* Avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2026 Cuma

Johnny Diesel & The Injectors - Johnny Diesel & The Injectors


Asıl adı Mark Lizotte olan Amerika doğumlu Johnny Diesel, Avustralya’da kurduğu beş kişilik The Injectors ile birlikte 80’ler sonunda Avustralya’nın en iyi pub rock gruplarından biriydi. 1989’da çıkan Johnny Diesel & The Injectors albümü, nedendir grubun ilk ve son albümü oldu. Albüm, Avustralya’nın Grammy’si sayılan ARIA’lardan “En İyi Yeni Sanatçı” ve "Yılın En Çok Satan Albümü” ödüllerini aldı. Babası saksafon çalan Diesel, onun devasa müzik arşivinde yer alan R&B klâsikleri ile büyümüş olmanın, kendi gönlünün de rock ve blues köklerine kaymasının getirdiği aşkla 1986’da grubunu kurdu. Bir yıl sonrasında ise olağanüstü bir vokal olan ve Avustralya’nın blues markası olarak kabul edilen Jimmy Barnes’ın konser açılışlarını yaptı. Onca konser ve hayrana, üstelik kendi adlarını taşıyan bir rock’roll harikası albüme rağmen bir süre sonra dağıldı. Mark Lizotte’nin 1999’da çıkan solosu Soul Lost Companion’dan beri de ona ait bir notaya rastlanmadı.

Bütün bu bilgileri, albümü dinlediğim 90’lar başında edinmem mümkün değildi. Elimde sadece adını sanını duymadığım James Dean çakması bir adam ve grubuna ait bir kaset vardı. Onu da ta o zamanlar alışkanlık edindiğim yeni şeyler duyma hevesiyle almıştım. Aldığım günden beri adeta walkmenimin bir uzvu haline gelmişti. Yaz kış demeden dinliyor, dinledikçe azıyor, yoruldukça duruyor, hüzünleniyordum. Elimde olmayan gitar ve mikrofonla Johnny Diesel’cilik oynuyordum. Springsteen ve Mellencamp’tan beri böyle tutkulu bir rock duymamıştım. Bunun en mühim sebebi Johnny’nin olağanüstü sesiydi. Her yola gelebilen, anlattığı her duyguyu müziği ile özdeşleştirebilen, söylediklerine gözü kapalı ikna edebilen, dengeli, seksi ve harbi bu ses, içimde müthiş bir şarkı söyleme hissi doğuruyordu. Meseleyi Johnny gibi şarkı söyleyebilmek olarak algılamıştım ilk başlarda. Oysa mesele, onun yaydığı enerjinin sınırsızlığındaki “şarkı söyleme” isteğinin keşfiyle, aslında sevdiğiniz herhangi bir şarkı için de aynı cüreti hissedebilir oluşunuzdu. Yani kabaca, onun sesinin gaza getirişi sadece Johnny Diesel & The Injectors sınırlarına hapsolmuş değildi benim için.


Genelde son paragraflarda şarkı isimleri telaffuz ederim. Ama burada telaffuz edeceğim 12 şarkı var ki, isimleri de zaten aşağıda. Yaklaşık 20 yıldır kopamadığım bir albümden oturup da şarkı ayıklayacak değilim. Hepsini ilk günkü gibi seviyorum. Öyle zamansız bir albüm ki, yer yer verdiğim uzun aralara rağmen yıllar sonra dinlediğimde bile hepsine ayak uydurur biçimde mırıldanabiliyorum. Mırıldanırken işi abartarak sahne triplerine girip tükürükler saçabiliyorum. Artık ne kadar çok dinlediysem gitar ve saksafon sololarına, davul ataklarına bile yetişebiliyorum. Sözünü ettiğim dönemde hayatımın soundtracklerinden biri olan bu albümü, içindeki Don’t Need Love’ı, Cry In Shame’i, Burn’ü, Never Last’ı, Since I Fell For You’yu, Comin’ Home’u dinleyebilmek için okuldan eve nasıl gittiğimi hatırladıkça, o günlerden bu yana Johnny Diesel & The Injectors sevgimin hiç değişmediğini fark ettim. Şimdi işten eve, okuldan eve, sokaktan eve giderken de eve varmamıza gerek kalmadan şarkılara ulaşabiliyoruz. Ama onları özlemenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmamak lâzım.

1. Lookin' for Love
2. Parisienne Hotel
3. Cry in Shame
4. Since I Fell for You
5. Don't Need Love
6. Comin' Home
7. Soul Revival
8. Fire Without a Flame
9. Burn
10. Get Ya Love
11. Never Last
12. Thang II

9 Ağustos 2025 Cumartesi

Chitra - You Can See It When It's Dark

 
Melbourne'dan çıkan Chitra Ridwan, sadece adını kullanarak ilk albümü You Can See It When It's Dark'ı indie pop/indie rock severlere sunuyor. Avustralyalı müzisyenlerin pop ve rock müziğe diğer kıtadakilerden biraz daha tutkulu yaklaşımlarını beğeniyorum. Kanadalıları da buna dahil edebilirim. Albümü dinledikten sonra Chitra'nın Avustralyalı olmasına şaşırmadım. Muadillerinden kağıt üstünde çok farklı bir müzik yaptığı, çok farklı bir sese sahip olduğu söylenemez. Zaten tutkulu 10 şarkı yapmış olması yetiyor. Üstelik bu tutku sadece müziğe değil, sözlere de fazla fazla yansımış. Önce müziği irdeleyecek olursak, indie şemsiyesi altında pop, rock, pop rock, az miktarda folk şeklinde basit bir reçete mevcut. Bu basitlikten ortalıkta çok fazla olduğu da muhakkak. Ama Chitra'nın şarkılarındaki tutku, etkili nakarat tasarımlarından, bıktırmayan melodik ve melankolik dengesinden, liriklerine de yansıyan diri olduğu kadar kırılgan müzikal karakterinden geliyor.

Post-punk titreşimli Big Shot ile başlayan albüm, kadın düşmanlığına karşı sesini çıkarmayla ilgili nefis bir giriş. Ah ne güzel bir giriş derken önce In My Opinion, arkasından Sold o kadar sağlam bir üçlü oluşturuyorlar ki, bu gibi durumlarda pek fazla yanılmadığım üzere albümün bundan sonra kötü çıkma ihtimali olmadığını anlıyorum. Gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Tabii arada ufak çaplı inişler olmuyor değil. Ama hiçbiri sıkılıp atlanacak parçalar değiller. Chitra'nın sözünü ettiğimiz nakarat gücünün göstergelerinden Go Easy, dinledikçe sevilen Close Proximity ve Motor Mouth, yine Melbourne'dan gelme Grand Pine adlı grupla birlikte seslendirdiği Counting, hepsi çok iyi bir paketin parçaları. Orta tempolu, indie soslu pop rock seviyoruz. Chitra'nın liriklerinde ise kırılganlık, çelişkiler, arınma ihtiyacı, tükenmişlik, başkalarının değil, kendi arzularının peşinden gitmek gibi pek çok konu yer bulmuş. Mesela albümün isim şarkısı You Can See It When It's Dark, bir zamanlar sevdiğiniz biriyle karşılaşmanın deneyimini ve ardından gelen geçici duygu akışını olgun ve iç gözlemle anlatıyor. Yani "creepy" coldwave albümlerini andıran kötü kapağına aldanmayıp, Chitra'nın şiirselden gerçekliğe uzanan, kişiselden evrensele ulaşan şarkı yazarlığının tadını çıkarmak gerek.

1. Big Shot
2. In My Opinion
3. Sold
4. No Blame to Take
5. Autumn
6. Close Proximity
7. Go Easy
8. Counting (feat. Grand Pine)
9. You Can See It When It's Dark
10. Motor Mouth

25 Mayıs 2025 Pazar

Psychedelic Porn Crumpets - Carpe Diem, Moonman

 
"Ara sıra gözümüze ilişen ama bir türlü albümlerini dinlememiş olduğumuz gruplar"da bugün Avustralyalı dörtlü (bazen beşli) Psychedelic Porn Crumpets'a bakacağız. Artık bakalım, zira yedinci albümlerini çıkarmışlar. Böyle bir grubu da yedinci albümde tanımak nedir, ayıptır, günahtır. O albümün adı Carpe Diem, Moonman. Adamlar iki senede bir yüksek puanlı albümler yapıp gözümüzün önünden geçmişler, ruhumuz duymamış. Psychedelic rock, heavy psych, stoner rock, garage rock, garage punk, neo-psychedelia şeklinde bal kaymak bir karışımdan oluşan müzikleriyle hiçbir yerde karşılaşmamış olmama inanamadım. Doğru yerlere bakmıyormuşuz belki. Elimizde King Gizzard & The Lizard Wizard ve Osees ayarlarında bir grubun olması ama bu grubu geç keşfetmemiz bir nebze hazımsızlık yapmış olabilir. Bana özel olabileceğini düşündüğüm söyle bir durum da var: Üç kelimelik grupların çoğuyla yaşadığım bazı kötü tecrübeler. Crippled Black Phoenix ve Car Seat Headrest ilk aklıma gelenler. Hiç sevmem. Psychedelic Porn Crumpets'i de bu seçiciliğe kurban etmiş olabilirim. PPC'de hem saykodeliklik, hem dirilik gözlerimi kamaştırdı. Doğaçlamaya uygun, öte yandan planı programı olduğunu hissettiren, jam, groove, funk rock gibi yaratıcı özelliklerini çok iyi idare eden kaya gibi bir grup kendileri. "Stoner" yani kafası güzel oluşunun sertliğini uyuşuk sludge metal kafasına takılmadan yansıtmaları, enerji taşıyor olmaları özellikle çok önemli.

Another Reincarnation ile hızlı bir giriş yapıp müziği hakkında iyi fikirler veren albüm, March On For Pax Ramona ile daha ikinci şarkıdan bombasını patlatıveriyor. Yerinde duramayan, yukarıda saydığımız türlerin birkaçıyla uçan kaçan işler yapan şarkı şimdilik en beğendiğim oldu. Zaten sonrasında bomba falan patlatmayıp psychedelic rock olgunluğuna haiz şarkılar sıralıyorlar. Başta Out The Universe Pours olmak üzere Incubator (V2000), As The Hummingbird Hovers, Scapegoat örnekleri benim için March On For Pax Ramona kadar kolay yakalanacak şarkılar olmasalar da kalitelerinden sual olunmaz. Groove ve jam yaparken de, sakin sakin takılırken de tecrübelerini anlıyoruz. 2014 yılında kurulup 7 albüm yapınca bu tecrübe kaçınılmaz oluyor bir yerde. 2025 stoner rock yönünden bence şimdiye kadar çok parlak geçmedi. PPC stonerlığını zengin yan unsurlarla destekleyip açık fikirli hamlelerini hayata geçirince farkını hemen ortaya koyan gruplardan biri. Önceki 6 albümünü de ilk fırsatta mutlaka dinleyeceğim. Hatta sabırsızlanıyorum bile diyebiliriz. En önemlisi de üç kelimelik her grubun beş para etmez olmayabileceğini bana gösterdikleri için sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

1. Another Reincarnation
2. March on for Pax Ramona
3. Qwik Maff
4. Weird World Awoke
5. As the Hummingbird Hovers
6. Scapegoat
7. Incubator (V2000)
8. Winter in Parachutes
9. Out the Universe Pours
10. Concrete & Cola

22 Mayıs 2022 Pazar

King Gizzard & The Lizard Wizard - Omnium Gatherum

 
Avustralyalı süper üretken psychedelic rock çetesi King Gizzard & The Lizard Wizard ile bir dargın, bir barışık sürdürdüğümüz ilişkimizde takvimler 2022'yi gösterirken daha yılın ilk yarısında iki albüm çıkarmış olmalarından yine etkilendik. Kurulduğu 2010'dan bu yana grup tarihinde benim için milat olan 2017 albümü Flying Microtonal Banana'ya olan aşkımı her fırsatta hatırlatır ve pekiştiririm. Peki 2017'den sonra neler oldu bir hatırlayalım. Bu arada 2017 grubun şimdiye kadar en fazla albüm yaptığı yıl. 2017 Şubat sonlarında çıkan Flying Microtonal Banana'nın tadına doymamışken Haziran'da Murder Of The Universe, Ağustosta da Sketches Of Brunswick East ile tepemizden inmediler. Her iki albümü de saykodelik ve deneysel dengesizlikleri nedeniyle sevemedim. Kasım'da çıkan Polygondwanaland nispeten bu iki albüme göre daha iyi geldi. Ama en iyiyi sona saklayıp 29 Aralık'ta Gumboot Soup dediler ve 2017'yi tam beş albümle kapattılar. 2018'i nasıl olduysa boş geçen grup, 2019'a iki albüm sığdırdı. Vasat Fishing For Fishies ile baydıktan sonra Infest The Rats' Nest ile trash metal, heavy psych sınırlarında gezerek heyecan yaratan bir albümü daha demlenmeye bıraktılar. 2020'nin sonunda önce K.G., 2021 Şubat'ta da L.W. adlı iki albümle kalite çıtalarını düşürmediler. Ama bu kez de Butterfly 3000 diye yine göz devirmeme yol açan bir albümle 2021'i kapattılar. Aslında benim için bunun adı istikrarsızlık da değil. Çünkü King Gizzard ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan bir grup ve birinin beğenmediği bir albümlerini başkaları başucu yapabilir. Yani estağfurullah, o benim istikrarsızlığım!

Geldik 2022'ye... Ocak'ta Butterfly 3001 adını verdikleri, zaten orijinali bile çok iyi olmayan 3000 albümündeki şarkılardan oluşan bir remiks albüm çıkardılar. Deneysel elektronik, tekno, house türlerinin tekdüze taraflarıyla oluşturulmuş, bitmek bilmeyen bu albüm, grubun 2022'ye kötü bir başlangıç yaptığını düşündürerek üzdü. Derken Mart ayında Made In Timeland albümlerinin çıkacağı haberiyle o üzüntü ümide dönüştü. Ama ne var ki 15'er dakikalık iki şarkıdan oluşan, üstelik ikisi de birbirinden ruhsuz bu şarkılar o ümidi de söndürüverdi. İşte King Gizzard & The Lizard Wizard kah sevindiren, kah üzen ama her albümünü o belirsizliğin çekiciliğiyle dinleten böyle bir grup. Daha motor soğumadan (gerçi doğru düzgün ısınmamıştı ya neyse) bir sonraki albüm olan Omnium Gatherum'un duyurusu yapıldı. Yaklaşık bir buçuk ay sonra çıkacak bu albüm hakkında en ufak bir heyecan yoktu içimde. Beklentiyi düşük tutmanın totemiyle beklediğim Omnium Gatherum, bu totemin tutması sonucu en sevdiğim ikinci KGLW albümü oldu. Psychedelic rock yine grubun imzası olarak durmakla birlikte psychedelic pop, jazz rock, hip-hop, soul, heavy metal gibi kafa güzelken doldurulan karışık kasetlere veya oluşturulan Spotify listelerine benzeyen türlerle bezeli bir albüm çıkaran kahramanlarımız rap bile yapmışlar daha ne olsun.

Önümüzde 16 şarkı var ve ilk şarkı The Dripping Tap tam 18 dakika 17 saniye uzunluğunda. Yani bu albüm ya bir eziyete dönecek ya da tadından yenmeyecek. Neyse ki The Dripping Tap, psychedelic ve garage rock karması bitmek bilmeyen enerjisiyle uzunluğunu hiç hissettirmeyen, içinde bir sürü mevzu dönen şarkılardan biri. Böyle bir albüm için ya açılışa ya da kapanışa konacak türden çılgın bir iş. Albüme çok iyi bir başlangıç yaptık derken ikinci sırada karşımıza çıkan ve The Dripping Tap ile hiç alakası olmayan Magenta Mountain ile şahsen dumura uğruyorum. Bugüne kadar KGLW adı altında duyduğum en iyi şarkılardan biri olması yanında, psychedelic ve dream pop namına insanı pamuk gibi yumuşatan ama bunun yanında grubun o karman çorman aranjmanlarından uzakta, basitliğiyle büyüleyen gerçek bir hit kendisi. Uzakdoğu ezgilerini andıran melodisi, yumuşak ana ve geri vokalleri, drum machine kullanımı ve iddiasız nakaratıyla 2022'nin en iyi şarkılarından biri bana göre. Bu arada drum machine kullanımı albümde birkaç şarkıda daha tercih edilmiş. İki davulcusu olup da (gerçi bu albümde tek davulcu olarak sadece Michael Cavanagh görünüyor) drum machine kullanmak da, aynı akşam yemekte hem kuru fasülye, hem de patlıcan musakka varken dışarıdan hamburger söylemeye benziyor. Tabii bu tercihin sebeplerini grubun her albümde ortaya koyduğu kestirilemez tavrı ve tarzında aramak, niye böyle, niye şöyle diye sormamak gerek. KGLW'i biraz tanıdıysak bu sorgu sual işlerini bırakmamız lazım.


The Dripping Tap ile birlikte Gaia ve Predator X üçlüsü albümün garage, psychedelic ve trash metale kayan rock kanadında yer alırken, Presumptions ve Candles gibi 60 ve 70'lere ait easy listening esintiler taşıyan şarkılar da Omnium Gatherum coğrafyasını paylaşıyorlar. Hatta Ambergris adında jazz-funk ya da lounge-funk ya da acid soul (artık hangisini beğenirseniz) bir şarkı bile var. Bitmedi! Sadie Sorceres ve The Grim Reaper bildiğin hip-hop/rap besteleri. Bu ikisini al, konuk vokalistli örneklerden biri olarak 90'lar Beastie Boys albümlerinden birinin "deluxe edition"ına koy kimse bu nedir diye sormaz. Albümün geri kalanının çoğu da neo-psychedelia, psychedelic pop, progressive pop, yani popun zaman içinde zenginleşerek alternatif alt türlerinden doğmuş versiyonları, varyasyonları, kreasyonlarından oluşuyor. Vibrafon, klavinet, vokoder, wurlitzer, melotron, turntable, perküsyon ne ararsanız Google'dan bulabileceğiniz enstrümanları doğru yer ve zamanlarda devreye sokmaları, hangi yer ve zamanlarda ne yapacaklarını kestirmemizi istememeleri, her yer ve zamanda dinlenebilecek denli ucu açık olabilmeleri hayranlık verici.

Uzun süre grubun Stu Mackenzie üzerinden yürüdüğünü sanmıştım. Enstrüman paylaşımı, şarkı yazımı, stüdyo işçiliği yönlerinden onun kadar olmasa da Ambrose Kenny-Smith'in de katkısı çok büyük. Bazı müzik yazarları grubun 20. ve en uzun albümü olan Omnium Gatherum'u 20 albümün en iyisi ilan ederken, bir kısım yazarlar da "kesin bir çizgiden yoksun" bularak bu farklı tarzları eleştirmişler. Sanki KGLW evreninin kesin bir çizgisi varmış gibi. Stu Mackenzie ise Omnium Gatherum'u kariyerlerinin bir dönüm noktası olduğunu söylemiş. Zira grubun bir "jammy period"a girdiğini (tam olarak ne demekse), bu vesileyle bir süreliğine müzik yazma ve kaydetme şeklini değiştireceklerini söylemiş. Şimdi bu değişim "jammy" olacaksa ki hali hazırda zaten öyle, daha nasıl "jammy" olacaklar merakla bekliyoruz. Bir de Omnium Gatherum bir dönüm noktasıysa ve bu değişim böyle sürecekse zerre kadar itirazımız olmaz. 2022'nin ilk 5 ayında biri remiks olmak üzere 3 albüm ve deneysel rock grubu Tropical Fuck Storm ile Satanic Slumber Party adında bir EP yaptılar. Yıl bitmeden daha başımıza ne gibi çoraplar örecekler bilmiyoruz. Söz konusu değişimi merakla beklemekle birlikte, bu yıl başka bir şey yapmasalar da olur hani. Benim biriciğim Flying Microtonal Banana'dan sonra en iyi King Gizzard & The Lizard Wizard albümü olan Omnium Gatherum daha uzun süre götürür bizi istediğimiz yere.

1. The Dripping Tap
2. Magenta Mountain
3. Kepler-22b
4. Gaia
5. Ambergris
6. Sadie Sorceress
7. Evilest Man
8. The Garden Goblin
9. Blame It on the Weather
10. Persistence
11. The Grim Reaper
12. Presumptuous
13. Predator X
14. Red Smoke
15. Candles
16. The Funeral

22 Kasım 2021 Pazartesi

INXS - Kick

 
Kasım ayında Achtung Baby doğdu ama 22 Kasım 1997'de de trajik bir ölüm gerçekleşti. Avustralyalı pop rock grubu INXS'ın ikonik solisti Michael Hutchence, Sydney'deki otel odasında kendini asmış şekilde bulundu. 37 yaşındaydı ve o sırada TV sunucusu Paula Yates ile ilişkisi, bu ilişkiden de Tiger Lily adında bir kızı vardı. Yani ortada intihar edecek bir durum görünmüyordu. Fakat Yates'in eşi şarkıcı Bob Geldof, dünya turunun Avustralya ayağında olan Hutchence'in Tiger Lily ve Geldof - Yates çiftinin diğer kızlarını görmek istemesinin önüne yasal engeller koymuştu. Kızını göremeyecek olmanın verdiği üzüntünün tetiklediği, alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığının tüy diktiği ruh hali neticesinde kendini yılan derisi kemeriyle asan Hutchence, genç yaşında, çözülebilecek bir mesele uğruna dünyaya hiç de iyi bir veda etmemiş oldu. Bu nahoş vesileyle INXS'in 6. stüdyo albümü olan ve benim satın aldığım ilk INXS albümü olan Kick'i saygıyla anmak gerek.

1985 tarihli 5. albüm Listen Like Thieves'de yer alan aynı adlı şarkı ve What You Need sayesinde ilk kez adını duyduğum INXS, 80'lerde radyolarda bu iki şarkıyla epey bir sükse yapmıştı. Yıllar sonra albümü dinlemiş, bu iki şarkı dışında pek de beğenmemiştim. Fakat sükselerin hası iki yıl sonra Kick ile çıkıp geldi. 60'ların Avustralyalı gruplarından The Loved Ones'ın The Loved One coverı ve Andrew Farriss'in tek başına yazdığı Mediate dışındaki tüm şarkıları Andrew Farriss ve Michael Hutchence'ın birlikte yazdığı Kick adeta bir hit deposuydu. Grubun kariyerindeki en başarılı, en çok satan albümdü. 5 adet single çıktı ve hepsi listelerin, radyoların anasını ağlattı. İlk single Need You Tonight, özellikle What You Need'in havalı rock soundundan uzak, pop dokusuyla başlarda biraz mesafe yaratsa da, dinledikçe açılan, giderek kendini sevdiren, 80'ler deyince akıllara gelen bayrak şarkılardan biri haline geldi. Acayip seksi olması yanında, Hutchence'ın vokal yelpazesinin genişliği hakkında önemli belirtiler taşıyordu. Meğer o belirtiler albümün tamamında yelpazenin her detayını ortaya koymuştu.

Need You Tonight ile birlikte New Sensation, Devil Inside, Calling All Nations gibi şarkılar 80'lerin çok ötesinde, zamansız işler. Pop rock, garage rock ve new wave bileşenlerini ustalıkla derleyip toparlayan modern bir sound. Öyle ki, 2020'lerde çıkan bir albüme konsalar, evet 80'leri anımsatırlar ama hiç mi hiç sırıtmazlar. Guns In The Sky ve Devil Inside özellikle modern bir garajdan çıkmışçasına güçlü, blues ve new wave katkılı parçalar. The Loved One tam cover gibi cover ve INXS'ın 80'ler modernliğine retro bir ruh da katmakta. Albümün yıldızlarından Never Tear Us Apart ise belki de tek başına koskoca albümün slow ihtiyacını karşılayan, tutkulu, coşkulu, kederli bir güzellik. Eğer yolum bir karaoke bara düşerse ve orada Never Tear Us Apart'a rastlarsam üzerine atlarım gibi geliyor. Kick sonrası 90'larda dört albümlük INXS dönemi başlıyor ki, bana göre bu dönemin en iyisi Welcome to Wherever You Are (1992) albümüdür. Zaten hepsini dinlemiş olmama rağmen aklımda kalan son albümleri de budur. Şarkı olarak da Suicide Blonde, Disappear, Heaven Sent, All Around, Communication gibi hala çok sevdiklerim var. Fakat Kick bütün olarak bence en iyi INXS albümüdür. Ne zaman başlasam 40 dakikanın sonuna kadar giderim. Tiny Daggers'dan daha diri bir şarkıyla kapanmasını isterdim. Yine de bana iyi gelen albümlerden biri, özellikle de Michael Hutchence gibi pop, soul, rock'n roll gırtlağına sahip özgün bir vokali tanımanın, sevmenin en önemli referansı olması sebebiyle Kick, "yıllara meydan okuyan" dediklerimizden...

1. Guns in the Sky
2. New Sensation
3. Devil Inside
4. Need You Tonight
5. Mediate
6. The Loved One
7. Wild Life
8. Never Tear Us Apart
9. Mystify
10. Kick
11. Calling All Nations
12. Tiny Daggers

14 Şubat 2021 Pazar

Tame Impala - The Slow Rush

 
Tame Impala adını ilk defa 2010 tarihli ilk albüm Innerspeaker ile duydum. O zamandan beri de takip ederim. Innerspeaker'ı pek severim ama 2012'de çıkardıkları Lonerism'i ondan daha çok severim. Hele de bu albümde yer alan Mind Mischief, hayatımda duyduğum en güzel psychedelic rock şarkılarından biridir. Ne zaman rastlasam sonuna kadar dinler, ayaklarımın yerden kesilmesine şahit olurum. Fakat Lonerism'in bende koyduğu çıtanın yüksekliği, 2015 yılına ait Currents'i çok aşağılarda bıraktı. Tame Impala elinden çıkmış bir albüme kötü diyebileceğimi hiç düşünmemiştim. Neo-psychedelia ile aram iyidir ama fazla seçiciyimdir. Grubun psychedelic rock ile neo-psychedelia arasında çizdiği rotayı fazlaca neolaştırdığı ve sebeplerini tam bilemediğim bu seçiciliğime olumlu cevaplar veremediği için Currents bende hep hayal kırıklığı olarak kaldı. 2020 tarihli dördüncü albüm The Slow Rush'ın habercisi olan ve 2019'da çıkan iki single Borderline ve It Might Be Time, grubun neo-psychedelia sularında bu defa çok fena döneceğini bağıran şarkılardı. Nitekim öyle oldu ve The Slow Rush, bence en iyi Tame Impala albümü olduğu gibi, 2020'de dinlediğim en iyi albümdü. Açıkçası hiç de beklemiyorum. Peki neydi onu gönlümde en iyi yapan?

Tame Impala aslında Avustralyalı multi-enstrümantalist müzisyen, yapımcı Kevin Parker'ın bir projesi olarak 2007'de yola çıktı. Tur zamanlarında dört kişilik bir gruba dönüşse de, şarkıların yazım ve tasarımı Parker'a ait ve bence gerçek olayı albümlerde saklı. Tame Impala müziğini tanımlamak pek kolay degil. Tabii burada Parker'ın eğilimlerine bakmak gerek. Parker'ın 60 ve 70'lerin psychedelic rock tutkusu, yine bu tutkudan deneysel doneler devşirmiş The Flaming Lips, My Bloody Valentine, Supertramp gibi isimlerin shoegaze ve progressive mantalitesi, aynı zamanda Britney Spears ve Kylie Minogue gibi şekerli pop zevki bir araya gelince Tame Impala denen şey ortaya çıkıyor. Bu karışımdan hiç bir insan evladı bu çıkarımı yapamaz. Bunlar Parker'ın kendi müziğini tanımlama biçimi. Neo-psychedelia, psychedelic pop, space pop/rock, yani kısaca elektronik müzik altyapısı üzerine kurulmuş zeki bir kozmik sistemden söz ediyoruz. "Future Pop" diye bir tür var ve bu türden çok sıradan, yenilik, farklılık içermeyen, geleceğe dair atmosferik vizyonu olmayan albümler çıkıyor. The Slow Rush belki de o gelecek vizyonuna en yakın işlerden biri.


The Slow Rush'ın olağanüstü bir atmosferi var. Önceki albümlerinde belli bir Tame Impala evreni yaratmışlardı. Ama burada ekstradan bir The Slow Rush evreninden de söz etmek mümkün. Hipnotize eden ritimler, akılda kalıcı nakaratlar, dinletirken dans ettiren, dans ettirirken dinleten, kafa açan, kafa bulandıran, dinleyeni manzaradan manzaraya sürükleyen yaklaşık 1 saatlik bir macera. Breathe Deeper, Instant Destiny, It Might Be Time, On Track, Is It True albümün en sevdiğim, dinledikçe çiçek gibi açılan şarkıları olsa da, bu evren içinde her şarkı kendi yerini tutmuş, biri olmasa eksikliği hissedilecek gibi bütünün parçaları haline geliyorlar zamanla. Kevin Parker, albümü yaparken en önemli ilham kaynaklarından biri olarak, içlerinde Baby One More Time, I Kissed A Girl, Shake It Off, Can't Stop The Feeling!, I Want It That Way gibi Billboard 100 şarkılık listede 1 numara olmuş pop hitlerinde parmağı olan İsveçli besteci, söz yazarı, yapımcı Max Martin'i göstermiş. Tabii Parker bu ilhamı kendi müziğine hiç de Billboard 100'e girecek ölçeklerde kullanmamış. Amaç değil araç edinmiş. Hatta bu ilhamlar bütününe o beyaz sesiyle nasıl oluyorsa 60'lar ve 70'ler soul/R&B hissiyatları bile katabilmiş.

14 Şubat 2020'de piyasaya çıkan The Slow Rush bugün 1 yaşında. Benim için 2020'nin en iyi albümüydü. Sonradan ondan daha iyi bir albüme rastlamazsam hep öyle kalacak. It Might Be Time da tüm bu karışımın nefis bir özeti olduğu için en iyi şarkısıydı. Müziğe olduğu kadar liriklere de sirayet eden zaman mefhumu, nostalji modu ve ondan ustalıkla türetilmiş bu modern "space pop" ruhu, albümü zamansız kılıyor. Kevin Parker'ın laptop, hard drive ve 1960 kökenli Höfner bas gitarıyla tasarladığı, teknik detaylar ve stüdyo kayıtlarıyla şekillendirip son halini verdiği bu şarkıların 10 yıllara yayılacak, henüz doğmamış olanları da 18, 29, belki de 45 yaşında yakalayacak olması fikri, her duyduğum iyi albümden sonra düşündüğüm bir şeydir. Bir müzisyen için kendi müziğini unutulmayacak şekilde kendinden öteye taşıyabilmesi en büyük hayallerinden biridir. The Slow Rush, yaratıcısı Parker için öyle midir ya da tam olarak ne ifade ediyordur bilemem. Ama etmelidir. Bence kötü bir albüm olan, hatta bazı mecralarda The Slow Rush'tan daha iyi olduğu iddia edilen Currents bile Parker için çok şey ifade ediyordur elbette. Ama içlerinde sadece The Slow Rush'a gözü kapalı kefil olurum. Çünkü pamuklara sarılması gereken insan Kevin Parker daha iyisini yapana kadar en iyi Tame Impala albümü budur bence.

1. One More Year
2. Instant Destiny
3. Borderline
4. Posthumous Forgiveness
5. Breathe Deeper
6. Tomorrow's Dust
7. On Track
8. Lost in Yesterday
9. Is It True
10. It Might Be Time
11. Glimmer
12. One More Hour

7 Mayıs 2020 Perşembe

Hazel English - Wake UP!


1990 Sydney/Avustralya doğumlu Eleisha Caripis ya da kendisine layık gördüğü müzisyen ismiyle Hazel English, 2016 ve 17'de çıkardığı iki EP sonrası önemli miktarda beğeni kazanmış, hatta Lord Huron ve Death Cab For Cutie gibi indie camianın önemli isimleriyle birlikte tura bile çıkmış bir indie pop/ dream pop müzisyeni. Tabii bir yandan kendi konserlerini de vererek ortama iyice ısınmış. Öyle ki, iki EP sonrası yine 2017'de beş şarkılık mini bir konser albümü bile çıkarmış. Artık kendisinden uzun metraj bekleyen hayranlarıyla kavuşması ise 2020 Nisan sonunu bulmuş. Bu ön bilgilerden bihaber olarak hoş albüm kapağı neticesinde düştüğüm debut Wake UP!, korona günlerinin evde geçirilen sıkıntılarını bir nebze hafifleten, renklendiren uğraşlardan biri oldu. Albüme gelene kadarki  ev yapımı "bedroom pop" tipi sound ile ufaktan vedalaşıp, stüdyo müzisyenleriyle canlı kayıtlar yapan English, çok isabetli bir karar verdiğini kanıtlıyor. Bu kayıtların yarısını Los Angeles'ta yapımcı Justin Raisen ile (Sky Ferreira, Charli XCX, Angel Olsen), yarısını da Atlanta'da yapımcı Ben H. Allen (Deerhunter, M.I.A, Animal Collective) ile yapmış olmasının payı da büyüktür. Zira parantez içindeki isimlerle çalışmış bu iki yapımcının iş ehli oldukları su götürmez.

Sound olarak bazı kaynaklarda The Mamas & The Papas, The Zombies, Jefferson Airplane gibi dev isimlere yakın olarak gösterilmesi aldatmasın. Bu isimlere düzinelercesini de ekleyerek günümüzde onlara yakın müzik yapan yine düzinelerce grup/şarkıcı ekleyebiliriz. Yani bu sound benzerliği Hazel English'e özgü bir durum değil. Geçmiş hep ilham verir. Ama onun da kendine özgü tarafları yok değil. Öncelikle lirik olarak çok güçlü. Konsept ve vizyon olarak albüm isminden de anlaşılacağı üzere genel bir uyanış felsefesine sıkı sıkı sarılmış durumda. Çeşitli kaynaklara demeç vermeyi seven, verdiği demeçlerle ne kadar zeki ve olgun bir müzisyen kafasına sahip olduğunu gösteren English, Melbourne'da yaratıcı yazarlık okumuş ve bir dönem kendini şiir yazımına vermiş. Laf olsun, kafiye uysun diye söz yazmıyor. Kişisel mantrasını, herkes için farklı anlamlara gelmeye müsait "uyanış" kavramı çerçevesinde kelimelere döküyor. Romantik, ruhani, öznel olabildiği kadar, gerçekçi ve nesnel de olabiliyor. Özellikle 60'lar dengeleri ile günümüz sosyal medya çılgınlığı arasında paralellikler kurarak sanki harika bir hayat yaşıyormuşuz yanılgısına kapılmamızı eleştiriyor. Güç dinamiklerinin dengesizliğinin romantik ya da ekonomik olsun, hayatımızı ne kadar değiştirdiğinin, en önemlisi de bu değişime izin verişimizin muhasebesini yapıyor.


Tabii işin müzikal kısmına vurulduktan sonra bu lirik zenginliğini keşfetmek daha da hoş oldu. O kısım da 60'lardan beslendiğini belli eden, ama ruh olarak günümüz indie pop/dream pop standartlarının üstüne çıkan nitelikte. Açılıştaki Born Like o leziz pop tadını hemen damağımıza yerleştiriyor. Albümün yıldızı sayılan Shaking, böyle sayılmasını haklı çıkaracak çok güçlü bir indie pop hissiyatına sahip. Ama ne yazık ki "çok güzel şarkıların çok kötü klipleri olur" önermesine bir tuğla daha koyan saçma videosu önünüze düşerse hemen kapatın ki şarkının temizliği lekelenmesin. Bunu en son Blaue Blume'un benzersiz Vanilla şarkısının berbat klibinde yaşamıştım. Shaking de görerek değil, dinleyerek tadına varılacak şarkılardan. Born Like ve Shaking ile birlikte 10 şarkılık albümün bana göre A sınıfı diğer şarkıları, geçmiş ve şimdi arasında tutkulu bir köprü kurmuş Like A Drug, nakaratına binip uçulası Off My Mind, tatlı bir gün batımı hüznü sırtlanmış Combat, yine kalp kıran 60'lar soslu, efkar saçan nakaratlı kapanış güzelliği Work It Out şeklinde. Wake Up!, Five and Dime, Waiting ve Milk and Honey şarkıları da albümün genel bir kimlik edinmesine katkı sağlayan, o 60'lar ve günümüz arasındaki köprünün inşasında önemli rolleri olan şarkılar.

Sürekli pop kelimesi kullanıldığı yanıltmasın. Gitar destekli, bu sayede tene daha bir işleyen pop parçaları bunlar. Herhangi birinin arkasına birkaç soul vokalist ablamızı koysak, onlardan "doo wop, doo wop, ye, ye" istesek hiç sırıtmaz. Eski filmlere ve vintage kıyafetlere takıntılı olan English'in bunu müziğine de yansıtması kaçınılmaz. Ama bu kaçınılmazı o kadar cazip hale getiriyor ki, o şarkılardan da kaçılamıyor. 15 yaşından beri ilgi duyduğu sürrealizm, dadaizm, Philip K. Dick romanları vs. için artık kendi süzgecinden geçirerek şarkı formatına sokma zamanının geldiğini hissetmesi ortaya Wake UP! gibi şahane bir albüm çıkarmış. Yine de bunların hiçbirini bilmeden bile sevilebilecek, indie/alternative pop seven güzel insanları mest edebilecek 10 şarkı keşfedilmeyi bekliyor. "Umarım kendi iç gerçekliklerini arama, kendi iç güçlerini bulma konusunda başkalarına ilham verebilirim" şeklinde bildik demeçler veren Hazel English, klişe de olsa kulağa güzel gelen sözlerine "gerçekten dinamik bir şey yaratmak istedim, biraz da vahşi" diye son vererek, az da olsa kafasındaki o tatlı vahşiliğin tanımını yine şarkılarına saklıyor.

1. Born Like
2. Shaking
3. Wake Up!
4. Off My Mind
5. Combat
6. Five and Dime
7. Like a Drug
8. Waiting
9. Milk and Honey
10. Work It Out

21 Mart 2020 Cumartesi

Dianas - Dianas


Nathalie Pavlovic, Caitlin Moloney, Ashley Ramsey adında üç Avustralyalı hanımefendi tarafından 2012 yılında kurulan Dianas, aynı yıl ve 2014'te iki EP çıkararak önce belli bir kitle edinip, sonra onu geliştirmek suretiyle müzik dünyasına giriş yapmışlar. Ön grupluk yaptıkları lokal konserlerle insan içine çıkarak iyice pişmişler. İlk ve şimdiye kadarki tek albümleri Dianas'ın çıkması ise 2015'i bulmuş. Tesadüfen duyduğum albümü dinler dinlemez sevdim. Hoşlandığım türden bir gitar pop albümü olması yanında, pek bir yerlerde bahsedilmemiş olsa da post-punk ile olan yakın temasları beni mest etti. Gitar pop meselesini biraz açarsak, onun garajdan çıkmış olanının makbul olmasını fazla takmadan, tertemiz bir garajdan çıkmış olduğunu söylemek mümkün. Pek açamadıysak, indie rock, garage pop, surf rock, post-punk şeklinde toparlayalım. Hatta dream pop'a çalan yönleri de yok değil. Mesela piyanosu ve vokalleriyle I'm With You düpedüz dream pop bir şarkı. Böyle böyle sevdiğim türleri biraraya getirmiş, üstelik çığlık çığlığa kalmadan adeta loş bir gece albümü yapmış Dianas triosu.

Albümün en beğendiğim şarkılarının başını çeken Of A Time ile açılış yapan grup, Good Enough Girl, UFO, Braver ve 1000 Years şarkılarının büyüsüyle beni kendilerinden bahsetmeye sevk etti. Bu büyü dediğim şey aslında gayet mütevazi ama içe işleyen gitar + vokal derinliği olsa gerek. Yoksa öyle paragraflar dolusu övgüler düzülecek bir albüm sayılmaz. Hatta sıkıcı bulanlar bile olacaktır. Kaldı ki son iki şarkı keşke hiç konmayıp 8 şarkılık bir albüm olarak tasarlansaymış. Ekolu yaratıcı gitar melodileri, yine ekolu yumuşacık ikili (belki üçlü) vokaller, ne olursa olsun karşımızda sağlam bir grup olduğunu gösteriyor bana göre. Gece albümü dememin de belli bir genellemesi yok. Bana geceleri daha iyi gidiyor gibi geldi. Dianas şarkılarının itici gücü olan gitarı hangi ablamız çalıyorsa kendisini buradan tebrik ediyorum. Bu itici gücü sıkı melodiler ve Of A Time'daki gibi meditatif bir tekrar havasıyla sunan Dianas ekibi, bu ilk ve tek albümlerinin devamını bir türlü getirmemiş. Umarım kendilerinden tez zamanda (eğer dağılmadılarsa) yeni haberlerini almayı bekleriz. Şahsen yokluğu hissedilen bir grup olduklarını düşünüyorum.

1. Of a Time
2. Mars One
3. Good Enough Girl
4. UFO
5. 1000 Years
6. I'm with You
7. Freakcreep
8. Brever
9. Favourite Place
10. One Day

19 Haziran 2019 Çarşamba

Madeline Leman and The Desert Swells - Nobody's Fool


50'lerin doo-wop sevimliliği, 60'ların psychedelia ve soul ruhu, 70'lerin pop ve folk hissiyatları ve herhangi bir döneme mal edilmeyecek country hüznü ile yoğrulmuş bir albüm Nobody's Fool. Sahibi ise Madeline Leman and The Desert Swells adlı çok şık bir oluşum. Bu türleri kimi zaman tek başına, kimi zaman birbirlerinden rol çalmalarına izin vererek biraraya getiren, şarkı formunda lezzet tarifleri yaratan grup, ilk albüm Nobody's Fool içinde dolu dolu nostaljik anlar tasarlıyor. Aslında bunlar yıllar önce tasarlanmış, kuralları, duyguları belirlenmiş, ama zamansızlıkları nedeniyle her döneme kendini kabul ettirmiş, farklı suretlere bürünmüş şarkılar. Genç şarkıcı ve grupların bu kurallara sahip çıkarak kendi dokunuşlarıyla yorumlamaları çok önemli. Şık kelimesi boşuna değil. Belki yeni bir şey keşfetmiyorlar. Ama gardroplarında buldukları eskileri elden geçirerek kendi kıyafetlerini dikmeyi başarıyorlar. Diktikten sonra da peluş, abiye, paçalara doğru genişleyen jean, straplez, kovboy şapkası artık ne varsa kendi üzerlerine çok güzel uyduruyorlar.

Farklı dönemlerden sesler veren şarkılar, dinleyeni farklı modlara sokmakta çok başarılı. Açılışta yer alan Woman, Snowman, ve Second Line Baby Blues özellikle 60'lar pop/soul lezzeti taşırken, Tennessee Diamond, On The Road ve bana göre albümün en iyilerinden biri olan Shipping News ılık folk rock ve country nağmeleriyle o lezzete ortak oluyorlar. 80'li yıllardaki bir gençlik filminin mezuniyet balosu sahnesinde yapılan romantik bir dansın fonunda çaldığını hayal ettiğim Mr. Lonely veya puslu bir caz barda kafa güzelken insanı günbatımına taşıyan Baby Blue da albümün başka renklerini taşıyan parçalar. Yer yer feminist, kadının toplumdaki gücüne dair haklı yorumlar içeren şarkı sözleri Madeline Leman'ı muadillerinden bir parça sıyırıyor. Özellikle 70'li yılların kadınlarından etkilenen bu vizyon, Leman ve arkadaşlarının "femmericana" bir grup olarak adlandırılmalarına sebebiyet vermiş. Esasen Melbourne/Avustralyalı olan Madeline Leman and The Desert Swells, şimdilik pek geniş kitlelere ulaşmasa da, feminist hareketin taze isimlerinden birisi konumunda.

2018 yılında adeta bir feminist manifesto olarak çıkardıkları Diva With The Fever Of Change şarkısı, her ne kadar 70'ler klasik rock altyapısına spoken word tarzında bir vokal ile bu manifestonun hakkını verse de, bir yıl sonra çıkan bu albümün spoken word vokal ile söylenmemiş olmasından memnunum. Zira bir süre sonra altta akan müziğin üzerine konuş babam konuş hiç çekilmiyor. Güçlü lirikleri bir yana, genel anlamda şirin ve pop, soul, folk, country demeden her yola bu şirinliği adapte edebilen Madeline Leman'ın sesi, durmadan konuşmaktansa şarkı söylemeye daha uygun. Üstelik altı kadından oluşan geri vokal gücünü de bazı şarkılarda arkasına alarak kadın hareketinin enerjisini yansıtmakta çok başarılı. "60 ve 70'ler nostaljisiyle 4. dalga feminizm ateşini buluşturan" denmiş Nobody's Fool albümü için. Dijital evrenin genişlemesine, yaygınlaşmasına, biraz da yozlaşmasına paralel olarak kendini konumlandırmaya çalışan bu 4. dalga, henüz tam ne tavır alacağına karar vermiş gibi görünmediği gibi, son derece haklı olmak ile Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor filmindeki Hürrem Hoca alınganlığı arasında gidip geliyor gibi sanki. Bu başka bir yazının konusu. Bizim konumuz olan Nobody's Fool, müzikal gücü ön planda olan, üstelik bunu nostalji ile sağlayan bir albüm.

1. Woman
2. Nobody's Fool
3. Shipping News
4. Mr. Lonely
5. Tennessee Diamond
6. Snowman
7. On the Road
8. Baby Blue
9. Stick in the Mud
10. Second Line Baby Blues
11. Lay Me Down

24 Nisan 2019 Çarşamba

Cassette Kids - Nothing On TV


Etkilendikleri arasında The Rapture, Yeah Yeah Yeahs ve No Doubt gibi gruplar olduğu ifade edilen Cassette Kids, dört kişiden oluşan Avustralyalı bir topluluk. Etkilendikleri derken, sahiden bu isimlerden mi etkilendikleri, yoksa sadece onlara ait birtakım özelliklerinden dolayı benzetildikleri mi kıstas olmuş bilemiyorum. Ama yerinde sayılabilecek benzetmeler bunlar. Yine de bu isimlere benzetirken ekstradan iki düzine daha isim saymak lâzım. Birilerine benzetilmelerinde bir problem yok. Zira kendilerine kısaca indie pop ve synth pop evliliğinden olma dört çocuk da diyebiliriz. 2008 ve 2009'da çıkardıkları iki EP'nin ardından 2010 sınırları dahilinde debut albüm Nothing On TV'yi insan içine çıkarmış bulunuyorlar. Indie ve synth pop sevenleri ayrı ayrı, ikisinin karışımını sevenleri de tümden kucaklayacağını düşündüğüm 14 şarkılık albüm, daha yarısında "tamam, gerisine lüzum yok, olmuş bu albüm" dedirtti bana. Ama 7 şarkı daha olması, sanki dinledikten sonra üste para veriyorlar gibi ayrı bir sevindirdi.

Solist Katrina Noorbergen'in her yola gelebilen güçlü vokali, grubun erkeklerden oluşan geri kalanının canlı-synth karması müzikleriyle tam bir uyum içinde. Her yoldan kastım biraz da sözünü ettiğim iki türün yan yana geldiğinde dance punk sınırlarına dayanan sağlamlığa da yatkın olması. Katrina da kendini bu üçgene çok iyi adapte etmiş görünüyor. Şarkılar da hem popüler, hem de kişisel zevklere hitapkâr tarzda olunca, geriye başarılı bir debut albüme alkış tutmaktan başka pek birşey kalmıyor. Yoklukları bir eksiklik değil. Ama varlıkları Spin, Freaky Sweetie, Nothing On TV, Game Player, Fatal Attraction ve özellikle Coming Back şarkılarını duyduktan sonra daha anlamlı geliyor insana. Merak edilmesin, adı geçmeyen şarkılar da, adı geçenlerin ardından sapasağlam destekler sağlıyorlar bana göre. Birkaç dinleyişin ardından 2010'un en iyi albümleri arasına alacağıma dair kendime inancım tam. Müzik alemi çok şık bir pop grubu daha kazandı diyelim, tam olsun.

1. Insomnia
2. Spin
3. Lying Around
4. Coming Back
5. Big Jerk
6. Freaky Sweetie
7. Game Player
8. You Shot Me
9. Nothing on TV
10. Wherever You Are
11. Hey Baby
12. Fatal Attraction
13. Outro
14. By the Roadside

28 Kasım 2018 Çarşamba

Karise Eden - Born To Fight


2014'teki Things I've Done adlı ikinci albümün ardından dört sene gibi uzun bir süre sonra Born To Fight ile geri dönen Avustralyalı Karise Eden, yine en büyük gücünü şahane sesinden alan bir albüm yapmış. Ama ne var ki, Things I've Done sonrası için "soul ve R&B'nin blues ve rock ile kucaklaşmasını kutsayan şarkılarla dinleme" arzumu bir nebze köreltmiş bir albüm bu. The Voice 2012 Avustralya şampiyonu Eden, yine soul, R&B, blues yoğunluklu şarkılar söylüyor. Ancak 10 şarkılık albümün neredeyse yarısı fazlasıyla fabrikasyon ve standart bestelerden oluşuyor. Bunları Eden yerine ortalama bir şarkıcı seslendirse yüzüne bile bakılmaz. Yine zamanında Things I've Done için sarf ettiğim "şarkı dinliyor gibi değil, vokal dinliyor gibi" şarkılar albümün çoğunluğunu parsellemiş. Bu da çok can sıkıcı. Böyle bir sese bu şarkıların reva görülmesi insanın zoruna gidiyor. Önceki albümde en vasat Eden şarkısı bile onun bu geniş vokal yelpazesi sayesinde bir şekilde kendini dinletiyor, tutkusunu hissettiriyordu. Ama mesela Powerless gibi bir şarkı bunu bile yapamıyor bana göre. Sanki fazla hesaplı, fazla karışılmış, etrafı başka unsurlarla fazla çevrelenmiş gibi derinlikten uzak.

Stop Fucking With My Head ile gayet iyi bir başlangıç yapan albüm, albüme adını veren Born To Fight, kıvrak yapısıyla Baby Goodbye, iş görür bir soul rock olan Ain't Thinkin About You şarkılarıyla sivriliyor. Fakat Karise Eden'ın bir soul divası adayı olmasını tescilleyen asıl maharetleri Gimme Your Love ve Hopeless gibi damardan giren soul baladlarında görülüyor. Öylesine güçlü bir sesten bahsediyoruz ki, içine girdiği şarkıyı çok acayip yerlere götürebilecek, götürdüğü yerde acımadan yürekleri dağlayacak, sonra da şöyle hafifçe kafasını yana çevirip gözlerde bir damla yaşla orada bırakıp gözden kaybolacak kadar "ruh" ile dolu. Hüzün ona bir başka yakışıyor. Albümün en iyilerinden biri sayabileceğim Maybe You Can Love Me Anyway'deki sakin ve yıkık ruh halinin tüm kontrolünü elinde tutan o gücün kaynağı Aretha Franklin'den, Dinah Washington'dan, Etta James'ten, 50'lerden, 60'lardan geliyor. İşte insanın zoruna giden, bu nadir sesin gelecek nesillere kalıcı albümler, şarkılar bırakmaktansa, kendi albüm sınırlarında günü kurtarması, 2000'lerin uyduruk pop ikonları ile aynı, hatta daha yeni olduğu için onlardan aşağı muamele görmesi. Kısacası ses ne kadar iyi olursa olsun, onu ölümsüz kılan şarkılara ihtiyacı olacaktır. Karise Eden henüz o şarkıları yapmadı.

1. Stop Fucking With My Head
2. Temporary Lovers
3. Born to Fight
4. Gimme Your Love
5. Ain't Thinkin About You
6. Baby Goodbye
7. Powerless
8. Hopeless
9. Maybe You Can Love Me Anyway
10. Ted

24 Nisan 2018 Salı

Stonefield - Far From Earth


Soyadları Findlay olan Amy, Hannah, Sarah ve Holly kardeşlerden oluşan Avustralyalı rock grubu Stonefield, 2006'da kendi aralarında ilk başlarda Iotah ismiyle kurup geliştirdikleri bir müzikal yolculuk olarak kariyerine başladı. 2010 yılında Avustralya'nın radyo çapındaki yetenek avcısı yarışmasını Foreign Lover isimli şarkılarıyla kazanan grup, o saatten sonra başka şarkıları ve coverlarıyla o festival senin, bu festival benim dolaşmaya başladı. Orta karar sayılabilecek Stonefield (2013) ve bana göre direk kötü As Above, So Below (2016) albümlerinin ardından kendileri hakkında büyük beklentiler içinde değildim. Öyle ki, 13 Nisan 2018'de çıkan Far From Earth'ü dinleyip çok beğendikten sonra geçmişlerine baktığımda, bu iki albümü önceden dinlemiş (ve unutmuş) olduğumu fark ettim. Adında "stone" kelimesi bulunan zibilyon tane grup arasından onları hatırlayabilmem için Far From Earth gibi bir albüm yapmaları yeterliydi. Geç oldu, güç olmadı. Demek ki yapılabiliyormuş. Önceki albümlerde sound olarak 70'ler hard rock / heavy metal etkileri gösteren, ancak bunu iyi şarkılarla temsil edemediklerini düşündüğüm Stonefield, tembel işi bestelerden kendini kurtarıp çok sıkı bir albümle olgunlaştıklarını göstermişler.

Sahip oldukları potansiyeli göstermek kimine daha ilk albümde, kimine de üçüncüde kısmet olur. Kimi de bu potansiyeli her albümde azar azar yükselterek, üzerine koyarak gösterir. Far From Earth, uyuşuk, ruhsuz, çapsız bir albümden iki yıl sonra azar azar değil, birden çok acayip bir yükselişle adeta küllerinden doğmuş bir albüm. İlk dinlediğimde şarkılar bana oldukça düz geldi. Ama albüm bittiğinde 70'ler psychedelic atmosferinin modern hard rock dokunuşlarıyla ustaca buluşturulmuş olmasından kaynaklı harikulade bir tat bıraktı. Bu demek oluyordu ki, o düzlük aslında kendi içinde türlü engebeler, virajlar, inişler, yokuşlar barındıran çok boyutluluğun kendini çok iyi gizleyen (yani daha ilk elden kendini teslim etmeyen) yanlarını keşfetmişler. Aslında ilk dinleyişte bile anlaşılabilir, fakat derinliğini ancak birkaç dinleme ile dinleyene hissettirebilir bu bir garip üslup, sound kalitesinden ziyade, çok iyi yazılmış şarkılar sayesinde gücünü ortaya koyuyor. Gerçek rock tutkunlarının gönlünde 70'ler rock müziğinin modası hiç geçmez. Ama bu moda hantal şarkılarla fazla uzağa da gidemez. Bir kere en baştan bunun bilincine ulaşmış bir albüm Far From Earth.


Açılışı yapan Delusion, Far From Earth, In The Eve, Together ve Sleepyhead beşlisi için ne kadar konuşsam az. Ortak bir açıklama olarak, 70'lerin psychedelic uçarılığına hepten kendini kaptırmamış, bir ayağı her zaman yerde olan, köprüleri, kıvrımları, nakaratları çok iyi tasarlanmış karizmatik rock şarkıları desem de yetmeyecek. En önemli unsurlardan biri de, davulcu / vokalist Amy'nin vokal dizaynları. Bu beş şarkının herhangi birinin herhangi bir yerinde yaşadıkları yükselişin son noktasında o vokalin iz bırakıcı bir etkisi mevcut. Ses rengi olarak olağanüstü bir durumdan bahsetmiyoruz. Ama o sesin şarkı içinde kendini konumlandırış biçimi, bu beş şarkının beşinde de değişik suretlerde o zirveyi yakalıyor. Bu vokal geleneğinin karşılığında Black Sabbath geleneğinden yetişmiş Ozzy tarzı az çok hissedilse de, kadın eli değmiş bir ustalığın kendi kendini var ettiğini, Amy'nin de her şarkı için olabilecek en iyi söyleyiş şeklini keşfettiğini söylemek gerek.

Sürekli beş şarkı dediğime bakılmasın. Diğer şarkılar bana göre bu beşliden bazı ufak detaylarla ayrıldığı için ve her birine aynı methiyeleri düzmemek adına böyle bir gruplaşma yaptım. Mesela Visions'ın tüm bu olanlara bir de pop rengi ilave edişini, Broken Stone'un tüm bu olanlara daha psychedelic progressive bir yoğunlukta müdahil oluşunu, Through The Storm'un tüm bu olanlara Black Sabbath veya Deep Purple duruşunu biraz daha belirginleştirerek yanıt verişini duymak ayrıca keyif verici. Peki neden ilk zamanlar böyle güçlü albüm yapamadılar diye düşünmenin artık anlamı yok. Stonefield, bir grubun en temel kuruluş amacı olan iyi şarkılarla iyi müzik yapma misyonunu Far From Earth ile tamamlamış bulunuyor. Hatta iyiden daha fazlası olarak. İşin kolayına kaçıp bir dakikalık hızlı ve ruhsuz punk şarkıları, uyuşuk indie rock besteleri veya enstrümanlara abanıp tüm kusurlarını kaosla örtebileceklerini düşündükleri heavy metal yavanlıkları yapmıyorlar. Nerede gerekli gördülerse orada sert, yumuşak, ayrıntılı, basit, coşkulu, gizemli, ama hep dengeli oluyorlar. Her müzisyen veya grup kötü şarkılar veya albümler yapsın. Şayet sonunda Far From Earth gibi albümlere ulaşacaklarsa...

1. Delusion
2. Far From Earth
3. In the Eye
4. Visions
5. Together
6. Broken Stone
7. Through the Storm
8. In My Head
9. Sleepyhead
10. Celestial Spaces

25 Aralık 2017 Pazartesi

King Gizzard & The Lizard Wizard - Flying Microtonal Banana


2010 senesinde Melbourne/Avustralya'da kurulan yedi kişilik King Gizzard & The Lizard Wizard, o zamandan beri 12 albüm, 4 EP çıkarmış, üretkenliğinin zirvesinde bir grup. İlk albümleri 12 Bar Bruise'ü 2012'de çıkardıktan sonra, her yıla ikişer albüm sığdırarak ilginç bir albüm kariyeri belirlemişler. 2016'yı Nonagon Infinity adlı tek bir albümle geçiren grup, 2017'de tam dört albüm yaparak kendini aşmış bulunuyor. Psychedelic rock, neo-psychedelia gibi uçuk kaçık türler benimseyip, bunları garaja sokmak suretiyle kimi zaman pop, caz, surf, bossa nova ile bile ilişkilendirmeleri neticesinde kendilerini sıradışı bir yerde konumlandırmaları (ya da bunu müzik medyasının yapması), onları eklektik, aynı zamanda zor bir yere koydu. Evet, benim için King Gizzard zor bir grup. Müziğin "psychedelic" ve "experimental" kısmıyla aram hiçbir zaman çok iyi olmadı. Bu yüzden daha önce dinlediğim 3-4 albümlerinden aklımda kalan yegane şey, onları anlamadığım, anlamak için de çaba göstermek istemediğim oldu. Müzikal yetenekleri, enstrüman hakimiyetleri bu psych ve deneysel oluşlarının gölgesinde kaldı bana göre.

2017 içinde sırasıyla Flying Microtonal Banana, Murder Of The Universe, Sketches Of Brunswick East ve Polygondwanaland albümlerini yapan grup, yukarıda sözünü ettiğim 3-4 eski albümleri yüzünden hiç sallamadığım bir statüdeydi. Ta ki, bir playlist içinde tesadüfen sekiz dakikalık Rattlesnake'e rastlayana kadar. Nasıl geçtiğini anlamadığım o sekiz dakika (aslen 7:50), duymayalı grubun seviye atladığını düşündürdü. Zira daha önce hiç şarkı gibi şarkı yaptıklarını duymamıştım. Hatta o playlistte King Gizzard & The Lizard Wizard adını görünce şarkıyı atlamayı bile düşündüm. Çünkü zamanında bana çok çektirdiler. Ama Rattlesnake'in o yılan sinsiliğindeki melodisi, özellikle 70'lerin psychedelic, progressive ve Anadolu rock (evet Anadolu!) motiflerini ustalıkla kaynaştırmış yapısı, üstüne bir 7:50 daha olsa giderdi dedirtti. Öyle ki, grup hakkındaki görüşlerimi bir kenara koyup, 2017'de çıkardıkları dört albümün peşine düştüm. Amacım sadece Rattlesnake'i bulmak değil, o kıvamda başka şarkı olup olmadığına bakmaktı. Ben kendimi o "başka şarkı" ümidine hazırlamışken, aynı kıvamda komple bir albüme rastladım. Adı da Flying Microtonal Banana idi.


Diğer üç albümü hemen aradan çıkarayım. Zira yine deneysel, gıcıksal özelliklerine geri döndükleri bu albümlerden hiçbir şey anlamadığım gibi, anlar gibi olduğum kısacık anlarda da beni adeta geri itiverdiler. Oysa 24 Şubat'ta çıkmasına rağmen Ekim ayında tanıştığım, o zamandan beri de altından girip üstünden çıktığım, dinlemediğim günlerde özlediğim, kavuştuğumda mutlu olduğum Flying Microtonal Banana, sanki King Gizzard'ın değil de, zaman tüneliyle günümüze düşmüş, yolda gelirken 70'lerden bir Anadolu rock grubuyla bedensel dönüşüme uğramış yabancı bir grubun elinden çıkma gibi duruyor. Bu tarifi çok daha iyi yapabilmek mümkün. Ama dokuz şarkının hepsi kendi içlerinde o tarifleri sakladığı gibi, olağanüstü bir bütünlük içinde konsept albüm havası yaratıyorlar. Mesele sadece Rattlesnake'ten ibaret değil. Open Water, Sleep Drifter, Billabong Valley, Anoxia, Nuclear Fusion ve kapanıştaki albüme adını veren, zurnalarıyla tüylerimi diken diken eden enstrümantal Flying Microtonal Banana süper parçalar. Gitarların çoğu zaman elektro bağlama hissiyatı yaratmasıyla oluşan muhteşem atmosfer sonucunda o zurnaların kimi şarkılarda birden ortaya çıkıp, zaten albümün oryantal gücünden başı dönmüş dinleyeni iyice kıvama getirmesinin tadına doyulmuyor.

Dokuz şarkıdan beşini tek başına, Flying Microtonal Banana ve Nuclear Fusion'ı gitarist Joey Walker ile birlikte yazan, multi-enstrümantalist ve vokalist Stu Mackenzie'nin inanılmaz bir özümseme yaşadığı kesin. Zaten çeşitli yerlerde verdiği demeçlerde grupça Aşık Veysel, Erkin Koray, Selda Bağcan hayranı olduklarını dile getirmiş. Lakin hayranı oldukları bu efsanelere elitist ve oryantalist değil, şaşırtıcı bir içselleşmeyle bakmasını bilmişler. Onları dinlemekle kalmamış, müzikal felsefelerini, psychedelic ve progressive yerelliklerini, kendilerine verdikleri evrensel ilham emarelerini hayranlık verici bir doğallıkla biraraya getirerek çalıp söylemişler. Tabii bunu yaparken o nostaljik bileşenleri yıpratmadan modernize etmeyi, o modernliği mikrotonal 70'lere mal etmeyi, ana kaynağın orası olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde işaret etmişler. Bu konsept tüm gruba öyle sirayet etmiş ki, sadece Stu Mackenzie değil, muhteşem Anoxia'yı tek başına yazan Joey Walker ve bu dokuz şarkıya hayat veren diğerleri artık ölümsüz hale gelmiş bu albüme binlerce ayrıntı katmışlar. Bir daha böyle bir albüm yaparlar mı bilmem. Yapmasalar da olur. Zaten eski sıkıcılıklarına dönmüşler. Her dinleyişte bir öncekinden farklı detayların keşfedildiği bu olağanüstü deneyim, içinde bulunduğumuz kaosa, anlamsızlıklara, adaletsizliklere inat, müziğin ölümsüzlüğüne, zamansızlığına, bağımsızlığına doğudan doğup batıyı da ısıtan bir güneş gibi doğuyor.

1. Rattlesnake
2. Melting
3. Open Water
4. Sleep Drifter
5. Billabong Valley
6. Anoxia
7. Doom City
8. Nuclear Fusion
9. Flying Microtonal Banana

6 Kasım 2016 Pazar

Tkay Maidza - TKAY


Zimbabwe kökenli Avustralyalı Takudzwa Victoria Rosa Maidza, ya da budanmış haliyle Tkay Maidza, 20 yaşında bir hip-hop, electropop ve biraz da indie pop şarkıcısı. Henüz beş yaşındayken taşındığı Avustralya'da güzelce okullarını okuyan, mimarlık eğitimi alan Tkay, ülkenin güneyindeki Adelaide bölgesinde faaliyet gösteren " Adelaide's Northern Sound System" adlı sanatçı geliştirme programına katılıyor. 17 yaşında yaptığı ilk single Brontosaurus ve ilk EP Switch Tape ile birtakım liste başarıları ve pozitif geri dönüşümler alınca Tkay'in gelecek planları şekillenmeye başlıyor. Avustralya'da elde ettiği bu indie ün sayesinde Avrupa ve Amerika'daki bazı organizasyonlara davet ediliyor. Sevimliliği ve hip-hop vokale yatkın cıva gibi sesiyle bazı şarkılarda "featuring" olarak boy veriyor ve artık yaydan çıktığını hissettiriyor.

Tüm bunlar olurken bir yandan da ilk albümüne materyal topluyor ki, sadece konuk şarkıcı veya konser açılışlarının aranılan ismi olarak tanınmasın. Zaten bu albüm fikri, Switch Tape EP'sinin yayınlandığı 2014 yılından beri hep aklında. Kalabalık bir yapımcı ekibiyle çalışmanın da avantajıyla hava koklanıyor ve doğru zamanın 28 Ekim olduğuna karar verilerek 14 şarkıdan oluşan TKAY isimli debut ortamlara düşüyor. İlk başlarda pek sevmeyeceğim yönünde bir önyargı yaratsa da, içimden gelen basit bir ses sayesinde kulak vermek istediğim albüm, pişman etmek şöyle dursun, içimizden gelen o seslere karşı daha duyarlı olmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatan lezzette birşey çıktı. TKAY için son zamanlarda duyduğum en hoş pop albümlerinden biri bile diyebilirim. Bunun çeşitli sebepleri var. Örneğin mütevazi çapta indie bir ruh ile, ticari çapta popüler bir "hip-pop" tarzını aynı sınırlar içinde birbirini tamamlayıcı hale sokabilmiş şarkılardan oluşan müzikal bir konsept hemen seziliyor. Bu sayede hem oturup ciddi ciddi dinlenesi bazı şarkıların aynı zamanda birer radyo hiti olabileceğine dair karmaşık duygulara kapılabiliyorsunuz. Bu, bir pop albümü için hafife alınmaması gereken bir karmaşadır.

Aslında ortada hiç de karmaşık bir müzik yok. Sadece ince ince işlenmiş, küçücük fikirlerden oluşan şık pop şarkıları ve dinleyenin altından girip üstünden çıkan kıvrak Tkay vokali var. Bu birliktelik belki de defalarca duyduğumuz şarkılardan farklı tınlamıyor. Fakat 2000'lerin başında Londra'da ortaya çıkan "grime" türünün popüler ve deneysel arasında gidip gelen elektronik dokusunun her bir şarkıda kendine serbest oyun alanları açmasını dinlemek bu albümde ayrı bir keyif oldu benim için. Tennies, Afterglow, Carry On, Simulation, Supasonic, Drumsticks No Guns, Follow Me başta olmak üzere uzayıp giden tepeleme hit adayı ile dolu albüm, dinledikçe birbirinden rol çalan kaliteli şarkılardan oluşmakta. Rap yaparken fonetiği kulağa bir enstrüman gibi gelen (Tennies) normal vokal yaparken ise adeta ılık bir meltem gibi esen (Follow Me) Tkay, çoğu şarkısıyla M.I.A.'nın müziği bıraktığını açıklamasından sonra ona alternatif isimlerden biri olabileceğinin sinyallerini veriyor sanki.

1. Always Been
2. Afterglow
3. Carry On (feat. Killer Mike)
4. Simulation
5. Tennies
6. Monochrome
7. Follow Me
8. Castle in the Sky
9. Drumsticks No Guns
10. State of Mind
11. House of Cards
12. Supasonic
13. You Want
14. At Least I Know

15 Ocak 2016 Cuma

The Hillbilly Goats - Down Foggy Mountain


Keçi Çocuk (Bryce Wearne) ve eşi Keçi Kız (Mahney Wearne) ikilisinin 2007'den itibaren sahnelerde başlayan The Hillbilly Goats macerası, Avustralya'nın altını üstüne getirmesi de, kırsalın ruhunu soluyan / solutan müzikleriyle üçüncü albüme erişmiş durumda. Zaten Avustralya'nın altını üstüne getirmek o kadar kolay olmadığı gibi, biri çıkıp bunu yapsa da dünyanın geri kalanının bundan zor haberi oluyor. Bazen öyle bir film izliyor veya albüm dinliyorsunuz ki, bunu daha önce neden fark etmemişim diye düşünüyorsunuz. Cevap kimi zaman "uzak ülke" Avustralya oluyor. Avrupa ülkelerini bunun dışında tutuyorum. Çünkü ortada bir İngilizce meselesi var ve kendine ait sinemasıyla, müziğiyle, aksanıyla, kültürüyle Avustralya, hem Amerika - İngiltere güzergahına, hem de Avrupa yakasına hitap edebiliyor çoğu zaman.

Konuyu fazla dağıtmadan sadede, yani grubun 2016'nın ilk günlerinde çıkan üçüncü albümleri Down Foggy Mountain'a gelirsek, country ve bluegrass'in kaliteli örneklerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mecburiyetindeyiz. 20 yaşında armonika ve mandolin çalmayı öğrenen, sonra gaza gelip Bettathannachookraffle adlı bir country grubuyla kaçan Bryce ile, yine 20'lerinde kontrbas başta olmak üzere yaylı enstrümanları öğrenmeye merak salan Mahney'nin grup kurma, üç albüm çıkarma, yüzlerce sahne şovuna çıkma yolculuklarından bir The Broken Circle Breakdown çıksa ne güzel olurdu. Özellikle renkli sahne kostümleri, dinamik sahne performansları (ki buna misafir müzisyenler ve ikilinin sıkıldıkça enstrüman değiştirmeleri de dahil) ve bluegrass tutkusuna sahip müziklerinin sevimli sinematik dokusu da eklenirse tadından yenmez. Ama belki daha sonra böyle bir filmi akıl ederler, biz de (geç de olsa!) izleriz kimbilir.


Konuyu iyice dağıtıp sadede gelemememin sebebi, Down Foggy Mountain'ın bana alakalı alakasız bir sürü şey hatırlatan bir albüm olması. Üstelik bunu kendi türünün en basit, en köylü, en samimi yöntemleriyle yapmış olması. Zaten bunu bu şekilde yapamayan bir bluegrass albümü en kestirme yoldan dayaklıktır. Cumberland Gap, Old Joe Clarke, Rabbit In A Log, Ida Red, Who Broke The Lock şarkılarındaki coşku dolu müzik, neşe dolu çığlıklar, dolu dolu kadehleri, bardakları boşaltmak ve kovboy dansı (artık nasıl birşeyse! ) yapmak için canlı canlı çalınıp söylenmiş şarkılar. Keep It Clean ve Mama Keep Your Yes Ma'am Clean ise madalyonun dingin yüzüne çok hoş dokunuşlarda bulunuyorlar. Geleneksel Amerikan country / bluegrass kadar, özellikle Gypsy Davey / Jerusalem Ridge şarkısında duyulan İrlanda / İskoç folk ruhu da grubun üstünde hiç yabancı durmuyor.

Bitmedi! Pink Floyd klasiği Brick In The Wall'un çok tatlı coverı ise yeryüzünde bluegrass müziğe uyarlanamayacak şarkı bulunmadığını ya da Pink Floyd şarkılarının doğru ellerde her yola gelebildiğini gösteriyor. Bryce ve Mahney'nin enstrüman değiştirdikleri gibi vokalleri de paylaşmalarıyla oluşan renklilik, aynı anda üç enstrüman (ayaklarıyla davul, ağzıyla armonika, elleriyle mandolin, banjo, gitar, banjitar vs.) çalan Bryce'ın güven veren, kontrbasıyla, kemanıyla ve sıcacık sesiyle huzur veren Mahney'nin uyumları, keçilerin inatlaşmadıkları zaman ne kadar üretken olabilecekleri mesajı veriyor sanki. Arkadaşlarıyla, konuk müzisyenlerle çalışmayı, onlarla grup fotoğrafı çektirmeyi de seviyorlar. Coşku, neşe, dans, huzur, güven bu günlerde çok daha fazla ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Ortalık "dünyada bu kadar kan, gözyaşı varken..." diye başlayan cümlelerden geçilmiyor. Ama Tony Bennett'ın Amy belgeselinde söylediği gibi: "Yeterince uzun yaşarsan hayat sana nasıl yaşanacağını öğretiyor."

1. Cumberland Gap
2. Old Joe Clarke
3. Brick in the Wall
4. Cornbread & Butterbeans
5. Keep it Clean
6. Rabbit in a Log
7. Ida Red
8. Mama Keep Your Yes Ma'am Clean
9. Who Broke The Lock
10. Gypsy Davey / Jerusalem Ridge
11. Before I Hit The Grave
12. Skillet Good and Greasy

9 Temmuz 2015 Perşembe

Seedy Jeezus - Seedy Jeezus


Lex Waterreus (gitar, vokal), Paul Crick (bas gitar), Mark Sibson (davul) üçlüsünün oluşturduğu, 2010'da Melbourne'da kurulan Seedy Jeezus, kurulduğu yıldan bu yana Melbourne'un yer altı rock camiasında yer etmiş, şahsen adını ilk kez duyduğum (ve bir kenara not ettiğim) onlarca grupla birlikte konserlerin, festivallerin gediklisi olmuş bir grup. Tabii dünyanın öteki ucundaki Avustralya'da herhangi yer üstü bir faaliyet bile bize yer altı gibi geleceği için adamlara solucan muamelesi yapmayalım. Bu konser hengamesinden fırsat bulup albüm yerine uzun süre EP'ler ile (ki onlar da konser kayıtlarından oluşmakta) seslerini Avustralya dışına duyurmaya çalışmışlar. Ne kadar çalışsalar da, bir stüdyo albümünün bu tanıtımdaki rolü daha önemli. Kendi materyallerini yazmaya başlayıp albüm çıkarmaları 2015'i bulmuş. Kendi adını taşıyan debut, tek farkı seyirci alkış ve çığlıkları olmayan bir konser havasındaki kayıtlardan oluşmakta. Bana göre stoner rock açısından yılın en dikkate değer işlerinden biri.

Kısa yoldan "70’lerin stoner space rock psychedelia"sı şeklinde bir tanım oluşturulmuş Seedy Jeezus müziği, bu tanımdan da anlaşabileceği gibi Black Sabbath ve Pink Floyd'un erken yıllarıyla büyüdüğünü hissettiren, ama bazı müzik yazarlarının yaptığı bu dudak uçuklatan karışımı bolca doğaçlama jam ile şekillendiren bir müzik. Eşi benzeri yok denemez. Gittikçe artan geçmiş merakını sadece bir merak olarak bırakmayan, onu işleyip her sert notasında yaşatan grup, isim vermekte zorlandığım 7 şarkısında müthiş numaralar sergiliyor. Dediğim gibi, bunlar eşsiz numaralar değil. Ancak stoner, doom, psych yan türlerini upuzun ve baygın şarkılarla formülize etmeye çalışan bazı gruplardan farklı olarak dinamik ritimlerle, güçlü rifflerle ve gitar sololarla, doyurucu doğaçlamalarla kendini ifade ediyorlar. 14 buçuk dakikalık müthiş How Ya Doin? bile bana zamanın nasıl geçtiğini hissettirmedi. Bu albümden hemen önce merakla beklediğim yeni Tame Impala albümü Currents'i dinledim. Kendileri ne yazık ki iki süper rock albümünün ardından psychedelic pop ve neo-psychedelia arasında kaybolup giderek kendilerine olan hayranlığımda bir yara açtılar. Neyse ki Seedy Jeezus hemen gereğini yapıp, ustalıkla bu yarayı tedavi etmesini bildi.

1. Wormhole
2. Universal Overdrive
3. Chasing the Dragons Tail
4. Pick Up
5. How Ya Doin?
6. Sun in My Car
7. Shakin' the Fuse

19 Aralık 2014 Cuma

Karise Eden - Things I've Done


2012'de sevilen ses yarışması The Voice'ın Avustralya ayağının haklı birinciliğini alan 1992 doğumlu Karise Eden, Ekim ayında çıkan ikinci albümü Things I've Done ile farklı bir sınav veriyor. Başarıyla verdiği ilk sınavdan başlarsak, kendisinin ilk defa göründüğü yarışmanın YouTube videosuna kadar uzanmamız gerekir ki, zaten oradan kendisinin nasıl bir doğal yetenek olduğu hemen anlaşılabilir. Keith Urban, Seal, Delta Goodrem ve Joel Madden'dan oluşan arkası dönük jüriyi James Brown'ın It's a Man's World klasiğini seslendirerek daha onuncu saniyede döndüren ve sadece jüriyi değil herkesi büyüleyen Karise'nin bu performansı TV kutusunu değerli kılan anlardan biridir. Böylece Karise, akıllı davranıp Seal'ı koç olarak seçerek hem birinciliği, hem de kariyer yapma fırsatını kazanmıştı. Gerçi bu sesle kimi seçse şampiyonluğu kaçınılmazdı. Asıl ilginç olan, böylesine özel bir sese sahip Karise'nin bu yarışmadan önce keşfedilmemiş olması. Bunun sebebi de büyük ölçüde genç yaşta birçok çile çekmek suretiyle hayatı roman olmuş bu genç kadının kendini gösterme şansı bulamaması olsa gerek. Şimdi bunları burada anlatarak içimizi şişirmek yerine, kendimizi onun sesinin serin sularına bıraksak ve şimdiye dek çıkardığı iki albümden bahsetsek daha iyi olur.

İlk olarak kazandığı haklı birincilikten sonra Karise'nin The Voice yolculuğu boyunca Seal'ın himayesinde seslendirdiği şarkıların stüdyo kayıtlarından oluşan 2012 tarihli My Journey albümü çıktı. It's A Man's World yanında Hallelujah, Hound Dog, The Dock Of The Bay, Move Over coverlarının şenlendirdiği albüm soul ve cover sevenlerin baş ucunda bulundurması elzem örneklerden biriydi. Siyah gırtlağına sahip beyazların genelde soul ve R&B söylemeyi tercih etmelerini "Blue Eyed Soul" şeklinde etiketleme ihtiyacı duyan müzik sektörü, Karise Eden'ın ancak Aretha Franklin ya da Janis Joplin gibi nice efsane olmuş R&B, soul ve rock dokusuna sahip kadın vokalin gölgesinde nefes alan ses rengini de sadece pop soul diye tanımlamayı uygun gördü. Derisinin  rengine bakarak sesin rengini siyah ya da beyaz diye ayırma yanlışına çoğumuz düşüyoruz zaten. Neyse, herkesin asıl merak ettiği, Karise Eden'ın sıfır kilometre şarkılarla nasıl bir başarı elde edeceğiydi. Başka bir deyişle (veya benim beklediğim şekliyle) bu üst düzey sesin nasıl şarkılarla buluşacağıydı.


Things I've Done adlı ikinci albüm, gönül pek istemediği üzere birkaç şarkı haricinde, bu yazıda ağzımıza sakız ettiğimiz sektörün artık ezberlenmiş yöntemleriyle hazırlanıp sunulmuş izlenimi veriyor. Bu izlenimden hariç bıraktığım açılıştaki Black Heart, House On Fire, Broken Hearted, Something In The Water, Loneliness sadece Karise'nin sesine bel bağlamamış, kendi ayakları üzerinde de durabildiğini düşündüren şarkılar. Düşündüren diyorum çünkü şarkıların hepsi onun sesiyle karakterini buluyor ve şayet o söylemeseydi neye benzerdi sorusunu da akıllara getiriyor. Vasat bulduğum şarkıları bile benim için bir şekilde dinlenebilir kılan bu ayrıcalıklı vokal, bunlardan bazılarında ölü şarkıyı diriltmeye oynayacak kadar güçlü olsa da, ses karakterinin şarkı karakterine ne derece sirayet edeceği tartışılır. Bu yüzden adını andığım şarkılar dışındakileri sırf Karise'nin neler yapabileceğini görmek adına, şarkı dinliyor gibi değil, vokal dinliyor gibi dinledim. Mesela çok beğenilen, benimse fazla fabrikasyon bulduğum ilk single Dynamite'in sonlarına doğru fısıldar gibi nakaratı söylediği o muhteşem birkaç saniyedeki ya da şimdilik yine ısınamadığım She Don't'un nakarat yükselişindeki gibi enfes anlardan keyif alabiliyorum.

İyi şarkılar zaten Karise ile bir ziyafete dönüşürken, kendisinden yeni bir Anastacia veya bir Jesse J. yaratmaya niyetlenmiş gibi duran hınzır yapımcı ve şarkı yazarları (ki kendisi de Dynamite haricinde tüm şarkılarda co-writer olarak görünüyor) bazı şarkılarda resmen hazırdan yiyerek "Karise'nin sesi yeter" kafasında takılmışlar adeta. Evet, bu ses ortalama bir şarkıya fazla bile gelir. Ancak geleceğin en güçlü kadın vokallerinden biri olarak belki de efsane haline gelecek bu sese Christmas şarkıcısı muamelesi yapmak, hatta teşebbüs etmek bile yazık, günah. Kendisi de bir co-writer olarak aklını başına alsın. Lütfen bundan sonra onu Black Heart, House On Fire, Broken Hearted gibi şarkılarla, aralara serpiştirilmiş Aretha Franklin, Janis Joplin veya Billie Holiday coverlarıyla ve en önemlisi de soul ve R&B'nin blues ve rock ile kucaklaşmasını kutsayan şarkılarla dinleyelim. Çünkü bu sesin gerçek kimliği ancak bu karışımla kendini buluyor. Damarlara, hücrelere, kaslara ancak o şekilde gerçek manada sirayet ediyor. Kana karışıyor. Kan oluyor.

1. Black Heart
2. Taking It All
3. Dynamite
4. Loneliness
5. Things I've Done
6. Don't Ask Me
7. She Don't
8. 134 Days
9. We Got the Night
10. House on Fire
11. Broken Hearted
12. Something in the Water