* İrlanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* İrlanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Glen Hansard & Markéta Irglová - Once: Music From The Motion Picture


Busker deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?

Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken. Benzersiz Falling Slowly (ki Oscar bile aldı), Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek. Ben de öyle yaptım.



Filmi izledikten sonra edindiğim soundtrack albümü telefonuma yükledim. İş çıkışı kulaklığı takıp en işlek caddelerde kalabalığa karıştım. Soğuk havanın telaşlarına etki etmediği insanlar, habersizce fonlarında çalmakta olan Once’ın şarkılarıyla oradan oraya koşuşturuyor, telefondakiyle değil de sanki telefonlarıyla konuşuyor, sevgilisine sıkıca sarılıyor ya da yanındakinin birgün sevgilisi olmasının hayallerini kuruyordu. Kiminin kafasında tilkiler dönüyor, kimi borçlarını, kimi şapkasının altında bozulan saçlarını düşünüyordu. Yüzler, soğuğun da etkisiyle asık olsa da o üşümüşlüğün altında yatan diğer şeyler fark edilebiliyordu. Hüzün, umut, karamsarlık, aşk, öfke, bezginlik hepsi Glen Hansard’ın sesiyle ifadeleniyor, bir insanlık süzgecinden geçiyordu sanki. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar, dudakları kımıldıyor, ama fonda Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın sesleri duyuluyor sadece. Etrafta hiç busker yok. Çiçek satan biri de… Etrafta şarkılardan başka kimse yok.

Once o kadar güzel ki, Once’ın şarkıları o kadar güzel ki, onu hem film, hem de müzik olarak sevmek sanki bir ayrıcalık. Ama onun güzelliği Avrupa hüznünden, Dublin karası efkarından geliyor. “Hüzünden, efkardan, ayrılıktan güzellik mi olurmuş” sadistliğine de ihtiyacımız var. Aslında yapay mutluluklardan daha fazla ona ihtiyacımız var. Bir kerecik de olsa o hüzünün, efkarın tadını aldınız mı tiryakisi oluveriyorsunuz. Once bana bunları anlattı. Hayatıma girdiği anlarda belki başka şeyler de söyleyecek. Yine aynı şeyleri söylese bile razıyım. Tabi bir de yine hayatımda çok önemli bir yeri olan Alan Parker filmi The Commitments filmi ile olan alakasından bahsetti. Oradaki The Commitments grubunun genç gitaristi Foster’ın o zaman 21, şimdi 30'lu yaşlarının sonunda olan Glen Hansard olduğundan… Yıllar geçiyor, ama o müzik tutkusu bitmiyor. Bittiği zaman anlıyoruz ki, bizde de bir şeyler bitiyor.

1. Glen Hansard & Markéta Irglová - Falling Slowly
2. Glen Hansard & Markéta Irglová - If You Want Me
3. Glen Hansard - Broken Hearted Hoover Fixer Sucker Guy
4. Glen Hansard & Markéta Irglová - When Your Mind's Made Up
5. Glen Hansard - Lies
6. Interference - Gold
7. Markéta Irglová - The Hill
8. Glen Hansard - Fallen From the Sky
9. Glen Hansard - Leave
10. Glen Hansard - Trying to Pull Myself Away
11. Glen Hansard - All the Way Down
12. Glen Hansard & Markéta Irglová - Once
13. Glen Hansard - Say It to Me Now

19 Kasım 2021 Cuma

U2 - Achtung Baby

 
Tam 30 yıl önce bugün piyasaya sürülen Achtung Baby, İrlandalı rock grubu U2'nun ikinci defa dünyaya gelişi olarak kabul edilir. Gerçekten de albüm için yapılan bu benzetme o kadar yerindedir ki, bilmeyenlere anlatmak için sadece bu benzetmeyi kullanmak bile yeter bence. Hemen neden bu "yeniden doğuş" ifadesi kullanıldığını kendi açımdan açıklayıp aradan çıkarayım. U2 ile tanışmam 1987 tarihli şaheser The Joshua Tree gerçekleşmiştir. Benim için U2'nun ilk doğuşu bu albümdür. Dünyada U2 adının duyulmasının onun sayesinde gerçekleşmesi, sadece benim için öyle olmadığının da bir göstergesi olabilir. Ancak The Joshua Tree ile U2'nun öncesinde dört albüm sahibi bir grup olduğu benim ve benim gibi milyonlar tarafından öğrenilmiştir (diye düşünüyorum.) Bu dört albümü, hatta Sunday Bloody Sunday şarkısını bile sevmedim, sevemedim. Ama The Joshua Tree inanılmaz bir albüm. U2'nun hala en iyisi ve tüm zamanların en iyi folk rock, pop rock ve bu türlerin karması bir alt tür olarak heartland rock başyapıtı. Asıl adı Paul David Hewson olan ama tüm dünyanın Bono olarak bildiği 27 yaşındaki bu hırpani ve yakışıklı adamın içli İrlanda vokaliyle söylediği tutku dolu rock şarkılarının 80'lerde bağırlara basılmaması neredeyse imkansızdı. Yazdığı liriklerle aynı zamanda çok iyi bir şair olduğunu da kanıtlayan Bono, diğer grup üyeleri The Edge (gitar), Adam Clayton (bas) ve Larry Mullen Jr. (davul) ile birlikte yazdığı zamansız şarkılarla bir ikon olma yolunda ancak beşinci albümle ilk adımını atmıştı.

The Joshua Tree dünya çapında öyle bir patladı ki, daha şarkıların ateş sönmemişken (zira kolay kolay da sönmezdi) hemen bir yıl sonra coverlardan, bazı konser kayıtlarından ve yine kendi bestelerinden oluşan Rattle and Hum albümünü çıkardılar. B.B. King (When Love Comes To Town), Bob Dylan (Love Rescue Me) gibi ağır misafirlerin olduğu, Desire gibi şaheserin yer aldığı bu albüm iyi olmasına iyiydi ama uzunluğu, bazı şarkıların fazla ve gereksiz gibi hissettirmeleri nedeniyle "The Joshua Tree'den sonra gelen albüm" talihsizliğinden fazlası oldu sanki. İşte tam bu noktada, yani peş peşe gelen biri pahada, diğeri yükte ağır iki albümün ardından bir üçüncüsü için bir tükenmişlik hasıl oldu. Bu hem onlarda, hem de dinleyicilerinde oldu. Rattle and Hum'ın ardından gelecek yeni U2 albümünde artık nasıl şarkılar olacağı neredeyse kestirilebilir bir pozisyona girdi, işin heyecanı, tadı kaçtı adeta. Biraz ara verme, en önemlisi de yeni bir şeylerle dönme ihtiyacı belirdi. Düşünsene bitmek bilmeyen konserlerde her gece sürekli With or Without You, I Still Haven't Found What I'm Looking For, Desire falan çalıyorsun. Şarkıları özlemeye bile fırsatın olmuyor. Evet Rattle and Hum iyi bir ticari başarı kazanmıştı, belli bir kalite çıtası vardı ama eleştirmenler albümü çok ağır, kendini beğenmiş, Amerikan olmaya çabalayan, üstelik buna acemice çabalayan bir albüm kimliği biçmişlerdi. Bir sonraki albüm kesinlikle farklı olmalıydı. İyi de nasıl olmalıydı?

Değişimin ilk göstergeleri 1990'da yaptıkları iki kayıttı. İlki, elektronik dans ritimlerini ve hip hop unsurlarını ilk kez kullandıkları Red Hot + Blue toplama albümü için Night and Day coverıydı. Diğeri ise Bono ve The Edge'in A Clockwork Orange'ın sahne uyarlamasının orijinal müziğine yaptığı katkılardı. Deneysel ve pek ses getirmeyen işler olsa da, Achtung Baby'nin zemini yavaş yavaş oluşuyordu. Bono ve The Edge, yazdıkları materyalleri diğer grup üyeleriyle paylaştılar ve son rötuşlardan sonra albümde yer bulması kesinleşen birkaç şarkı ortaya çıktı. Ama yine tatmin olmadılar. Önceden birlikte çalıştıkları yapımcılar Daniel Lanois ve Brian Eno ile anlaştılar. Her ikisi de birer ses mühendisi ve elektronik müzik sihirbazı olan bu adamlar, özellikle de Eno, değişimin eski U2'ya dair her şeyi silmek olduğu fikrini ortaya koydular. Müziğinden taviz verirdin, vermezdin, benim fikrimi kabul edersin, etmezsin türü çeşitli tartışmalar, fikir münasebetleri, beyin fırtınaları derken, Berlin ve Dublin olmak üzere iki ayakta yedinci U2 albümü Achtung Baby son şeklini aldı. Hemen peşinden de devasa bir multimedya etkinliğine, büyük bir şova dönüştürdükleri Zoo TV Tour start aldı. Tepeden tırnağa imaj değiştirdiler. Kimileri komik ve eğreti buldu. Ama şarkılar o kadar güçlü, Zoo TV organizasyonu o kadar görkemliydi ki, eski U2 hayranları bir yere gitmediği gibi, üzerlerine yenileri eklendi.


Önceki albümlere göre karanlık, içe dönük, geçmişin mirasını umursamayan, beklentileri alt üst eden, kısacası tam da grubun ihtiyacı olan değişimin gerçekleştiği Achtung Baby büyük bir ticari başarı, ödüller, övgüler kazandı. Eleştirmenler tarafından tüm zamanların en iyi albümleri listelerine alındı. The Fly, Mysterious Ways, One, Even Better Than The Real Thing, Who's Gonna Ride Your Wild Horses teklileri listelerin altını üstüne getirdi. Bono'nun şarkı sözleri aşk, cinsellik, maneviyat, inanç ve ihanet üzerine çok dinamik, karanlık, seksi ve korkusuzdu. Yazım sürecinde üç çocuğunun annesinden boşanmasının da etkisiyle sogulayıcı, arızalı, yorucu ilişkileri konu alan sözlere ağırlık verdi. Albümün tüm şarkıları (belki olmasa da olurdu dediğim Acrobat haricinde) artık kalbimin "Achtung Baby" adlı klasöründe yerini koruyor. Ama kıvraklığı ve modern tasarımıyla harikulade Mysterious Ways, Bono'nun İsa ve Judas arasındaki kurgusal bir konuşma yazdığı, Alman yönetmen Wim Wenders'in çok sevdiği ve 1991 tarihli aynı adlı filminde kullandığı Until The End Of The World, kırılganlıkla yaşama sevincini aynı bünyede taşıyan Tryin' To Throw Your Arms Around The World ve albümün ilk teklisi olarak cümle alemi şok eden arızalı sounduyla The Fly'ın yeri bende ayrıdır. Hepsi de çok acayip, havalı, seksi, başka dünyadan şarkılardır. Asla eskimezler.

Bunun yanında dev bir single olarak One, geliri AIDS araştırmalarına bağışlanacak bir güzellik olarak başta LGBT camiasının sahiplendiği, bunun yanında insan haklarını veya sosyal adalet davalarını desteklemek için kullanılan sembol bir şarkıya dönüştü. Hatta Bono, kurduğu hayır kurumuna ONE Campaign adını verdi. Even Better Than The Real Thing, So Cruel, Ultra Violet (Light My Way) yine özellikle Lanois ve Eno dokunuşlarıyla fark yaratmış klas besteler. Love Is Blindness albüm geneline hakim arızalı aşklardan biri ve kapanışa çok yakışıyor. Yine ne kadar övsek az gelecek ikonik albümlerden biri Achtung Baby... Tabii ondan sonra da U2 hikayesi devam ediyor ama ona da başka zaman değiniriz. The Joshua Tree zamanlarında isyankar, materyalist dünyaya karşı öfkeli Bono'nun para babası bir materyaliste, samimiyetini yitimiş bir iyi niyet elçisine, George W. Bush'un huzuruna çıkabilecek kadar genişlemesine, en önemlisi de U2 müziğinin artık yerlerde sürünüyor oluşuna dair de söyleyeceklerimiz vardır elbette. Fakat hiçbiri bu özel güne, 19 Kasım 2021'e gölge düşürmesin. Çünkü 30 sene önce bugün Achtung Baby doğdu.

1. Zoo Station
2. Even Better Than the Real Thing
3. One
4. Until the End of the World
5. Who's Gonna Ride Your Wild Horses
6. So Cruel
7. The Fly
8. Mysterious Ways
9. Tryin' to Throw Your Arms Around the World
10. Ultra Violet (Light My Way)
11. Acrobat
12. Love Is Blindness

15 Nisan 2021 Perşembe

Submotile - Sonic Day Codas

 
Michael Farren ve Daniela Angione şeklinde İrlanda - İtalya karışımı bir grup olan Submotile, en son ne zaman iyi bir shoegaze albümü dinlediğimi hatırlamadığım bir anda karşıma çıktı. Uzun süre bu çok sevdiğim türe ait içler acısı albümler dinledikten sonra ümidimi yitirmiş, shoegaze etiketli başka albümleri pas geçmiştim. (Dinlemeyip bir kenara not aldıklarım da var.) Submotile'de beni çeken ekstra bir durum olmadı. Sadece shoegaze şu aralar ne durumda, onların sayesinde bir bakayım dedim. Sonic Day Codas adındaki 9 şarkılık albüm, bu türe ait ne söylenebilirse her şeyi aslına uygun yapabilmiş, kaliteli, yoğun ve tutkulu. Acaba shoegaze özlemim yüzünden mi böyle hissettim diye sorgulamadım değil. Ama bu sorgu gruba haksızlık olur. Zira içinde post-rock, dream pop, noise rock disiplinleri taşıyan ve bu bileşenleri şarkı haline getirirken dürüst davranan, saygılı olan, arzularının peşinde koşan shoegaze müzisyenleri bu tarza dair en iyi örnekleri vermiş olanlardır. Submotile kesinlikle onlardan biri. Sertlik dozu biraz fazla gibi görünse de, yine en iyi örnekleri vermiş olanlar o sertliğin satır aralarında, kenar ve köşelerinde bulunan kırılganlığı bulup çıkaranlar, bu zıtlığı aynı oranda sevip ona sahip çıkanlar olmuştur benim gözümde.

Michael Farren ve Daniela Angione ikilisinin pandemi döneminde bütün şarkıları yazdığı, yapımcılığını  ve miksajını yaptığı, bütün enstrümanları kendilerinin çaldığı ikinci albüm Sonic Day Codas, içinde tek tek öne çıkarılması zor kalitede şarkılar taşıyor. Sıra hangi şarkıdaysa tüm dizginleri eline o alıyor. Sıra hangi şarkıdaysa bittiğinde "albümün en iyilerinden biri bu" dedirtiyor. Sıra hangi şarkıdaysa albümün genel atmosferini koruyor, ona ufak ufak eklemeler yapıyor. Sıra hangi şarkıdaysa içinden sanki başka şarkılar da çıkarıyor. Bu atmosferin hızlı ve yavaş versiyonlarını hep üst seviyelerde tutuyor. Bir bakıyorsunuz geriyor, bir bakıyorsunuz üzüyor. Daniela Angione'nin müziğin önüne geçmeyip, shoegaze standartlarına binaen geri planda yarattığı rüya ambiyanslı vokalleri, noise ile, punk ile, post-rock ile çok acayip bir aroma içinde dans ediyor. Duyar duymaz oturduğum yere iyice yerleştiğim, yerleştiğim yere mıhlandığım açılıştaki Sunflower ile, 7 dakikalık destansı bir final yapan kapanıştaki Waves Of Life arasında geçen süre, sertliğin ve yumuşaklığın ahengiyle kutsanmış daha nice sahneye ev sahipliği yapıyor.

Gitarların ve basın inşa ettiği Submotile'in shoegaze evreni, süresi boyunca sanki kendini sürekli yeniliyormuş, her seferinde deposunu doldurup yeni baştan yola koyuluyormuş gibi geliyor kulağa. En belirgin özelliği olan sertliğinden başka başka incelikler üretiyor. Albümün en soft anı sayılabilecek Anhedonia'da bile öyle bir yoğunluk hakim ki, hem o bütünlüğün ayrılmaz bir parçası olduğunu, hem de o bütünden belli seviyelerde ayrı durabileceğini hissetmek mümkün. Mesela Cyanotic'i dinlerken bir süre sonra acaba bir sonraki şarkıya mı geçtim diye baktım. Meğer hala Cyanotic'in içindeymişim. Bu bana çok ilginç ve anlamlı geldi. Üstelik bunu hemen her şarkıda yaşadım. Arcana, Devolved ve Vital Signs'ın oluşturduğu final öncesi muhteşem blok ve tabii malum final, bana Sonic Day Codas ile kolay kolay teması koparamayacağımı söyledi. Albüm şu an bile kulaklarımda ve kaçıncı kez başa döndü hatırlamıyorum. Bir ara mola verip 2019 yılına ait ilk albüm Ghosts Fade On Skylines'ı dinledim. O da çok iyi bir albüm. Fakat Sonic Day Codas onu da aşmış, 2000'lere ait shoegaze parlak anlarından biri sayılabilecek seviyeye yerleşmiş. Shoegaze seven bir dinleyicinin Sonic Days Coda'yı bu yıl dinlediği en iyi albümlerden biri olarak görmemesi çok zor. Farren ve Angione'ye, bu türe olan inancımı tekrar canlandırdıkları için borçlu hissediyor, sadece teşekkür edebiliyorum.

1. Sunflower
2. Cyanotic
3. Microdose
4. No Exit Cracks
5. Arcana
6. Anhedonia
7. Devolved
8. Vital Signs
9. Waves of Life

28 Ekim 2010 Perşembe

Imelda May - Mayhem


Bir müzikseverin başına gelebilecek en güzel olaylardan biri, yakın geçmişte dinleyip çok beğendiği bir şarkıcının sıcağı sıcağına, sessiz sedasız yeni albümünün çıktığı görmesi olsa gerek. Eylül başında çıkan 3. Imelda May albümü Mayhem'i gördüğümde bu zevki bir kez daha yaşadım. Daha 2008 tarihli ikinci albümü Love Tattoo'yu yeni keşfetmiş, terini bile soğutmamışken karşıma dikilen Mayhem tekrar Rock & Roll & Swing günlerine geri götürdü. İrlanda doğumlu Imelda'nın en önemli özelliği harika sesi ki, Eylül başında gece gece şu albümü bulup dinlediğim vakit, midemiz kazındığında "ah şimdi şu olacaktı da yiyecektik" dediğimiz bir yiyeceğin yaşattığı mutluluğu yaşatmıştı bana. Tabiî bu lezzetli ses, yanında jazzy, funky, poppy garnitürleri de tabağın bir köşesine koyup önünüze getirince sabahlar zor oluyor. Love Tattoo ile aralarında benim dinleme sürem olarak fazla zaman geçmediğinden ikisi arasında herhangi bir karşılaştırmada bulunma durumu hissetmiyorum. Zaten belki istesem de yapamam. Çünkü sanki Love Tattoo'nun bıraktığı yerden devam eder bir istikrardan söz edilebilir.

Kimileri bizim "istikrar" olarak gördüğümüz şeye "kendini tekrar" diyor. Ama göz var, kulak var, nizam var. Love Tattoo'nun kalite çıtasını aynen korumayı başaran yepyeni bir Imelda May albümünün adı bal gibi istikrardır. Kendisinin ve canlı performanslarının da bal gibi oluşu konumuzla yakından ilgilidir. Canlı performans derken tabiî kendisini henüz canlı izleme şansı ancak banttan konser videolarıyla mümkün oldu benim için. Bu arada kendisinin 2005 yılına ait No Turning Back adında bir ilk albümü daha var ancak henüz dinleme fırsatım olmadığından, aynı kalite düzeyinin onda da mevcut olduğunu düşünüyorum. Olmasa bile sonraki iki albümde var, o da yeter. İlk albümler her zaman öyle bir düzeye sahip olacak diye bir durum yok. Şirince kelime oyunu yaptığı Mayhem, önceki Love Tattoo'nun tutturduğu kıvamı tarifine uygun şekilde 2010'a taşımış bulunuyor. Çok güçlü bir vokali rock'n roll ve soul caz ile yanyana dinleyen biz sevenlerini şık şarkılarla dört köşe ediveriyor.


Aynı zamanda albümün en iyilerinden olan ilk single Psycho, şu nemli Halloween zamanı insanın Halloween'ini getirecek kadar dehşet bir surf rock bestesi. Belki Psycho'dan önce aynı single'ı paylaşan Mayhem ve Proud and Humble ikilisi yayınlanmış olabilir, emin değilim. Onlar da hiç fena değiller. Zaten hangi şarkılar single olarak çıksın diye bana sorsalar, tek geçtiğim Psycho'nun yanına hangilerini koyacağımı bana sormayın derdim sanırım. Eternity, Sneaky Freak, Let Me Out, Kentish Town Waltz derken siz iyisi mi şu albümü komple single formatında çıkarın diye de eklerdim. 14 şarkı boyunca bir swing kulübünde şekilden şekile girdiğimizi hissettiren Imelda May, cover beklentilerini de boş çıkarmayıp Soft Cell klâsiği Tainted Love'ı da eller havaya moduna sokmuş ki dinle dinle doyulmaz. İnsanoğlu da hiçbirşeye doymaz. Şöyle iki hafta sonra yeni Imelda May albümüne (Maybe mesela!) rastlasak ne güzel olurdu. Gerçi olmasa da olur. Çünkü şu haliyle epey idare ederiz kendisiyle.

1. Pulling the Rug
2. Psycho
3. Mayhem
4. Kentish Town Waltz
5. All for You
6. Eternity
7. Inside Out
8. Proud and Humble
9. Sneaky Freak
10. Bury My Troubles
11. Too Sad to Cry
12. I'm Alive
13. Let Me Out
14. Tainted Love

7 Nisan 2009 Salı

U2 - No Line On The Horizon

 
 
Seveni var, sevmeyeni var, hatta nefret edeni bile var. Ama U2 için ne denirse desin, artık bir yerden sonra U2 kavramına olan yakınlığımız / uzaklığımız ölçülerinde tavır takınıyoruz. Her yeni albümlerine bu farklı gözlüklerle bakıyoruz. Benim için U2, 87’de The Joshua Tree ile başladı. Öncesi ne kadar kişilikli, tutkulu olursa olsun hiç ısınamadım. The Joshua Tree her zaman uykudan önce tekrar tekrar dinlemekten bıkmayacağım bir masaldı. Bitmeyen bir arzu destanıydı. Zamanının ötesine ait bir şeydi o! Rattle & Hum, o süreci devam ettiren, fakat günümüze kadar hiçbir U2 albümünün beceremediği üzere binaya yeni birşeyler koyamayan bir albümdü. Ama o ateşi Desire ile, Angel Of Harlem ile, When Love Comes To Town ile, All I Want Is You ile hissedebiliyordunuz yine de. U2 üzerine yeni birşeyler koyabileceğimizi Achtung Baby ve Zooropa gösterdi. Muazzamdılar. İçlerinde kötü tek bir şarkı yoktu bence bu iki albümün. One vardı, Stay vardı, Numb vardı, Zoo TV sovu vardı, dansöz vardı, Johnny Cash bile vardı. 1997’de Pop ile “U2’nun üzerine yeni bir şey koyma” hadisesinin suyu kaçırılmıştı açıkçası. Rock’ın sırtını dönmek istemeyeceği bir pop olma (iyi) niyeti geri tepmişti kanımca. Çünkü o aynalı disko topu, uçuk kaçık kıyafetler, tuhaf sakallar, bıyıklar U2’ya gitmemişti. Gittiğini düşünene de saygı duyarım, fakat onları o halde nerede görsem saygıdan evvel gülme hissi duyuyorum. Yine de Discothèque, Do You Feel Loved, Gone kendini dinletmesini bilen şarkılardı.

Milenyuma All That You Can't Leave Behind albümüyle adım atan grup, Pop’un da aldığı negatif-pozitif tepkiler doğrultusunda bir yol ayrımına girdi sanki. Ardında bıraktıklarıyla bırakamadıkları arasında bocaladı. Bunun sebebini Bono’nun samimiyeti hâlâ tartışılan politik bir figüre dönüşmesinin, U2’nun sözlerine, en önemlisi de müziğine yansımasının kimyasal uyuşmazlığı olarak görmekteyim kendi adıma. Ama bu albümle kararını köklerine, The Joshua Tree’ye dönme yolunda verdiğini hissettirerek adeta bir “Post Pop” dönemi sancısına saplandılar. (Tabi arada Electrical Storm gibi muhteşem bir single’ı es geçmemek gerek.) İşte o saplantı 2004 albümü How to Dismantle an Atomic Bomb’a, 2009’da da şu an kulağımda dönmekte olan No Line On The Horizon’a kadar sıçradı.



No Line On The Horizon, U2’nun milenyumdan bu yana her telden çalıp, onu U2’ya dönüştürme çabasının en yeni ürünü. Bunda başarılı olup olmadığı zamana kalıyor. Çünkü daha kulaklarda taze sayılır. Ama U2’da hâlâ milenyum veya “Post Pop” sancısı sürüyor. Bono, Edge, Adam, Larry hepsi kendi hudutlarında çok iyiler. Bono yine dolaylı veya doğrudan aşka, hayata, global sorunlara çok net ve kurnazca yorumlar sunuyor. Lâkin şarkıların notalara aktarılışında bana göre Pre-Pop ruhundan eser yok yine. Magnificent, I'll Go Crazy If I Don't Go Crazy Tonight, Stand Up Comedy ve Daniel Lanois eli değdiği çok açık olan kapanıştaki Cedars Of Lebanon, herhangi bir U2 albümüne konması sorun yaratmayan kalitede şarkılar. İyi de şu post modern klibiyle TV’lerde boy gösteren ilk single Get On Your Boots ve burada adını anmak bile istemediğim diğerlerine ne demeli? Bir albüme yer doldursun maksadıyla bile konmasını sakıncalı bulduğum bu vasatlıkların U2, Daniel Lanois, Brian Eno ellerinden çıkıyor olmasını neye yormalı bilmiyorum.

Elbette U2 bunları veya aralarından seçtiği bazılarını konserlerinde çok daha cazip hâle sokacaktır bir şekilde. Zaten Zooropa’dan sonra U2 kusursuz bir konser grubu olduğunu cümle âleme göstermiş bir enerji deposu. İyi de konsere gidemeyip albümle yetinmek zorunda kalanların günahı ne? Herhalde bundan böyle U2’yu böyle kabul edeceğiz. Belki çok uzun zaman önce böyle kabul etmeliydik. Nasıl mı? Pop sonrası geri dönüşünde büründüğü sentez varoluşu arasından, Pop öncesi kalıntıları pirinç ayıklar gibi seçmek durumunda kalma hâli… U2 benim için şu anda şarkı, albüm, poz vs. için bundan ibaret. Daha kendilerini bir konserde canlı olarak görmemenin de büyük bir eksiklik olduğunun farkındalığıyla elbette…

1. No Line On The Horizon
2. Magnificent
3. Moment of Surrender
4. Unknown Caller
5. I'll Go Crazy If I Don't Go Crazy Tonight
6. Get On Your Boots
7. Stand Up Comedy
8. Fez Being Born
9. White As Snow
10. Breathe
11. Cedars Of Lebanon