* Yeni Zelanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Yeni Zelanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2021 Cuma

Ladyhawke - Time Flies

 
Yeni Zelanda doğumlu, Ladyhawke lakaplı Phillipa Margaret Brown hakkında 2012 tarihli Anxiety albümü vesilesiyle heyecanımı, övgülerimi, benzetmelerimi paylaşmıştım. Aradan 9 yıl ve bir albüm geçti. İlk iki Ladyhawke albümünü hala keyifle dinlerken 2016'da çıkan Wild Things ile bir parça hayal kırıklığı yaşamıştım. Yine uzun bir aradan sonra Time Flies ile çıkagelen bu güzel insan, ilk iki albümden aldığım keyfe beni geri götürdü. Electropop, synthpop, new wave, pop rock karışımı müziğiyle aralarında benim de bulunduğum belli bir kitleye kaliteli şarkılar sunan Ladyhawke, Time Flies adını verdiği dördüncu albümünde çok iyisiyle, biraz daha iyisiyle, normaliyle 11 şarkı seslendiriyor. Yani kötü denebilecek bir şarkı ben duymadım. Kötü denebilecek şarkıların tepeleme doldurulduğu onlarca albüm arasında Time Flies gibilerinin ışıl ışıl parlaması kaçınılmaz. O kadar ruhsuz, uyuz, sıkıcı şarkıları nasıl yazıyorlar, çalıp söylüyorlar, albümlerine koyuyorlar insan hayret ediyor. Bu açıdan Ladyhawke'ın güven veren bir yanı var. Hayal kırıklığına uğrattı dediğim Wild Things bile çoğuna toz yutturur. Albümleri arasında normalden biraz daha uzun ara bırakması da stratejik olarak iyi sayılır. Kendisine bağlayıp özletmesini biliyor. Liste canavarı, Grammy yancısı, karton pop ikonu olmaması onu hayranları arasında özel bir yere koyuyor. Beni de yazın dediğim o hayranların sayısı da fazla değil. Hayranları olarak da bu durumdan memnunuz.

İlk elden My Love ve peşinden Think About You ile iyi bir albüm olacağını belli eden, indie ve electropop'un en beğendiğim yanlarını almış Time Flies, her Ladyhawke albümünde olduğu gibi ara ara aynı kalibrede olmayan şarkılarla akıcılığını yitiriyor görünse de yine zamanla kazanılabilecek, hatta o akıcılığa katkıda bulunabilecek şarkılar da barındırıyor. Loner, Adam, Love Is Blind olmak üzere hemen bir önceki cümleye örnek verebilirim. Yine her Ladyhawke albümünde olduğu üzere farklı türlerle yapılan tadında flörtler, kendisinin dümdüz bir popçu olmadığını, rock, funk, synth unsurlarıyla da teması koparmadığını gösteriyor. Mesela hemşehrisi olan electropop ikilisi BROODS'un katkıda bulunduğu Guilty Love, glam rock hatta öyle bir tür varsa glam pop etkileri taşıyan bir şarkı. Take It Easy Mama için iki benzetme yaptığım iki cümle yazmıştım, ikisini de sildim. İyi şarkı deyip işin içinden çıkayım. Reactor için de aynı kolaya kaçabilirim. Walk Away ise funky esintiler taşıyan klas bir dans şarkısı. Hatta benim için Think About You ve My Love ile birlikte albümün yıldız şarkılarından. Ama Ladyhawke müziğine çok yakışan 80'ler soslu new wave etkileri sadece Mixed Emotions'da hissediliyor. O da geçmişteki Manipulating Woman veya My Delirium gibi güçlü olmasa da o hissi verebilmesi bile hoş. Benim için en iyi Ladyhawke albümü hala 2008 tarihli kendi adını taşıyan Ladyhawke. Ama Time Flies da bu adın hakkını veren bir albüm.

1. My Love
2. Think About You
3. Time Flies
4. Mixed Emotions
5. Guilty Love (feat. BROODS)
6. Take It Easy Mama
7. Loner
8. Adam
9. Reactor
10. Walk Away
11. Love Is Blind

16 Aralık 2020 Çarşamba

Benee - Hey U X

 
2000 Auckland, Yeni Zelanda doğumlu Stella Rose Bennett'in klasik bir hikayesi var. Müziğe çok düşkün ailesi sayesinde Radiohead, Björk ve Groove Armada müziğiyle tanışmış, ilkokul boyunca gitar, lisede saksafon dersleri almış. Araya su topu girmiş. O alanda kariyer yapmak istemediğinden 17 yaşında kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Bu defa araya Katolik Okulu girmiş. Birkaç yıl sonra SoundCloud ve TikTok'a yüklediği müzikal içerikler yapımcı ve müzisyen Josh Fountain'in dikkatini çekince 2019 yılındaki iki EP'nin, bi sürü teklinin önü açılmış. Tabii tüm bunların başında kendisine "Benee" ismini takmış ki, herkesin söyleyip hatırlaması kolay olsun. Artık ne kadar sevildiyse Jimmy Fallon, Ellen DeGeneres, Seth Myers şovlarına davet edilmiş. Çıkardığı bazı singlelar adı pek duyulmamış mecralarca ödüllendirilmiş. 2020 bu kadar çileli olmasaydı onu çok başka yerlerde görebilirdik belki ama şu halde bile çok iyi bir debut albüme adını yazdırmış olması büyük başarı. O albümün adı ise Hey U X...

Josh Fountain ile birlikte yazdığı 13 şarkıya başka isimler de gerek yazım, gerekse ses olarak konuk olmuşlar. Lily Allen ve Grimes gibi tecrübeli isimleri saymazsak Flo Milli, Gus Dapperton, Mallrat, Bakar adlarındaki yeni nesil pop ve rap müzisyenleri de Benee'ye destek çıkmışlar. Yeni nesil diye boşuna demiyoruz. Yapılan pop da gayet yeni nesil işi modernlikler, yaratıcılıklar, tutkular taşıyor. Hit kelimesinin hakkını verenler, dinledikçe kazanılanlar ve birkaç tane de ne yazık ki olmasa da olurmuş dedirtenler olmak üzere üç bölüme ayırabileceğimiz Hey U X, daha açılışta klasını hissettiren Happen To Me'de nasıl bir pop anlayışının, nasıl şirin ve alttan alta hüzünlü bir vokalin bizi beklediğini göstererek oturduğumuz yere daha bir yerleşmemizi sağlıyor. Süper bir alternatif dans hiti olan Sheesh şarkısına, 2020'nin en iyi pop albümlerinden biri olan Miss Anthropocene'e imza atan, aynı zamanda Elon Musk ile olan birlikteliğinden X Æ A-Xii adında bir bebek dünyaya getiren Grimes konuk oluyor. Kendi halinde sevimli bir pop kariyeri bulunan İngiliz şarkıcı Lily Allen ve ilk kez burada duyduğum Amerikalı pop rap ismi Flo Milli'nin misafir olduğu Plain de albümün lezzetlerinden biri.

Sheesh'den sonra en sevdiğim şarkı, Mallrat mahlası taşıyan, henüz albümü olmayan Avustralyalı şarkıcı kızımız Grace Kathleen Elizabeth Shaw'un featuring yaptığı Winter oldu. Albümün tam orta yerinde bu da yapılır mı kabilinden şahane bi beste. Yine çok güzel ve funky bir disko şarkısı olan Kool ve kapanışa damgasını vuran, Benee'nin akustik gitarın yarenliğinde söylediği olağanüstü C U, albümün gücüne güç, kalitesine kalite katan şarkılar. İsmini saymadıklarımdan da saydıklarım kadar olmasa da zamanla verim almaya başlarım belki. 2-3 şarkı hiç albüme konmasa, daha iyi bir albüm kapağı olsa gibi keşkeleri bir kenara bırakıp Benee'yi kendi orijinalliğinde kabul edip sevmek de güzel. Öğrendiğime göre, normal zeka düzeyinde olmasına rağmen okuma ve yazma becerilerinde sorunlar yaratan bir özel öğrenme bozukluğu olan disleksiye sahipmiş. Kimileri de ses rengi ve şarkılarıyla Billie Eilish'e benzetiyorlarmış. Ne disleksi, ne de Eilish'e benzetilmek (arada fark göremiyorum) Benee'nin bana aşıladığı pop duygusuna gölge düşüremez. Olsa olsa bir sonraki albümü kötü çıkar, o gölgeyi kendi düşürür.

1. Happen to Me
2. Same Effect
3. Sheesh (feat. Grimes)
4. Supalonely (feat. Gus Dapperton)
5. Snail
6. Plain (feat. Lily Allen & Flo Milli)
7. Kool
8. Winter (feat. Mallrat)
9. A Little While
10. Night Garden (feat. Kenny Beats & Bakar)
11. All the Time (feat. Muroki)
12. If I Get to Meet You
13. C U

6 Nisan 2013 Cumartesi

Gin Wigmore - Gravel & Wine


1986 Auckland, Yeni Zelanda doğumlu Virginia "Gin" Claire Wigmore, ilk şarkısı Angelfire'ı henüz 14 yaşında yazmış başarılı bir şarkıcı/besteci. Tam müzik kariyeri başlayacakken babasını kanserden kaybetmesiyle Arjantin'e eğitim için giden Wigmore, bir süre sonra babasına adadığı Hallelujah şarkısıyla hem Yeni Zelanda'ya, hem de müziğe döndü. Bu şarkıyla Amerikan tabanlı International Songwriting Competition'da büyük ödülü kazandı. Üstelik bu ödülü en genç ve hiçbir şirketle anlaşması olmayan bir müzisyen olarak kazanması yarışmanın tarihinde de bir ilkti. 2008'de Extended Play EP'si sonrasında Holy Smoke (2009) ve Gravel & Wine (2011) adlı iki albümlerini çıkardı. John Mellencamp, Sheryl Crow ve Jimmy Barnes gibi isimlerin turlarının Yeni Zelanda ayağında onlara eşlik etti. Kısacası ortalamanın üstünde bir müzisyenin sahip olması gereken pekçok şeyi özgeçmişine eklemiş biri var karşımızda.

Her ne kadar ilk albümü Holy Smoke'u ortalamanın üstünde bulmamış olsam da, altında da bulmamıştım ilk dinlediğimde. Ama Gravel & Wine'ı kendisinin gerçek bir olgunluk albümü olarak görürüm. O meşhur ortalamanın üstünde olan çok daha önemli birşey var ki yüzü kadar, hatta bence ondan daha güzel olan ses rengi. Gin Wigmore sanki 60'lı yıllarda dünyaya gelmiş bir pop, soul, blues vokalisti adeta. Sanırsınız ki siyah bir soul şarkıcının gırtlağını tüm damar ve hücreleriyle ona nakletmişler. Zamanında Anastacia ve Duffy'ye de benzer bir nakil operasyonunun yapıldığını düşünmüşümdür. Fakat Wigmore'da her ikisinde de olmayan birşeyler var sanki. Bu seste Gravel & Wine şarkılarının hem modern, hem de nostaljik yapıtaşlarını çok güzel idare edebilen, terbiyesi yaradılıştan gelen bir doğallık sözkonusu.


Black Sheep ve Man Like That şarkılarıyla sanki bir değil iki kere zımba gibi açılış yapan Gin Wigmore, Poison ile tutkulu vokalini birazcık daha keskinleştiriyor. Devil In Me ise, Wigmore'un rock yönünü aynı biçimde sivriltiyor. Pop diyorsan, soul diyorsan If Only gibi kalbi kırık bir mezuniyet balosu baladı olmazsa olmaz. Albümün en sağlam şarkılarından biri olan Dirty Love, aksak ritmi, sert soul rock kimliğiyle yıkıp geçiyor. Adına kanarak çılgın bir pop soul veya soul'n roll beklediğim Saturday Smile, kişilikli bir piyano + yaylı slowu olarak albümün dramatik yanını güçlendiriyor. Adının Saturday Smile olmasını beklediğim ve bir cümle önce tanımını yaptığım şarkı Sweet Hell olarak ortaya çıkıyor. Karanlık bir folk bestesi olarak Singin' My Soul, albümün enerjisine pek yakışmıyor gibi görünse de, albümün olgun bünyesine çok da güzel yakışıyor.

Gin Wigmore, Gravel & Wine ile klasik soul derinliklerinden modern indie pop ve rock arasında köprüler kuruyor. Nasıl oluyorsa aynı harika sesle her iki yakaya da oynayabiliyor. O nasıl bir tondur ki insan bir yerden sonra dinlemek değil o sesi yemek ister. Duygusal taraflılığımdan hareketle kuracağım bir cümle olarak Amy Winehouse veya Adele'e gösterilen ilginin onda biri şu kıza gösterilseydi onları ikiye, dörde katlardı demek istiyor ve diyorum. Gerçi Gravel & Wine'ın Amerikan versiyonu 2013'te ancak görücüye çıkabildi. Bu sayede kendisi daha geniş kitlelere ulaşabilecek. Umarım sonuç olumsuz olmaz ve bu durum onun alternatif yanını ucuz piyasa tavizlerine kurban etmez. En azından yeni bir Gin Wigmore albümü için birşeyler hızlanmaya başlar.

1. Black Sheep
2. Man Like That
3. Poison
4. Kill of the Night
5. Devil in Me
6. If Only
7. Dirty Love
8. Happy Ever After
9. Saturday Smile
10. Sweet Hell
11. Singin' My Soul
12. Don't Stop

24 Haziran 2012 Pazar

Ladyhawke - Anxiety


Phillipa Margaret "Pip" Brown 1979 Yeni Zelanda doğumlu bir indie pop, electropop müzisyeni. Memleketinde 2001-2003 tarihleri arasında müzik yapmış Two Lane Blacktop adlı bir rock grubunda gitar çalmışlığı, bu grup dağıldıktan sonra Avustralya'ya gidip orada Teenager adında bir başka rock grubu kurmuşluğu var. Onun da tek albümlük ömrü tükenince Londra'ya gidiyor ve artık grup kurup dağıtmaktansa kendi başına yol almayı seçiyor. Sıra kendine sıkı bir isim bulmaya gelince de (ne gereği varsa!), Michelle Pfeiffer'ın oynadığı karakterden etkilendiği 1985 Richard Donner filmi Ladyhawke'ı seçiyor. 2008'de Paris Is Burning EP'sini, aynı yıl Ladyhawke adını verdiği ilk albümünü yayınlıyor. Kanımca ve bazı müzik ortamlarının da kanısınca 2008'in en iyi albümlerinden biri olan Ladyhawke, içindeki Paris Is Burning, My Delirium, Manipulating Woman, Magic ve daha birkaç çok iyi besteyle yeni bir yıldızın doğuşunu müjdeliyordu.

New wave, indie pop, synth pop, electropop arasında gezinen ilk albümün üzerinden dört yıl geçince "eyvah, bu kız şimdi bundan da sıkılıp tez zamanda dağıtmak üzere yeni bir grup kuracak" diye düşünmedim değil. Neyse ki geç olup da güç olmayan yeni albüm Anxiety, Mayıs sonlarında dalından düştü. İlk albümdeki tarzını koruyan Ladyhawke, şimdilik bir genelleme yapacak olursak şarkı kalitesi yönünden bu ilk albümün biraz gerisinde kalmış denebilir. 80'lere ve 90'lara müzikal bağlılığını her fırsatta dile getiren bu kadın, özellikle 80'lerin en güçlü kadınlarından üçü olan Cyndi Lauper, Pat Benatar ve Kim Wilde'a olan hayranlığını sık sık müziğinde de hissettiriyor. Zaten şarkılarındaki güncel electropop numaraların zemininde hep bir nostaljik hava solunuyor. Bu genel olarak gitarlı synth besteler olarak tabelaya yansıyor.


Daha önce de dediğim gibi Anxiety beni ilk uzunçalar kadar etkilemedi. Lakin şöyle düşünmek lazım: Şayet ilk albüm Ladyhawke değil de Anxiety olsaydı, "bir ilk albüme göre çok iyi" klişesini kullanırdım büyük ihtimal. Ama ortada daha iyi bir Ladyhawke albümü varken Anxiety'ye ancak başkalarının albümlerinden iyi olmak düşüyor ki, o noktada da benzer türde müzik yapan bir tır dolusu müzisyene/gruba nal toplatıyor. Girl Like Me, Blue Eyes, Vaccine, Vanity, The Quick & The Dead, Gone Gone Gone ilk albümden alınan tadı ortaya çıkaran bileşenleri aynen koruyan nitelikte çok iyi şarkılar. Ama işte aralarında bir Paris Is Burning, My Delirium, Manipulating Woman var mı, bence yok. Tekrar klişelerimize geri dönersek, bu durum Anxiety'yi kötü yapmıyor. İlk elden albümün en iyilerinden saymadığım Sunday Drive ve Black, White & Blue'nun single olarak öne sürüldüğü düşünülürse, önceki albümden kafa yapmış Ladyhawke severlerin Girl Like Me'yi Paris Is Burning niyetine dinlemeleri, Blue Eyes'ın "na na na"ları ile kendilerini piste atmaları şaşırtmaz. Bırakalım ilk albüm, son albüm geyiklerini, şayet 2000'ler de kendi Cyndi Lauper, Pat Benatar ve Kim Wilde'larını çıkarmalıysa, bu çizgiyi sürdürmesi halinde Ladyhawke o yolda hızla ilerleyen isimlerden biri.

1. Girl Like Me
2. Sunday Drive
3. Black, White & Blue
4. Vaccine
5. Blue Eyes
6. Vanity
7. The Quick & The Dead
8. Anxiety
9. Cellophane
10. Gone Gone Gone

8 Nisan 2012 Pazar

I Am Giant - The Horrifying Truth


Yeni Zelanda kökenli rock dörtlüsü I Am Giant, müzik tarihinde Yeni Zelanda'dan çıkan tek ve en başarılı rock grubu olarak gözüken, bana göre vasat nu metal grubu Blindspott davulcusu Shelton Woolright ile eski Tadpole basçısı Paul Matthews'ün önayak olduğu adeta hediye gibi yeni bir grup. Arka ayakları ise İngiliz Volume adlı bir grubun solistliğini yapmış Ed Martin ve özgeçmişinde birşey bulamadığım gitarist Aja Timu oluşturuyor. Aynı zamanda yapımcı ve ses teknisyeni olan Paul Matthews, benim o beğenmediğim Blindspott albümleri ve top 10 single'ları ile altın, platin ne varsa götürmüş. Buradan tanışıklığı olan Matthews - Woolright ikilisi, yanlarına aldıkları iki arkadaşlarıyla I Am Giant'ı kurmuş, başta Yeni Zelanda ve Avustralya olmak üzere Amerika ve Avrupa'da katıldıkları çeşitli alternatif festivallerde gişelerin kapısına kilit vurmayı başarmışlar.

Alternative rock'ın melodik ve bilindik komutları üzerinden progressive derinlik sağlamış bir müzik yapmaları onlara zirilyon tane alternative rock grubunun arasından sıyrılma ayrıcalığı yaratıyor bence. Şu bir türlü sevemediğim Blindspott'ın ruhsuz nu metal abanışlarından (zira nu metal'in de bir ruhu var) çok farklı bir türde klasını konuşturuyor dörtlümüz. Hani altın plak silmiş, platin plak süpürmüş, "Yeni Zelanda'dan çıkan tek ve en başarılı rock grubu" olarak I Am Giant'ı söyleseler hiç yadırgamam. İleride o da olursa hiç şaşırmam. İlk albümleri The Horrifying Truth, daha ilk şarkı Purple Heart ile ne kadar sıkı bir albüm olduğunun ipuçlarını değil, kafadan yumağın kendisini veriyor. İlk single City Limits, biraz bu coşkuyu düşürüyor görünse de, ilerleyen dakikalardaki seçkilerimden Let It Go ve Night Vision, tıpkı Purple Heart gibi harikulade bir rock tutkusuyla yoğrulmuş şarkılar olarak duruma kısa sürede el koyuyorlar.


I Am Giant'ın olayı bu kadarla sınırlı değil. Albümde benim "6 Dakikalıklar Kulübü" dediğim Electric Throne, Black Hole Of My Heart, Drag My Name Through The Mud ve After The War dörtlüsü, grubun hem şarkı yaratma, hem de o şarkıyı progressive haritalarda başka diyarlara sürüklemede ne kadar usta olduğunu gösteriyor. Bu kulübün üyeleri başladıkları gibi bitmiyor, bittikleri gibi başlamıyorlar. Şiirsel kalitedeki liriklerine aynı şiirselliğe haiz müziklerini meydana getiren enstrüman becerilerini de ekleyerek, hatta çoğu zaman bunu şımarmadan, kalıbını bilen biçimde şova dönüştürerek çalıyorlar. Adeta canlı bir konser ortamı yaratıyorlar. Üstelik daracık, ter kokulu, dumanaltı sahnelere değil, devasa stadyumlara yakışacak türden konserlere. İlk albümden böyle bir ustalık ayda yılda bir gerçekleşen bir durum. Bu müzikle haftada bir albüm yapsalar bayıla bayıla dinlerim. Sadece biraz imaj problemleri var sanırım. Kıl pop punk gruplarının kapaklarına benzeyen albüm kapağı ve biraz andaval nu metal gruplarını andıran tipleri kimseyi yanıltmasın. Rock dünyası çok sağlam bir grup kazanmış o kadar söylüyorum. Kendilerini benim kadar sevmiş kişiler bundan böyle I Am Giant'ın yeni albümlerini iki gözleri, iki kulaklarıyla bekliyorlar.

1. Purple Heart
2. City Limits
3. Let It Go
4. The Escape Artist
5. Electric Throne (feat. Kim Benzie)
6. And We'll Defy
7. Bodies in the River Nile
8. Neon Sunrise
9. Black Hole of My Heart
10. Night Vision
11. Drag My Name Through the Mud
12. The Haunting of Elinor Shaw
13. Living the Crash
14. After the War