2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2026 Pazar

Lykke Li - Wounded Rhymes


Lykke Li Timotei Zachrisson, ya da bilinen adıyla Lykke Li, İsveç'ten dünyaya açılmış bir alternatif pop esintisi. 2008'de çıkan Youth Novels adlı ilk albümüyle duymayanın kalmadığı, kaldıysa da ikinci albümü Wounded Rhymes ile artık duyarlar diye ümit ettiğimiz bir güzellik. Babası Johan Zachrisson'un Dag Vag ve Ojj! 600 adlı rock gruplarında çalmışlığı var. Aynı zamanda Zilverzurfarn diye sevgi poleni bir takma adla yaptığı dört solo albümü bulunmakta. Öte yandan annesi Kärsti Stiege de İsveçli kızlardan kurulu bir punk grubu olan Tant Strul'da 1979-81 yılları arasında vokal cazgırlığı yapmış. Şimdi tutup bu kızın muhasebeci olmasını bekleyemezsiniz. Küçük Lykke Li 19 yaşına kadar leyleği havada görmekle kalmayıp, onu havada kaydederek boş zamanlarında izlemişçesine Lizbon, Fas, Hindistan, New York gezmiş durmuş. Çok gezenin çok müzik dinlediği resmi kayıtlarda rivayet olunmamıştır ama bunu anlamamak için meşe odunu olmak gerek sanırım.

Müziğe atılımı ise 2007'de Little Bit adını verdiği çok beğenilen üç şarkılık EP ile olmuş. Debut albüm Youth Novels haklı olarak yepyeni ve tertemiz bir sesin, piyasa normlarını sallamayan, fakat uyuzca deneysellikler peşine de takılmadan kulakların ısınabileceği 14 güzel şarkıya evsahipliği yapmış. Yalnız bu imzayı tek başına değil, İsveç indie pop sahnesinin tanınmış simaları Peter Bjorn & John grubunun Bjorn olanı, yani Björn Yttling'in azımsanmayacak yardımlarıyla atmış. Yttling, Lykke Li albümlerinin yapımcılığını üstlendiği gibi, şarkıları da onunla birlikte yazmış. Youth Novels'dan çıkan I'm Good, I'm Gone, Breaking It Up, Tonight 45'likleri ve çıkmayan diğerleriyle sevimli olduğu kadar olgun bir müziğin ayak seslerini duyurmuştu. Wounded Rhymes ise o ayak seslerinin sahibiyle aramızda yabancılığın kalmadığının, buna rağmen gizem unsurunun hâlâ ilk albüm kadar hissedildiği çok yerinde bir ikinci adım.


Wounded Rhymes'da yer bulmuş 10 şarkı yine ağırlıklı olarak Li/Yttling etiketi taşıyor. Ancak bu defa 6 şarkıda bu ikiliye eşlik eden bir başka isim daha var. O da bugüne kadar çalıştığı isimler arasında Madonna, Dido, Nelly Furtado, Cee-Lo Green, Sia, Santana, Sinéad O'Connor, Texas, Stevie Nicks, Yusuf Islam (Cat Stevens), Tupac Shakur, Cher gibilerinin bulunduğu, multi enstrümantalist şarkı yazarı/yapımcı Rick Nowels... Her müziğe başlayan insanın karşısına çıkmasını isteyeceği bu başı kalabalık insan Lykke Li ile nasıl nerede karşılaştı bilinmez. Ama adamın iyi sesten ve gelecek vaatlerinden anladığı, şarkıcı sarrafı olduğu belli ki o da Li fırsatını kaçırmak istememiş.

Youth Novels'da gençliğin türlü hallerine yerinde dokunuşlar yapan Li, yeni albümünün ilk şarkısı Youth Knows No Pain ile bu tavrını sürdürüyor. Şarkının enerjisi hem çağdaş bir pop, hem de 60'lar duyarlılığı taşımakta. Devamındaki I Follow Rivers, el çırpışların eşlik ettiği tatlı mı tatlı dans hissiyatlarını akılda kalıcı nakaratı ile pekiştirmekten geri durmuyor. Unrequited Love, yine 60'lar geleneklerini ön ve geri vokallerle sağlama alarak nostaljik bir hüzün dalgası yaratıyor. Derken edepsizliği karizmasından yenmeyen taş gibi bir blues pop denemesi Get Some, aynı karizmaya ve taş olma haline sahip Rich Kids Blues, dipten 80'ler hüznü enjekte eden Sadness Is A Blessing, albümün beş dakikanın üzerindeki iki hüzün yumağı I Know Places ve Silent My Song ve daha bir sürü afili cümle kurduracak kadar ilham verici söz, parça, bölüm, nakarat, geçişten oluşan kaliteli şarkılar etrafınızı kuşatıyor.

Lykke Li, M.I.A., Santigold, Miss Li gibi kızlar, biraz büyük ablaları Imogen Heap, Beth Orton, Emilíana Torrini, Goldfrapp, Feist ve Sia gibilerinin yolunda emin adımlarla ilerliyorlar ve her geçen albüm biraz daha büyüyüyorlar. Daha ilk iki albümüyle parlak şarkıların bir battaniyeye sarıp çay vermek isteği uyandıran pamuk sesli şarkıcılarından biri olması, üstelik sesini verdiği şarkıların da öyle hafife alınmayacak nitelikte yıllara meydan okuyacak sağlam temellere sahip olması Lykke Li'nin değerini kat kat arttırıyor. O veya biz hayatta kalırsak ve kendisinin "olgunluk dönemi" tabir edilen albümlerini dinleme şansı yakalarsak, o albümlerle bunlar arasındaki 7 farkı nasıl bulacağız çok merak ediyorum.

1. Youth Knows No Pain
2. I Follow Rivers
3. Love Out Of Lust
4. Unrequited Love
5. Get Some
6. Rich Kids Blues
7. Sadness Is A Blessing
8. I Know Places
9. Jerome
10. Silent My Song

13 Nisan 2025 Pazar

Katharina Nuttall - Turn Me On


1972'de İngiliz baba ile Norveçli anneden dünyaya gelen Katharina Nuttall, Norveç vatandaşı olarak İsveç'te yaşayan bir şarkıcı, besteci ve yapımcı. Bu karpuzları 2007'den bu yana çıkarmış olduğu üç albümle günümüze kadar taşımayı başaran Nuttall, Norveçli olmanın verdiği anti-popülist dişi yakarışlarını Turn Me On ile tazelemekte. İlk iki albümü hakkında bilgi ve fikir sahibi olmamanın azıcık burukluğuyla dinlemeye başladığım ve oldukça memnun kaldığım Turn Me On, azdırmasa, kudurtmasa da artısı eksisinden fazla bir albüm. Kategoriye sokmak da öyle birlaç saniyelik bir iş değil. Müzikal haritası alternative rock ekseninde seyrediyor ama ince kaçamakları da sevdiği anlaşılıyor Nuttall'ın... Folksever bir kişilik olduğu kadar elektrik elektronik ile arası da fena sayılmaz. Hatta son şarkı The Runner ile kafadan trip hop olayına müdahil olmuş bile denebilir. Birçok şarkısına döşediği elektrik kabloları hiç iletkenlik sorunu yaşamadığı gibi, bazen varlığını bile hissettirmeyecek ölçüde tuz biber katkısı sağlıyor.

Geçmişinde 2007 tarihli Rosa: The Movie adlı, birçok İsveçli'nin dahi bilmediğini düşündüğüm bir filmin müziklerini de yapmış olan bu çok yönlü insan, Turn Me On'da ince ayar kalite sezdiren albümlerin kişisel algılarına gayet net cevapları olan bir albüm. Hem popüler, hem de yeraltı unsurlardan derme bir buket denebilir albüm için. Katharina Nuttall'ın şık sesi, kendinden 15 yaş küçük Amy Macdonald'ı hatırlatmıyor değil. Bir müzisyeni kendinden 15 yaş küçük bir başkasıyla örneklendirmek pek sık yaptığım birşey değil. Genelde bu işler tersine işler. Ama yaş farkına rağmen hemen hemen aynı sıralarda müzik hayatına atılıp, tam da aynı sene ilk albümlerini çıkaran iki müzisyenden genç olanı yaşlıya referans göstermenin ardında popülarite canavarı şekerleme yapıyor. Hoş, bu örneklendirmeye yolda yürüyen beş kişiden kaçı iştirak edecektir o da muamma.

Albümde 11 şarkı var ve en canayakın gözükeni bile içinde karanlık bir taraf taşıyor. Belki bu sayede Depeche Mode'un eşsiz şarkısı Stripped'ın Nuttall'cası kulağa kendi karanlığını farklı bir loşlukla sunar şekilde geliyor. Nuttall'ın kendi disiplini içinde ileri geri oynamalar yaptığı şarkı yazma ve onları seslendirme anlayışı, Play, Paperplane, Not My Lover, We Will Never Meet Again gibi üst sınıf şarkılar ortaya koyuyor. Kadın o kadar güzel "it's too late" veya "you're not my lover" diyor ki, anlattıklarının samimiyetine inanmamak elimde olmuyor çoğu zaman. Böyle kendi iç fırtınalarını kaleminin elverdiğince mütevazi biçimde yazan/söyleyen insanların "singer" kişiliklerini "songwriter" yapılarıyla birleştirdiklerinde yaşattıkları "listener" keyfi, en sevdiğiniz hava şeklinin bir anda bulunduğunuz ortamı kaplamasına benziyor.

1. Turn Me On
2. Play
3. Falling Down
4. Paperplane
5. Bricks
6. Stripped
7. We Will Never Meet Again
8. Take Me Through To Your Side
9. Silver Screen
10. Not My Lover
11. The Runner

19 Ekim 2024 Cumartesi

The Ragged Jubilee - American Moan


Dinlemeye başladığım albüm The Ragged Jubilee adlı bir grubun American Moan ismi lâyık görülmüş müzik dünyasına ilk adımı. İlk şarkı Blood On The Highway başlıyor ve akustik bir kısa girişin ardından dağdan bayırdan kopmuş blues rock bir şarkıya dalıyoruz. Derken daha ilk cümleden "Blood On The Highway" diye söze başlayan öyle bir vokal giriyor ki, oturduğum yere çivilendiğimi hissediyorum. Sanki Joe Cocker veya ona benzeyen herhangi bir tecrübeli blues rock vokalinin çatallı, miskin ama ölesiye tutkulu sesi kulaklarımı silkeliyor. Şarkının kendisi de artık o saatten sonra kötü bile olsa kulak kesilmeyi hak ediyor. Kaldı ki o harika sesin kalıbına cuk oturan bir beste Blood On The Highway. Albümün devamında sizi atının terkisine atıp parçalı bulutlu uzak diyarlara dörtnala sürecek şarkılar silsilesi bekliyorsunuz. Ne var ki atın ayağı öyle olmuyor. Evet, o diyarlara götürüyor ama bu kez pek de alışık olunmadık bazı farklılıklarla.

The Ragged Jubilee, altı aslan parçasından oluşan Californialı genç bir grup. Grubun eşi benzerini bulabilmek için müzik tarihinin olağanüstü seslerinden örneklendirmeler yapmanızı gerektirecek vokalinin adı ise Ethan Burns... Joe Cocker, Tom Waits, Johnny Winter gibi adamlar çatır çatır şarkı söylemeye başladığında muhtemelen bir portakalda mikroskobik nokta olan bu çocuk, sanki 40 yıllık bourbon içicisi, Lucky Strike tiryakisi gibi kışkırtıcı bir deformasyona sahip olağanüstü sesiyle söylüyor şarkıları. Böyle bir sese sahip olunca şarkılar da bir anda ikinci plâna düşüveriyor. Taklit olamayacak kadar doğal, yağmurda ıslanmış, sonra da üşütmüş kadar hüzünlü, güzel şeyler söylermiş kadar öfkeli tondan titreşimler yayan bir sesten söz ediyorum. Gerisi teferruat gibi kalıyor. Fakat hiç de öyle değil.


İlk paragrafın sonundaki "alışık olunmadık bazı farklılıklar"a baktığımızda, The Ragged Jubilee'nin tanıdık blues rock tınılarının ait olduğu köklü geleneklerden beslendiği kadar, kendi tarzlarını oluşturma çabalarını da görüyoruz. Büyüdükleri coğrafyaya ait blues ve country temellerine, örneğin The Allman Brothers Band ve Lynryrd Skynyrd'a bağlı oldukları kadar okyanusun öte yakasından Led Zeppelin ve Deep Purple'a da hayran şekilde büyümüşler. Bu tadına doyulmaz karışımı daha ilk albümden ne derece ölçülü yansıttıkları tartışılsa da, hiç popülist bir tavır izlemeden, tribünlere oynamadan içlerinden geldiği gibi tasarlamışlar şarkılarını. Ritimler, köprüler, nakaratlar, sololar sürekli kafalarına göre takılıyor. Adının Aaron Wick olduğunu öğrendiğim ve bu bilginin hiç de gereksiz olmadığını düşündüğüm davulcuları da grup için ayrı bir nimet. Ethan Burns grup için ne kadar büyük bir şans ise, Aaron Wick de bir blues rock grubu için o kadar sıradışı bir davulcu. Bu ikisinin sürekli tetikte, canlı ve tutkulu arayışları şarkılara %100 yansıyor.

The Ragged Jubilee şarkılarının her biri grubun ortak ruhunu inşa eden sağlam tuğlalar. Blood On The Highway'in açtığı kapıdan birer birer süzülen bestelerden hüzün dozu yüksek Miss Me While I'm Gone, kıvrak ritmiyle aklımı başımdan alan Treason, ilk yarısı çok sıkı bir blues rock, ikinci yarısı psychedelic bir tripten oluşan Mississippi Water, biraz da High Horse, Another Woman vs. Yitip gitmesini hiç istemediğim, her sene bir albüm yapsa yeridir diyeceğim, bana göre içinde bulunduğumuz yılın en flaş gruplarından birisi The Ragged Jubilee. Gelecekte ufka doğru emin adımlarla ilerleyecektir. Grup olarak ilerlemese bile aklı başında olan kimsenin rock ve soul ses tellerini bir gırtlakta toplamış Ethan Burns'ün peşini kolay kolay bırakacağını hiç sanmıyorum artık.

1. Blood On The Highway
2. High Horse
3. Miss Me While I'm Gone
4. Just A Little Blood
5. Another Woman
6. Treason
7. Country Girl
8. Shelter In The Mainline
9. Going Down To Texas
10. Mississippi Water
11. Rhythm

15 Kasım 2022 Salı

Under Electric Light - Waiting For The Rain To Fall


Quebec ve Montreal arasında bir yerleşim birimi olan ve dizi ismi bulmada sıkıntı yaşayanlara ışık tutabilecek Victoriaville'de geçen çocukluğu boyunca gizli kapaklı şarkı söyleyerek müzik hayatına ısınmış Danny Provencher. Sonra bas çalmaya başlamış. Montreal'e taşındıktan sonra da kendine D&P, Danpro, Danny Boy gibi benim uydurduğum isimler veya doğrudan Danny Provencher yerine Under Electric Light ismini uygun görerek profesyonelliğe doğru yelken açmış. Doğru rüzgârı bulabilmek için ise 2005-2009 arası dört EP çıkarmış. Önceleri entrümantal şarkılar yaparken, "ben çocukken de şarkı söylerdim, şimdi de pekâlâ söylerim" demiş (sanırım) ve New Order, The Beach Boys, My Bloody Valentine, Kraftwerk etkilenimli müziğine aynı etkilenimlere sahip vokalini koymaya başlamış. "I" harfinin çok geçtiği kişisel lirikleriyle zenginleştiregeldiği müziğini nihayet albüm formatına sokmak, bir kere en baştan adını çok beğendiğim (ve biraz da bu sebepten üzerine atladığım) Waiting For The Rain To Fall albümüne kısmet olmuş.

Synth pop ile dirsek temasındaki elektro shoegaze olarak tanımlayabileceğim, aslında biraz daha uğraşsam başka yaratıcılık yoksunu benzetmelere daha imza atabileceğim Under Electric Light müziği, ilk şarkı Take Me Away'in etkileyici havasıyla şahsımı 9 şarkılık (kısa Interlude'u saymazsak 8 şarkılık) yörüngesine hemen sokuyor. Ama esas vurgunu daha ikinci şarkı olan ve daha en başından ismine vurulduğum Waiting For The Rain To Fall'ın bu kez müziğine vurularak yiyorum. Müzik tarihinde adı kendi gibi olan şarkı çoktur. Mesela We Will Rock You, mesela Everybody Hurts, mesela Ice Ice Baby. İşte Waiting For The Rain To Fall tüm yoğunluğu ve yağmurun yağmasını bekleyen hüzünlü gerginliği ile bu ruh halinin adını koyan şarkılardan biri olmuş adeta. Synth pop olarak başlayan, ambient synth rock olarak biten (başta sevmediğim halde silmeye kıyamadığım bir ifadedir bu!) A Sudden Move o beklenen yağmuru yavaş yavaş yağdırmaya başlıyor. Albümün en iyilerinden biri olan Someone Somewhere ise o yağmurun altında üşümeksizin gece-gündüz, şemsiyeli-şemsiyesiz, aç-tok gezinmenin ve "who am I" diye sayıklamanın görkemini yansıtıyor.

Derken Skyline aynı yoğunluğu elektronik ambiyans ve gitarlarla bir bütün haline getirip "şarkı" formuna sokuyor. This Moment, bu defa yağmur sonrası hüznünden ödün vermeden ritmik bir coşku yaratıyor. Anyhow ise kederli bir ambient pop ile yağmuru pencereden seyretmenin şiirini yazıyor. Finalde Wintertime ile sonbaharın gidişini, kışın gelişini yine ritmik, ama aynı kişisellikle yaşıyoruz. Albüm boyunca synth dokunmalar, basın yön verdiği, gitarın güçlendirdiği, Danny Provencher'ın eskimeyen yeni dalga vokalinin dinginleştirdiği dengeler rotadan hiç sapmıyor. Bu da ait olduğu yılın en kişilikli ve belki de biraz bu yüzden yalnız albümlerinden birinin doğuşunu müjdeliyor. Albümün adı Waiting For The Rain To Fall... Üç nokta bu gibi durumlar için var!

1. Take Me Away
2. Waiting For The Rain To Fall
3. A Sudden Move
4. Someone Somewhere
5. Interlude
6. Skyline
7. This Moment
8. Anyhow
9. Wintertime

26 Nisan 2022 Salı

Stripper's Union - The Deuce


80'lerde kurulmuş Kanada'nın en saygın gruplarından The Tragically Hip üyesi Rob Baker'ın gitar çalıp şarkı söylediği, Odds grubunun eski üyeleri olan Craig Northey, Doug Elliott ve Pat Steward'ın gitar, bas, davul paylaşımında bulunduğu Stripper's Union, 2005'te çıkardıkları Stripper's Union Local 518 adlı ilk albümlerinden uzun bir ara sonra The Deuce ile adeta hortladı. Bu yazıya başlayıp kendileri hakkında söylenecek ne olabilir diye düşünürken fonda The Deuce'ün 10 şarkısı akıp gidiyordu. Klâsik rock, blues, country nağmelerinin sürekli paslaştığı, nefeslilerin ve piyanonun yalnız bırakmadığı mütevazi müzikleri aklımı başımdan almadı belki. Ama kendi disiplini içinde pek kimsenin üzerinde durmayacağı ufak farklar yaratabilmiş bir oluşum gibi göründü bana. Bu "ufak" görünüşün günden güne artan bir öneme sahip olduğu da unutulmamalı.

Şayet albümü son şarkıdan itibaren dinlemeye başlarsanız (niye böyle birşey yapayım diye sormakta haklısınız, zira benimki tamamen yanlışlıkla oldu), veda şarkısı The Circle Is Small'ın büyülü havasına kapılarak albümün tümünü o şekilde sanabilirsiniz. Tabiî "büyü" meselesi göreceli. Şekle gelirsek, Iggy Pop - Leonard Cohen çağrışımlarına yol açabilecek, orta tempolu, dişi geri vokalli, biraz da gerilimli enfes bir rock şarkısı olan The Circle Is Small, albümle ilgili heyecanları daha ilk dakikalardan arttırıyor. Onun kapanış şarkısı olduğunu farkettikten ve açılış şarkısı, aynı zamanda singlelardan biri olan Making Strange'i dinlemeye başladıktan sonra bu iki şarkı da aynı adamlara mı ait diye düşünmeden edemedim. Making Strange coşkulu, tutkulu, tanıdık, bildik, yine de sevdik bir blues rock bestesi. Only Lows, grubun "live" karakterini orta karar bir bar grubu hüviyetinde sunan, orta kararlılığına karşın kendini dinleten bir başkası. I Give You Away bu kez  o hüviyete kıyıdan köşeden progressive rock hanesi eklemeyi başaran bir şarkı. 3:30 dakikalık bir şarkının bu haneyi eklemeyi başarması da bana göre rock grupları arasında günaşırı gerçekleşen bir durum değil.

Nala isimli şarkıyla rock çeşnisine devam eden Stripper's Union, albümü kalite yönünden biraz daha bileyerek burada da eteğindeki bazı psychedelic taşları döküyor. Ama tekrar nefesli piyanolu rock'n roll müziğe dönmesi için arada bir şarkı bile yok. Poizitif enerjisiyle Burn The Bridge Down hemen devreye giriyor. Fakat bu durumu öyle çaktırmadan, ana gövdesinin birer uzvu gibi göstererek yapıyor ki, tecrübe kozu yine kendini gösteriyor. The Tragically Hip ve Odds gruplarının yakaladığı ortak dalga boyunun 90'lar başına, yani grunge'ın doğuşuna gelmesi, 20 yıl boyunca da bu ruh birliğinin yarattığı kimyanın korunması çok önemli. Zaten Rob Baker bu kimyayı tek kelimeyle özetliyor: Farklı annelerden doğma da olsa, kardeşlik!

1. Making Strange
2. When Your Beauty Fades (You'll Be Lonely)
3. Only Lows
4. High
5. I Give You Away
6. Nala
7. Burn The Bridge Down
8. Fade To Black
9. Whiteout
10. The Circle Is Small

27 Ekim 2021 Çarşamba

Take Me Home Tonight (OST)

 
Michael Dowse'un yönettiği Take Me Home Tonight, mezun olduktan dört sene sonra hala ne yapacağına karar verememiş parlak bir genç olan ve bir video mağazasında çalışan Matt'in (Topher Grace) merkezinde yer aldığı hoş bir romantik komedi. Bir gün mağazaya lisede ümitsizce aşık olduğu balo kraliçesi Tori Frederking'in (Teresa Palmer) gelmesiyle hayatının fırsatını yakaladığını düşünen Matt müşteri kılığında ona yanaşır. Tori onu hatırlasa da Matt hatırlamamış gibi yapar ve ayak üstü bir sürü yalan söyler. Matt'in ikizi olan Wendy'nin (Anna Faris) erkek arkadaşı Kyle'ın (Chris Pratt) akşamki partisine Tori'nin de gideceğini öğrenen Matt, uçuk kaçık kankası Barry (Dan Fogler) ile birlikte partiye gitmeye karar verir. Bu parti, onun Tori'yi kazanması için büyük bir fırsattır. Tabii parti gecesi türlü vukuatların, tuhaflıkların, aynı zamanda yalanlar üzerine kurulmaya çalışılan romantizmin yaşanacağı unutulmaz bir geceye dönüşecektir. Bu filmi izleme sebebim olayın 80'lerde geçmesi ve 80'lerde geçen çoğu romantik komedide olduğu gibi 80'ler derlemesi bir soundtrack albüme sahip olmasıydı. Film de, albüm de bu açıdan hiç pişman etmedi.

2000'li yıllarda 80'lerde geçen filmler çekmenin bazı eksikliklerini hissettirse de, o masum romantizmi ve komediyi, üstüne 90'lar ruhunu da katarak sevimli hale getiren filmlerden biri olan Take Me Home Tonight, bir yanıyla VHS mağazasından kiralanıp izlenen şeylere benziyor. 80'lerde çekilen filmler kadar olmasa da, 80'lerde geçen 2000'ler filmlerinin de insanın içini cız ettirmesi, yaşlandığımızın yüzümüze vurulma şekillerinden biridir. Hele de filmin üstüne bir de o yıllara ait şarkıların serpiştirilmesi, olayı cız ettirmenin bir üst seviyesine taşır. Take Me Home Tonight'in bana yaptığı da buydu. Müzik albümünden daha önce haberim olmuştu ve dinlemiştim. Ama filme hiç sıra gelmemişti. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra nihayet boş bir zamanıma denk gelmesiyle izlediğim film, içinde iyi anlar barındıran normal bir feel-good movie. Zaten aradığımız da genelde o feel-good duygusu olduğu için beklentilerimiz cevap bulmakta zorlanmıyor. Güzel olan şarkılar da haliyle o 80'ler ruhunu tekrar getirip kucağımıza bıraktı. Hem kendimizi iyi hissettiğimiz, hem de zahmetsizce melankolisine kapıldığımız pop, new wave, pop rock şarkılarından bir demetle yine yaşlandığımız aklımıza geldi.

Şarkıların neredeyse hiç susmadığı film, hızlı ve olaylı geçeceği anlaşılan bir günü anlatıyor. Video Killed The Radio Star eşliğinde açılıp Live Is Life eşliğinde kapanan filmin albümü de bu şarkılarla açılıp kapanıyor. Açılış jeneriğinde Hungry Like The Wolf'u, geceki parti için hazırlık yapan gençlerin görüntülerinden derlenen sahneye konan Kickstart My Heart'ı, Barry'nin kovulduğu araba galerisinden parti için Mercedes çaldığı sahnede ise tüm zamanların en gaz rap şarkılarından Straight Outta Compton'ı duyuyoruz. Yine çeşitli sahnelerde 80'lerin bayrak şarkılarından Betty Davis Eyes, Everybody Have Fun TonightCome On EileenLet My Love Open The Door art arda sahne alarak albümü arşivlememiz yönünde adeta üzerimizde baskı kuruyor. Tabii şarkı aralarında filmden alınan kısa diyaloglar da işe renk katmış. Albüme alınmayan bir sürü de şarkı var ki diğerleri neyse de bence en önemlileri ve keşke olsaydı dediklerim, Matt, Wendy ve Barry'nin partiye giriş yaparken çalan Let's Go All The Way ve Barry'nin partideki komik dans challenge sahnesinde yer alan INXS'ın en mühim hitlerinden What You Need şarkılarıydı. Zaten "şu da olsaydı, bunu da koysalardı" olayını çoğu soundtrack albümde yaşıyoruz. Yine de 80'lerin her telinden çalan, beraberinde kalbimizi de çalan bu tip derlemelerin arşivcisi iseniz, orada Take Me Home Tonight'a da yer açın.

1. Buggles - Video Killed the Radio Star (Single Version)
2. Matt & Tori - The Fredricking
3. Duran Duran - Hungry Like the Wolf
4. Yaz - Situation
5. Kyle - That’s What I’m Talking About
6. Mötley Crüe - Kickstart My Heart
7. Matt & Barry - Barry’s Advice
8. N.W.A - Straight Outta Compton
9. Kim Carnes - Bette Davis Eyes
10. Barry - Meeting Trish Anderson
11. Men Without Hats - Safety Dance
12. Wendy & Kyle - Rocket Surgeon
13. Dexys Midnight Runners - Come On Eileen
14. That Loser That Always Shows Up At The Party With A Guitar - Oh Sherrie
15. Wang Chung - Everybody Have Fun Tonight
16. Pete Townshend - Let My Love Open the Door (E. Cola Mix)
17. Matt & Tori - Can I Call You?
18. Opús - Live Is Life
19. Atomic Tom - Don’t You Want Me

10 Mayıs 2021 Pazartesi

The Shoes - Crack My Bones


Guillaume ve Benjamin adındaki iki Fransızdan kurulu The Shoes, bu indie kalabalığında bir şekilde kendilerini dinletme özelliklerine sahip olduklarını düşündüğüm türden hoş bir indie pop grubu. 10 şarkılık ilk albümleri Crack My Bones'u dinlemeye başlayınca ve her şarkıda vokalin değiştiğini farkedince sandım ki, şarkıları bir Guillaume, bir Benjamin dönüşümlü söylüyorlar. Meğer albümlerine Esser, Primary 1, The Bewitched Hands, Wave Machines, Cock'n'bullkid gibi pek kimsenin bilmediği indie pop kardeşlerini konuk edip mikrofonlarını onlara vermişler. Nereden gelip nereye gidiyorlar bilmiyorum ama albüm o kadar indie banalliği içinde bana hayli sivrilmiş kalitede gözüktü diyebilirim. Herşeyden önce pop müziğin kaliteden yana bilincini ve sorumluluğunu, bağımsızlık ilanında bulunmuş bir müziğin bünyesinde hem mütevazi, hem de son zamanlarda pek bir havalanan 2. veya 3. albümünü yapmış benzerlerine ayar verecek türden iddialı biçimde taşıyorlar.

Yine de listeleri silkeleyecek, radyoları silip süpürecek, kitleleri sallayacak bir poptan söz edemeyiz ki, bunun adı da zaten indie pop oluyor genelde. Cover Your Eyes, Stay The Same, ilk single People Movin' ve The Bewitched Hands'in koltuk çıktığı üç şarkı olan Time To Dance, Crack My Bones, The Wolf Under The Moon, klişelerden uzak bir pop serinliği yaşamak isteyenler için kansere olmasa da, yukarıda sözünü ettiğim kuru kalabalığın neden olduğu başağrısına çare olabilecek nitelikte şarkılar. Mesela Cover Your Eyes gibi bir şarkıya rastlayabilmek için 9 tane aptal indie albüm dinlemeniz gerekiyorsa dinleyeceksiniz. Çünkü buna değer bence. Dans pistlerine trance veya house etkisi yapmaz belki ama kafalar biraz güzelse bile pekâlâ daha aklıbaşında figürler tasarlayabileceğiniz, olmadı oturup ciddi ciddi dinleme aktivitesine girebileceğiniz türden bir müzik onlarınki. Kaldı ki sekiz buçuk dakikalık son şarkı Investigator, hiçbir DJ'in elini sürmediği şu haliyle dahi birçoğuyla düelloya girebilir. Yine de o taraklarda bezi olduğunu sanmadığım, kendi saçını kendi taramayı seçen, çok da güzel tarayan bir albüm Crack My Bones...

1. Stay The Same (feat. Esser)
2. Cover Your Eyes (feat. Waves Machine)
3. People Movin' (feat. Primary 1)
4. Wastin' Time (feat. Esser)
5. Time To Dance (feat. The Bewitched Hands)
6. Cliché (feat. Cock'n'bullkid)
7. Crack My Bones (feat. The Bewitched Hands)
8. Bored
9. The Wolf Under The Moon (feat. The Bewitched Hands)
10. Investigator

5 Şubat 2021 Cuma

Lisa Miskovsky - Violent Sky


Sarışının harman olduğu İsveç'te 1975'te doğan Lisa Miskovsky, 2001'de kendi adını taşıyan ilk albümü ve bu albümden çıkan ilk single'ı Driving One Of Your Cars ile İsveç'te En İyi Çıkış Yapan ve Yılın En İyi İsveçli Kadın Şarkıcısı ödüllerini almış. Sonraki çalışmalarında da sadece İsveç'in değil, birtakım Avrupa ülkelerinin listelerinde boy ve sarı saç göstermiş. Hızını alamayıp Backstreet Boys'un Shape Of My Heart şarkısının sözlerini yazmış, melodik death metal yapan memleketlisi In Flames grubunun 2006 albümlerindeki Dead End şarkısına vokal yapmış. Baktı ki bir boyband ile bir melodik death metal grup arası gidip gelen o hız kendisini müzikte kesmiyor, ülkesi şartlarının hazırladığı zemin sayesinde gönül verdiği snowboard sporuna abanmış, hatta İsveç snowboard milli takımına bile girmiş.

Lisa Miskovsky hakkında bu kadar bilgi heveslisi olma sebebim sadece ve sadece Ocak 2011'de çıkan Violent Sky adlı son albümü. Öyle ki fazladan üç Miskovsky albümü, bir In Flames uzunçaları ve bir de Backstreet Boys şarkısı dinlememi sağladı bu albüm. Driving One Of Your Cars gayet iyi bir şarkı. Albümleri arasında ise Violent Sky'a gelinceye kadar sadece 2006 tarihli Changes'ı beğendim. Little Bird, Mary, California Heart gibi ılık rüzgârlar estiren, yormayan, tam tersi dinlendiren bir albüm Changes... Violent Sky, dinlediğim tüm Miskovsky albümleri arasında bana göre Changes'dan sonra gelir muhtemelen. Genele vurursak, İskandinavların yaptığı İngilizce şarkılarda sezilen pop ve pop rock ortamının hoş örneklerinden alınan bir tat varsa (ki böyle bir tattan bahsettiğim üzere benim için var) Violent Sky'dan zevk alınabilir. Ne var ki, ilk iki şarkı This Fire ve Got A Friend, çok iyi bir pop rock beklentisine sokarken, tempo ve şarkı kalitesi gittikçe sıradanlaşıyor. Bu duruma rağmen, sırf gerek Miskovsky'nin sesi, gerekse şarkıların (üst düzey olmamalarına rağmen) samimi gelen havası hatırına kötü diyemeyeceğim bir albüm.

Kariyerinde yer alan bazı şarkıların yapımcılığını üstlenmiş olan Joakim Berg, aynı zamanda İsveçli güzide rock gruplarından Kent'in şarkılarının da yazarı. Bu bilgiyi de aldıktan sonra keşke bu albümde de şöyle bir Kent havası solusaydık diye hislenmedim değil. Silver Shoes biraz birşeyler yapmaya çalışsa da aynı duyguları yakalayamıyor. Neyse, çok iyi değil dedik, kötü de demedik, orta yolu bulduk. En iyisi, bu yazı boyunca adı anılmış Lisa Miskovsky şarkılarından oluşan bir "best of" albüm beklemek. Olmadı onu da artık kendimiz yaparız.

1. This Fire
2. Got a Friend
3. Lover
4. Silver Shoes
5. Some of Us
6. Call Me Anything but My Name
7. Get It On
8. Wise Guy 2010
9. Let Them Come
10. A Little High

4 Haziran 2020 Perşembe

Wolf Gang - Suego Faults



Grup ismi verilmiş tek kişilik projelerin hastası olmak için elimde yeterince delil var. Çoğunu bu sayfalarda ifşa etmişliğim de var. Wolf Gang da bunlardan en yenisi. Genç İngiliz müzisyen Max McElligott'un tasarımı olan Wolf Gang, görünürde dört kişilik bir grup olsa da, projenin kendisi, adı, adresi, sözü, bestesi ve birçok enstrumanı McElligott'a ait olduğundan bu hususta fazla söze gerek kalmıyor. Bildiğin Birleşik Krallık mahsülü indie pop müziği yapan McElligott, ilk albümü olan Suego Faults'a gelmeden evvel 2009'da Pieces Of You ve The King and All Of His Men şarkılarını, 2010'da da Lions In Cages'ı single olarak ön saflara sürerek işaret parmağını ağzına sokup sonra havaya tutmuş. Baktı birşeyler olacak, 2011 Mart ayında kendi adını taşıyan beş şarkılık EP'sini ve bu EP'de yer alan Dancing With The Devil'ı single olarak çıkarmış. Arada Florence and The Machine ve Metric ile turlamış. Sonra nihayet şanzımanı fazla dağıttığını fark ederek bunların hepsini bir albümde toplama hamlesini gerçekleştirmiş. Suego Faults'un çıkması da Temmuz'u bulmuş.

Üzerine yenilerin de eklenmesiyle 13 şarkılık (son üç şarkı -iyi ki- albüme sonradan eklenmiş ya da bazı özel sürümlere eklenmiş) son halini alan Suego Faults, yalansız dolansız, tutkulu, kolayca ısınılabilen ve biraz da ana akıma yakın olmakla eleştirilen bir albüm. Oysa bu yönde bir eleştiri, bana göre ancak kötü şarkılar yapılırsa bir şeye benzer ki, McElligott'un şu raddeye gelene dek pişirdiği şarkıların hemen hemen hepsi kendi ayakları üzerinde durma başarısına sahip. Single olarak saydığımız şarkılar ve bunlara ek olarak niye single olarak seçilmediğini merak ettiğim Stay and Defend, 80'lere harika bir müzikal selam gönderdiğini düşündüğüm Something Unusual, karizmatik Back To Back, dream pop olmuş Suego Faults, nakaratı dile dolanan Where Are You Now?, süresinin beş dakikadan kısa olmasını istediğim Nightflying ve süresinin iki dakikadan uzun olmasını istediğim Breaks In Paris, önümüze sıkça sürülen sözde pop şarkılarına sağlam ayarlar verebilecek kalitedeler. Özellikle kapanış şarkısı Pieces Of You için ayrı bir cümle kurma ihtiyacı duydum. Temelleri 2009'da atılmış bu şarkı, gerek sözleri, gerek vokal düzenlemeleri, gerekse müziği ile 2011'de duyduğum en nitelikli pop bestelerinden biri galiba.


Ewan McGregor - James McAvoy karışımının sıradan bir genç adamla buluşması şeklinde bir tipe sahip Max McElligott, bu durumun farkında olsa gerek, sevimli kliplerde pozlara girmeyi, cool fotoğraflar çektirmeyi seviyor. Böyle müzik icra ettiği sürece hiçbir sorun yok. Hatta ben olsam bu müziğin hatırına kendisini dergi kapaklarından indirmezdim. Bazı albümlerin nasıl debut olduklarına inanamadığımız anlar vardır ya, işte Suego Faults aşamaları bana bu durumu daha inanılır hale getirdi diyebilirim. Albüm yapmak, işin finansal boyutları da dahil olmak üzere artık çok fazla zor sayılmaz. Major plâk şirketi olmaz da, size koşulsuz koltuk çıkan bir indie şirket olur. Olmadı internetten yayınlarsınız. Stadyumlara çıkmazsınız da, minik loş kulüplerde söylersiniz. Albüm yapmış olmak için değil, o albümü iyice pişirdikten sonra kendinize saygınızı yitirmeden ürettiklerinizi paylaşmak istemelisiniz. Şimdi ilk albümü çıktı ya, McElligott müziğe yeni başladı sayılıyor bir bakıma. Kimileri de kendini "şarkı yazarı" dev aynasında olarak görerek bir sürü sözde albüm ve laf kalabalığı yaptıktan sonra sıkılıp "bırakıyorum" diyor. Bilmiyor ki (yoksa biliyor mu?) aslında müziğin yakasını bırakıyor. Bu tiplere şarkı yazarı deniyorsa bu çocuk ne merak etmekteyim.

1. Lions in Cages
2. Something Unusual
3. Stay and Defend
4. Back to Back
5. The King and All of His Men
6. Midnight Dancers
7. Suego Faults
8. Dancing With the Devil
9. Where Are You Now?
10. Planets
11. Nightflying
12. Breaks in Paris
13. Pieces of You

4 Ağustos 2019 Pazar

Winterlight - Hope Dies Last


Winterlight aslında Tim Ingham adlı bir İngiliz müzisyenin tek kişilik projesi. Gençliğinde My Bloody Valentine ve Cocteau Twins gibi rüyâlar âleminin müziğine marka olmuş isimlere öykünen çeşitli gruplarda çalmış olan Ingham, meşhur olamadan araya başka mühim şeylerin girmesiyle müzikten aktif olarak elini eteğini çekmiş. Aradan yıllar geçtikten sonra birgün laptopuyla müzik yapabildiğini keşfetmesiyle tekrar sahalara farklı bir mevkide dönmeye karar vermiş. Esasen bu saha dediğimiz şey, öyle tıka basa dolu stadyumlar veya devasa konser salonları değil. Gece geç vakitlerde bir laptop ve bir kulaklıkla geçirilen saatlerin meyvesi de Hope Dies Last olmuş. Gece geç vakitlerde bir laptop ve bir kulaklıkla dinlenildiğinde ise Tim Ingham'ı ve müziğini anlamanın ya da anlamaya yaklaşmanın nasıl bir deneyime dönüştüğü anlatılacak türden değil.

Tim Ingham'ın kendine lâyık gördüğü isim ise Ingmar Bergman'ın 1963 tarihli yapıtlarından biri olan Winter Light'tan gelmekte. Normalde bu bilgiye herhangi bir kaynaktan ulaşmamış olsaydık Winterlight adının öyle durup dururken de çıkmış olabileceğine kanaat getirebilirdik. Oysa albümde filmin orijinal adı olan Nattvardsgästerna adlı bir bestenin de bulunması, en azından Bergman külliyatından haberdar olanlar için kaynağı doğrudan işaret etmekte. Çok sevdiği karısının ölümü üzerine hayatın anlamını sorgulamaya kalkan, ama nasıl yapacağını bilememenin çaresizliğinde debelenen bir rahibin hikâyesini anlatan Nattvardsgästerna, her yönüyle bir "inanca olan inanç ihtiyacı" filmidir gözümde nedense. Biraz umudunu yitirmişlik vardır Bergman'da. Oysa tek kelime etmeden sadece müziğin ambient, shoegaze, dream pop akışkanlığına kapılmış Ingham şarkılarının toplandığı albümün adı "Hope Dies Last"tır. Buradaki farklılaşmayı ne yönde anlamamız gerektiğini bir Ingham röportajı okumadan kestirmek zor görünüyor.

Ama Hope Dies Last, umudu olduğu kadar umutsuzluğu, bir sorgu yılgınlığını, bir dünyevi çaba gereksizliğini iliklere kadar indirgeyen, gerçeküstü bir atmosfer yaratan albümlerden. Umuda veya umutsuzluğa, nereye isterseniz çekebileceğiniz modların kelebekler misali havada uçuştuğu bir iklim bu. Çoğu ambient albümde bu partiküllere rastlamak olasıdır. Bana şu sıralar Hope Dies Last denk geldi ve müzik beni tam ortasına aldı. İçinden çıktığım vakit normal hayata dönüşümün çok sade olması için müzik dinleme eylemine bir süre (kısa da olsa) ara vermem gerektiği hissine kapıldım. Gece geç vakitlerde bir laptop ve bir kulaklıkla dinlenildiğinde nasıl kederli bir krala/kraliçeye dönüşebileceğinizin hayreti saklıdır bulabilene. Evet belki umut en son ölür. Yine de ölür. Ama onun ölümsüz olduğunu ümit etmek de aradığımız şeylerden biri olsa gerek.

1. A Sky Full Of Clouds
2. Between Joy
3. Your Wings Make You Fly
4. Awake and Sleeping
5. Suddenly Something Good
6. Nattvardsgästerna
7. Swept
8. Plattenbauten: Palast
9. Zvenya
10. Line Of Flight
11. Of All The Things
12. I Still Hope

19 Şubat 2017 Pazar

French Films - Imaginary Future


Helsinkili bir beşli olan French Films, 80'ler pop müziği ile new wave türlerini günümüz semalarına taşımaya hevesli onlarca çıtır gruptan biri. Onlarca grup arasından onları seçmemin nedeni, bu taşıma işlemini çok sevimli bir enerjiyle ve insanı yormayan bir nostalji dokusuyla gerçekleştiren mütevazi karakterde oluşlarıydı. 2010'da kurdukları gruplarıyla vakit kaybetmeden dört şarkılık Golden Sea EP'sini çıkarıp olumlu tepkiler alınca, albüm yapmaları kaçınılmaz olmuş. EP'den yaklaşık bir yıl sonra da Imaginary Future albümleri ile indie pop adı altında 80'lerin gitarlı pop müziğinin bazı kişilikli isimlerini anımsatan hoşlukta 10 şarkı pişirmişler. Dinlerken The Cure'un, R.E.M.'in, Talking Heads'in eski günlerini anımsayıp, bu ve buna benzer başka grupların kulaklarını çınlatmadım değil. Bu kadar iddialı isimleri saymamı sağlayan French Films müziği, öyle nadir bulunur cinsten sayılmaz. Fakat saçtıkları ışıkla geçmiş ile günümüz arasında pek de öyle uçurumlar olmadığı fikrine olan ihtiyacımızı besliyorlar bu tip gruplar.

Fransız filmleri kadar çetrefilli olmayan, hatta bazen duymaktan tiksinmeyeceğiniz türden reklâm cıngılları kadar basit ve hemen saran melodilerini Johannes ve Joni'nin gitar/vokalleriyle vücuda getiren French Films, kimi zaman aldıkları synth desteğiyle nostaljik yapılarını zedelemeden, tam tersi ona sahip çıkarak omurgalarını güçlü tutuyorlar. This Dead Town, Pretty In Decadence, The Great Wave Of Light, ayrıca punk'ın post yanını çok güzel yakalayan Convict ve New Zealand şarkıları Imaginary Future'ın kalitesini tescilleyen favorilerim. Aslında "kalite" gibi olumlu olduğu kadar iddialı bir kelimeyi böylesine sevimli ve new wave hüznünü genlerinde taşıyan bir albüm için kullanmak tuhafıma gitti. Onun kalitesi de burada sanırım. 80'leri daha popüler olmayan bir pencereden seyreden new wave kadifeliğini, post-punk harareti ile dengeleyen Imaginary Future, zamanında birilerinin kurcalarken bulduğu o eşsiz gitar tonunun gölgesinde yeni kuşakların ürettikleri melodilerden bir demetle, bazen 70'lerin Türkçe pop şarkılarının genel karakterinden ufacık kesitler dahi sunabilir dinleyenlerine.

1. This Dead Town
2. You Don't Know
3. Golden Sea
4. Pretty In Decadence
5. The Great Wave Of Light
6. Living Fortress
7. In The Afternoon
8. Convict
9. New Zealand
10. Up The Hill

6 Mayıs 2015 Çarşamba

The London Souls - The London Souls


Tash Neal (vokal, gitar) ve Chris St. Hilaire (davul, geri vokal) ikilisinin 2008'de New York'ta kurdukları The London Souls, 2015 Nisan ayında çıkan ikinci albümleri Here Come The Girls ile tanıdığım bir grup. Aslında Ocak'ta çıkması gerekirken Tash Neal'in geçirdiği kaza yüzünden albüm Nisan'a sarkmış. "Genre" kısmında blues rock ve soul kelimelerini görünce balıklama atladığım her albüm gibi buna da atladım. Gerçekten çok iyi 2-3 şarkıya, Tash Neal'in rock ile sıkı fıkı olan soul sesine, hayranlık duydukları Led Zeppelin ve Cream gibi İngiliz bandıralı devlerden ilham almış müziklerine rağmen genel olarak albümü beğendim desem yalan olur. Ama 2011 yılına ait kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini daha iyi bulduğumu söylersem de yalan olmaz. En azından bu güzel sound ile Tash Neal sesinin buluşmasının hakkı bu albümle daha rahat verilmiş. Chris St. Hilaire'in 70'ler genleri taşıyan kıvrak davul pratiği de yabana atılırsa, o yabanın yabanileri adamı yer.

She's So Mad ve She's In Control kesinlikle albümün lokomatifleri. Deli meli, iyi ki bu "she" kişisi varmış da arkadaşlara böyle ilham vermiş dedirtiyor. The London Souls nasıl bir grup diye soran olursa kendilerine yekten bu iki şarkıyı dinletseniz yeridir. Enerjilerinin, enstrüman cambazlıklarının, ön / geri vokal hakimiyetlerinin tümüyle yansıdığı bu iki şarkı yanında, rock - reggae - rock ekseninde ilerleyen cıva gibi bir Someday, istikrarı bozmayan Stand Up, I Think I Like It, Under Control, Future Life geri dörtlüsü de iyi iş çıkaran şarkılar. Kapanışta yer alan The Sound ise grubun psychedelic yüzünün altını biraz daha belirgin şekilde çizen ağır bir final. Old Country Road veya Six Feet gibi şarkılar, hatta yeni albümdeki buna benzeyen şarkılar sayesinde karar verdim ki, potansiyel bir lezzet içermesine rağmen The London Souls'un country'ye çalan akustik slowları, bazen folk soul görünme gayretleri bana hiç çekici gelmiyor.

Tabii sahip olunan potansiyelin farklı damaklarda aynı tadı bırakması beklenemez. The London Souls, soul çığlıklarla, fişten çekilmeyen asi gitarlarla, özgür ruhunu bağlı olduğu şarkının ruhuna hizmet etmesi için kullanan fırlama davullarla kendini bulan bir grup bence. Onları canlı dinlemek, özellikle de Hilaire'i davulu başında izlemek isterdim. Keşke dingin country folk besteleriyle de iz bırakabilselerdi. O akustik sound ve tabii ki Tash Neal vokali buna çok müsait. Mesele iz bırakan şarkı yazmak ise bunu farklı ruh hallerine adapte edebilen grupların tadına doyulmuyor. Hele bunu 70'lerin farklı disiplinleri ile şimdiki zamana taşıyabilen The London Souls gibi insanlar varsa.

1. Intro
2. She's So Mad
3. Someday
4. She's in Control
5. Future Life
6. Old Country Road
7. Six Feet
8. Stand Up
9. Easier Said Than Done
10. I Think I Like It
11. Dizzy
12. Under Control
13. The Sound

7 Mart 2015 Cumartesi

Planet Of Zeus - Macho Libre


Yine biricik komşumuz Yunanistan'ın başkenti Atina'da doğup büyümüş şahane bir grubu keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorum. Daha önce aynı yakın coğrafyadan Beggar's Blues Diary, Marsheaux, Stonedaze, Nightstalker gibilerini fark edip aynı mutluluğu yaşamıştım. Babis (vokal, gitar), Yog (gitar), J.V. (bas), Serapheim G. (davul) isimlerine sahip dört kişilik Planet Of Zeus, tıpkı adını saydığım favori Yunan gruplar gibi kendi kültürlerinden farklı disiplinlerde müzik üreten, üstelik sanki doğma büyüme o farklı kültüre aitlermiş izlenimi veren güçte bir oluşum. Bu izlenimi vermek bir marifet mi, tabii ki hayır. Ancak o farklı kültüre dair ortaya konan işin niteliğine bakınca ve orada çok güçlü bir bütünlük görünce hayranlık daha da artıyor.

Vigilante adlı 3. albümüyle ortama fırtına gibi giren Zeus, benim için Yunanistan'dan çıktığına inanması zor bir grup. Yine de ortada atom parçalamaktan daha kolay bir önyargı yıkma durumu var. Yunanistan, yıllardır ekonomik ve beraberinde toplumsal sorunlarla boğuşuyor. Bu kriz döneminin sanatsal yansımaları bize çöküntünün boyutlarını gösteriyor. Kynodontas, Miss Violence, The Enemy Within gibi sert filmler, her ne kadar bazı zorlama hallerine rağmen bu toplumun 24 saat rakı balık eşliğinde sirtaki oynamadığı gerçeğiyle yüzleştiriyorlar. Hal böyleyken, öfke dolu liriklerle bezeli stoner rock / metal müzik türü, kendine büyüyüp serpileceği doğal bir ortam buluyor. Bu ortam, hemen her ülkede bulunabiliyor. Ama Planet Of Zeus'a benzer gruplardaki sertliği özümseyiş, bunu haklı bir öfkeyle destekleyiş, sonra da üst düzey bir rock matematiğiyle dengeleyiş o kadar anlamlı ki, nitelikli sanat eserlerinin kriz zamanlarında çıkma eğilimi farklı platformda bir kez daha doğrulanıyor.


Planet Of Zeus, yeni bir albüm yaptı ve bu albüm sayesinde onları tanıdık. Ama öncesinde iki albümleri daha olduğunu öğrenmek, hele de bunlardan ikincisi olan 2011 yılına ait Macho Libre'nin kanatları altında durmak bana çok daha güven verdi. Vigilante de gayet sıkı bir albüm hatta bana göre 2014'ün en iyi rock işlerinden biriydi. Ancak taze Vigilante dururken Macho Libre'den bahsetmek istememin belli başlı nedenlerini sıralayınca cümleyi tersten okuyup Macho Libre dururken Vigilante'den bahsetmenin beni pek tatmin etmeyeceğini anladım. Bu nedenlerin başında tabii ki Macho Libre'nin kütür kütür şarkıları gelmekte. Yoksa sound aynı sound, sertlik aynı sertlik, Babis'in kaya gibi vokali aynı vokal. Lakin Macho Libre bünyesindeki şarkıların bana göre kendi karakterlerini oluşturmuş görüntüsü ve diğer albümlerdekine göre daha tutkulu oluşları bir miktar daha öne çıkıyor. Bir diğer önemli nokta da, grubun stoner harcından vücut bulan ve sık sık rahmetli diye andığımız grunge parçalara da rastlayarak hayalet görmüş gibi oluyoruz. Mesela Vanity Suit, Macho Libre, The Ballad Of Boston George üçlüsü, resmen 90'ların grunge kültürünün göbeğinden 2011 tarihli bu albüme ışınlanmış şarkılar. Adamlar bildiğin Seattle'ın Atina şube amirleri. Hani grunge öldüydü demezler mi adama?

Bu üç süper rock şarkısı yanında albümde Doteru, Leftovers, Apocalypse, The Game gibi "biri beni durdursun, yoksa daha sayarım" türünden sert-i şahane şarkı bulunmakta. Huzur dolu Unicorn Without A Horn ve kapanışı yapan 9 dakikalık epik stoner rock Hazelnur (R.I.P.) ise grubun derinliğine derinlik katan enstrümantal parçalar. Tadına doyum olmaz riffler, grup uyumu içinde kendi alanlarını yaratan enstrüman şovları, Babis kardeşimizin grunge - punk karışımı ölümcül sesi, özenle tasarlanmış besteler hepsi burada. Şekli şemali ne olursa olsun "ben rock dinliyorum" diyen varsa ve hala Planet Of Zeus dinlemediyse acilen edinip kanına karıştırması gerekiyor. Çöküşünü Chipras ve Syriza ile yükselişe geçirmeyi hedefleyen bir halkın mevcut iktidarı nasıl devirebildiğini ve umutlarına sahip çıktığını gördük. İşte o halkın dört neferinden oluşan Planet Of Zeus, tanrılar tanrısı Zeus'un mitolojik evrenini borç batağına çevirenlere yönelttiği öfkesini hakkını vererek tüm dünyayla paylaşıyor.

1. Doteru
2. Dawn of the Dead
3. Leftovers
4. Vanity Suit
5. Unicorn Without a Horn
6. Macho Libre
7. The Ballad of Boston George
8. Apocalypse
9. The Game
10. Scream
11. Hazelnur (R.I.P.)

7 Kasım 2014 Cuma

The Sonic Beat Explosion - Sister Psychosis


The Sonic Beat Explosion, Almanya'nın garajlarından yetişmiş dört kişilik, üç albümlük kaya gibi bir grup. Kendilerinin farkına varmam, 2014 tarihli albümleri Electrophonic Soul albümleri sayesinde oldu. Garage rock'ın o yan bakılmayan acarlığını stoner rock'ın ağırbaşlı sertliğiyle buluşturan Martinez (Van Boogie), Zeze, Marius ve Tino dörtlüsü, bu albüm sayesinde kendini sevdirdikten sonra gelmişini geçmişini de merak ettirdi. Orada da henüz erişemediğim kendi adını taşıyan ilk albüm (2009) ve Sister Psychosis (2011) ile karşılaştım. Son zamanlarda dinlediğim bu tip 3-4 albümlük kariyerdeki grupların en çok son albümlerini beğenirdim. Ama bu kez ikinci albüm Sister Psychosis burun farkıyla biraz daha hoşuma gitti. Gerçi o burunun şeklini tam tasvir edemiyorum. Zira grubun her iki albümündeki şarkılarda bariz oynamalar yok. Ama Sister Psychosis daha bir aktı sanki. Grup bu albümde işlerini bitirip teslim ettikten sonra garajda gayet sıkı biçimde eğlenirken, Electrophonic Soul albümlerinde ise ellerindeki işi bitirmek için uğraşıyorlar havası yaratmışlar gibi geldi.

En belirgin özelliği enerjisi olan The Sonic Beat Explosion, nasıl ki albümleri arasında bariz oynamalar gerçekleştirmiyorsa, albüm içindeki şarkılarında da bu tarzlarını sürdürüyorlar. Bazen bizim de "şarkılar hep birbirine benziyor" yorumunda bulunduğumuz, ama dinledikçe ince detaylar ya da sözünü ettiğim akıcılık faktörü sayesinde bağrımıza bastığımız türde bir rock albümü Sister Psychosis. Favori şarkılarım şimdilik Don't Look Back, Feed Your Demons, Sister Psychosis, Cold As Stone, State Of Shock şeklinde. Belki birkaç gün sonra bunlara başkalarını da eklerim. Neden favorim olduklarını gerçekten bilmiyorum. Böyle durumlar için cankurtaran niteliğindeki kelime de zaten "akıcı" oluyor. Tabii bu akıcılığın farkındalığı, güzellik kıstaslarımız gibi değişken. Yoksa bu Alman arkadaşlar, bazı dinleyiciler tarafından rahatlıkla fazla Amerikan olmakla veya migren azdırmakla suçlanabilirler. Dinlerken bir ara keşke demedim değil. Keşke İsveçli The Hellacopters gibi garaj raconlarını melodik hard rock yönünde biraz esnetselermiş. Fazla değil, biraz! Çünkü şahsen bu tip Amerikan menşeli müzik icra eden Avrupalı şahsiyetlerde o Avrupa havasını solumak isteyebiliyorum. Ama Sister Psychosis albümünün soluttuğu havaya da itirazım olmaz. Hele de grup böyle bir enerjiye sahipken.

1. New Dawn Boogie
2. Too Little (and Too Fast)
3. Don't Look Back
4. Feed Your Demons
5. Song To Somebody Else
6. Whatever It Takes
7. Sister Psychosis
8. Cold As Stone
9. Good Times Gone Bad
10. Strikes Me Down
11. State of Shock
12. Get Ready (To Testify)

9 Haziran 2013 Pazar

Tinariwen - Tassili


Kuzey Afrika'da Mali'nin Sahra Çölü dolaylarında yaşayan, ticaret ve hayvancılıkla uğraşan "Tuareg" adlı göçebe halka mensup müzisyenlerin 1979'da Libya'daki mülteci kamplarında temellerini attıkları Tinariwen, çalkantılarla dolu bir tarihin içinden çıkan en değerli şeylerden biri. Tuaregler sadece Libya kamplarında bulunmuyorlardı elbette. 19. yüzyılın sonlarındaki Fransız sömürge politikalarına, 1960'larda Mali hükümetinin baskıcı tutumlarına karşı güçlü direnişler sergileyerek dünyada "isyan" kavramının pek de bilinmeyen önemli sözcülerinden biriydiler aslında. Bu isyanların ardından Sahra'da hala göçebe yaşam tarzını sürdürenler olduğu kadar, Kuzey Afrika'nın şehir ve kasabalarında yerleşik hayata geçenler de bulunmakta. Kamplarda gitarla tanışmaları kaçınılmaz biçimde Bob Marley, Bob Dylan ve Jimi Hendrix etkilerine maruz kalmalarını da geciktirmedi. Böylece isyanın içinde doğmuş bir halkın bireyleri ile müzik tarihinin batı normlarında isyan bayrağını taşıyan üç efsane müzisyeninin ruhani buluşması gerçekleşmiş oldu.

Grubun kurucusu olan Ibrahim Ag Alhabib daha 4 yaşındayken Tuareglerin 1963 Mali ayaklanması sırasında babasının öldürülmesine tanık olmuş. Küçükken bir filmde gördüğü gitar çalan kovboy imajı hiç gözünün önünden gitmemiş. Teneke kutu, sopa ve bisikletin fren kablolarından ilk gitarını yapmış. 70'lerin sonlarında kendisi gibi müzikle ilgilenen Tuareg topluluklarına katılıp Cezayir kökenli rai ile batının rock ve pop karışımından derlenen şarkılar çalıp söylemiş. Marley, Dylan, Hendrix üçlüsü yanında Santana, Led Zeppelin, Elvis hatta Boney M gibi isimlerden de ilham almış. Sonra aralarında kardeşi Leyya Ag Ablil'in de bulunduğu bir grup müzisyenle partilerde, düğünlerde çalmışlar. Kendilerine bir isim koymamışlar ama yöre halkı tarafından Tamashek'te (Tuareg dili) "Çöl İnsanları" ya da "The Desert Boys" gibi bir anlamı olan "Kel Tinariwen" olarak anılmaya başlamışlar. Bazı kesimler ise "Taghreft Tinariwen" yani "Milletin Aydınlanışı" gibi bir ismi layık görmüşler onlara.


1980'de Kaddafi, Sahra'da büyük bir askeri birlik oluşturmak ve civara hükmetmek için Libya'da yasadışı yaşayan Tuareg gençlerine çağrıda bulundu. Ag Alhabib ve grup arkadaşları da bu çağrıya katılıp 9 ay askeri eğitim aldılar. 85'te bu defa Tuareg isyan hareketinin öncülerinden benzer bir çağrıya cevap verdiler. Orada tanıştıkları başka müzisyenlerle büyük birleşmeyi gerçekleştirip Tinariwen (Çöller) adıyla Tuareg halkının isyan bayrağını müzik alanında taşımaya başladılar. 1990'da Tuareg liderlerinden bazılarının Nijerya askerleri tarafından öldürülmesiyle tekrar savaş çıktı. Bazı Tinariwen üyeleri de bu savaşa katıldı. Bir yıl kadar süren bu kaos sonunda anlaşmaya varıldı ve müzisyenler artık bu kez kendilerini tamamen müziğe adamak üzere gruba geri döndüler. Ibrahim Ag Alhabib çektikleri bunca sıkıntıdan tüm dünyanın haberdar olması için silahını bırakıp gitarını aldı. Mücadelesine şiddet yerine kelimeler ve notalarla devam etmesi gerektiğine karar verdi.

The Radio Tisdas Sessions (2001), Amassakoul (2004), Aman Iman: Water Is Life (2007), Imidiwan: Companions (2009) ve Tassili (2011) adlı stüdyo albümleri birbirini izledi. İlk kez 2008 sularında Aman Iman ile tanıdığım grubun sadece kendisiyle değil, Tishoumaren ya da Tuareg Music denilen türle de ilk karşılaşmamdı. Abdallah Oumbadougou, Alhousseini Anivolla, Imidiwen, Terakaft, Bombino, Etran Finatawa, Amanar gibi isimlerin varlığını da yine onlar sayesinde tanıdım. Ama Tinariwen'in öncülüğü ve müziğinin gücü onların diğerlerine nazaran daha fazla tanınır hale getirmişti. Dünyaya açılmaya başlamaları, Natacha Atlas, Lo'Jo, Sinéad O'Connor, Robert Plant, Jah Wobble örnekleriyle çalışmış İngiliz yapımcı ve müzisyen Justin Adams'ın yardımları ve adını sanını bilmediğimiz bir sürü festivalde boy göstermeleriyle oldu. Ali Farka Touré, Robert Plant, Rachid Taha gibi isimlerle sahne almaları şaşırtmadı. Zor günlerden müzikal aydınlığa bileklerinin hakkıyla eriştiler.


Özellikle son üç albümleri bu tür ile tanışmak isteyenler için kullanma kılavuzu niteliğinde ve bambaşka bir dünyanın kapılarının anahtarı konumunda. 30 Ağustos 2011'de çıkan son albüm Tassili, Cezayir'in güneydoğusundaki Tassili n'Ajjer bölgesinde üç haftada kaydedilmiş. Diğer albümlerden farklı olarak Tassili'de elit konuklar ağırlamışlar. Açılışta yer alan ve Wilco gitaristi Nels Cline'ın misafir olduğu güçlü atmosferiyle şahane bir Afrika blues olan Imidiwan Ma Tennam, belki de bugüne kadar Tinariwen'in yaptığı en iyi şarkılardan biri. Biraz Amassakoul'da yer alan Dualahila ar Tesninam'a benzemiyor değil. Ama arka arkaya tüm Tinariwen albümlerini dinledikten sonra geleneksel Tuareg ritim ve melodi kompozisyonlarının, şarkı söyleme yöntemlerinin ortak etkileri görülüyor. Yine de grup bu şablonları yeniden elden geçirdiğini, onları dönüştürme çabası içinde olduğunu hissettiriyor. Brooklynli art-rock grubu TV On The Radio'un vokali Tunde Adebimpe ve gitaristi Kyp Malone'un katkılarıyla Tenere Taqhim Tossam, Walla Illa ve Imidiwan Win Sahara albümün orijinal Tinariwen sounduna az da olsa çeşni katan örnekler.

New Orleans'ın köklü caz orkestralarından The Dirty Dozen Brass Band'in nefesli takviyesiyle beş buçuk dakikalık enfes bir etnik caz rock hadisesine dönüşen Ya Messinagh'ı da notlarımız arasına almazsak olmaz. İki şarkı dışında tamamı Ibrahim Ag Alhabib bestesi olan diğer şarkılar arasında Tiliaden Osamnat, Swegh Attay, Tamiditin Tan Ufrawan falan derken bir de bakmışsınız albümün tamamını saymışız. Henüz duymayanlar için bunun kulaklarda canlandırması hem zor, hem de aslında basit olduğunu söyleyelim. Bana tarif etseler kafamda kuramazdım. Tuareglerin "assouf" dedikleri Batı Afrika temelli gitarın stilinin sürüklediği, özellikle festivallerde kadınlar tarafından çalınan "tindé" vurmalılarının ve el çırpışların tempoyu belirlediği, Cezayir, Mısır, Fas ve Bollywood etkilenimli yapış yapış olmayan pop ruhunun sık sık yoklama çektiği, tabii daha önce de söylediğimiz üzere batı yakasından Dylan, Zeppelin, Hendrix, Santana yanında Dire Straits ve Kenny Rogers gibi grubun favorilerinin de ilhamlarıyla kutsadığı dramatik, hüzünlü, coşkulu ve tutkulu bir müzik onlarınki.


Sayıları stüdyoda veya turlarda 7 ile 10 arasında değişen Tinariwen, yerel müziği, yerel kıyafetleri, evrensel tanımlarıyla yeryüzünün en karizmatik oluşumlarından birisi. Hayranları arasında Carlos Santana, Robert Plant, Bono ve The Edge (U2), Thom Yorke (Radiohead) Chris Martin (Coldplay), Henry Rollins, Brian Eno, Rachid Taha ve dahası var. Herşeyin temelinde kütüğü Afrika'ya ait blues bulunmakta. Tinariwen çölün ortasında rastlanılan bir blues barda çalan grup. İçmeden sarhoş eden, albüm formatında ne çalıyorsa o barda canlı çaldığı özgür ruhla arasında hiçbir fark olmayan serinletici bir lezzet. O çölün ortasında yeşermiş bir ağaç. Bir park!

1. Imidiwan Ma Tennam (feat. Nels Cline)
2. Asuf D Alwa (feat. Kyp Malone)
3. Tenere Taqhim Tossam (feat. Tunde Adebimpe & Kyp Malone)
4. Ya Messinagh (feat. The Dirty Dozen Brass Band)
5. Walla Illa (feat. Tunde Adebimpe & Kyp Malone)
6. Tameyawt
7. Imidiwan Win Sahara (feat. Tunde Adebimpe)
8. Tamiditin Tan Ufrawan
9. Tiliaden Osamnat
10. Djeredjere
11. Iswegh Attay
12. Takest Tamidaret

6 Nisan 2013 Cumartesi

Gin Wigmore - Gravel & Wine


1986 Auckland, Yeni Zelanda doğumlu Virginia "Gin" Claire Wigmore, ilk şarkısı Angelfire'ı henüz 14 yaşında yazmış başarılı bir şarkıcı/besteci. Tam müzik kariyeri başlayacakken babasını kanserden kaybetmesiyle Arjantin'e eğitim için giden Wigmore, bir süre sonra babasına adadığı Hallelujah şarkısıyla hem Yeni Zelanda'ya, hem de müziğe döndü. Bu şarkıyla Amerikan tabanlı International Songwriting Competition'da büyük ödülü kazandı. Üstelik bu ödülü en genç ve hiçbir şirketle anlaşması olmayan bir müzisyen olarak kazanması yarışmanın tarihinde de bir ilkti. 2008'de Extended Play EP'si sonrasında Holy Smoke (2009) ve Gravel & Wine (2011) adlı iki albümlerini çıkardı. John Mellencamp, Sheryl Crow ve Jimmy Barnes gibi isimlerin turlarının Yeni Zelanda ayağında onlara eşlik etti. Kısacası ortalamanın üstünde bir müzisyenin sahip olması gereken pekçok şeyi özgeçmişine eklemiş biri var karşımızda.

Her ne kadar ilk albümü Holy Smoke'u ortalamanın üstünde bulmamış olsam da, altında da bulmamıştım ilk dinlediğimde. Ama Gravel & Wine'ı kendisinin gerçek bir olgunluk albümü olarak görürüm. O meşhur ortalamanın üstünde olan çok daha önemli birşey var ki yüzü kadar, hatta bence ondan daha güzel olan ses rengi. Gin Wigmore sanki 60'lı yıllarda dünyaya gelmiş bir pop, soul, blues vokalisti adeta. Sanırsınız ki siyah bir soul şarkıcının gırtlağını tüm damar ve hücreleriyle ona nakletmişler. Zamanında Anastacia ve Duffy'ye de benzer bir nakil operasyonunun yapıldığını düşünmüşümdür. Fakat Wigmore'da her ikisinde de olmayan birşeyler var sanki. Bu seste Gravel & Wine şarkılarının hem modern, hem de nostaljik yapıtaşlarını çok güzel idare edebilen, terbiyesi yaradılıştan gelen bir doğallık sözkonusu.


Black Sheep ve Man Like That şarkılarıyla sanki bir değil iki kere zımba gibi açılış yapan Gin Wigmore, Poison ile tutkulu vokalini birazcık daha keskinleştiriyor. Devil In Me ise, Wigmore'un rock yönünü aynı biçimde sivriltiyor. Pop diyorsan, soul diyorsan If Only gibi kalbi kırık bir mezuniyet balosu baladı olmazsa olmaz. Albümün en sağlam şarkılarından biri olan Dirty Love, aksak ritmi, sert soul rock kimliğiyle yıkıp geçiyor. Adına kanarak çılgın bir pop soul veya soul'n roll beklediğim Saturday Smile, kişilikli bir piyano + yaylı slowu olarak albümün dramatik yanını güçlendiriyor. Adının Saturday Smile olmasını beklediğim ve bir cümle önce tanımını yaptığım şarkı Sweet Hell olarak ortaya çıkıyor. Karanlık bir folk bestesi olarak Singin' My Soul, albümün enerjisine pek yakışmıyor gibi görünse de, albümün olgun bünyesine çok da güzel yakışıyor.

Gin Wigmore, Gravel & Wine ile klasik soul derinliklerinden modern indie pop ve rock arasında köprüler kuruyor. Nasıl oluyorsa aynı harika sesle her iki yakaya da oynayabiliyor. O nasıl bir tondur ki insan bir yerden sonra dinlemek değil o sesi yemek ister. Duygusal taraflılığımdan hareketle kuracağım bir cümle olarak Amy Winehouse veya Adele'e gösterilen ilginin onda biri şu kıza gösterilseydi onları ikiye, dörde katlardı demek istiyor ve diyorum. Gerçi Gravel & Wine'ın Amerikan versiyonu 2013'te ancak görücüye çıkabildi. Bu sayede kendisi daha geniş kitlelere ulaşabilecek. Umarım sonuç olumsuz olmaz ve bu durum onun alternatif yanını ucuz piyasa tavizlerine kurban etmez. En azından yeni bir Gin Wigmore albümü için birşeyler hızlanmaya başlar.

1. Black Sheep
2. Man Like That
3. Poison
4. Kill of the Night
5. Devil in Me
6. If Only
7. Dirty Love
8. Happy Ever After
9. Saturday Smile
10. Sweet Hell
11. Singin' My Soul
12. Don't Stop

21 Eylül 2012 Cuma

Alela Diane - Alela Diane & Wild Divine


1983 Nevada doğumlu Alela Diane Menig, müzisyen aileden yetişme, okul korosundan gelişme artık o bildik müzikal geçmişini, soyadını atıp göbek adıyla yoluna devam etme kararı aldığı andan itibaren parlak bir geleceğe ilerletme yolunda kararlı adımlarla ilerleyen müthiş bir folk müzik kadını. Lakin benim için onun bu müthişliği şimdiye dek çıkardığı Forest Parade (2003), The Pirate's Gospel (2004), To Be Still (2009) albümlerindeki şarkılardan değil, bu şarkılara ruh katan ve bu camiada nadir bulunan olağanüstü ses rengi. Aslında renkleri desek daha doğru. Kendi kendine gitar çalmayı öğrenen ve aile kavramından, doğadan, kurmaca kısa hikayelerden bahseden şarkılar yazan Alela, yerel konserlerle piştikten sonra birer yıl arayla çıkardığı ilk iki albümünde son derece içine kapanık, kişisel olduğu kadar geleneksel ve bu sayede duruma vakıf olmayan benim gibi sarsaklar tarafından tanımlandırılacağı üzere "sıkıcı" bir tablo çiziyor aslında. Yere göğe sığdıramayacağım bir kadın için daha ilk paragrafta "sıkıcı" sıfatını kullanmamdan dolayı kendime teessüf etmiyor da değilim. Ne var ki henüz sadede gelmedik.

Forest Parade ve The Pirate's Gospel kolay kolay içine girilebilen albümlerden değil. Amerikan folk kültürünün kaynağından direk damacanaya doldurulmuş bu albümlerin, Amerika'nın bu kaynağına yabancı bizler tarafından doğru algılanmaması gayet normal. Gerçi Alela, The Pirate's Gospel'i Avrupa gezisi sırasında yazıp sonrasında kaydetmiş. Ama orada da bu folk özünden bir damla bile taviz vermemiş. Avrupa'da depreşen vatan hasretiyle bu öze sarılış daha da kuvvetlenmiştir onun için. Bilemeyiz. Bu iki albüm sonrasındaki süreçte Eddie Bezalel'in Myspace'te keşfedip, Headless Heroes projesi için en uygun isim olduğuna kanaat getirdiği Alela'yı yine folk disiplini dahilinde, fakat daha özgür ve yeteneklerini daha rahat sergileyebildiği (hatta bence kendini bulduğu) başka bir konsept içinde gördük, duyduk, aşık olduk. Zaten Headless Heroes olmasa benim de onun farkına varacağım yoktu. Bu olağanüstü proje grup keşfi sonrasında geri döndüğüm Alela Diane albümleriyle ilişkilerim ne yazık ki pek istenilen düzeyde olmadı.


Headless Heroes sonrası çıkan 2009 tarihli To Be Still ise benim açımdan ilk iki albüme nazaran daha ısınılabilen bir işti. Hani yine buraya kendisini övmeye değil de dövmeye gelmişim gibi olacak ama en azından "şarkı" gibi şarkılar vardı bu albümde. Buna rağmen benim o sarsak tarafımdan bakınca eksik şeyler de yok değildi. Bu durumu aklımın hala Headless Heroes'ta olmasına mı yorsam acaba diye düşündüm. Hiç ilgisi yoktu. Leaves Of Life isimli bir toplama albüme, beraber Amerika turuna çıktığı country rock grubu Blitzen Trapper'ın Destroyer Of The Void uzunçalarına ve Townes Van Zandt tribute çalışmasına konuk oldu. Alina Hardin adındaki genç bir folk müzisyeniyle altı şarkılık Alela & Alina EP'sini çıkardı. Belki arada atladığım başka ekstralara da çıkmıştır. Ne var ki o efsane sesini bir kenara koyarsak bunların hiçbiri Headless Heroes'ta tanıma şerefine eriştiğim Alela Diane'in başucuma koymayı beklediğim işleri olamadılar.

Nisan 2011'de çıkan Alela Diane & Wild Divine albümü ise nihayet nefes alan bir folk rock albümü olarak huzurlara çıktı. Genel kanı, ilk üç Diane albümüne göre o sözünü ettiğim koyu Amerikan folk özünden tavizler vermiş ama belki de bu sebepten daha benimsenebilir bir albüm olduğu yönündeydi. Benimsenebilir olmak için bazı tavizler verilmesi burada işe yaramıştı bana göre. Wild Divine üyeleri arasında Alela'nın babası Tom Menig'in ve kocası Tom Bevitori'nin de bulunduğunu söylersek olayın bir nebze aile albümü formatına büründüğünü, bu yüzden karşımızda dümdüz ve baygın folk şarkılarındansa, daha içine girilebilir bir country rock, indie folk, hatta biraz daha zorlasak indie pop sıcakkanlılığıyla tutanaklara geçecek şık bir albüm durduğunu söyleyebiliriz. Nakaratı dilime dolanan Elijah, uzaktan bir parça Fleetwood Mac şarkılarını andıran To Begin, sakinliğiyle boğmayan bir kır ninnisi olan The Wind ve albümün şahsiyetli folk bestelerinden Suzanne ile tereddütsüz bir ilk beş çıkarabilirim ki, benim için önceki Alela Diane albümlerinden bu kadarının bile çıkmasının güçlüğünü düşününce şimdilik en iyi albümünün bu olduğunu söylesem içim rahatlar. Ne var ki ilkler unutulmaz. Bir Headless Heroes üyesi olarak Alela Diane'i hepsine tercih ederim. Tek seferlik olmasının, devamının gelmeyeceğinin, o imkansızlığın çekiciliğine kapılıp gitmeyi seviyorum çünkü.

1. To Begin
2. Elijah
3. Long Way Down
4. Suzanne
5. The Wind
6. Of Many Colors
7. Desire
8. Heartless Highway
9. White Horse
10. Rising Greatness