* Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2020 Cumartesi

Cruyff In The Bedroom - Ukiyogunjou


1998'de kurulan Japon shoegaze dörtlüsü Cruyff In The Bedroom, 4. albümleri Ukiyogunjou'u çıkarmış bulunuyor. Kendilerini sanki 4 albümdür tanıyormuş gibi konuşuyor olabiliriz ama işin aslı öyle değil. Böyle tuhaf isimli grupları öyle müzik marketlerde veya popüler internet sitelerinde bulamıyorsunuz. Kulakları tesadüflere emanet etmekte her zaman fayda vardır. İsmin bıraktığı imajlara istinaden kendilerini daha önce rastlamış ve dinlemiş olduğum  Someone Still Loves You Boris Yeltsin, Clap Your Hands Say Yeah, ...And You Will Know Us by the Trail of Dead, Natalie Portman's Shaved Head, The Tony Danza Tapdance Extravaganza, Breakdancing Ronald Reagan, I Was a Teenage Satan Worshipper gibi ucube isimlere sahip kıytırık ötesi gruplardan sanmamın özürü yok. Keşke daha derinlikli bir isim bulsalarmış kendilerine. Neyse ki kaliteli shoegaze, önyargıları yerle bir etmeye birebirdir. Cruyff In The Bedroom da o güce sahip kaliteli bir grup anladığım kadarıyla. Zira ilk üç albümü dinlemeden konuşuyorum.

Albüme adını veren Ukiyogunjou ile açılış yapan albüm, şayet bu şarkıyla bir mağaza açılışı yapsaydı değil müşteri, çevrede beleş suşi yemek için bekleyen ahaliyi bile kilometrelerce öteye kaçırabilirdi. Ama ardından gelen Cry durumu düzelttiği gibi, shoegaze yoğunluğundan dolayı Japon olduğunu anlayamadığım bir vokal tarafından seslendirilen bu şarkı yüzünden Cruyff In The Bedroom'u başka bir memleketten sanmama yol açtı. Hatta birtakım önyargılarımdan ötürü (ki bunlar çok fazla saçma sapan Japon bayraklı rock örneği dinlemiş olmamdan kaynaklı istem dışı önyargılardır) Sasasihikari gibi tempolu, yoğunluklu ve tutkulu bir şarkıyı Japon bir gruba yakıştıramama durumu yarattı. Lâkin shoegaze'de fonetik aranmaz. Arada ömür törpüsü şarkılara rağmen, yer yer trash metal aşinalığı yaratan sert gitarların fonuna sürekli tekrarlardan ötürü hipnotik etkiler yaratan yumuşak gitar melodilerini dantel misali işleyen grup, shoegaze'in en nitelikli örneklerinden birine adını yazdırmış görünüyor.

Adı geçen Cry ve Sasasihikari yanında, Mirawii Carnaval, Sadness Madness, I See The Moonlight, Loves and Lights hem bu özellikleri taşıyan, hem de albümün en iyileri olarak gördüğüm ve hiç beklemediğim yoğunluğa sahip şarkılar. Öyle ki, Mirawii Carnaval'ın tekdüze vokalinin ve sürekli yinelenen gitar melodisinin bir süre sonra ne zaman yön değiştireceğini beklemenin sıkıntısına rağmen, asıl meselenin bunun yön değiştirmeyecek olduğunu anlamak bile bir deneyim. Melodik pop rock kılığına girmiş bir shoegaze şarkısının nasıl olduğu da yaşayarak öğreniliyormuş. Gerçi benim aklım hâlâ Sasasihikari'de! Japon yapmış geyiği yapmak istemiyorum derken, aslında yapmış olacağım. İyisi mi yapmış olayım da kurtulayım. Yaklaşık 6 dakika olup da bana bir çırpıda bitmiş gibi gelen şarkılardan biri ki, böylelerine taparım. Bazı kaynaklarda dört kişi olarak görünmelerine rağmen fotoğraflarda neden üç kişi göründüklerini anlayamadım. Dinlerken uzun bir süre Japon olduklarını anlamamışken, kaç kişi oldukları kimin umurunda!

1. Ukiyogunjou
2. Cry
3. Yasasihikari
4. Loves and Lights
5. Quruttacekaij
6. The Colour Is Blue
7. Sadness Madness
8. I See the Moonlight
9. Mirawii Carnaval
10. Rain Me
11. Last Night in Antwerp

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Nothing's Carved In Stone - Silver Sun


Hidekazu Hinata (bass), Takanori Ohkita (davul), Taku Muramatsu (vokal, gitar), Shinichi Ubukata (gitar) adlarına sahip, arka arkaya okunduğu vakit insanda Japonca'yı söktüğü duygusu uyandırabilecek dört emo görünümlü Japon müzisyenden kurulu Nothing's Carved In Stone, haklarında hiçbir bilgi yahut önyargı olmadan dinlendiğinde bildiğin Amerikan alternative rock ya da pop rock gruplarından biri izlenimi veren bir oluşum. Ocak 2009'da kurulmuş ve aslen gitarist Shinichi Ubukata'nın solo projesi olarak bilinmekte. Silver Sun grubun üçüncü albümü. Bildiğin Amerikan alternative rock ya da pop rock gruplarından biri dedik ama birçoğundan daha yetkin olduklarını az da olsa hissettim diyebilirim. Zaman zaman elektronik altyapı desteği alarak işin alternative ve pop tarafından epey bir gürültü çıkarmalarına karşın, dikkatimi çeken en önemli özellikleri enerjilerini akıttıkları ve mainstream yöntemleri kendi progressive algılayış biçimleriyle iyi kaynaştırdıkları bazı şarkıları oldu.

Spirit Inspiration ile daha açılışta bence voleyi vuran grup, emo görünüşlerini teyit eder gibi bazen nefretin ötesinde duygular beslediğim pop punk kokular yaymaya yeltenseler de, bu dezavantajı şık doğaçlamalarla kapatabiliyorlar ki biz buna "progressive sandviç" diyoruz. (O "biz" kimsek artık!). Anlatmak için bu kadar debelendiğim şarkının adı Spirit Inspiration. Devamı da Terminal, PUPA, Red Light, The Big Chill diye emprovize ile bilindik şablonlar arasında gidip geldikçe, alternatif manada az da olsa fark yaratan ya da yaratmaya çalışan bir grup dinlediğiniz fikrine yakınlaşabiliyorsunuz. Ama mesela hiçbir bilgi sahibi olmadan gruptan Sequel şarkısını dinlerseniz onları kafadan bir dream popçu bile sanabilirsiniz. Zaten o da numunelik. Az sayıda Japonca, çok sayıda İngilizce şarkıyla komşuları rahatsız etmeye kararlı Nothing's Carved In Stone dörtlüsü, J-Rock'tan kalma bazı ucuz alışkanlıkları da taşımasına rağmen eline yüzüne bakıldığında tiksindirmeyecek, lakin şimdilik çok yüksek mevkilere de gelemeyecek müzikleriyle iyi niyetlerini sergilemişler. Ben de sergiden kalma izlenimlerimi aktarayım dedim.

1. Spirit Inspiration
2. 白昼
3. PUPA
4. Advance Forward
5. Terminal
6. Red Light
7. The Big Chill
8. Inside Out
9. Scarred Soul
10. Sequel
11. Pride
12. The Silver Sun Rise Up High

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Tomoyasu Hotei - Electric Samurai


Soundtrackler arasında rutin devriyemi atarken çok sevdiğim Kill Bill albümünün artık resmi teması olan Battle Without Honor Or Humanity'nin sahibi Tomoyasu Hotei'yi ıskaladığımı fark ettim. Bu şarkının hangi albümünde yer aldığını bulmak için araştırma yaparken de kendisinin 20'nin üzerinde albüm sahibi, an itibariyle 50 yaşında rockçı bir ağabeyimiz olduğunu öğrendim. Ben de direk kendisinin diskografisine dalıp başka inciler saklıyor mu diye bakmak istedim. Ulaşabildiğim 10-12 albümü (biraz da sardıra sardıra) dinledikten sonra elimde Doberman (2003), Battle Without Honor Or Humanity'nin de bulunduğu Electric Samurai (2004) ve Monster Drive (2005) albümleri ile başka albümlerinden birkaç şarkı dışında birşey kalmadı. Ben de bu üç albüm arasından içinde beni bu araştırmaya iten sebebin yer aldığı Electric Samurai'yi seçtim.

Tomoyasu Hotei, 1962 Takasaki, Japonya doğumlu bir gitarist, besteci, şarkıcı, yapımcı ve oyuncu. Dört filmde yer almış ve bunlardan biri de 2002 tarihli bir yeniden çevrim olan New Battles Without Honor and Humanity adını taşıyor. Kendisinin o kadar albümünü dinledikten sonra vardığım en kabaca izlenim, kendisinin Japonya'nın Joe Satriani'si, Santana'sı, Brian Setzer'ı veya Asım Can Gündüz'ü olduğu yönündeydi. Usta bir virtüözden beklenen ne varsa kanının son damlasına kadar albümlerine akıtmış olan Hotei'nin tek sorunu belki de kendine özgü bir sounda sahip olmayışı. Bazıları için bu çok da önemli değildir. Satriani bin yıllık rock tarihinde yapılmamış ne yapmıştır mesela? Fakat Santana gibi klasik rock müziğe bazı latin örf ve adetlerini süper biçimde eklemiş duayenler akla geldikçe neden Hotei de kendi kültüründen esinlenip "unique" bir müzik elde edememiş diye sormadım değil. İsmen biryerlere samuray, ninja, yakuza, ikebana sıkıştırmakla olmuyor. Gerçi şu J-Pop veya J-Rock yavanlığı akla gelince buna da şükür. Yine de Satriani örneği ile tekrardan karşılaştıracak olursak, haklı biçimde kültür mültür uğraşamam diyen bir müzisyenin bunca albümden çok daha bayrak işler çıkarmasını beklerdim. Bana uyanlar bana yetmedi çünkü.


Yukarıda eşgallerini verdiğim Hotei albümleri, onun müziğine vakıf olabilmek için yeterli sayılır. Electric Samurai'de benim için onu özel kılan Battle Without Honor Or Humanity'den başka şeyler de oldu. Kill Bill efsanesinin şanına yakışan bu parçanın iki farklı kısa versiyonu da var albümde. Gerçi olmasa da olurmuş. Ama albümleriyle cebelleşirken bir kenara ayırdığım başka Hotei şarkıları arasında 1998 tarihli Supersonic Generation albümünde de yer alan Believe Me, I'm A Liar ve Led Zeppelin coverı Immigrant Song da bu albüme dahil edilmiş, pek güzel olmuş. Ayrıca Hotei'nin yine 98'de bestelediği Samurai Fiction filminin bazı şarkıları da (ki bence en iyisi Katana Groove) buraya sızmış. Diğer şarkılar da gerek isimleri, gerek cisimleri kulağımı biryerlerden ısırdığı için geri dönüp baktığımda çoğunun önceki Hotei albümlerinden toplandığını anladım. Kısacası her ne kadar resmi kayıtlarda öyle gözükmese de Electric Samurai, birkaç albümden derlenmiş klas bir "best of" aslında.

Rock müziğe synth kabloları döşeyerek elektrik miktarını arttıran şarkıları kimi zaman film temaları, kimi zaman rockabilly tarzı western beslenmeleri, kimi zaman da Satriani tarzı canhıraş enstrümantal bestelerden oluşuyor. Bana Electric Samurai'nin kazandırdığı en mühim şeyi düşündüm. Sanırım cevap Immigrant Song idi. Zaten öyle bir şarkıdır ki kendisi, elinin deydiğini orijinal ruhundan kopmadan başka bir şeye dönüştürebilir. School Of Rock filminde Jack Black'in, The Girl With The Dragon Tattoo'nun Amerikan versiyonunda Trent Reznor & Atticus Ross'un Karen O eşliğindeki yorumları şarkıyı uçurmuştur adeta. (Gerçi şarkı onları uçurmuştur ya neysedir!) Tomoyasu Hotei'nin bu uçuşa başka bir sefer sayısı eklediği gönül rahatlığıyla söylenebilir. Artık denk gelirse "Kill Bill'in şarkısı ne güzel dimi" şeklindeki sohbetlere daha geniş kapsamlı iştirak edeceğim için mutluyum. İlk kuracağım cümlenin içinde de muhtemelen Immigrant Song geçecek. Sonra derken laf lafı açacak...

1. Battle Without Honor or Humanity
2. Katana Groove
3. Jingi
4. Kill The Target
5. Immigrant Song
6. Battle Without Honor or Humanity #2
7. Frozen Memories
8. Believe Me, I'm A Liar
9. Battle Without Honor or Humanity #3
10. Dark Wind
11. Space Cowboy
12. Metropolis
13. Howling
14. Fetish

25 Şubat 2011 Cuma

Aya - Baghdad Sky


Aya, Japon rock müziğine verilen J-Rock türü müzik yapan çok sıkı bir kadın rocker. Bu J-Rock dedikleri müzik ise sürprizsiz şekilde bildiğin rock müziğin Japon ırkına mensup kişiler tarafından çalınıp söyleneni. Lâkin Aya, dinlemiş olduğum ikinci albümü Baghdad Sky ile işi birkaç adım ileri götürüp düpedüz "feelgood" bir rock icra ediyor. O da ne denirse, tam olarak ben de bilmiyorum ama şimdiye kadar dinlemiş olduğum J-Rock örneklerine olan tahammül derecem aklıma gelince, Aya'nın bu tür içinden sıyrılış biçimini en iyi özetleyebileceğini düşündüğüm kelimenin "feelgood" olduğuna karar verdim bir an. Şimdi bunun yanında bir de başka bir benzetme daha yapacağım, kafa karışacak. Baghdad Sky, çoğu kez 90'ların grunge tınılarından beslenmiş bir albüm. Grunge ve "feelgood" kelimelerinin yanyana gelme (uzak) ihtimallerini göz önüne alarak, bugüne dek izlediğim en kıytırık animeye bile fon müziği yapmayacağım örneklere sahip J-Rock türünün kulağımı dişleyebilmesi için böyle bir birleşmeye ihtiyacı varmış diye düşünmedim değil.

Japonya'nın bilmem neresinde (aslında Hokkaido diye söylemesi zor bir yere bağlı bir kasabada!) doğup büyüyen, ebeveynlerinin dinlediği eski müziklerle idare ederken çocukluğunda surf rock'ı, lise yıllarında da hard rock ve punk'ı keşfediyor Aya... Kendisine alınan elektrik gitarı, " sen kızlardan oluşan bir grup kur, Sex Pistols coverları falan yap, sonra okulu 15'inde bırak çünkü senin ekmeğin müzikte" şeklinde yanlış anlayınca olan oluyor, Nirvana'nın Nevermind albümü çıkıyor ve Aya bunu duyuyor. Aya, bu albümü duyup da hayatının en güzel albümlerinden biri ilân eden birçok yaşıtından farklı olarak tutkularının üzerine gitmeyi tercih ederek barlarda söylüyor, popüler bir yarışmaya katılıyor, hatta birinci oluyor. Tam ilk albümünü yapacakken, grubunun şarkı yazarı ölüyor. Bunun üzerine profesyonel bir müzisyen olmaktan vazgeçiyor. Ta ki, içindeki şarkı yazarı Aya'yı keşfedene kadar. Bir de bakıyor ki, yazdıkça, çaldıkça, söyledikçe kendini geliştirip 30 kadar prodüksyona hazır şarkı yazmış olduğunu farkediyor.


Bunu farkeden sadece Aya'nın kendisi olmuyor. Demo kayıtlarını bir şekilde duyan, Soundgarden ve Foo Fighters ile de çalışmış Amerikalı yapımcı Adam Kasper hemen Aya'yı kapıyor. Böylece Aya, Aralık 2000'de üç single kaydetmek üzere, grunge'ın efsane dört atlısı Pearl Jam, Soundgarden, Alice in Chains ve Nirvana'nın da ayak bastığı Studio X'e giriyor. Adam Kasper denen insan evladı bununla yetinmiyor, Aya için kurduğu gruba davulda Matt Cameron'ı (eski Soundgarden, şimdiki Pearl Jam davulcusu), gitarist Kim Thayil'i (Soundgarden), gitarist John McBain'i (Monster Magnet), ve keyboardist Glenn Slater'i (Walkabouts) yerleştiriyor. Tıfıl bir Japon kız için rüya gibi, bizim için rüyadan da öte birşey elbet. Bu kez tam bir albüm için 2001 Haziran'ında tekrar Seattle'a döndüğünde bu isimlere hayranı olduğu Nirvana basçısı Krist Novoselic'in de dahil olduğunu görünce normal şartlar altında ruhunu teslim etmesi gerekirdi. Ama bu gazla yaklaşık bir sene sonra ilk albümü A Flower In The Battlefield'ı çıkarmayı başarıyor Aya.

Devamında ise popüler rock festivallerinde övgü alan performanslar, tur kapsamında aldığı türlü konser davetleri, özellikle ülkesi Japonya'da kapalı gişe giden konserlerle kariyerini cilâlıyor. 2003'te arka arkaya çıkardığı Forbidden Song ve Aya Bitch Project adlı iki EP ile grunge efsanelerinin kanatları altından çıkıp daha mütevazi bir grupla yoluna devam ediyor. Takvimler Haziran 2004'ü gösterdiğinde ise konumuz olan ikinci albüm Baghdad Sky piyasaya çıkıyor. A Flower In The Battlefield'a henüz ulaşamamış olmak, Baghdad Sky'a burun kıvırmayı gerektirmiyor tabiî. Normale göre biraz uzun sayılabilecek süresiyle bir nevi progressive grunge olarak uydurulabilecek Blue Butterfly, Nirvana etkilerinin fazlaca hissedilebileceği Nobody, rap vokalsiz bir Rage Against The Machine'e öpücükler yollayan 1999 ve yumuşak bir pop rock salınışı şeklindeki Rojou no Kage ile birbirinden farklı dört şarkıyı arka arkaya koyan giriş, tüm etkilenimlerine rağmen ciddi bir rocker dinlediğimizin farkına vardırıyor.

Aya'nın rock yelpazesinde grunge tabanlı bu izlerin yanında pop rock'tan punk'a şimdiye dek üzerinden geçtiği ne varsa duymak mümkün. Şu albümü 90'larda dinlemiş olsaydım, muhtemelen Rosa Bianca patlıcanı gibi morarır, onsuz bir gün bile geçirmek istemezdim. Ne var ki fırtına dineli çok oldu. Aya sahiden çok iyi bir müzisyen ama bir Alex değil neticede! Bunu şimdi söylemek de zamanın herşeye olduğu gibi müziğe ve beğenilere oynadığı bir oyun. Ne yazık ki Aya'nın 2004'ten beri sesi soluğu çıkmıyor. Belki birgün 90'lara bu kadar saplanıp kalmamış yeni bir albümle içimize üçü birarada olur.

1. Blue Butterfly
2. Nobody
3. 1999
4. Rojou no Kage
5. We.
6. Miss Rock & Roll
7. Ame ni Utaeba
8. Betty
9. Dead End
10. Baghdad Sky

17 Nisan 2009 Cuma

Mika Nakashima - No More Rules


İşin aslı “Japanese Pop” kategorisiyle pek aram yok. Boş konuşmuyorum. O kadar çok albüm dinledim ki, Japonca’nın pop müziğe çok fazla müsait bir dil olmadığını düşünmemden midir, şarkıların hep aynı tornadan çıktığını hissetmemden midir, aynı bizim pop müziğimiz gibi özgün beste olayını çok fazla geriden takip etmelerini (belki de hiç etmemelerini) sanmamdan mıdır, bir türlü frekansı tutturamadım. Ai Otsuka, Ami Suzuki, Aragaki Yui, Alan, Kumi Koda, Nana Kitade, Erina Mano, Momoko Osawa, Yuna Ito hepsine kulak verdim. (Tahmin edilebileceği üzere Japon erkek şarkıcılara kulak çöpü bile vermiyorum!) Tabiî arada beğendiklerim de oldu. Ama hep bir albümün içinde, birkaç şarkı şeklinde bir beğeniydi bu. Kendimi iyi hissedeceğim bir isim bulamadım. İtiraf edeyim, o kadar Japon popu dinleme sebebim biraz da ambalaj kaynaklı. O kadar güzel albüm kapakları yapıyor ki körolmayasıcalar, sanırsınız ki albüm kapağı değil, Miss Japan güzellik yarışması kataloğu!

Hâliyle kapağa tav olup albüme daldığımda ne yazık ki bu ütopya dünyasının prenseslerine aynı ölçüde torpil geçemiyordum. “-dum” ki Mika Nakashima’nı albüm kapaklarını görene kadar. O kapaklar diğerlerinden farklı mıydı? Değildi. Yine adamın içini okuyan şiir gibi bir güzellik, yine zâlim bir “bana kulak ver” baskısı, yine dinledikten sonra defalarca yaşadığım o hüsran çağrışımları yapan kapaklar… Fakat bu kez temkinli davranıp kızın diskografisine baktım. 2002’de başladığı müzik yaşamına sığdırdığı True, Love, Music, The End, Yes, Voice şeklinde mânidar isimlerden oluşan 6 adet albüm gördüm. Sonra en altta No More Rules adlı Best Of gözüme çarptı. Kısa yoldan ona yöneldim ki, 6 albümlük müstakbel eziyeti çekmeyeyim.

İyi de etmişim. Çünkü 15 parçalık best of içinde My Sugar Cat ile reggae, Love Addict ve Fake ile pop caz, It’s Too Late ile summer pop, I Don’t Know ile İngiliz publarından fırlama brit rock, conFusiOn ile tatlı mı tatlı bir pop rock, Dance With The Devil, Isolation ve Blood ile ismi mâlum bazı yeni nesil Amerikan rock hatunlarından aşağı kalmamak suretiyle alternatif rock çeşnisi sunan 83 doğumlu sağlam bir kızla tanıştım. İngilizce-Japonca karışık vokali, yukarıda adı geçen mahalle arkadaşlarından farklı da sayılmaz. Ama sanki özellikle caz ve rock şarkılarındaki rahatlığı, piyasa normlarına iyi oynayan şarkılarla uyum içinde ve sıkı bir prodüksyonla diğerlerinden birkaç adım öne çıkıyor. Ülkelerinde en fazla hangisi daha popüler veya duruş olarak hangisi daha kalite kabul ediliyor bilmiyorum. Fakat Mika Nakashima’nın gerek kendisi, gerek oradan buradan ses veren müziği her iki duruma da uyum sağlamış görünüyor.

1. Game
2. Love Addict
3. Heaven On Earth
4. Seven
5. I Don't Know
6. Dance With The Devil
7. Isolation
8. 蜘蛛の糸
9. Venus In The Dark
10. My Sugar Cat
11. conFusiOn
12. Black & Blue
13. Blood
14. It's Too Late
15. Fake

11 Şubat 2009 Çarşamba

Ai Otsuka - Love Letter


2008 yılına ait yeni çıkan albümlere bakarken rastladığım Ai Otsuka isminin son albümü Love Letter’a aslında hiç bulaşasım yoktu. Zaten daha ilk şarkı Pocket’ı dinlerken kendi kendime, “bu çekik gözlerin sadece simaları değil, sesleri de birbirine benziyor” şeklinde bir geyik yapmış bulundum. İkinci parça Rocket Sneaker ile ortam biraz canlandı sanki. Fakat devamında yine Japonca’nın ne kadar watashiwa bir dil olduğunu, kötü şarkının milleti, dili, dini, imanı olmadığını düşünüyor insan. 82 Osaka doğumlu Otsuka, albüm ortalarına kadar "bitse de gitsek" bir müzik icra ediyor. Kendi adını taşıyan albümü duymuştuk da, kendi adını taşıyan şarkıya pek rastlamıyorduk. Ai ismindeki bayık şarkıya bakınca “madem kendi adını koyuyorsun, otur Smells Like Teen Spirit gibi bir Japonca şarkı yaz” dedirtiyorlar adama zorla. Bir süre sonra gecenin bir yarısı kanepenin arkasından Şeker Kız Candy çıkıp odanın ortasında şarkı söyleyerek dönüp duracak sanıyor insan.

Ama albümün tam ortasında, 7. şarkı Creamy & Spicy ile işler biraz değişiyor. Albüm baya baya bir indie pop, indie rock, indie punk semalarında uçmaya başlıyor. Candy bir anda üzerine derileri çekip makyajını koyulaştırıyor sanki. Albüm böyle bitecek herhalde derken Shachihata adında düpedüz bir New Orleans standartını nefis bebop vokaliyle süslüyor kendisi. Kısaca ikinci yarısında girilecek bir film gibi diyebiliriz Love Letter albümü için. Ai Otsuka’nın bir sürü albüm ve single’dan oluşan külliyatının içine girmek de pek cazip gelmedi. Şarkılarını da kendisi yazan, piyanosunu da kendi çalan hanım kızımız, Japon listelerinin gediklisiymiş. Ülkesindeki Tokyo Friends dizisinde oynayan bir oyuncu olması yanında, bir dergide köşe yazarlığı ve grafikerlik de yapıyormuş. Boyuna bakıp da Karamürsel sepeti sanmayasınız diye vermiş olduğum bu bilgiler ışığında kendisinin son albümüne şans verir misiniz bilmem. Verecekseniz eğer, tam ortasından verseniz de olur.

1. Pocket
2. Rocket Sneaker
3. One×Time
4. Kurage, Nagare Boshi
5. Ai
6. Love Letter
7. Creamy & Spicy
8. Ningyo ****MISSING****
9. Kimi Fetch
10. Do☆Positive
11. Bye Bye
12. Shachihata
13. 360°