2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2021 Perşembe

Hayajan - Ya Bay

 
Albüm avına çıktığım günlerden birinde sardıra sardıra dinlediğim 8-10 kötü albüm sonrası tam bunalmışken karşıma Hayajan diye bir grubun Khusouf Al-Ard adlı 2019'da yayınlanan albümü çıktı. Hangi Ortadoğu ülkesine ait olduğuna bakmadan başladığım 10 şarkılık albüm öyle bir aktı ki, değil sardırmak, bitince tekrar dinlemek istedim. Ama 2013 tarihli Ya Bay adlı yine 10 şarkılık bir albümleri daha olduğunu görünce hemen ona yumuldum. Daha ilk şarkı Ya 7Weneh ile de resmen abandone oldum. Böylesi ilk albümde bile yoktu. Bu albüm de akıyordu ama akarken mükemmel manzaralar yaratıyor, her şarkı içinde zamanla keşfedilecek onlarca detay sakladığını belli ediyordu. İki albümünü de çok sevdiğim Hayajan'ı araştırınca Ürdün, Irak ve Suudi Arabistan karışımı beş müzisyenden oluştuğunu öğrendim. Her ne kadar sözler Arapça olsa da, iki albüm de sound olarak "batının iyi yönlerini almış" harika rock şarkılarından oluşuyordu. Takip etmeye değecek yeni bir grup daha kazanmanın sevinciyle biraz daha yoğun, olgun ve karizmatik bulduğum ilk albüm Ya Bay'dan bahsetmek istedim.

Hayajan müziği şaşırtıcı biçimde Ortadoğu oryantalizminden uzak, bildiğin Amerikan/İngiliz gruplarına (ama birinci sınıf olanlarına) ait alternative/indie/pop rock kimliğinde. Ama bu kimlik, Riyadlı solist Alaa Wardi'nin nağmeli Arapça vokaliyle şahane bir kimya yaratıyor. Onun kattığı bu melezlik, şarkıları olduğundan daha orijinal bir seviyeye taşıyor. Üstelik sadece Ortadoğu gırtlağı değil, çok güçlü ve yelpazesi geniş bir rock sesine sahip kendisi. Açılışı yapan, ne kadar övsem az gelecek Ya 7Weneh'in muhteşem karakterinde bu sesin payı da çok büyük. Doğu enstrümanları kullanmadan, gitar, bas, davul ile tasarlanmış şarkılar, dümdüz batı mantığı ile değil, katmanlı ve ruhu olan temeller üzerine inşa edilmiş. Hatta Alaa Wardi'nin sesini şarkılardan çıkarsak hiç kimse Hayajan'a Ortadoğulu bir grup diyemez. İşte karakter sahibi olan, o karakteri söylediği şarkılara da zerk eden vokaller de böyledir. Bu doğu batı sentezi, hem birbirinden bağımsız olup, biraz da ironik biçimde hem de enfes bir bütünlük sağlayabildiği için Hayajan'ın çok özel gruplardan biri olduğunu söylemek gerek.

Albümün süperstarı Ya 7weneh olabilir ama olay sadece ondan ibaret değil. Özellikle Wel Loom Ramani, Ween Min eSneen, Wyama üçlüsü harikulade dizayn edilmiş, progressive rock temaslı pop rock dokularıyla pratiğe dökülmüş kaya gibi besteler. Tutkulu bir balad olan Ween El-Kalam, funky incelikler taşıyan Safina ve Fish Majal, bana 80'lerin Scorpions slowlarını anımsatan Risala bu el emeği göz nuru albümün diğer güzellikleri. Ya Bay'ın son iki şarkısı da coverlardan oluşuyor. İlki, orijinali neydi ki coverı ne olsun dediğim, belki de albümün en zayıf halkası olan Radiohead şarkısı Nude'un (2007 In Rainbow albümünden) Arapça yeniden yorumu. Ama diğeri, mükemmel bir kapanış yapan, Pink Floyd'un efsanevi albümlerinden 1979 tarihli The Wall'da yer alan Comfortably Numb yorumu. Aslına sadık, bu sayede müzikal yönden o epik rock atmosferini yakalamış, Arapça liriklerle de o sözü edilen güçlü kimyayı yakalamış enfes bir cover. Ya Bay'a şayet 2013 yılında rastlasaydım, bana göre 2103'ün en iyi albümleri, Ya 7Weneh'i de aynı yılın en iyi şarkıları arasında üst sıralara koyardım. Bunun gibi başka hangi albümleri/şarkıları kaçırmış olmanın gizemine yeniden vurulmamızı sağlayan böyle keşifler insana tarifi zor bir keyif veriyor.

1. Ya 7Weneh
2. Wel Loom Ramani
3. Safina
4. Fish Majal
5. Ween El-Kalam
6. Risala
7. Ween Min eSneen
8. Wyama
9. Nude
10. Comfortably Numb

18 Aralık 2015 Cuma

Monokini - Dos Cañones


Almanya'da 1999 yılında kurulan beş kişilik enstrümantal surf rock grubu Monokini, sanki Almanya'dan değil de California'nın bağrından sesleniyormuşçasına coşkulu, tutkulu ve karizmatik bir şekilde surf rock / spagetti western şarkıları çalıyor. 2004 tarihli ilk albüm s/t - Debut Album'den tam dokuz yıl sonra ikincisi olan Dos Cañones'i çıkarmışlar. Albüm yapmayı sevdikleri pek söylenemez. Yapınca da tertemiz bir iş yapmışlar. Bu müzik için gerekli ne varsa Monokini'de mevcut. Hatta bir tık fazlasından dahi söz edilebilir. Şöyle ki, her türde olduğu gibi surf rock türünde de çok fazla grup var. Bu müziği sevdiğim için çok fazla dinlerim ve dinlediğim 7-8 gruptan sadece birini beğenirim. Birbirinin kopyasıymış gibi duran onlarca grup, onlarca albüm dinledikten bir süre sonra şahsi zevkler doğrultusunda doğal bir kulak filtresi oluşuyor. Oradan süzülen standart melodiler içinden o standart altına düşen veya üstüne çıkanlar kendi kendine ayıklanmaya başlıyor sanki.

Monokini'nin ilk albümüyle ikincisini peşpeşe dinleseniz, hatta başka bir grubun üçüncü albümünü de hemen arkasına koysanız kimsenin "aa bu Monokini!" demesi mümkün değil. Hayır o zaman böyle albümleri bir öncekinden veya bir sonrakinden nasıl ayırt ediyorsun da karşılaştırıyorsun diye sorarlar adama. Bu, bir filme IMDB reytingleri tadında 6.7 ya da 7.4 gibi notlar vermeye de biraz benziyor. O filtrenin nerede, ne zaman devreye gireceği, neyi ayıklayacağı belli olmuyor. İşin burası da acayip çekici ve gizemli. Dos Cañones'i dinlemeye başladığımda arka arkaya Barracuda Bay ve The Munger, işi gücü bıraktırıp kolunuzdan tutarak sizi en yakın partiye sürükleyen, sonra sizi orada satıp önüne gelenle twist yapan arkadaşlara benziyor. Whitewater, Watermelon Stomp, Taikonauts Lost gibileri de artık surf, twist, Pulp Fiction, Tarantino anahtar kelimeleriyle ifade edilmeye çalışılmış bu müziğin birinci sınıf örneklerinden olduklarını dosta düşmana, filtreliye filtresize hissettirebilmeliler bence. Tabii Monokini'nin olayı sadece twist and shout değil. Bu müziğin sadece dans etmek için değil, oturup özümseyerek dinlemek için de var olduğunu hatırlatan bir havaları ve türlü kozları mevcut.

Bu son söylediğimize en destekli örnek, albümün tadına ekstra tat, güç, karizma katan Exposición: Dos Cañones, Peripecia: Driftwood, Cañón Uno: Cojones Del Toro ve Cañón Dos: El Solitero dörtlüsü, sanki "az bilinen şahane western noir filmler" kulübüne ait bir filmin soundtrack albümünden alınmış, bu albümün muhtelif yerlerine serpiştirilmiş edasıyla konsept bir durum yaratıyor. Bu bile Dos Cañones'i sıradan bir surf albümü olarak görmemeyi sağlayabilir. Ama tabii ki bu müzikle çok sıkı fıkı olanlar / olmaya çalışanlar bunu anlayabilir. Gerçi Dead Sea'deki o şahane Akdeniz duygusunu fark etmek için bu müzikle çok sıkı fıkı olmaya / olmaya çalışmaya gerek bile yok. Monokini bir sonraki albümünü yine 9 sene sonra mı yapar, 9 sene sonra biz burada olur muyuz meçhul. Bazen beğendiğiniz bir albümü çalan grup bir daha, sonra bir daha albüm yapmasa da olur diye düşünürsünüz. Çünkü size yönelik meramını tümüyle o albümde dile getirmiştir. Dos Cañones'i de böyle tanımlamak kestirme yollardan biri sanırım.

1. Barracuda Bay
2. The Munger
3. Longboard Silver
4. Exposición: Dos Cañones
5. Dead Sea
6. Ghostboards
7. Whitewater
8. Peripecia: Driftwood
9. Watermelon Stomp
10. Kosmotronic
11. Shark Dance
12. Tatort
13. Mata Hari
14. Cañón Uno: Cojones Del Toro
15. Cañón Dos: El Solitero
16. Taikonauts Lost

25 Ağustos 2015 Salı

Electric Guitars - Electric Guitars


Electric Guitars, iki gitar virtüözü olan Mika Vandborg ve Søren Andersen tarafından kurulmuş Danimarkalı bir grup. İkili 2012 yılında tüm zamanların en iyi Danimarkalı gitaristlerinin katıldığı yaklaşık 10 dakikalık Hero Of Mine adlı bir şarkının kaydedilme etkinliğinde beraber birşeyler yapma konusunda gaza gelerek Electric Guitars'ı hayata geçirmişler. Bu birliktelik o kadar rağbet görmüş ki, mesela konser için Danimarka'ya Deep Purple gelince, açılış grubu için Electric Guitars'tan başkası düşünülemezmiş. Tabii bu noktaya gelmeden evvel hiç de çaylak sayılmazlar. Her ikisi de sayısız grupla albüm, stüdyo, konser çalışmalarında bulunmuş, kendi solo albümlerini çıkarmış profesyonel müzik adamları. Aynı zamanda şarkıları söyleyen Søren Andersen, Dave Mustaine (Megadeth), Glenn Hughes (Deep Purple), Mike Tramp (White Lion), Joe Bonamassa, Jason Bonham gibi isimlerle çalışarak dışa açılma fırsatı bulduğundan Mika Vandborg'a nazaran biraz daha popüler sayılır. Daha dokuz yaşındayken Jimi Hendrix'i duyunca eline gitar alan Vandberg ise Danimarka'da tam bir gitar efsanesi. Saygın lokal gruplarda bulunmuşluğu, kendi ürettiği materyallerle albümlere, bazı TV işlerine pena sallamışlığı var.

2013 tarihli kendi adlarını verdikleri ilk albüm ve 2015'te benim onların farkına vardığım ikinci albüm String Fever, klasik rock, hard rock, heavy blues rock dışına çıkmayan taş gibi şarkılardan oluşuyor. String Fever çok iyi bir albüm. Ancak ilk albüm Electric Guitars bana göre 1-2 puan daha iyi. Müthiş rifflerin etrafında şekillendirdikleri, fevkalade gitar sololarla zenginleştirdikleri, poz değil ciddiyet sergiledikleri kişilikli, tutkulu, yoğun ve melodik bir hard rock yapıyorlar. Rock'n roll, boogie, blues öğelerini yılların verdiği ustalıkla şarkılarına katık ediyorlar. 2011 tarihinde Constant Ripley adıyla şık bir solo albümü de olan gitarist, yapımcı, şarkı yazarı Søren Andersen, adeta konuşturduğu gitarı kadar, macera peşinde koşmayan kaymak gibi sesiyle şarkıların çıtasını daha da yükseltiyor. İkiliye bas gitarda eşlik eden Peter Kjøbsted ile davullardan sorumlu Morten Hellborn, Electric Guitars projesine başından beri emek veren kaliteli müzisyenler.

Break It Up, Four Leaf Clover, Easy Way Out, So Far Away, Horsefly, Spotlight diye uzayıp giden favorilerimin ortak noktası, enerjilerini klasik rock türünün hizmetine sunuşlarındaki güven veren ustalık. Adı geçen şarkılar nasıl ki en yakındaki heavy metal tişörtünü giyip, en yakındaki arkadaşlarla, en yakındaki rock barda birşeyler içme isteğini kaşıyorsa, Never Mind The Dog da o bar dönüşünde şehir ışıklarına karşı içmeye devam ederken geçmişi özleten bu ruh halinin kalp kırıklığına ortak oluyor. Albümün kapanışına Danimarka rock sahnesinin tarihi anlarından birini oluşturan Hero Of Mine'ı koymaları, bu ilk albümü daha anlamlı kılıyor. Uzun süresinin nasıl geçtiğini anlamamış olmak sadece bana mahsus bir durum olabilir. Vandborg ve Andersen'i bile yeni tanımışken, şarkıya emeği geçen o Danimarka efsanesi gitaristlerin kaçını tanıyor olabiliriz? Hiç mühim değil. Adamlar gitarlarıyla zaten ortak bir dil konuşuyorlar. O dil sayesinde sizi geçmişe götürüyorlar. Hatta geri getirmeyip uykuya dalana kadar yanınızdan ayrılmıyorlar.

1. Break It Up
2. So Far Away
3. Easy Way Out
4. Spotlight
5. Never Mind the Dog
6. Ronnie
7. You're On Fire
8. Elevator Blues
9. Four Leaf Clover
10. Baby I Love You
11. Horsefly
12. Hero of Mine

24 Ağustos 2015 Pazartesi

The Mitten Muffins - Mammoth Rock


Portland, Oregon dolaylarından gelen The Mitten Muffins, bugüne dek duyduğum en ilginç gruplardan biri olabilir. Barb, Stevie, Sessy, Drips, Gwen, Leslie, Erica adında 7 kadından oluşan The Mitten Muffins, 2013 yılında dijital ortamda çıkardıkları ilk ve şimdiye kadarki tek albümleri Mammoth Rock ile kafaları karıştırıyor. Haklarında hiç bilgi edinememekle beraber, bu kafa karışıklığı nedeniyle müzikleri hakkında da kesin bir bilgi vermek, deveye hendek atlatmaya benziyor. 10 enstrümantal şarkıdan oluşan Mammoth Rock'a tek tek bakarak detaya girelim. Mammoth Rock adlı şarkıyla daha dakka bir gol bir, fişek gibi bir açılış yapıyorlar. Bu şarkı, şahane riffiyle garajdan çıkma bir grunge gibi duruyor. Peşinden gelen Feel For You, son derece alakasız biçimde enstrümantal bir Coldplay şarkısıymış rolü yapan, kendini tutkulu piyano tuşlarına bırakmış bir pop rock. Rocky Road, ıslık melodisiyle adeta western trip hop'u şeklinde takılıyor. Love Letters, tekrar eden melodisiyle hipnoz etme ihtimali bulunan bir alternative dance, inditronica örneği. Stereo MC's'in bir albümünde bu şarkıya rastlasak şaşırmayız hani. Freedom Ride ise pop rock ile dirsek teması bulunan orta karar bir indie rock.

İkinci yarı, bu kez post-punk sertliği içeren Combustion ile başlıyor. Give Us Energy bildiğin 80'lerden fırlamış bir hard rock / glam rock numunesi. Dört dakikalık Rise Up! ise bildiğin ambient! Kızlardan ikisinin keyboard ve piyanoyu üstlendikleri bilinse bile gruptan Rise Up! gibi bir ambient ile karşılaşmak tam bir sürpriz. Silent Path, mutlu sonla biten bir dramın end credits kısmında çalınabilecek yumuşak bir indie rock. Kapanıştaki Zombie Walk, ismiyle müsemma nefis bir trip hop. Şu iki kısa paragraf süresince kaç türün adı geçti bilmiyorum. Ama dinledikçe bunlara yenileri de eklenebilir. Grubun bu kör göze parmak eklektik duruşu, belki de çok büyük oynamadıkları için rahatsız etmiyor. Onu da yaparız, bunu da ukalalığına mahal vermeyecek kadar spontane bir tavırdan söz edilebilir. Hatta en ufak bir fikrim olmamakla birlikte, tek seferlik bir grup + albüm bile olabilir. Başka türlü Mammoth Rock ile Rise Up!'ın aynı albümde yer almasını açıklamak zor. Kolay olan ise, bu şarkıları önyargısız dinleyip zahmetsizce benimsemek. Zaten grubun kalabalık künyesinde "easy listening" türünü de görmek bu yüzden gülümsetiyor.

1. Mammoth Rock
2. Feel For You
3. Ricky Road
4. Love Letters
5. Freedom Ride
6. Combustion
7. Give Us Energy
8. Rise Up!
9. Silent Path
10. Zombie Walk

9 Şubat 2014 Pazar

The Don Darlings - The Don Darlings


İsveçli beş müzisyenden oluşan The Don Darlings, İsveçli olamayacak kadar Nashville veya Teksaslı bir grup. Güneyi o kadar iyi özümsemişler ki, müziklerinin üstüne Nick Cave'den, Johnny Cash'ten, Tom Waits'ten country alternatifi lezzetler bile koymuşlar. Bu az şey değildir. Zira güneyin standart country pop rock veya bayık akustik folk anlayışının dışında kalmak elin Amerikalısının kendisine bile çoğu kez dar gelmekteyken, elin İsveçlisi ağızları bir karış açık bırakıyor neredeyse. Alt-Country alt türünün önemli bir cevher olduğuna inandıran The Don Darlings benzeri gruplar İsveç, Norveç, Teksas nerden olursa olsunlar kendilerine has bir karizma barındırmalılardır ki, sürüden ayrılmayı göze alan bir müziğin üzerine konmuş bu tip görsel ve işitsel (daha çok işitsel) imaj belki onları country radyolarının demirbaşları arasına koymaz. Ama kıyı kenar albümlere meraklı dinleyiciler için kimi zaman gömü bulmuş züğürt gibi sevindirebilir.

Yukarıda adı geçen ağır topları boşuna anmadık. The Don Darlings, blues, folk, country temelli müziğini karanlık, gotik, gizemli yollara sokabiliyorsa bunda en büyük paylardan biri vokalist Damon "The Reverend" Collum'un olağanüstü sesine ait. Cave, Waits, Cash, hatta Noose 'Round My Neck şarkısını biryerde duysam "bu hangi Leonard Cohen şarkısıydı" diye düşüneceğim kadar Cohen renginde bir sesten söz ediyorum. Yaylıların gergin bir atmosfer yarattığı ve bir Nick Cave albümünden alınmış gibi duran Resurrection ile açılan, If You Can't Be Good, Moonshine Baby, Let The River Run, Away From Me ve tabii Noose 'Round My Neck gibi bestelerle kendi sınırları içinde gelişen, sıçrayan, yaşayan bir alan yaratan albüm, sözünü ettiğimiz karanlık yanını bazen bir bar taburesinin coşkusuna da bırakabilecek kadar çok yönlü. Ama bunların hepsi o gotik ambiyansın loş ve dumanaltı halini gözümüzde canlandıracağımız bir barda vuku buluyor. The Don Darlings ve aynı adlı albümleri, 2013'ün gözden kaçan ama dimdik ayakta duran örneklerinden. Zaten Damon Collum gibi vokale sahip bir grubun sırtı kolay kolay yere gelmez.

1. Resurrection
2. Provide Me an Angel
3. If You Can't Be Good
4. Transcendental Noise
5. Noose 'Round My Neck
6. Moonshine Baby
7. Away From Me
8. Right Side of Murder
9. Julius the Misanthrope
10. Let the River Run

5 Şubat 2014 Çarşamba

Luther - Idris Elba Presents: Songs and Score From Series 1, 2 & 3


BBC polisiyesi Luther, 3 sezon, 14 bölüm boyunca polisiye alanında ezber bozmasa da, her bölümü iple çekilen zeki, duygusal, gerilimli ve hüzünlü tuğlalar örmüştü zihnimize. BBC'nin hem tadımlık, hem de doyumluk hissi veren dizi politikasının bir ürünü olarak az zamanda çok işler başarmıştı. Belki bir miktar ezber bozabilecek bir unsur olarak karizmatik dedektif John Luther'ı çok nadir şiddet kullanırken (ki o da çözmeye çalıştığı davaların gerektirdiği bazı kurnazlıklar ve zorunluluklar yüzündendir) gördük. Hatta 14 bölüm boyunca onu elinde silahla gördüğüm sadece bir sahne hatırlıyorum. Ama onu da ateşlememiştir muhtemelen. Genelde meseleleri zekasıyla çözer, şiddet gerektiren yerleri yardımcısı Justin veya başka etmenler hallederdi. Ama tabii bu durum onu pasif bir hanım evladı yapmıyor. Sherlock kadar detay manyağı olmasa da, zekasıyla kötü adamlara olduğu kadar seyircilere de sürprizleri olan bir adam Luther.

Dizinin geneline hakim duygulardan biri olan hüzün Luther'ın yakasından hiç düşmüyor. Yaşadığı acı olaylar, onu bir parça "BBC'nin Behzat Ç'si" yapmıyor değil. Bu manada dedektiften karizmatik dizi kahramanı yaratma klişelerini bünyesinde barındıran bir kanun koruyucu denebilir. Arada senaryo yönünden bazı gedikler de sırıtabiliyor. Ama etrafında sorunlu ve komik karakter olmayışı Luther'ın yalnızlığını daha da sivriltiyor. Güzel insan Justin'in tamamlayıcı varlığını bir kenara koyarsak, Luther'ı hepten yalnız bırakmanın dizinin selameti açısından pek iyi olmayacağını düşünen dizinin yaratıcısı Neil Cross, onun yanına öyle bir karakter daha koymuş ki, dizinin hayranlarını ikiye katladığı gibi, kendisi için düşünülen bir spin-off fikri bile tüyleri diken diken etmeye yetti: Alice Morgan! Kısa zamanda kendine has hayran kitlesini oluşturan Alice, Luther'ın çözmeye çalıştığı vahşi bir cinayetin şüphelisi olarak girdiği dizide önce nefret edilen, sonra deli gibi sevilen süper gizemli bir karakter.

Zekası ve dürüstlükten şaşmayan kendine özgü tarzıyla davaları çözmeye çalışan Luther'ın ihtiyacı olan şiddet, yalan, tehdit, cinayet, yasadışı ve etik dışı kritik hamleler, kısacası her türlü pis işi dizinin jokeri olmasından hareketle sanki dişi Joker gibi ya da soyadından hareketle Dexter Morgan'ın kayıp kızkardeşi gibi halletmesi Alice'i müthiş bir yan karakter yapıyor. Luther ile Alice'in o kadar güçlü bir kimyası var ki, aralarındaki muğlak ilişkinin karşı konulmaz cazibesine kapılmamak, diyaloglarında geniş bir yelpaze keşfetmemek, birbirini tamamlayan hamlelerine hayran kalmamak çok zor. Neil Cross imzalı bir Alice Morgan serisine kesinlikle ihtiyaç var. Özellikle diziye girmesine vesile olan vahşi cinayetlerin motivasyonları üzerindeki gizem perdesi hala ardına kadar kapalıyken bu ihtiyaç sanki kaşımaktan zevk aldığınız bir kaşıntı gibi.


Luther ile ilgili söylenecekleri toplasak buradan Londra'ya gidiş dönüş yolu olur. Asıl konumuz ise Luther şarkıları. Diziye ustalıkla yerleştirilmiş tanıdık veya tanımadık şarkıları bir albümde toplamak da ayrı bir ihtiyaçtı. Belki bazı hayranlar kendilerine ait Luther Unofficial Soundtrack hazırlamışlardır. Ama "Idris Elba Presents" başlıklı, BBC onaylı böyle bir soundtrack hem yenecek, hem de yanında yatılacak cinsten. Jenerikte 14 bölüm boyunca bizi karşılama nezaketini gösteren Massive Attack'in Paradise Circus şarkısı, aynı zamanda grubun bana göre en kötü albümü olan Heligoland'in (2010) ortalama şarkılarından biri iken, Luther sayesinde adeta cazibesini buldu. Albüm açılışını onun yapması da kaçınılmazdı. Hangi sahnelerde çaldıklarını hatırladıklarım kadar hatırlamadıklarım da bende diziye tekrar dönme isteği yarattı. Kestirmeden gidersek en azından benim için Gun (Emilíana Torrini), Sweet Dreams (Marilyn Manson), Don't Let Me Be Misunderstood (Nina Simone), Me and The Devil (Gil Scott-Heron) ve Robert Plant'in 2010 tarihli Band Of Joy albümünde yer alan Satan Your Kingdom Must Come Down beşlisi için bile arşivlere katılması icap eden bir derleme bu.

Suede, Kasabian, The Heavy, Joan As Police Woman ile, Nick Cave ve Warren Ellis'in kurduğu Grinderman gibi bonuslarla iyice şenlenen albüm, dizinin tema müziklerini hazırlayan Paul Englishby'ın 10 adet score çalışmasıyla Luther'ı işitsel olarak ayaklarınıza getiriyor. Ama albümde çok önemli de bir eksik bulunmakta. Birinci sezon beşinci bölümün sonundaki trajik sahneye şahane bir fon oluşturan Mia'nın Breathe Me'si ne yazık ki albümde yok. Hani telif melif problemi çıkmıştır diyeceğim ama dizide çıkmadıysa soundtrack konusunda hiç çıkmaması gerekir. Idris Elba'nın Breathe Me'yi albüme koymamasının geçerli bir nedeni olmalı. Onun dışında Beck'ten Everybody's Got To Learn Sometime ve Black Keys'ten Never Gonna Give You Up da dizide duyulmalarına rağmen albüme alınmamış şarkılar. Şu haliyle bile çok güçlü olan albüm, bu şarkıların katılımıyla kurşun geçirmez hale gelebilirdi.

Pasific Rim, Mandela gibi kötü projelerle meşgul edilen Idris Elba'yı, dizi olarak tadında bırakılan Luther'ın duyurusu yapılan uzun metrajında izlemek için sabırsızlanıyoruz. Şahsen diğer sabırsızlandığım bir nokta da, bu filmin yine Elba tarafından derleneceğini düşündüğüm soundtrack albümü. Tabii öyle bir albüm çıkarılırsa! Madem "eğer"lere başladık, eğer Alice Morgan için de bir spin-off çekilecekse onun şarkılarını da bizim İdris seçsin. Ruth Wison "yok ben seçeceğim" derse onların da yabana atılmayacak cinsten olacağına yönelik inancım var. Doğmamış diziye soundtrack biçmeyi burada kesip, kendimizi gece sessizliğindeki Luther şarkılarına teslim etmek en iyisi.

1. Massive Attack - Paradise Circus
2. Paul Englishby - The First Case
3. The Heavy - Big Bad Wolf
4. Paul Englishby - Carnage
5. Gil Scott-Heron - Me and the Devil
6. Paul Englishby - Luther Does Things His Way
7. Robert Plant - Satan Your Kingdom Must Come Down
8. Paul Englishby - John Luther
9. Nina Simone - Don't Let Me Be Misunderstood
10. Paul Englishby - Unlucky Young Couple
11. Emilíana Torrini - Gun
12. Paul Englishby - Attack in the Attic
13. Suede - She
14. Paul Englishby - The Children
15. Joan as Police Woman - Flash
16. Paul Englishby - Double Crossed
17. Marilyn Manson - Sweet Dreams (Are Made of This)
18. Paul Englishby - He's Behind You
19. Hanni El Khatib - I Got a Thing
20. Paul Englishby - Alice
21. Grinderman - Palaces of Montezuma
22. Kasabian - Black Whistler

19 Ocak 2014 Pazar

Fotonovela - A Ton Of Love


Yunan prodüksyon ikilisi George Geranios ve Nick Bitzenis'ten oluşan Fotonovela, pek ses getirmeyen ilk albümleri Mistakes Are Good'un (2008) ardından 2013'ün son günlerinde yine ses getirmeyecek biçimde çıkardıkları A Ton Of Love ile yine şanslarını deniyorlar. Benim gibi onlarla yeni tanışan dinleyicilere tertemiz, olgun, dingin ve ruhu olan bir synth pop derlemesi sunuyorlar. Şarkılarının tamamında konuk vokalistlerle çalışmışlar. Aslında birçok yapımcı veya Fotonovela gibi yapımcı / müzisyen tayfası, çıkaracakları albüme içten içe güven duymayıp ratinglerini biraz daha yükseltebilmek için bu yola başvuruyorlar kanımca. Ortaya "various artists" konsepti çıkınca albüme rağbet biraz daha artıyor böylelikle. A Ton Of Love o konseptin pozitif yönlerini taşıdığı gibi, hiç de rating kurnazlığı yapmayıp konuk vokalistlerin leziz katkılarıyla kendi ayakları üzerinde durabilen bir albüm.

Mistakes Are Good'un en iyi şarkısı kabul edilen So Strange'e konuk olan hemşehrileri Marsheaux ikilisi, bu albümde de double date misali Geranios - Bitzenis ikilisini yalnız bırakmamış, iki şarkıya birden misafirliğe gitmişler. Zaten albümdeki konuk vokallerden sadece onları tanıyorum. Marsheaux kızları yine albümün en iyilerinden olan açılıştaki Big Black Hole ve 80'lerin Sandra'sından dinlediğimiz Maria Magdalena'yı andıran Close To Me'ye seslerini vermişler. Albüme iki şarkıda vokal yapan bir başka isim olan James New vokalli Romeo & Juliet ve Our Sorrow da ışıl ışıl şarkılar. Harika bir pop olan Arrows ile birlikte, Clean State ve Heartful Of Nothing'in de bu şarkılardan aşağı kalır yanı yok. Synth pop demek 80'ler demek. Son zamanlarda bunu en fazla hissettiren bir albüm olduğu kadar, adeta kör bir noktada ortaya çıkması sebebiyle ne yazık ki hemen hiçbir "2013'ün En İyileri" listesine dahil olamamış bir albüm A Ton Of Love. Bana göre synth pop yönünden sonük geçen 2013'ün bu kategorideki kutup yıldızı.

1. Big Black Hole (feat. Marsheaux)
2. Our Sorrow (feat. James New)
3. Justice (feat. Sarah Blackwood)
4. Arrows (feat. Echoes)
5. Clean Slate (feat. Beth Cassidy)
6. Romeo & Juliet (feat. James New)
7. Freeze Frame (feat. Kid Moxie)
8. Heartful of Nothing (feat. Daryl Smith)
9. Close to Me (feat. Marsheaux)
10. Beautiful (feat. Sarah Blackwood)
11. Love Without Fear (feat. Patrick Donohoe)

31 Aralık 2013 Salı

Issız Ada Radyosu Arşivi (Aralık 2013)

Asomvel - Knuckle Duster
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Stoner Rock, Heavy Metal
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Knuckle Duster"
Lorde - Pure Heroine
Yıl: 2013 Yeni Zelanda
Tür: Indie Pop, Indietronica
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "400 Lux"
Talisman - Life
Yıl: 1995 İsveç
Tür: Hard Rock, AOR
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Body"
Tamikrest - Toumastin
Yıl: 2011 Mali
Tür: Tuareg Music, Blues Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Aratan N Tinariwen"
Soraya - Universe In Me
Yıl: 2013 İspanya
Tür: Dance Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Universe In Me"
Bernie Allen - Mirage
Yıl: 2013 Kanada
Tür: Progressive House
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Aviators"

Marc Collin - Hollywood, Mon Amour: 80's Movie Songs Reinvented
Yıl: 2008 Fransa
Tür: Trip Hop, Lounge, Pop
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Eye of the Tiger" (feat. Katrine Ottosen)
Pink Floyd - A Momentary Lapse of Reason
Yıl: 1987 İngiltere
Tür: Progressive Rock, Art Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Learning to Fly"
Arctic Monkeys - AM
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Indie Rock, Post Punk, Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fireside"
Patterns - Dangerous Intentions
Yıl: 2013 Kosta Rika
Tür: Synth Pop, Synthwave
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Man Across the Dark Room"
Peter Gabriel - So
Yıl: 1986 İngiltere
Tür: Pop/Rock, Art Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Big Time"
M.I.A. - Matangi
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Electropop, UK Hip Hop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Bad Girls"
Incredible Bongo Band - 40 Years of the Incredible Bongo Band
Yıl: 2013 ABD
Tür: Funk
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Apache"
The Answer - New Horizon
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Hard Rock, Blues Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Leave With Nothin'"
Exit Calm - The Future Isn't What It Used to Be
Yıl: 2013 İngiltere
Tür: Shoegaze, Psychedelic Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Higher Bound"
Keith Richards - Talk Is Cheap
Yıl: 1988 İngiltere
Tür: Blues Rock, Pop/Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Take It So Hard"
Eefje de Visser - Het is
Yıl: 2013 Hollanda
Tür: Indie Pop, Indie Folk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Ongeveer"
Jai Uttal - Shiva Station
Yıl: 1997 ABD
Tür: World, Folk
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Jaya Jagadambe"
Middle Class Rut - Pick Up Your Head
Yıl: 2013 ABD
Tür: Alternative Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Police Man"

The Black Explosion - Elements of Doom
Yıl: 2013 İsveç
Tür: Hard Rock, Psychedelic Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Blow It Away"

28 Aralık 2013 Cumartesi

Jenni Vartiainen - Terra


Facebook, Twitter gibi bilimum sosyal medya mecralarında değil, albüm albüm takip ettiğim Finlandiyalı Jenni Vartiainen, üçüncü albümü Terra ile bana göre nihayet beklenen sıçramayı yaptı. İlk albüm Ihmisten Edessä (2007) ile tanıdığım, bu sayfaların birinde de tanıştırmaya çalıştığım, ama tüm ümitlerime rağmen pek beğenmediğim ikinci albüm Seili (2010) ile bir parça hayalkırıklığı yaşadığım Vartiainen, üç yıl aradan sonra gayet demlenmiş bir albümle çıkageldi. Gerçi ilk albümü de öyle eller havaya modunda ucuz pop şarkılarından oluşmuyor, orada da kendiliğinden bir olgunluk seziliyordu. Tarz değiştirme gibi bir durum zaten yok. Kaldı ki onun müziğini tanıtmak için kullandığımız "pop" kelimesi yanlış yönlendirebilir. Kapağıyla birlikte ilk kez tanışacağınız birisi ise, sakın Celine Dion popu ya da Tarja Turunen metali sanıp aldanmayalım. Jenni Vartiainen müziği art pop tanımında kendini daha iyi ifade eden nitelikte.

Albüm açılışını iki yıldız şarkı olan Muistan Kirkkauden ve Junat ja Naiset (ki bu şarkı aynı zamanda ilk single) ile yapan Jenni Vartiainen, Tyttövuodet, Selvästi Päihtynyt, Suru On Kunniavieras gibi başka yıldızlarla bana göre üç albümlük kariyerinin en sağlam halkasını meydana getiriyor. Bir şarkı lisanı olarak Fince'yi dezavantaj gibi gören, gösteren biri olursa gönül rahatlığıyla Terra'yı suratına dayayabilirsiniz. En başta karşılaştığımız İngilizce şarkılar için "sözlerini anlamıyoruz ama kulağa hoş geliyor" meselesini zamanla aştık. Ama tek kelimesini anlamadığım şu albüm bile beni çeşitli noktalarımdan yakalayıp süresi boyunca avucunun içinde tutabiliyorsa bu işin İngilizcesi, Fincesi olmaz diyerek klişenin dibine vuralım. Okuması ve yazması zor, kabul. Ama yormayan, kasmayan, tam tersi rahatlatan, rahatlatırken de içe dokunup bazı telleri titreten elit pop bestelerini dinlemesi hiç de zor değil. (En sevdiği şarkıcı (!) David Guetta olanlar için oldukça zor, onu kabul edelim). Muistan Kirkkauden ve Junat ja Naiset ikilisini peşpeşe duyanların kendilerini akşam akşam ödüllendirilmiş gibi hissetme ihtimallerini düşünmek bile yeter.

1. Muistan kirkkauden
2. Junat ja naiset
3. Selvästi päihtynyt
4. Kaukaa
5. Päivät on täällä hitaita
6. Tyttövuodet
7. Suru on kunniavieras
8. Sivullinen
9. Minä sinua vaan
10. Tule meille jouluksi

22 Aralık 2013 Pazar

A.S. - Exile


Dünya küçük. Avustralyalı piyanist / şarkıcı Nick McRoberts ve Cezayirli gitarist Idriss Halfaoui 2008'de Paris'te buluşup bir grup kurmaya karar verirler. 2010'da ilk albüm Intimate Circles, 2013'te de ikincisi Exile çıkar. Piyano temelli melankolik pop rock unsurlarından beklenen ne ise müziklerinde faslasıyla bulmak mümkün. Sanki hikaye burada bitmiş gibi oldu. Oysa yazıya şöyle girsem daha iyiydi: "İşte benim için 2013'ün en iyi 5 albümünden biri!" Ama albümün hücrelerime işlediği duygu bu tip bir coşkudan ziyade, şık bir hüznün aynı şıklıkla bastırmaya çalıştığı bir coşku oldu. (Bu cümle de tuhaf oldu!) Yani A.S., hüznünü yerlerde sürünen pejmürde bir çaresizlikle değil, karizmatik bir teslimiyetle, gerçekten efkarlı olduğunu hissettiren bir bilgelikle söze notaya döken bir grup. Bu cümle bir bakıma Tindersticks tanımlarından biri sayılır. Ancak Tindersticks hüznü bana hep mesafeli ve o mesafeyi koruma içgüdüsüne sahip gibi gelmiştir. A.S. hüznü ise adeta o mesafeyi kaldırmak için kendisiyle sessiz biçimde mücadele ediyormuş izlenimi uyandırıyor çoğu kez.

Nick McRoberts aslında klasik müzik eğitimi almış, çeşitli orkestralarda, opera ve balelerde şeflik yapmış bir besteci ve aranjör. Zaten yaklaşık 10 yıl önce Paris'e gelmesinin sebebi de orkestra şefliği eğitimi almak içinmiş. Ama kariyeri bu şekilde gelişirken film ve belgesel müzikleri de işin içine girmeye başlayınca McRoberts'ın gönlünde biryerlerde saklı olan pop ve rock telleri titremeye başlamış. Artık bir çizgiden sonra da kendi kendine bir meydan okuma halini almış. Belli bir alanda ustalaşmış kişinin, kendisine yakın başka bir alanda neler yapabileceğine dair normal olduğu kadar cezp edici bir gizemin ardından gitmeye karar vermiş. Idriss Halfaoui ile olan dostluğunu farklı bir müzikal perspektifle tecrübe etmek, tüm bu klasik müzik, film temaları ve rock birikimlerini paylaşmak amacıyla A.S.'in temellerini atmış.

Exile'ın kapısını açan Do What You Want, daha ilk piyano dokunuşlarıyla müthiş bir dramatik atmosfer yaratan, söyleyeceği herşeyi bu atmosfere yediren yaklaşık üç dakikalık bir gizem. Bir ara Kid A öncesi Radiohead dinliyormuş duygusu hasıl oluyor. İkinci şarkı Exile, bu kez başka bir atmosfer yaratarak aynı yönetmenin aynı türde başka bir usta filmi gibi ortaya çıkıyor. Halfaoui gitarının rötuşladığı, yaylıların karanlık kapı aralığından gözetlediği, Relay grubundan Juwenn'in geri vokal yaptığı, McRoberts'ın "sadece geçici bir ilişkiydi / ama hangi ilişki uzun ömürlü ki" dediği Exile, bu defa güçlü U2 çağrışımları taşıyor. Üçüncü şarkı Time'ın piyano girişi başladığında vokal kısmına Tori Amos girecekmiş sanıyorsunuz. İşte bu ilk üç şarkıyla Nick McRoberts'ın bütün o müzikal tecrübesinden başka çok önemli başka bir özelliğine kani oluyoruz: Olağanüstü sesine!


Thom Yorke'tan, Bono'ya, Nick Cave'den Dave Gahan'a, baritondan falsettoya geniş bir yelpazeye sahip bu ses, McRoberts'ı liste canavarı bir süper kahraman yapmaya yetebilir. Ama tüm bu hacimli benzetmelere rağmen McRoberts'ın sadece A.S. müziğine hizmet ettiği, kendi sınırları dışında macera aramadığı, tam tersi kendi macerasını kendi yarattığı bir gerçek. Yine bu benzetmelere rağmen tevazusu derinden hissedilen A.S., tüm ihtişamını bu tevazu içinde yeşertiyor. Başkalarının hazır müziklerine, liriklerine, vokal prensiplerine konmuyor. Başka isimlerle karşılaştırmak da bu sebepten pek içime sinmiyor. Yine de nasıl bir müzik ve sesle karşı karşıya olduğumuzun anlaşılabilmesi için bu yönteme başvuruyoruz. Nasıl tanımlayacağımı tam kestiremiyorum. Zira karşımda 20-30 yıllık bir tecrübeyi daha ikinci denemesinde elde etmiş bir albüm var.

Kalın piyano darbelerine eşlik eden davulla karizmatik bir giriş yapan Probable Cause, McRoberts vokaline eşlik eden gerilimli orkestrasyonu da hemen peşine takıyor. Film müzikleriyle edinilen tecrübeler, şarkının dramatik yoğunluğunu kat kat arttırıyor. Probable Cause'un hemen ardından Invisible Kiss'in gelmesi de harika bir cast başarısı sanki. Albümün melankoli yoğunluğunu arttıran, özellikle nakaratıyla bu yoğunluğu zirveye taşıyan Invisible Kiss, gerçekliğine hayran kalınan romantik bir film sahnesi gibi. Her bir A.S. şarkısına kafalarımızda klipler çekiyoruz. Bu kliplerin kimi şiirsel, kimi bir film noir (anti) kahramanının gece vakti peşindeki tehlikeden kaçışını işliyor. Pleasure and Pain'de denildiği gibi, yağmurun cama düşmesini beklerken dünyanın ne kadar küçük olduğunu düşündürtebiliyorlar. Altı dakikaya merdiven dayamış iki epik pop olan Fall In ve Reasonable Doubts ile kendi dünyalarının keder yüklü ruhani genişliğini, bu iki şarkının arasına uygun gördükleri Why The Hell Not? ile de gösterip vermedikleri yaşama sevincinin emarelerini sergiliyorlar.

Nick McRoberts - Idriss Halfaoui ikilisini samimi biçimde Sherlock Holmes - John Watson ikilisine benzettim. Müzikal dehasıyla en ince detayı bile hesaplamış, albümün kurgusunu, şarkıların nereden gelip nereye gideceklerini, yolda nerelere uğrayacaklarını tasarlamış, onlara karakter aşılamış ve en sonunda kendi sesiyle onlara konuşma gücü vermiş McRoberts ile, onun olası birtakım dağınık hamleleri için bir kenarda hep tetikte durarak güven vermiş, gitarıyla söze girdiği anlarda boş konuşmayarak gidişata pozitif katkılar sağlamış, hatta bazen onun arkasını toplayarak dahilerin bile vazgeçemeyeceği türden bir eşlikçi, bir dost olduğunu hissettirmiş Halfaoui birlikteliği hayranlık ve ilham verici. İlginçtir, ilk albümleri Intimate Circles'ı dinlememiş olmama rağmen peşine düşmek gibi delice bir çabam da olmadı. Çünkü Exile öyle bir albüm ki, alıp götürdüğü yerlerin hudutları belli değil. Tıpkı hudutları belli olan sürgün yerlerine gönderilmiş ozanların, hudutlara sığmayan özgürlük hasretleriyle, kayıp aşklarıyla, kaybeden rolü üstlenmiş sanatçı karakterleriyle yoğrulmuş varoluş eserleri gibi.

1. Do What You Want
2. Exile
3. Time
4. Fast
5. Probable Cause
6. Invisible Kiss
7. Pleasure and Pain
8. Fall In
9. Why The Hell Not
10. Reasonable Doubts

18 Aralık 2013 Çarşamba

Monica Heldal - Boy From The North


Henüz 21'indeki Norveçli Monica Heldal'ın ilk albümü Boy From The North'a geçmeden önce rakamları ters çevirip 12 yaparak onun ilk gitar çalmaya başladığı yaşa dönelim. Ailesinin eski plak koleksiyonuyla bol vakit geçirmesinden dolayı müziğe atılacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bir süre sonra cover çalmaktan sıkılıp kendi yazdığı şarkılara meyletmesi de uzun sürmüyor. Rory Gallagher, Nick Drake, Chet Atkins, Neil Young ve akustik yönüyle Jimmy Page, Monica'nın geçmişten bugüne ilham kaynaklarını oluşturuyor. Akustik gitara olan hakimiyeti, büyülü sesi, olgun lirikleriyle sadece ülkesinde değil, Fransa, Hollanda, İngiltere ve İrlanda'da da çok sevilmeye başlıyor. Bağımsız müzik festivallerinden Tom Petty and The Heartbreakers konserinin ön isimlerinden biri olmaya uzanan yolda Monica Heldal, folk ve country müziğin Amerika dışında kendini kanıtlamış yeni ve heyecan uyandıran kadınları arasında gösteriliyor.

İlk albüm Boy From The North öyle güzel akıyor ki, özellikle son yıllarda onlarca, vakti bol olanlarca yüzlerce bunaltıcı folk albümüne rastlamış olanlar için farkını kısa sürede hissettireceğini düşünüyorum. Tabii bu fark müzikal anlamda değil, Conman Coming, I Don't Mind, Boy From The North, In Flight, Follow You Anywhere gibi kaliteli şarkılara hasret kalıp, duyunca havada kapan folk rock meraklılarınca hissedilecektir. Hele 2013 yılına ait içinde "folk" kelimesi geçen bir kamyon dolusu akustik albümde bile rastlayamadığım Conman Coming, I Don't Mind, In Flight üçlüsünü tek albümde görmek Monica'yı hemen benimsememe yetti. Böyle durumlarda albümdeki diğer şarkılar arasında vasat olanlar bile gözüme vasat gibi gelmiyor bazen. Ya zaten vasat olmuyorlar, ya da vasatlıkları güçlü atmosferin arasında kaynayıp gidiyor. Boy From The North da yılın en iyi albümlerinden ve bence son zamanlarda kendi türünde yaşanan kıtlık arasından boy veren ayçiçeklerine sahip.

1. Boy From The North
2. Conman Coming
3. Silly Willy
4. Fightin’ Son
5. Follow You Anywhere
6. Tape 03
7. I Don’t Mind
8. Die For You
9. In Flight
10. The Road Not Taken