* Kanada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Kanada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2024 Cuma

zouz - Jours de cendre

 
zouz, Québec/Kanada dolaylarından nefis bir trio. Indie rock'tan alternative rock'a, post-hardcore'dan art rock'a, post-punk'tan neo-psychedelia'ya geniş bir rock yelpazesine sahipler. Üstelik bunu Fransızca ile yapıyorlar. 2016'da kuruldukları gözükse de, ilk albümleri Vertiges'i çıkarmaları 2021'i bulmuş nedense. Tabii öncesinde EP1 ve EP2 şeklinde havayı koklamışlar. Vertiges pek matah bir albüm sayılmaz. Ama 2024 Ekim'inde çıkan ikinci albüm Jours de cendre etrafa çok güzel kokular saçmakta. Bana göre ilk albümün fersah fersah ilerisine geçtikleri albümde 10 adet güçlü rock şarkısı cirit atıyor. Etiketlerinde pek geçmiyor ama stoner rock ile de içli dışlılar. Mesafeli olmaktan kendimi alamadığım post-hardcore ve art rock bile onların ellerinde çok aromalı bir hale gelmiş. Sayılan türlerin ortak paydaları modern ve karanlık olmaları. Bu da onları "alternatif" sınıfına dahil ediyor ki, kelimenin hakkını asıl böyle müzikler vermeli. Hard rock'tan bozma kıl tüy emo artıkları değil.

Albüm açılışına koydukları Miroirs, 2024 yılında duyduğum en iyi rock şarkılarından biri. Grubun karakter özeti gibi ama aynı zamanda zengin karakterinin başka cevherlerini ele vermeyip albümdeki diğer kardeşlerine saklamış bir French rock marşı adeta. Gitarist ve solist David Marchand'ın çiğ vokalindeki karizmanın tarifi mümkün, lakin gerek yok. O vokalin neler yapabildiğini ailerleyen dakikalarda başka şarkılarda göreceğiz. Miroirs ile gönüllü biçimde üç buçuk dakika hırpalandıktan sonra ardından gelen Une main lave l'autre bizi nefis bir jam atmosferine sokuyor. Stoner funk mı desem, alternative punk mı desem bilemedim. Progressive yanı da es geçilemez. Bir önceki cümlenin aynısını Profiteur için de kullanabilirim. Hatta Profiteur jam cazibesi ve güçlü tasarımı yönünden Une main lave l'autre'den 1-2 adım daha önde benim için şimdilik. "Tasarım" kelimesinin albümün anahtar kelimelerinden biri olması hoşuma gidiyor. Art rock dediğimiz şey de böyle olmalı.


Albümün progressive ya da isteyenin art rock diyebileceği karakterde olduğunu söylemiştik. Her şarkıda bu kimlik var. Ama Rana ve son şarkı Leviathan bana bunu bir parça daha fazla hissettirdi. O sıkıcı, bitmek bilmeyen progressive ya da deneysellik çukuruna düşen bir art rock kimliğinden bahsetmiyorum. Sertlikleri, sakinleşmeleri, kenarları, köşeleri tam kıvamında. Sobre adında bir de garage rock/punk bestesi bile mevcut. Tabii hep garajlı, punklı, stonerlı takılmıyorlar. J'y suis jamais ve L'as de coupe şarkılarının aralarına o kadar güzel sakinlik, yumuşaklık, kırılganlık anları eklemişler ki, hem mantalite olarak komple müzisyenler olduklarını, hem de albümün yoğun elektrikli havasını sağaltmaya muktedir olduklarını göstermişler. İşte bu noktada David Marchand'ın vokalindeki sakinlik, yumuşaklık, kırılganlık da etkili olmuş. Hazır Marchand'ı ismen anmışken, süper bir uyum içindeki bas gitarist Étienne Dupré ve baterist François Farouche'un isimlerini de zikredelim. Böylece zouz'un şahane bir üçlü olduğunu yineleyelim.

İlk paragrafta Miroirs'ın 2024 yılında duyduğum en iyi rock şarkılarından biri olduğunu söyleyerek diğerlerine biraz haksızlık yapmış gibi oldum. Jours de cendre bünyesinde onlardan çok var. Uzun süre aklıma ve dilime dolandığı için olsa gerek. zouz gibi yeni keşifleri seviyorum. Bana rock evreninde daha yapılacak çok şey olduğunu hatırlatıyorlar. Bunun yanında bana başka iki grubu daha hatırlattılar. Kanadalı olmasalar da, Fransızca ortak noktası sebebiyle her ikisi de Toulouse/Fransa kökenli SLIFT ve Naïve ile tanışmam esnasında duyduğum heyecanı tekrar yaşadım. Gerçi bu iki grup daha sertçe bir progressive metal kanadından ses verseler de fonetiğin çekiciliğine çekildim sanırım. SLIFT 2024 albümü Ilion ile bende bir parça hayal kırıklığı yarattı. Naïve'den ise 2015 tarihli enfes albümleri Altra'dan bu yana hala haber yok. Bendeki o kör nokta boşluğu zouz doldurmuş olabilir. Heyecanla yolu gözlenecek bir gruba daha düştük neticede. Lakin yol gözlemek için henüz erken. Daha yeni geldiler. 

1. Miroirs
2. Une main lave l'autre
3. Messie
4. J'y suis jamais
5. Rana
6. Sobre
7. L'as de coupe
8. Jours de cendre
9. Profiteur
10. Leviathan

20 Eylül 2023 Çarşamba

Elisapie - Inuktitut

 
Kanadalı Inuk (ya da Inuit) müzisyeni, belgesel yapımcısı, radyo yayıncısı, aktivist Elisapie Isaac, dördüncü albümü olan Inuktitut ile tanıdığım bir insan. Bu arada Inuit, Kanada'nın Kuzey Kanada denen bölümünde yaşayan İnuit kolundan Eskimo halklarının ortak adı. Alaska ve Grönland'da da başka kolları da bulunmaktaymış. Genel olarak eskimolar olarak bildiğimiz, farklı oluşumlardan mütevellit böyle bir halktan haberdar olmamıza vesile olan şey müziğin gücü değil de nedir. World Music kategorisinde önüme düşen ne varsa dinlemeye çalışıyorum. Inuktitut da önüme düşünce hemen köşeye çektim. Inuit dilindeki şarkı isimlerinin yanında parantez içinde The Unforgiven, Wish You Were Here, Heart Of Glass, I Want To Break Free gibi isimler görünce bunun bir cover albüm olduğunu anlayıp köşeye çektiğim albümle flörtleşmeye başladım. Daha hiçbir şarkı dinlemeden, ilk kez duyduğum bir halkın orijinal dilinden, dünyaya mal olmuş şarkıların yorumlarını duyacak olmanın ön heyecanını yaşadım. Bu efsane isimlerin ikonik şarkılarını Inuit müziğiyle paketleyip sunmanın ticari çıkar gözetmediği de aşikardı. Elisapie gibi aktivist bir insanın meşhur olup köşeyi dönme gibi ihtirasları olduğunu hiç sanmıyorum. Zaten albüme bakarsak ortada milyonlarla oynamayacak kadar mütevazi bir müzik olduğunu da görürüz. Cover çalmayı ihtiyacını vefalı müzisyenler ve sadık cover severlerden başka anlayan pek yoktur sanırım.

Açıkçası bu Inuit dili şarkı dili olarak pek de kullanışlı sayılmaz. Hatta bazen kulağa kaba bile gelebiliyor. Keza Elisapie'nin sesi de öyle çok ayrıksı, insanı çarpan bir ses değil. Sadece işini yapıyor o kadar. Ama öteden beri bildiğimiz, evde, yolda, düşte, duşta söylediğimiz bazı şarkıları başka bir dilde de duysak onları dışlayamıyoruz bir şekilde. Kaldı ki albümde yer alan bazı coverlar gayet iyi tasarlanıp daha sakin, huzurlu, hüzünlü, pastoral diyarlara taşınmış. The Unforgiven, Heart Of Glass, Wish You Were Here, Hey That's No Way To Say Goodbye ilk etapta çok tuttuğum coverlar oldu. Daha sonra bunlara Time After Time, I Want To Break Free, Going To California, Born To Be Alive eklendi. Dil dezavantajı özellikle nakarat kısımlarında hissedilse de ben Inuktitut'u sevdim. Pink Floydlar, Zeppelinler, Queenler, Stoneslar arasında Fransız diskocu Patrick Hernandez'in ne alaka dediğim 1979 hiti Born To Be Alive'ı görmek hem şaşırttı, hem mutlu etti. Birkaç tane daha böyle sürprize müsait bir albümmüş kendisi. Bir cover şarkının iyiliği, onu coverlayan müzisyenin şarkıyı nereye götürdüğüne bakar. Yerinde saydırmışsa iyi bir cover değil, sıkıcı bir yeniden çalım (yorum bile değil) olmuştur. Buna da kimsenin ihtiyacı yok. İşte Elisapie, 10 şarkının hepsini alıp kendi coğrafyasına ya da onları görmeye alışık olduğumuz yerlerden farklı kırlara, bayırlara, İglo ya da İglu denen eskimo evlerine götürmüş. Havanın soğukluğunu hissetmemize de izin vermemiş.

1. Isumagijunnaitaungituq (The Unforgiven) - (Metallica)
2. Sinnatuumait (Dreams) - (Fleetwood Mac)
3. Taimangalimaaq (Time After Time) - (Cindy Lauper)
4. Qimatsilunga (I Want to Break Free) - (Queen)
5. Qaisimalaurittuq (Wish You Were Here) - (Pink Floyd)
6. Californiamut (Going to California) - (Led Zeppelin)
7. Uummati Attanarsimat (Heart of Glass) - (Blondie)
8. Inuuniaravit (Born to Be Alive) - (Patrick Hernandez)
9. Taimaa Qimatsiniungimat (Hey, That's No Way to Say Goodbye) - (Leonard Cohen)
10. Qimmijuat (Wild Horses) - (The Rolling Stones) 

16 Aralık 2022 Cuma

Devin Townsend - Lightwork

 
Tam 10 yıl önce bu sayfalarda öve öve bitiremediğim Devin Townsend Project albümü Epicloud'u hala erişebileceğim bir mesafede tutuyorum. Bu süre zarfında "Project" olarak iki albüm daha yaptıktan sonra "Project"i bırakıp Devin Townsend adı/soyadıyla üç albüm daha yayınladı. Bunlardan kimi Epicloud kadar olmasa da yine çok iyi, kimi de deneysel ambient, new age türünde derinlikli albümlerdi. Tahminen 20. stüdyo albümü olan Lightwork'ü Kasım başlarında çıkaran Townsend, yine Epicloud ayarında epik, senfonik, progressive, hatta art pop coğrafyalarında cirit atan şahane bir albüme daha adını yazdırıyor. 1972 Kanada doğumlu söz yazarı, besteci, vokalist, gitarist yapımcı Townsend, yine ilmek ilmek örülmüş, oya gibi işlenmiş, dantel gibi özenilmiş tarasımlarıyla duygudan duyguya, maceradan maceraya sürüklüyor sevenlerini. Her şarkının kendi hacmi, kendi hikayesi, kendi karakteri var. Tür sıçramaları hiç batmıyor, sakil durmuyor. Çünkü Townsend, konsept albüm anlayışı içinde sertliği ve yumuşaklığı kendine özgü bir dengede buluşturmanın kitabını yazmamış olsa da, albümlerini yapmış bir profesyonel.

Önce 10 şarkı olarak piyasaya çıkan, çok geçmeden Deluxe Edition ile buna 10 şarkı daha eklenmiş halde tekrar yenilenen Lightwork, katmerli bir progressive, power, psychedelic rock/metal ziyafeti şeklinde duble bir albüme dönüşüyor. Albümdeki konuklar arasında geçmişinden arkadaşları Anneke Van Giersbergen, Ché Aimee Dorval, Morgan Agren, Mike Keneally, Steve Vai, Elektra Kadınlar Korosu gibi isimler yer alıyor. Adeta başrolünde Devin Townsend'in olduğu 1 saat 43 dakikalık post-apokaliptik, post-pandemik ve her yönüyle epik bir film izliyor duygusu yaşıyoruz. Deluxe Edition yayınlanmadan önce dinlediğimiz 10 şarkı bile yeterince doyururken, üstüne eklenen diğer 10 şarkı kesinlikle bir bıkkınlık, bir şişkinlik, bir kendini tekrar hissi yaratmıyor. Hatta o 10 şarkıyı da dinledikten sonra, onlar olmasa sanki eksik bir şeyler kalacakmış gibi düşünebiliyor insan. Gerçi burada sözünü ettiğim insan benim. Hele ilk CD'nin finalindeki efsane Children Of God bittikten sonra "keşke hiç bitmese" diyeceğimi bildiğim için deluxe versiyonuna minnettarım.

İlk CD'den başlarsak, açılışı yapan Moonpeople ve Equinox gibi iki kadife besteyi duyunca, hangi albümde nasıl takılacağı pek kestirilemeyen Townsend'in albümü bu rotada götüreceği, bununda beni hiç rahatsız etmeyeceği fikrine kapıldım bir an. Gerçi bu iki şarkının arasına konan Lightworker, olayın gayet power metal'e de oynadığını güçlü bir şekilde deklare ediyor. Keza, Heartbreaker, Heavy Burden, Celestial Signals gibi kendi içinde devleşen besteler de o Lightworker'ın yoğun power/progressive metal atmosferine destek çıkıyorlar. Tabii tipik bir Townsend'ın aralara mutlaka Dimensions gibi şık bir industrial metal veya Vacation gibi orta tempo bir dream pop yerleştirmesi kimseyi şaşırtmaz. Bu CD'nin single kıvamındaki forveti sayabileceğimiz Call Of The Void'ın tutkulu dokusu en güçlü anlardan biri. Fakat en ama en güçlü anı finaldeki Children Of God olsa gerek. 10 dakikalık (son iki dakikasındaki dalga seslerine karışan martı sesleri ve vapur düdüğü sekansını saymazsak 8 dakikalık) bu destan, bir "şarkı" olduğu kadar, sanki yemyeşil vadilerde dörtnala koşan yüzlerce atlının coşkusunu fragmanlaştıran kısa bir "film" aynı zamanda. Tek kelimeyle inanılmaz!


İkinci CD, Townsend'in en çok tuttuğu kadın vokal olan arkadaşı Anneke Van Giersbergen'in yan vokallerini yaptığı Starchasm, Pt. 2 ile sert bir giriş yapıyor. Sadece 37 saniyelik Stampys Blaster ile vitesi daha da arttıran, üstelik sonraki Factions ile trash/speed metalin kızgın sularında dans etmeyi sürdüren Townsend, ter içinde bıraktıktan sonra nihayet yine kadife bir boogie, hatta doo-wop aşinalığının Townsendcasını Yogi adıyla önümüze koyarak ortalığı sakinleştiriyor. Precious Sardine ise kesinlikle Townsend'in bugüne dek yaptığı en ilginç şarkılar arasında üst sıralara oynar. İlk kelimesi "quarantine" olan bu 10 dakikalık acayip şey, sakin bir alternatif pop gibi başlayıp, yavaş yavaş tropik ve ritmik bir neo-psychedelia'ya dönüşen, altıncı dakikasından itibaren çaktırmadan gitarını çıkarıp enstrümantal progressive metal'ine geri dönen, son 1 dakikasını ise teknomsu deneysel elektronik müzikle bağlayan tam bir hilkat garibesi. Ama tecrübe edilişi çok keyifli. Hope Is In The World, şu ana dek pek bahsetmediğimiz ama Townsend'in her şarkıdaki entrüman şovlarını renklendiren, daha da anlamlandıran vokal tasarımlarının en belirgin olduğu şarkılardan biri. Hele de Elektra Kadınlar Korosu'nun duyulduğu bölümler, her ne kadar bu bölümlerin yer aldığı şarkılar belirtilmese de yoğun bir şekilde anlaşılıyor, hissediliyor.

Albümden Children Of God gibi bir başyapıt yakalamışken ve onu zırt pırt dinleyerek tüketmek istemezken karşıma çıkan, üzerinde bazı deneysel oynamalar, eklemeler yapılmış olsa da Children Of God'ın omurgasını almış olan Children Of Dog'a gerek var nıydı bilemedim. Yine de o oynamaların, eklemelerin yaratıcılığı hatırına başımızın üstünde yeri var. Bu şarkıyla birlikte albümün progressive rock/metal şovu bitiyor. Townsend, son üç şarkısıyla bir yerlerde duysam kesinlikle ona ait olduğunu bilemeyeceğim numaralara giriyor yine. Bunlardan ilki olan Sober, adının tersine çakırkeyif bir dream pop, ikincisi olan Boogus, bluesy bir dark kabare ile psychobilly arasında salınan bir country, üçüncüsü olan Carry Me Home ise düpedüz bir akustik country olarak perdeyi çok güzel kapatıyorlar. Rock dünyasının en üretken müzisyenlerinden biri olan Devin Townsend, istese bu ikinci CD'yi 1-2 sene sonra yeni albüm diye çıkarabilecekken, deluxe edition olarak Lightwork'e eklemekle ve bu eklemenin eklektik yansımalarıyla klasını bir kez daha gösteriyor. Bu filmin o harika anlarını tekrar yaşamak için sabırsızlanma duygusunu seviyorum. Bu yüzden Lightwork, benim için 2022'nin en özel albümlerinden biri.

CD 1

1. Moonpeople
2. Lightworker
3. Equinox
4. Call of the Void
5. Heartbreaker
6. Dimensions
7. Celestial Signals
8. Heavy Burden
9. Vacation
10. Children of God

CD 2

1. Starchasm, Pt. 2
2. Stampys Blaster
3. Factions
4. Yogi
5. Precious Sardine
6. Hope is in the World
7. Children of Dog
8. Sober
9. Boogus
10. Carry Me Home

15 Kasım 2022 Salı

Under Electric Light - Waiting For The Rain To Fall


Quebec ve Montreal arasında bir yerleşim birimi olan ve dizi ismi bulmada sıkıntı yaşayanlara ışık tutabilecek Victoriaville'de geçen çocukluğu boyunca gizli kapaklı şarkı söyleyerek müzik hayatına ısınmış Danny Provencher. Sonra bas çalmaya başlamış. Montreal'e taşındıktan sonra da kendine D&P, Danpro, Danny Boy gibi benim uydurduğum isimler veya doğrudan Danny Provencher yerine Under Electric Light ismini uygun görerek profesyonelliğe doğru yelken açmış. Doğru rüzgârı bulabilmek için ise 2005-2009 arası dört EP çıkarmış. Önceleri entrümantal şarkılar yaparken, "ben çocukken de şarkı söylerdim, şimdi de pekâlâ söylerim" demiş (sanırım) ve New Order, The Beach Boys, My Bloody Valentine, Kraftwerk etkilenimli müziğine aynı etkilenimlere sahip vokalini koymaya başlamış. "I" harfinin çok geçtiği kişisel lirikleriyle zenginleştiregeldiği müziğini nihayet albüm formatına sokmak, bir kere en baştan adını çok beğendiğim (ve biraz da bu sebepten üzerine atladığım) Waiting For The Rain To Fall albümüne kısmet olmuş.

Synth pop ile dirsek temasındaki elektro shoegaze olarak tanımlayabileceğim, aslında biraz daha uğraşsam başka yaratıcılık yoksunu benzetmelere daha imza atabileceğim Under Electric Light müziği, ilk şarkı Take Me Away'in etkileyici havasıyla şahsımı 9 şarkılık (kısa Interlude'u saymazsak 8 şarkılık) yörüngesine hemen sokuyor. Ama esas vurgunu daha ikinci şarkı olan ve daha en başından ismine vurulduğum Waiting For The Rain To Fall'ın bu kez müziğine vurularak yiyorum. Müzik tarihinde adı kendi gibi olan şarkı çoktur. Mesela We Will Rock You, mesela Everybody Hurts, mesela Ice Ice Baby. İşte Waiting For The Rain To Fall tüm yoğunluğu ve yağmurun yağmasını bekleyen hüzünlü gerginliği ile bu ruh halinin adını koyan şarkılardan biri olmuş adeta. Synth pop olarak başlayan, ambient synth rock olarak biten (başta sevmediğim halde silmeye kıyamadığım bir ifadedir bu!) A Sudden Move o beklenen yağmuru yavaş yavaş yağdırmaya başlıyor. Albümün en iyilerinden biri olan Someone Somewhere ise o yağmurun altında üşümeksizin gece-gündüz, şemsiyeli-şemsiyesiz, aç-tok gezinmenin ve "who am I" diye sayıklamanın görkemini yansıtıyor.

Derken Skyline aynı yoğunluğu elektronik ambiyans ve gitarlarla bir bütün haline getirip "şarkı" formuna sokuyor. This Moment, bu defa yağmur sonrası hüznünden ödün vermeden ritmik bir coşku yaratıyor. Anyhow ise kederli bir ambient pop ile yağmuru pencereden seyretmenin şiirini yazıyor. Finalde Wintertime ile sonbaharın gidişini, kışın gelişini yine ritmik, ama aynı kişisellikle yaşıyoruz. Albüm boyunca synth dokunmalar, basın yön verdiği, gitarın güçlendirdiği, Danny Provencher'ın eskimeyen yeni dalga vokalinin dinginleştirdiği dengeler rotadan hiç sapmıyor. Bu da ait olduğu yılın en kişilikli ve belki de biraz bu yüzden yalnız albümlerinden birinin doğuşunu müjdeliyor. Albümün adı Waiting For The Rain To Fall... Üç nokta bu gibi durumlar için var!

1. Take Me Away
2. Waiting For The Rain To Fall
3. A Sudden Move
4. Someone Somewhere
5. Interlude
6. Skyline
7. This Moment
8. Anyhow
9. Wintertime

14 Ağustos 2022 Pazar

Tallies - Patina

 
Torontolu dört genç tarafından 2018'de kurulan Tallies, ikinci albümleri Patina ile indie pop, jangle pop, dream pop sayfalarından hoş cümleler kuran bir grup. Patina'yı beğenip kendi adlarını taşıyan ilk albümlerine de şöyle bir baktım ama Hiç sarmadı. Yani ikinci albümde doğru yolu bulmuş gruplar kervanına dahil edebiliriz onları. İlk başta bana 90'lı yılların flaş şarkılarından Kiss Me'nin sahibi Amerikalı Sixpence None The Richer'ı anımsattılar. Onların pop rock ve indie pop karışımı jangle pop karakterlerinden biraz farklı olarak Tallies'in deam pop, hatta zaman zaman shoegaze sınırına gidip dönen indie karakterleri çok daha ilgi çekici bana kalırsa. Bu benzetmemin en önemli gerekçelerinden biri Sixpence vokalisti Leigh Nash ile Tallies solisti Sarah Cogan arasındaki ses benzerliği. Gerçi milyon tane bu sesten var. Jangle pop dediğimiz şeyin olmazsa olmazı bu kadın vokal rengi, elbette iyi şarkılarda kendini bulup çıkarıyor. Tallies belki Kiss Me gibi radyo canavarı bir hit çıkarmıyor bu albümde. Ama kime göre, neye göre?

Mesela Patina'nın açılışındaki No Dreams Of Fayres, 2022'de duyduğum en iyi pop şarkılarından biri. 90'larda çıksa Kiss Me gibi bir hit olur muydu bilemedim. Ama olayın indie boyutunu düşününce ne fark eder? Jangle pop türünden reklam cıngılı tadında şarkılar beklenir algısı ne zaman değişecek diye düşündükçe senede 1-2 kez Tallies gibi bu işi ciddiye alan, basit bir "jangle" olmaktan imtina ederek iyi şarkılar yazan gruplar da çıkıyor. Üstelik Tallies, 90'ların birkaç hit çıkarmış gruplarından ziyade, The Cure'un, R.E.M.'in ilk zamanlarını andıran gitar tonlarıyla süslenmiş olgun isimlerin izinden gitmek istediğini düşündürüyor. Catapult ve Memento, yine bu yazıda bir türlü kopamadığımız 90'ların lezzetini taşıyan ama günümüze ait olduğunu da inkar etmeyen çok iyi şarkılar. Wound Up Tight ve Special ise grubun kimliğinden kopmadan bu defa shoegaze hassasiyetleriyle inşa edilmiş, bu da grubun o tatlış duruşuna ekstradan güçlü bir denge sağlamış. Hearts Underground'un hemen arkasından Wound Up Tight gelince bu denge daha iyi görülüyor. Netice olarak No Dreams Of Fayres, Catapult, Special, Memento gibi sağlam şarkılar taşıdığı için bile Patina 2022 sınırları içinde kendi türünün değerli albümlerinden birisi olmuş sanki.

1. No Dreams of Fayres
2. Hearts Underground
3. Wound Up Tight
4. Catapult
5. Heavens Touch
6. Special
7. Memento
8. Am I the Man
9. When Your Life Is Not Over

26 Nisan 2022 Salı

Stripper's Union - The Deuce


80'lerde kurulmuş Kanada'nın en saygın gruplarından The Tragically Hip üyesi Rob Baker'ın gitar çalıp şarkı söylediği, Odds grubunun eski üyeleri olan Craig Northey, Doug Elliott ve Pat Steward'ın gitar, bas, davul paylaşımında bulunduğu Stripper's Union, 2005'te çıkardıkları Stripper's Union Local 518 adlı ilk albümlerinden uzun bir ara sonra The Deuce ile adeta hortladı. Bu yazıya başlayıp kendileri hakkında söylenecek ne olabilir diye düşünürken fonda The Deuce'ün 10 şarkısı akıp gidiyordu. Klâsik rock, blues, country nağmelerinin sürekli paslaştığı, nefeslilerin ve piyanonun yalnız bırakmadığı mütevazi müzikleri aklımı başımdan almadı belki. Ama kendi disiplini içinde pek kimsenin üzerinde durmayacağı ufak farklar yaratabilmiş bir oluşum gibi göründü bana. Bu "ufak" görünüşün günden güne artan bir öneme sahip olduğu da unutulmamalı.

Şayet albümü son şarkıdan itibaren dinlemeye başlarsanız (niye böyle birşey yapayım diye sormakta haklısınız, zira benimki tamamen yanlışlıkla oldu), veda şarkısı The Circle Is Small'ın büyülü havasına kapılarak albümün tümünü o şekilde sanabilirsiniz. Tabiî "büyü" meselesi göreceli. Şekle gelirsek, Iggy Pop - Leonard Cohen çağrışımlarına yol açabilecek, orta tempolu, dişi geri vokalli, biraz da gerilimli enfes bir rock şarkısı olan The Circle Is Small, albümle ilgili heyecanları daha ilk dakikalardan arttırıyor. Onun kapanış şarkısı olduğunu farkettikten ve açılış şarkısı, aynı zamanda singlelardan biri olan Making Strange'i dinlemeye başladıktan sonra bu iki şarkı da aynı adamlara mı ait diye düşünmeden edemedim. Making Strange coşkulu, tutkulu, tanıdık, bildik, yine de sevdik bir blues rock bestesi. Only Lows, grubun "live" karakterini orta karar bir bar grubu hüviyetinde sunan, orta kararlılığına karşın kendini dinleten bir başkası. I Give You Away bu kez  o hüviyete kıyıdan köşeden progressive rock hanesi eklemeyi başaran bir şarkı. 3:30 dakikalık bir şarkının bu haneyi eklemeyi başarması da bana göre rock grupları arasında günaşırı gerçekleşen bir durum değil.

Nala isimli şarkıyla rock çeşnisine devam eden Stripper's Union, albümü kalite yönünden biraz daha bileyerek burada da eteğindeki bazı psychedelic taşları döküyor. Ama tekrar nefesli piyanolu rock'n roll müziğe dönmesi için arada bir şarkı bile yok. Poizitif enerjisiyle Burn The Bridge Down hemen devreye giriyor. Fakat bu durumu öyle çaktırmadan, ana gövdesinin birer uzvu gibi göstererek yapıyor ki, tecrübe kozu yine kendini gösteriyor. The Tragically Hip ve Odds gruplarının yakaladığı ortak dalga boyunun 90'lar başına, yani grunge'ın doğuşuna gelmesi, 20 yıl boyunca da bu ruh birliğinin yarattığı kimyanın korunması çok önemli. Zaten Rob Baker bu kimyayı tek kelimeyle özetliyor: Farklı annelerden doğma da olsa, kardeşlik!

1. Making Strange
2. When Your Beauty Fades (You'll Be Lonely)
3. Only Lows
4. High
5. I Give You Away
6. Nala
7. Burn The Bridge Down
8. Fade To Black
9. Whiteout
10. The Circle Is Small

17 Kasım 2021 Çarşamba

The Jeff Healey Band - Feel This

 
Çok sevdiğim türlerden biri olan blues rock ile ilgili uzun zamandır üzerine konuşmaya değecek bir albüm çıkmaması beni ziyadesiyle üzmektedir. Ben de bu açlığımı eski ama benim için asla eskimeyecek albümleri tekrar tekrar döndürerek gidermekteyim. Onlardan ikisi de The Jeff Healey Band'in Hell To Pay ve Feel This albümleri olmuştur her zaman. Hell To Pay'e gereken saygılarımı zamanında sunmuştum. Geçenlerde geri döndüğüm Fell This ile ilgili de kısaca bir şeyler gevelemek, ona da saygılarımı sunmak istedim. Hell To Pay'den iki yıl sonra çıkan Feel This, tek bir şarkısını dahi daha önceden duymadan, gözü kapalı aldığım bir albümdü. Üstelik çok iyi anlaştığı basçı Joe Rockman ve davulcu Tom Stephen yine Healey'nin yanındaydılar. Çok iyi olacağına zaten emindim de, sıfır kilometre Jeff Healey şarkılarını o iki yıl önceki ateşi içimde hala sönmemiş haldeyken harlamak çok önemliydi. Küçük yaşta yakalandığı göz kanseri nedeniyle göremiyor olması, görebilen gözlere sahip nicelerinden çok daha yetkin çalış tekniklerine, coşkulu, tutkulu, hırçın, kırılgan ruh hallerine haiz olmasına engel olmadı hiçbir zaman. Ama profesyonelliğini, virtüözlüğünü Hell To Pay'de abartmamış, "şarkı" gibi şarkılarla içimize işlemişti. Feel This ise "abartı" kelimesi tuzağına düşülmemesi gereken şekilde oldukça sert ve duygu yelpazesini yitirmemiş şarkılarla fırtınalar estiren bir albümdü.

Cruel Little Number, Baby's Lookin' Hot, My Kinda Lover, Heart Of An Angel tayfası, hepsi için aynı cümleleri söyleyebileceğim fişek gibi şarkılar. Enerjileri, nakaratları, enstrüman uyumları, harikulade Healey sololarıyla bu motorun parçaları. Bir de Leave The Light On, Lost In Your Eyes, You're Coming Home tayfası var ki, onların kattığı duygu yoğunluğu da aynı motorun yedeği olmayan diğer parçaları. Lost In Your Eyes, 1970'lerden gelen bir Mudcrutch şarkısının coverı. Mudcrutch ise Tom Petty'nin ara sıra kaçamak yaptığı grubuydu ve şarkı da zaten bir Tom Petty bestesi. Evil and Here To Stay, olayın blues yönünü kirli, sert, tavizsiz, tekinsiz boyutlara taşıyor. If You Can't Feel Anything Else, Jr. John adlı bir rapçinin Healey ile düet yaptığı, enerjisi tavan yapmış olağanüstü bir funk/hard/blues rock. Albüme adını veren Feel This ifadesi de bu şarkıda geçiyor ki, şarkı boyunca şarkının yoğunluğundan başka bir şey hissetmek zaten mümkün olmuyor. Aslında cümleyi daha da genişletirsek, albümün tamamı boyunca şarkıların gücüne kaptırıp gitmek suretiyle başka bir şey hissetmek mümkün olmuyor.

Albümde, daha doğrusu benim onunla en çok vakit geçirdiğim kaset formatında Live and Love ve Joined At The Heart adlı iki şarkı daha vardı. Bu şarkılar nedense albümün ABD versiyonlarına konmamış. İkisi de iyi şarkılar olmasına rağmen yoklukları bir eksiklik yaratmıyor. Internetin kıt notlarıyla meşhur online müzik veritabanı Allmusic, Hell To Pay'e 5 üzerinden 3 vermişken, Feel This'e 4 vermiş. Bunlar bir gösterge değildir, kendilerini bağlar. Bana göre Hell To Pay bir puan daha iyidir. Ama Feel This gibi albümlere kim ne puan verirse versin, onlarla geçirdiğimiz anlar, gitarlarına, davul ataklarına, nakaratlarına eşlik ettiğimiz o büyülü saniyeleri puanlarla ölçemeyiz. Hayatı boyunca göz kanserinin engellerini engel olmaktan çıkarmış, 2008'de henüz 41 yaşında akciğer kanserine yenik düşmüş, ardında şahane albümler, şarkılar, konserler bırakmış Jeff Healey'nin değerini hangi puan karşılar? Her dinleyişimde ne gözünü, ne akciğerini, ne de ölümünü kabullenemeyip hala hayatta olduğuna inanmamı, hatta bu dünyadan göçmüş tüm iyi müzisyenlerin hala yaşadıklarına inanmamızı da bu albümlere, bu şarkılara borçlu değil miyiz?

1. Cruel Little Number
2. Leave the Light On
3. Baby's Lookin' Hot
4. Lost in Your Eyes
5. House That Love Built
6. Evil and Here to Stay
7. My Kinda Lover
8. It Could All Get Blown Away
9. You're Coming Home
10. If You Can't Feel Anything Else
11. Heart of an Angel
12. Dreams of Love

27 Mart 2021 Cumartesi

Girlfriends and Boyfriends - Fallacy Of Fairness

 
Vancouver, Kanada doğumlu bir post-punk grubu olan Girlfriends and Boyfriends, ilk albümünü 2010'da, ikincisi olan Our Garden'ı 2015'te, üçüncüyü ise 2021'de çıkardı. Kapağını görünce ilk başta new wave bir albüm sanarak sevindiğim ama dinlemeye başlayınca post-punk olduğuna yine sevindiğim Fallacy Of Fairness, nostaljik bir modernlik taşıyor. O nasıl oluyor? Tıpkı new wave gibi post-punk da 80'lerde altın çağını yaşamış bir tür. Hatta aynı anda ikisini birden yapan bir sürü grup vardı. Girlfriends and Boyfriends, bir post-punk grubunda aradığım tüm özelliklere sahip. Tutkulu, coşkulu, biraz kasvetli (ki o kasveti az da olsa hissettiremeyen bir post-punk grubu iyi değildir bana göre) ve 80'lerin ruhunu 2020'lere modifiye etmiş ya da en azından başarıyla denemiş bir müzik. The Cure'un ilk zamanlarını ve The Smiths'in müzik/lirik uyumunu referans olarak göstermek mümkün. Tempolu, yer yer catchy şarkılar, çok sevdiğim gitar tonu ve tam olması gerektiği gibi güçlü bas tarzıyla vücuda gelmiş, o vücut da kendini özenilesi bir serbestlikle akıntıya bırakmış adeta. Tabii ipini koparmış bir özgürlükten ziyade, ipsiz biçimde kendini kontrolde tutan sade bir özgürlükten söz ediyoruz daha çok.

Açılış şarkıları, bir albüm için önemlidir. Post-punk albümleri dediğimiz şey de sound olarak kendi aralarında farklılıklar gösterir. Her albüm genelde aynı minvalde ilerleyen şarkılardan ortak bir bütünlüğe sahiptir ve o soundu ya seversiniz ya da sıkılırsınız. Memento Mori'yi duyar duymaz bu albümü seveceğimi anlamıştım. Bas gitar ve gitar uyumunun hem dinamik, hem de gotik bir ambiyans yarattığı, başka bir deyişle mutluluğu ve hüznü bir arada yaşatan tarzları, tam da sevdiğim türden. Üstüne bir de genç Robert Smith'i anımsatan Grant Francis Minor vokali de eklenince daha albümün ilk üç şarkısında hemen sahipleniveriyorsunuz. Dans edilebilir bir dark rock şarkısı olarak şahane Your Touch'a geldiğinizde albümü yarılamış ve bir tane bile vasat şarkı duymamış oluyorsunuz. Sahi, Your Touch neydi öyle diyerek hemen onu 2021'in en iyi şarkıları arasına şimdiden yazıyoruz.

Fallacy Of Fairness'in ikinci yarısı, ilk yarıya göre biraz daha iddiasız gözükse de, The Smiths ve o yılların diğer muadil post-punk, new wave gruplarının kadifeliği belirginleşiyor. Bu iddiasızlık sadece ilk yarıdaki gibi yakamıza yapışan şarkılar olmamasından kaynaklı. Dirty Words ve Lindsay Leigh Dakin adlı bir hanım kızımızın vokal yaptığı Heaven Help Me'yi not düşebiliriz. Genel sound ve lirikler, ait olduğu türe yakışan kalitede. Mesela Dirty Words şarkısındaki “you wouldn’t hate me so much if you didn’t care" cümlesi nasıl da insanı 80'lerin o romantik new wave evrenine ışınlıyor. İnsan yaşlandıkça mı daha kolay ışınlanıyor, yoksa şarkıların gücü mü bunu sağlıyor, yoksa her ikisi birden mi oluyor? Ne oluyorsa oluyor, kulaklara giren o melodiler ve sözler beynin gizli köşelerine sızıp geçmişi çağırıyor. Özellikle coşku ve kasvet bir araya geldiğinde bunu çok iyi yapıyor.

1. Memento Mori
2. Forever by My Side
3. Colour Shining Bright
4. Stephaney
5. Your Touch
6. Ride With Me
7. Dirty Words
8. More
9. Heaven Help Me (feat. Lindsay Leigh Dakin)
10. Someone Else

15 Ocak 2021 Cuma

Jaguar Sun - This Empty Town

 
Chris Minielly adında Kanadalı multi-enstrümantalist bir gencin Jaguar Sun ismiyle kendi başına kaydettiği bir albüm This Empty Town... Günümüz alet edavatlarıyla yapılacak şeylerin artık sınırı yok. Her sene ev stüdyolarında ya da yatak odalarında yapılmış böyle binlerce albüm çıkıyor. Ama ancak 1-2 tanesi insanı kalbinden vuruyor. 2019'da 20 yaşındaki Ryan Downie'nin RYD adıyla ve aynı adı taşıyan ilk albümüyle buna benzer bir vurulma yaşamıştım. Temmuz'da çıkmasına rağmen Aralık 2020'de rastladığım This Empty Town beni o kadar güzel yakaladı ki, albümü bitirir bitirmez RYD'yi ilk dinlediğimdeki ruh halime dönüş yaşadım. Kendine takma adlar seçmiş, kendi imkanlarıyla yaptıkları şahane şarkılarla indie ve dream pop sularına girmiş iki genç adamın dinleyeni duygu dünyalarına davet edişlerindeki inceliğe hayranım. Takma isim kullanarak evde tek başına albüm yapmalar kulağa bir miktar "nerd" gelse de, ortaya çıkan şarkılara bakınca en iyi tercihin bu olduğu anlaşılıyor.

Minielly dostumuzun bilinçli bir şekilde yalnız kalmayı seçerek albüm yaptığını hayal etmek, şarkılarını duyduktan sonra benim için daha anlamlı hale geliyor. Çünkü yalnızlığa, görkemli bir izolasyona, keşfedici bir kafa dinlemeye, kendini salmış bir arınmaya çok müsait küçük bir evren yaratılmış adeta. Albüme o kadar tatlı bir hüzün çökmüş ki, bir pop ilahisi gibi olan açılış şarkısı Red ile gönüllü bir teslimiyet başlıyor. Boş, loş ve hoş bir mekanda ateşböceklerinin etrafta uçuşmasını andıran gitar dokunuşlarıyla çevrelenmiş ketum bir vokal eşliğinde içine girdiğimiz Keep You Warm, kendinden önceki Red ile birlikte bu albümün çok iyi olduğunu söylüyor. Zaten geriye 6 şarkı kalıyor ki, onlar da kendi küçük dünyalarında aynı rüyalar aleminin diğer gizemli parçalarını oluşturuyor. Hepsi çok iyi. Nostaljik, içe dönük, melankolik, kırılgan ve göz alıcı biçimde meditatif bir bütünün şarkı formuna girmiş güzellikleri. Keep You Warm ve Time gibi tempolu şarkılar bile aynı özelliklere sahip. Sanki bir müzik kutusu melodisi etrafına şarkı inşa edilmiş misali Messed Up ya da huzur ve efkarın iç içe geçtiği bir günbatımı yalnızlığı estetiği taşıyan Those Days, bu harikulade ilk albümün diğer görkemli anlarından.

RYD veya This Empty Town gibi albümleri tanıyıp, sevip, bağlandıkça insan bir yandan da korkuyor. Peki ya bir sonraki albüm olursa ve bu albüm ilkinin verdiği tadı vermezse? Çünkü her ikisi de o kadar güçlü, yoğun ve zamansız ki, acaba üstlerine daha ne konabilir diye düşündürüyor. Atmosfer yaratma becerilerindeki estetik, duygu dünyalarındaki zenginlik öyle her indie yapımda rastlayabileceğimiz türden değil. Bu albümlerin üstüne ancak yine kendileri çıkabilir. Fakat asıl mesele, gerçekten bunların üstüne çıkılmasına gerek var mı? Yani bir sonraki albümleri olur mu ya da olursa kötü olur mu düşünceleri bile önemsiz kalıyor. RYD ve This Empty Town artık doğmuş birer albüm ve bendeki ömürleri çok uzun. Bu yüzden yeni albümün olup olmayacağı benim için pek de önemli değil. Hatta Downie ve Minielly bugün müziği bıraksalar bu da o kadar önemli olmazdı. Daha ilk albümden kendi mütevazi zirvelerini bulmuş iki müzisyenin doğurduğu bu şarkılar direkt olarak ölümlü bedenin ölümsüz kabul edilen ruhuna hitap ediyorlar. Eskimemiş, eskimeyecek şarkıların üstüne yenilerinin gelmesi de bu sebepten fazla önem taşımıyor. Gelirse kapımız açık. Gelmezse yine açık...

1. Red
2. Keep You Warm
3. Time
4. Messed Up
5. Those Days
6. Grey Skies
7. This Empty Town
8. Next Year

12 Kasım 2020 Perşembe

Neil Young - Mirror Ball

 
Kanadalı rock çınarı Neil Young, 80'lerin sonlarında adını duymaya başladığım bir müzisyendi. Ama o yoklukta nasıl duyabildiğimi tam bilmesem de muhtemelen az sayıdaki müzik dergisinde  haberlerine denk gelmişimdir. Kendisiyle resmi tanışmamız Crosby, Stills, Nash & Young'ın 1988 tarihli American Dream albümüyle oldu. Yani onun şarkıcı/şarkı yazarı özelliğini bir solo albümünde değil, grup çalışmasında anlayabilmiştim. Young'ın 70'lerden 2010'lara kadar ara ara takıldığı Crazy Horse adlı dört kişilik bir grubu daha vardı. Bu süre zarfında Neil Young & Crazy Horse adı altında 6 stüdyo albümü bile çıkarmışlardı. Ama en bilineni Buffalo Springfield olmak üzere Young'ın grup kariyerinin solo kariyeri kadar yoğun oluşu, beni vuran bir albümünün veya bestesinin olmayışı gibi nedenlerden dolayı kendisine uzaktan saygı duyan bir dinleyiciydim. Zaten 90'lardan itibaren esmeye başlayan grunge fırtınasıyla birlikte Neil Young gibi adamlarla ilişkim istisnalar dışında mesafeliydi. Takvimler 1995 yılını gösterdiğinde Young'ın 21. stüdyo albümü Mirror Ball'un çıkacağı haberi, her zamanki Young haberlerinden daha cafcaflı çıkmaya başlayınca anlaşıldı ki, Young bu defa grup olarak yanına grunge devlerinden Pearl Jam'i almıştı.

Neil Young ve Pearl Jam'in yolları, 95 sentesinde Washington'da düzenlenen kürtaj hakları etkinliğinde kesişti. Bundan sadece 11 gün sonra stüdyoya girip sadece 4 günde albümü canlı olarak kaydettiler. Tabii öncesindeki provalar Ocak ve Şubat aylarındaydı. Ocak seansına 7 şarkı ile gelen Young, Şubat seansına ise 2 şarkı artı 2 adet de kısa akustik ile geldi. Aralarında Song X ve Act Of Love'ın da yer aldığı 4 şarkı, Young tarafından albümün kayıt süreci olan 4 gün içinde yazılmıştı. Albümün yapımcılığını üstlenen, arada eline elektrik gitar alan, geri vokal bile yapan Brendan O'Brien aynı zamanda Pearl Jam albümleri Vs ve Vitalogy'nin de yapımcısıydı. Kulağa her şeyiyle aceleye gelmiş gibi duran Mirror Ball süreci, başkalarının aylarca özene bezene hazırlayıp bir halta benzemeyen albümlerinden kat kat güçlü bir albüm doğurdu. Artık bu adamlar işlerinde o kadar ustaydılar ki, Young'ın rahatlıkla folk perspektifiyle çalıp söyleyebileceği şarkıları Pearl Jam dokunuşlarının getirdiği alternative/hard/grunge rock evrenine uyarlamak onlar için basit bir refleksten ibaretti.


Pearl Jam vokalisti Eddie Vedder'ın Young ile beraber yazdığı, vokal ve geri vokal yaptığı Peace and Love dışında bütün şarkılar Neil Young'a ait. Aslında albüm kaydedilirken Vedder bazı ailevi sebeplerden ötürü pek ortalarda olmuyor. Young'ın Pearl Jam performansından çok memnun olduğunu söylemeye gerek yok. Özellikle o dönem davulcu olan Jack Irons'ın performansı için "inanılmaz" kelimesini kullanıyor. Gossard, McCready, Ament üçlüsünün süper uyumu, iş disiplinleri ve doğaçlama profesyonellikleri zaten malum. Lirikler ise idealizm ve gerçeklikle yoğrulmuş toplumsal meselelerden inşa edilen tipik Neil Young muhaliflikleri içermekte. X kuşağına yazılmış bir grunge marşı kalibresindeki Song X ile Act Of Love kürtaj hakkında mesela. Ama asıl büyü, canlı çalındığını hissettiren, gitar yoğunluğunun ve çiğliğin ustalıkla dizginlendiği, coşkulu, kederli ama hep dimdik ayakta duran rock soundunda. İlk single Downtown, Neil Young kariyerinde en fazla ticari başarı ve beğeni kazanan şarkılardan biri oldu. Jimmy Hendrix'in kuliste pratik yaptığı, Led Zeppelin'in sahne aldığı, tüm hippilerin uğrak yeri olan Downtown adlı fantastik bir mekandan bahseden şarkı, bu kariyerde eşine az rastlanır bir Young bestesiydi. Hiçbiri gözükmese de videosu bile çekildi ve MTV'de dönüp durdu.

I'm the Ocean, Big Green Country, Throw Your Hatred Down gibi tempolu şarkıların klasik rock ve grunge karışımlı yoğunlukları, Song X ve Peace and Love gibi orta tempolularda da aynı. 9:50 dakikalık nakaratsız Scenery, nakaratsız bile olsa bu yoğunluğun nasıl kapıp götürebildiğinin en güçlü kanıtlarından biri. Kendilerine ait bir tempo ve şablon üzerinden ilerleyen şarkılar, sanki belli bir süre kısıtlaması olmaksızın, doğaçlamalara da elverişli yollardan gidiyorlar. Herkes ne yapacağını, nerede durup nerede coşacağını bildiği için sarıp sarmalandığınızı hissediyorsunuz. Albümün canlı kaydedilişinin yarattığı çiğlik, aynı zamanda güçlü bir konser atmosferi de oluşturuyor. Böylece Amerika, Avrupa ve bazı Ortadoğu yörelerini kapsayan Mirror Ball Tour'un nasıl coşkulu olduğunu tahmin edebiliyoruz. Eddie Vedder'ın çoğunlukla katılmadığı ama diğer Pearl Jam üyelerinin Neil Young'ın arkasında çalma şerefini her fırsatta dile getirdikleri bu konserler herkesi ziyadesiyle memnun etti. Mirror Ball haricinde sadece 1-2 albümüne indiğim Neil Young ile, neredeyse 20 yıldır iyi bir albümünü duymadığım Pearl Jam arasındaki bu ortaklık, tıpkı Temple Of The Dog projesi gibi tek seferlik olduğu için müzik tarihinde ve özellikle X kuşağının gönlünde çok önemli bir yere sahip olacak. Zira o kuşak da çok çekti zamanında. Mirror Ball da bir şekilde hep oradaydı.

1. Song X
2. Act of Love
3. I'm the Ocean
4. Big Green Country
5. Truth Be Known
6. Downtown
7. What Happened Yesterday
8. Peace and Love
9. Throw Your Hatred Down
10. Scenery
11. Fallen Angel

16 Mart 2020 Pazartesi

The Soul Motivators - Do The Damn Thing


Jungle Fire'ın funk ateşi daha yeni yanmışken üstüne Toronto'dan The Soul Motivators ahalisiyle tanışmam olayı yangına dönüştürdü. Yine kalabalık bir ekip, yine güçlü bir kadın vokal, yine nefeslilerin mekanın sahibi olarak diğer enstrümanları en güzel şekilde ağırladığı taş gibi bir funk albümü. Evveliyatlarında 2015 yılına ait ilk albümleri Free To Believe bulunuyor. O da gayet güzel bir albüm. Ama Do The Damn Thing onu geride bırakmış tam bir funk/soul bombası. Onlar da enstrüman bolluğunu çok kontrollü ve tutkulu biçimde yöneten, en mühimi de iyi yazılmış şarkıları kendi emprovize alanlarında fazla dağıtmadan ana akım funk müziğe yatırım yapıyor olmaları. Tabii funk türünün ana akımından dandik örnekler de çıkıyor. Ama The Soul Motivators kendilerini funk kadar soul ile de motive etmiş, hatta sıklıkla funk rock veya soul rock diye tanımlayabileceğimiz alt kulvarlara da girip çıkıyor. Böyle albümlerde arka arkaya sıkı şarkılar duyunca bir sonraki şarkı için endişe etmeyi ortadan kaldıran bir güven duygusu hakim hale gelmeye başlıyor.

Do The Damn Thing ve Drag and Drop adında iki süper funk şarkısı ile ortama fırtına gibi dalan grup, 9 şarkılık albümün ilerleyen dakikalarında aynı ayarda All The Way To The Bank ve Mindblastin' şarkılarıyla da çıtasını hep yukarıda tutuyor. Bu 4 şarkının yarattığı sinematik duygu yine blaxploitation filmlerin veya 70'ler polisiye aksiyonlarının nabzını tutarcasına akıcı, coşkulu, tempolu dakikalar yaratıyor. Artık müziği dinlemekten çıkıp onu yemek istiyorsunuz. Tabii olay 4 şarkıdan ibaret değil. Say What You Mean ve Miss Those Days şarkılarında Shahi Teruko'nun hareketli şarkılara sonuna kadar hakim enfes soul sesinin biraz daha pamuğa dönüştüğünü görüyor, onu bu yönüyle de takdir ediyoruz. Bu arada ilk albüm Free To Believe'de şarkıları söyleyen Lydia Persaud, bu albümde yerini Shahi Teruko'ya bırakmış. İkisi arasında karşılaştırma yapılması haksızlık olur. Ama Do The Damn Thing şarkıları Free To Believe'den biraz daha fazla beni yakaladığı için, üstelik bu şarkıların vokaliste daha fazla kendini ifade etme şansı tanıdığını düşündüğüm için Teruko'yu tercih ediyorum sanırım.

Teruko sadece güçlü sesiyle değil, politik ve toplumsal açıdan duyarlı tavrıyla da gruba pozitif katkılar sağlamış. Sözlerini yazdığı Modern Superwoman'da kadının emekçi, fedakar ve hayata gerçekçi bakışı üzerinden etkili bir savunması var. Kadınlar için bir marş niteliğinde olduğunu söylemiş. Tek bir boşu bile olmayan albümün soul güzelliklerinden biri olarak Modern Superwoman da takımdaki yeri sağlam şarkılardan. Sona bıraktığım iki şarkı daha var ki, her ikisi de enstrümantal olan Savalas ve kapanışta yer alan Black Rhino gerçekten muhteşem birer funk cevheri. Özellikle 60 ve 70'lerin ikon aktörlerinden Telly Savalas filmlerini akıllara getirmemesi olanaksız Savalas ve ilk 30 saniyesi ağır bir soul şarkı geliyor dedirten fakat bongo, gitar, bas, davul, nefesliler derken akıl uçuran bir groove olan Black Rhino, The Soul Motivators'ın müzikal zirvesi olarak gördüğüm albümün "daha ne kadar yükselebilirler ki" sorusunun cevabı olmuş sanki. İçinde bulunduğumuz zor günlerde insanlar ölüyor, şehirler karantinaya alınıyor, evlere hapsoluyoruz, paranoyaklaşıyoruz. Ne olacağımız, bunun nasıl biteceği belli değil. Sığınacak limanlarımızdan biri de müzik. Peşpeşe yeni Jungle Fire, The Soul Motivators ve Brownout albümleri, bu müziğe gönül veren insanlara hayatta olmanın, hayatta kalmanın önemini hatırlatan nitelikteler. Her şeye rağmen funk seven biri için "Corona Günlerinde Funk" gerçekten iyi geliyor.

1. Do the Damn Thing
2. Drag and Drop
3. Say What You Mean
4. Savalas
5. Miss Those Days
6. All the Way to the Bank
7. Modern Superwoman
8. Mindblastin'
9. Black Rhino

19 Şubat 2020 Çarşamba

Grimes - Miss Anthropocene


1988 Vancover/Kanada doğumlu Claire Elise Boucher, 2007'de orijinal Myspace sayfasında bunun bir müzik türü olduğunu bilmeden kendisine uygun gördüğü Grimes adıyla müzik yapmaya başlayan kendine özgü bir şarkıcı, şarkı yazarı, yapımcı, görsel sanatlar şeysi. Müziğinin muhteviyatını tarif etmek de hayli meşakkatli. Synthpop, electropop, ethereal wave, industrial rock, alternative dance, deneysel hip hop, R&B, dream pop diye durmaksızın ilerliyor. 2010 yılında başladığı albüm kariyerine de Miss Anthropocene adını verdiği beşinci albümüyle devam ediyor. Dune serisinden etkilenerek hazırladığını söylediği konsept albüm Geidi Primes ve Halfaxa 2010'da çıkan ilk iki Grimes albümü. Bir yılda iki albüm olayı hoş gözükse de, bana fazla deneysel gelen bu albümlerden sonra Grimes ile yollarımı ayırdığım söylenebilirdi. Yine de birgün önüme düşen Visions'a (2012) kayıtsız kalamadım ve ilk iki albümden daha çok sevdim. Fakat 2015'te gelen Art Angels ile ayrılan yollarımız tekrar birleştiği gibi, sanki yeni bir M.I.A. kazanmış kadar sevindim. Miss Anthropocene de Art Angels ile aynı yoldan giden bir albüm olduğu, deneysel tavrını şarkılara tümüyle teslim etmeyip onu bir araç olarak kullandığı için değerli albümlerden birisi.

"Misanthrope" (insanlardan kaçan, nefret eden, onlara güvenmeyen) kelimesiyle, 2000 yılında dünyanın içinde bulunduğu jeolojik dönemi tarif etmek için bulunan yeni bir kelime olan "Anthropocene"in karışımından üretilen Miss Anthropocene, Roma mitolojisinden esinlenilmiş, insan görünümüne sahip iklim değişikliği tanrıçası hakkında bir konsept albüm. İşin bu eksantrik kısmını daha çok müzikal bağlamda gördüğümden (ya da görmek istediğimden) Miss Anthropocene şarkılarından büyük keyif duydum. "Her şarkı insan neslinin farklı bir örneği olacak" gibi iddialı bir cümleyle yola çıkan ya da yolda bu cümleyi bulan Boucher, çevreci kimliğini, hayranlık duyduğu absürd ve karanlık konseptlerle iç içe sunmayı seven bir müzisyen. Elon Musk ile 2018'den beri sürdürdüğü ilişki yüzünden birçok önemli yayın tarafından hedefe konan genç kadın, bunları pek umursamadığı gibi, kendine edindiği savunma (gerek yok tabii) mekanizmalarının da bu müzikal konsepte uygunluğu nedeniyle işin magazin yönünden çok farklı bir mantalitede olduğunu gösteriyor. Sıradan bir pop şarkıcısı olmadığını, bunun da sıradan bir pop albümü olmayacağını daha açılış şarkısı So Heavy I Fell Through The Earth'ün ilk dakikalarından anlıyor gibi oluyoruz. Etnik, eklektik, coşku, dans, mutluluk, keder her ne oluyorsa, albümün karanlık konseptinde filizleniyor, genele aykırı durmuyor.

Albümü konumlandırmamız gereken art pop formuna uygun biçimde yorumlarsak, sadık kaldığı konseptin hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Şahane bir folktronica olan Delete Forever, 80'lerin neon ışıklarıyla donatılmış yoğun bir new wave olan My Name Is Dark, arı gibi çalışkan bir drum & bass olan 4ÆM, albümün etheral wave lezzetleri New Gods ve Before The Fever, pop formunu başka yerlere götüren Darkseid ve IDORU, zaten burada olan pop formunu kendi konseptine yontan Violence falan derken, işin neden "art" boyutunda olduğuna cevap aramak anlamsızlaşıyor. Pop müziğin şu sıralar latino hip hopçuların ve Billie Eilish gibilerin eline geçtiğini düşününce Grimes gibi güzel insanların müziğine dört kolla sarılasım geliyor. Bu anlamda iklim değişikliği tanrıçası Miss Anthropocene, bu albümle bana çevresel bazdaki tehlikeler yanında, dünyanın içinde bulunduğu kültürel kirlenmeyi de hatırlattı. 2020 Ocak'ında ilk çocuğuna hamile olduğunu duyuran Boucher, henüz taraflar tarafından doğrulanmasa da Elon Musk ile bu kirli ve kanlı dünyaya bir çocuk getirecek. Belki de başka bir gezegene taşınırlar. En azından şu leş popçulardan ve politikacılardan uzakta olurlar. Üstelik Grimes müziği o başka gezegenlere hiç de yabancı sayılmaz.

1. So Heavy I Fell Through the Earth (Art Mix)
2. Darkseid (feat. 潘PAN)
3. Delete Forever
4. Violence (feat. i_o)
5. 4ÆM
6. New Gods
7. My Name is Dark (Art Mix)
8. You'll Miss Me When I'm Not Around
9. Before the Fever
10. IDORU

27 Ocak 2020 Pazartesi

UUBBUURRUU - UUBBUURRUU


Montreal, Québec dolaylarından yepyeni bir beşli olan UUBBUURRUU, her ne kadar buna bir "ad" denebilirse kendi adını taşıyan ilk albümü ile 2020'yi şenlendiriyor. Yepyeni dediğimiz yanıltmasın. Aslında müzikleri o kadar eski ki, bunu 2020'de bu kadar temiz ve kitabına uygun yapabilen çok az. 60'lar psycedeliası ile 70'ler blues güdümlü klasik hard rock bileşenlerini o kadar güzel buluşturuyorlar ki, başta retro sever rock kafaları olmak üzere, rock dinliyorum diyen herkesi avucunun içine alması muhtemel. Klavyenin üstüne cips kasesi düşürmek suretiyle bulduklarını düşündüğüm tuhaf ötesi isimlerini ve dehşet albüm kapağını görür görmez kendilerini deneysel black metal veya extreme avant-garde caz yapanlardan sandım. BADBADNOTGOOD, UUVVWWZ, Dananananaykroyd, NǽnøĉÿbbŒrğ VbëřřĦōlökäävsŦ gibi daha nice ucube isimlere sahip gruplarla yaşadığım acı tecrübeler neticesinde UUBBUURRUU ismini görünce çekinmedim değil. Ama occult rock janrına olan ilgimden dolayı albüm kapağının bende yarattığı o izlenime şans vermek istedim. Karşıma çıkan albüm tam okült rock olmasa da yaratttığı heyecan verici nostaljisine vuruldum ve bitince hiç tereddütsüz tekrar dinledim. Evet bu yepyeni bir müzik değil. Ama onun yeniliği ve dinleyicisini yenileyişi, eskiye olan güçlü bağlılığından kaynaklanıyor. Ve yine evet, bu tarife uygun müzik yapan bir sürü de grup var. Ne var ki iş sadece o tozlu soundu sağlamakla bitmiyor.

UUBBUURRUU, tozlu rock tarihi sayfaları arasından kasmadan, sanki yıllardır bu işi yapıyormuş, 25 albüm devirmiş bir grup edasıyla blues/hard/stoner rock, hatta yer yer heavy metal sesleri veriyor. O sesleri bir düzene sokmak için ise şarkı formatında olması gerektiği gibi klasik rock'tan taviz vermiyor. Bunun bir "başarı" olarak tanımlanabilmesi için o şarkıların dinleyene ne kadar geçtiği önemli elbette. Black Sabbath, Deep Purple, Uriah Heep ve şu an aklıma gelmeyen başka heavy tanrılarının ilk zamanlarındaki o karanlık dönemlerle çok vakit geçirmiş oldukları o kadar belli ki. Döndürüp döndürüp bu ve benzeri isimleri çalan loş ve dumanaltı rock barlarının birinde araya bu şarkılardan birini koysan, kimse de bunun tuhaf isimli bir 2020 albümünden olduğunu çakmaz. Favori şarkılarımı yazmak istedim. Fakat genel olarak soundun güzelliğine takılmış olmamdan dolayı 10 şarkılık bir bütünün parçalarını ayırmakta zorlandım. Üstelik bu şarkıların tek bir kişinin kafasından çıkmış olması beni bir kat daha etkiledi. Bu kafanın adı, gitar ve vokaldeki Joey Napoleon. Yine grupta gitar çalan, aynı zamanda albümün kayıt ve miksajına bakan Samuel Gemme ile birlikte yazdığı Hard Love dışında bütün şarkıları yazan Napoleon, vokaliyle de sözünü ettiğimiz dönemin vokal ayağını yansıtan iyi işler başarıyor.

Açılış parçası Stone Men'in henüz ilk saniyelerindeki tanıdık rifflerden haz etmeyenler, daha dakika dolmadan albümü terk edebilirler. Zira albüm o eski lezzetteki rifflerle dolup taşıyor. Spacecraft To Your Dreams, The Fire Show, Hard Love, Ice Head ve kapanışı yapan, özellikle son iki dakikasında müthiş gaza getiren Expending Forces albümün göz kamaştıran anları. Pentagram adını taşıyan bir şarkı bile var. Daha retro rock adına ne yapsın adamlar? Çift ritm gitar armonileri neredeyse kusursuz. Ayrıca bana gitar soloları ne kadar özlediğimi hatırlattılar. Bas ve davul sanki yıllardır uyum içinde evliliklerini sürdüren çiftlere benziyor. Her şey olması gerektiği gibi olması, üstelik bu durumun heyecan vermesi benim için alışıldık bir olay değil. UUBBUURRUU (ki hala bakmadan yazamıyorum) daha yılın başında köklere bağlı rock dinleyenlerine verilmiş bir hediye sanki. Daha tam manasıyla tarif edemediğim o dinleyen kitlesini, böyle albümler karşısında içmeden sarhoş olabilen bir kitle olarak hayal ediyorum. Rock müzikte deniz biter mi bitmez mi bilemeyiz. Ama bittiğini düşündüğümüz anda bile birileri çıkıp böyle albümleri önümüze koyunca, zamanda yolculuk edip bittiği düşünüleni geri getirmenin yolu bulunmuş diye düşünüyoruz. Tekrar yazmaya üşendiğim bu Kanadalı beşlinin alınlarından öpüyor, yatmadan evvel bir doz Expanding Forces tavsiye ediyoruz.

1. Stone Men
2. Ice Head
3. Hard Love
4. Spacecraft to Your Dreams
5. Feel Alright in Hell
6. Pentagram
7. The Fire Show
8. Chaos Riders
9. Sacred Mountain
10. Expanding Forces

20 Aralık 2019 Cuma

Holy Fuck - LP


Torontolu beşli Holy Fuck, benim için sayıları hızla artmakta olan geç keşiflerden biri. 2005’te kendi adlarını taşıyan ilk, 2007’de de LP adlı ikinci albümleri, elektronik elementler ile canlı enstrumanların karışımından haz alanlar için ilginç anlar barındırıyor. Özellikle LP’nin 9 şarkılık elektro-live dinamizmi, son yıllardaki işlerinden hiç de memnun olmadığım The Chemical Brothers’ın ilk yıllarındaki çılgın rave günlerini anımsatan parçaları haricinde, daha canlı imajlar bırakan kaliteli enstrumantallerini anımsattı bana. Böyle nitelikli grupların geç keşfedilecek ölçüde gizli saklı pozisyonları da onları ayrıca nitelikli kılıyor. Holy Fuck’tan ayrı üç adet solo albümü de olan Brian Borcherdt’ın liderliğinde sağlam sahne şovlarıyla da ünlü bir grup aynı zamanda.

Canlı çalmayı sevmelerini, LP’nin açılış şarkısı olarak bir konser kaydı olan Super Inuit’i seçmelerinden de anlayabilirsiniz. Ardından gelen funky karakterdeki Milk Shake albümün gözdelerinden. Albümden ilk single olarak Lovely Allen adlı progressive pop şarkının seçilmiş olması da, grubun ticari başarı yerine kendine has çekirdek bir kitleye hitap etme kaygısı taşımasıdır kanımca. Bunda yanlış bir şey yok. En azından Holy Fuck için yanlış bir şey yok. Zaten o progressive ruh albümün geneline hakim denebilir. Şarkılar genel olarak kıvrak pop giysileri içinde olduklarından o hissiyatı fark etmek için, dinlerken farkında olmadan veya olarak oturduğunuz yerden birtakım kafa, kol, bacak oynamaları dışında çok daha önemli bir çaba daha göstermeniz gerekiyor: Kulak kabartmak! The Pulse, Echo Sam, hele de Royal Gregory’yi dinleyince usta işi elektronik altyapının ötesinde, çok önem verdiğim bir mevki olan davul kısmında bateristin John Bonham hayranlığını bir taraflarımdan uydurma kozu elde ediyorum. Şu nefis albüm neyse de, Holy Fuck’ı sahnede izlemek eminim ki İngilizce verilecek olan tepkinin grup ismi olarak seçilmiş olmasındaki gizi anlamlandıracaktır.
 
1. Super Inuit (Live)
2. Milk Shake
3. Frenchy's
4. Lovely Allen
5. The Pulse
6. Royal Gregory
7. Echo Sam
8. Safari
9. Choppers

18 Kasım 2019 Pazartesi

Meltt - Swim Slowly


Vencouver/Kanada dolaylarından gelen Meltt, debut albümleri Swim Slowly ile kulaklarımın pasını silerek 2019'un en iyi rock albümlerinden biri olduğunu gösterdi. Rock kelimesini açarsak, indie ve alternative yanında progressive hatta post-rock vizyonuna bile sahip insanlar bunlar. Albümdeki 12 şarkıda bu türlerin birbirleriyle paslaştıklarını, bazen sahneye birini çıkardığını, bazen iki türü düet yaptırdıklarını görüyoruz. Kimi grupların yaptığı gibi poz amaçlı değil, şarkının gerektirdiği ölçüleri genişletmek, gidebileceği yerleri görmek niyetiyle hareket ediyorlar. Klişe cümleyi de kuralım: Sanki ilk albümlerini değil de on küsürüncü albümlerini yapıyor gibiler. Dört kişi olmaları dışında haklarında pek bilgi edinemedim. Grubu ve albümü aratınca yüzme tekniklerine dair bir ton yazıya ulaşıyorsunuz. İlla bir bağlantı kuracaksak, hiçbir acelesi olmayan, sadece sevdiği sularda yüzmenin tadını çıkaran bir grup olduklarını belli ettiklerini söyleyebiliriz. Müzikal tekniklerindeki profesyonel rahatlığı şarkı yazımında da gösterdiklerinden, ortaya gizemli, emprovize, disiplinli aynı zamanda özgür kartlar sürebiliyorlar.

Bana kirlerinden arınmış, teknik gücü yüksek grunge şarkılarını anımsatan açılış şarkısı On Your Own, daha ilk şarkıdan iyi bir grup dinleyeceğime dair kuvvetli sinyaller verdi. İki buçuk dakikalık progressive rock şarkısı Too Much Tension'ın ardından, bana göre albümün en sağlam bestesi olan Deeper Water, sert anlarında bir orkestra şefi gibi melodisini ince ince işleyen gitarın nağmeleriyle devleşen bir şarkı. Bir yanıyla incelikli, bir yanıyla kocaman duyguların salıverilişi adeta. Wash Over Me, S.O.S., Footprints Of the Sun, Flow gibi şarkılar da aynı duyguları koruyup kollayan albümün askerleri sanki. Başka bir benzetmeyle, birkaç iyi şarkıyı ayakta tutmak için konmuş güçlü kolonlar değil, o güce yarenlik eden, başta da belirttiğim gibi kardeşlik çerçevesinde birbiriyle paslaşan güzellikler. Bazen de bazı şarkıları yalnız bırakıyorlar ki, ne isterlerse o olsunlar diye. Örneğin Feel The Same ve Love Again gövdesi indie pop hamurundan yapılmış besteler. Post-rock - shoegaze ortak yapımı Photogénie ve dream pop olarak başlayan, son bir buçuk dakikasında distortion yükselişi yaşatarak şaşırtan kapanış bestesi Moths In The Darkness albümün ne kadar geniş bir yelpazeyle serinlettiğinin kanıtları. Üstelik şarkıların hiçbiri albüm konseptine sakil durmuyor, efendiliklerini bozmuyor, sesi açtıklarında da kıstıklarında da aşırıya kaçmıyorlar.

Meltt adlı 2015 tarihli gayet kötü, Visions adlı 2017 tarihli gayet iyi iki adet EP sahibi olan Meltt, neyse ki albüm zamanı gelince Visions üzerine daha çok kafa yorup onu nasıl genişletebileceğine yoğunlaşmış olsa gerek. Gerçi mayası sağlam olan Meltt gibi gruplar, indie, post, alternative, progressive ne olursa olsun, birbirinden kopuk şarkılar yapıp bunları albümlerinde karışık sıraya bile dizseler kalitelerini bozmazlar. Kendilerini benzetmek için biraz deşilse bir sürü isim bulunabilir. Ama bu rock karışımlarını kendi bünyesinde eritip diri şarkılar çıkaran çok fazla isim bilmiyorum. Belki birgün rastlayıp "evet bak bu grup da Meltt gibi müzik yapanlardan" diye içimden geçireceğim isimleri hatırlayacağım. Aslında bunu çoktan yapmış da olabilirim. İşte unuttuklarımı da bir şekilde canlı tutabilmek için albümleri yazmak istiyorum. Yoksa Swim Slowly, hakkında yazı yazmak için değil, kaliteli rock dinlemek için yapılmış bir albüm. Son yıllarda Kanada'dan çıkmış en güzel şeylerden biri.

1. On Your Own
2. Too Much Tension
3. Deeper Water
4. Feel the Same
5. Wash Over Me
6. We'll See
7. S.O.S.
8. Love Again
9. Flow
10. Footprints of the Sun
11. Photogénie
12. Moths in the Darkness

9 Ekim 2019 Çarşamba

Tegan and Sara - Hey, I'm Just Like You


Kanadalı ikizler Tegan and Sara'yı 2013'te çıkardıkları 8. albümleri Heartthrob ile övmüş, bundan sonrası için beklentilerimin yüksek olacağını düşünmüştüm. 2016'da Love You To Death albümünü dinleyince aslında kendilerinden öyle çok fazla şey beklemediğimi fark ettim. Bu albümden nefis U-Turn şarkısı dışında aklımda bir şey kalmadı. Her albümlerinden Closer, U-Turn, I Was A Fool gibi 1-2 şarkı çıkarsalar kafi durumuna geldim. 2019 albümleri Hey, I'm Just Like You'nun çıkacağını duyunca acaba o 1-2 şarkının nasıl olacağına dair merak sardı. Tegan and Sara'nın indie pop, indie rock, electropop, synthpop, pop rock arasında mekik dokuyan müziğini, ikizlerin haliyle birbirine benzeyen solo ve çift sesli vokal duygularını seviyorum. Sadece bu bileşenleri iyi yazılmış şarkılarla buluşturmada yaşadıkları birtakım tekdüzelikleri aşamadıklarını düşünüyorum. Oysa iyi şarkı yazmakta sıkıntı yaşamıyorlar. Fakat bir albüm içinde bu iyiler azınlıkta kalıyor bana göre. Heartthrob ile kendinden önceki albümlerden üstün bir işe imza atan ikili, yine bana göre Hey, I'm Just Like You ile aynı sıkıntılardan muzdarip, ama yine de iyiler arasında yer alacak şarkılar yazıp söylemişler.

Uç uca eklendiğinde bir dizi senaryosu çıkabilecek isimlere sahip şarkılardan, açılışta yer alan Hold My Breath Until I Die, We Don't Have Fun When We're Together Anymore,  I Don't Owe You Anything, Hey, I'm Just Like You ve Hello, I'm Right Here adlı parçalar bence 10. Tegan and Sara albümünün en iyileri. Bu da 12 şarkılık bir albüm için çok az. Bunların alt kademesinde birkaç şarkı daha var ama onlar da mutlu sonla biten 90'ların romantik komedilerinde duyulan düz pop rock parçaları andırıyorlar. Nerden baksam albümün 4 şarkı fazlası var. Fazlalıklara kıyamamış olacaklar ki üşenmeyip onlar için de stüdyoya girmiş, kayıt masasında vakit harcamışlar. Ya da bize fazlalık gibi görünenler, onlar için derin anlamlar taşıyordur. Ama mesela benim için We Don't Have Fun When We're Together Anymore ile Please Help Me bir değil. Bu ikisini aynı albüme koymam. Hatta ikincisini hiç koymam ki birincisi altında ezilmesin. Lirik olarak zaten pek zengin olmayan dağarcıklarını yukarıda ismini saydığım şarkılar özelinde müzikal zeminlere, nakarat dengelerine uydurma becerileri varken, araya serpiştirdikleri bayık pop şarkılarıyla hayal kırıklığı yaşatıyorlar. Üretkenlikleri takdire şayan iken, sırf albüm kalabalık görünsün diye yedek kulübesine bile konmayacak şarkıları albüme koymaları, hatta kariyerlerinde albüm şişkinliği yaratmaları bu becerilerine tezat teşkil ediyor. Yine de onları seviyor, her albümlerindeki 1-2 iyi şarkıyı (ya da bu albümdeki gibi 4-5 iyi şarkıyı) merakla bekliyorum.

1. Hold My Breath Until I Die
2. Hey, I'm Just Like You
3. I'll Be Back Someday
4. Don't Believe the Things They Tell You (They Lie)
5. Hello, I'm Right Here
6. I Don't Owe You Anything
7. I Know I'm Not the Only One
8. Please Help Me
9. Keep Them Close 'Cause They Will Fuck You Too
10. We Don't Have Fun When We're Together Anymore
11. You Go Away and I Don't Mind
12. All I Have to Give the World is Me

27 Nisan 2019 Cumartesi

Camilla Sparksss - Brutal


"Deneysel elektronik müziğin yeni prensesi" gibi bir övgü cümlesini zerre kadar ciddiye alıp şu albümü dinlemezdim normalde. Albüm etiketine sadece indie pop / electropop yazan bir site sayesinde şans verdiğim Camilla Sparksss albümü Brutal, kendimi tanıyamadığım biçimde beni içine aldı ve albüm sonuna kadar orada tuttu. Gerçi bazı anlar çıkmak istedim ama albümün tuhaf ve gizemli atmosferi buna izin vermedi. Mesela ilk şarkı Forget ile bunun "experimental" bir albüm olduğu yönünde sinyaller alındı. O tırnak içindeki kelimeden vebadan kaçar gibi kaçtığım doğrudur. Ama tüm şarkıları Aris Bassetti adlı hiç tanımadığımız biriyle yazan Camilla Sparksss'ın müziği sürprizlerle ve fikirlerle dolu, deneysel de olsa müziği, melodiyi, kontrol altında bir çeşitliliği hesaba katan yapıda. Böyle döndürüp döndürüp dinlemeyeceğim, ama dinlediğim anlar tuhaf ve karanlık bir ormanda keşfe çıkmış gibi hissedeceğim bir albüm bu.

Forget ile "tamam, peki" diye isteksizce çıktığım bu keşif, Are You OK? şarkısının önce minimal bir gerilim ile başlayan, sonra birden darbukalı bir oryantal indie pop'a dönüşen şahsiyetiyle dumur yaşattı. Sparksss'ın "albümün en özel şarkısı" dediği, özetle dönüşümden bahseden Womanized, gerçekten albümün en iyilerinden biri. Kimi zaman ürkütücü olabilen vokallerin organizasyonu olsun, şarkının ortalarında devreye giren tropikal perküsyonlar olsun, dans ambiyansı yaratmadan dans ettirebilmesi olsun gayet stilize bir pop beste. Hiçbir şeyi ciddiye almamak üzerine kurulu So What da electropop denmesinin hakkını teslim eden güçlü şarkılardan bir diğeri. She's A Dream ortaya çıktığında ise karizmadan yıkılan Sparksss, akordu bozuk bir garaj gitarının eşliğiyle podyum mankenlerinin yürürken tüylerini diken diken edecek bir alternatif pop şarkı yapmış olmanın haklı gururuyla gücüne güç katmaya devam ediyor.

Her gelen şarkıda tarzını biraz daha güçlendiren Sparksss, Psycho Lover ile bu defa sanki Sonic Youth efsanesi Kim Gordon'ın solo takıldığı bir grunge pop şarkının nasıl olabileceğine dair fikirler veriyor. Biraz da deneyselliğin dibine vurayım diye düşünmüş olacak ki, Messing With You ile bu alanın kendi ürkütücü melankolisini yaratıyor adeta. Şarkıyı dinlerken dolunay altında, tepemizde yarasalar uçuşurken, ağaçların arkasında hareket eden gölgeler görmek biraz da hayal gücümüzün genişliğine bağlı. Walt Deathney ile yapılan kelime oyunu, şarkının dengesiz ve kontrolsüz noise pop hamuru ile çok iyi örtüşüyor. Finali ise yine akortlarıyla oynanmış keyboard dokunuşlarının meydana getirdiği tekinsiz bir ortam dahilinde önce sakince süzülen, giderek tansiyonu arttıran ve karanlık bir kabare şarkısının yükselişi ile nihayetlenen Sorry yapıyor. Sparksss, "verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür diliyoruz" benzeri bir şey kastediyor şarkıyı tarif ederken. Halbuki 2019'un en stilize pop albümlerinden birisini yapmış Kanadalı bu kadın, ikinci albümü Brutal sayesinde müziğin deneysel yanları ile ana akım yanları nasıl ustaca buluşturulabilir konulu şarkılarla günümüzü güzelleştir... yoo tuhaflaştırıyor!

1. Forget
2. Are You OK?
3. Womanized
4. So What
5. She's a Dream
6. Psycho Lover
7. Messing With You
8. Walt Deathney
9. Sorry

26 Ekim 2018 Cuma

La Chinga - Beyond The Sky


La Chinga (2013) ve Freewheelin' (2016) albümlerinin ardından Beyond The Sky (2018) ile albümleri üçleyen, üçlemekle kalmayıp üçte üç yapan Kanadalı hard rock üçlüsü La Chinga, bu klasmanda az bulunan istikrar sahibi bir grup. İlk iki albümle yakından ilgilenmiş bir dinleyen olarak Beyond The Sky'ın da iyi çıkacağına neredeyse emindim. Çünkü o istikrarın korunacağına olan inanç, tarif edilmesi zor fakat sadece önceki iz bırakmışlıklardan edinilen sağlam hissiyatlarla sağlanıyor. Blues katkılı hard rock yapan grupların ilham kaynakları çok fazla. ama bunlardan yerinde faydalanıp kendine güçlü paylar çıkaranlar o kadar fazla değil. La Chinga bu payları üç albümdür çok iyi çıkarıyor. İlk iki albümden bahsederken Led Zeppelin, Robert Plant, Cinderella, Rage Against The Machine, Red Hot Chili Peppers gibi isimleri azar azar anmışım. Tabii hiçbiri doğrudan bir referans değil La Chinga için. Çünkü onları klasik hard rock vizyonlarına katık ederek kendi kimliklerini oluşturma iyi niyetindeler. Sıkı rifflerle oluşturulmuş kaya gibi bestelerle yürüyorlar. Daha önce duyulmamış, sıradışı parçalar yazmıyorlar belki ama en azından yarısında sıkılıp çıkacağım şarkılar yapmıyorlar.

11 şarkılık Beyond The Sky'da da yine hard rock tarihinden türlü yansımalar görmek mümkün. Benim için albümün yıldızı, süper gitar riffi ve dinamik yapısıyla Zeppelin mirasını fazlasıyla hissettiren Wings Of Fire oldu. Ondan sonra ise sanırım yine benzer özellikler taşıyan Keep On Rollin'. Ama bu şarkıda ekstradan, ilk yıllarına bayıldığım Alman grup Kingdom Come tadı da aldım ki, onlar zaten Zeppelin'den en verimli şekilde beslenmiş gruplardan biridir benim gözümde. Bu benzetmenin bir diğer nedeni de, La Chinga'ya karakter katan solist Ben Yardley'nin Keep On Rollin'deki vokalinin Lenny Wolf'u anımsatması. Yardley bunu her albümde yapıyor. Onun sesinde şarkılar arası değil, aynı şarkıdaki dizeler arasında bile farklılaşmayı becerebilen bir güç var. Mesela ilk dizede Axl Rose duyar gibi olurken, ikincide mikrofona Ozzy Osbourne geçiyor. Veya Killer Wizard'da vokal için Brian Johnson'ı (AC/DC) kafalamışlar herhalde diye kendi kendinize espriler şakalar yapabiliyorsunuz. Bunun tek handikapı (ki bana göre hiç de öyle değil), karakteristik bir Yardley vokalinin oluşmamış olması görüşü. Oysa bu durum tam tersine müthiş bir çeşitlilik sağlıyor.

Adını zikrettiğim şarkılara ilaveten, açılışa konan Nothin' That I Can't Do, albüme adını veren Beyond The Sky, klasik/psychedelic arası karizmasıyla albümün ağır abisi gibi takılan Mama Boogie, nedense o kadar benzeri arasından bana İngiliz grup Thunder'ın 90'lar başındaki halini hatırlatan Feel It In My Bones ve ısınma gayretlerimi sürdürmekte olduğum (fazla uzun sürmez) Black River ile Death Rider da çok iyi La Chinga şarkıları. Albümün kapanışını yapan H.O.W. ve Warlords adlı son iki şarkı ise bana 80'leri 90'lara bağlayan hard rock diyarından kopup gelmiş iki örnek olarak gözüktü. Hiç de kötü parçalar olmamakla birlikte albüm geneline göre fazla normal durmaları farklı bir tat bıraktı. Belki de toplamda albümün son 7 dakikasına böyle nostaljik bir sound katarak veda etmek istediler. Ama La Chinga triosu o nostalji dahilinde bile numaralarını çekmeyi ihmal etmemişler. Aralarındaki uyum ilk albümden bu yana hiç azalmamış. Yardley'nin sesini o kadar övdük ama şahane ritim gitarlarını, yaratıcı sololarını ne kadar övsek yetmez. Carl Spackler bas gitarını ve Jay Solyom davulunu da öyle. Tüm bu pozitif özelliklerinin yanında, çok ortalık malı bir grup olmamalarından, işlerini en güzel şekilde sessiz ve derinden halletmeyi bilmelerinden dolayı La Chinga'yı çok seviyorum.

1. Nothin' That I Can't Do
2. Wings of Fire
3. Mama Boogie
4. Black River
5. Beyond the Sky
6. Keep on Rollin'
7. Killer Wizard
8. Death Rider
9. Feel It in My Bones
10. H.O.W.
11. Warlords