Tijuana'nın western soslu tropik atmosferleri her dinleyişimde sıcak bir çöle, sıcak bir plaja, sıcak bir tropik bara ışınlıyor beni. Bazen gündüzü, bazen geceyi yaşıyorum. Desaparecido ve La Vie à birer enstrümantal olsalar hoş birer fon müziği olurlardı. Oysa Manu Chao vokaliyle karakterize olup bambaşka bir şeye dönüşüyorlar. Por el Suelo veya La Despedida'yı da birbirinden ayıran yine ufak nüanslar oluyor. Aslında bu yorumları ikili, üçlü eşleştirmelerle diğer şarkılara uyarlayabiliriz. Bu rengarenk sound bunu gerektiriyor.

Albümün iki lokomotif şarkısı olan Luna y Sol ve Malegria'yı ne kadar da dinlesem doyamam. Hele de Luna y Sol'un dile yapışan "arriba la luna ohea" nakaratını konserlerde kimbilir seyircilerle birlikte nasıl bir coşkuyla söylüyordur. Malegria'ya ise böyle "catchy" bir nakarat düşünmemiş. Día luna... día pena'da da aynı nakarat var. Ama şarkı pamuk gibi olunca etkisi de farklı oluyor. İşte Día luna... día pena'yı da Luna y Sol gibi bir stadyum canavarına dönüştürmek varken hoş bir latin günbatımı lezzetine dönüştürme özgürlüğünü ilk solosunda doya doya yaşıyor, yaşatıyor Manu Chao. Lagrimas de Oro'da çift sesle kendiyle düet yapıyor. Minha Galera duyduğum en zahmetsiz ve en güzel reggae şarkılarından biri. Clandestino'dan sonra dört albüm daha yapan Chao, bunlardan sadece 2001 tarihli ikinci albümü ...próxima estación... Esperanza ile Clandestino'ya yaklaşabildi bana göre. Zaten onun dışında kalmış şarkıların toplandığı bir albüm gibiydi. Me gustas tu, La primavera, Denia üçlüsü harikadır. Diğer Chao albümleri de güzeller. Ama asla Clandestino gibi bir başyapıt olamadılar benim için. Başında "latin" kelimesi bulunan hiçbir müzik türüyle (Brownout'a şerh düşerek) aram sıkı fıkı olmadı. Belki biraz da bu yüzden Manu Chao'ya ve Clandestino'ya verdiğim önem çok başkadır. Manu Chao'ya benzeyen beş kişi bile sayamam. Gittiği her ülkede hala sokaklarda müzik yapabilen, şöhretli bir rock star yerine mahallenin gitarlı abisi gibi takılan, yerli halk, kadın, seks işçileri, hayvan, çevre hakları konusunda hem sosyal medyadan, hem de müzikal kimliğiyle duyarlılığını gösteren, marihuananın yasallaşmasını savunan şeker gibi bir adam. Clandestino da bu adamın birebir yansıması.

1. Clandestino
2. Desaparecido
3. Bongo Bong
4. Je ne t'aime plus
5. Mentira…
6. Lágrimas de oro
7. Mama Call
8. Luna y sol
9. Por el suelo
10. Welcome to Tijuana
11. Día luna... día pena
12. Malegría
13. La vie à
14. Minha galera
15. La despedida
16. El viento