31 Ekim 2011 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Ekim 2011)

VA - The Godfather Of Heavy Metal: Tribute To Lemmy
Yıl: 2011 ABD, İngiltere
Tür: Hard Rock, Heavy Metal
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: Mike Batt & The Royal Philharmonic Orchestra feat. Lemmy - "Eve Of Destruction"




Twin Sister - In Heaven
Yıl: 2011 ABD
Tür: Indie Pop, Dream Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bad Street"






Robert Plant - Now and Zen
Yıl: 1988 İngiltere
Tür: Hard Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ship of Fools"






The Storm - Black Luck
Yıl: 2009 Danimarka
Tür: Hard Rock, Gothic Metal, Pop/Rock
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Herculean Task"






Tom Waits - Bad As Me
Yıl: 2011 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Experimental Rock, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Hell Broke Luce"






Planet Funk - The Illogical Consequence
Yıl: 2005 İtalya
Tür: Electronic, House
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everyday"






Surfact - Feeding The Beast
Yıl: 2011 Danimarka
Tür: Post-Grunge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Step"






Dark Captain - Dead Legs & Alibis
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Folk Pop, Indie Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Submarines"







Grumpier Old Men OST
Yıl: 1995 ABD
Tür: Pop, Jazz, Soul
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: The Shocking Blue - "Venus"






The Sugarman 3 - Pure Cane Sugar
Yıl: 2002 ABD
Tür: Funk, Soul
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Country Girl"







Sykur - Mesópótamía
Yıl: 2011 İzlanda
Tür: Electropop, Dance
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Messy Hair"






Chris Isaak - Beyond The Sun
Yıl: 2011 ABD
Tür: Pop/Rock, Rock, Cover
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ring of Fire"






The Smashing Pumpkins - Mellon Collie and The Infinite Sadness
Yıl: 1995 ABD
Tür: Alternative Rock, Dream Pop, Grunge
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bullet With Butterfly Wings"





The Five Aces - Shout & Shimmy!
Yıl: 2007 İngiltere
Tür: Rock & Roll
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nik Nak No"






The Alaev Family - The Alaev Family and Tamir Muskat
Yıl: 2011 İsrail
Tür: Folk, Ethnic, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Sarsari"





Kevn Kinney - A Good Country Mile
Yıl: 2011 ABD
Tür: Singer/Songwriter, Americana, Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bird"





Yasemin Mori - Hayvanlar
Yıl: 2008 Türkiye
Tür: Alternative Pop, Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Arjantin"






Браво - Мода
Yıl: 2011 Rusya
Tür: Pop/Rock, Rockabilly
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Танцуй"






Hossam Ramzy - Rock The Tabla
Yıl: 2011 Mısır/İngiltere
Tür: Ethnic, World, Arabic Popular Music
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Rock The Tabla" (feat. Ömer Faruk Tekbilek)






Noel Gallagher - Noel Gallagher's High Flying Birds
Yıl: 2011 İngiltere
Tür: Britpop, Psychedelic Rock, Indie Rock
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "AKA...What a Life!"

27 Ekim 2011 Perşembe

The Mattson 2 - Feeling Hands


Jonathan (davul) ve Jared (gitar/bas) Mattson adındaki Amerikalı iki filinta biraderden oluşan The Mattson 2, enstrümantal şarkılardan oluşan albümü Feeling Hands ile yorucu bir günün sonunda çok hoş şeyler hissettirdi. Kabaca caz diyebileceğimiz, fakat kibarca buna başka ciddi eklemelerde bulunabileceğimiz müzikleri, etkisine aldığı insanı hem dinç tutabilen, hem rahatlatabilen, hem de sıkmadan huzurlu bir uykuya hazırlayabilen özelliklerin hepsini ve daha fazlasını içeriyor. Caz ve uyku kelimelerini aynı cümle içinde kullandığımı biliyorum. Ama magazin basını cımbızı yapmanın âlemi yok. Bu cazın içine işlemiş öyle bir surf rock var ki, o olunca karizmatik western öğeleri, alternative country elementleri cirit atıyor. Meksika nefeslileri, New Orleans saksafonuyla, deneysel Elvin Jones davulu, delifişek Dick Dale gitarıyla aşık atıyor adeta. Hani iki farklı türün kalburüstü sanatçısı tek albüm için biraraya gelirler de bir bardak suda fırtına koparırlar ya, tam da o bir bardak suya soda-limon katmış gibi bir albüm Feeling Hands. Salon asaleti ile vahşi batı toz dumanının buluşması ancak böyle olumlu sonuç verebilirdi diye düşünebiliyor o aynı etkisine aldığı insan.

Black Rain, Spaceman 2, Mexican Synth ve Obvious Crutch dörtlüsü, sözünü ettiğim "surf jazz" hadisesinin çok sıkı örnekleri olmakla beraber, aynı zamanda albümdeki şahsi favorilerimden birkaçı. Özellikle Black Rain'in nakarat (!) kısmında gitarın nefeslilerle yarattığı sinematografik yoğunluk kaçırılmamalı. Ode To Lou'nun dev bir arı kovanı içinde müzik yapıyormuşçasına süren dinamizmi, şarkının son bir dakikasında oradan kurtulup balın keyfini çıkarmanın müziğine dönüşüyor. Sonlara doğru acaba şimdi hangi surf jazz zıpırlığı belirecek diye beklerken gelen Give Inski's ile beklenmedik biçimde synth pop/new wave sapağına girdikten sonra, orada da Obvious Crutch adındaki post-punk'ın surf rock ile olan tuhaf çocuğuna rastlıyoruz. Man From Anamnesis ise belki de beklendiği gibi kendi türünün epiği sayılabilecek bir finalle kapanışı yapıyor. Sıkılmadan tekrar dinleyebiliyorsunuz. Kent ve köyü (tabiî Amerikalının kentini ve köyünü) tek vücut haline getiriyor bazı yönlerden. Birbirine yabancılaştırmadan, tekilleştirmeden, ötekileştirmeden.

1. Pleasure Point
2. Black Rain
3. Ode To Lou
4. Living Room
5. Spaceman 2
6. Mexican Synth
7. Chi Nine (feat. Ray Barbee)
8. Give Inski's (feat. Tommy Guererro)
9. Obvious Crutch
10. Man From Anamnesis

25 Ekim 2011 Salı

Amores Perros (OST)


İnsanların terör, deprem, trafik yüzünden bozuk para gibi harcandığı, işin kötüsü bazılarının buna sevindiği, masum insanların, gencecik askerlerin, küçük bebeklerin bile bedel ödemek zorunda olduklarının utanmadan ima edebildiği, birilerinin "kınıyoruz", "ayıplıyoruz", gereği yapılacaktır", "herşey yolunda" gibi avuntuları sürekli önümüze sunduğu zor zamanlar yaşıyoruz. Müzik dinlemek bile istemediğimiz anlar olabiliyormuş. Amores Perros müzik albümünün şu söylediklerimle görünen hiçbir alâkası yok. Sadece müzik dinlemek istemediğim o anlardan sonra dayanamayıp oyalanmak için seçtiğim bir soundtrack (o anlardan sonra özellikle bir soundtrack dinleme ihtiyacı oluyor genelde) sadece. Belki böyle bir ruh halini daha da koyultacak ama ağlayan, öfkeyle bağıran, dik durmaya çalışan ve artık gülen yüzü fotoğraflarda kalacak yüzlerce binlerce insan suretine mükemmel fon oluşturabilecek albümlerden biri olur diye seçmiştim aslında. Oysa birkaç şarkı ve Gustavo Santaolalla'nın kısa temaları dışında gayet neşeli, hatta kurtlu bir albüm çıktı. Halbuki Amores Perros'un müzikleri aklımda hiç de böyle kalmamıştı.

Guillermo Arriaga'nın yazıp Alejandro González Iñárritu'nun yönettiği 2000 tarihli Amores Perros, üç dramatik hikâyeyi ayrı ayrı işleyen, sonra da onları ilgili ilgisiz küçük ayrıntılarla birbirine bağlayarak insan hayatının bağlı olduğu pamuk ipliklerini, yaptıkları seçimleri, umutlarını, hayalkırıklıklarını, ödemek zorunda kaldıkları bedelleri ve yanlış zamanda yanlış yerde olmayı seslendiren bir filmdi. Müzik albümü ise 2 disk, (minik tema geçişlerini de sayarsak) 30 şarkıdan oluşan bir yolculuk. Rock, punk, bossa nova, hip-hop, pop rock ve folk şarkılarının buluştuğu bu mecranın hatırla(yama)dığım kadar hüzünlü olmaması onun suçu değil elbette. Peki bu bir suç mu? Değil ama şu an ihtiyacım olan 21 Grams veya Diarios de Motocicleta albümleriydi sanırım. Yanlış geldim. Zira benim aradığım, açılışta yer alan Tema Amores Perros hüznüydü. Yoksa Café Tacvba çok iyi bir grup, Nacha Pop'un Lucha De Gigantes'i, Titán'ın Corazón'u bir harika, Madridli Dover ve Meksikalı Moenia geçmişine bakılası gruplar.

Çok beğendiğimiz bir filmin yine çok beğendiğimiz müzik albümü hakkında sorulduğunda "hmm, evet çok sağlamdır" dediğimiz halde bu kadar az şey, hatta yanlış izlenimler edinmiş olmamız da ilginçtir. Çoğul konuşuyorum çünkü benim Amores Perros'u efkârlı bir albüm gibi hatırlayıp uzun bir aranın ardından geri dönüşümde yaşadığım şaşkınlığı, başkalarının hüzünlü olduğunu düşündüğü Dirty Dancing'de (içinde "dancing" var bir de!) ve gelmiş geçmiş en kötü filmlerden biri olarak gördüğüm Fear & Loathing In Las Vegas'ın enfes soundtrack seçkisinde yaşayanlar var. O zaman bunca laf edeceğime direk 21 Grams veya Diarios de Motocicleta odaklı bir yazı yazıp, çalkantılı ve hüzünlü gündeme şiirsel giydirmeler, öfkeli çıkartmalar yapabilirdim. Gücüm yetmedi. Daha kısa bir yol aradım. Bunları bu güzelden de öte albümle dile getirmek istememin belli bir sebebi de yok. Belki zorlasak bu zorlu, yılgın, nefret dolu gündeme ve onun aktörlerine (doğal afetleri suçlayanları da bu aktörlere dahil edersek) olan isim benzerliğinden birşeyler çıkarabiliriz. Bu durumda Amores Perros pek uymuyor tabiî. Ama en güzelini (nasıl olduysa!) filmi zamanında Türkçe'ye çevirenler bulmuş. "Paramparça Aşklar ve Köpekler!"

Disc 1

1. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros
2. Control Machete - Sí señor
3. Nacha Pop - Lucha de gigantes
4. Gustavo Santaolalla - El afiche
5. Celia Cruz - La vida es un carnaval
6. Gustavo Santaolalla - Memorias
7. Titán - Corazón
8. Gustavo Santaolalla - Quiebre, fuego y revelación
9. Illya Kuryaki & The Valderramas - Coolo
10. Gustavo Santaolalla - Un amor encontrado
11. The Hollies - Long Cool Woman (In a Black Dress)
12. Los Del Garrote - La cumbia del garrote
13. Gustavo Santaolalla - Chivo Groove
14. Banda Espuela De Oro - Dame el poder
15. Gustavo Santaolalla - El apartamento
16. Control Machete - Pesada
17. Gustavo Santaolalla - Tema Amores Perros + Atacama
18. La Fiebre - Lucha de gigantes

Disc 2

1. Julieta Venegas - Me van a matar
2. Café Tacvba - Aviéntame
3. Café Tacvba - Dog:God
4. Illya Kuryaki & the Valderramas - Stop, muerte
5. Zurdok - Una vez más
6. Control Machete - De perros amores
7. Dover - Love Is a Bitch
8. Bersuit Vergarabat - Perro amor explota
9. Ely Guerra - Dime cuándo comenzó el dolor
10. La Fiebre - Tienen el odio enjaulado
11. Moenia - Lado animal
12. Banda Espuela De Oro - Que arañan las entrañas

20 Ekim 2011 Perşembe

Planet Funk - Non Zero Sumness


Yeni neslin Toto Cutugno, Adriano Celentano, Eros Ramazotti gibi isimleri Juventus'lu futbolcular sanma olasılığı, milenyum başından itibaren Planet Funk'ın İtalyanların electro pop dünyasına en önemli armağanlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 2011 tarihli The Great Shake ile hâlâ aktif müzik hayatlarına devam etmeleri de ayrıca sevindirici. Bu albümü dinlerken yeni bir grup dinlediğimi sandığım, fakat yaptıkları donanımlı müzikle tecrübelerinin farkına vararak geçmişlerine baktığım Planet Funk'ı aslında daha önce tanıdığımı anladım. Bunu anlamama vesile olan ise çok önemli iki pop bestesiydi: The Switch ve Paraffin... Her ikisini de önce radyolarda duyup beğendim, ardından da hiç çıkarmamak üzere şarkı klasörüme koydum. Ama bu şarkıların da bir albümden çıkmış olabileceği gerçeğini o günün şartlarında dikkate alamamıştım. Yıllar sonra The Great Shake'e rastlamam, onu beğenmem ve sahiplerinin geçmişlerine dönme isteğim sayesinde çok sevdiğim, hâlâ sıkılmadan dinlediğim bu iki şarkının ait olduğu 2002 tarihli Non Zero Sumness albümüne nihayet kavuştum.

1999 yılında Campania, İtalya'da kurulan Planet Funk, 6-7 civarında elemana sahip olması yanında sık sık konuk vokalistlerle de dantel gibi işlenmiş pop, dance, electronic, house gibi akraba türleri bayramlaştıran bir müzik yapıyor. Bana yaz mevsimini hatırlatan şarkıların listesini yapacak olsam ilk beşte soyunduracağım The Switch ve karizması yüksek pop besteleri listesi yapacak olsam ilk onbirde forma giydireceğim Paraffin dışında albümde aynı zamanda single olarak çıkmış Chase The Sun (ki kendisi özellikle İngiltere liglerinin stadyum gözdelerinden biriymiş), Inside All The People ve Who Said (Stuck In The UK) de bulunmakta. Bu kadarla kalsa iyi. Single olmadığı halde radyoları şenlendirecek derecede klas, zekâsını hissettirecek derecede de progressive pop döngüsüne aynı bedende sahip Where Is The Max, Under The Rain ve The Waltz parçaları albümü daha da şenlendiriyor. Farklı vokal renkleriyle, normalden biraz uzun, bazen birazdan biraz daha uzun süreleriyle ve en mühimi elit bir elektronik altyapı tasarımlı nitelikli atmosferiyle Planet Funk, el üstünde tutulası bir grup.


Grubun bu harika ilk albümü, Planet Funk'ın gelip geçici bir heves olmadığını sezdirirken, üç yıl sonra The Illogical Consequence ile bir başka harikanın daha önünü açtı. Tıpkı Non Zero Sumness gibi bu da hem bir hit deposuydu, hem de grubun çağdaş, kişilikli, temkinli ve tutkulu duruşunu iyice tescilledi. Stop Me, The End, Everyday, Come Alive, Laces, Tears After The Rainbow diye saya saya 13'ü bulacağım şarkılar, geç de olsa Planet Funk'ı gözümde daha yükseklere taşıdı. Bu adamlar bundan sonra asla kötü albüm yapmamışlardır herhalde derken nazar değdirmiş olacağım ki 2006 tarihli Static albümlerinde ilk iki bombanın şiddetini bir türlü hissedemedim. Uzun bir aranın ardından 2011'de çıkan ve tersine doğru ilerleyen Planet Funk diskografisi maceramın ilk durağı The Great Shake ise Static'in (gözümde) biraz düşürdüğü grafiğini, ilk iki albümün olağanüstü kalitesinin biraz altında kalmak suretiyle tekrar yukarı fırlatan nitelikte. Onun da All Your Love, The Great Shake, Live It Up, Another Sunrise gibi lokomatiflerle demlendikçe daha güzelleşeceğine eminim.

Aslında bu yazının ana konusunu seçerken Non Zero Sumness ile The Illogical Consequence arasında epey zorlandım. Geçmişimde iz bırakmış olan Paraffin'in, özellikle de ne zaman dinlesem bende azgın dalgalar arasında (sanki çok iyi biliyormuşum gibi) sörf yapıyor duygusu yaratan The Switch'in ve diğer parçaların demlenmiş lezzetleri sayesinde burun farkıyla Non Zero Sumness galip geldi. Şayet benim gibi 1-2 şarkıyla kendilerini ıskalamış veya henüz hiç tanımamış olanlar varsa, Planet Funk ritmini yakalamak için hiç geç sayılmaz. Hem dans etmeyi, hem de elini şakağına koyarak dans parçaları dinlemeyi sevenleri mest edeceğine dair bahse girme iskini bile göze alabilirim.

1. Where Is the Max?
2. Chase the Sun
3. All Man's Land
4. The Switch
5. Inside All the People
6. Under the Rain
7. Paraffin
8. Piano Piano
9. Tightrope Artist
10. Who Said (Stuck In The UK)
11. The Waltz
12. Rosa Blu

17 Ekim 2011 Pazartesi

Under Electric Light - Waiting For The Rain To Fall


Quebec ve Montreal arasında bir yerleşim birimi olan ve dizi ismi bulmada sıkıntı yaşayanlara ışık tutabilecek Victoriaville'de geçen çocukluğu boyunca gizli kapaklı şarkı söyleyerek müzik hayatına ısınmış Danny Provencher. Sonra bas çalmaya başlamış. Montreal'e taşındıktan sonra da kendine D&P, Danpro, Danny Boy gibi benim uydurduğum isimler veya doğrudan Danny Provencher yerine Under Electric Light ismini uygun görerek profesyonelliğe doğru yelken açmış. Doğru rüzgârı bulabilmek için ise 2005-2009 arası dört EP çıkarmış. Önceleri entrümantal şarkılar yaparken, "ben çocukken de şarkı söylerdim, şimdi de pekâlâ söylerim" demiş (sanırım) ve New Order, The Beach Boys, My Bloody Valentine, Kraftwerk etkilenimli müziğine aynı etkilenimlere sahip vokalini koymaya başlamış. "I" harfinin çok geçtiği kişisel lirikleriyle zenginleştiregeldiği müziğini nihayet albüm formatına sokmak, bir kere en baştan adını çok beğendiğim (ve biraz da bu sebepten üzerine atladığım) Waiting For The Rain To Fall albümüne kısmet olmuş.

Synth pop ile dirsek temasındaki elektro shoegaze olarak tanımlayabileceğim, aslında biraz daha uğraşsam başka yaratıcılık yoksunu benzetmelere daha imza atabileceğim Under Electric Light müziği, ilk şarkı Take Me Away'in etkileyici havasıyla şahsımı 9 şarkılık (kısa Interlude'u saymazsak 8 şarkılık) yörüngesine hemen sokuyor. Ama esas vurgunu daha ikinci şarkı olan ve daha en başından ismine vurulduğum Waiting For The Rain To Fall'ın bu kez müziğine vurularak yiyorum. Müzik tarihinde adı kendi gibi olan şarkı çoktur. Mesela We Will Rock You, mesela Everybody Hurts, mesela Ice Ice Baby. İşte Waiting For The Rain To Fall tüm yoğunluğu ve yağmurun yağmasını bekleyen hüzünlü gerginliği ile bu ruh halinin adını koyan şarkılardan biri olmuş adeta. Synth pop olarak başlayan, ambient synth rock olarak biten (başta sevmediğim halde silmeye kıyamadığım bir ifadedir bu!) A Sudden Move o beklenen yağmuru yavaş yavaş yağdırmaya başlıyor. Albümün en iyilerinden biri olan Someone Somewhere ise o yağmurun altında üşümeksizin gece-gündüz, şemsiyeli-şemsiyesiz, aç-tok gezinmenin ve "who am I" diye sayıklamanın görkemini yansıtıyor.


Derken Skyline aynı yoğunluğu elektronik ambiyans ve gitarlarla bir bütün haline getirip "şarkı" formuna sokuyor. This Moment, bu defa yağmur sonrası hüznünden ödün vermeden ritmik bir coşku yaratıyor. Anyhow ise kederli bir ambient pop ile yağmuru pencereden seyretmenin şiirini yazıyor. Finalde Wintertime ile sonbaharın gidişini, kışın gelişini yine ritmik, ama aynı kişisellikle yaşıyoruz. Albüm boyunca synth dokunmalar, basın yön verdiği, gitarın güçlendirdiği, Danny Provencher'ın eskimeyen yeni dalga vokalinin dinginleştirdiği dengeler rotadan hiç sapmıyor. Bu da yılın en kişilikli ve belki de biraz bu yüzden yalnız albümlerinden birinin doğuşunu müjdeliyor. Albümün adı Waiting For The Rain To Fall... Üç nokta bu gibi durumlar için var!

1. Take Me Away
2. Waiting For The Rain To Fall
3. A Sudden Move
4. Someone Somewhere
5. Interlude
6. Skyline
7. This Moment
8. Anyhow
9. Wintertime

12 Ekim 2011 Çarşamba

Deep Cut - Disorientation


Londra kökenli Deep Cut, şarkı yazarı ve müzisyen Mat Flint önderliğinde 2006'da kurulmuş gürültüsever bir beşli. Ama işin adı shoegaze olunca bu gürültünün kuru olmadığını söylemeye gerek kalmıyor. Özgeçmişinde 1993 tarihli tek albümüyle Revolver grubunda gitar çalıp şarkı söylemek, 1995-2005 arasında Death In Vegas'ta bas çalmak bulunan Flint, hobi haline getirdiği grup değiştirme işine şimdilik son vermiş görünüyor. Zira eşi Emma Bailey'nin vokal yaptığı, kardeşi Simon Flint'in bas çaldığı, Death In Vegas'ta birlikte çalıştığı dostu Ian Button'ın davul çaldığı (bu arada Button, Death In Vegas'ta gitar çalmış), yine sevdiği dostu Pad Bailey'nin ikinci gitarı üstlendiği Deep Cut'ı uzun süre değiştirmez herhalde. Eş, dost, kardeş hep birarada ikinci albümleri Disorientation ile Deep Cut'ın kalıcı bir grup olacağını hissediyoruz.

2009'da çıkan ilk albüm My Thoughts Light Fires, tüm yetkinliğine rağmen shoegaze veya noise pop'a çalan indie rock adına her yerde bulunabilecek, pek de iz bırakmayacak türden bir albümdür kanımca. Ama 2011'e öyle bir bombayla giriyorlar ki, yılın en iyilerinden olması bir yana, bugüne dek dinlediğim en sağlam shoegaze veya noise pop'a çalan indie rock albümlerden biri aynı zamanda. Evet, tür aynen korunmuş, hatta çok iyi bir prodüksyonla sound iyice cilâlanmış, yer yer DJ alet edavatları kullanılmış, kaliteye yardım ve yataklık eden klavye numaraları çekilmiş. Fakat en önemlisi, kendi ayakları üzerinde duran, dinleyiciyi kendine yabancılaştırmayan (burayı açıklamak gerekirse, "şarkı" foratında shoegaze dinlemek üzere albüme uğramış dinleyiciye istediğini veren diyelim), bilinci çakırkeyiflikle iyice açılmış bir albüm Disorientation.


12 şarkının bazı promosyon kazı-kazanları misali boş olmaması, üstelik doluların da sırf iş olsun diye konulmuş hediyeler değil, benim için direk büyük ödüller gibi olması çifte mutluluk yaşattı: Şahane bir grup ve şahane bir albüm! Olması gereken pop yönüne sonuna kadar sahip çıkan kaotik ve epik shoegaze anlayışları beni benden aldı diyebilirim. Kaotik ve epik yönlerini kontrol altında tutuş biçimleri de ayrı bir hayranlık vesilesi. Zira kaotik olayım derken yersiz gürültü, epik olayım derken de yapışkan bir romantizm suçu işleyebilirlerdi. Oysa aslında müthiş bir zekâ ile tasarlanmış şarkılar yazmışlar. Şöyle ki, sanki zamana oynar gibi sürekli tekrar eden melodiler veya vokal partisyonları aslında şarkıları dinleyiciye esir etme misyonu taşıyor. Sonra dinleyici o esirlerden sıkılıp salıvermeye karar verdiği anda tekrar devreye girip tutuksuz salıverme işlemini bizzat kendileri gerçekleştiriyorlar. Bununla yetinmeyip, bazılarını bilerek serbest bırakmayarak ters köşe yapıyorlar ki, benim için zekâ seviyesini belirleyen unsurlardan biri de bu ters köşenin kendisidir zaten. Yani psychedelic takıldıkları anlarda bile enerjisini yitirmemiş döngüleri bilinçli biçimde şarkıların omurgası haline getirerek şarkılardan ve albümden soğutmuyorlar.

Aksak ritimlerinin tekinsizliğini şarkının tamamına aksak etmiş Inner Star ile açılan albüm, Dead Inside Your Heart'ın müthiş pop enerjisiyle şerit değiştiriyor. Emma Bailey'nin tasarladığı sözler ve onların şarkının armonisiyle olan sıkı uyumu belki de yılın en acı/tatlı hitlerinden birini sunuyor huzurlara. Next Disaster sert seviyor. Hemen arkasında beliren Magazine, yemeyip yanında günlerce yatacağım türden bir shoegaze-hop icâdı sanki. Out Of Nothing'e de böyle bir yakıştırmadan pay verebiliriz. İkisi de birbirini döver. Hazır böyle bir icattan söz etmişken Something's Got To Give'e de shoegaze'n roll demek geliyor içimden. Baştan sona gerilimli bir shoegaze punk olan Makes Me Wanna, dinamik yapısıyla albümün lokomatiflerinden The Letter, akustik dream pop nefasetini akıcı bir orta ritimle buluşturan Cruel Reminder ve tempolarını sabit tutup yol şeritleri döngüselliğinde etrafa saniyelik bakışlar atmaktaki iki şarkı Decision Time ile Another Look In The Mirror, bu türe ait kayda değer örnekleri bulmaya hevesli dinleyiciler için nimet bana göre. Hatta bu dinleyicilerden biri sitenin birinde "ben Disorientation gibi albümler için yaşıyorum" bile demiş. Artık gerisi tavuk derisi!

1. Inner Star
2. Dead Inside Your Heart
3. Next Disaster
4. Magazine
5. Something's Got To Give
6. Decision Time
7. Makes Me Wanna
8. Cruel Reminder
9. About Face
10. The Letter
11. Out Of Nothing
12. Another Look In The Mirror

8 Ekim 2011 Cumartesi

Summerhill - Summerhill


Danimarka'nın kuş uçmaz kervan geçmez indie pop sahnesinden hoş bir ses olan Summerhill, 2007 yılına ait ilk ve şimdiye kadar tek albümüyle kulağıma çalındı geçenlerde. Yaptıkları his sahibi müziğin de etkisiyle bende hüzünlü bir sempati yarattılar. Vokalist Sofie Darting'in benzerlerine daha önce de rastlanmış kadife sesi, grubun benzerlerine daha önce de rastlanmış indie pop ezgileriyle dingin ve diri bir uyum içinde. Benzerlerine daha önce rastlanmış böyle bir müziğin, öyle pat diye rastlayamayacağınız bir temsilcisi olarak Summerhill'in iddiasız ama kendi içinde bir karakter olabilmiş 9 şarkısı, kimilerine göre tüm bir günü kurtarmayabilir. Yine de benim bir geceyarımı kurtardı ve başka geceyarılarıma da randevu koparma ihtiyacı doğurdu. Kendimi Sofie ile önce sinemaya, oradan da birşeyler içmeye gitmişiz gibi bir randevuda hissettim.

İlk şarkı Country Boy ile sahip olduğu renkleri belli eden Summerhill üçlüsü, trompeti, gitarı, yaylıları kattığı pop muhteviyatını Sofie Darting'in naif olduğu kadar seksi (bana öyle geldi sanki!) vokaliyle şarkılara aktarıyor. Hemen ardından gelen Parking Lane, grubun ilk single'ı olması sebebiyle de çoksesli ve karakterli bir beste. Trompet yine şarkıyı yalnız bırakmıyor, adeta bir sac ayağı görevi görüyor. July'da ise bu kez ince tondan akan armonika aynı işlevi görüyor ve haliyle şarkının melankolisine ekstra katkılarda bulunuyor. Cherry gibi bir başka ince ruhlu şarkının July'dan sonra gelmesi, melankoliyi şikayet edilmeyecek şekilde biraz daha uzatıyor. Kaygan gitarlarla bir western ambiyansı da yakalayan Tomorrow ve yaylıların trompete üfleyen nefeslerle birbirine karıştığı (işi yine seksilik üzerinden götürürsek seviştiği!) Home diğer ayrıcalıklı şarkılar. Bu harika randevu, Sugar Tate'in hüzünlü bir müzikalden çıkmış yoğunluğu ile nihayetleniyor.

Özellikle ülkesi Danimarka'nın radyolarında ve müzik dergilerinde övgü dolu sözlerle karşılanan, ne var ki debut sonrası sesi soluğu çıkmayan Summerhill hakkında en güzel benzetmeleri de bu yayınlar yapmış. Albümü ve tabiî müziği, uzun bir yaz gününü geçirmek isteyeceğimiz küçük bir beldeye (pek yaratıcı olmasa da) ya da bir Doris Day filminin günümüze yansımış müziklerine benzetmişler. Bu eksik olmayasıcalar başka söze gerek bırakmadıklarını düşünseler de, grubun ilham veren müziği sayesinde biraz uğraşla en kral benzetmeleri önlerine yığacağımızı bilmeliler. İlham, güzelliğin kendisinden alındığı kadar, ilham alanın kendi iç sevaplarından/günahlarından da beslenen birşey ne de olsa.

1. Country Boy
2. Parking Lane
3. July
4. Cherry
5. Tonight
6. Tomorrow
7. Feeling Fine
8. Home
9. Sugar Tate

3 Ekim 2011 Pazartesi

The New Division - Shadows


2005'te grup kurup, ilk albümünü, hadi bırakın ilk albümü, ilk EP'sini 2011'de çıkarmak nasıl bir iştir? Hele de yetenekli grup elemanların, The New Division gibi sıkı bir ismin, en önemlisi ondan daha sıkı bir müziğin varsa! Ama her müdür yardımcısının ilişmeyeceği türden efendi lise öğrencileri görünümlü dört delikanlıdan oluşan The New Division elemanları, uslu uslu üniversitelerini okumakta iken yapmışlar Shadows albümünü. Öncesinde Ocak ayı başında çıkan altı şarkılık The Rookie EP'leri ile ortalığı kolaçan etmişler. Aldıkları olumlu geri dönüşlerle birlikte albüm çalışmalarını yurt, ders, kopya, sınav yoğunluğuna sığdırarak mutlu sona ulaşmışlar. Mutlu son, zira Shadows 2011'in en iyi debutlarından biri olmakla birlikte, synth pop adına bu yıl yapılmış en kaliteli albümlerden biri bana göre.

Joy Division, New Order ve Depeche Mode'dan çok etkilenen grubun kurucusu ve vokalisti John Kunkel, tek kişi olarak yürüttüğü çalışmalarını 2007'deki katılımlarla dört kişilik bir ekip çalışmasına dönüştürmüş. Üretkenliğin anasını salya sümük ağlatmak suretiyle 300 kadar şarkı yazdıklarını farketmişler. "İyi müzik yapmanın en iyi yolunun çok şarkı yazmak olduğuna inanıyoruz" demiş Kunkel. Zaten söylediğine göre her sabah taze fikirlerle uyanıp yeni ilham kaynakları arayarak eğer vakti varsa günde üç şarkı yazdığı bile oluyormuş. Bu onun için terapi gibiymiş. Bunu söyleyen çoktur. Ama Kunkel'in yazdığı şarkıların nostalji ve modern pop ile buluşması harika bir sonuç vermiş gerçekten. Sanırsınız ki yılların birikimini bilmem kaç albümü sonrası en son işine aktarmış tecrübeli bir grup The New Division. Oysa daha ilk albümünü yapmış tıfıllardan söz ediyoruz.


80'ler synth pop'una sevgi besleyen biriyseniz, zorla götürüldüğünüz eski bir rock barda birden karşınıza çıkmasını isteyeceğiniz müziği yapıyor The New Division. Çünkü orada hâlâ Sweet Child O'Mine'ı, Smoke On The Water'ı, Born To Be Wild'ı kıçıyla dinleyip ağzıyla eşlik etmeye çalışan insanları gördükçe, eskiye dair yeni şeyler konuşmanın çakırkeyif bilincine hitap eden bir pop tınısı arar hale geliyorsunuz. Bu müzik, benim de bir zamanlar içinde bulunduğum gerzekler sürüsü tarafından yıllarca aşağılandı durdu. Değerini yaşlandıkça anlayacağınız müzik türü aşağıdakilerden hangisidir sorusuna vereceğiniz en son cevaplardan biri synth pop'tur muhtemelen. Ama kazın ayağının öyle olmadığını John Kunkel, Michael Janz, Brock Woolsey, Mark Michaslki gibi gençlerden kurulu bir grup bile yüzünüze vurabiliyormuş yeri geldiğinde. Yeni nesil kendinden eskileri (bazen sağlıksız biçimde) daha yeni keşfederken ya da müzikten çok idol peşinde koşarken, böyle "genç" insanların köklü geleneklere sahip zamansız bir pop müzik icra etmeleri hayranlık uyandırıyor.

The Rookie EP'si zaten iyi bir grubun müjdecisiydi. Özellikle erken Depeche Mode'u iyi etüd etmiş, bunun yanında Kylie Minogue'un bile söylemek için can atacağı türden lezzetlere, hatta indie rock ile flört eden genişliğe sahip şarkılardan oluşan bir "LP" idi bana göre. Shadows ise olağanüstü güzel bir dream + synth pop ruhuna haiz. Derinlikli olduğu kadar "catchy" melodilerle, özenli olduğu kadar spontane tasarımlarla tam bir kendini ifade albümü. Progressive tutumlarını radyolara bile kabul ettirebilecek dirayete sahipken, tercihlerini çoğunlukla normalden biraz daha uzun şarkılardan yana kullanıyorlar. Opium, Violet, Sense, Shallow Play, Saturday Night, Special, Munich gibi şarkılar ilk dinleyişte ortak bir ruhun yek vücut oluşu şeklinde algılansa da, özümsendikçe kendi başlarına birer ruh ve vücuttan oluştuklarını fark etmek kesinlkle bir ayrıcalık. Enstrümantal Soft ve yaklaşık 9 dakika olduğunu hiç anlamadığım Memento, tıpkı adını andığım ve anmadığım diğer The New Division şarkıları gibi haklarında uzun birer paragraf yazasımın olduğu müthiş besteler. Eğer adamın biri birgün "synth pop" tanımını ürettiyse gelecekte Shadows gibi albümler yapılsın diye üretmiştir. Ve Shadows'u dinledikten sonra birasını açıp arkasına daha bir rahat yaslanmıştır kesin.

1. Opium
2. Shallow Play
3. Sense
4. Shadows
5. Violent
6. Soft
7. Munich
8. True Lies
9. LA Noire
10. Hearts for Sale
11. Special
12. Memento
13. Shadows II
14. Saturday Night