Psychedelic Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psychedelic Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2026 Çarşamba

Armand Popa - Fuzz Panic

 
Eskiden bir albüm yapmak için kırk takla atılır, para babası bir yapımcının gönlü olsun diye medyada maymuna ya da aslında hiç olmadığı birine dönmek göze alınırdı. (Sinema sektöründe, film kampanyalarında hala bu esaret süruyor.) Üstelik müzisyenin kendi gönlünden kopan söz ve müzikler, sırf bu müzisyen olmayanların kişisel tercihlerine uymadığı için sık sık değiştirme baskısı görürlerdi. Büyük starlar haricinde adil olmayan anlaşmalarla bu müzisyenlerin kazanacakları paradan da aslan payı alırlardı. Ama internet, binlerce uygulama, bu uygulamalara entegre modern araç gereçler ve nihayet yapay zeka sayesinde artık kimse kimsenin kölesi olmak zorunda kalmadan istediği müziği evinin bodrumunda, yatak odasında, laptopunun başında yapmaya başladı. Gerçi özellikle yapay zekayla yapılanların kalitesizlikleri şimdilik gayet iyi seçiliyor. Zaten o iş çok başka yerlere gitmeye başladı. Elinde şarkı sözü olan müzik, elinde müzik olan şarkı sözü aratmaya, bazısı da hiç kıçını kaldırmadan her şeyi yapay zekaya yaptırmaya teşne. Ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Eskiler şimdiki gençleri önce yatak odasında bile müzik yapabildikleri için eleştirirken, artık bu duruma razı olup oklarını yapay zeka kolaycılığına çevirmiş durumdalar. Müzik yapmak kolay olmalı mı, olmamalı mı tartışılır. Ama bir enstrüman çalmak, söz/müzik yazmak veya sahnede jam yapmak gibi paha biçilmez şeyler uğruna belli bir yol katetmek gerek.

Şimdi Bükreşli müzisyen, yapımcı Armand Popa'nın 2026 tarihli Fuzz Panic albümü için bu uzun girişi yapmamın sebebi, kendisinin yapay zeka kullanması veya kıçını kaldırmaması değil. Onun bir rock grubu var ve taş gibi de müzik yapıyor. İki albüm ve bir EP sahibi. Tüm şarkıların söz müziği, yapımcıliğı kendisine ait. Şarkıları söylüyor, gitar çalıyor. Alternative, psychedelic, stoner rock olarak özetlenebilecek müziğine bakarak Romanya'dan beklemediğim güçlü bir örnek. Gerçi Romanya'dan, Polonya'dan veya Macaristan'dan ne beklerim onu da bilmiyorum. Romanya deyince aklımda sadece pagan black metal yapan Dordeduh grubu kalmış. 2012 ve 2021 yıllarına ait iki çok iyi albümleri var. Türün sevenlerine tavsiye olunur. Neyse, baştaki uzun ve alakasız görünen girişin sebebi şuydu: Armand Popa kendi kendini finanse eden, devasa stüdyo ve prodüksyon numaralarına girmeden kendi yağıyla kavrulan bir müzisyen. Dört şarkılık Strawberry Freckles EP'sini dinlemedim ama 2024 tarihli ilk albümü Joy Of Missing Out'u merak edip dinledim. Fuzz Panic'ten oldukça farklı, neo-psychedelia ağırlıklı, ortalama bir alternatif rock işi. Bu albümdeki 80s luv adlı güzelliği alıp vedalaştım. Fakat tarz olarak daha sertleşen, olgunlaşan, psychedelia'sını da yanından ayırmayan, az ve derinden de olsa grunge ve funk eklemesi yapan Fuzz Panic ile işim henüz bitmedi.

2:14 dakikalık intro gibi intro olan enstrümantal Intro ile başlayan Fuzz Panic, sound olarak sevebileceğim bir albüm olabileceğinin sinyallerini verir gibi oldu. Lakin hemen ardından gelen Brain Rot, beklediğim patlamayı yapamadı. Kötü diyemem ama vasat geldi. Neyse ki cayır cayır Puma sayesinde güçlü bir albümle karşı karşıya olduğum fikri artmaya başladı. Sanırım albümün en iyi şarkısı Puma'dır diye düşünürken Afterglow'un rock ateşi ortalığı daha da alevlendirdi. Saykodelik, capcanlı, ağırbaşlı, hepsi. Afterglow'un ortalarında bir yerlerinde kısa bir an Red Hot Chili Peppers'a gönderme bile hissettim. Keza, Red Lizard için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Davulsuz neo-psychedelia/dream rock şeklinde tanımlanabilecek Under, ilk bir buçuk dakikasında sağlam bir enstrümantal rock şarkısı iken birden ritmi düşürüp vokallenen ve yavaş yavaş ivme kazanan The Sun ve nefis bir kapanış yapan Rough ile nihayetlenen Fuzz Panic, benim için 2026'nın en iyi albümlerinden biri olmayı garantiledi. Bunun gibi hiç beklemediğim anlarda karşıma çıkan iyi albümleri görünce, keşfe dair inancım artıyor. Muhtemelen yıl sonu listelerinde, favorilerde, keşiflerde Fuzz Panic'e rastlamayacağız. Zaten öyle bir iddiası olduğunu da sanmıyorum. Bandcamp ve Spotify kör noktalarında öylece takılacaktır. Kendisine takılanları da hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

1. Intro
2. Brain Rot
3. Puma
4. Afterglow
5. Red Lizard
6. Under
7. The Sun
8. Rough

7 Mart 2026 Cumartesi

Helicon & Al Lover - Arise

 
Helicon, 2008'de Güney Lanakshire/İngiltere'de kurulmuş beş kişilik (bazen bu sayı artabiliyormuş) psychedelic rock, neo-psychedelia grubu. Dört albümleri var. San Francisco/ABD'li Al Lover ise yine psychedelic rock, neo-psychedelia, electronic, hip-hop takılan bir başka müzisyen. Onun da 20'den fazla albümü var. Her iki ismi de hayatımda ilk kez duydum. Birbirlerini nasıl buldukları bilgisi bende yok ama bir şekilde Helicon ve Lover arasında transatlantik çevrimiçi demo alışverişi başlamış. 20'den fazla demo internet üzerinden gönderildikten ve bazıları elendikten sonra Helicon grubu stüdyoya girip temel kayıtları yapmış. Lover da onlara katılarak davul makinesi, synthesizer ve sampler'larla sihrini göstermiş. Her iki taraf da bu ortaklıktan çok memnun kalıp birbirlerini ve ortaya çıkan müziği öven demeçler vermişler. Övülecek kadar da varlar. Helicon & Al Lover, Helicon'un kendine özgü saykodelik tarzını Al Lover'ın türler arası elektronik müziğiyle birleştirerek, hipnotik, yaratıcı, canlandırıcı, biraz da gizemli bir sound elde ediyorlar. Böyle ilginç ortaklikları seviyoruz. Pandemi zamanı da şartlar gereği böyle birkaç albüm çıkmıştı. Glasgow'daki Castle Of Doom Stüdyolarında Tony Doogan (Mogwai, The Jesus & Mary Chain) tarafından prodüksiyonu yapılan Arise, trip-hop break'lerini, derin bas seslerini ve dub dokularını katmanlayarak rock ile buluşturan nefis bir albüm. Daha şimdiden 2026'nın en iyi albümlerinden biri olarak aldım, kabul ettim.

Helicon ve Al Lover'ı kendi albümleriyle hiç dinlemedim. Ama sanki bir DJ olarak Lover bir tık baskın gelmiş gibi göründü. Özellikle Arise'ın ritim altyapısı trip hop, hip-hop çeşnileriyle güçlendirilmiş. Ama buradan başka anlamlar çıkmasın. Helicon'un bilmediğim rock stiliyle birleştiğinde ortaya kimi zaman post-rock, kimi zaman shoegaze numuneler çıkmış. Arise ve Backbreaker gibi çok iyi iki şarkıyla müthiş bir açılış yapan grup, ne saykodelik, ne elektronik, hem saykodelik, hem elektronik tarzıyla beni hemen etki alanına aldı. Tabula Rasa gelince daha üç şarkıda albüme bağlandım ve yolculuğun keyfini çıkarmaya baktım. Not A Thought işin shoegaze'e kayan kısmını çok yerinde betimliyor. Ama öyle bir Adjust The Dosage var ki, hem saykodelik, hem elektronik, hem epik, hem sinematik bir sekilde albümün tam orta yerinde anıt gibi duruyor. Goodbye Cool World'ü de kapanış olarak beğendim. Bu birlikteliği benzetecek o kadar çok şey varken aklıma ilk elden The Besnard Lakes'in gelmesini hiç beklemiyordum. Bazı anlarıyla The American Dollar titreşimleri de almak mümkün. Tabii bu iki grubun genel tarzlarından değil, bazı parçalarından izler bulunabilir. Sonuç olarak Helicon ve Al Lover ortaklığı bir çok yönden verimli, tutkulu, ağırbaşlı, özenli, kaliteli ve güçlü sıfatlarını sonuna kadar hak ediyor. İki kez dinledim, üçüncüyü de iple çekiyorum. Ayrıca bu ortaklıktan önce neler yaptıklarını da merak ediyorum.

1. Arise
2. Backbreaker
3. Tabula Rasa
4. Not a Thought
5. It Won't Stop
6. Adjust the Dosage
7. We Don't Belong
8. Midnight Mass
9. Goodbye Cool World

25 Şubat 2026 Çarşamba

Gondhawa - TÄKOMĀ

 
Gondhawa Fransa'dan şahane bir üçlü. 2021'de Käampâla adında 6 şarkılık ilk albümlerini çıkarmışlar, ruhumuz duymamış. Üstüne Astral Session ve Mäanthagorī diye iki EP yapmışlar görmemişiz. Clement Pineau (davul, vokal), Idriss Besselievre (gitar, vokal), Paul Adamczuk (bas, keyboard) şeklindeki kadro 2026'nın şimdilik en iyi keşiflerinden biri oldu benin için. Psychedelic, progressive, oriental psych rock olarak özetleyebileceğimiz müzikleri daha ilk seferinde kendini sevdirdi. Zaten Tinariwen ve Tamikrest gibi çöl rockçılarının kayıt yaptığı Studio Adjololo'dan çıkma bir albüm olarak TÄKOMĀ, King Gizzard & The Lizard Wizard’ın deneysel coşkusu, Mdou Moctar’ın çöl karizması ve İsveçli Goat’ın saykodelik cazibesi arasında çok iyi bir yerde duruyor. Yine de kendi ritmi, evreni, "Gondhawii" dedikleri kendi icatları olan özgun bir dil yapıları da var denebilir. Bu dil daha çok sesin kendisi üzerinden kurulan bir anlatı. Heceler, çığlıklar, tekrarlardan oluşuyor. Vokal, sanki bir şeyler anlatmıyor, ritüeli yönetiyor. Müziğin doğu-batı dengesi hayranlık verici. Mikrotonal gitarlar, doğu ezgileri, Anadolu rock, Moğol sanxianı (Orta Asya ve Çin - Moğol kültürlerinde kullanılan üç telli, uzun saplı, perdesiz bir telli çalgı. Gövdesi genellikle deri kaplı ve parlak, kuru, ritmik bir tınıya sahip) gibi geleneksel öğelerle harmanlanmış yoğun bir rock enerjisi taşıyorlar. Ruhumuz duymamış, keşfettik falan dedik ama grup, Fransa, İspanya, Portekiz, İsviçre ve İtalya’yı kapsayan 50’den fazla Avrupa konseri vermiş.

TÄKOMĀ’nın en güçlü yanlarından biri de akışı. Parçalar tek tek güçlü ama asıl etki, albüm bütününde ortaya çıkıyor. Gondhawiice bilmiyor olabiliriz ama müzikal anlamda bir konsept albüm gözüyle bakılabilir. Enerji sürekli yükselip alçalıyor. Tam “tamam artık, budur” dediğin anda başka bir ritim kapısı açılıyor. Bu yüzden mümkünse albüm tek seferde, ara vermeden ve bu gibi katmanları olan albümlerde olması gerektiği üzere kulaklıkla dinlenmeli. King Gizzard & The Lizard Wizard’ın özellikle Flying Microtonal Banana albümüyle olan akrabalığı hissediliyor. TÄKOMĀ’nın o albüme nazaran bir miktar garaj kaldığı söylenebilir. Üstelik şarkıları zihinde birbirinden ayırabilme süresi daha uzun bana göre. Ama bu hiç de şikayet edeceğim bir durum değil. Tam tersi, böylelikle albümün ömrü uzuyor, her seansta keşfedilecek başka ritimler, riffler, pencereler, kapılar, bacalar peydah oluyor. Öte yandan Tinariwen, Tamikrest gibi geleneksel Tuareg müziğinden kök alan Kuzey Afrika blues rock'ı "tishoumaren" esinlenmeleri albümü hem çok iyi bir sentez, hem de özgün bir keşif haline getiriyor. Gondhawa'nın bu müziğe Fransızca veya başka bir dil yerine kendi icadı bir dili uygun görmesinin altında yatan motivasyonu bilmiyorum. Belki evrenselliğe, aidiyetsizliğe ya da tam aksine kendi Gondhawa evrenine olan bağlılıklarına, aidiyetlerine yönelik bir reflekstir. Ne olursa olsun kesinlikle orijinal, oryantal, bu tür bir rock janrıyla uyumlu, hatta bazen komik bir lisan duyuyoruz.


Her ne kadar konsept bir albüm görüntüsü verse de TÄKOMĀ şarkıları kendilerini bu konseptten belli oranlarda sıyırabilmiş karakterlere sahip. Zira konsept albümlerde şarkı ismi zikretmek pek kolay değildir. Ama bu albümde yüzeydeki benzerliğin altındaki karakterize olmuşluğa erişmek büyük haz veriyor. Takameyo, desert rock unsurları ve doğu melodileriyle nefis bir açılış yapıyor. Ritmik, hipnotik, sürükleyici, daha ilk dakikası bitmeden belki de albümün tarzını, kalitesini ortaya seren yetkinlikte. Wha Ghena Ghenno, psychedelic garage yönü biraz daha belirgin, enerjik, tempolu bir devamlılıkla ikide iki yapıyor. Sayarha, daha sakin bir şekilde başlayıp sonlara doğru enerjiyi iyice yükseltiyor. Öyle ki aslında Gondhawa'nın kendi çeperleri dahilindeki epik yönünü de gösteriyor. Arka arkaya dinlediğimiz Thuaraï ve Eywa'da Afrika ve Asya ritimlerinin sentezlendiği, dikkatli kulakların Moğol tınıları da sezebileceği egzotik hava dikkat çekiyor. Coşku, tezahürat, öfke ve mutluluğun iç içe geçtiği güçlü bir müzik bu. Mesela Banou Leï'nin hipnotik, gerilimli, mistik halleri geri kalan tüm şarkılara sinmiş. Uzaktan bakıldığında kendini tekrarla suçlanabilir. Ama TÄKOMĀ yakından bakılması gereken bir albüm. Ancak o zaman bunun bir tekrar değil, bütünden kopup hem sadık, hem de bağımsız kalmayı başarmış, kendi yolunu çizmiş parçacıklar olduğu fikrine ikna olabiliyorsunuz.

Hossora ! şahane bir kapanış. Enerjik, saykodelik, kafası hafif kırık, çiğliği ve modernliği aynı kalıba koyabilmiş bir şarkı. Bir veda gibi değil, "acaba tekrar dinlesem mi" ya da "bir sonraki dinlememde acaba başka neler keşfedeceğim" veya "bu iş burada bitmedi" heyecanı taşıyan bir "tekrar görüşeceğiz" şarkısı. Gondhawa genel olarak nakarat peşinde koşan bir grup sayılmaz. Ama nakarat yapınca da iyi yapıyor. Takameyo, Hossora !, Thuaraï, Eywa gibi şarkıların nakaratlarına nakarat demeyip, "uydurma bir dilin doğaçlamaları" olarak bakınca kulağa daha bir hoş geliyor. Gondhawa, “şu türe, şu gruplara benziyor” demenizi de umursamıyor. Mutlaka etnik enstrümanları rock müziğe entegre eden gruplar arasında beğendikleri, ilham aldıkları vardır. Sıklıkla groove tabanlı bir bilinç akışı izliyorlar. Ama eğer müziği bir alan, bir atmosfer, hatta bir trans hali olarak seviyorsanız, bu albüm sizi içine alıyor, yoğuruyor ve bırakmıyor. Doğu ağırlıklı coğrafyalarda gezdiriyor. Anadolu rock müziğinden tuareg çöl blues'una kadar muhtelif baharatlarla marine edilmiş müziğini bilinçli reflekslerle dolaşıma sokuyor. Kendi camiasında pek ses getirdiği, popüler olduğu söylenemez. Ama benim için 2026'nın ilk iki ayı içinde duyduğum en iyi albüm. Bakalım TÄKOMĀ'nın şimdilik koyduğu çıtayı kim aşacak ya da aşacak mi?

1. Takameyo
2. Wha Ghena Ghenno
3. Sayarha
4. Thuaraï
5. Eywa
6. Lastik Mü
7. Olele Koko
8. Dioko Saïko
9. Banou Leï
10. Hossora !

7 Eylül 2025 Pazar

Sababa 5 - Nadir

 
Tel Avivli dörtlü Sababa 5'ı kendi adlarını taşıyan 2022 tarihli ilk albümlerinden beri takip ediyorum. Nadir ile dördüncü albümlerine ulaştılar. Dördü de birbirinden güzel, klas, olgun ve güçlü. Grubun kuruluş tarihi 2016 görünüyor. Belki albüm yapmadan önce kulüplerde, etkinliklerde çalmışlardır. Zira tam da o tadı veren şahane bir müzik yapıyorlar. Psychedelic soul/rock/pop, neo-psychedelia, jazz-funk, space rock ve Orta Doğu rock'ının sofistike, etnik ve sinematik bir karışımı olarak, sadece okurken değil yazarken bile heyecanlandığım bir füzyonunun neferleri onlar. Coğrafya gereği Anadolu dokunuşları da hissedildiğinden, hele bir de funk seviyorsanız benim gibi daha albümden tek nota duymadan bile 1-0 önde başlayabilirsiniz. Albüm bitince de farka gittiğinizi görüp oynun bir sonraki tekrarını iple çekmeye başlayabilirsiniz.

Albümün adı olan Nadir, gök kürede zirvenin tam karşısında bulunan noktayı ifade eden astronomik bir terimmiş. Mecazi olarak en düşük noktayı veya bir zorluk anını ifade ediyor. Bu ikilik, grubun zıt müzikal temaları keşfetmesine bir açıklama da sayılabilir: Kozmik ve dünyevi olanın, uhrevi ve gerçek olanın harmanlanması. Nadir hem uhrevi hem de dünyevi ritimlere dayanan derin, içe dönük ses manzaraları şeklinde bir yolculuğu yansıtıyor. 36 dakika süren bu enfes yolculuğun kağıt üstündeki kodları böyle. Tabii dinlediğimiz müziği bu kodlara göre yorumlamak için kasmaya gerek yok. Herkesin alacağı tat farklı olabilir. Mesela bana en başta kaliteli zaman geçirdiğimi, tatlı bir hüzün ve yaşama sevincini bir arada verdiğini hissettirdi. Coğrafi yakınlığıyla olduğu kadar karizmatik evrenselliğiyle de içine çekti. Beni çektiği yerde kalmaktan aldığım keyfi tarif etmek için yine coğrafyadan örnekler verebileceğimin genişliğini fark ettim.

Nadir, yaklaşık dört dakikalık gizemli, karanlık ve baştan çıkarıcı VU ile açılıyor. Ilan Smilan ve Gilad Levin'in gitarları, Amir Sadot'un doğu kökenli elektrikli orgu, dumanlı bir Kahire barının pusunu çağrıştırırken, parça hınzır ve ustalıklı enerjisiyle yine Tel Avivli yakın müzikal akrabaları VuVuVu'ya gönderme yapıyor. Amir Sadot ve müzikal akrabalar demişken, kendisi Sababa 5 bünyesinde organ ve synthesizer çalarken, hepsi Tel Avivli olan VuVuVu, TigrisHoodna Orchestra gibi gruplarda da bas çalmakta. Hepsi de neo-psychedelia, funk, afrobeat karışımlı aynı evrende yaşıyorlar. Bana göre Sababa 5 içlerinden en derin, en olgun, en güçlü olanı. Sadot'un olağanüstü tuşlu hakimiyeti, bir yandan sanki şarkı söyler gibi, bir yandan şarkıların gideceği yönleri tayin eden bir orkestra şefi gibi enstrümantal parçaları dizayn ediyor.


Albüme adını veren parça Nadir, Akdeniz gecelerinin sıcak/serin atmosferini çağrıştırarak dinleyicileri sinematik bir dünyaya sürüklüyor. İtalyan motifleri ve Orta Doğu tonlarıyla kol kola giden melodi ortaya çıkmadan önce, derin bir bas çizgisi gerilim dolu bir ton oluşturuyor. Bu da efsane İtalyan film müziklerinin sinematik havasını hatırlatıyor. İnce wah-wah gitar vurguları, klasik asit rock'a da, psychedelic funk genlerine de sahip. 2025, aynı mantığın daha efkarlı bir versiyonu olarak başka bir şahane şarkı. Albümün en iyilerinden olan Tell, hem melodik hem de melankolik moduyla ve albümün karanlık ruh hallerine ferahlatıcı bir denge sağlayan karşı konulmaz bir ritme, hoş bir nefese, soundtrack kıvamında bir karizmaya haiz. O mod, o nefes, o karizma Zenith'de, Sab'da, Atom'da, enfes bir kapanış yapan Into Orbit'te de mevcut. Nadir, Sababa 5'in bugüne kadarki en etkileyici ve diri albümü. Aspan (2023) ve özellikle Kokoro (2024) albümlerini de çok seviyorum. Hipnotik ritimlerin, sinematik düzenlemelerin ve çağrışımlı Orta Doğu gamlarının canlı imgeler yarattığı, hayalgücünü zorladığı ve ruha dokunduğu kıtalararası, kültürlerarası bir yolculuk.

Geleceğin müziği Ouzo Bazooka, BALTHVS, Şatellites, Khruangbin, Sababa 5, henüz tek albümleri olmasına rağmen Arc de Soleil ve VuVuVu gibi köprü görevi gören isimlerden oluşmalı. Onların eski ve yeniyi sentezleme, müziğin bir kültür sanat formu olduğunu hatırlatma, coğrafyalar arasında nefes alma alanları yaratan mikro iklimler oluşturma misyonları çok kıymetli. İçinde bulunduğumuz gergin Orta Doğu ikliminden çıkan buna benzer grupların doğru tarafta duruşları da aynı kıymetin içine dahil. Zaten müzikteki bu olgunluk ve güzellik, şaşmaz bir şekilde o doğruluğa, vicdana, hoşgörüye de kapılarını açık tutuyor. Müziğin evrenselliğindeki zerafetin sentezlerle daha çok kendini göstermesi boşuna değil. Yeniliklere açık olmak, eskiyi unutmadan o yeniliklerle kendi sentezlerini oluşturmak, bu sayede özgürleşmek, faşizmin altında ezilmeyi reddederek o özgürlüğü en azından müziğindeki bileşenlerden yeşertmek sanatın gücünü tescilleyen unsurlardan biri. Sosyal medyalarında "İsrail hükümetinin Gazze'de devam eden işgal, şiddet ve zulmünü tamamen reddediyoruz. Tüm şiddete bir an önce son verilmesini, tüm rehinelerin serbest bırakılmasını, Gazze'ye giriş için sınırsız insani yardımı, tüm tarafların çektiği acıların tanınmasını istiyor, herkese saygı duyan adil bir barışın peşinde koşuyoruz." demeleri, Sababa 5'ın güzelliğinin sadece müziklerinden ibaret olmadığının da kanıtı.

1. VU
2. Zenith
3. Descent
4. Nadir
5. 2025
6. Tell
7. Atom
8. Ignition
9. Sab
10. Timor
11. Into Orbit

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Arc de Soleil - Lumin Rain

 
Sri Lanka doğumlu Daniel Kadawatha, Daniel Anura Gunnarsson ya da en son takma adıyla Arc de Soleil, henüz 6 aylıkken İsveçli bir aile tarafından evlat edinilmiş. Kendi ev yapımı amfilerini yapan ve enstrümantal rock grupları Spotnicks ve Shadows'a olan sevgisini oğluna aktaran elektro gitarist babasının etkisiyle büyüdü. Birçok farklı isimle, akustikten synthwave'e kadar çok çeşitli stillerde kayıtlar yapmaya ve bunları çevrimiçi olarak üretken bir şekilde yayınlamaya başladı. 2008 yılında dört müzisyeni yanına alarak kurduğu Kadawatha adlı bir grup var ve 2014'te The World of Hypocrisy diye bir albüm yapmışlar. Son derece Amerikan, ucuz mu ucuz bir alternative rock. Daniel Kadawatha bu albümle ilgili ne düşünüyor bilmiyorum ama ben olsam bunu kariyerimin her yerinden çıkarıp atmak isterdim. Neyseki devamı gelmemiş. Bu tecrübe sonrasında tek tabanca takılmayı tercih eden Kadawatha, Arc de Soleil adını alarak yepyeni bir başlangıca yelken açmış.

Sadece ismini değil, müzikal perspektifini de değiştiren Daniel Kadawatha, 2019'da start verdiği Arc de Soleil projesi kapsamında 30 civarı single, 6 adet EP ile eski hayranlarına yenilerini katmak suretiyle yeni bir başlangıç yapmış. Tabii bu materyalleri çeşitli etkinlik ve konserlerle insanların ayağına kadar götürmüş. Halen de turnede kendisi. Sosyal medyayı aktif ve etkili biçimde kullanıyor. Onlardan edindiğimiz görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla çok iyi geçen konserler veriyor. Bakınca orada olma isteği uyandıracak kadar etkileyici. Zaten müziğini duyunca sebebi de biraz anlaşılıyor. O zaman önce bu müziği tarif etmeye çalışalım. Funk rock, psychedelic rock, neo-psychedelia, biraz daha zorlasak alternatif pop, hatta Anadolu rock çağrışımı bile yapan şahane bir müzik. Casino Funk EP'sinde disko müziği bile denemiş. Khruangbin referansı çok kullanılıyor. Görüyor ve BALTHVS eklemesiyle arttırıyorum. Kadawatha'nın sahnedeki duruşu, gitar hakimiyeti, kimi zaman eksantrik görünen imajı vesilesiyle Prince'e ve Lenny Kravitz'e benzetildiği de oluyor. Bunlar gayet şık benzetmeler. Fakat onda çok farklı başka şeyler var.


Arc de Soleil, müzikal tasarımı tamamen Kadawatha'nın kendisine ait, söz ve müzikleri yazan, tüm enstrümanları çalan, tüm vokalleri yapan, prodüksyon ve mikslemeleri de kimselere bırakmayan full paket, tek kişilik bir orkestra. Konserlerinde ona eşlik eden çok iyi de bir grubu var. Artık iş gelip albüm yapmaya dayanınca önümüze koyduğu Lumin Rain'in büyüleyici atmosferinde öyle bir kayboldum ve kendimi buldum ki, yeni çıkmış işlere "başyapıt" dememe ilkemi onun uğruna askıya aldım. Evet, 36 dakika 46 saniyelik Lumin Rain olağanüstü bir yolculuk, muhteşem bir deneyim. Dinledikçe serpiliyor, katmanlanıyor, çözülüyor ve sanki kendini sürekli yeniliyor. Arc de Soleil olalı beri Kadawatha'nın müziğinin dönüştüğü sanat formu, kendisinin Mısır'a yaptığı dönüştürücü yolculuğun izlerini de taşıyor. Şarkıların tasarımındaki ve gitar çalma tekniğindeki oryantal dokunuşların kaynağına inerken Sri Lanka'dan, Mısır'dan, Orta Doğu'dan geçiyor olabiliriz. Enstrümantal görünümlü şarkıların arasında birdenbire meleksi, rüyamsı, kozmik vokalleriyle çıkagelen Kadawatha, aslında bu vokal dokunuşlarını birer enstrüman gibi o tasarımlarının çok güçlü bir parçası haline getiriyor. Zira aslında şarkıları söyleyen gitarın kendisi. Bu yüzden biri çıkıp "Lumin Rain bir gitar albümüdür" dese işkembeden salladığını düşünmem, haklı olduğu tarafları gönül rahatlığıyla teslim ederim.

İsim şarkısı Lumin Rain ile başlayan, Riders of the Moon ile biten albüm, bu iki muhteşem şarkıdan hangisini yılın en iyileri arasına koyacağım meselesiyle beni yıl sonuna kadar epey uğraştıracaklar. Başyapıt dememe ilkemi askıya aldığım gibi, bir albümden iki şarkıyı yılın en iyileri arasına koymama ilkemi de aynı askıya alsam diye düşünüyorum. Onu yapmam sanırım. Başka bir şarkıya da yer açılsın. 30 single, 6 EP'den önce Arc de Soleil'i ilk kez duyduğum Lumin Rain'in ilk şarkısı Lumin Rain, gelmekte olanın ilamıydı. Müthiş bir açılış, saykodelik, sinematik, karizmatik bir atmosfer. Cıva gibi akan, her istediği yere girip çıkan, kişilik sahibi, ruh sahibi bir gitar. Hem retro, hem modern bir sound. Aslında Lumin Rain şarkısı ile ilgili bu söylediklerim albüm geneli için de geçerli. Hatta albüm için daha da fazlasını söyleyeceğim. Lumin Rain'in peşi sıra Bina Tifa, Chimera, Sunchaser hem harikulade bir bütünün parçaları, hem de melodi ve tasarım yönünden kendilerini diğerlerinden ayrıştıran çok güçlü şarkılar. Bu müzik deneyimini yaşarken arada Sunchaser ve Dunes Of Djoser gibi güzelliklerle kendinizi ışık ve renk cümbüşü içindeki bir pistte dans ederken hayal edebiliyorsunuz.


Dünya seyahatlerinden kaynaklanan müzikal ve liriksel ruh, Kadawatha'nın gitar çalış stiline, saykodelik ve doğa referanslı sözlerine çok fazla yansımış. Midnight in Saqqara, "gitara şarkı söyletmek" esprisinin ete kemiğe bürünmüş hali ve kesinlikle albümün en derinlikli şarkılarından biri. O muhteşem gitarın sağladığı manzara etkisinin de çok fazla hissedildiği, "genç çifti piste davet ediyoruz" çağrışımı yapan Echo's Ballad ile birlikte albümün dingin, derin, hüzünlü yüzünü temsil ediyor. Zaten o konuşan gitar, dans ettirdiği, hüzünlendirdiği, kıvrımlarına köşelerine hayran bıraktığı kadar, genç yaşta bir nostalji duygusunun bu denli diri kalışını kutsayan nağmelerle duygudan duyguya da sürüklüyor. Buradan kapanıştaki Riders Of The Moon'a bağlarsam, belki basit gibi görünecek bileşenlerden mükemmeli yakalamayı başaran bir evrende olduğumu anladığımı belirtmek isterim. Gitarın o inanılmaz melodisi, ruhani ve kozmik vokalle öyle uyumlu ki, söz konusu bileşenlerin epik bir uçuşa geçmesi neredeyse kaçınılmaz. Riders Of The Moon hem tanıdık, hem de çok acayip bir trip. İnsanın üzerine üzerine yağan yaklaşık üç buçuk dakikalık bir şaheser. Dediğim gibi, Lumin Rain veya Riders Of The Moon'dan biri 2025'in en iyi şarkıları arasına girecek. Lumin Rain albümü ise, yılın geri kalanında şayet daha iyisi gelmezse benim için çoktan 2025'in en iyisi oldu bile.

1. Lumin Rain
2. Bina Tifa
3. Chimera
4. Sunchaser
5. Midnight in Saqqara
6. Hirudava
7. Hypno Sun
8. Dunes of Djoser
9. Echo's Ballad
10. Museqa My Love
11. Riders of the Moon

25 Mayıs 2025 Pazar

Psychedelic Porn Crumpets - Carpe Diem, Moonman

 
"Ara sıra gözümüze ilişen ama bir türlü albümlerini dinlememiş olduğumuz gruplar"da bugün Avustralyalı dörtlü (bazen beşli) Psychedelic Porn Crumpets'a bakacağız. Artık bakalım, zira yedinci albümlerini çıkarmışlar. Böyle bir grubu da yedinci albümde tanımak nedir, ayıptır, günahtır. O albümün adı Carpe Diem, Moonman. Adamlar iki senede bir yüksek puanlı albümler yapıp gözümüzün önünden geçmişler, ruhumuz duymamış. Psychedelic rock, heavy psych, stoner rock, garage rock, garage punk, neo-psychedelia şeklinde bal kaymak bir karışımdan oluşan müzikleriyle hiçbir yerde karşılaşmamış olmama inanamadım. Doğru yerlere bakmıyormuşuz belki. Elimizde King Gizzard & The Lizard Wizard ve Osees ayarlarında bir grubun olması ama bu grubu geç keşfetmemiz bir nebze hazımsızlık yapmış olabilir. Bana özel olabileceğini düşündüğüm söyle bir durum da var: Üç kelimelik grupların çoğuyla yaşadığım bazı kötü tecrübeler. Crippled Black Phoenix ve Car Seat Headrest ilk aklıma gelenler. Hiç sevmem. Psychedelic Porn Crumpets'i de bu seçiciliğe kurban etmiş olabilirim. PPC'de hem saykodeliklik, hem dirilik gözlerimi kamaştırdı. Doğaçlamaya uygun, öte yandan planı programı olduğunu hissettiren, jam, groove, funk rock gibi yaratıcı özelliklerini çok iyi idare eden kaya gibi bir grup kendileri. "Stoner" yani kafası güzel oluşunun sertliğini uyuşuk sludge metal kafasına takılmadan yansıtmaları, enerji taşıyor olmaları özellikle çok önemli.

Another Reincarnation ile hızlı bir giriş yapıp müziği hakkında iyi fikirler veren albüm, March On For Pax Ramona ile daha ikinci şarkıdan bombasını patlatıveriyor. Yerinde duramayan, yukarıda saydığımız türlerin birkaçıyla uçan kaçan işler yapan şarkı şimdilik en beğendiğim oldu. Zaten sonrasında bomba falan patlatmayıp psychedelic rock olgunluğuna haiz şarkılar sıralıyorlar. Başta Out The Universe Pours olmak üzere Incubator (V2000), As The Hummingbird Hovers, Scapegoat örnekleri benim için March On For Pax Ramona kadar kolay yakalanacak şarkılar olmasalar da kalitelerinden sual olunmaz. Groove ve jam yaparken de, sakin sakin takılırken de tecrübelerini anlıyoruz. 2014 yılında kurulup 7 albüm yapınca bu tecrübe kaçınılmaz oluyor bir yerde. 2025 stoner rock yönünden bence şimdiye kadar çok parlak geçmedi. PPC stonerlığını zengin yan unsurlarla destekleyip açık fikirli hamlelerini hayata geçirince farkını hemen ortaya koyan gruplardan biri. Önceki 6 albümünü de ilk fırsatta mutlaka dinleyeceğim. Hatta sabırsızlanıyorum bile diyebiliriz. En önemlisi de üç kelimelik her grubun beş para etmez olmayabileceğini bana gösterdikleri için sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

1. Another Reincarnation
2. March on for Pax Ramona
3. Qwik Maff
4. Weird World Awoke
5. As the Hummingbird Hovers
6. Scapegoat
7. Incubator (V2000)
8. Winter in Parachutes
9. Out the Universe Pours
10. Concrete & Cola

8 Mart 2025 Cumartesi

Daniel Ögren - Pine

 
2020'lerin en sevdiğim gruplarından Dina Ögon'un son albümü Orion'ı hala yüzümde güller açarak dinliyorum. Bunu fark eden algoritma Şubat ortalarında haber gönderdi ki, grubun lideri Daniel Ögren 7. solo albümü Pine ile ortamlara gelmiş. Dina Ögon'u çok sevmeme rağmen hiçbir Daniel Ögren albümü dinlememiş olmam saçmalığına bir son vermek için iyi bir fırsat çıktı. Pine'ı da o kadar çok sevdim ki ilk fırsatta önceki Ögren albümlerine dönmek için randevulaştık. Ögren müziği, neo-psychedelia, alternative pop, folktronica, psychedelic (soft) rock, dream pop, downtempo, pop/soul jazz gibi bir çok rengi barındırmasına rağmen kulağa nitelikli bir sadelik şeklinde süzülüp geliyor. Hatta çoğu kez "enstrümantal Dina Ögon" bile diyebiliyoruz. Huzur veren, güvenli, günün hangi saati dinleniyorsa o saatin ruhuna bukalemun gibi uyum sağlayan tertemiz bir müzik bu. Dinleyip bitirdikten sonra yeninlenmiş, rahatlamış, tatlı bir efkara kapılmış gibi hissetmeniz olası. Zaten işin içinde soul veya caz kırıntıları varsa pamuk gibi olmamak zorlaşıyor. Aynı Dina Ögon dinledikten sonra varılan "kaliteli zaman geçirdim" destinasyonundaki huzur hakim oluveriyor. Pat Metheny, Al Di Meola veya Stanley Clarke dinlerken de o huzur hep baki. Henüz 38'indeki Ögren onlar kadar komplike, yoğun, "out of this world" bir gitarist olmasa da, onlarla büyüdüğüne, onlardan kendi mütevazi müziğine paylar çıkardığına inanmanın çok kolay olduğu bir müzik icra ediyor.

Açılışı yapan Monda ile birlikte Volda, Rocks ve Lofoten Sunset ilk seferinde hemen kendilerini gösterdiler. Yine bu ilk seferde diğer parçaların kendilerini hemen ele vermek gibi bir niyeti olmadığı da anlaşıldı. Her iki duruun da başımın üstünde yeri var. Daha Monda'yı duyar duymaz, hele de Monda biter bitmez albümle çok mesaim olacağını hissettim. Yukarıda saydığım efsane caz gitaristleri kimilerimizin gözünü korkutmasın. Pop ve neo-psychedelia duygusu yüksek bir albüm Pine... Kıyısından kenarından Amerikalı post-rock üçlüsü City Of The Sun'ı da anımsattı. Ama kesin tarif yine Dina Ögon'a çıkıyor. Öyle ki, sanki Daniel Ögren, vokalist Anna Ahnlund hariç, gruptaki davulcu ve basçı arkadaşlarını yine yanına alıp enstrümantal takılmış.Tabii buradaki o caza meyilli pop, Dina Ögon'dan farklı olarak daha emprovize ve spontane duruyor. Bu yazı yazıldığı sırada üçüncü kez dinliyor olduğum albüm her seferinde daha da güzelleşiyor. 2024'te Dina Ögon albümü geldi diye 2025'te yenisini beklemiyorduk. Ama Daniel Ögren daha yılın başında o kadar hoş bir sürpriz yaptı ki, hemen tanışıp arkadaş olduk kendisiyle. Üstelik daha geri gidip dinlenecek 6 adet Danel Ögren albümü olduğunu bilmek de ayrıca huzur ve heyecan veriyor.

1. Monda
2. Vänern
3. Volda
4. Laisan
5. Rocks
6. Rose
7. Årdal
8. Lofoten Sunset
9. Haugesund Night Sky
10. Anna

23 Şubat 2025 Pazar

Blood Incantation - Absolute Elsewhere

 
ABD'nin Denver'ında 2011 yılında kurulan Blood Incantation, çok başarılı iki EP ile tansiyonu yükselttikten sonra Starspawn (2016), Hidden History of the Human Race (2019) ve Absolute Elsewhere (2024) adında üç acayip albümle yoluna devam eden bir grup. Daha sonra bu EP'lere iki tane daha eklemiş. Ama onları albüm bütünlüğünde dinlemek müthiş bir deneyim. Death, doom ve progressive metal diyerek basitçe altından kalkabileceğimiz künyesinde bundan daha fazlası var. İşin içine space rock, hatta space/dark ambient unsurları da koyarak çok daha özgün bir sound elde eden grup, oya gibi işlediği sertliğini progressive rock ve bu ambient deneyselliğiyle sağaltmanın kitabını yazıyor adeta. Kendilerini tanıma şerefine Absolute Elsewhere albümüyle nail oldum. Her müzik türünde olduğu gibi death metal'de de ortalıkta milyon tane grup olunca insan farklı sesler, zeki sentezler, sertliğe abanmayıp onu dönüştürmeye uğraşanlar arayışına giriyor. Onca grup sistemde cirit atarken, hatta bazıları boşa yer işgal ederken, kalburüstü olanları keşfedebilmek için deneme yanılmalara ya da güvenilir kaynakların yorumlarına ihtiyaç hasıl oluyor. İşte bu ikincisi sayesinde tanıdığım Absolute Elsewhere, haklı olarak yarattığı rüzgara kapılmaktan kendimi alamadığım modern bir metal anıtı. Bu arada güvenilir kaynakların övdüğü bir grubu ve albümünü anlamadığım, sevmediğim de çok olmuştur. Fakat Absolute Elsewhere başka bir alem. Üçer parçaya bölünmüş The Stargate ve The Message konseptleri. Başlayalım.

The Stargate

[Tablet I]: Türler arası paslaşmaların ustalıklı örneklerinden biriyle başlıyoruz. Progressive metal olark başlayıp, psychedelic rock'a, oradan tekrar başladığı yere dönen ilk Tablet, vokalist Paul Riedl'ın çok iyi işlenmiş ses düzeniyle duyulan ürkütücü ve gizemli bağırışları sayesinde death metal ile dirsek temasını da kaybetmeyen bir tasarım.

[Tablet II]: İlk Tablet'in sonuyla bağlanan Brian Eno'msu ambient açılış, meğer açılış değil, 5 dakikalık Tablet II'nun ilk 3 dakikasıymış. Bu ambien atmosferi sağlayan ise Almanya'nın 1967'den beri progressive electronic duyeni Tangerine Dream'den başkası değil. Daha doğrusu, 2005'ten beri grupta yer alan synth ustası Thorsten Quaeschning'in Tangerine Dream'i temsilen yaptığı harikulade bir dokunuş. Kalan 2 dakikanın yarısına kadar akustik gitar ve flütün öncülük ettiği bir girizgahın ardından tansiyon ufak çaplı bir kaosa kadar yükseliyor. Hiçbir şekilde şikayetçi olmayıp, bu enfes dakikaların tadını çıkarmayı sürdürüyoruz.

[Tablet III]: Standart bir progressive death metal olarak ilerlerken tam orta yerinde birden kısa bir perküsyon arası verince mutlu bir "ne oluyoruz" ifadesi beliriyor suratımda. O kısacık anda Sepultura'nın efsane Roots albümündeki (bir ara oralara da bir Amazon gezisi yapacağız) şahane perküsyon numaraları aklıma geldi. Keşke daha uzun olsaydı. Neyse sonra kaldığı yerden başka riff ve ritmle bölüm sonu canavarını alt etmeye çalışan bir başka yoğunlukla The Stargate faslının finalini yapıyorlar.


The Message

[Tablet I]: Yine yaldır yaldır, birinci sınıf bir progressive (death) metal yoğunlukla bezeli Tablet I, sadece ortalarda kendini gösteren lead gitar hamleleriyle az da olsa bir fark yaratmakta. Riedl'ın korku filmlerinden fırlamış vokali acayip zevkli tabii.

[Tablet II]: Absolute Elswhere'in en özel tabletlerinden birine geldik. Yine sıkı bir açılış, yavaş yavaş sakinlik ve 2 dakikanın sonunda bambaşka bir şeye dönüşerek yine sakince bir havalanış. Hem de nereye biliyor musunuz? Pink Floyd evrenine! Çoğu yerde bu destinasyona King Crimson denmiş gerçi. Ben ondan pek anlamam. Paul Riedl mı söylüyor tam emin değilim ama puslu bir David Gilmour vokali anımsatışı ve A Momentary Lapse Of Reason ile The Division Bell arası döneme uygun enfes bir psychedelic rock ambiyansı hissettim. Öyle ki, bu iki albüme çok uzun zamandır geri dönmediğimi yüzüme vururcasına retro bir hüzünle kuşatıldım. 

[Tablet III]: Final 11:27 dakikalık epik bir tabletle yapılıyor. Gümbür gümbür speed metal şeklinde başlamışken, artık albümün bizi alıştırdığı üzere ne zaman birden kesip başka bir sounda geçeceği, o soundun ne olacağının çekici belirsizliğine kendimizi bırakıyoruz. Bu hız 2 dakika sürüyor ve birden kesilip böyle akustik gitarlı, perküsyonlu, flütlü sakin vokalli saykodelik, egzotik bir huzur dönüşüyor. Peyderpey alternative metal ve death arası paslaşmalarla yoluna devam ederken yine birden baştaki speed tonuna, ama bu defa daha güçlü ve daha epik bir biçimde dönüyor. Ta ki bu sound fade out olana, yaklaşık 2 dakika sanki geride kalan 40 dakikalık muhteşem yolculuğun sonuna gelinmiş olmasının huzurunu iliklerde hissettirmeye oynayana kadar.

Blood Incantation bir arayışın mükafatlarından biri. Zaman zaman çöle dönen death evreninde bir vaha. Tangerine Dream, Brian Eno, Pink Floyd, King Crimson gibi referansların bir death metal albümünde geçmesinin ironisini yaşattığı için albüme minnettarım. Bu haliyle death metal alemini ikiye bölmüş bir yapısı da var. Tabii anam babam death metalden şaşmayan kemik kitleyi de çok iyi anlıyor, onları buradan selamlıyorum. Ben de brutal, black ayırmadan sevdiğim bir grubu tam seviyorum. Ama bizi de anlayın. Blood Incantation gibi daha çok gruba, Absolute Elsewhere gibi daha çok albüme ihtiyacımız var.

1. The Stargate [Tablet I]
2. The Stargate [Tablet II] (feat. Tangerine Dream)
3. The Stargate [Tablet III]
4. The Message [Tablet I]
5. The Message [Tablet II]
6. The Message [Tablet III]

22 Ocak 2024 Pazartesi

BALTHVS - Third Vibration

 
Karşınızda 2023'ün en iyi albümü. Kendisini bir tane bile yıl sonu en iyiler listesinde görmedim. Anlamıyorum, bu dünya nereye gidiyor? 50, 100, 200 albümlük listeler yapıyorsunuz ve Third Vibration albümü hiçbirinde yok. Tabii gözden kaçırdıklarım varsa onları tenzih ederim. Balthazar Aguirre (vokal, gitar, perküsyon), Johanna Mercuriana (bas guitar, vokal), Santiago Lizcano (davul) üçlüsünden oluşan Kolombiyalı BALTHVS'ın üçüncü albümü Third Vibration harikulade bir tecrübe. Neden en iyi olduğu detaylarına geçmeden önce Kolombiya'dan pek fazla isim tanımadığımı belirtmem gerek. Kendi arşivime baktığımda bugüne kadar sadece Juan Esteban Aristizábal Vásquez ya da müzisyen adıyla Juanes isimli latin pop rock şarkıcısının 2021 tarihli Origen albümünü dinlemiş, 6/10 vermişim. O albümden şu an tek bir şarkı bile hatırlamıyorum. Zaten Kolombiya müziği denilen şey çoğunlukla latin öğelerin yoğunlukta olduğu pop, rock, funk, bossa nova, cumbia bileşenlerinden oluşuyor. Bu tornadan çıkmış şarkılar da hep birbirine benziyor, rutin ve sıkıcı bir türe dönüşüyor. Putumayo Presents: Colombia tarzı bir sürü albümden bu rezil çıkarımı yapmak olası.

BALTHVS de yukarıda saydığımız türlerden etkilenmezse olmaz bir grup. Genlerini asla inkar etmiyor. Zira genlerin inkar edilebilir olanları mevcut. Ama o kadar içten, gizemli, özgür, otantik zihinlerden çıkma bir müzik dinliyoruz ki, ilk defa duyduğumuz bir şey olmayabilir ama çok sık da duyduğumuz söylenemez. Psychedelic rock, funk, neo-psychedelia, exotica, cumbia ve daha zorlasak başka şeyler de çıkacak enfes bir karışımın şarkılara bölünmüş suretleri. Hüznün, dansın, huzurun, esrarengizliğin silüetleri. Daha ilk şarkı All Is One biter bitmez çok iyi bir albümle karşı karşıya olduğumu anladım. Gecesi şehir ışıklarına karışmış bir psychedelic rock üstüne Johanna Mercuriana'nın dream pop vokali muazzam gitmiş. Komorebi hemen hemen aynı formülün bu defa Balthazar Aguirre'nin dream pop vokaliyle tatlandırılmış versiyonu. Bazı albümlerin takım kaptanı vardır. Liderlik vasıfları taşırlar, oyun kurarlar, dümenden sorumludurlar vs. Bana öyle gelir diyelim. Bu albümde Ashes bu duyguyu verdi. Diğer şarkılardan iyi olduğu için değil, güzel bir BALTHVS özeti olduğu veya istediğin zaman akışına kapılma konforu sunduğu için belki.


Albüm yolculuğumuz devam ederken karşımıza iki dakikalık enstrümantal Famagusta Port çıkıyor. Martı seslerini duyar duymaz şarkı bizi bir vapura koyuyor. Üstümüze de puslu ve hafif yağmurlu gökyüzünü yerleştiriyor. Balthazar kardeşimiz gitarı eline alıp 70'ler düğün salonlarımızı, 80'ler yaz akşamlarımızı ya da 90'lar loş öğrenci evlerimizi andıran bize ait bir şarkı çalıyor. Gitarın şarkı söylediği enstrümantal bir sarhoşluk bu. Ardından gelen Ojos Verdes, ilk 20 saniyesindeki girişle o nostaljik efkarı devam ettirip bizi dağıtacak diye beklerken birden şahane bir bossa novanın kıvrak ezgi ve ritimlerine düşüyoruz. Her bir şarkıda başka türlerin BALTHVS'çasını duydukça başımıza daha neler gelecek diye şarkıdan şarkıya geçmeyi sürdürüyoruz. Yolda rastladığımız Feelin' Blue ve hemen peşindeki enstrümantal Sun In Gemini sadece psychedelic funk diye anlatmaya gücümün yeteceği bal gibi, reçel gibi şarkılar. Kapanışta bir de Nakuma Version olarak karşımıza çıkacak olan Pajaro de Cumbia, adından da anlaşılacağı üzere cumbia zamanının geldiğini Johanna'nın o serin vokaliyle duyuruyor. Cosmic Boogie ise kederi ve neşeyi bir potaya sokabilen BALTHVS müziği bir disko topuna dönüşseydi nasıl olurdunun cevabı adeta.

Third Vibration nostaljisi çok güçlü albümlerden. Hayatımızın belli bir döneminde hatırlama ve unutmayla daha fazla imtihan yaşıyoruz. Küçük detaylar, görüntüler, kokular, sesler hemen minik geçmiş fragmanları yaratıyor. Yaşlanıyoruz, yaşlandıkça bazı şeyleri hatırlayamamak canımızı sıkıyor. Kolayca hatırlayınca da çocukluğumuza, gençliğimize, onyıllar öncemize olan özlemimiz depreşiyor, içimiz eziliyor. Balthazar Aguirre'nin gitarı gibi ufak denk gelişler zihnimizdeki kimi kapıları birden açıveriyor. Geçmiş coğrafyasından irili ufaklı parçalar, nasıl işlediğini anlamadığımız biçimde o kapıdan içeri sızıyor. O coğrafya tüm insanlığın ortak mecrası. BALTHVS'ın Kolombiyasıyla, bizim Anadolumuz arasındaki sınırlar kalkıyor. ABD, Afrika, Asya diye bir şey kalmıyor. Herkes her yerden, her kıtadan kendine ait parçalar bulabiliyor. Al işte, küçücük Famagusta Port'un yaptığını hangi psikiyatri seansı başarabilir? Kolombiyalı Balthazar bir yerlerde gitarını çalıp kaydediyor, o kayıt gelip binlerce kilometre ötedeki beni ufka bakarken yakalayıp geçmişimin kim bilir hangi şehirlerine, hangi hatıralarına götürüyor. Geçmişin uyuduğu zihnimimzin karanlık köşeleri, Third Vibration gibi albümlerin önümüze koyduğu küçük el fenerleri sayesinde kısa süreliğine de olsa aydınlanıyor.

1. All is One
2. Komorebi
3. Ashes
4. In Plundered Dreams
5. Famagusta Port
6. Ojos Verdes
7. Feelin' Blue
8. Sun in Gemini
9. Pajaro de Cumbia
10. Cosmic Boogie
11. Pajaro de Cumbia (Nakuma Version)

11 Ekim 2023 Çarşamba

The Asteroid No. 4 - These Flowers Of Ours: A Treasury of Witchcraft and Devilry


Psychedelic Rock meşakkatli iştir. LSD ile tütsülenmiş kafaların, nakaratsız emprovize pasajların, uzun soloların ve post-orgazmik huzurun zirve yaptığı, özellikle 70’lerden kalma hatırı sayılır hemen her rockçının çemberinden geçtiği bir neon rüyâdır. Şimdilerde doğrudan psychedelic takılan isimlere o zamanlar olduğu gibi rağbet olmasa da, shoegaze ve dream pop gibi türlerle yeni nesile de ucundan benimsetilmiş deneysel öğeler mevcut. İşte pek fazla müzikseverin bilmediği Philedelphia’lı The Asteroid No. 4, uzun süredir bu müziğin savunucularından biri konumunda. CIA Took My Dog Away adlı EP ile çıkış yaptığı 1995’ten bu yana kariyerine 5 albüm sığdırmış olan grup, Psychedelic Rock’ın taşlı tozlu yollarını 90’lar sonundan günümüz sularına başarıyla yürümüş çok sıkı bir beşli. Şimdiye dek sadece These Flowers Of Ours: A Treasury Of Witchcraft and Devilry adlı 2008 tarihli son albümlerini dinlemiş olsam da, sanki kendilerini yıllardır tanıyor gibiyim. Bu albümde üç gitarlı bir grup olarak müthiş bir üçgene sığdırdıkları rock tınıları, o üçgene sığmayıp öyle bir taşıyor ki, rüyâlar âleminin kafası dumanlı silüetlerinin bile kayıtsız kalamayacağı şahane bir (paralel) evrene buyur ediliyorsunuz adeta.

Elbette psychedelic müziğin ince ayrıntılar içeren belli bir şablonu yok. Varsa eğer, olmamalıydı kanımca. Dinlediğim The Asteroid No. 4 şarkılarının, bu türün saygı duyulası temsilcilerinin sahip oldukları sınırsız görüşleri yanında gençliğin verdiği birtakım eksiklikleri olabilir. Ama bunlara eksiklik yerine tercih denmesi daha doğru. Çünkü albümdeki bazı örneklerin sanki bir indie pop parçasının o varolduğu düşünülen psychedelic şablona ustaca monte edilmiş görünümü, değişen şartların getirdiği farklı tercihlerin ürünü gibi duruyor. Belki The Verve - Urban Hymns albümünün biraz daha uçmuş bir versiyonu. Bu onu ne kadar psychedelic yapar veya yapmaz orada değilim. Bu müziğe konan etiket de hiç umurumda değil. Tıpkı çok sevdiğim başka başka albümlere konan etiketlerin umurumda olmadığı gibi. Şurası psychedelic, ama burası olmamış deme snobluğuna gerek yok. Sadece She's All I Need’in, Hei Nah Lah’ın, Let It Go’nun, My Love’ın, Hold On’un, Flowers Of Ours’un tadına varmak önemli. Bol vokalli ve bol gitarlı The Asteroid No. 4 yörüngesine girmiş olmak, o yörüngeye girmiş olmaktan memnun olmak, o yörüngeden bir süre çıkmayı hiç istememek önemli.

1. My Love
2. Let It Go
3. Hold On
4. I Look Around
5. She's All I Need
6. War
7. Flowers of Ours
8. Hei Nah Lah
9. She Touched the Sky
10. All Fall Down
11. Empty Like a Little Child

27 Eylül 2023 Çarşamba

Agouti - Nodes

 
Kişisel çalma listelerimizin rastgele şarkıları önümüze getirmesine bayılırız. Algoritmanın bazen nokta atışı yapıp o anki ruh halimize uygun şarkıyı çalması büyülü anlardan biridir. Temizlik yaparken açtığım 100 şarkılık kendi "Best of 2019" listemi dinlerken sahne alan Dragons adlı şarkı beni bir anda öyle bir yakaladı ki hemen kime ait diye baktım. Evet, zamanında en iyiler olarak seçtiğimiz yüzlerce şarkı/albüm aklımızda kalmayabiliyor maalesef. Ama duyunca hatırlıyoruz tabii. Neyse, Dragons şarkısının Agouti adlı gruba ait olduğunu görünce hafızada bir şeyler şekillenmeye başladı. Hemen albüme döndüm ve yolculuk başladı. Grubun ilk ve şu ana kadar tek albümü olan Nodes'in ne harika bir albüm olduğunu unutmuş olmanın utancı kapladı her yanımı. Ama biz de insanız, o kadar albümü de aklımızda tutamayız. 2019'da Nodes'i albüm, Dragons'u da şarkı listemde ilk 30 arasına koymuşum. O senenin seçkilerinde neredeyse hiç görülmemiş olması onu süper underrated bir albüm yapıyor. Bununla tuhaf bir şekilde gurur duyuyorum. Dragons'un benim için çok özel şarkılardan biri olduğunu artık daha diri biçimde hissediyorum. Albüm ise zihnimde çok iyi yaşlanmış bunu anladım. 10 şarkı şarap gibi yıl aldıkça lezzetlenmiş. Kendi internet siteleri dahil, haklarında doğru dürüst bilgi olmadığı için hala faaller mi, yeni albüm yapacaklar mı öğrenemiyoruz.

2019'dan bu yana nadiren de olsa Dragons karşıma çıkıyordu. Ama albümün o zamanki kalitesini teslim etmiş olmama rağmen aradan geçen sürede detayları unutmuşum. Böylece çok iyi olduğunu bildiğim bir albüme sanki ilk kez dinleyecekmiş gibi heyecanla başladım. Dragons'dan sonra az da olsa hatırladığım tek şarkı Times Of Clouds and Sun oldu. Onun da çok iyi bir nakaratı ve sıkı bir psychedelic rock tasarımı olduğunu hatırlıyor, sadece nasıl olduğunu anımsayamıyordum. Ama mesela The Point'in ilk iki dakikası enstrümantal, sonrası vokalli iki ayrı şarkıymış gibi heybetli duruşunu, NaysayersThe Comeback ve The Hangup'in her seferinde hafıza silen ve kendini o hafızaya tekrar yerleştiren yapılarını, Chameleon'un çakırkeyif güzelliğini hepten unutmuşum. Ve Dragons... Sadece onu dinlediğinizde bile Agouti'nin çok iyi bir grup, Nodes'in çok iyi bir albüm olduğunu anlayabilirsiniz. Agouti müziği 70'ler neo-psychedeliası, psychedelic rock estetiği ve rock görünümlü pop dokunuşlarıyla vücut bulmuş bir müzik. Retro bir sound var ve evet Nodes aslında bir rock albümü. Ama rock ve popun birbirini hayranlık veren şekilde dengeleyişi psychedelic pop da diyebileceğimiz alanlar açıyor. Tabii bunda neo-psychedelia'nın kendine özgü synth numaralarının da payı büyük. Artık kaçıncı kez başkalarının albümlerinde adını kullanmak ihtiyacı hissettiğim Dungen ile bir şarkı yapmalarını isterdim. Agouti, Dungen kadar eklektik bir grup mu, pek sayılmaz. Yine de var bir hayalimiz.

Agouti'yi Agouti yapan, bütün şarkıların söz ve müziklerini yazan, yazdığı şarkıları söyleyen, bas gitar çalan, bazı şarkılarda da synthesizer ve organ çalan, yapımcılığını yapan, evinin bodrumunda kaydeden Carmen Caruso... Bu inanılmaz kadının 2019'dan beri müzik namına hiçbir şey yapmıyor gözükmesi de inanılmaz. Elimizin altında internet var, açtık baktık. Yok! Carmen Caruso adında 2015-20 arası sadece üç single çıkarmış sıkıcı bir folk rock erkek, bir de 2014 tarihli Bubble Fins Soundtrack Volume 1 adlı sıkıcı animasyon film müziği yapmış, enstrümantal olduğu için artık kadın mı erkek mi bilemediğim bir şahıs buldum. Yeni bir albüm yaparlarsa ancak tekrar karşılaşacağız sanırım. Caruso'nun her şeyi organize eden multi bir insan olması yanında, gitarist Dakota Salazar ve davulcu David Rabkin de albümün parlayan yıldızları. Bazı şarkılarda keyboard ve perküsyon çalan, geri vokal yapan Leanne Kelly de gruba eklenince dört kişilik şahane bir kimya ortaya çıkıyor. Şimdi Nodes bana "acaba geçmişte başka hangi güzel albümleri unuttuk" duygusu yarattı. Düşündüm de, bende Dragons gibi kalıcı etkiler bırakmış daha bir dünya şarkı var. Onların da içinde bulunduğu albümlere yeterince kıymet verdim mi acaba?

1. Summertime
2. State of Blue (S.O.B.)
3. Naysayers
4. Times of Clouds and Sun
5. Chameleon
6. The Point
7. Swimming in a Sea of Infinite Realities
8. Dragons
9. The Comeback
10. The Hangup

11 Eylül 2023 Pazartesi

The Groovy Nobody - Solarium

 
Reflections Of A Lost Year, benim için 2022 yılının en iyi 10 albümünden biriydi. Hatta 10. sıradaydı. Hala keşiflere açık nefis bir psychedelic rock ve neo-psychedelia güzelliği olarak doymuş sayılmam. The Groovy Nobody'nin grup görünümlü tek kişilik bir proje olduğundan, bu tek kişinin Sam Larson adlı bir Seattle vatandaşı olduğundan bahsetmiştim. Kendisi ve albümüyle daha çok vakit geçireceğimi düşünüyordum ki 18 Ağustos itibariyle sessiz sedasız yeni albüm Solarium düştü. Sürpriz gibi sürpriz! Kıtlıktan çıkmış mütareke dulu gibi saldırdığım Solarium, tıpkı Reflections Of A Lost Year'ı ilk dinlediğimde yaşadığıma benzer şekilde içindeki cevherleri hemen ortaya sermeyecek, dinledikçe çiçekler gibi açacak bir albüm olduğunu gösterdi. Hatta öncekine göre bu cevherleri biraz daha iyi saklamış gibi bile göründü gözüme. Açıkçası ilk dinlediğimde küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü Reflections'ın çıtasının altında kaldığını düşünmüştüm. Neyse ki, Reflections tecrübesi erken hüküm vermemek gerektiğini öğretmişti. Yine şırıl şırıl akan pırıl pırıl bir müzik, gitarın yaz güneşi gibi sarıp sarmaladığı, huzur veren, dinlendiren tam bir yaz albümü Solarium. Aslında yazın düştüğü için belki böyle hissettiriyordur. Ama her mevsime yakışacak, özellikle de gecelerine yakışacak harika anlarla dolu 9 şarkı, hem tek başına sakin bir tatil beldesine yapılan yolculuk, hem de o yolculuk sonunda yine tek başına doğanın, denizin, güneşin tadını çıkaracağınız varış noktanızda karşılaşacaklarınız gibi bir ruh haline sahip.

Reflections Of A Lost Year'ın açılış şarkısı Elevated, 2022'de sevdiğim en iyi 100 şarkıdan biriydi. Solarium'un açılış şarkısı Sunsick de 2023'ün en sevdiğim 100 şarkısından biri olacak. Onu diğer şarkılardan nasıl ayırdım hiç bilmiyorum. Zaten The Groovy Nobody'nin herhangi bir şarkısını diğerlerinden ayırt etmek için ne gibi kriterler aradığımı da tam tarif edemem. Eski bir radyo müptelası olduğum için, nispeten bana radyo dostu gibi görünmesi yeterli oluyor sanırım. 12 dakikaya yaklaşan enstrümantal ikinci şarkı Solarium, solaryumdan ziyade şezlong gölgesinde hasır güneşliğin arasından sızan gerçek güneş ışınlarının tatlı tatlı terlettiği tembelliğimizi betimliyor adeta. Reunited With The Day tam bir yaz gecesi huzuru. Dance In The Sun sanki Reflections'a konacakmış da bu albüme kalmış gibi. Gerçi Sam Larson bu albümdeki şarkıların 2019-2023 arasında yazıldığını not düşmüş. When We Get There, Swimming, Fall Into The Rhythm hepsinde ince nüanslar, yaz çağrışımlı sade melodiler, psychedelic estetikler, sadece yaza değil, sonbahara da yakışacak serinlikler bulabilirsiniz. Çoğu şarkı isminden anlaşılacağı üzere yaz, güneş, deniz temalarıyla bezeli Solarium, Larson'ın özellikle Reflections ile birlikte girdiği yolun ne kadar doğru olduğunu, şarkı teori ve pratiğini ne kadar geliştirdiğini gösteren kaliteli bir albüm. Seneye de yeni bir The Groovy Nobody albümü bekleyebilir miyiz sorusunun cevabını merak etmiyorum. Gelse tabii ki çok güzel olur. Ama son iki albüm doya doya sindirilmeyi bekliyor. 

1. Sunsick
2. Solarium
3. Invisible
4. Reunited With the Day
5. When We Get There
6. Dance in the Sun
7. Swimming
8. Endless Stream
9. Fall Into the Rhythm

12 Ağustos 2023 Cumartesi

King Tree & The Earthmothers - Modern Tense

 
Gitarist/şarkıcı Henry James ve basçı Adam Ditt lisede tanışmış, farklı gruplarla performans sergilemiş ve bu gruplarla turneye çıkmış iki müzisyen. Okul sonrası doğaçlama seanslarıyla birbirlerinden kopmayan ikili, artık bu seanslarda davulcu olarak kimi bulurlarsa çağırıyorlardı. Yıllar geçtikçe Henry James psychedelic ve progressive rock'tan etkilenen yatak odası demoları üzerinde çalışmaya kendini adamıştı. Bu demolardan bazıları, tamamen Henry James tarafından gerçekleştirilen, yapımcılığı üstlenilen ve kaydedilen bir çalışma olan 2020 tarihli King Tree & The Earthmothers'da duyulabilir. Takvimler 2021'e geçtiğinde davulcu Derek Eglit'in katılımıyla kıvamını bulan grup, artık bir üçlü olarak canlı performanslarıyla Güney California'yı etkilemeye başladılar. 2022'de bir miktar şarkıyla girdikleri stüdyodan da yaklaşık bir yıl sonra Modern Tense adlı ilk gerçek debut albümleriyle çıktılar. Ekim ve Kasım aylarında da Avrupa'nın önemli sahnelerine çıkmaya hazırlanıyorlar.

Sadece bir saniye içinde albümün kapağını, üzerindeki King Tree & The Earthmothers yazısını ve künyesindeki psychedelic rock ifadesini görünce, ne zaman albüm çıkaracağı belli olmayan King Gizzard & The Lizard Wizard yeni albüm yapmış sandım. Bir saniye sonra olayın öyle olmadığını anladıktan ve play tuşuna bastıktan sonra dönmeye başlayan ilk şarkı Be Free ile King Gizzard'ın en sevdiğim albümü Flying Microtonal Banana evrenine giriyoruz galiba diye heyecanlandım. Oryantal gitar rifflerinin yarattığı Anadolu rock havası, doğu - batı dengesinden peydah olan eklektik groove, gitar-bas-davul üçlüsünün zeki uyumu özellikle Be Free, All You Are, Dark Ideals üçlüsünde parıl parıl parlıyor ve o evrene ait olduğunu gösteriyor. Henry James bu Anadolu baharatlı gitar melodilerini nerden edindi bilinmez. Keşke daha çok şarkı yazarı/gitarist bunu edinse. Bu 3 şarkıdan birini yılın en iyi 100 şarkısı arasına koymam gerek. Hangisini seçeceğimi şimdilik ben de bilmiyorum ve albümle temaslarım sürüyor. 9 şarkılık albümde sadece 3 tanesinin bu ayrıcalığa sahip olmasına biraz burkulmadım değil. Ama kalan 6 şarkıdan da razıyım. 

"Progressive hard blues rock" şeklinde tanımlamaktan başka çare bulamadığım Great Beyond, neo-psychedelia ile flört halindeki Modern Tense ve Falling Apart, ayrıca kenarlarıyla, köşeleriyle, yolları ve köprüleriyle What You Feel, Chasing Clouds, Light Keeper çok güçlü şarkılar. Henry James'in virtüözlük düzeyindeki gitar stili, psychedlic rock camiasında bu aralar öyle sık rastlanmayan bir yaratıcılıkla birlikte paket halinde geliyor önümüze. King Tree & The Earthmothers gibi gruplar, Modern Tense gibi albümler bana iyi geliyor. O groove duygusuna kapılıp gitmek, o kaliteli gitar soloların altında ıslanmak, kökü halk müziğimizde bulunan Anadolu rock gitar melodilerinin coşku yüklü uyarlamalarını mayamızda hissetmek muhteşem şeyler. Saç ve giyim tarzlarıyla 70'lerin rock evreninden fırlamış gibi duran James, Ditt, Eglit üçlüsü hiç de özenti gibi durmayıp o evrene çok yakışıyorlar. Görüntü ile birlikte sese verdikleri önem bir araya gelince, "tense" kelimesini fiil zamanı olarak ele aldığımızda geçmişle kurulan bu elit bağın modernize edilişindeki inceliğe hayran kalıyoruz. Hem geçmiş zamanlara, hem de modern zamanlara kip olabilmek olağanüstü bir durum zira.

1. Be Free
2. Great Beyond
3. All You Are
4. Modern Tense
5. Light Keeper
6. Chasing Clouds
7. Dark Ideals
8. Falling Apart
9. What You Feel,

27 Mart 2023 Pazartesi

Zålomon Grass - Space Opera

 
İspanyol üç müzisyenden kurulu Zålomon Grass, Space Opera adını verdikleri ilk albümleriyle kulağımızın pasını silmeye talip bir grup. Zira o kulakları paslandıran bir sürü içi çürümüş grup ve albüm kaynıyor ortalık. Zålomon Grass gibi cool bir ismi, hele de nefis albüm kapağını görünce kayıtsız kalamayıp dinlediğimde o kuru kalabalık içinde ışıl ışıl parladığını görmek hiç zor gelmedi. Space Opera için "en yoğun insan duygularının merkezine ulaşmak için yakın galaksiler boyunca yapacağınız bir yolculukta denizcilik alegorilerinin size eşlik edeceği zamansız bir estetik ve ses bütünü" gibi afili cümleler gördüm. Tahmin edileceği gibi Space Opera bir konsept albüm. Alevler içindeki gemiler, gök gürültülü fırtınalar, otoritenin kötüye kullanılması, isyanın eşliğindeki mürettebat vs. kulağa sıkı bir hikaye gibi geliyor. Hikayesini tam olarak anlamadım ama zaten orada değilim. Albümün müzikal konsepti bundan çok daha fazlasını vaat ediyor. Blues ve psychedelic rock ekseninde, vintage ve cosmic blues'un kanatları altında hacimli bir hard/stoner rock'tan söz ediyoruz ki bu şahane bir karışımdır. Yine de iyi şarkılar yazmazsanız bu karışımın da, yapılan jam'lerin de bir kıymeti kalmaz. İşte Zålomon Grass'in iyi şarkılar yazdığını, gitar, bas, davul üçgeninde güçlü bir özgürlükle, olgun bir disiplinle jam yaptıklarını söyleyeceğimiz yer tam da burası. Dinlerken bize pek çok ismi hatırlatıyorlar. Onların çoğu da 70'lerin şimdiye olan ustalıklı izdüşümleri. Kısacası lirik olarak ortaya koydukları konsept kadar, müzik olarak da klasikten progresife genişleyen belli bir konsepte sahipler.

8 şarkılık albümde ilk etapta en çok dikkatimi çekenler, kütür kütür blues rock duruşlarıyla Cosmic Relief, The Drill ve All Hands On Deck oldu ki, bunlar zaten albümün ilk üç şarkısı. İkinci etapta da hiç vakit kaybetmeden Heard It On The News, Groove To Prove, Harder To Rise, Don't Let Me Go Down (Space Opera) ve Too Late Now bunlara katıldı ki, bunlar da albümün tamamı eder. Detaya girersek, Cosmic Relief'in liderlik vasıflarından, The Drill'in karizması ve yakışıklılığından, Heard It On The News'ün özellikle Led Zeppelin'e duyduğu saygıdan, Harder To Rise'ın 80'ler ve 90'lar hard rock baladlarına duyduğu sevgiden, Too Late Now'ın Bo Diddley'e uzanan geleneksel blues olgunluğundan bahsedebiliriz. Grubun gitar ve vokallerinden sorumlu Gabriel McKenzie, öyle ayrıksı bir sesi olmasa da gitarıyla çok acayip işler çıkarıyor. Basçı David Ross istisnasız her şarkıya fark edilir imzalar atıyor. Davulcu Mauro Comesaña'ya sanki anafikri verseniz tüm şarkıyı tek seferde çıkaracakmış gibi bir olgunluk hakim. Comesaña demişken, kendisi yine Galiçyalı bir blues rock grubu olan The Soul Jacket'ın da davulcusu olarak görünüyor. Bu grubun da çok iyi puanlar almış 6 albümü var. Bunlardan sadece 2021 yılına ait Let Me Stand'i dinlemiş, 6/10 vermişim. Hiç de hatırlamıyorum. Şayet Zålomon Grass'in genleri veya Galiçya'nın havası suyu onlarda da mevcutsa 2012-2022 arasındaki 10 yıllık süre içinde çıkmış bu albümleri de elden geçirmek gerekecek. Neticede grubun üç üyesi de gitar, bas, davul klasik üçgeninde o kadar yetkinler ki, tadına doyum olmayacak bir Zålomon Grass kariyerini izlemek çok keyif verecek gibi duruyor.

1. Cosmic Relief
2. The Drill
3. All Hands on Deck
4. Harder to Rise
5. Heard It on the News
6. Too Late Now
7. Groove to Prove
8. Don't Let Me Go Down (Space Opera)

5 Şubat 2023 Pazar

Moxi & Loon - PEDAL

 
Gitar ve vokalde Jake Jarz, davul, gitar, bas ve vokalde Nick Fulsher adlı iki San Diegolu müzisyenden oluşan Moxi & Loon, yepyeni bir rock grubu olmak ile 7. albümlerini çıkarmış olmak arasında gidip gelen hem çıtır, hem de olgun müzikleriyle hayatımıza girmiş bulunmakta. Esasen yepyeni bir grup ve PEDAL adlı albümleri de şahane bir debut. Künyelerinde "psychedelic desert rock" kelimelerini görür görmez hemen içeri girdim. Olay çok hızlı gelişti. Yaklaşık yarım saat süren 8 şarkı su gibi aktı. Ama bu hız, bu akış o kadar doyurucu, o kadar ayakları yere basan, o kadar gizemli suretlerde gerçekleşti ki, her şarkının kendi süresi içindeki devinimleri, birbirleri arasında yarattıkları farklar daha ilk dinleyişimde beni aldı götürdü. Peki nereye? Stoner, psychedelic, garage, surf, indie, blues bileşenlerinden oluşan şahane bir yeraltı kulübüne. Her tarafına garajın yağı, blues'un kiri bulaşmış, ama buna rağmen o kir pastan acayip bir kimya meydana getirip modern saykodelik ışık hüzmelerini üstümüze salmış bir müzik onlarınki.

Adamların her şarkıları ayrı güzel. Nebulosa ile küt diye başlayan albüm bu şarkıyla bana ufaktan Danimarkalı Powersolo grubunu anımsattı. Zıpır bir gitar riffli, punk soslu alternatif rock donanımlı, vokalinden ötürü de french rock çağrışımlı bu enfes şarkıdan sonra gelen Toro Toro bu defa surf rock gitarıyla tam olarak surf rock da diyemeyeceğimiz bir denge kuruyor. Wolfish, gitar ve davulun şahane bir oryantal groove ile yürüdüğü, bir ara yavaşladığı ıssız ama kesinlikle ilginç bir desert rock. Son bir dakikasında ritmini mid tempo yapıp yavaştan başka bir şarkıya dönüşerek de final yapmakta. Rhizome 2023'te şu ana dek duyduğum, muhtemelen yıl içinde de duyacağım en iyi rock şarkılarından biri arasına girdi. Geveze vokali, coşkun gitarı ve yoğun atmosferiyle gerçek bir star. Yine müthiş bir enerji yoğunluğuna sahip Danger Lady, efektlerle dijitalleştirilmiş tuhaf vokalin de güçlü katkısıyla nasıl geçtiği anlaşılmayan müthiş bir fuzz rock.

Crow Dance ile ilginç olmayı sürdüren Moxi & Loon, aynı şakı içinde sırayla üç farklı davul temposu kullanarak ama asıl ilginçliğini sadece buradan değil, bütününden sağlayan bir şarkı. Tern, doku olarak en sevdiğim psychedelic rock tarzlarından birini yansıttığı, yine başladığı gibi bitmediği, başka yerlere kaçmayı sevdiği için hoşlandığım örneklerdendi. Kapanışı yapan PEDAL (Like A Dog) biraz daha kırıtsa nefis bir funk rock olabilecek iken, şu haliyle nefis bir alternative rock olmuş. Ama bana kalsa kapanışa bunu değil de Rhizome'u koyardım ki, çok acayip bir kapanış etkisi yaratırdı sanki. Hoş, Rhizome gibi şarkılar nerede olsa acayip bir etki yaratır benim nazarımda. Yalan olmasın, bir kamyon dolusu kötü albüm dinledikten sonra PEDAL'ın da onlardan biri olacağını sanmıştım. Oysa tam bir maden çıktı. Niye böyle güzel bir müzikle böyle kütür kütür şarkılar yapmak varken, ne idüğü belirsiz, ruhsuz, çapsız şarkılarla dolu albümler çıkıyor? Bu sözde müzisyenler hiç mi ne yazdıklaının, ne çaldıklarının farkına varmıyorlar? İnanılır gibi değil. Yılın geri kalanında PEDAL gibi 7-8 albüm daha çıksa yeter diyecek hale geldik.

1. Nebulosa
2. Toro Toro
3. Wolfish
4. Rhizome
5. Danger Lady
6. Crow Dance
7. Tern
8. PEDAL (Like a Dog) 

17 Ocak 2023 Salı

Sammal - Aika laulaa

 
2007'de Turku/Finlandiya'da kurulan beş kişilik Sammal'ın 2022 tarihli albümü Aika laulaa'yı etiketindeki "scandinavian progressive rock" tanımından ötürü hemen sağlama almıştım. Bazı siteler progressive rock etiketini bu şekilde daha belirgin hale getirerek aslında çok iyi bir hizmette bulunuyorlar. Zira öyle her önüne gelen progressive rock albümü dinlenmez. Hele 2022 yılı bu tür için çok vasattı bana göre. Peki içinde her "scandinavian" yazan progressive rock veya herhangi bir rock iyi midir? Dungen (İsveç), Second Sun (İsveç), The Vintage Caravan (İzlanda), Von Hertzen Brothers (Finlandiya), MEMO (Finlandiya), Hollow Ship (İsveç) gibi gruplardan bahsediyorsak evet. Bu coğrafyadan çıkan diğer rock türlerinde de şahane örnekler olduğu gibi, uzak durulacaklar da var elbette. 2009 tarihli Rökstenen - A Tribute To Swedish Progressive Rock Of The 70's benzeri toplama albümlerden haberdar olmak için define avcısı gibi kazmanız gerekebilir. Weedian derlemelerinden de arada çok iyi örnekler çıkmakta. Yukarıda saydığım kişisel favorilerimden en çok Second Sun'a yakın bulduğum Sammal, sırf bu yakınlıkla bile geçer not alabilir. Aika laulaa'yı çok beğendiğim için Sammal'ın geçmişine bakmak istedim. Orada 3 adet albümleri olduğunu görünce sevinçten gözümden bir damla yaş süzüldü. Ne var ki teker teker dinlediğim bu albümleri bir türlü benimseyemediğim için de tadım kaçtı. Sebebinin ise sound kaynaklı değil, şarkı yazım ve tasarımı olduğunu düşünüyorum. Zira hepsinde hissettiğim ortak his sıkılmaktı.

Sammal'ın referansları Thin Lizzy, Camel, The Allman Brothers gibi baba gruplar olarak gösteriliyor. Bu benzetmelerin detaylarını sorgulayacak bir progressive/psychedelic donanıma sahip değilim. Ama Sammal'da, özellikle de tek beğendiğim albümleri olan Aika laulaa'da hissettiğim en belirgin duygu nostalji oldu. 70'ler psychedelia ve progressive soundun içine modern bir dinamizm yerleştirip bunu o "modern" olma halinin yavanlığından arındırarak yapan grubun bu nostaljiye sahip çıkışı, daha açılış şarkısı På knivan'dan bile anlaşılıyor. Böyle şarkılar, çoğunlukla albümün geneliyle ilgili sağlam fikirler verir. İşte o da tam öyle bir şarkı. Karizmasından gözlerimi alamadığım Sehr kryptisch ve İngilizce başlayıp son düzlükte tekrar ana diline dönen Returning Rivers da bu açılışa çok güçlü bir omuz vermek suretiyle albümün kalitesini iyice belirginleştiriyorlar. İlerleyen dakikalarda bu güçlü omuzların arasına Jos ei pelaa da ekleniyor. Sırtı asla yere gelmeyecek bu dört şarkı albümün yarısı ediyor. Kalan yarısında da gayet güzel numaralar mevcut.

Ortalama, hatta bir süre sonra monoton 1.5 dakikalık girişinden sonra karakter değiştiren On aika laulaa, yine aynı girişle çıkış yaparken aradaki o karakter sayesinde şık bir kompozisyon yazdığını ilan ediyor. İki çok iyi enstrümantal şarkının birleşimi gibi duran λ, yine grubun yaratıcı gücünün bir eseri. Hatta onu dinlerken keşke full enstrümantal bir albüm yapsalar diye de aklımdan geçirdim. Son iki şarkı Grym maskin ve Katse vuotaa ise sanki asit atmış gibi saykodelik bir finale imza atıyorlar. Her ikisi de önceki albümlerindeki iyi olan şarkıların izindeler. Aika laulaa, genelde bir progressive rock şarkısından beklendiği üzere başladığı gibi bitmeyen, nereye gideceği pek belli olmayan, yol üstünde çeşitli duraklara uğrayan, içinde Fince bir şeylerin döndüğü ama hiç de yabancılık çektirmeyen şarkılardan oluşan klas bir albüm. Belki de İskandinav olduklarını en fazla bu albümlerinde hissettim diyebilirim. Bu his benim için çok önemli. Belki 70'ler psychedeliasına naklen yetişemedim ama ucundan kenarından yakaladığım kadarıyla aldığım zevki günümüze kadar taşıyan grupların yaptığı şahane işler zaman zaman o öze dönmeye de özendirici bir etkiye sahip. Sammal, önceki albümleriyle olmasa da Aika laulaa ile bu şahane işlerden biri. Benim için geç keşif de bir keşiftir.

1. På knivan
2. Sehr kryptisch
3. Returning Rivers
4. On aika laulaa
5. Jos ei pelaa
6. λ
7. Grym maskin
8. Katse vuotaa

22 Kasım 2022 Salı

Abraxas - Monte Carlo

 
İngiliz surf rock ve cumbia grubu Los Bitchos gitaristi Carolina Faruolo ve Seattle dolaylarından bir saykodelik, garaj, blues rock grubu olan Night Beats gitarist/vokalisti Danny Lee Blackwell'den oluşan Abraxas, yepyeni bir proje. 2017-2020 yılları arasında Los Bitchos'ta yer alan Faruolo, birkaç tekliden sonra grup daha albüm yapmadan ayrılmış. Grubun bence 2022'nin en iyi albümlerinden biri olan Let The Festivities Begin!'de yer almamış bu yüzden. Şimdiye dek 6 albüm çıkarmış olan Night Beats hakkında ise son albüm Outlaw R&B dışında pek bilgim yok. Ama garajdan çıkma şeylere şans vermek törelerimizdendir, zamanla arayı kapatırız. Faruolo ve Blackwell okyanus ötesinden birbirlerini takip eden müzisyenler ve keşke bir gün beraber çalışsak ne güzel olur diye düşünüyorlar. Araya Covid girince, sosyalleşmenin sadece online yollarla mümkün olduğu o izolasyon ve belirsizlik dönemlerinde Abraxas'ın temelleri atılıyor. Müzikal anlamda her ikisi de rengarenk insanlar oldukları için, beraber yaptıkları müzik de onlara benziyor. Cumbia'nın tropikal ritimleri ve klasik chicha sanatçılarının psychedelic aromasıyla büyüyen Uruguay doğumlu İngiliz müzisyen Faruolo, "Danny'nin parçalarımdan birine ilk kez vokal eklediğinde hissettiğim duyguyu hatırlıyorum" diyor. “Kışın ortasında yağmurlu Manchester'da kanepemde oturuyordum. Play tuşuna bastım ve şarkı kalbimi hoplattı. Anında özel hissettirdi ve daha da önemlisi, ikimizin de mükemmel bir portresi gibi geldi” diye ekliyor. Bu tasvir çok önemli. Zira tropikal gibi görünse de, bence sanki yağmurlu bir Manchester'a daha yakın bir egzotik atmosfer var müziklerinde.

Danny Lee Blackwell, Monte Carlo'nun ilham perileri için “ormanlar, sisle kaplı nehirler, geceleri gizlenen panterler, ıssız alışveriş merkezleri, neolitik kaleler ve kumdan aşınmış duvarlarla dolu bir dünya” diyerek olayı şiirselleştirmiş. Bu müzikte ararsan o şiirselliği de az çok bulursun. Cumbia, surf, psychedelic, exotica, western, latin rock, psych funk, garage pop, Khruangbin, Manu Chao, Los Bitchos, her şeyden biraz biraz mevcut. Bu muhteviyat benim için kaliteli zaman anlamına geliyor. Blackwell kendi kayıtlarını California'da, Faruolo ise Manchester'da yapmış. Kendi odalarında, stüdyolarda ayrı ayrı yaptıkları kayıtları farklı ses mühendisleri yardımıyla önce teker teker şarkılara, sonra da Monte Carlo albümüne dönüştürmüşler. Şartlar elverişli olduğunda canlı performanslara da sıcak bakıyorlar. Gerçi albümü dinleyince canlı kaydedildiğini sanmak bile çok normal. Tarzlarının birbirine uzak olduğu düşünülse de, her iki müzisyenin özellikle saykodelik ve garaj temelli özgürlüklerini şarkı formatında sunuş biçimleri benzerliklerle dolu. Her ne kadar Faruolo ayrıldıktan sonra dinlemiş olsam da Los Bitchos müziğine, her ne kadar sadece son albüm Outlaw R&B'yi dinlemiş (ve çok beğenmiş) olsam da Night Beats müziğine duyduğum hayranlığı başka bir albümde iç içe görüp pekiştirme fırsatı verdiği için Abraxas bence çok doğru bir proje olmuş.

Abraxas'ın en belirgin özelliği olan psychedelic cumbia tadını ilk iki şarkı Sunrise State (Of Mind) ve Mañana ile aldıktan sonra o tadın üzerine yeni lezzetler, baharatlar, mezeler eklenmeye başlıyor. Mesela La Estampida gibi space disco / sci-fi cumbia benzetmesi yapılabilecek nefis bir şarkı albüme çok yakışmış. Zaten grubun psychedelic anlayışı içinde, gitar tonlarının sıklıkla kozmik bir ambiyans içinde salınışının keyfi sürülüyor. Bir başka parlak an yaratan Prismatic bu kozmikliğin tepesine western gökyüzü yerleştiriyor. Dans etmemek, cumbia dansı bilmeyenler için oraya buraya sallanmak, emprovize dans figürleri çıkarmamak elde değil. İkinci yarı şimdilik biraz kendini tekrar eden şarkılardan oluşuyor görünse de, dinledikçe filizlenecekmiş gibi durdukları belli. Albümün en iyi şarkılarından ikisi olan Sultan ve kapanışı yapan Göbekli Tepe ise, adlarından da anlaşılacağı üzere Anadolu psych-rock motifleri taşıyan, Abraxas'ı yükselten besteler. Monte Carlo, bütün olarak çok iyi bir albüm. Bu bütünlük, içinde huzur, coşku, tazelik, aynı zamanda nostalji taşıyor. Bu projenin devamı gelir mi, Faruolo ve Blackwell fiziksel olarak yan yana gelip stüdyoya girer mi bilemiyoruz. Ama dileğimiz budur.

1. Sunrise State (Of Mind)
2. Mañana
3. Sultan
4. Monte Carlo
5. La Estampida
6. Hourglass
7. Prismatic
8. Yes
9. Golden
10. Fıji
11. Shapeshifter
12. Göbekli Tepe