9 Ağustos 2017 Çarşamba

Miranda Lee Richards - Existential Beast


1975 San Fransisco doğumlu Miranda Lee Richards'ı 2009 yılında çıkardığı Light Of X ile tanımış, bayılmış, takibe almıştım. Metallica gitaristi Kirk Hammett'tan gitar dersleri aldığı başta olmak üzere, maceracı ruhundan, kısa süren grup tecrübesinden, içtenliğinden, huzurlu ve hüzünlü müziğinden bahsetmiştim. 2001 tarihli The Herethereafter albümüne dönüp oradan da aynı keyfi aldıktan sonra 2016'daki Echoes Of The Dreamtime ile sessiz sedasız geri dönüşüne tanık olmuştum. Yeni albümü için 5-6 sene ara vereceğini düşünürken sürpriz biçimde hiç bekletmeden Existential Beast ile o büyülü folk rock dünyasına tekrar davet ediyor Richards. Dumanı hala üstünde olan Echoes Of The Dreamtime'ın benim için hala keşfedilmemiş koyları varken, Existential Beast ile yepyeni nefes alma alanları yaratan Richards, bu kadar kısa sürede yine güçlü bir albümle döndüğü için gerçekten mest etti. Albümleri arasında verdiği uzun aralardan sonra böylesi bir erken kavuşma, acaba acelecilik neticesinde bir vasatlığa yol açabilir mi düşüncesi yaratsa da, Existential Beast o oturmuş Miranda Lee Richards soundunu koruyan kalitede.

Tıpkı önceki üç albümü gibi Existential Beast de bir çırpıda içine almayan, dinleyicisinden zaman, emek ve konsantrasyon isteyen, bunlar gerçekleştiğinde sakladıklarını yavaş yavaş açığa çıkaran bileşenlere sahip. Aslında tarifsiz olan bu hissi dört albümünde de koruduğu için artık onun kötü bir albüm yapabileceğine de pek inanmıyorum. 70'leri anımsatan Ashes and Seeds ile tutuk bir açılış yapmasının bu sonucu değiştirmeyeceğini düşünüyordum, yanılmadım. Aslında Ashes and Seeds'in bence tek sorunu parlak bir nakaratı olmaması. Mesela albümün isim parçası Existential Beast de aynı tutukluktan muzdarip gibi görünüyordu. Oysa çok basit bir vokal nakaratıyla ve onun doğal getirisi sonucu yaratılan psychedelic atmosferle albümün en güçlü şarkılarından biri haline geldiğini görüyoruz. Kelt etkileri taşıyan modern ninniler Oh Raven ve Back To The Source, yaylıların desteğini alarak bu iki ninniye omuz veren Autumn Sun, albümün geleneksel ile çağdaş arasında salınan folk hüznüne bir dream pop tonu da katıyor ki, her dinleyişte bu ton kendi içinde renkten renge giriyor.


Psychedelic rock ve alt. country'yi birbirine yakın ölçütlerle seven bir dinleyici için mükemmel karışımlar olan Golden Gate, On The Outside Of Heaven ve The Wildwood üçlüsü kesinlikle anlatılmaz, yaşanır besteler. Lucid I Would Dream ise yine Richards'ın country bilincine dream pop zenginliği yüklediği, büyüsüne kapılan dinleyiciyi hamur gibi yoğurup istediği kıvama getirebilen bir başka şahane şarkı. Kapanıştaki 12 dakikalık Another World, yine iyi bir nakarata ve süresi itibariyle psychedelic dönüşümlere sahip olmayan düz bir folk şarkısı olarak hayalkırıklığı oluştursa da, açılış ve kapanış arasındaki diğer bestelerin olağanüstü birlikteliği ile olgunluğunu, kalitesini, karizmasını, gerçeklik ile rüyalar alemi arasında kurduğu dengesini çok iyi ifade ediyor. Yağmur gibi çiseleyen gitar melodileri, arka planda bir sürü farklı işler yapan keyboardları, hiçbir şeyi abartmayan bas ve davulu, Richards'ın bir müzisyen ve bir kadın olarak kimliğini yansıtan duru vokali bu şarkıları vücuda getiren başlıca yapıtaşları. Ve bu taşların hepsi kendi yerinde ağır.

Existential Beast, lirik açısından ise politik ve aktivist bir albüm. Yer yer 2016 başkanlık seçimlerine ilişkin izler görülüyor. Albüme adını veren şarkıyı yazarken izlediği bir Nelson Mandela biyografisinden etkilendiğini söyleyen Richards, yangınlarla boğuşan dünyaya nasıl barış gelebileceğine dair kafa yoruyor. Another World ile, memleketi California özelinde Amerikan politika sisteminin odak noktalarından birine barış yanlısı akustik pasajlar dile getiriyor. Golden Gate ve Oh Raven, güven duygusu konusunda nitelikli ve şiirsel kişisel gelişim özellikleri taşıyor. The Wildwood ise, Zimbabwe'de ulusal parkta yaşayan, Oxford Üniversitesi araştırmacılarının gözetimindeki 13 yaşındaki aslan Cecil hakkında. Kamuoyunda tanınan ve sevilen, ülkeye her yıl binlerce turist çeken Cecil'in 2015 yılında bir avcı tarafından önce okla yaralanmasını, 40 saat sonra da tüfekle öldürülmesini kendine has şiirsellik ve vuruculukta dile getiren Richards için, pastoral dünyanın içinde gizli böyle trajediler kadar o dünyanın kendi içindeki her türlü duygunun da karşılığı mevcut. O halde Existential Beast için, geçmişine, şimdisine ve geleceğine kendi karar vermiş, varoluşuna sınırları kesinleştirilmemiş anlamlar yüklemiş bir "yaratık" demenin hiç sakıncası yok.

1. Ashes and Seeds
2. The Wildwood
3. Lucid I Would Dream
4. Golden Gate
5. Back to the Source
6. Autumn Sun
7. Existential Beast
8. Oh Raven
9. On the Outside of Heaven
10. Another World

3 Ağustos 2017 Perşembe

Jim Jones and The Righteous Mind - Super Natural


90'larda Thee Hypnotics, 2000'lerin başında Black Moses, yine 2004-2012 arasında The Jim Jones Revue adlı gruplar kurup, onlarla yatıp kalkmış İngiliz Jim Jones, 2017 sularında bu kez Jim Jones and The Righteous Mind ismiyle beş kişilik bir geri dönüş yaşıyor. Jim Jones adı bana yabancı gelmediğinden arşivlere baktığımda kendisiyle ilk The Jim Jones Revue'nün 2010 yılına ait Burning Your House Down albümüyle tanıştığımı ve çok beğendiğimi fark ettim. Garage rock ve hard blues rock olarak özetlenebilecek, ama detaylarında punk ve blues karışımı olarak "dirty blues" şeklinde adlandırılan alt tür ile sıkı fıkı, hatta bazen gothic rock sınırlarına dayanan sert bir müzik yapan grup, böylece alternative country ve punk blues gibi heyecan yaratan buluşmaların hakkını teslim ediyor. Rock & roll, blues ve country'nin bu tip modifiye edilişindeki tehlikelerin farkındalığı belli bir tecrübe gerektiriyor. Bu tecrübenin Jones'ta mevcut olduğunu şimdiye kadar anlayan anlamıştır. Anlamayan varsa, bu yeni oluşumun ilk meyvesi olan Super Natural ile anlayacağını düşünüyorum.

Albümü açan Dream, muhtemelen albüm için verilen country, blues gibi etiketleri gören naif dinleyiciyi duvardan duvara vurmak suretiyle yara bere içinde bırakacaktır. Daha ilk şarkıdan bu dinleyiciye tamam mı, devam mı seçeneğini sunmak her yiğidin harcı değil. Albümdeki bu kaos atmosferini besleyen Base Is Loaded, Something's Gonna Get Its Hands On You, Heavy Lounge #1, Till It's All Gone gibi şarkıların garajdan çıkma punk blues, dirty rock & roll atarlanmaları dinleyip ısındıkça daha da güçleniyorlar. Ama arka arkaya gelen ve albümün yıldızlarını arttıran Aldecide ve Boil Yer Blood, bu şarkılara göre daha derli toplu duran (kaldı ki derli toplu durmamak grup için negatif bir özellik değil), stilize, karizmatik rock şarkıları olarak göz doldurur cinsten. Albümün iki yavaş şarkısından biri olan ve bir başka yıldız misali parlayan Shallow Grave, gerilim katan piyano dokunuşları, uyanıp üzerimize saldıracakmış gibi tehditkar gitarları, Jim Jones'un birden kadifeye dönüşmüş vokaliyle kendine has bir dokuya sahip.

Bir diğer yavaş şarkı olan kapanıştaki Everybody But Me ise Jones'un aynı kadifeliğine bu defa gerilimden ziyade kırılganlık katan piyano, slide gitar, organ, kontrbas destekli duruşuyla dikkat çekiyor. Zaten Jim Jones and The Righteous Mind kendini bas, gitar, davul eksenine hapsetmemiş, bunların oluşturduğu temellere başta piyano olmak üzere kararında country elementleri de serpiştirmiş, böylelikle pastoral tonlarını garaj hoyratlığı ile dengeleyen, dengelemek istemediği durumlarda da aynı dengeden çıkardığı özgürlüğünü kullanan bir müzik yapıyor. Özellikle Aldecide ve Boil Your Blood ikilisinde görülebileceği üzere modern rock formlarını bilindik rock yapılarına monte etmekte hiç sorun yaşamıyor. Kentli bir western ambiyansı oluşturuyor gibi görünseler de, kırda çamura batmış, garajda motor yağına bulanmış bu modern western anlayışının bir sürü emarelerini gururla üstlerinde taşıyorlar. Bu yüzden bana göre 2017'nin en iyi albümlerinden biri olan Super Natural, bu tuhaf karışımı deneyimlemek isteyenler için önemli bir başvuru niteliğinde.

1. Dream
2. Base Is Loaded
3. Something's Gonna Get Its Hands on You
4. No Fool
5. Aldecide
6. Boil Yer Blood
7. Shallow Grave
8. Heavy Lounge #1
9. Till It's All Gone
10. Everybody But Me

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Temmuz 2017)

The Mongrelettes - The Mongrelettes
Yıl: 2015 Yunanistan
Tür: Garage Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Never Come My Way"
Benjamin Booker - Witness
Yıl: 2017 ABD
Tür: Garage Rock, Indie Rock, Soul
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Right on You"
 
Božo Vrećo - Пандора
Yıl: 2017 Bosna Hersek
Tür: Ethnic, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Elma"
Beth Ditto - Fake Sugar
Yıl: 2017 ABD
Tür: Indie Pop, Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "In and Out"
 
Jain - Zanaka
Yıl: 2015 Fransa
Tür: Indie Pop, Pop, Afrobeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Heads Up"
 
311 - From Chaos
Yıl: 2001 ABD
Tür: Alternative Rock, Funk Rock, Reggae
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Amber"
 
Satan's Pilgrims - Siniestro
Yıl: 2017 ABD
Tür: Surf Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Siniestro"
Broken Social Scene - Hug of Thunder
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Indie Rock, Post-Punk, Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Halfway Home"
Haim - Something to Tell You
Yıl: 2017 ABD
Tür: Pop Rock, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Want You Back"
The Allergies - As We Do Our Thing
Yıl: 2016 İngiltere
Tür: Hip Hop/Rap, Funk, Breakbeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Blast Off (feat. Andy Cooper)"
Funkiwi's - Mundo roto
Yıl: 2017 İspanya
Tür: Alternative Rock, Funk Rock, Rap Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "El circo"
 
Nickelback - Feed The Machine
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Alternative Rock, Hard Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Every Time We're Together"
 
VA - Grand Theft Auto: Vice City, Vol. 4
Yıl: 2002 ABD
Tür: Pop Rock, Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Yes - "Owner of a Lonely Heart"
Adaline - Aquatic
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Commotion"
The Isley Brothers - Santana - Power of Peace
Yıl: 2017 ABD
Tür: Funk Rock, Soul, Latin Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Higher Ground"
Dua Lipa - Dua Lipa
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: Electropop, Dance-Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "New Rules"
 
Grained - Tunes From the Void
Yıl: 2017 Almanya
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Gasoline"
The Chain Gang of 1974 - Felt
Yıl: 2017 ABD
Tür: Synthpop, Pop Rock
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "Wallflowers"
 
Def Leppard - Slang
Yıl: 1996 İngiltere
Tür: Hard Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: Work It Out"
Fake Shark - Faux Real
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fairfax"
 

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Don Henley - The End Of The Innocence


2017 itibariyle 1947 doğumlu Don Henley 70 yaşına bastı. Onu çoğu insan Eagles grubundan, en çok da Hotel California'yı söyleyen adam olarak tanır. Pek bayıldığım bir şarkı değildir kendileri. Zaten Don Henley'yi ne Eagles, ne de Hotel California ile tanıdım. Vokal yapıp davul çaldığı Eagles ile 70'lerde ne uzayıp, ne de kısalan bir yeri olan Henley, 1982'de başladığı solo kariyeriyle çok daha derin, kişisel ve olgun işlere imza atmıştır kanımca. Beş albümden oluşan bu kariyerin üçüncü halkası olan 1989 tarihli The End Of The Innocence ile tanıdığım bu adamın önceki ve sonraki albümlerinden değil aynı tadı, hiç tat almamış olmayı neye bağlayacağımı bilemedim. Önemli de değildi. Kendisine hakaret gibi olacak belki ama, sanki Don Henley, birgün The End Of The Innocence'ı yapsın diye müzisyen olmuş, yaptıktan sonra da misyonunu tamamlamış bir müzisyen gibi göründü hep bana. Keşke diğer albümlerini de sevseydim diye düşünmedim. Çünkü bu albüm o kadar doyurucu, renkli, efkarlı, kuvvetliydi ki, inişleri çıkışlarıyla, parlak ve ufak tefek sönük anlarıyla 50 dakikalık bir film gibiydi.

Dönemin en popüler yapım şirketlerinden biri olan Geffen'den çıkan 10 şarkılık The End Of The Innocence, Henley'nin en kaliteli albümü olduğu kadar, en çok satan albümü de oldu. Rolling Stone dergisi tarafından "Tüm Zamanların En İyi 500 Albümü" listesinde yer buldu. Albümün isim parçası ile Grammy kazandı, Rolling Stone, Grammy vs. hiç itibar ettiğim isimler değildir. Ama bir şekilde bu albüme hak ettiği itibarın kazandırılması da insanı mutlu ediyor. Bu kaliteyi elde etmek için özenli bir prodüksyon, iyi yazılmış şarkılar ve yine dönemin çok önemli isimlerinden oluşan zengin konuk listesi halkayı tamamlıyor. İlk şarkı The End Of The Innocence, Henley / Bruce Hornsby ortak bestesi ve Hornsby'nin şırıl şırıl piyanosuyla birçok duygunun yaşanacağı albümün kapılarını aralıyor. Aslında bu kapı aralama benzetmesini albüm için yapabileceğimiz gibi, şarkının kendi bütünlüğünde de ele alabiliriz. Her şarkı kendi kapı ve pencerelerine sahip. Belli bir Don Henley tarzı olmadığı için, The End Of The Innocence'ın Bruce Hornsby şarkılarına çok benzediğini biliyoruz. Ama bu rahatsızlık vermiyor. Çünkü o piyano, etrafını yine Hornsby'nin çevrelediği keyboard atmosferi, efsane cazcı Wayne Shorter'ın soprano saksafon dokunuşları ve Henley'nin yumuşak sesi şarkıyı bulutların üzerinde gezdiriyor.


New York Minute'te piyano ve keyboardu David Paich, davulu da Jeff Porcaro çalınca, yani Toto'nun kemik kadrosundan iki isim olunca şarkının da Toto şarkılarını andırması kaçınılmaz. Ama Henley'nin vokali bu kentli balada kendi karakterini vermiş denebilir. Her şarkıda karakterden karaktere geçen Henley, albümdeki 6 şarkının yazımında kendisine omuz veren gitarist Danny Kortchmar'ın ağırlığını koyduğu I Will Not Go Quietly'de bu kez sert yapıyor. Guns'n Roses'ın tozu dumana kattığı yılları göz önüne alırsak, şarkıdaki Axl Rose geri vokalinin önemi bir kat daha artıyor. Ama onunla veya onsuz, I Will Not Go Quietly albümün en sert ve dinamik şarkısı olarak altın değerinde. Bir başka parlak an olan Shangri-La'da birçok efsane isimle çalışmış isimsiz stüdyo müzisyenleri yanında, vokal grubu Take 6 ve Neville Brothers'tan Ivan Neville başta olmak üzere müthiş bir geri vokal desteği dikkat çekmekte. Reggae ritmiyle sevimli mi sevimli Little Tin God, seslerini beğendiğim iki blues/pop rock kadını Edie Brickell ve Melissa Etheridge'in vokallerde yer aldığı, bana şimdilerin Ryan Adams şarkılarını anımsatan Gimme What You Got ile yolculuk sürüyor.

Misafire doymayan albümdeki bir başka şarkı olan If Dirt Were Dollars, az duyulsa da Sheryl Crow geri vokalinden sebeplenen modern bir blues rock örneği. How Bad Do You Want It? ile pop rock, The Last Worthless Evening ile soft rock türünün kaliteli numunelerinin yer aldığı albümün finalini yapan The Heart Of The Matter'ın Tom Petty bestelerine benzemesinin nedeni ise, şarkıyı Henley ile birlikte yazan Tom Petty and The Heartbreakers gitaristi Mike Campbell'in gitar ve keyboard olarak varlığı. The End Of The Innocence ile başlayıp The Heart Of The Matter ile sonlanan albüm, başladığı gibi diri bir hüzünle bitiyor. Türlü türlü duygular yüklenmiş şarkıların birbirinin yerini alışı, sonra diğerine terk edişi, yeni başlayanın bir öncekinden izler taşıması ve hepsinin kırılgan ama bilinçli Don Henley sesiyle kendilerini ifade edişleri neden tüm zamanların en iyi 500 albümünden biri olduğunu kanıtlıyor adeta. 89'da çıkan albüm, efsane haline gelecek bu zaman dilimine, yani "Masumiyetin Sonu"na kendi iç hüznü ve çeşitliliğiyle görkemli bir veda niteliğinde. Don Henley, 42 yaşında yaptığı bu albümdeki enerjiyi ve olgunluğu bir daha hiç bulamadı. 70 yaşından sonra da bulamaz. Ama onu zamansız ve yaşsız olarak insanlara hatırlatacak bir albümü var.

1. The End of the Innocence
2. How Bad Do You Want It?
3. I Will Not Go Quietly
4. The Last Worthless Evening
5. New York Minute
6. Shangri-La
7. Little Tin God
8. Gimme What You Got
9. If Dirt Were Dollars
10. The Heart of the Matter

22 Temmuz 2017 Cumartesi

The Legends - Over and Over


İsminden sanki 4-5 kişilik bir grupmuş gibi manalar çıkarılması kaçınılmaz The Legends, aslında İsveçli Johan Angergård’ın tek kişilik projesinden ibaret. Üstelik yapımcı/müzisyen Angergård’ın bundan öncesinde Club 8, Acid House Kings, Poprace adında, bu kez tek kişilik olmayan başka projeleri de mevcut. 2009 tarihli Over and Over albümü, Angergård’ın The Legends adıyla kaydettiği dördüncü albüm. Tüm bu saygı duyulası müzikal geçmiş shoegaze, noise pop, new wave, dream pop etiketleriyle fişlenmiş. Over and Over’ı dinleyene kadar geçmişinden haberim yoktu. Hala da yok. Bahsi geçen türde müzik yapanlarla pek içli dışlı olmadım. Olmaya kalktığımda da boyumun ölçüsünü aldım. Sağlam ellerde destansı bir atmosfer içinde sizi oradan oraya savuracak, duygu namına ne varsa hepsini film şeritleri haline getirecek kudrette etiketler bunlar. Lakin o sağlam ellerin pek azına denk geldiğim için fazlaca ters tepme yaşadım. Ama arada bir The Legends benzerlerine rastladıkça “dream” müziğe olan inancınızı hepten yitirmiyor, o kulvarda da ruhunuza hitap edecek şeyler olduğunu hissederek mutlu olabiliyorsunuz.
 
Noise pop altyapının veya dream pop altyapının üzerine noise veya dream unsurları yerleştirilmesinden ötürü “Dream Punk” bir melezlik elde edildiği birkaç emek isteyen şarkı yanında, Monday to Saturday ile hüznünü dipten koruyan bir neşe, Heartbeats ile o hüznü biraz daha belirginleştiren bir tembellik, Turn Away ile o hüznü iyiden iyiye “rüya”laştıran bir içtenlik taşıyor Angergård müziği… Hele bir Jump var ki, şu feleğini şaşırmış yaz meteorolojisinde hınzır bir DJ’in eline geçse, ortalama bir remiksle dans pistlerinin tozunu atar. Fakat her ne kadar merak edilse de böyle şarkıların en iyi versiyonu remiks görmemiş ham halleridir. Jump’ın o naif duruşuna zarar gelsin istemezsiniz. Angergård’ın sözü edilen bu etiketleri çok iyi okuduğunu anlamak için kahin olmanız gerekmez. Sonic Youth’dan ve ambient müzikten hoşlandığını da kendi kısır müzik bilginizden çıkarabilirsiniz. Albümü açan You Won ve kapayan Touch’un tuttuğu giriş ve çıkışın sağlamlığı da Over and Over’ı bir sürü benzerinden ayrı bir yere koymanıza yeter. Bir de içinde “dream” ifadesi olan her albüme gerektiğinden biraz daha özen ve dikkat vermeniz, önyargıları biraz daha arkalara atmanız yönünde hoşgörü sağlayabilir. O zaman Angergård’ın bazı şarkılardaki garajdan gelen sesler arasından sivrilen, kırılgan ifadesi hiç bozulmayan yumuşacık vokalinin samimiyeti daha zahmetsiz anlaşılabilir.
 
1. You Won
2. Seconds Away
3. Always the Same
4. Monday to Saturday
5. Heartbeats
6. Dancefloor
7. Turn Away
8. Recife
9. Over and Over
10. Jump
11. Something Strange Will Happen
12. Touch

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Funkiwi's - Nadie al volante


Şubat 2012 yılında, Valencia dolaylarında çeşitli gruplarla müzik yapan 8-9 müzisyenin nasıl olduysa tek çatı altında toplanmaya karar vermesi sonucu oluşan Funkiwi's, üçüncü albümleri Mondo roto'yu da Nisan 2017'de çıkardı. Ben de onları bu albüm sayesinde tanıdım. Alternative rock ile funk + hip-hop buluşması gerçekleştirmelerinden ötürü kısa sürede kanım kaynadı. Acaba önceki iki albümde nasıl takılmışlar diye bakma ihtiyacı hissettim. 2014 tarihli ilk albüm Sírvase su copa aquí, kendine daha funk, daha hip-hop biçimde bir yol belirlemiş, adeta canlı dinliyormuş gibi bir atmosfer yaratmıştı. Ama asıl tokadı, 2015 yılına ait ikinci albüm Nadie al volante'den yedim. Grubun bileşenlerini oluşturan funk, hip-hop, rock (arada bir de reggae) türleri tek vücut halinde nefis şarkılarla bütünleşmiş, funk coşkusu ete, kemiğe, kafaya, göze büründürülmüş, hem yerinde duramayan, hem de durduğu yerden hiç kımıldamayan bir istikrar sergilemişler.

Nasıl olduysa tek çatı altında toplanmışlar dedik ama nasıl olduğu çok belli. Farklı gruplarda olup da tek seferliğine jam yapmış olsalar bile gaza gelip Funkiwi's'i kurmuş olabilirler. Nadie al volante ile de zirveye ulaşmışlar adeta. O kadar eğlenceli ve enerjik bir sound ki, dinleyeni çaldıkları kulübe sokup orada ter içinde bırakıyorlar. Gitarı, bası, davulu, nefeslileri, vokali her bir unsuru kendi şovlarını yaptıkları gibi, kolektif bir hava da yakalamasını biliyorlar ki, zaten bu karışımın en keyif veren yanı da o kolektiflikten ortaya çıkan dinamizm. Uzun zamandır karşıma albüm bazında İspanyolca kaliteli rock, funk, pop vs. çıkmadığı için soğukluk hissediyordum. Ama Funkiwi's, cıvıl cıvıl müziklerine ayak uyduran tempolu vokal tarzıyla da ekstra bir ritim kazanıyor. Farklı vokalistlerin yarattığı çeşitlilik, kimi zaman rap yapılması, pek sık olmasa da soul dokunuşları, işin müzikal cümbüşünün altında kalmamaya çalışıyor. O cümbüşe renk katıyor.

Ladrón, ¿Hasta Cuándo?, Entre Barrotes, Grito a la Tierra, Funkiwi's in da House, 4ª Dimensión gibi benim şimdilik favorilerim olan şarkıların coşkusu, kısa süreliğine diğerlerindeki detayları görmemi engellemiş olabilir. Ama Ritmo Hostil'in o tatlı funk/reggae/ska karışımı tadı, El Mundo Es Nuestro'nun tropik latin esintileri, jazz funk olarak başlayıp punk olarak devam eden, sonra tekrar başlangıçtaki tonuna geri dönen kapanıştaki Teletranspórtate'nin ustalığı görülmeyecek gibi değil. Zaten albümü şarkı şarkı değerlendirmek bile tuhaf geliyor. Sanki kendi içinde değişip dönüşen tek bir şarkı çalıyorlarmış gibi bir bütünlük hakim. Her şarkıda o canlı müzik duygusu var. Aynı anda birkaç türe göz kırpan uçarılık, kendi iç disiplininin bilincindeki bir funk rock olgunluğuyla çok iyi dengeleniyor. Albümün bir sürü lokomotifinden biri olan Funkiwi's in da House'taki o 90'lar Red Hot Chili Peppers lezzeti, aslında bu karışımların zamansızlıklarını en iyi ifade eder nitelikte. Yine de son albüm Mondo roto'daki sertliği, Nadie al volante'deki yumuşatma becerisi Funkiwi's'in gerçek kimliğini yansıtıyor diye düşünüyorum.

1. Ladrón
2. Grito a la Tierra
3. A Todo Groove
4. ¿Hasta Cuándo?
5. Ritmo Hostil
6. Entre Barrotes
7. Funkiwi's in da House
8. El Mundo Es Nuestro
9. 4ª Dimensión
10. Teletranspórtate

5 Temmuz 2017 Çarşamba

311 - Mosaic


1988 yılında Omaha'da solist Nick Hexum'un bodrumunda kurulan 311 (three eleven), takvimler 2017'yi gösterdiğinde 12 albümü devirmiş bulunuyor. Artık adamlarda nasıl bodrumlar varsa, oradan çıkınca adım adım şöhrete kavuşuyorlar. Gerçi 311, Amerika dışında öyle aman aman şöhretli bir grup sayılmaz. Yine de kendi çaplarında önemli hayran kitleleri mevcut. 12 albüme kadar dağılmadan bu günlere gelmek kolay değil. Başta dört kişi olarak başlasalar da kısa sürede bir kişi takviye ile beşli olarak yollarına devam etmişler. İlk yıllarında sadece 1-2 eleman değişikliği yaşamışlar. Ama Hexum, Chad Sexton (davul, perküsyon, programming) ve P-Nut (bas) üçlüsü baştan beri grubu sürüklemişler. Müzikal olarak alternative rock, rap rock, funk rock, reggae rock, alternative metal, funk metal şeklinde uzattıkça uzatılabilecek bir perspektifleri var. Hepsinden biraz biraz, en çok da alternative rock ile reggae'nin buluşmasından serinletici, bazen de gayet gaz verici şarkılar üretmişlikleri var. İşin içinde reggae olunca, yaz mevsimiyle birlikte anıldıkları çok oluyor. Hatta çağdaşlarından farklı olarak bazı şarkılarında fazla derine dalmadan progressive takıldıkları da görülmüştür.

12 albümleri arasından sadece 2009 tarihli Uplifter'ı baştan sona dinlemişliğim, 2-3 şarkı dışında unutup gitmişliğim vardır. O 2-3 şarkı hangileridir onları da unutmuş olabilirim. 50 First Dates soundtrack albümündeki The Cure coverı Love Song dışında ismen hatırladığım bir şarkıları yok. Tabii atladığım onca albümleri arasında baştan aşağı iyi olan ya da içinde iyi şarkılar barındıranlar vardır. Ama 311 benim için hiçbir zaman takip edilesi bir oluşum olmadı. Belki psikolojik olarak onları nefret ettiğim Amerikan kolej kökenli uyuz pop punk güruhu ile özdeşleştirmiş olabilirim. Zira önceki bazı şarkılarından o tip bir negatif elektrik almışlığım var. Mosaic'e kulak vermem yönünde nasıl bir elektrik almışsam teşekkür ediyorum. Çünkü beğendiğim bir albüm oldu kendisi. Çocukluk, gençlik dönemleri ile ilgili bölük pörçük fikirlerim olduğu için, Mosaic bana gerçek bir olgunluk dönemi işi gibi geldi. 2017'de Public Enemy, John Mellencamp, Depeche Mode, Goldfrapp gibi devlerin bile birbirinden berbat albümlerle geri döndükleri günler yaşıyoruz. Bunu düşünürsem, Mosaic gibi geçmişten iyi dersler çıkarmış bir albümün önemi benim için biraz daha öne çıktı sanırım.

Albüm Too Much To Think ve Wildfire gibi iki enfes pop rock / reggae kırması şarkıyla başlayınca, güzel dakikalar geçireceğim yönünde oluşan fikirler, özellikle Extension, Inside Our Home, Hey Yo, The Night Is Young gibi diğer lezzetlerle perçinlendi. Aralarda Perfect Mistake, Face In The Wind, Days Of '88 gibisinden klasik alternative rock gazı içeren parçaların bünyede yaratması muhtemel Linkin Park türü zehirlenmeye karşı Island Sun, Places That The Mind Goes ve benzeri yumuşatıcılarla denge kurulmuş ya da kurulmaya çalışılmış. Şimdilik 17 şarkılık albümün 7 şarkı fazlası olduğunu düşünsem de, bu 7 şarkı da iyi kötü bir şekilde kendini dinletiyor. Çünkü sözünü ettiğim olgunluk emareleri onların kimi anlarına da sinmiş denebilir. Fakat geri kalan 10 şarkı bile Mosaic'i 2017'nin en keyif verici 100 albümü arasına sokuyor bence. Rock ve reggae'yi bu kadar hoş biçimde onlardan başka yan yana getiren başka bir grup bilmiyorum. Tabii duyduğum çok oldu ama hiçbiri kayda değer bir sentez oluşturamamış sıkıcı şeylerdi. Yaz mevsimine yakışan serinlikte olduğu kadar, tecrübenin verdiği ince enstrüman şovlarıyla bezeli rock kıvraklığıyla da yoğrulmuş Mosaic, tatlı sert güzellikleriyle iyi bir albüm.

1. Too Much to Think
2. Wildfire
3. The Night Is Young
4. Island Sun
5. Perfect Mistake
6. Extension
7. Inside Our Home
8. 'Til the City's on Fire
9. Too Late
10. Hey Yo
11. Places That the Mind Goes
12. Face in the Wind
13. Forever Now
14. Days of '88
15. One and the Same
16. Syntax Error
17. On a Roll

30 Haziran 2017 Cuma

Issız Ada Radyosu Arşivi (Haziran 2017)

Portugal. The Man - Woodstock
Yıl: 2017 ABD
Tür: Indie Pop, Psychedelic Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Easy Tiger"
Bei Bei & Shawn Lee - Year of the Funky
Yıl: 2017 Çin / İngiltere
Tür: Funk, Soul, New Age
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavasiyesi: "See You Again"
 
The Secret Sisters - You Don't Own Me Anymore
Yıl: 2017 ABD
Tür: Country, Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "King Cotton"
KARI - Wounds and Bruises
Yıl: 2013 Polonya
Tür: Art Pop, Indie Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "I Am Your Echo (feat. Modo Stare)"
The Akulas - Rustines
Yıl: 2017 Yunanistan
Tür: Surf Rock, Garage Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Special 230"
Husky - Punchbuzz
Yıl: 2017 Avustralya
Tür: Indie Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Punchbuzz"
Delays - Star Tiger Star Ariel
Yıl: 2010 İngiltere
Tür: Indie Pop, Indie Rock, Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rhapsody"
The Birthday Massacre - Under Your Spell
Yıl: 2017 Kanada
Tür: Gothic Rock, Synthpop
"F" Rate: 4/10
I.A.R. tavsiyesi: "One"
Hell Camino - Hell Camino
Yıl: 2017 ABD
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Dead and Gone"
Songhoy Blues - Résistance
Yıl: 2017 Mali
Tür: Funk Rock, Songhai Music, Afrobeat
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sahara"
Bananafish - VIV
Yıl: 2017 Rusya
Tür: Post-Punk, Dream Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Someone"
 
The Cold Stares - Head Bent
Yıl: 2017 ABD
Tür: Hard Rock, Heavy Blues Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Price to Pay"
Lorde - Melodrama
Yıl: 2017 Yeni Zelanda
Tür: Electropop, Art Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Homemade Dynamite"
Lindsay Buckingham Christine McVie - Lindsay Buckingham Christine McVie
Yıl: 2017 ABD / İngiltere
Tür: Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sleeping Around the Corner"
 
Rose Hill Drive - Mania
Yıl: 2017 ABD
Tür: Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Mania"
Omar Souleyman - To Syria, With Love
Yıl: 2017 Suriye
Tür: Dabke, Arabic Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ya Boul Habari"
Five Horse Johnson - Jake Leg Boogie
Yıl: 2017 ABD
Tür: Southern Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hard Times"
London Grammar - Truth is a Beautiful Thing
Yıl: 2017 İngiltere
Tür: Indie Pop, Dream Pop, Art Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Who Am I"
 
Ünlü - Son Defa
Yıl: 1996 Almanya / Türkiye
Tür: Hard Rock, Pop Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Estarabim"
Michael Jackson - Thriller
Yıl: 1982 ABD
Tür: Pop, Soul, Funk, Disco
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Billy Jean"

23 Haziran 2017 Cuma

KARI - I Am Fine


Świnoujście/Polonya doğumlu Karolina Bis ya da Kari Amirian, 13 yaşında müzik okumak üzere Varşova'ya taşınmış ve Polonya'nın en köklü müzik okulu olan Fryderyk Chopin University Of Music'ten mezun olmuş bir müzisyen. İlk stüdyo albümü olan Daddy Says I'm Special'ı 2011'de çıkararak müzik dünyasına adım atan Kari, bu albümle yine ülkesinin prestijli müzik ödüllerinden, aynı zamanda mezun olduğu okulun adını taşıyan Fryderyk ödüllerinde "Yılın Debut'u" kategorisine aday gösterilmiş. Ardından ülkesi ve bazı Avrupa ülkelerinin indie müzik festivallerinde çıkması için davetler almış. Buralarda gösterdiği performanslar neticesinde ardına iyi bir rüzgar alınca 2012'de müzik yapımcısı ve Modo Stare adlı grubun lideri Jon Headley ile çalışmak üzere İngiltere'ye gitmiş. Burada Jon Headley ile birlikte John Pullan, Callum Harvie ve Chris Headley'den oluşan bir takımla ikinci albüm Wounds and Bruises'i 2013 yılında çıkarmışlar. Albüm bir takım işi olduğundan, KARI şeklinde bir isim değişikliğiyle piyasaya sürülmüş. Olay Polonya'dan Britanya'ya taşınınca indie manada popülaritede ve hayran kitlesinde bir miktar artış da kaçınılmaz olmuş.

Daddy Says I'm Special'ı henüz dinlemedim. Ama Wounds and Bruises'i çıktığı sene dinlediğimi hayal meyal hatırlıyordum. Tekrar somutlaştırmak adına bu albüme geri döndüğümde indie pop/folk, ambient, trip hop ve deneysel elektronik türlerinin buluşmasından meydana gelmiş kaliteli fakat zahmetli bir albüm olduğuna dair o zamanki düşüncelerimde bir değişiklik olmadığını fark ettim. Bu saydığım tür buluşmasına kısaca "art pop" denmesindeki mantık da işin zahmetli kısmını oluşturuyor. Güçlü, ruhani, aynı zamanda kırılgan ve melankolik bir albüm olmasından ötürü Wounds and Bruises genel olarak pozitif yorumlara nail olmuştu. Peşinden çıktığı Avrupa turnesi de grubu ve Kari'yi indie camiaya iyice kabul ettirmişti. Ama benim için albümün yoğunluğu biraz fazla art pop içerdiği için kekremsi bir tat bırakmıştı. O yüzden kendisiyle dostça vedalaşıp ayrıldık ve kendisinden bir daha haber almadım. Ta ki, tesadüfen 9 Haziran 2017 tarihli yeni albüm I Am Fine'a rastlayana kadar. Aradan geçen 4 yılın Kari üzerindeki bana göre çok olumlu etkilerini görüp mutlu oldum. Tekrar beraber olduğumuzu ve bu kez daha uzun süreceğini hissettim.


Bu olumlu etkileri açarsak, Wounds and Bruises'a nazaran benim için artık daha dinlenebilir bir indie/dream pop soundu ve daha kolay adapte olunan tarzda şarkılar mevcut. Bu iki türün birbiriyle yakınlaştığı şarkılara ayrı bir ilgim var. Ne iddiasız, yavan bir indie pop, ne de rüyaya dalıp vasatlaşmış dream pop... İkisinin buluşması bir ayağı gerçeğe, diğeri rüyaya ait olduğu vakit tadı bir başka oluyor. Tabii kötü şarkılarda istediği kadar iki farklı ayağı olsun, bir halta benzemez o ayrı. Ama I Am Fine gösteriyor ki, Kari Amirian bu kaynaşmayı çok iyi şarkılarla perçinlemiş. Açılışı yapan Runaway, hemen arkasındaki Talk To Me, Sirens, War gibi şarkılar, hemen hemen hepsi için aynı övgülerde bulunacağım renkte, karakterde ve lezzette. Onlar sayesinde yaşama sevinci ve hüznü aynı kapta karıştırıp önümüze bu lezzeti koyması, bir dinleyici olarak benim nazarımda adeta Kari'nin yeniden doğuşu gibi. Bu dinlenebilirlik ve kolay adaptasyon kesinlikle bir basitlik olarak görülmemeli. İşin içinde "pop" kelimesi varsa, önüne pekala "art" koymadan da kaliteli birşeyler yapılabileceğini göstermesi önemli.

Tabii Jungle Boy, Glow ve Reason'dan oluşan ayrı bir grup var ki, onların olayı da ayrı bir hoş. Orta tempo kıvraklığıyla, vokal dizaynlarıyla inceden Afrika ezgileri, ritmleri ve coşkusu barındırmaları albüme çeşni katıyor. Popun önüne "art" koymuyor dedik ama, burada popüler bir bakış yanında bazen kırıntılarla, bazen külçelerle desteklenmiş bir farklı pop bilinci var. Kimi buna sanatsal pop der, kimi ise sadece farklı. Kari'nin geçmişine dair izleri de yeni albümde bu sayede sürebiliyoruz. Mesela Tammy'nin progressive pop demeyi sevdiğim duruşu bir örnek. Kapanıştaki yaklaşık 8 buçuk dakikalık Unanswered'ın tutku dolu epik kimliği de keza öyle. Polonya doğumlu olmasına rağmen, müzikal anlamda İngiliz sayılabilecek Kari, yine müzikal ve vokal anlamında Lykke Li, Stina Nordenstam, Björk, Junip gibi İskandinav kadınlarına daha yakın bir duruş sergiliyor. Çok ayrıksı bir vokali yok. Ama bu saydığımız isimlerin de yok. Onlar tıpkı Kari gibi seslerini yaptıkları müzik ile birlikte yoğurmakla kendi yollarını çizmiş isimler. Çok büyük ihtirasları olamayan, fırtınalarını kendi içlerinde yaşayan, iddiasızlıklarıyla iddialı, "ben böyle gayet iyiyim" diyebilen pop sanatçıları.

1. Runaway
2. Talk to Me
3. Jungle Boy
4. Sirens
5. Birds of Paradise
6. Tammy
7. War
8. Glow
9. Volcano
10. Reason
11. Unanswered