* Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Acid Arab - Resonance

 
Guido Minisky ve Hervé Carvalho'dan oluşan Fransız ikili Acid Arab, dördüncü stüdyo albümü Resonance ile yıllardır inşa ettiği müzikal kimliği daha da olgunlaştırıyor. 19 Haziran 2026'da yayımlanan 16 parçalık albüm, grubun elektronik dans müziği ile Kuzey Afrika ve Levant coğrafyasının vokal ve ritmik geleneklerini buluşturma misyonunu sürdürürken, bunu önceki işlerine göre daha rafine ve organik bir üretim anlayışıyla gerçekleştiriyor. Evet, önceki işlerini de yine bu albüme bayıldıktan sonra dinledim. Acid Arab'ın müziği hiçbir zaman sadece "doğu ezgilerini elektronik altyapıya eklemek" olmadı. Resonance bunu bir kez daha kanıtlıyor. Albümün temel fikri, adından da anlaşılacağı gibi "rezonans": farklı kültürlerin, farklı ritimlerin ve farklı ses geleneklerinin birbirini güçlendirdiği ortak bir frekans yaratmak. Bu konsept albüm boyunca manifesto gibi tepemizde. Hiçbir parça egzotik bir süsleme gibi durmuyor, her vokalist ve her yerel müzikal unsur bestelerin merkezine yerleşiyor. Techno, dabke, house, acid house, synthpop, raï koyun koyuna şahane bir atmosfer içinde birbirlerini besliyorlar.

Albümün açılışındaki Goulou Marhaba, Faslı Ghita Lahmamassi ve Sofiane Saidi ile birlikte Acid Arab'ın enerjik kulüp estetiğini gösterip, adına binaen dinleyene merhaba diyor. Ardından gelen ve daha ilk dinleyişimde banko favorim haline gelen Ktafi Bardine, Chaba Ibtissem adlı ismi cismi duyulmamış bir raï şarkıcısının vokalini Cezayir kökenli ritimler ve acid house çizgileriyle kaynaştırıyor. Yine albümün lokomotiflerinden olan, Dalia'nın vokali ve bir zurnanın zurnalığını gösterdiği 3ayet L'taxi parlıyor. Bunu söyledikten sonra peşinden gelen Zaina Aftimos'un seslendirdiği Ma7boubi de aynı parlaklığı sergileyince "acaba albümün geri kalanı böyle mi gidecek, eğer böyle gidecekse sıkabilir" diye düşünmedim desem yalan olur. Yanlış anlama olmasın, her iki şarkı da eğlenceli olduğu kadar zekice tasarlanmış dans şarkıları. Neyse ki Zine ve Acid Arab'ın neredeyse tüm albümlerine konuk aldığı Erzincanlı müzisyen Cem Yıldız'ın vokal yaptığı house lezzeti Atlas ile bu endişeler silinip gidiyor.


Albümün ikinci yarısına gelmiş oluyoruz ve bizi orada Cheikha Hadila'nın seslendirdiği El Galb adlı kıpır kıpır ama bir o kadar da olgun bir şarkı bekliyor. Zurnayı çok sevdiklerini anladığımız Acid Arab bu kez doğrudan Zorna Cadenza adındaki kıvrak besteleriyle dans pistlerinin tozunu atıyorlar. Shahed Mech Shayef şarkısında ise 2025'in sonlarına doğru çıkardığı I Remember I Forget albümüyle tanışıp çok beğendiğim Lübnan kökenli Fransız şarkııcı Yasmine Hamdan konuk olmuş. Bu albümdeki o art pop ve indietronica ruhunu Acid Arab gizemiyle buluşturan nefis bir şarkı kendisi. Bir diğer dikkat çeken parça da Yasmine Alsham. Wael Alkak ile gerçekleştirilen bu iş birliği, politik alt metni ve etkileyici melodisi sayesinde albümün zirvelerinden biri bana göre. Oryantal tekno şeklinde bir tanım yapılabilecek parça hem dans ettiriyor, hem de taşıdığı ağırlığı dinleyiciye hissettiriyor. Peşi sıra gelen Ghizlane Melih'in dinamik vokalleriyle güçlenen Zid Mazzika yine o oryantal tadı veren bir kulüp canavarı. 

Resonance'daki tek Türk misafir Cem Yıldız değil. Yaktın Beni ismindeki şarkıya Tarkanımsı bir tonla ses veren Edis, bu güzel şarkının güzel de bir sesi oluyor. Türk pop melodilerinin Acid Arab'ın elektronik diliyle buluşması beklenenden çok daha doğal hissettiriyor ve grubun Akdeniz eksenli müzikal yaklaşımını genişletiyor. Albümün finalini ise İspanyol şarkıcı Najwa'nın kadife vokaliyle hüzünlü ve gizemli bir downtempo olan La Nada yapıyor. Albümün prodüksiyonundaki ayrıntı zenginliği hayranlık verici. Elektronik altyapılar çok güçlü olmasına rağmen Cezayir, Lübnan, Fas, Türk, İspanyol vokaller hiçbir zaman geri plana itilmiyor, şarkıların dinamosu oluyorlar. Her biri hem kulüplere, hem de kulaklık deneyimine hitap ediyor. Baslar güçlü fakat boğucu değil. Analog synth katmanları ile geleneksel perküsyonlar aynı ses alanını paylaşırken birbirlerinin önüne geçmiyor. Bu sayede albüm hem festival sahnelerinde yüksek sesle dinlenmeye hem de ev ortamında ayrıntıları keşfetmeye uygun bir karakter kazanıyor.

Resonance, grubun diskografisinde önemli bir yere oturuyor. Eğer Musique de France (2016) keşif duygusunu, Jdid (2019) kulüp enerjisini, ٣ (Trois) (2023) ise uluslararası iş birliklerini temsil ediyorsa, Resonance bütün bu dönemlerin doğal bir sentezi gibi duruyor. Acid Arab artık neyi yapmak istediğini çok iyi bilen bir topluluk ve bunu büyük bir özgüvenle uyguluyor. Üç albümden biriktirdiği eteğindeki taşları mozaik halinde özenle döşüyor. Elektronik müziğin sınırlarını kültürel diyalog üzerinden genişleten, güçlü konuk sanatçılar ve son derece özenli prodüksiyonuyla öne çıkan Resonance, 2026'nın en başarılı elektronik/world fusion albümleri arasında gösterilmeyi hak ediyor. Özellikle Acid Arab'ın önceki çalışmalarını sevenler için beklentileri karşılayan, yeni dinleyiciler içinse grubu keşfetmek adına ideal bir başlangıç noktası.

1. Goulou Marhaba (feat. Ghita Lahmamssi & Sofiane Saidi)
2. Ktafi Bardine (feat. Chaba Ibtissem)
3. Stif (feat. Hocine Staifi)
4. Sada'a
5. 3ayet L'taxi (feat. Dalia)
6. Ma7boubi (feat. Zaina Aftimos)
7. Zine (feat. Radia Manel)
8. Atlas (feat. Cem Yıldız)
9. El Galb (feat. Cheikha Hadila)
10. Zorna Cadenza
11. Shahed Mech Shayef (feat. Yasmine Hamdan)
12. Ghzal (feat. Rita l'Oujdia)
13. Yasmine Alsham (feat. Wael Alkak)
14. Zid Mazzika (feat. Ghizlane Melih)
15. Yaktın Beni (feat. Edis)
16. La Nada (feat. Najwa)

25 Şubat 2026 Çarşamba

Gondhawa - TÄKOMĀ

 
Gondhawa Fransa'dan şahane bir üçlü. 2021'de Käampâla adında 6 şarkılık ilk albümlerini çıkarmışlar, ruhumuz duymamış. Üstüne Astral Session ve Mäanthagorī diye iki EP yapmışlar görmemişiz. Clement Pineau (davul, vokal), Idriss Besselievre (gitar, vokal), Paul Adamczuk (bas, keyboard) şeklindeki kadro 2026'nın şimdilik en iyi keşiflerinden biri oldu benin için. Psychedelic, progressive, oriental psych rock olarak özetleyebileceğimiz müzikleri daha ilk seferinde kendini sevdirdi. Zaten Tinariwen ve Tamikrest gibi çöl rockçılarının kayıt yaptığı Studio Adjololo'dan çıkma bir albüm olarak TÄKOMĀ, King Gizzard & The Lizard Wizard’ın deneysel coşkusu, Mdou Moctar’ın çöl karizması ve İsveçli Goat’ın saykodelik cazibesi arasında çok iyi bir yerde duruyor. Yine de kendi ritmi, evreni, "Gondhawii" dedikleri kendi icatları olan özgun bir dil yapıları da var denebilir. Bu dil daha çok sesin kendisi üzerinden kurulan bir anlatı. Heceler, çığlıklar, tekrarlardan oluşuyor. Vokal, sanki bir şeyler anlatmıyor, ritüeli yönetiyor. Müziğin doğu-batı dengesi hayranlık verici. Mikrotonal gitarlar, doğu ezgileri, Anadolu rock, Moğol sanxianı (Orta Asya ve Çin - Moğol kültürlerinde kullanılan üç telli, uzun saplı, perdesiz bir telli çalgı. Gövdesi genellikle deri kaplı ve parlak, kuru, ritmik bir tınıya sahip) gibi geleneksel öğelerle harmanlanmış yoğun bir rock enerjisi taşıyorlar. Ruhumuz duymamış, keşfettik falan dedik ama grup, Fransa, İspanya, Portekiz, İsviçre ve İtalya’yı kapsayan 50’den fazla Avrupa konseri vermiş.

TÄKOMĀ’nın en güçlü yanlarından biri de akışı. Parçalar tek tek güçlü ama asıl etki, albüm bütününde ortaya çıkıyor. Gondhawiice bilmiyor olabiliriz ama müzikal anlamda bir konsept albüm gözüyle bakılabilir. Enerji sürekli yükselip alçalıyor. Tam “tamam artık, budur” dediğin anda başka bir ritim kapısı açılıyor. Bu yüzden mümkünse albüm tek seferde, ara vermeden ve bu gibi katmanları olan albümlerde olması gerektiği üzere kulaklıkla dinlenmeli. King Gizzard & The Lizard Wizard’ın özellikle Flying Microtonal Banana albümüyle olan akrabalığı hissediliyor. TÄKOMĀ’nın o albüme nazaran bir miktar garaj kaldığı söylenebilir. Üstelik şarkıları zihinde birbirinden ayırabilme süresi daha uzun bana göre. Ama bu hiç de şikayet edeceğim bir durum değil. Tam tersi, böylelikle albümün ömrü uzuyor, her seansta keşfedilecek başka ritimler, riffler, pencereler, kapılar, bacalar peydah oluyor. Öte yandan Tinariwen, Tamikrest gibi geleneksel Tuareg müziğinden kök alan Kuzey Afrika blues rock'ı "tishoumaren" esinlenmeleri albümü hem çok iyi bir sentez, hem de özgün bir keşif haline getiriyor. Gondhawa'nın bu müziğe Fransızca veya başka bir dil yerine kendi icadı bir dili uygun görmesinin altında yatan motivasyonu bilmiyorum. Belki evrenselliğe, aidiyetsizliğe ya da tam aksine kendi Gondhawa evrenine olan bağlılıklarına, aidiyetlerine yönelik bir reflekstir. Ne olursa olsun kesinlikle orijinal, oryantal, bu tür bir rock janrıyla uyumlu, hatta bazen komik bir lisan duyuyoruz.


Her ne kadar konsept bir albüm görüntüsü verse de TÄKOMĀ şarkıları kendilerini bu konseptten belli oranlarda sıyırabilmiş karakterlere sahip. Zira konsept albümlerde şarkı ismi zikretmek pek kolay değildir. Ama bu albümde yüzeydeki benzerliğin altındaki karakterize olmuşluğa erişmek büyük haz veriyor. Takameyo, desert rock unsurları ve doğu melodileriyle nefis bir açılış yapıyor. Ritmik, hipnotik, sürükleyici, daha ilk dakikası bitmeden belki de albümün tarzını, kalitesini ortaya seren yetkinlikte. Wha Ghena Ghenno, psychedelic garage yönü biraz daha belirgin, enerjik, tempolu bir devamlılıkla ikide iki yapıyor. Sayarha, daha sakin bir şekilde başlayıp sonlara doğru enerjiyi iyice yükseltiyor. Öyle ki aslında Gondhawa'nın kendi çeperleri dahilindeki epik yönünü de gösteriyor. Arka arkaya dinlediğimiz Thuaraï ve Eywa'da Afrika ve Asya ritimlerinin sentezlendiği, dikkatli kulakların Moğol tınıları da sezebileceği egzotik hava dikkat çekiyor. Coşku, tezahürat, öfke ve mutluluğun iç içe geçtiği güçlü bir müzik bu. Mesela Banou Leï'nin hipnotik, gerilimli, mistik halleri geri kalan tüm şarkılara sinmiş. Uzaktan bakıldığında kendini tekrarla suçlanabilir. Ama TÄKOMĀ yakından bakılması gereken bir albüm. Ancak o zaman bunun bir tekrar değil, bütünden kopup hem sadık, hem de bağımsız kalmayı başarmış, kendi yolunu çizmiş parçacıklar olduğu fikrine ikna olabiliyorsunuz.

Hossora ! şahane bir kapanış. Enerjik, saykodelik, kafası hafif kırık, çiğliği ve modernliği aynı kalıba koyabilmiş bir şarkı. Bir veda gibi değil, "acaba tekrar dinlesem mi" ya da "bir sonraki dinlememde acaba başka neler keşfedeceğim" veya "bu iş burada bitmedi" heyecanı taşıyan bir "tekrar görüşeceğiz" şarkısı. Gondhawa genel olarak nakarat peşinde koşan bir grup sayılmaz. Ama nakarat yapınca da iyi yapıyor. Takameyo, Hossora !, Thuaraï, Eywa gibi şarkıların nakaratlarına nakarat demeyip, "uydurma bir dilin doğaçlamaları" olarak bakınca kulağa daha bir hoş geliyor. Gondhawa, “şu türe, şu gruplara benziyor” demenizi de umursamıyor. Mutlaka etnik enstrümanları rock müziğe entegre eden gruplar arasında beğendikleri, ilham aldıkları vardır. Sıklıkla groove tabanlı bir bilinç akışı izliyorlar. Ama eğer müziği bir alan, bir atmosfer, hatta bir trans hali olarak seviyorsanız, bu albüm sizi içine alıyor, yoğuruyor ve bırakmıyor. Doğu ağırlıklı coğrafyalarda gezdiriyor. Anadolu rock müziğinden tuareg çöl blues'una kadar muhtelif baharatlarla marine edilmiş müziğini bilinçli reflekslerle dolaşıma sokuyor. Kendi camiasında pek ses getirdiği, popüler olduğu söylenemez. Ama benim için 2026'nın ilk iki ayı içinde duyduğum en iyi albüm. Bakalım TÄKOMĀ'nın şimdilik koyduğu çıtayı kim aşacak ya da aşacak mi?

1. Takameyo
2. Wha Ghena Ghenno
3. Sayarha
4. Thuaraï
5. Eywa
6. Lastik Mü
7. Olele Koko
8. Dioko Saïko
9. Banou Leï
10. Hossora !

13 Ocak 2026 Salı

Igorrr - Amen

 
Fransız multi-enstrümantalist Gautier Serre, 20 yıldır Igorrr adıyla müzik yapıyor ve ben ilk kez duyuyorum. Her yere yetişmemiz mümkün değil elbette. Belki bir yerlerde yolumuz kesişecek gibi olmuştur, ben de "experimental" kelimesini görünce hızla olay yerinden uzaklaşmışımdır. Bu süre zarfında beş adet stüdyo albümü çıkarmış. Kendisini son albüm Amen ile tanımak nasip oldu. 2025'in son günlerinde duyup, yılın en iyilerinden biri olduğunu anladığımız albümleri seviyorum. Aslında Amen kağıt üstünde pek de sevebileceğim bir albüm değil gibi duruyordu. Avant-Garde metal, experimental, breakcore, barok, trip hop, death metal gibi çok acayip bir karışımı idare etmek kolay iş değil. Meğer Serre bunu 20 senedir yapıyormuş. Ancak Amen'e yetişebildim. Öncesini bilmiyorum ama Amen'de gördüğüm kadarıyla bu karışım ustalık seviyesinde. Daha önce duymadığım bir karışımın ustalık seviyesinde olduğunu anlayabilme ya da yorumlayabilme cüretim dinleyici tecrübelerimle sınırlı. Amen şahane bir albüm. Bunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Gautier Serre'nin gitar, her türlü synth, perküsyon, cowbell (tuhaf bir vurmalı çalgı), saw (bildiğin el testeresi), anvil (bir başka tuhaf vurmalı) elektronik davul, flüt, piyano ve temassız enstrüman theremin çaldığı, dört kişilik grubunun ve bir dolu yardımcı müzisyenin çeşitli şarkılara katkı sağladığı albüm uçuyor, kaçıyor, aynı zamanda çok da iyi konuyor.

Fransa'nın avangart, progressive, death metal'e çok çarpıcı örnekler verdiği bir gerçek. Naïve ve Lazuli ilk aklıma gelenler. Ama Igorrr tarz olarak onlardan farklı. Muadil olarak belki Kanadalı Devin Townsend'i gösterebiliriz. Onda da benzer bir delilik mevcut. Lakin Serre bana bir parça daha yenilikçi ya da deneysel hiperaktiflikte göründü. Tabii yenilikten tam olarak ne anladığımıza bağlı bir durum bu. Her iki isimde de metal müziğe yönelik güçlü bir tutku, progresif bir arayış, epik fikirleri sakız etmeden tasarımlarına ekleyen cool bir tavır söz konusu. İlk üç şarkı, birbirlerinden bazı detaylarla ayrılan, yine de ortak bir zihnin ürünü olduğunu belli eden katmanlara sahip. Progresif düsturlar gereği bir hızlanan, bir yavaşlayan, bir sertleşen, bir yumuşayan, ses efektleri, drum machine ve yaylı tasarımları, teknik death metal'e, industrial metal'e kur yapan cüretkar hamleleriyle Igorrr dört dörtlük bir proje. Yine de hep bu tonda yürüse belki bir yerden sonra sıkabilir, yorabilirdi. O yüzden ADHD ve Ancient Sun gibi iki şahane şarkıyla elektro-industrial, post-industrial, hatta alternatif pop sularında görüyoruz kendisini. Albüme ferahlık, farklılık, canlılık katan bu şarkıların sağaltıcı etkisi, klas bir denge de kuruyor. İlk üç şarkının yoğunluğuna sahip Dinleyici açısından Infestis, Pure Disproportionate Black and White Nihilism ve Silence'a tekrar dönüş bu yüzden çok zorlayıcı olmuyor. Hatta bu saydığım son iki şarkı arasına bir buçuk dakikalık akustik Étude n°120 konmuş ki dinleyici bunalmasın.

Amen'in iki önemli konuğu var. Mustard Mucous adlı çılgın parçanın trash metal ile dirsek teması kurmasının sebebi, artık bir nostaljiye dönüşmüş Anthrax grubunun gitaristi Scott Ian'ın misafirliği. Bildiğim kadarıyla Anthrax'ın damga vurduğu 80'lerin ikinci yarısında bile başka yan projelere, yeniliklere açık bir insandı kendisi. Hazır Scott Ian demişken, evli olduğu Pearl'ün çok beğendiğim Little Immaculate White Fox adlı ilk albümünün üzerinden 15 sene geçmiş. Aynı zamanda Meat Loaf'un kızı olan Pearl, 2010'un en iyi hard rock albümlerinden birine imza attıktan sonra bir daha ses vermedi ne yazık ki. Amen'in bir diğer misafiri de, sadece 94-95 yılları arasında Faith No More'da çaldığını öğrendiğim, onun haricinde bir sürü adı sanı duyulmamış grupta mesai harcamış gitarist Trey Spruance. Bence albümün en iyi şarkılarından biri olan Blastbeat Falafel'de yer alan Spruance'ın hınzır gitarı, şarkının kara komedi havasına ustalıkla sızmış. Spruance ve Scott Ian'ın kesişme noktası ise, pek sevmediğim deneysel avangart rock grubu Mr. Bungle. Aslında Gautier Serre'nin onlarla temas kurup albümüne davet etmesi de pek şaşırtmaz. Sonuçta hepsi de metal formuna yenilikler katma peşinde insanlar. Serre önceki albümlerde onlarla yine çalıştı mı ya da başka kimlerle çalıştı merak ediyorum doğrusu. En kısa zamanda Igorrr evrenine iyice bir bakmak lazım. Zira Amen'e bakınca geçmişte nice madenlerin saklı olabileceği hissi oluştu.

1. Daemoni
2. Headbutt
3. Limbo
4. Blastbeat Falafel (feat. Trey Spruance)
5. ADHD
6. 2020
7. Mustard Mucous (feat. Scott Ian)
8. Infestis
9. Ancient Sun
10. Pure Disproportionate Black and White Nihilism
11. Étude n°120
12. Silence

12 Eylül 2025 Cuma

The Bronx Teleport Company - The Uprising

 
Lionel Cohen isimli Fransız asıllı dostumuz biosunda kendini müzik yapımcısı, film müziği bestecisi, David Bowie müridi olarak tanıtmış. Biraz araştırıldığında kimsenin duymadığı oyuncuların oynadığı, kimsenin duymadığı filmlerin (bazıları oyun, hatta bazıları sahte film bile olabilir) müziklerini yapmış olduğu görülebilir. Bu müzikler araştırıldığında standart, eli yüzü düzgün, bir süre sonra sıkan score parçaları şeklindeydi. 2007'den itibaren bitmek bilmeyen bir diskografisi var. Biraz daha araştırıldığında kendisinin sosyal medyasında bir sürü A sınıfı oyuncu ve müzisyenle fotoğrafına rastlanabilir. Peki bu ismi bu kadar araştırmaya iten sebep nedir? O sebep The Bronx Teleport Company adlı bir oluşumun The Uprising adlı albümü. Bu oluşum Lionel Cohen'in bizzat kendisi. Bir fütüristik bilim kurgu filminin soundtrack albümü havası veren kapağın karizmasıyla dinlemeye başlayıp, en uzunu 3 dakikayı bile bulmayan enstrümantal elektronik, funk, rock, breakbeat, big beat, broken beat parçacıklardan oluşan, toplamda 20 parça 45 dakikalık sinematik bir yolculuk diyebileceğim The Uprising, son zamanlarda duyduğum en iyi enstrümantal işlerden. Sanki The Uprising diye bir film çekilmiş, albüm de onun müziklerinden oluşuyormuş havası çok ikna edici. Bir aşamada albümü İtalyan üçlü Whatitdo Archive Group'un The Black Stone Affair adlı kayıp filmin 2021 tarihli soundtrack albümünün konseptinde sandım. Oysa The Bronx Teleport Company, Lionel Cohen'in takma adı ve müzikal cosplayi gibi.

Cohen'in diğer işlerinden farklı olarak The Uprising, her ne kadar baştan sona bir stüdyo işi olduğunu belli etse de, hip-hop ve türlü beat kökenli müzikten feyz almış sağlam ritimler, üzeri funk ve rock ile kaplanmış riffler, toplamda her biri kısa döngüler oluşturan ve farklı sahneler için yapılmış gibi duran soundtrack temaları ile göz dolduruyor. İsim, kapak, müzikler derken konsept olarak sci-fi ile spy theme arası gidip gelen, çoğu zaman hiç çekilmemiş bir filmin oluşturduğu evrenden çıkmış hissiyatı uyandıran Cohen müziği, bu karışımı sevenler için şahane anlar vaat ediyor. Yalnız burada Lalo Schifrin tarzı sofistike bir jazz-funk'tan ziyade, 90'larda ivme kazanan breakbeat/big beat türüne daha yakın bir işleyiş var. Günümüz teknolojisiyle bu müziği yapmak oldukça kolay. Hatta yapay zeka ürünü olduğu düşünülebilir. Cohen o mecralara da girmiş olabilir bilemeyiz. AI her şeye olduğu gibi müziğe de girdi, daha da girecek. Yine de günün sonunda elimizdeki müziğin kalitesi veya kişisel tercihlerimize ve aldığımız tatlara hitap edişi önemli olacak. Breaking the Chains of Order, Cities in Revolt, Beast of Brooklyn, Rise in the Shadows, Wars in the Streets of Steel parçalarını ilk dinleyişte bir kenara yazdım. Albümün tamamından da keyif aldım. Diğerlerinden olmasa da The Uprising'den razıyım. Organik müzikle doğduk büyüdük. Ama muazzam örneklerle elektronik müziği de kucakladık. The Bronx Teleport Company o muazzam örneklerden biri olmasa da kulağa hiç de rahatsızlık vermiyor.

1. A Reckoning with Every Step
2. Breaking the Chains of Order
3. We Ride into the Storm
4. Rush of the Reckless
5. Cities in Revolt
6. Freedom in the Frenzy
7. The Fight Starts Now
8. Stop Me, Kill Me
9. When the World Shatters
10. Break Everything
11. Beast of Brooklyn
12. The Truth is the Only Truth
13. Rise in the Shadows
14. Fires that Ignite the Heart
15. The Rhythm of Resistance
16. Revolt on the Horizon
17. The Beat that Keeps Us Alive
18. Rage Against the Status Quo
19. Pulse for the People
20. Wars in the Streets of Steel

24 Ocak 2025 Cuma

Myrath - Karma

 
Ha geldi, ha geliyor derken oryantal progressive metalin gülü Tunuslu Myrath'ın 6. albümü Karma'ya kavuştuk. Uzun süre çıkış tarihi 2023 sonları gözüküyordu. Sanırım bazı ertelemeler sonrası 8 Mart 2024 tarihinden itibaren nihayet aramızda. Karma, benim için hala bir efsane olan Legacy albümünün üzerine çıkmış mı? Myrath nasıl biliyorsanız öyle. O zaman niye bu yazı yazılıyor? Cevap çok basit: Öylesine! Myrath benim için bütün albümleri iyi olan gruplardan ve bir şekilde bu müziğin bende uyandırdığı hisleri anlatmayı seviyorum. Ama bir yandan da Myrath için söyleyeceğim ne varsa zaten Legacy albümünden bahsederken söylemiştim, yeni olarak ne ekleyebilirim diye düşünüyorum. Hatta üşenmeyip 2019'da çıkan bir önceki albüm Shehili'den bile bahsetmiştim. İşte insan sevdiği sanatçıdan sevdiği bir albüm duyunca, bir de nasıl olursa olsun duygularını yazarak ifade etmeyi seviyorsa "yeni olarak ne ekleyebilirim" diye düşünmeyebiliyor bazen. Aynı şeyleri belki biraz daha süsleyerek, sıfatlayarak, etrafından dolaşarak da olsa tekrar yazmak isteyebiliyor. Dinleyerek aldığı keyfi, bir başka keyif olarak gördüğü yazma eylemiyle birleştirip o farklı ruh hallerini aklında, gönlünde tekrar yaşama arzusu duyabiliyor. Albümü yeterince sindirmiş olarak belki özetle şunu diyebilirim: Karma bence ya Legacy'den sonraki en iyi Myrath albümü ya da onunla eşit.

To The Stars ile açılan albüm, Iron Maiden'ı andıran çoklu vokalleri, araya kurnazca sızan yaylıları, klavye solosuyla enfes power metal dakikalarının bizi beklediğinin habercisi adeta. Nitekim öyle oluyor. Peşi sıra Into The Light ile coşku düzeyimiz artıyor. Myrath'ın nakarat ustalığı bu şarkıda kendini ikiye katlıyor. Zaten çok iyi olan nakaratın hemen öncesinde sanki yedek nakaratmış gibi duran şahane bir bölüm daha mevcut demek istiyorum. Demek istiyor ama diyemiyorum işte. Yaşamak lazım. Legacy'de Believer, Shehili'de Dance neyse, yani single kumaşlı bayrak taşıyıcı şarkı olarak Karma'nın ön saflarda yer alan bestesi ise Candles Cry. Yine yaylı partisyonlarının alıp götürdüğü bir power metal / hard rock paslaşması. 80'ler AOR ruhundan izler taşıyan Let It Go ve Heroes, "Myrath 80'lerde çıkmış olsa nasıl bir müzik yapardı"nın cevaplarından iki örnek gibi durmakta. Gubun power / alternative / progressive metal ve hard rock birikimlerine eklediği, belki de zaten hamurunda olup da benim bu kadar net göremediğim başka türlerle oynaşmasına da bayılıyorum. Bu da Myrath'ın şarkı yazımı konusunda bırak yerinde saymayı, geçmişten de beslenen inceliklerle, ustalıklarla sürekli yenilendiğini gösteriyor bana.

Albümün ortalarında Words Are Falling ve Wheel Of Time'ın omuz omuza oluşturduğu olağanüstü bir blok var ki, biri hakkında ne söylersem bu öbürünü de ilgilendiriyor. Fakat buradan bu iki muhteşem şarkının birbirine benzediğini söylemeye çalıştığım sanılmasın. Her ikisi de modern power metal tasarımları olarak hatasız bir aklın ürünü. Tutkulu, coşkulu, ölçülü, dinamik, sinematik, epik birer dinleme tecrübesi. Hatta bu iki şarkıdan sonra Temple Walls değil de Child Of Prophecy gelseymiş muhteşem bir üçleme dinlemiş gibi olacakmışız. (Temple Walls da çok iyi şarkı bu arada ama başka bir şey söylemeye çalışıyorum). Belki de bu üçlünün ve elbette öncesindeki Into The Light ve Candles Cry'ın muhteşemliğiyle yaşadığımız o doygunluk hissi, The Empire ve kapanıştaki Carry On gibi yine çok iyi besteleri gölgede bırakıyor gibi oluyor. Bu çok boyutlu şarkılardan biri, mesela Into The Light kapanışa çok yakışabilirdi. Vokalist Zaher Zorgati yine inanılmaz. Bruce Dickinson'dan Steve Perry'ye uzanan, arada ismini hatırlayamadığım başka duraklara da uğradığını düşündüğüm sesindeki güç, onu çağdaşları arasında saygın ve kaliteli bir yere koyuyor. Myrath, Karma ile işte böyle iştahlandıran, doyuran, tekrar acıktıran, yıllara kalacak, eskidiğinde bile eskimeyecek bir imza daha atıyor.

1. To the Stars
2. Into the Light
3. Candles Cry
4. Let It Go
5. Words Are Failing
6. The Wheel of Time
7. Temple Walls
8. Child of Prophecy
9. The Empire
10. Heroes
11. Carry On

13 Eylül 2024 Cuma

Théodore, Paul & Gabriel - Please Her Please Him


Clémence Gabriel (vokal, gitar), Pauline Thomson (gitar) ve Théodora De Lilez (bas) üçlüsünden oluşan Théodore, Paul & Gabriel, ufak tefek isim/soy isim değişiklikleriyle üstesinden geldikleri grup adı mevzusunu fazla uzatmadan direk indie folk pop olarak adını koyabileceğimiz tarzıyla kendisinden söz ettiriyor. Gerçi kendisinden öyle manşet manşet söz edilmiyor ama özellikle indie mecralarda Fransız olduklarına dair hiçbir tahmin yürütülemeyecek derecede Amerikan indie yollarına takılıyorlar aslında. Üstelik bu Amerikan indie yollarına hiç de Fransız kalmadıklarını gösterircesine, hatta "ben Amerikanım" diyen nice gruba nal toplatabilecek ölçüde oturaklı şarkılar yapıyorlar. Amerikan olmanın marifet sayıldığı yanlış anlamasına fırsat vermeden, sadece chanson kültüründen bağımsız bir rota izleğinde daha olgun bir indie pop/folk icrasında bulundukları tespiti yapabiliriz. 2011'de The Silent Veil isimli EP'lerinin ardından 2012 Eylül sonlarına doğru ilk uzun metraj albümleri Please Her Please Him ile hem dolu, hem de boş takılan kalplere indie damarından girmeye çalışan 13 şarkı servis ediyorlar.

Daha birinci dinleyişte Bad Mood, My Home ve Taxi Driver şeklinde ilk üçümü belirleyebildiğim albüm, özetle bu üç güzel şarkının yaydığı elektriği kimi zaman diğerlerine ikinci el olarak geçirebildiği, kimi zaman da fazla iletemediği şarkılardan derlenmiş gibi durmakta. Would You Mind, The Silent Veil ve Mystical Melodies üçlüsü de geri hizmette iyi işler çıkarıyorlar. Fakat birkaç şarkıyla Amerikan indie folk bayıklığına ufak çapta ayak uydurmuyorlar da değil. Bunu da o folk özünü haddinden fazla özümsemiş olmanın doğal getirisi olarak görebiliriz. En azından o koyu folk özümseyişinin Amerikan indie folk camiasında yankı bulacağını tahmin etmek zor değil. Clémence Gabriel'in çok sevdiğim Neko Case'i sıkça andıran duru vokalinin yarattığı tanıdıklık duygusu da artı olarak eklenince geleceği parlak bir grubun ilk şarkılarının tadı bir başka keyifle dinleniyor. Öyle uçup kaçmıyor ama durduğu yerde bir his yaratmasını iyi biliyor. Sevdiğine, sevildiğine, üzdüğüne, üzüldüğüne ikna edebiliyor. Nasıl duyduğunuza bağlı.

1. My Home
2. Mystical Melodies
3. Bad Mood
4. The Silent Veil
5. Chasing The Sea
6. I'm Gone
7. Taxi Driver
8. Slow Sunday
9. Would You Mind
10. My Friend
11. Winter
12. Writing Songs
13. Second Time

25 Haziran 2024 Salı

Naïve - Illuminatis


Naïve, Mox (davul, programming), Jouch (gitar, vokal, programming), Rico (bas) üçlüsünden oluşan Toulouse/Fransa çıkışlı şahane bir progressive metal grubu. Hani şu "zamanın behrinde bir albümlerini dinleyip mest olmuştum, fakat devamı gelmeden kalabalıkta yitip gitmişti" türü gruplarımız vardır ya, işte benim için onlardan biri. O albüm 2009 tarihli The End albümüydü. İlk albüm için ilginç olduğu kadar orijinal bir isim. 2012'de Illuminatis çıkınca o albümün sonun başlangıcı olduğuna dair hisler kuvvetleniyor. Illuminatis, sanki çok tutmuş bir filmin devamı gibi görünse de, tıpkı The End'deki yedi şarkıya bir yedi şarkı daha ekleyen, olağanüstü atmosferinden bir gram bile eksik ya da fazla olmayan bir progressive epiği. Bunlara "şarkı" demem de ayıp aslında. En kısası 6, en uzunu 13 dakika olan bu yedi olayın gerek kağıt üzerindeki tasarımı, gerekse uygulanışı sanki gerçek bir mühendislik dehası gibi geldi bana.

Yukarıda parantez içinde değindiğim "programming" hadisesinde gerçekten aşmış olduğunu düşündüğüm Naïve, (onları birkaç yıl önce dinleyip karambole gelmiş ilk albümlerinde sağlıklı değerlendiremeyişimin geç kalmışlığıyla) belki de Kanadalı Rush efsanesinden beri duyduğum en kaliteli progressive rock triosu. Gerçi Rush'ın çiğ soundu yanında biraz fazla teknik kalsalar (ve bu karşılaştırma da büyük ölçüde "trio"luktan kaynaklansa) da, yakaladıkları ruh bütünlüğü henüz iki albümlük bir grubun bu kadar yetkin oluşuna hayranlık yaratmadan duramıyor. İki albümde dizayn ettikleri toplam 14 eserle benim gözümde bu türün bir otoritesi olmaları artık kaçınılmaz. Bu kaçınılmaza teslim olmak ise özellikle progressive kavramına yakın duran dinleyiciler için hakiki deneyimler barındırmakta. Kendilerinden aldığım gazla daha ne şekilde onları övebileceğimi bilemiyorum. "Erken Başyapıt" tanımı gayet uygun sanırım.


Onları benim açımdan bu kadar yücelten unsurları açıklamaya gayret edeyim. Bir progressive rock/metal grupta bulunması gereken yegane unsur olan "şarkı içinde şarkı, şarkı içinde arayış, şarkı içinde sanat" kabiliyeteine tam manasıyla muktedir bir oluşum Naïve... Şarkıları anlatılmaz, yaşanır türden. Zaten herhangi birini anlatmaya kalksanız sonrasında hep başka yerlere gitmeye başlayacağınız için, en iyisi hiç onları anlatmaya yeltenmemek. Zira hepsi o alışık olduğumuz progressive mantalitenin gereği tek bir yolun yolcusu değiller. Kendi içlerinde sürekli evrim geçiriyorlar. Örneğin 13 dakikalık Luna Militis bittiğinde sanki dört sıkı şarkı birden dinlemiş gibi, dört sıkı kısa film izlemiş gibi oluyor insan (ben!). Üstelik adamlar tutup dört ya da beş bölüme ayırmamışlar şarkıyı. Herkes kendi kafasında 3-4-5 bölüme ayırabilir ya da tek vücut görebilir. Ama bildiğin Luna Militis demişler adına. Kıvrak alternative rock rifflerinden death vokallere, endüstriyel hamlelerden gotik bileşenlere ne ararsanız var. Bazen trash punk, bazen melodik death, bazen synth rock, bazen etnik rock... Ama hep bir bütün, hep bir istikrar, hep bir ahenk içinde. Üstelik baştan sona hep hareket halinde bir bilinç akışı söz konusu.

Illuminatis albümü 2012'ye verilmiş en güzel armağanlardan biri. Gönlümden geçen, yine yedi şarkılık bir üçüncü Naïve albümünden sonra olası üçlemenin tamamlanıp grubun dağılması. Olmadı başka bir isimle, başka bir başlangıç yapması. Çünkü Naïve, sanki belli bir misyonu olan ve onu tamamlamasına son bir albüm kalmış gibi duran yapıda adeta. Tabii üçün beşin hesabını yapmadan yoluna nice albümlerle devam edebilir gelecekte. Hiç kimse de şikayet etmez bundan. Ama bu saatten sonra şu iki destansı albümün büyüsünü bozmaya kendilerinin bile gücü yetmez gibi geliyor bana. Yine de bir üçüncüsüne (ve sonuncusuna) hayır diyecek olanın alnı en az beş karış tutar sanırım.

1. Transoceanic
2. Belly
3. Focus
4. Luna Militis
5. Circles
6. The Ropes
7. Illuminatis

17 Aralık 2023 Pazar

F.F.F. - I Scream


F.F.F., tahmin hususunda artık tipik hale gelen "kesin yenidir bu" yargılarımı bir kez daha alaşağı eden şahane bir keşif. Yeni sandığım adamlar 1987'de kurmuşlar grubu. Çeşitli eleman değişiklikleri sonrası dört kişiden oluşan son fotoğraflarını görmek mümkün bir yerlerde. Bu kadar zaman geçmesine rağmen sadece dört albüm çıkarmışlar. 2023 tarihli I Scream de beşinci albüm olarak uzun bir aradan sonra aramıza sızıyor. Hem de ne sızmak! Alternative rock, pop, rock, dance-punk, funk rock şeklinde tarifini yapabileceğimiz F.F.F. müziğinin öncesine de bakmak istedim. Ama erteledim. Zira I Scream o kadar iyi ki, benzer durumlarda yaptığım bazı geri dönüşler bana baygınlık geçirttiği için öncelikle I Scream'in büyüysünü bozmayayım, tadını çıkarayım istedim. 50 + yaşlardaki grup üyeleri, yaşlarını hiç göstermeyen enerjileriyle nicelerine meydan okuyorlar adeta. Siyah vokalist Marco Prince'in rock müziğe soul da katan güçlü sesi ve iki solo albümü sayesinde gruptan tek tanıdığım isim olan gitarist Yarol'un her yere girip çıkmaya hazır tecrübesi albümü sırtlamakta.

Les magazines ile başlayan albüm, bir Marco Prince şov olduğu kadar, genel karakteriyle ABD veya İngiltere'den ziyade Avrupa havası soluttu bana. Kaldı ki ABD veya İngiltere havasına sahip I'm there gibi nefis bir dance-punk işinde de hiç teklemiyorlar. I'm there'in benim için 2023'ün en iyi şarkılarından biri olması an meselesi. Derken On devient FFFou ile Fransızca funk müziğin güzel manzaralı kıyılarında dans ediyoruz. Dans demişken, Death on the danceFFFloor'un 50 + adamlardan beklenmeyecek kıvraklığına ne demeli? Zaten bu dans meselesi grubun şarkılarının çoğuna bir yerlerden girip atmosferi daha yaşanabilir kılıyor. Mesela Won't You ??? gibi buram buram glam kokan bir şarkının güçlü nakaratı ve Marco Prince vokaliyle zamansız bir "glam-dance-punk"a dönüşmesi sevdiğimiz hamlelerden. Yine albümün yıldızlarından All right'ta da görüldüğü üzere dans ise dans, rock ise rock, punk ise punk ne görüyorsanız onu vaat eden F.F.F. müziği kulak pası silme klişesinin asla ölmeyeceğinin kanıtı sanki. Bu müzik hep böyle miydi, yoksa yıllar sonra gelen bu geri dönüş hatırına mı bu kadar güzel oldu, bunun cevabını eski albümlerini dinlediğimde alacağım. Eski albümler kötü olsa ne yazar. Elimizde yerinde duramayan bir I Scream var zaten.

1. Les magazines
2. All right
3. Must let you go
4. I'm there
5. On devient FFFou
6. Je pars
7. Death on the danceFFFloor
8. Tout ce qu'on FFFait
9. Won't You ???
10. Love Train

28 Eylül 2021 Salı

Rock'n Roll (OST)

 
Fransız sinemasının en popüler aktörlerinden, aynı zamanda senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık da yapan Guillaume Canet'nin Rodolphe Lauga ve Philippe Lefebvre ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği Rock'n Roll, içinde yer alan herkesin kendisini canlandırdığı eğlenceli bir Fransız komedisi. Dünyaca ünlü oyuncu hayat arkadaşı Marion Cotillard ve oğulları Lucien ile sade bir hayat süren Canet, 42 yaşında ve eskisi kadar cazip projeler için düşünülmeyen bir konumda. TV dizisinde birlikte rol aldığı genç ve seksi oyuncu Camille Rowe sette Canet'ye artık "rock" olmadığını, yani eski cazibesini yitirdiğini, kızların takılmak isteyeceği havalı biri olmadığını, kısacası yaşlandığını yüzüne vurunca onun orta yaş krizini tetikliyor ve o saatten sonra Canet'yi kimse tutamıyor. Hala eskisi kadar "rock" olduğunu cümle aleme kanıtlamayı bir misyon haline getiren aktörün bu yolda yaşadığı birbirinden komik, trajikomik ve değil filmdeki çevresi, seyirciyi bile deli edebilecek yolculuğunu konu alan 2017 yapımı Rock'n Roll, benim için geç keşiflerden biri oldu. Geç oldu temiz oldu hesabı, uygun bir zamanda tekrar izlemek istediğim bir film daha kazanmış oldum. Zaten adından ötürü iyi bir soundtrack albümü de olacağını tahmin ediyordum. Filmde duyduğum birkaç tanıdık şarkıdan sonra kolay bulunmayan albümle nihayet buluştum.

Filmin tema müziklerini yapan Yodelice takma adlı Fransız singer/songwriter Maxim Nucci'nin kısa kısa 9 adet enstrümantal parçasının serpiştirildiği albümde Don't Dream It's Over (Crowded House), Enola Gay (Orchestral Manoeuvres In The Dark), You Spin Me Round (Dead or Alive) ve Forever Young (Alphaville) gibi dört adet 80'ler hitinin bulunması, zaten filme yeterince düşmüş olan şahsımın filmin müziklerine de düşeceğinin işaretleriydi. Guillaume Canet'nin hala "rock" olduğunu hem kendine, hem de çevresine kanıtlamak uğruna huzurlu aile hayatını bırakıp gecelere aktığı sahnelerde, gittiği kulüplerin fonunda çalan Don't Dream It's Over, Enola Gay, You Can Do It, That's Not My Name, Indian Love Call, Take Me Out gibi şarkılar albümde de iyi ki yerlerini almışlar. Bunun yanında filmin neresinde çaldığını hatırlamadığım, aslında çalıp çalmadığını bile hatırlamadığım Amerikalı The Roots'un The Seed 2.0 ve Shirley Ellis'in 1965 yılına ait The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap) şarkıları da soundrack kalitesini arttırıcı hamleler olmuş. Böylece pop, pop rock, soul, new wave gibi farklı tatlardan oluşan bir sofra kurulmuş. Böyle farklı tellerden çalan albümleri sevenler olarak o sofranın bir köşesinde hemen yerimizi alırız.


Guillaume Canet ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Marion Cotillard'ın mesleki uyumlarını hayat arkadaşlığına taşımalarıyla komedi yönünden de çok iyi bir sinema kimyasına sahip olduklarını gördük. İkilinin bir yatak sohbetini çok sevimli bir video klip fantezisine dönüştüren Celine Dion'un 1995 tarihli teklisi Pour que tu m'aimes encore, komik sevişme sahnesinde çalan Richard Sanderson imzalı Go On For Ever ve kavuşma sahnesinde duyduğumuz Demi Roussos'un 80'ler şansonlarından Quand je t'aime, filmin sayısız güzel anlarından üçüne müzikal renk katmış parçalardı. Kapanışta ise Canet'nin oğlunun arkadaşlarına evinin salonunda punk şovu yaptığı sahnede söylediği, orijinali Belçikalı punk rock/new wave grubu Plastic Bertrand'a ait Ça plane pour moi şarkısı yer alıyor. Aslında bence pek bir özelliği olmayan bu şarkılar filmde bu sahnelerin fonunda duyulunca daha bir anlamlanıyor, yüzlere bir gülümseme konuyor. En önemlisi de yarattıkları nostalji duygusu zincirleme olarak başka filmleri, başka film müziklerini akıllara düşürüyor. Bazılarını izlemeyi ertelediğimiz, bazılarını yeniden izlemek istediğimiz bu filmler, içinde kimbilir nasıl sahneler, nasıl şarkılar taşıyor.

Rock'n Roll da uzun süre önce karşıma çıkan ama ciddiye almadığım bir filmdi. Ne zaman ki yıllar sonra karşıma çıktı ve Fransız mizahına dair önyargılarımı bir kenara bıraktığım kör noktama denk geldi, keşke daha önce izleseymişim dediğim bir film kazandım. Hatta tekrar izlemek için bilinmeyen bir zamana rezervasyon bile yaptırdım. Filmde Canet'nin gecelere aktığı tayfası arasında bulunan Yarol Poupaud'dan da bir şarkı olamaz mıydı derken, kendisinin filmden iki yıl sonra ilk solo albümünü yaptığını öğrendim. Yine de onun yer aldığı bir sürü gruptan, özellikle de Yarol Rock'n'Roll Trio'dan bir şarkı seçilebilirdi. Fakat bence albümdeki en önemli eksik, Fransız sinemasının tecrübeli aktörlerinden, aynı zamanda 60 küsür albüm çıkarmış bir rock müzisyeni olan 74 yaşındaki Johnny Hallyday... Filmde Guillaume Canet, genç eşiyle inzivaya çekilmiş Hallyday'i ziyaret ederek onun bu yaşına kadar hep "rock" kalabilmesinin sırlarını öğrenmek istiyor. Onun göründüğü bu hoş sahneye ya da o sahnenin finaline uçsuz bucaksız Hallyday repertuarından bir şarkı iyi giderdi. Hem filmin gösterildiği 2017 yılının Aralık ayında 74 yaşında hayata gözlerini yuman Hallyday için sinema kanadı kadar, müzik kanadıyla da bir veda gerçekleşmiş olurdu. Eksiğiyle fazlasıyla, 80'lere 90'lara yaptığı kısa yolculuklarıyla Rock'n Roll Soundtrack, tatlı, huzurlu, ateşli, eğlenceli, yani tam da filmin olduğu gibi bir derleme.

1. Yodelice - Crazy Drum
2. Yodelice - Marcellito Fanfare
3. Nick Waterhouse - Indian Love Call
4. Dead or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
5. The Ting Tings - That's Not My Name
6. Shirley Ellis - The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap)
7. Orchestral Manoeuvres in the Dark - Enola Gay
8. Yodelice - Marcellito Pizz
9. Celine Dion - Pour que tu m'aimes encore
10. Yodelice - Crazy Ambiance
11. Demi Roussos - Quand je t'aime
12. Yodelice - Rock'N'Roll Accordeon
13. The Partners - You Can Do It
14. Crowded House - Don't Dream It's Over
15. The Roots - The Seed 2.0
16. Franz Ferdinand - Take Me Out
17. Yodelice - Marcellito Main
18. Alphaville - Forever Young
19. Richard Sanderson - Go on for Ever
20. Ricchi e Poveri - Sara perche ti amo
21. Yodelice - Marcellito Instru
22. The Afters - Early Morning Jam
23. Yodelice - Crocodile Ranger
24. Yodelice - Target
25. Guillaume Canet - Ça plane pour moi

18 Eylül 2021 Cumartesi

The Limiñanas & Laurent Garnier - De película

 
Marie ve Lionel Limiñana çiftinden oluşan Fransız "garage-psychédélique" ikilisi The Limiñanas ile yine Fransız elektronik sahnesinin öncü isimlerinden Laurent Garnier'in işbirliğinden ortaya çıkan 12 şarkılık De película adlı albüm, ne Limiñanaları, ne de Garnier'i tanımayan benim gibi kaç dinleyiciyi ilk duyuşta avucunun içine almıştır bilemiyorum. Artık nerede, ne şekilde karşılaştılarsa ortak yanları olan Alman deneysel krautrock grubu Can, rock, trance, psychedelia tutkularını paylaştıktan sonra bunları pratiğe dökmeye karar vermişler. Garaj rock ve elektronik müziğin ortaklığı kağıt üzerinde bile heyecan verirken bir de bunun albümünün yapılması müthiş bir olay. Bu iki türün birleşiminden umduğumun yarısına bile razıyken De película bana işin %90'ını verdi diyebilirim. Tabii yeni icat edilmiş şeyler yok albümde. Hatta şarkı şarkı gezerken aklınıza çeşitli isimlerin ve başka alt türlerin gelmesi, ve hatta bazı şarkıların garaj ve elektro karışımı gibi bile durmaması gibi tuhaf şeyler bu ortaklığın cazibesini arttırıyor. Zaten ne 2009'da kurulan The Limiñanas, ne de şu an 55 yaşında olan Laurent Garnier kariyerleri boyunca sözü edilen türlerin tek bir dalına takılıp kalmamış, arayış sahibi usta müzisyenler.

De película bir konsept albüm. Konsepti de, Saul ve Juliette adında iki genç haydutun Fransa'nın güneyinden İspanya sınırına yakın bir bölgesine yaptıkları tutkulu, romantik, gerilimli yolculuğunun seslere, şarkılara dönüşmüş hali. Başrollerini 6 Eylül 2021'de hayatını kaybeden Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg'in paylaştığı Jean-Luc Godard'ın 1960 yılı harikası À bout de souffle geleneğinden gelen bu konsepti müzikal bir boyuta taşıyınca hangi renklere ihtiyaç olacağını iyi bilen Limiñana çifti ve Laurent Garnier, günümüz alternatif elektronik dinamiklerine retro dokunuşlar yaparak sadece bu konseptin müziklerini yapmakla kalmamışlar, adeta filmini de çekmişler. Electronica, trip-hop, easy listening, funk, rock, neo-psychedelia, breakbeat, nu-jazz gibi pek çok türü birbirine çarpıştırmak, bu çarpışmaları ustalıkla organize etmek suretiyle (kapanıştaki Que Calor ! şarkısının edit versiyonunu saymazsak) 11 şarkı haline getirmişler. Bu sayede kalitesi, enerjisi, dramatik dengeleri, sinematik gücü tartışılmaz bir albüm ortaya koymuşlar.

Açılış jeneriği tadındaki Saul ile başlayan De película, daha ilk elden koltuğa şöyle iyece yerleştiren, tempolu ve gerilimini kontrol eden atmosferiyle, Lionel Limiñana'nın aralara sızan karizmatik "spoken word" replikleriyle şahane bir başlangıç yapıyor. Bu replikleri her şarkıda duymuyoruz. Duyduğumuzda da içimize işliyor. De película'nın enstrümantal dokusunda hipnotize edici dinamik bir döngü, o döngüye psychedelic manada sürekli girip çıkan bazen gitar, bazen tuşlular bulunmakta. Şarkıların normalden biraz uzun tutulmuş olması da bu döngüsel hipnotik etkiyi arttırıyor. Fakat şahsen 2-3 şarkı dışında bu uzunluğu hiç hissetmedim diyebilirim. İki karakterin ismini taşıyan şarkılardan Saul nasıl harikulade bir şeyse, sakince başlayıp usul usul gerilimini arttıran, sonlara doğru aldığı gitar desteğiyle sertleşip epik bir karakter kazanan Juliette de yabana atılır gibi değil. Hele yerçekimine meydan okuyan muhteşem bir Promenade oblique var ki, artık The Chemical Brothers bile böylesini yapamıyor. (Zamanında yaptı, artık yapmak istemiyor diye savunulmasını da kabul etmiyorum.) Que Calor ! şarkısında Edi Pistolas, Au début c'était le début şarkısında da Bertrand Belin adında iki şarkıcı konuk alan The Limiñanas ve Garnier üçlüsü, daha uzun uzun anlatılası, her dakikasından kalite akan bir albümle hayatımıza girmişler. Hani hikayelerden, romanlardan film uyarlamaları yapılıyor ya, böyle albümlerden de filmler yapılmalı dedirtiyorlar insana.

1. Saul
2. Je rentrais par le bois ... BB
3. Juliette dans la caravane
4. Que Calor ! (feat. Edi Pistolas)
5. Promenade oblique
6. Tu tournes en boucle
7. Steeplechase
8. Juliette
9. Ne gâche pas l'aventure humaine
10. Au début c'était le début (feat. Bertrand Belin)
11. Saul s'est fait planter
12. Que Calor ! (feat. Edi Pistolas) (Edit)

10 Mayıs 2021 Pazartesi

The Shoes - Crack My Bones


Guillaume ve Benjamin adındaki iki Fransızdan kurulu The Shoes, bu indie kalabalığında bir şekilde kendilerini dinletme özelliklerine sahip olduklarını düşündüğüm türden hoş bir indie pop grubu. 10 şarkılık ilk albümleri Crack My Bones'u dinlemeye başlayınca ve her şarkıda vokalin değiştiğini farkedince sandım ki, şarkıları bir Guillaume, bir Benjamin dönüşümlü söylüyorlar. Meğer albümlerine Esser, Primary 1, The Bewitched Hands, Wave Machines, Cock'n'bullkid gibi pek kimsenin bilmediği indie pop kardeşlerini konuk edip mikrofonlarını onlara vermişler. Nereden gelip nereye gidiyorlar bilmiyorum ama albüm o kadar indie banalliği içinde bana hayli sivrilmiş kalitede gözüktü diyebilirim. Herşeyden önce pop müziğin kaliteden yana bilincini ve sorumluluğunu, bağımsızlık ilanında bulunmuş bir müziğin bünyesinde hem mütevazi, hem de son zamanlarda pek bir havalanan 2. veya 3. albümünü yapmış benzerlerine ayar verecek türden iddialı biçimde taşıyorlar.

Yine de listeleri silkeleyecek, radyoları silip süpürecek, kitleleri sallayacak bir poptan söz edemeyiz ki, bunun adı da zaten indie pop oluyor genelde. Cover Your Eyes, Stay The Same, ilk single People Movin' ve The Bewitched Hands'in koltuk çıktığı üç şarkı olan Time To Dance, Crack My Bones, The Wolf Under The Moon, klişelerden uzak bir pop serinliği yaşamak isteyenler için kansere olmasa da, yukarıda sözünü ettiğim kuru kalabalığın neden olduğu başağrısına çare olabilecek nitelikte şarkılar. Mesela Cover Your Eyes gibi bir şarkıya rastlayabilmek için 9 tane aptal indie albüm dinlemeniz gerekiyorsa dinleyeceksiniz. Çünkü buna değer bence. Dans pistlerine trance veya house etkisi yapmaz belki ama kafalar biraz güzelse bile pekâlâ daha aklıbaşında figürler tasarlayabileceğiniz, olmadı oturup ciddi ciddi dinleme aktivitesine girebileceğiniz türden bir müzik onlarınki. Kaldı ki sekiz buçuk dakikalık son şarkı Investigator, hiçbir DJ'in elini sürmediği şu haliyle dahi birçoğuyla düelloya girebilir. Yine de o taraklarda bezi olduğunu sanmadığım, kendi saçını kendi taramayı seçen, çok da güzel tarayan bir albüm Crack My Bones...

1. Stay The Same (feat. Esser)
2. Cover Your Eyes (feat. Waves Machine)
3. People Movin' (feat. Primary 1)
4. Wastin' Time (feat. Esser)
5. Time To Dance (feat. The Bewitched Hands)
6. Cliché (feat. Cock'n'bullkid)
7. Crack My Bones (feat. The Bewitched Hands)
8. Bored
9. The Wolf Under The Moon (feat. The Bewitched Hands)
10. Investigator

27 Aralık 2020 Pazar

Bafang - Elektrik Makossa


Fransız anne ile Kamerunlu babanın iki oğlu olan Lancelot ve Enguerran Harre'dan oluşan Bafang, çok kötü geçen 2020'nin son günlerinde tanıştığım harikulade bir rock duosu. Kamerun şehri Bafang kökenli olup Évreux/Fransa da büyüyen kardeşler, buradaki Afrika ve batı kültürüyle iç içe bir hayat yaşamaya başladılar. Bu hayatın içinde Manu Dibango, Francis Bebey, Toto Guillaume, Charlotte Dipanda gibi isimlerin plakları, ayrıca aileyi bir arada tutan "bikutsi" ve "makossa" adlı yerel Kamerun müzikleri de önemli yere sahipti. İki kardeşin şu aralar Londra'daki Voice Of Africa programının yapımcılığını yapan büyük ağabeyleri zamanında onları Fela Kuti'nin isyankar müziğiyle tanıştırdı. 13 Ekim 1966'da Jimi Hendrix'in konser için Évreux'ya gelmesi, bu şehrin tarihinde unutulmaz bir yer tuttuğu için Harre kardeşlere kadar ulaşan bu efsanevi olay onları rock müziğe daha da yaklaştırdı. Hayatlarında tek tutku olan basketbol, Voodoo Child CD'sini dinlemelerinden sonra yerini müziğe bıraktı. Kafa dengi iki kardeş için Jimi Hendrix tam bir dönüm noktasıydı.

Ergenlik çağlarında Enguerran'ın davul, Lancelot'un gitar çaldığı, bir arkadaşlarının da bas gitarla eşlik ettiği bir gup kurup mini konserler vermeye başladılar. Kendi kendilerine Led Zeppelin ve Deep Purple'ı referans belirleyerek hard rock yapıyorlardı. Evlerine 500 metre mesafedeki prova odalarında 10 yıl boyunca her gün buluşup çaldılar. Etrafları çok kalabalık değildi ama o masum özgüvenleri yerindeydi ve aileleri hep destek oldu onlara. Ailecek ara sıra memleketleri Kamerun'a giderlerdi. Lezzetli yerel yemekleri kadar müzikleriyle de yakından ilgiliydiler. Bikutsi ve makossa kültürünü, içlerinde yanıp tutuşan rock ateşiyle buluşturma fikri de bu Évreux - Bafang hattında gidip geldikçe oluştu. Kökleriyle daha sağlam bağlar oluşturdular. Kamerun diyasporası dünyanın her yerine, Kanada, İngiltere hatta Rusya'ya kadar yayılmıştı. Onlara da bu geniş ailenin nimetlerinden faydalanmaya çalıştılar. Enguerran, Sahra, Fas, İstanbul diye sürekli gezerken, Lancelot Norveçli bir kıza aşık oldu. İki kardeş, gezmeyi bırakıp bir araya geldiklerinde kendilerini saatlerce bir odaya kilitleyip müzikal fikirlerini paylaşıyor, bunları müzik yaparak pratiğe döküyorlardı. Jam seansları sırasında ortaya çıkan parçaları bütün hale getirmek, lirikleri Fransızca yazıp sonra çevirmek, ortaya çıkacak farklılıkları dengelemek iki kardeş için tutkulu bir yaşam biçimi haline gelmeye başladı.


2017'de Fransa'nın Caen şehrinde düzenlenen bir organizasyonda ilk ödüllerini aldıktan ve sahnede gerçekleştirdikleri performanstan sonra daha terleri bile kurumadan önlerini bir adam kesti. Bu adam, 1979'da kurulan, her yıl Aralık ayında Rennes kentinde 3-4 gün süren müzik festivali Rencontres Trans Musicales'in kurucu ortağı Jean-Louis Brossard'dı... Brossard onları tebrik etmekle kalmadı, tam bir organizasyon desteği sağlayarak daha geniş kitlelere ulaşmaları için gerekli çalışmaları başlattı. Ben de olsam aynısını yapardım. Zira 2020 Kasım sonlarında çıkardıkları ilk albümleri Elektrik Makossa'yı kaynak alırsak ortada o kadar güçlü bir müzik var ki, bu müziği Edirne'den Kars'a, Jüpiter'den Mars'a cümle alem duysun diye yapımcı musluklarını açmak çok doğru bir hareket olurdu. Albümde yer alan 10 şarkının 10'u da müthiş bir enerjinin, zeka ve duygu dolu bir doğu-batı sentezi rock ruhunun eseri olarak göz kamaştırıyor. Yamela ile başlayan albüm, bu şarkının vereceği fikir üzerine batı yönü bir miktar daha ağır basmış rock algısı yaratabilir. Bu algının orijinal dil kullanımı ile dengelenmeye çalışıldığı da söylenebilir. Lakin o harika Yamela'nın da açıkça ifade ettiği gibi önümüzde ne doğuyu, ne de batıyı amaç edinmiş, bunları sadece araç olarak kullanıp Bafang olmuş kendine has bir müzikten söz etmek hiç de yanlış olmaz.

Afrobeat kültürünün rock ile buluşmasından, bikutsi ve makossa türlerinin öncelikle bir dans müziği oluşlarından en iyi versiyonlarla faydalanmaları Bafang'ın en belirgin özelliği. Hemen her şarkıda dans edilebilen bir rock ritmine kaptırabildiğimiz gibi, hemen her şarkıda oturup dinlenebilecek kalitede etnik rock lezzetleri de duyuluyor. Özellikle International Makossa, Bamileke Nation, Njounjou Dance şarkılarında bir gıdım daha hissedilen bu dans tadı aslında her şarkıda türlü şekillerde önümüze çıkıyor, hatta önümüzden hiç çekilmiyor. Yine bir gıdım olmak suretiyle Mbasso ve Ngo Mee'de Brezilya rock (latin rock'tan bazı ayrıksı yönleri olduğu için Brezilya rock) baharatlığı genzime bayram ettirdi. Sabaha karşı 3-4 arasında yazdıkları muhteşem Ibabemba, eğer Red Hot Chili Peppers Kamerun'da doğsaydı nasıl olurdu sorusunun cevaplarından biri sanki. Bitmiyor! Vokal tasarımlarının da en az müzikleri kadar özenli ve catchy olduğunu hatırlatan Mounaye, içinde western ve blues sosları barındıran, içten içe şahane bir gerilim taşıyan, sinematik yoğunluğuyla olağanüstü bir progressive afrorock olan Sifa, albümün diğer yıldızları. Elbet diğerlerinden bir adım öne çıkan şarkılar var. Ama günün sonunda Elektrik Makossa içinde 10 adet yıldızın olduğu bir albüm. Bittikten sonra bile kafada dönüp duruyor. Harikulade bir yaratıcılık, emek, enerji, coşku ürünü ve belki de bu yüzden hiç bir yıl sonu en iyiler listesinde yer almayacak.

1. Yamela
2. International Makossa
3. Mbasso
4. Ngo Mee
5. Bamileke Nation
6. Ibabemba
7. Njounjou Dance
8. Sifa
9. Mounaye
10. Zanga

25 Mart 2020 Çarşamba

Manu Chao - Clandestino


1961 Paris doğumlu José-Manuel Thomas Arthur Chao, ya da bilinen adıyla Manu Chao, İspanya kökenli bir Fransız müzisyen olarak 90'ların sonunda çıkardığı ilk solo albümü Clandestino ile bağımsızlığını güçlü biçimde ilan etmiş harikulade bir müzisyen ve aktivist. Bu ilan öncesinde yapmış olduklarına şöyle bir bakalım. Ailesi o doğmadan kısa bir süre önce Franco diktatörlüğündeki İspanya'dan kaçıp Paris'e yerleşmiş. Yazar ve gazeteci olan babası Ramón Chao'nun sanatçılar ve entelektüellerden oluşan eş dost çevresi, Manu'nun büyüme çağlarında hep etrafındaymış. Müziğin bu etkileşimlerin önemli bir parçası olduğunu söylemeye gerek yok. Yaşıtları dönemin popüler şarkıcı ve gruplarını dinlerken, Manu'nun favori müzisyeni Kübalı piyanist şarkıcı Bola de Nieve'ymiş mesela. Müzik kariyerine Paris sokaklarında müzisyenlik yaparak başlayan Manu Chao, 1984-86 arasında Hot Pants isimli grubuyla iki albüm, 1985-90 arasında da Los Crayos adlı grupla da dört albüm yapmış. Bu gruplarda çeşitli dilleri ve müzik türlerini tecrübe etmiş. Bir yandan da kardeşi Antoine Chao ve arkadaşlarıyla birlikte 1986-95 arasında aktif olan, dört stüdyo, bir de konser albümü çıkaran Mano Negra serüveni başlamış. Özellikle Avrupa'da çok sükse yapan, latin alternative, alternative rock, folk punk, pop rap türünde çok iyi şarkılar çıkaran Mano Negra, türlü başarılara imza attıktan sonra 1995'te Antoine'in de içlerinde olduğu grup üyelerinin çoğunun ayrılmasıyla dağılmıştı. Ama Manu Chao için bazı şeyler yeni başlıyordu.

Madrid'e dönen Chao, burada Mano Negra'dan bazı grup arkadaşlarıyla birlikte Radio Bemba Sound System adındaki grubunu kurdu. Bu isim, Küba Devrimi sırasında Fidel Castro ve Che Guevara tarafından Sierra Maestra'da kullanılan iletişim sisteminden geliyordu. Bunun yanında Meksika'dan Tijuana No!, Brezilya'dan Skunk, Arjantin'den Todos Tus Muertos gibi yerel ska, punk, rock, reggae gruplarıyla da temas halindeydi. Chao'nun amacı, farklı kültürlere ait müziklerden, sokak ve bar şarkıları formatında şarkılar yazıp söylemekti. Bu ortak kimyadan ve prensipten olağanüstü şarkılar çıktı. O şarkılar da grup ismi kullanılmadan, Manu Chao'nun kendi adıyla Clandestino (Yeraltı) ismi verilerek Ekim 1998'de piyasaya sürüldü. 16 şarkılık albümde İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce dilleri, "soundbite" denen minik konuşma ve müzik alıntıları ve tabii birbirinden rol çalan, birbirine destek çıkan, birbirinden güzel ezgileri duymak süper bir deneyimdi. Clandestino, Fransa'nın her yıl düzenlediği müzik ödülleri olan Victoires de la Musique 1999'da En İyi Dünya Müziği Albümü ödülü aldı. 2005'te yayınlanan "Ölmeden Önce Dinlemeniz Gereken 1001 Albüm" adlı kitapta yer aldı. Dünya çapında 5 milyon kopya sattı. Hepsinden önemlisi, Manu Chao gibi harika bir müzisyeni, duyarlı bir aktivisti Mano Negra dışında kendi adıyla tüm dünyaya tanıttı.


Açılış şarkısı Clandestino, aynı zamanda albümde Manu Chao ile birlikte Chico César'ın ortaklaşa yazdıkları tek şarkı. Diğer tüm besteler Chao'ya ait. Genel bir değerlendirmeyle, sıcacık akustik latin nağmelerine kimi zaman ska, kimi zaman reggae ritimlerinin eşlik ettiği ama şarkıların asıl ritmini liriklerinden ve onları yazıp seslendiren Manu Chao'nun şahane vokalinden alan şarkılarla dolu 45 dakikalık bir yolculuğa çıkıyoruz. Şarkılar birbiriyle o kadar içli dışlı, o kadar bütünlüklü ve uyumlu ki, konsept albüm bile denebilir. İki İngilizce, iki Fransızca, iki Portekizce, geri kalanı İspanyolca şarkılardan oluşan bu konsept içinde şarkılar hiçbir şekilde ayrıksı, eğreti durmuyor. Mesela albümün en sevimli şarkılarından İngilizce olarak söylediği Bongo Bong'un alt yapısı kendini hiç bozmadan Fransızca Je ne t'aime plus'ye dönüşüyor. Benzer ritimlerde ilerleyen 7-8 şarkı var ama hepsi kendini bir şekilde diğerlerinden ayırmayı başarıyor. Mentira… ve Welcome To Tijuana'nın western soslu tropik atmosferleri her dinleyişimde sıcak bir çöle, sıcak bir plaja, sıcak bir tropik bara ışınlıyor beni. Bazen gündüzü, bazen geceyi yaşıyorum. Desaparecido ve La Vie à birer enstrümantal olsalar hoş birer fon müziği olurlardı. Oysa Manu Chao vokaliyle karakterize olup bambaşka bir şeye dönüşüyorlar. Por el Suelo veya La Despedida'yı da birbirinden ayıran yine ufak nüanslar oluyor. Aslında bu yorumları ikili, üçlü eşleştirmelerle diğer şarkılara uyarlayabiliriz. Bu rengarenk sound bunu gerektiriyor.

Albümün iki lokomotif şarkısı olan Luna y Sol ve Malegria'yı ne kadar da dinlesem doyamam. Hele de Luna y Sol'un dile yapışan "arriba la luna ohea" nakaratını konserlerde kimbilir seyircilerle birlikte nasıl bir coşkuyla söylüyordur. Malegria'ya ise böyle "catchy" bir nakarat düşünmemiş. Día luna... día pena'da da aynı nakarat var. Ama şarkı pamuk gibi olunca etkisi de farklı oluyor. İşte Día luna... día pena'yı da Luna y Sol gibi bir stadyum canavarına dönüştürmek varken hoş bir latin günbatımı lezzetine dönüştürme özgürlüğünü ilk solosunda doya doya yaşıyor, yaşatıyor Manu Chao. Lagrimas de Oro'da çift sesle kendiyle düet yapıyor. Minha Galera duyduğum en zahmetsiz ve en güzel reggae şarkılarından biri. Clandestino'dan sonra dört albüm daha yapan Chao, bunlardan sadece 2001 tarihli ikinci albümü ...próxima estación... Esperanza ile Clandestino'ya yaklaşabildi bana göre. Zaten onun dışında kalmış şarkıların toplandığı bir albüm gibiydi. Me gustas tu, La primavera, Denia üçlüsü harikadır. Diğer Chao albümleri de güzeller. Ama asla Clandestino gibi bir başyapıt olamadılar benim için. Başında "latin" kelimesi bulunan hiçbir müzik türüyle (Brownout'a şerh düşerek) aram sıkı fıkı olmadı. Belki biraz da bu yüzden Manu Chao'ya ve Clandestino'ya verdiğim önem çok başkadır. Manu Chao'ya benzeyen beş kişi bile sayamam. Gittiği her ülkede hala sokaklarda müzik yapabilen, şöhretli bir rock star yerine mahallenin gitarlı abisi gibi takılan, yerli halk, kadın, seks işçileri, hayvan, çevre hakları konusunda hem sosyal medyadan, hem de müzikal kimliğiyle duyarlılığını gösteren, marihuananın yasallaşmasını savunan şeker gibi bir adam. Clandestino da bu adamın birebir yansıması.

1. Clandestino
2. Desaparecido
3. Bongo Bong
4. Je ne t'aime plus
5. Mentira…
6. Lágrimas de oro
7. Mama Call
8. Luna y sol
9. Por el suelo
10. Welcome to Tijuana
11. Día luna... día pena
12. Malegría
13. La vie à
14. Minha galera
15. La despedida
16. El viento

28 Eylül 2019 Cumartesi

Le grand bain (OST)


Özel hayatlarında türlü sorunlar yaşayan, depresif, umutsuz ve kendilerine olan güvenleri azalmış orta yaş bunalımındaki 8 adam, dertlerinden uzaklaşmak, kendilerini yeniden keşfetmek, ailelerine, eş dostlarına hala bir şeyleri başarabileceklerini kanıtlamak amacıyla amatör olarak erkekler su balesi takımında bir araya gelirler. Ünlü Fransız aktör Gilles Lellouche'un yönettiği Le grand bain (Sink or Swim), dram ve komediyi dozajı çok iyi ayarlanmış biçimde harmanlamış, hüzünlü yapısına rağmen canlılığını hiç yitirmeden spor ve müzikle iç içe yaşayan bir film. Spor kısmı zaten filmin en orijinal yönü. Şimdi düşününce futbol veya curling bile çok sıkıcı tercihler olabilirdi. Kadın sporculardan daha çok bildiğimiz su balesi, takım halinde hareket etmeyi, sürekli batıp çıkmayı, nefes kontrolünü, senkronizasyonu, koreografiyi, disiplini ve estetiği gerektirdiği için ekstra ilginç ve eğlenceli anların yaşanmasına zemin hazırlıyor. Bu sporu orta yaş krizindeki bir grup erkek yapınca dengeler de daha enteresan bir hal alıyor. Bedene olan faydalarından daha çok, bu sporun kahramanlarımızın ruhsal yönden iyileşmelerine etkisi üzerine daha fazla gidilmiş ki, bu da gayet olumlu bir yaklaşım olmuş. Su sporları vücuda iyi geldiği kadar adeta zihinsel bir terapi işlevi de görmekte, bu inkar edilemez. Film de aynı derecede ruha iyi gelen bir sevimlilikte. Müziklerin rolü ise yadsınamaz.

Su balesi müzikle yapılan bir spor olduğu için filmin müzikal yanının bundan etkilenmesi kaçınılmaz. Magnolia, Punch-Drunk Love, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Synecdoche, New York, Lady Bird gibi filmlerin (bunların yanında bir dolu vasat komedi filminin) tema müziklerini yapmış olan Amerikalı besteci Jon Brion, Le grand bain'in soundtrack albümüne tam 18 kısa tema müziği yapmış. Hepsi filmin dramedi karakterine uygun, yormayan, baymayan müzikler. Ama bunun yanında albümde 10 tane de şarkı bulunuyor ki, albümün asıl eğlenceli ve dikkat çekici yanı da orası. Hem Tears For Fears'in, hem de dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Everybody Wants To Rule The World filmin açılış jeneriğinde kullanıldığı gibi albümün de açılışını yapıyor. Bu öyle bir şarkı ki, sadece bir filme ya da albüme değil, bir güne bile onunla başlamak harika bir duygu. Komik soygun sahnesinde Isaac Hayes klasiklerinden Run Fay Run da çok güzel kullanılmış. Öyle ki iştaha gelip bu şarkının yer aldığı 1974 tarihli Tough Guys filminin soundtrack albümünü baştan sona bir daha dinledim. (Hayes ayrıca filmin başrollerinden biriydi.)


Filmin 1-2 yerinde duyulan New Yorklu Television grubunun 1977 yılına ait efsanevi albümü Marquee Moon albümünün aynı adlı 10 dakikalık şarkısı da Le grand bain'de yer bulmuş. Müthiş bir art rock, psychedelic rock örneği olan parça, albümün göz bebeklerinden biri. Su balesi takımının, su topu maçından önce ilk gösterisini yaptığı sahnede, 1981 tarihli İngiltere/Fransa ortak yapımı spor draması Chariots Of Fire'ın Vangelis bestesi olan tema müziğinin Mark Ayers versiyonunu duyuyoruz. Takımdaki Laurent'in annesini yatırdığı huzurevinde bakıcılık yapan John'un, yaşlıların kötü kokmaları nedeniyle odalarına giriş çıkışlar esnasında nefesini uzun süre tutma becerisine sahip olduğunu anlattığı (takıma alınma sebebi de bu) sahnede The Notorious B.I.G. şarkısı Just Playing (Dreams) kullanılmış. Norveç'teki dünya su balesi şampiyonasında diğer ülke takımlarını gördüğümüz video klip estetiğindeki bölüme ise Tame Impala'nın en iyilerinden olan Half Full Glass Of Wine çok yakışmış. (Aşık olduğum efsane Mind Mischief çalsa nasıl bir hava katardı düşünemiyorum. Onu her duyduğumda zaten soundtrack havası soluyorum.)

Finaldeki gösteri sahnesi için seçilen şarkı, Amerikalı soul şarkıcısı Philip Bailey'nin 1984 yılına ait Chinese Wall albümünden Easy Lover olmuş. Bailey bu şarkıda Phil Collins ile düet yapıyor. Ama Collins şarkılarına o kadar çok benziyor ki, sanki Bailey ona konuk olmuş gibi duruyor. Birkaç istisna dışında Phil Collins şarkılarını pek sevmem. Ama Gilles Lellouche'un bu önemli sahneyi planlayış biçimi, şarkının sahip olduğu ruhun açığa çıkmasında büyük rol oynamış sanki. Filmin sonlarında bu olay gösterinin ardından karakterlerin hayatlarından enstantanelerin ağır çekimde gösterildiği bölümde 80'li yıllardan İngiliz disko gruplarından Imagination'ın So Good So Right isimli şarkısı çalıyor. Bunlar filme renk katan çok hoş anlar. Ama filmin en güzel sahnelerinden biri olan, su balesi takımı kahramanlarımızın havuzda, evde, işte, yolda, durakta dans ederek pratik yaptıkları bölümde çalan Olivia Newton-John harikası Physical albümde yok. Bu eksikliğin nedeni albümle alakalı bir telif sorunu değilse sahiden büyük gaf. Filmde bu kadar iyi şarkı duyduktan sonra harıl harıl soundtrack aramak, albümün tam arşivlik olduğunu anlamak, ne var ki bu arşiv içinde Physical'ı bulamamak çok üzücü. Dijital takılıyorsak artık onu da albümün kapanışına illegal yollardan ekleyebiliriz. Physical olsa albüm daha da çıkarmış ama şu haliyle de batmamış, her dinleyişte filmi tekrar izleme iştahı yaratacak kadar lezzetli olmuş.

1. Tears For Fears - Everybody Wants to Rule the World
2. Jon Brion - Le grand bain (Ouverture)
3. Jon Brion - La petite annonce
4. Jon Brion - Piscine Love
5. Jon Brion - Lola
6. Jacques Offenbach - Barcarolle
7. Jon Brion - Bertrand est heureux
8. Mark Ayres - Les chariots de feu
9. Television - Marquee Moon
10. Jon Brion - Marcus
11. Jon Brion - Esther Williams
12. Jon Brion - Dans l’oeil de Bertrand
13. Jon Brion - Delphine coule à pic
14. Jon Brion - Entraînement militaire
15. Jon Brion - Père et fils
16. Isaac Hayes - Run Fay Run
17. The Notorious B.I.G. - Just Playing (Dreams)
18. Jon Brion - Bass No Bass
19. Jon Brion - Le sauna
20. Jon Brion - La bagarre
21. Jon Brion - Something to Prove
22. Tame Impala - Half Full Glass of Wine
23. Phil Bailey - Easy Lover (feat.Phil Collins)
24. Jon Brion - En osmose
25. Jon Brion - Ouaiiiis!!
26. Imagination - So Good So Right
27. Jon Brion - Le grand bain (Le final)
28. The Wash - Vertigo

13 Haziran 2019 Perşembe

The Craftmen Club - Thirty Six Minutes


Kendileri hakkında internette ulaşabildiğim kısıtlı bilgilerden edindiğim kadarıyla Fransız kökenli sağlam bir rock triosu olduklarını öğrendiğim The Craftmen Club, müziklerinde bu Avrupai gerçeği çok fazla belli etmiyorlar aslında. Elbette gitar hakimiyeti arasından bazı aksan farklılıklarını anlamak da fazla kolay olmuyor. Tiplerinden biraz kavgacı bir mizâca sahip olduklarını düşündüğüm bu üçlü, tüm enerjilerini 2009 tarihli (sanırım ikinci) albümleri Thirty Six Minutes’a kanalize etmiş olacaklar ki, albüm dışındaki özel hayatlarına fazla enerji kalmamış olma ihtimali de var. Yoğun blues rock temeli üzerine hard rock ve country rock sosları dökmüş olmaları, üstelik tüm bunları has Amerikalı gibi yapmaları en büyük artıları.

Esasen işlerini Amerikalı gibi yapıyor olmaları değil artı kazandıran. Çoğu Amerikalı bile bu lezzetli karışımın içine sıçmayı becerebilirken, The Craftmen Club kendi müziğini tüm bu “rock” kelimesi ile sonlanan kemikleşmiş türlerin rehberliğinde alternatif rock sularında da başarıyla yüzdürecek kapasiteye sahip. Müzikal açıdan dinleyeni volümü yüksek bir western moduna sokabildiği gibi, aralarda “bana tekila getir” falan diyorlar ki, bunu da her yönden olayın havasına girdiklerini gösteren olumlu ayrıntılardan saymak lâzım. Desert Land, I Can't Get Around, Hold Out Your Hands (To The Lost Soul), Back in Town bana göre bünyelerinde albümün en güzel anlarını barındırıyorlar. Albüme ismini verdiği üzere 36 dakika civarındaki bu rock’n roll aktivitesine her alternatif blues rock müziksever bir kez de olsa kulak vermeli.

1. To The Surface
2. Desert Land
3. Gary Blood
4. I Can't Get Around
5. Goodbye Mother
6. Hold Out To Your Hands (To The Lost Soul)
7. Back in Town
8. Les chiens
9. When I Try
10. Sexodrome
11. Death Song