9 Aralık 2017 Cumartesi

Mogli - Wanderer


2012 yılında The Voice yarışmasının Almanya ayağında yarışan, Leona Lewis şarkısı Run'ı söyleyip hiçbir jüriyi kendine döndüremeyen Selima Taibi, bu tip yarışmaların öğüttüğü yüzlerce isimden sadece biriydi. 15 dakikalık şöhret anını yaşadıktan sonra o da herkes gibi unutuldu gitti. 2016 yılında debut albümü Bird'ü "Mogli" adıyla çıkaran Selima, kendini yollara vurmuş bir şekilde ortaya çıktı. Film çekmeye meraklı erkek arkadaşı Felix Starck ile birlikte büyük bir okul otobüsüne binerek bir yıl boyunca Kuzey Amerika'ya doğru seyahat etti. Bu seyahat Expedition Happiness adıyla Starck tarafından 95 dakikalık bir belgesele dönüştürüldü. Filmin müziklerini ise bundan sonra Mogli olarak bahsedeceğimiz Selima yaptı. Alaska buzullarından Meksika ormanlarına, dere tepe, çöl göl demeden gezen Mogli, yol boyunca yazdığı, çaldığı, söylediği şarkıları hem bu belgeselde kullandı, hem de Wanderer adını verdiği ikinci albümünü dünyaya getirdi. Expedition Happiness iyi bir belgesel değil. Mogli'nin Instagram hesabındaki fotoğraflar bile çok daha güzel. Ama Wanderer, bu yolculuğu mükemmel biçimde içselleştirmiş, yol üstündeki duraklardan ilham devşirmiş, doğal güzellikleri özümsemiş, tepeden tırnağa huzurlu ve hüzünlü bir yol albümü.

İlk bakışta, indie sınırlarına dahil ettiğimiz, ancak birkaç defa baktıkça işin sadece indie ile sınırlı kalmadığı Mogli müziği, dinleyicisini de kendisiyle beraber 14 şarkılık ruhani bir yolculuğa çıkarıyor. Hani birisi bir albüm için "ruhani" kelimesini kullansa dinlemeyi hiç canım istemezdi. Ama bunu, yolculuk kavramının insana kazandırdığı arınma duygusundan kaynaklı bir içe dönüş huzuru olarak algıladım. Yaklaşık 6 aydır belli aralıklarla Wanderer'ı dinliyorum. Hala her seferinde bana yeni gibi gelen şarkılara sahip. Aklımda herhangi bir şarkının melodisi, nakaratı, yürek yarası mutlaka kalıyor. Ama hangi şarkıydı, ne zaman ortaya çıkıyordu, ana gövdeye nasıl bağlanıyordu hatırlayamıyordum. Bu da beni acayip cezbediyor, bir sonraki buluşmam için sabırsızlanmamı sağlıyordu. Bu pastoral yolculuğa ilk çıkış anında beni karşılayan Winter Sun'ın iki dakikalık büyüsü, albümün genel duruşunun folk yönünde olduğunu gösteriyordu. Oysa ilerleyen kilometrelerde başka güzelliklerin de beklediğini bilmiyordum.


Wanderer'ı bir süre sonra uyuşuk bir folk bütünlüğü olarak görmemizi engelleyen bir dolu incelik, zenginlik, coşku, efkar ve şarkıcılık becerisi mevcut. Road Holes, Milky Eyes, Walls ve Wanderer birinci sınıf pop rock besteleri. Her biri ikinci sınıf bir şarkıcının eline düşse direk A1 yapılabilecek bu şarkılar, Wanderer içinde doğal akışına bırakılmış vaziyette süzülüyorlar. Onlarla her karşılaşma zihnimde kaliteli birer kısa metraj film çeviriyor. Bu dörtlüye dahil etmek istemediğim, ettiğim vakit anlamsızca onlardan rol çalabileceğini düşündüğüm muhteşem Alaska, her duyduğumda çarpan, yakan, yıkan ve bir sonraki buluşmaya kadar bana terk edilmişim duygusu yaşatan zalimlikte. Bazen bir albümde Alaska gibi bir şarkı çıkar, gözünüze öyle bir perde çeker ki, diğer iyi şarkılar bile zayıf gelmeye başlar. Oysa Mogli, her şarkıda o kadar naif ve aynı zamanda kontrollü atmosferler yaratıyor ki, Alaska bile kendini bir bütünün parçası gibi görebiliyor. Öyle ki, ondan bir önceki şarkı olan Two Lungs, ilk iki dakikasında yavaş, sonrasında biraz orta tempoya dönüşümü ile iki perdelik bir güzellik olarak kendi yerini çoktan sağlamlaştırmış oluyor.

Gerek Mogli'nin harikulade vokali, gerekse şarkılardaki değişken (ama hep koyu) hava neticesinde özellikle Earth, Riverside, Waterfall ve Lost'tan oluşan ikinci bir grup var. İrlanda, İskoçya, Galler civarının kelt kökenlerinden fazlaca etkilenmiş izlenimi uyandıran bu taş gibi dörtlü, albüme inanılmaz bir yoğunluk katıyorlar. Bu dört şarkıyı (belki de albümün tamamını) Enya'nın dinlediğini, yüzünde hüzünle karışık karakter sahibi bir gülümseme belirdiğini hayal ediyorum. Albüm bittiğinde hissettiğim yoğunluğa istinaden aynı gülümseme bende de beliriyor. Zaman zaman iyi seslerin çıktığı bir TV şovunda kimsenin beğenip dönmediği Selima'nın, Mogli olarak kendine çizdiği bu yeni yol, onu müthiş bir gezgine çevirmiş. Leona Lewis şarkısında ortaya çıkamayan sesi, Mogli olarak kendini keşfetmiş. En önemlisi de iyi oyuncunun iyi bir senaryoda coşmasına benzer şekilde, iyi bir sesin kendi yazdığı sıfır kilometre iyi şarkılarla, arşınladığı kilometrelerden damıttığı duyguları müzik formuna sokmasındaki başarısı. Wanderer'ı hiçbir "2017'nin en iyileri" seçkisinde göremeyeceksiniz. Çünkü gezgin olmanın özelliklerinden biri de bu: Popüler olana da, deneysel olana da kendince mesafeli olup, sadece kendi yoluna bakmak. Doğadan öğrenmek!

1. Winter Sun
2. Road Holes
3. Earth
4. Milky Eyes
5. Two Lungs
6. Alaska
7. Riverside
8. Wanderer
9. Waterfall
10. Flood
11. Spirits
12. Lost
13. Walls
14. Outro

30 Kasım 2017 Perşembe

Issız Ada Radyosu Arşivi (Kasım 2017)

Fever Ray - Plunge
Yıl: 2017 İsveç
Tür: Art Pop, Synthpop, Darkwave
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mustn't Hurry"
Tumbleweed Inc. - Anyol
Yıl: 2017 Nepal
Tür: Alternative Rock, Funk Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Shunya"
Group Doueh & Cheveu - Darkhla Sahara Session
Yıl: 2017 Sahara/Fransa
Tür: Post-Punk, Garage Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Azaouane"
Beck - Mutations
Yıl: 1998 ABD
Tür: Folk Rock, Alt. Country
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nobody's Fault But My Own"
Arcadian Child - Afterglow
Yıl: 2017 Kıbrıs
Tür: Alternative Rock, Psychedelic Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Irresistable"
Sting - Greatest Hits
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fragile"
Tears For Fears - Rule the World: The Greatest Hits
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: New Wave, Pop, Pop Rock
"F" Rate: 10/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everybody Wants to Rule the World"
Double Echo - Period Rooms
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: Gothic Rock, New Wave
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "High Wind"
 
Willow - The 1st
Yıl: 2017 ABD
Tür: Alternative R&B, Folk, Art Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Human Leech"
 
Nothing But Thieves - Nothing But Thieves
Yıl: 2015 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Pop Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Trip Switch"
Five Alarm Funk - Anything is Possible
Yıl: 2010 Kanada
Tür: Funk, Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Titan"
Noel Gallagher's High Flying Birds - Who Built the Moon?
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: Alternative Rock, Britpop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "It's a Beautiful World"
Von Hertzen Brothers - War is Over
Yıl: 2017 Finlandiya
Tür: Progressive Rock, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "War is Over"
Big Head Todd & The Monsters - New World Arisin'
Yıl: 2017 ABD
Tür: Blues Rock, Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Trip"
Jøriik - Où est Syd ?
Yıl: 2017 Fransa
Tür: Alternative Rock, Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "J'ai tant aimé"
 
Steve Martin & The Steep Canyon Rangers - The Long-Waited Album
Yıl: 2017 ABD
Tür: Bluegrass
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Carolina"
Uhtcearu - For Darkness to Subside
Yıl: 2017 ABD
Tür: Melodic Black Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Depth of Gloom"
Supersoul - Faith Bender
Yıl: 2017 Yunanistan
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Manipulator"
 
Makthaverskan - III
Yıl: 2017 İsveç
Tür: Post-Punk, Indie Rock, Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eden"
 
Dolu Kadehi Ters Tut - Dünyanın En İyi Albümü
Yıl: 2017 Türkiye
Tür: Alternative Rock, Indie Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "#23"

22 Kasım 2017 Çarşamba

Five Alarm Funk - Sweat


Vancouver kökenli afro-funk, funk rock, biraz soul, bazen ska, sık sık latin, bolca groove oluşumu Five Alarm Funk, 8-10 kişi arasında değişen nüfusu ve yerinde duramayan çeşnili baharatlı müziğiyle yaklaşık 10 senedir ortamları sallayıp yuvarlamakta. Bu işin bir sürü ustası var ve hepsinin birbirine benzediği veya ufak farklarla birbirinden ayrıldığı özellikler mevcut. FAF'ı en fazla Brownout'a benzetirim ki, bu da benim için çok önemli bir referanstır. Kariyerleri boyunca yaptıkları 6 albümün sonuncusu olan Sweat, Mart 2017'den bu yana elimizin altında ve bana göre bu kariyerin en güçlü noktalarından biri. Öncekilerden iki tanesini dinlemiş, çok da şey yapmamışlığım vardır. Bunun sebebi de hatırladığım kadarıyla çeşnisini tam yansıtamamış, ayarı tutturamamış olmasıydı. Oysa Sweat gerçek bir olgunluk ürünü. Bir funk grubunda olması gereken enstrüman şovu / disiplini tam kıvamında. Sıkıcı latin öğeler törpülenmiş, aynı formüllerin üzerine fazla gidilmemiş, kalabalığa adil bir rol dağılımı yapılmış. Buna kısa yoldan tecrübe de diyoruz.

Bu albümde dikkat çeken bir başka önemli unsur da, grubun zaten sahip olduğu progressive rock özelliğini daha üstün seviyelere çekmiş olması. Bana öyle gelmiş de olabilir. Fakat bu özellik, FAF standartları düşünüldüğünde sanki eski albümlerden daha güçlü hissediliyor. Açılış böyle olur dedirten süper Widowmaker, hiperaktif yapılarını müthiş bir kontrolle dengelemiş DDPP ve Power Of Funk, tıpkı Widowmaker gibi taş taş üstünde, riff riff üstünde bırakmayan Freight Train ve Humans tam jeneriklik besteler. Zaman zaman enstrümantal bir Arapsaçı coverı gibi duran isim şarkısı Sweat de kayda değer anlardan biri. İşin progressive kısmına gelirsek, tüm şarkılara bir şekilde sinmiş bu durumu, Capital City ve kapanışa konan 10.000 Scarabs şarkılarında progressive funk, Ill Wind'de ise progressive reggae olarak yudumlamak mümkün. Sıklıkla funk, reggae, rock artık ne gelirse karıştırarak Iceberg'de olduğu gibi modern bir blaxploitation ruhu yaratabiliyorlar.

Tüm enstrümanlar kendi yerini belirlemiş, kim nerede girip çıkacağını biliyor, emprovize takıldıkları amlarda bile hayranlık uyandırıyorlar. Tabii bunlar çalışılmış takılmalar da olabilir. Ama ustalıkla o sahne atmosferini yaratmalarının dinleyiciye emprovize biçimde yansıması gayet doğal ve keyif verici. Yalnız buradaki dinleyici kesinlikle funk dinleyicisi. Olmadı bir kısım Red Hot Chili Peppers dinleyenini de çağıralım bir kenarda takılsınlar. Çünkü işin içinde yabana atılamayacak bir rock da mevcut. Arada vokal olarak bazı gaza getirici çıkışlar olmasına rağmen, vokalde hep nefesliler var. Hatta bu tip yoğun funk albümlerinde bazen ana vokali değişmeli olarak üstlenen nefesliler, geri vokal yapan nefesliler, kenarda takılan nefesliler olmak üzere kafamda canlandırdığım bu nefesli arkadaşlar nefes kesici işler yapıyorlar. O işler sadece nefesliler üzerinden dönmüyor elbette. Kendinizi bir ritme, bir ezgiye kaptırmışken arka planda acayip şeyler döndüğünü de fark ediyorsunuz. Bu farkındalık iki veya üçüncü dinleyişte çok daha net bir hal alıyor. Favori funk albümlerimde olması gerekenin bu olduğunu düşünüyor, ayrılmaz kriterlerimden biri olarak görüyorum. Tabii performanslarda akıtılan terleri de hesaba katarak.

1. Widowmaker
2. DDPP
3. Sweat
4. Capital City
5. Ill Wind
6. Iceberg
7. Freight Train
8. Power of Funk
9. Humans
10. Gods (May The Funk Be With You)
11. Hot Damn
12. 10.000 Scarabs

13 Kasım 2017 Pazartesi

Beck - Colors


Beck Hansen ya da cümle alemin onu tanıdığı haliyle kısaca Beck, 2017'ye 12. albümü Colors ile giriyor. Beck'in müzikal yolculuğunu 1996 yılına ait 4. albümü Odelay'den bu yana takip ediyorum. Odelay, o tarihe dek dinlediğim hiçbir şeye benzemeyen acayip bir deneyimdi. Dönem dönem dönüp baktığımda onun benzersizliğinin kafamda daha da oturaklı bir hal almaya başladığını görüyorum. 2. albüm Mellow Gold'da yer alan Loser ile o kadar geç tanışmıştım ki, onu da Odelay'de sanıyordum. Zaten Odelay öncesinde Loser'dan başka kıyak bir şarkı yoktur bana göre. 90'ların marşlarından biri olan Loser, grunge kuşağına kendini sevdirmiş ender alternatif şarkılardan biridir. Bu cümleyi genellersek, Beck bu kolu her yere uzayabilen özel tarzıyla türler üstü bir adam olup çıkmış, herkesin kendinden parçalar bulabileceği, bu yüzden herkesin sahiplenmekten gurur duyduğu nadir müzisyenlerden biri olmuştur. Country'den diskoya, hip-hop'tan folk rock'a, funk'tan indie pop'a kafasına estiği müziği, kafasına estiği şekilde karıştıran, bu karışımla kafaları karıştırmayıp, kendisinden hep beklenmedik olanın beklendiği enteresan şahsiyetlerden biri haline gelmiştir.

Odelay'den iki yıl sonra gelen Mutations, Odelaysel beklentileri umursamadan, adeta mutasyona uğramış bir Beck'i takdim ediyordu. İlk şoku atlatıp bu içe dönük alt. country, neo-psychedelia, indie folk yoğunluklu albümle vakit geçirdikçe sevmeye başladım. Fakat hemen bir yıl sonra 1999'da çıkan Midnite Vultures bu defa funk, disko, pop öğelerini rock ile flört ettiren güzelliklerle dolu Beck repertuarından seçkilerle çıkageldi. Bu sayede ortalığı yeniden ısıtan Midnite Vultures benim için Odelay'den sonraki en iyi Beck albümüdür. Ne var ki bu defa da 2002'de piyasaya sürülen Sea Change ile tekrar o koyu içedönük ruh haline dönüş yaptı. Bu ruh haline ait Lost Cause gibi iyi bir şarkının varlığına rağmen, fazlasıyla folk ve art pop kaçan bu duruş, Mutations kalitesine ulaşamıyordu. Galiba dinleyiciye karışık sinyaller vermeyi seven bir müzikal kariyer belirledi diye düşünürken birbiri ardına Guero, The Information, Modern Guilt gibi orta karar - vasat arası gidip gelen albümler, giderek artık Beck albümlerini eski heyecanıyla beklemediğimi fark ettirdi. 2014'te altı yıl aradan sonra çıkan ve bence en kötü Beck albümlerinden biri olan Morning Phase de buna tüy dikti. Artık Beck yeni albüm yapmış, yapmamış hiç umurumda değildi.


Eylül ayında çıkacağını duyduğum Colors adlı yeni Beck albümü de bu yüzden artık heyecanlandırmıyordu. Öyle ki, günler öncesinden internete düşen Up All Night ve Wow videolarını bile izleyesim gelmemişti. Ama her Beck albümünü dinlediğim gibi Colors'ı da dinleyecektim. Öyle de sadığım kendisine. Dinledim ve Midnite Vultures'tan aldığım tadı, hatta daha fazlasını aldım. "Beck is  back" diyebilmek, onu tekrar komik figürlerle dans ederken görmek harika. Sonra o izlemediğim videolara baktım ve yıllar öncesinin görsel mizaha değer veren Beck tarzını Up All Night ve Wow'da tekrar görerek sevdiğim eski bir dostla karşılaşmış gibi hissettim. Bu iki ilaç gibi şarkıyla (ve iki enfes videoyla) kısa sürede kaynaştıktan kelli, daha açılışta kaynaştığım, albüme adını veren Colors, körün istediği bir göz misali, biri mix olmak üzere iki adet şahane Dreams, basit ama etkili nakarat formülüyle alternative dance/rock I'm So Free, sıradan bir britpop şarkısı gibi görünen, fakat ince Beck dokunuşlarıyla o sıradanlıktan kurtulmayı başaran Dear Life, slow kontenjanının albümdeki tek temsilcisi Fix Me, yine dinleyenin her seferinde başka başka özellikler bulabileceği Seventh Heaven, No Distraction, Square One albümün diğer kozları. Zaten sayacak başka şarkı da kalmadı.

Beck'teki bu değişimi neye bağlamalı diye merak etmiyor değilim. Aslında kendini eklektik bir sanatçı olarak tanıdığımız için buna değişim demek de pek doğru sayılmaz. Çünkü o zaman içinde disko müziği de yaptı, country de... Bence kendine yakışanı yaparak hem eğlenceli, hem de kestirilemez pop müziğine geri döndü. Çünkü onun müzikal karışımı ne yönde olursa olsun, bir yerlerinden mutlaka pop çıkıyor, çıkmalı. İyi yazılmış country veya folk şarkıları da üzerinde iyi duruyor. Hele de o davudi sesiyle acayip karizmatik bir atmosfer oluşuyor. Ama o iyi şarkıların azlığı yüzünden Beck'i artık saf country, pür folk rock şarkılarda duymak istemiyorum. Up All Night, Wow, Dreams, I'm So Free bu yüzden muhteşem bir geri dönüşe işaret ediyor benim için. Malumunuz, yıl içinde Blondie, Goldfrapp, Depeche Mode gibi pop müziği sanat haline getirmiş isimler bile böyle geri dönemedi. Bana göre Beck bu albümle hem kendi görkemli geri dönüşünü gerçekleştirmiş, hem bu isimlerin birbirinden bayıcı albümlerinden doğan açığı olabildiğince kapatmış, hem de Bruno Mars, Ed Sheeran gibi ömür törpüsü yeni yetme popçulardan çok başka alternatif dünyalarda bir pop müziğin yaşadığını tecrübesiyle göstermiş. Colors sadece Beck tarihinin değil, 2017'nin de en iyi albümlerinden biri.

1. Colors
2. Seventh Heaven
3. I'm So Free
4. Dear Life
5. No Distraction
6. Dreams (Colors Mix)
7. Wow
8. Up All Night
9. Square One
10. Fix Me
11. Dreams

5 Kasım 2017 Pazar

Nothing But Thieves - Broken Machine


İngiliz beşli Nothing But Thieves, 2011'de kurulmuş, 2014'te Graveyard Whistling adlı EP ile albüm hayatına başlamış, aldığı pozitif tepkilerle de 2015'te kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini çıkarmış bir grup. Bu albümden özellikle Trip Switch ve If I Get High şarkılarıyla epey taraftar toplamışlar. Alternative ve pop rock türü müzik yapıyorlar. Görüldüğü üzere öyle enteresan, sıradışı bir durum yok. Olsa iyi tabii ama olmadığı zaman da niye yok diye hayıflandırmayacak derecede iyi müzik yapıyorlar. Muse isimli Çin malı Radiohead grubundan destek görmüşler. Bu yüzden sıklıkla Muse'a benzetiliyorlar. Muse kişilerinden yeterince müzikal eziyet görmüş biri olarak bazı benzetmeleri kabul etmekle birlikte, kendi yollarını çizme yönünde iyi niyetlerini hissettirebilen genç gruplardan biri olarak gördüm. Üstelik ilk albümlerinden daha iyi bir ikinci albüm olan Broken Machine'in eline hiçbir Muse albümünün su dökemeyeceğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Albümün bana göre görünen ilk yıldızları, açılışa konan I Was Just A Kid, Sorry, Amsterdam, I'm Not Made By Design, Soda şeklinde. Bazı şarkılar da gerek enerjileriyle, gerekse vokaldeki Conor Mason'ın acayip işler yapan sesiyle kısa zamanda kazanılabilecek düzeydeler. Kolayca düz ve sıkıcı olabilecek şarkılara sıkı nakaratlar tasarlayıp onları Conor Mason'ın vokaline emanet edince şarkıların çehresi değişebiliyor. Belki de haklarında yapılabilecek eleştirilerden biri de yer yer kulağa klişeler sokan Amerikan etkileri (ki Muse'a benzetilmelerinin kaynağı burası) olabilir. Ancak bu klişelerin kulak tırmalamasına izin vermeyecek hamleleri de mevcut. Albümün Deluxe Edition olanında Reset Me ve Number 13 adlı iki şarkıyla birlikte, Sorry'nin akustik, Particles'ın piyano versiyonu bulunmakta. Bunları da albüm için birer kazanç olarak görebilir, dinleyecekseniz deluxe olanını dinleyin diye tavsiyede bulunabiliriz. Birbirinden bayık alternative rock albümleri arasında az farklarla sivrilmeyi başardığını düşündüğüm Broken Machine'i belki bir nebze Biffy Clyro sevenlere de önerebiliriz. Sonraki albümlerine mutlaka kulak vereceğim bir grup daha edinmiş olmak güzel.

1. I Was Just a Kid
2. Amsterdam
3. Sorry
4. Broken Machine
5. Live Like Animals
6. Soda
7. I'm Not Made by Design
8. Particles
9. Get Better
10. Hell, Yeah
11. Afterlife

31 Ekim 2017 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2017)

Lee Ann Womack - The Lonely, The Lonesome & The Gone
Yıl: 2017 ABD
Tür: Country
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "All the Trouble"
St. Vincent - Masseduction
Yıl: 2017 ABD
Tür: Art Pop, Indie Pop, Alternative Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Pills"
Daryl Hall & John Oates - Timeless Classics
Yıl: 2017 ABD
Tür: Pop Soul, Pop Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everything Your Heart Desires"
Carla Bruni - Little French Songs
Yıl: 2013 Fransa
Tür: French Pop
"F"Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Chez Keith et Anita"
Dirty Vipers - Fueltronaut
Yıl: 2017 Fransa
Tür: Stoner Rock, Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Supernova"
Oz - Transition State
Yıl: 2017 İsveç
Tür: Heavy Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Heart of a Beast"
Shadowqueen - Living Madness
Yıl: 2017 Avustralya
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sacred Ground"
Amadou & Miriam - La Confusion
Yıl: 2017 Mali
Tür: Mande Music, Afrobeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bofou Safou"
VA - Halloween Garage Blues
Yıl: 2017 ABD
Tür: Garage Rock, Surf Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Iggy Pop - "I Don't Wanna Be Your Dog"
 
Roadcase Royale - First Things First
Yıl: 2017 ABD
Tür: Blues Rock, Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cover Each Other"
Ecca Vandal - Ecca Vandal
Yıl: 2017 Avustralya
Tür: Alternative Rock, Hip-Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Closing Ceremony"
 
Vega - Delinin Yıldızı
Yıl: 2017 Türkiye
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sevgilim"
 
Ane Brun - Leave Me Breathless
Yıl: 2017 İsveç
Tür: Folk Rock, Indie Folk, Cover
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Want to Know What Love Is"
 
The Age of Truth - Treshold
Yıl: 2017 ABD
Tür: Psychedelic Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Treshold"
Larkin Poe - Peach
Yıl: 2017 ABD
Tür: Folk Rock, Country
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Black Betty"
Diron Animal - Alone
Yıl: 2017 Angola
Tür: World, Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Love Family"
Primus - Pork Soda
Yıl: 1993 ABD
Tür: Alternative Rock, Funk Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Ol' Diamondback Sturgeon (Fisherman's Chronicles, Part 3)
The Rural Alberta Advantage - The Wild
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bad Luck Again"
Black Country Communion - BCCIV
Yıl: 2017 ABD
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sway"
Bruce Springsteen - Born in the U.S.A.
Yıl: 1984 ABD
Tür: Pop Rock, Rock & Roll
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Born in the U.S.A."
 

28 Ekim 2017 Cumartesi

Bruce Springsteen - Tunnel Of Love


Hikaye şöyle: Canımız ciğerimiz biricik patronumuz Bruce Springsteen, 80'lerin başlarında New Jersey'de yerel grupların sahne aldığı The Stone Pony adlı barda Patti Scialfa'yı dinler. Sesinden ve performansından etkilendiği Scialfa ile tanışır. Birlikte vakit geçirmeye başlarlar, dost olurlar. 1984'te patron, Scialfa'dan Born In The U.S.A. Tour için grubu E Street Band'e katılmasını ister, o da katılır. Bu tur, aslında tam da birbirine bu denli yakın iki insanın bir çift olması için fırsattır. Fakat tam bu evrede, 1985 yılında birgün ortak dostları vasıtasıyla tanıştığı aktris Julianne Phillips'ten etkilenir, kısa süre sonra da evlenirler. Ne var ki başta yoğun tur seyahatleri olmak üzere çeşitli sebeplerden bu evlilik yıpranmaya başlar. Ve 1987'de Springsteen, eşi Phillips ile olan ilişkisini, mutsuzluğunu kırılgan bir perspektifle yansıttığı Tunnel Of Love albümünü yazar.

1988'de Tunnel Of Love Express Tour başlar ve Springsteen, arkadaşı Scialfa'yı bu tura davet eder. Solo albümünün hazırlıkları içinde olan Scialfa başta pek razı olmasa da, patronun vahşi cazibesine karşı koyamayarak solo albümünü erteleyip tura katılır. Aynı yıl içinde Phillips ve Springsteen ayrılırlar. Ve beklenen olur. Springsteen ve Scialfa, Tunnel Of Love Express Tour sürecinde aşık olurlar. Springsteen'in memleketi New Jersey'de beraber yaşamaya başlayan çiftin 1990'da ilk çocukları dünyaya gelir. Bir yıl sonra sade bir törenle dünya evine giren çiftin daha sonra iki çocukları olur. Bu çocuklardan biri Boston Üniversitesi mezunu bir şarkı yazarı, biri şampiyon bir binici, biri de itfaiyeci olarak hayatlarını sürdürmekteler. Springsteen (68) - Scialfa (64) çifti ise yazlıklarında vakit öldüren emekli kokoş çiftlerin aksine, içlerindeki o hiç sönmeyen rock ateşine hep sadık kalarak o konser senin, bu tur benim müzik yapmaya devam ediyorlar.

Hayatı dillere destan bir belgesel serisine konu olası büyük patron Bruce Springsteen'in her dönemi ayrı bir efsane. Buradaki naçizane konumuz ilk paragrafta anlatılan dönem ki, benim için olağanüstü bir müzikal uyanışa sebep olmuştur. Patronla ilk tanışmam 1984 tarihli efsane Born In The U.S.A. albümüyle olmuştu ve yeni yeni yabancı müzik dinlemeye başladığım tıfıl zamanlarıma bir güneş gibi doğmuştu. Kan, ter içinde bir albüm olan Born In The U.S.A., isminin çağrışımı ile uzun süre Amerikan propagandası albümlerden biri olarak algılanmıştı. Oysa gerçek bir işçi sınıfı manifestosuydu. Eleştirel, cesur, küçük hikayeler anlatmayı seven, onlardan hisseler çıkaran, aynı zamanda duygusal yanlarını inkar etmeyen bir fenomendi. Üç yıl aradan sonra çıkan Tunnel Of Love'dan da aynı hissiyatlar bekleniyordu. Fakat kapağından içeriğine sanki başka bir karaktere bürünmüş gibi duran Tunnel Of Love, yeni bir Born In The U.S.A. bekleyenleri hayal kırıklığına uğratacakmış gibi görünüyordu. İlk başlarda bana olan tam da buydu. Her şarkısı hakkındaki ilk izlenimlerim, sonra onları yavaş yavaş kazanmam ve nihayetinde onlara birer birer aşık olmam daha dün gibi aklımda.


12 şarkıdan oluşan Tunnel Of Love kasetini walkmenime taktığım anda beni karşılayan Ain't Got You, kıpır kıpır bir blues gibi başlasa da, sanki bir türlü kopmuyor, yön değiştirip azgın bir rock şarkısına dönüşmüyordu. Şarkının bir yerinde artık şöyle davullar girsin, kafa göz dalsın istiyordum. Oysa şarkı neredeyse başladığı gibi bitmişti. "Neydi bu şimdi" diye düşündüğümü anımsıyorum. Ama dinledikçe Ain't Got You'nun aslında önceden ne olduğunu düşündüysem ondan kat kat güzel bir şarkı olduğunu anladım. Onu bu haliyle sevmemizi istiyordu Springsteen. İyi ki davullar girmemiş, kafa göz dalmamıştı. Ain't Got You için bu hissettiklerim, albümdeki daha pek çok şarkı için hissettiklerimin üç aşağı beş yukarı aynısıydı. İkinci şarkı Tougher Than The Rest, olağanüstü gitar tonu, gümbür gümbür davullarıyla daha ilk dinlediğimde beni yakalamış çok güçlü bir balad olarak her seferinde gözümde daha da yüceliyordu. Sıra All That Heaven Will Allow'a geldiğinde keza "nedir bu akustik gidişat, artık kopsun gitsin şu albüm" fikrinden "ah ne güzel, işte yine All That Heaven Will Allow zamanı" fikrine geçişim de uzun zaman aldı. Patron herşeyi planlamış gibi yüreğime ince ince işliyordu bu albümü.

Spare Parts, Springsteen'in zaman zaman Amerika kırsalından anlattığı kısa hikayelerden biri. Bobby ve Janey diye iki genç üzerinden kısa ve manidar bir erken büyüme profili sunuyor. İlk duyduğumda nihayet Born In The U.S.A. zamanlarından kalma sert bir rock şarkısı koymuş albüme demiştim. Haliyle albümdeki ilk sevdiğim şarkılardan biri olmuştu. Ama devamında peşpeşe gelen Cautious Man ve Walk Like A Man tansiyonu tekrar düşürerek, benim o dönemlerde anlamadığım o içe dönük karakterin yansımalarını vasatlık olarak (yanlış) anlamama sebebiyet vermişti. Çünkü olaya sadece müzikal gözden bakıp, meselesi olan bu şarkıların sözlerini anlamaya fırsat tanımamıştım. Tabii yıllar içinde ağır ama emin adımlarla bu iki naif country bestesinin, o harika bütünün parçaları olduğunu anlamaya başladım. Kasetin A yüzü bittiğinde bu 6 şarkıdan sadece Tougher Than The Rest ve Spare Parts ile erkenden sağlam bir ilişki kurmuştum. Ama diğerlerinin de o dönem Springsteen'in kırılmış kalbinden kopan hüzün zerreleri olduğunu idrak etmem fazla uzun sürmedi.

B yüzü albüme adını veren Tunnel Of Love ile açılıyor. Patronun bu şarkıyı albüm ismi olarak seçmesi boşuna değil. Sanki albümdeki diğer şarkıları kanatları altına alan, hepsine bir şekilde sızmış, onları hem coşkulu, hem de hüzünlü atmosferiyle etkilemiş gibi gelir. Her duyduğumda tüylerimi diken diken eden dünyanın en güzel şarkılarından biridir. Birbirini seven insanların, birbirini kaybetmelerinin çok kolay olduğu bir aşk tüneline girdiklerinden bahseder. Bunu sadece sözleriyle yapmaz. İçinde sanki 2-3 şarkı daha varmış gibi destansı havası, hem pastoral, hem kentli olabilen, her ikisine de eşit mesafeden bakabilen olağanüstü bilge bir şarkı Tunnel Of Love... "You've got to learn to live with what you can't rise above" dizesini yeryüzündeki hiçbir şarkıcı onun kadar karizmatik biçimde söyleyemez. 60'lardaki bir swing kulübünün dumanaltı huzurundan fırlamış gibi duran Two Faces'ın ardından bir başka efsane daha gelir. Brilliant Disguise... Bir keresinde onu dinlerken ağlamışlığım var. Ama o kadar düzgün ve dürüst bir ağlamaydı ki, sanırım hayatımda bir daha o şekilde ağlayamam. Şarkıyı bana ifade ettiği biçimde bundan iyi de anlatamam. Oysa onun hakkında "birini asla gerçekten tanıyamama üzerine yürek burkan bir şarkı" diyenler bile varmış. Dinlediğim vakit beni hem dik tutan, hem de o yüreğimi burkan olağanüstü bir gücü var. Hayatının aşkına yeniden aşık olmanın verdiği şeyle aynı.


Hazır Brilliant Disguise'ın hüzün bulutlarını dinleyenin tepesine koymuşken, üzerine bir de yağmur yağdırayım adlı Springsteen şarkısının adı ise One Step Up... Tarifsiz bir efkar, sessiz bir yoğunluk, muhteşem bir dinginlik. Onun hayal kırıklığıyla sonuçlanan Julianne Phillips ile evliliğine dönüp bakışını en fazla hissettiğim şarkılardan birisi. Peki ya When You're Alone'u ne yapacağız? "Aşk yok olup gidince kimse nereye gittiğini bilmez, ama gidince gitmiştir işte" demeye getirdiği sözler içeren When You're Alone, tıpkı One Step Up ve Tunnel Of Love'da olduğu üzere hayatının kadını Patti Scialfa'nın geri vokallerini içeren bir şarkı. Samimi bir bar ortamının çakırkeyif bir anına epik bir folk dokunuşunda bulunan bu şarkı, bana hep bu eşsiz albümün görkemli kapanışı gibi gelmiştir. Çünkü kapanışta yer alan Valentine's Day, albümde belki de en uzak kaldığım şarkı olmuştur. Birbiri ardına sıralanan, her biri diğerinin yoldaşı şarkılar arasında Valentine's Day nedense hep sönük kaldı. Onu da bu yüksek çıtanın altında kalan bir nazar boncuğu olarak gördüm. Evet, albüm bitti. Daha söylemediğim çok şey kaldığını hissediyorum. En gerekli gördüklerimi seçip son bir paragraf daha yazacağım sanırım.

Tunnel Of Love 9 Ekim 1987'de çıktı. Yani 30 yıl önce bu ay. Kapağında o her an motoru tamir etmek için arabanın altına girmeye hazır, ter içindeki Bruce Usta yerine, traş olmuş, üstü açık klasik arabasının kapısına yaslanmış jilet gibi bir patron var. Yani Tunnel Of Love hem müzik, hem de imaj olarak diğer Springsteen albümlerinden farkı. Ama bu onun Springsteen albümü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik bana göre en iyilerinden biri olduğu gerçeğini. Tunnel Of Love için "Marriage Bible" diye bir yorum görmüştüm. Doğruluk payı var. Sanıldığının aksine, evliliğinin bitmesi onu çok etkilemişti. Tam aşkı bulduğunu düşünürken aslında bir tünelde kaybolduğunu fark ederek biten evliliğinin anatomisini yapmıştı bu albümde. Gerçek aşkı Patti Scialfa da hep onun yanındaydı. Bruce Springsteen kariyeri boyunca hep yaşadıklarını, hissettiklerini tüm samimiyetiyle şarkılarına aktaran, üstesinden gelebildikleri kadar, gelemediklerinin de muhasebesini yapmaktan çekinmeyen dürüst bir adam. Hayatındaki böyle bir evreyi de görmezden gelemezdi. Zaten efkar ona çok yakışıyordu, Tunnel Of Love ile bunu muhteşem bir zerafete dönüştürdü. Working On A Dream albümünden bahsederken kurduğum o son cümleyi, aslında Tunnel Of Love'ın bu güçlü naifliğine istinaden kurmuştum. O cümle bu albüme aitti: "O benim Elvis'im!"

1. Ain't Got You
2. Tougher Than the Rest
3. All That Heaven Will Allow
4. Spare Parts
5. Cautious Man
6. Walk Like a Man
7. Tunnel of Love
8. Two Faces
9. Brilliant Disguise
10. One Step Up
11. When You're Alone
12. Valentine's Day

18 Ekim 2017 Çarşamba

Carla Bruni - French Touch


1967 Torino/İtalya doğumlu Fransız (aynen öyle), eski model, eski first lady, 2002'den beri de şarkıcı Carla Bruni, hayatını yazsan bir burjuva romanı olacak fırtınalı yaşamına şu sıralar sessiz sakin devam etmekte. 2008'den beri evli olduğu eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve eski erkek arkadaşı Raphaël Enthoven'dan olan oğlu Aurélien ile sürdürdüğü bu yaşamı, ara ara çıkardığı albümlerle renklendirmeye çalışıyor Bruni. Onun magazinel yönünden ziyade, müzikal özellikleriyle ilgilenen biri olarak çıkardığı dört albümü de dinlemişliğim vardır. Müzikle olan alakası, hızlı modellik zamanlarında Mick Jagger ve Eric Clapton ile yaşadığı gönül ilişkilerinden kalma değil. (Yılların top modeli olunca magazinden kopmak da zor oluyor tabii.) Annesi Marisa Borini bir konser piyanisti, üvey babası Alberto Bruni Tedeschi ise bir klasik müzik bestecisi ve icracısı. Modellik yıllarının ardından şarkı sözü yazmadaki yeteneğini fark edince müziğe yönelen Bruni, 2002 yılında ünlü Fransız müzisyen Louis Bertignac prodüktörlüğünde debut albümü Quelqu'un m'a dit'i çıkarıyor. Bunu No Promises (2007), Comme si de rien n'était (2008) ve Little French Songs (2013) izliyor. Hepsi aynı çizgide dingin, duru, elit albümler. Zaten benim için gelmiş geçmiş en iyi şarkılar arasında yer alan Quelqu'un m'a dit haricinde hiçbir Carla Bruni şarkısının adını bilmem. Ama onu dinlemek hep keyif verir.

Bu keyfin en önemli sebebi ise, Bruni'nin şarkılara karakter katan olağanüstü güzel sesi elbette. Buğulu, içten içe tutkulu, huzurlu biçimde yorgun, yer yer fısıltılı, her daim hüzünlü bu ses, dile getirdiği her şarkıyı seviyesi ne olursa olsun yükseltebilecek yapıda alaylı bir saflık, devasa bir sadelik taşıyor. İşte şimdi bu sesi French Touch adlı yeni albümünde duyma fırsatı yakalıyoruz. Her Carla Bruni albümü gibi birdenbire karşıma çıkmasının yarattığı sürpriz bir yana, tamamı coverlardan oluşan bir albüm olması keyfimi katlıyor. Çünkü bu billur gibi sesi Enjoy The Silence, Highway To Hell, Perfect Day, Miss You, Moon River gibi şarkıları söylerken duymak acayip zevkli. Üstelik yapımcısı da 16 Grammy ödüllü efsane isim David Foster olunca, müzikal kalite de kulağa olan hitabeti güçlendiriyor. Carla Bruni'nin eşsiz Depeche Mode klasiği Enjoy The Silence buluşmasıyla açılan French Touch, bu şarkıyı coverlamış onlarca kişi ve kuruma adeta cover dersi veriyor. Keza Jimmy Jazz ve Highway To Hell gibi hırçın rock kaplanlarını birer pop caz kedisine çeviren o zarif yorumlar insanı hoş bir gülümsemeye gark ediyor. Eski sevgili Mick Jagger'ın sözlerini yıllar sonra Miss You şarkısında yeniden yorumlamasını neye yormalı veya yormalı mı bilemiyorum ama 70'ler pop müziği ile latin ezgilerinin sarmaş dolaş olduğu bu yorum kesinlikle albümün parlak anlarından sadece birini oluşturuyor.

70'ler pop müziğinin kilometre taşlarından ABBA'nın The Winner Takes It All'unu ise şanson geleneğine yaslayıp, siyah beyaz bir filmin fonuna yerleştiren Bruni, country klasikleri arasında yer alan Stand By Your Man'i özüne çok fazla ters düşmeyen bir ustalıkla yeniden hatırlatıyor. Bir başka country emektarı Willie Nelson bestesi olan Crazy'yi yorumlarken ise bizzat Nelson'un kendi sesinden ve gitarından destek alıyor. Artık kaç kişinin ve grubun yorumladığını sayamadığımız Perfect Day'i bir de Carla Bruni'den dinlemek istediğimizde önce tipik bir şanson gibi başlayan, sonra o benzersiz nakaratında yükselerek kadınsı gücünü ortaya koyan şık bir yorumla karşılaşıyoruz. Kapanış ise 1961 tarihli Breakfast at Tiffany's film müzikleri arasında yer alan Henry Mancini bestesi Moon River ile yapılmış ki, filmde Audrey Hepburn'ün söylediği şarkıyı Bruni'nin sesinden dinlerken, gece Paris manzaralı küçük bir yangın merdiveninden şehre dolan hüznün her zerresi hissediliyor. Beş yaşından beri Fransız olan bir kadının İngilizce şarkılardaki bazı aksan farklılıkları kulakları tırmalamıyor, sanki okşuyor. Konsept, İngilizce şarkılara bir Fransız dokunuşu olunca bir şanson coverı duyamıyoruz. Ama keşke Bruni 12. şarkı olarak bir tane Fransız şarkısına da o dokunuşu yapsaymış demeden edemiyorum. Zira Fransızca ona ayrı yakışıyor. Umarım bu dokunuşlar son olmaz ve devamı gelir. Hatta bundan sonraki müzik kariyerini sadece coverlara ayırsa bile razıyım. Çünkü daha Carla Bruni'den tekrar duymak istediğim o kadar çok şarkı var ki...

1. Enjoy the Silence (Depeche Mode)
2. Jimmy Jazz (The Clash)
3. Love Letters (Sinéad O'Connor)
4. Miss You (The Rolling Stones)
5. The Winner Takes It All (ABBA)
6. Crazy (Willie Nelson)
7. Highway to Hell (AC/DC)
8. Perfect Day (Lou Reed)
9. Stand by Your Man (Tammy Wynette)
10. Please Don't Kiss Me (Anita Ellis)
11. Moon River (Henry Mancini)