Rock'n Roll etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rock'n Roll etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2023 Perşembe

Elvis (OST)

 
Baz Luhrmann'ı sevmedim, sevemedim. Sanırım en özgün işi, 1992'de çektiği ilk filmi Strictly Ballroom'du. Romeo + Juliet, Moulin Rouge!, The Great Gatsby gibi coverlarla kredi yapmasını, başkalarının sırtından geçinmeye yakın buluyorum. Romeo ve Juliet'in artık ezbere bilinen hikayesini 90'lar aksiyonuna bulamanın özgün olunduğu fikrini kendine kabul ettirdikten sonra iflah olmayıp "cover director" olarak yürümek istedi muhtemelen. Arada sıkıcı bir Australia vardı. Yıl oldu 2022, şimdi de Elvis Presley hortlatma peşine düştüğü Elvis filmi ile gündeme geldi. Söz konusu Elvis olunca bir soundtrack albüm de kaçınılmaz. Bu albümde Elvis şarkılarının kullanılacak olması da. Artık ezbere bilinen bu şarkılardan derlenen bir albüme kimin ihtiyacı var diye düşünürken gelen haberlerde Tame Impala, Stevie Nicks, Chris Isaak, Yola gibi isimleri görünce beklentiler yükseldi tabii. Gerçi 1992 tarihli romantik komedi Honeymoon In Vegas'ın soundtrack çalışmasında Billy Joel, Bryan Ferry, John Mellencamp, Willie Nelson, Jeff Beck ve bazı önemli country sanatçılarının Elvis coverlarını dinleyip sevmiştik. Lakin bu albümdeki cover zihniyeti ve remiks denemeleri Elvis hadisesini başka yerlere götürme konusunda çok başarılı. Bir kere hip-hop, sample, edit ve modern remiks unsurları genel anlamda Elvis şarkılarına gayet güzel yakıştırılmış. Zaten hip-hop türü, genelde sample sever bir tür olduğu için rock & roll dokusuyla hoş bir melezlenme ortaya çıkmış. Hele de Elvis uzmanı olmayan, Elvis remiks/revizyon kültürü Junkie XL dokunuşlu A Little Less Conversation'dan ibaret olan benim gibiler için, adını ilk kez duyduğumuz bazı şarkıları yepyeni misali dinledim.

Şimdi 1 saat 54 dakika süren 36 şarkılık bir albümden nasıl bahsedeceğiz? Önce şu tek başına Elvis Presley şarkılarını aradan çıkaralım. Teknik olarak yenilenmiş, film için mikslenmiş bu şarkılar arasındaki favorim I'm Coming Home oldu. Hani böyle rock'n roll veya twist eşliğinde dans ediyorsunuz da, üzerinizde 2000 sonrası kıyafetler varmış gibi şık bir miks kendisi. SummerKisses/In My Body'yi de kim elden geçirdiyse eline sağlık. '68 Comeback Special (Medley) zaten adı üstünde, konser atmosferinin de gazıyla kan ter içinde bir medley. Yine öyle bir atmosferle bu kez film için editlenmiş uzunca Suspicious Minds da not alınabilir. Gerçi o uzunluğu bir süre sonra nakaratın suyunun çıkmasına yol açmıyor değil. Caw-Fever da başarılı editlenmiş şarkılardan biri. Tabii birkaç tane de Elvis'in günümüz müzisyenlerinden bazıları taafından remikslenmiş işleri var ki, haliyle daha ilginçler. Fransız DJ Stuart Price'ın ayar çektiği I Got A Feelin' In My Body, Avustralyalı iki houseçudan oluşan PNAU remiksi Don't Fly Away, Tame Impala'nın uçurduğu Edge Of Reality, bir de teknoloji sayesinde Jack White'ın Elvis ile çılgın atmak suretiyle düet yaptığı Power Of My Love bunların en kayda değer olanları.

Filmin başrolündeki Austin Butler'ın seslendirdiği 4 şarkıdan en iyisi bana göre Vegas Rehearsal / That's All Right olmuş ki, künyede Elvis'in orijinal sesiyle ortaya karışık bir şeyler yapıldığı yazıyor. Gencin sesi de bir Elvis taklidine göre fena sayılmaz. Şarkının gazı nedeniyle bu Vegas provası filmde nasıl görülüyor merak etmedim değil. Albümde Elvis'in veya Butler'ın duyulmadığı, belki de bu yüzden en çok merak ettiğim şarkıları da düet ve solo şarkılar olarak ikiye ayıralım. Zaten Jack White ve öbür taraftan bu şarkı için çağrılmış olabilecek Elvis'in düeti Power Of My Love ile birlikte bence en önemli düet Stevie Nicks ve Chris Isaak güzelliği Cotton Candy Land olmuş. Her ikisine de 90'larda bıraktığım bu iki güzel insanın seslerini aynı şarkıda duymak tüm Elvis konseptinden daha hoş bir nostaljiydi. Solo coverlar ise albümün en değerli yanlarından biri. Hepsi de soul kadınlarından oluşan bu değerlerden ilki, Temmuz 2022'de hayatını kaybeden Shonka Dukureh'in Hound Dog yorumu. (Albümdeki Doja Cat şarkısı Vegas'ta da onun sesi sample olarak kullanılmış.) Yükselen neo-soul değerlerinden biri olan Jazmine Sullivan'ın Sometimes I Feel Like A Motherless Child'ı da albümde çok kıymetli durmuş.


Yine çok sevdiğim İngiliz country soul insanı Yola'dan Strange Things Are Happening Every Day'i duymak da çok güzel. Ama kendisinden şöyle daha dişli veya daha tutkulu bir seçim bekledim sanırım. Olsun, bayılıyoruz kendisine. İlk dinlediğimde yeni soul yıldızlarından biri sandığım ama ünlülere geri vokal yapıyor olması dışında hakkında bilgi bulunmayan, albümü bile olmayan Lenesha Randolph'a da burada duyduğum tek şarkıyla, I Got A Feelin' In My Body ile bayıldım. Yola şarkısında eksik olan diş, tutku, karizma hepsi bu şarkıda önüme düştü. Ne olur biri bu kadını bulsun, tekli, EP, LP bir şeyler yapsın. Şu koskoca albümün en kıymetli anlarından birini hediye etmiş bize. Arkasındaki gospel korosu, el çırpışlar, sürekli dans eden bas, çığlık çığlığa fuzz gitar arasından o olağanüstü sesini öyle bir özgürleştirmiş ki, sırf bu şarkıyı duyacağım yeri merak ettiğim için filmi izleyebilirim. (Yok, o kadar da coşmayalım, belki sadece o bölümü izlerim.) Siyah ve soul olmamakla birlikte Kacey Musgraves kızımızın Can't Help Falling In Love yorumunu da, her ne kadar yeni bir çehresi olmasa da albümün bir köşesine konması rahatsız etmiyor.

Albümde beni asıl rahatsız eden, uyduruk kaydırık hip-hop işlerle müşteri çekme esnaflığı oldu. Remiks işçiliğinin kalitesi Tame Impala, Stuart Price, PNAU, Diplo dokunuşlarından zaten anlaşılıyor. Ama ruhsuz biçimde rüküş TikTok hip-hop serpiştirmelerinin özellikle genç kesimi avlayayım derken albümde komik duruşları hiç olmamış. Eminem'i oldum olası sevmem. Danzel Curry, Nardo Wick, PlayThatBoiZay falan kimdir bilmem. Baz Luhrmann'ın da bildiğini sanmam. Belli ki birileri Z kuşağını da yakalayalım hazır Doja Cat ve bu hip-hopçular ortalığı yıkarken biz de bu şarkıyı Elvis promosyonuna yıkalım diye akıl vermişler. Sadece bu da değil. Eurovision birincisi uyuz Måneskin grubuna da bir Elvis coverı yaptıralım, oradan da, buradan da birilerini yakalayalım, popülerliği arttıralım, albümü sattıralım demişler sanki. Bu demelerin albüm satışlarına nasıl bir faydası olduğunu bilmiyor, merak da etmiyoum. Arttırmıştır muhakkak. Mühim olan, Lenesha Randolph, Yola, Jazmine Sullivan, Shonka Dukureh gibi süper kadınların da keşfedilme ihtimaline zemin hazırlaması. Bu yüzden Elvis önemli bir soundtrack. Bu kadar kalabalık olduğu için arada mutlaka çürük çarık olacaktır. Sanırım kendimize göre olanları ayıklayabiliriz.

1. Elvis Presley - Suspicious Minds (Vocal Intro)
2. Elvis Presley - Also Sprach Zarathustra / An American Trilogy
3. Doja Cat - Vegas
4. Eminem & Cee Lo Green - The King and I
5. Swae Lee & Diplo - Tupelo Shuffle
6. Elvis Presley & Stuart Price - I Got a Feelin' in My Body
7. Elvis Presley - Craw-Fever
8. Elvis Presley - Don't Fly Away (PNAU Remix)
9. Kacey Musgraves - Can't Help Falling in Love
10. Elvis Presley & Nardo Wick - Product of the Ghetto
11. Måneskin - If I Can Dream
12. Stevie Nicks & Chris Isaak - Cotton Candy Land
13. Austin Butler - Baby, Let's Play House
14. Elvis Presley - I'm Coming Home (Film Mix)
15. Shonka Dukureh - Hound Dog
16. Les Greene - Tutti Frutti
17. Yola - Strange Things Are Happening Every Day
18. Austin Butler - Hound Dog
19. Denzel Curry - Let It All Hang Out (feat. PlayThatBoiZay)
20. Austin Butler - Trouble
21. Lenesha Randolph - I Got a Feelin' in My Body
22. Elvis Presley - Edge of Reality (Tame Impala Remix)
23. Elvis Presley - Summer Kisses / In My Body
24. Elvis Presley - '68 Comeback Special (Medley)
25. Jazmine Sullivan - Sometimes I Feel Like a Motherless Child
26. Elvis Presley - If I Can Dream
27. Elvis Presley - Any Day Now
28. Elvis Presley & Jack White - Power of My Love
29. Austin Butler & Elvis Presley - Vegas Rehearsal / That's All Right
30. Elvis Presley - Suspicious Minds (Film Edit)
31. Elvis Presley - Polk Salad Annie (Film Mix)
32. Elvis Presley - Burning Love (Film Mix)
33. Elvis Presley - It's Only Love
34. Paravi - Suspicious Minds
35. Elvis Presley - In the Ghetto (World Turns Remix) (feat. Nardo Wick)
36. Elvis Presley - Unchained Melody (Film Mix)

19 Ekim 2021 Salı

The Courettes - Back In Mono

 
Gitar ve vokalde Brezilyalı Flávia Couri ve davulda Danimarkalı Martin Couri'den oluşan The Courettes, Here Are The Courettes! (2015) ve We Are The Courettes (2018) albümlerinden sonra 2021'e Back In Mono adındaki üçüncü albümleriyle giriş yaptılar. Karı koca Couriler üç albümdür garaj rock adına eteklerinde ne kadar taş varsa döktüler, dökmeye de devam ediyorlar. İlk iki albümü de yerinde ve zamanında dinlemiş biri olarak retro soundlarına, rock'n roll tutkularına saygı duymakla beraber, defalarca dinlemelik, yılın albümleri arasında göstermelik bir bağlanma yaşayamamıştım. Back In Mono ise adı üstünde stereodan monoya geçerek nostaljinin dibine vurdukları nefis bir albüm olmuş. Punk, surf, power pop gibi gitarın coştuğu türleri kendi klasik garage rock kimliğinde eriten ikili, 60'ların girl group ve 90'ların riot grlll akımlarından sentezlenmiş 14 şarkıyı dinleyicisinin kan dolaşımına sokmayı, orada da vızır vızır dolaştırmayı başarıyor.

Kariyeri boyunca yüzlerce konsere çıkmış, bu konserlerde tanınmış grupların performansları öncesi seyircileri kızıştırma görevini üstlenmiş The Courettes, kendine ait konserleriyle de özellikle ülkesi Danimarka'da sevilen bir marka. Müzik dergilerinin övgü dolu sözlerinin birinde "The Ronettes ve The Sonics buluşması" gibi bir benzetme yapılmış ki, çoğu anlarda katılmamak elde değil. Bu tip buluşturmalar bazı gruplar dinlensin diye clickbait işlevi görse de, müzikal ruh olarak birbirinden fazla kopuk olmayan bunun gibi zeki benzetmelerin hastasıyız. (Bu arada The Sonics'in 1965 yılında çıkan ilk albümünün adı da Here Are The Sonics!!!'tir.) Zaten Couri çifti müzikal açıdan etkilendiklerini sayarken genelde hep "The" ile başlayan rock'n roll, punk ve pop soul gruplarından bahsediyorlar. Bu etkilenmelerle ortaya yepyeni bir müzik çıkarmış değiller. Hatta çok eski usül bulup burun kıvıranları da çoktur. İlk iki albümden sonra ben de oralardan geçmiştim. Ama Back In Mono gösterdi ki, iyi şarkılarla eskiymiş yeniymiş o usülün pek bir önemi kalmıyor.

Albümden çıkan ilk tekli Hop The Twig ve albümün en iyilerinden biri. Açılıştaki I Want You! Like a Cigarette, Trash Can Honey,  R.I.N.G.O., Night Time (The Boy of Mine), Misfits & Freaks, Won't Let You Go diye 2-3 dinlemeden sonra kendi adıma iyice emin olduğum şarkıların da bu ilk tekliden hiç bir eksiği yok. Bugüne kadarki bütün söz ve müziklerin Rio doğumlu Flávia Couri'ye ait olduğu The Courettes şarkıları, bu son albümde sanki diğerlerine nazaran biraz daha sert ve garajın hakkını veren türden olmuş ki, muhtemelen onu sevme sebeplerinin başında da bu mono sertlik geliyor. Sert kelimesinden ürken dinleyicileri yumuşatacak basit formülleri de cebinde taşıyan grup, sağladığı bu dengeyle işin eğlenceli yönünü de atlamıyor. Hatta büyükçe bir garajda verilecek bir yılbaşı partisinin 36 dakikası bu albüme ayrılarak havaya girilebilir. Gerçi böyle bir hayal gerçekleşirse aklıma gelecek ilk albüm Back In Mono olmaz ama onun da yer aldığı bir playlist fena durmaz. Neticede garajın güzelliği içine yansımış bir albüm Back In Mono...

1. I Want You! Like a Cigarette
2. I Can Hardly Wait
3. Hey Boy
4. Night Time (The Boy of Mine)
5. R.I.N.G.O.
6. Until You're Mine
7. Trash Can Honey
8. Hop the Twig
9. Misfits & Freaks
10. My One and Only Baby
11. Too Late to Say I'm Sorry
12. Edge of My Nerves
13. Won't Let You Go
14. Cry Cry Cry

28 Temmuz 2018 Cumartesi

Magic Number - Ampersand


Surf rock dediğimiz şeyin özünde rock & roll yatıyor. Dinlediğim her iyi surf rock albümünde başıma gelen, rock & roll ile birlikte başka unsurların da çaktırmadan devreye girmesi oluyor ki, bu da olayı minik bir keşif yolculuğuna çeviriyor. Mesela spagetti western havası, küçük egzotik dokunuşlar, bazı hamlelerle yekten 60'ları taklit etmediğini ifade eden modern bir anlayış ve buna benzer tavırlar surf rock denilen türü zenginleştiriyor. Hangi tür olursa olsun, bu tavırlara sahip müzisyenlere saygı duyuyorum. Richmond, Virginia dolaylarından geldikleri, bütün şarkıları Taylor Grant adlı dostumuzun yazdığı haricinde hakkında hiçbir şey bilmediğim Magic Number isimli surf rock grubu da bunlardan biri. 14 enstrümantal şarkı içeren Ampersand albümü, 2018 içinde surf rock adına yapılmış en iyi albümler arasında bana göre. Link Wray'den Los Straightjackets'a uzanan bir referans çizgileri var ki, zaten sadece iyi surf rock grupları için bu referanslar verilir. Temelde şablon ritimler üzerine şık gitar riffleri döşenmiş 2-2.5 dakikalık rock & roll besteleri Magic Number'ı da tanımlamak için yeterli. Kağıt üzerinde Magic Number'ın o milyonlardan pek farkı yok. Ama bu kalıpla işlenmiş milyonlarca surf rock şarkısı arasında bizi çeken, tam açıklayamadığımız ufak ayrıntılar oluyor.

Albüm jeneriğine konası mükemmel bir surf garage olan Snakecharmer'ın adını en başta zikretmeliyim ki, mesele biraz anlaşılsın. Albümü ilk dinlediğimde Snakecharmer'ı ve keşke birkaç şarkıda daha şu spagetti ruhunu demleselerdi  dediğim Final Frontier ileBandwagon'ı alır çıkarım diye düşünmüştüm. Fakat albümün bıraktığı tortu, ikinci dinleyişi kaçınılmaz kıldı. Böylece Warpath, Stampede!, Tropical Storm, Rippers gibi başkalarının tadına varmak da kolaylaştı. Tüm şarkıları yazdığı için Taylor Grant'in gitardan sorumlu olduğunu anlamak kehanet değil. O noktada da çok acayip işler çıkarıyor. Surf rock'ın alametifarikası olarak şarkı söyleme işini üstlenmiş olan gitarı bir solist gibi kullanma becerisi, Grant'te ustalık seviyesinde. Bazı şarkıları vokal ile düşünmeye teşvik ediyor. Ama sonra büyünün bozulacağına kanaat getiriyorsunuz. Albümdeki 14 şarkıdan 4'ü fazla gibi geldi bana. Yine de arada üstüne binip vahşi batı çöllerinde takılabileceğim kaliteli bir surf tahtasına daha sahip olmaktan gayet mutluyum. Zira iyi bir surf rock albümü, dinleyicisini kızgın kumlardan serin sulara atabilendir.

1. Stampede!
2. Rippers
3. Beachcomber
4. Tropical Storm
5. Darling, Darling
6. Tumbleweed
7. Snakecharmer
8. Star Sign
9. Final Frontier
10. Omerta
11. Bandwagon
12. Warpath
13. Tidewater
14. Medicine Man

28 Mayıs 2017 Pazar

Wild Kisses - Wild Kisses


Rutin Bandcamp turlarım esnasında, gelin görümce selfiesi gibi kapağıyla ve altında yazan "garage rock, rock and roll, New York" etiketleriyle dikkatimi çeken Wild Kisses isimli albümü dinlemek için hiç tereddüt etmedim. 12 şarkıyı bir solukta bitirdikten sonra henüz ilk solukta iyi bir albüm daha kazanmış olmanın tadını aldım. Bu şarkıları yazan, düzenleyen, yapımcılığını üstlenen, piyano, armonika ritm ve bas gitar çalan Dean Landew'in projesi olduğu anlaşılan Wild Kisses, aynı isimdeki bu albümü ile enerjik, tutkulu, köklerine bağlı, aynı zamanda modern prodüksiyon sayesinde olgun bir rock sunuyor. Kapaktaki hanımlar Mimi Devaney ve Lillian Davila ise tüm şarkılara vokal yapan iki kardeş. Landew için çok isabetli bir karar diyebiliriz. Zira bu şarkıları bir erkek seslendirmiş olsaydı, şarkılarda açığa çıkmayı bekleyen türlü duyguyu Mimi ve Lillian'ın açığa çıkardığı gibi yapabilir miydi, bence yapamazdı. Klasik ve blues rock kodlarını daha çok konser atmosferine uygun bir eğlence / enerji dinamikleriyle birleştiren (yavaş anlarını da ona göre modifiye eden) Landew, mikrofonu kendisine veya başka bir erkek vokale vermeyerek, bu sayede sıradanlaşabilecek bazı şarkılara bile karakter katmış diyebiliriz.

Daha ilk şarkı Magic Little Star ile şeklini ortaya koyan, hatta diğer şarkılarda nadir olan The B-52's titreşimleri de yayan Wild Kisses, 14th Street ile kısa süreliğine tipik bir "iyi açılış sonrası yavan şarkıları sıralayan albüm" önizlenimi uyandırma girişiminde bulunsa da, birer birer toparlanarak, özellikle ortalara doğru Mark, Paul and Vinnie, I Like To Shake It, Magnificent Friend üçlüsüyle güçlü bir blok oluşturarak tez vakitte önyargıların önünü kesiyor. Zaten o bloktan sonra gelen hiçbir şarkı kulağa vasat gelmiyor. Albüm birden fazla döndükçe Sparks Inside My Body, Feels So Fine, I Wanna Feel Your Touch, Sunday Night Pain (bu ne güzel bir şarkı ismidir!) içindeki güzellikleri birer birer açığa çıkarmaya başlıyorlar. Böylece albümün oturduğunu, kokusundan pişmeye başladığını anladığınız bir yemek gibi fark ediyorsunuz. Ortam bir anda canlı müzik çalınan bir bara ya da biraz daha geniş bir konser alanına dönüşüveriyor.

Klasik rock unsurlarıyla birlikte piyano, saksafon, armonika destekli bu rock müzik, adını sanını duymadığımız Dean Landew'in tecrübesini, hakimiyetini, aynı zamanda paylaşımcılığını ortaya koyar nitelikte. Albüm boyunca üç farklı (ve çok iyi) davulcuyla çalışması, "uçuk kaçık deneysel işler yapayım da, alemden farklı görüneyim" gibi bir düşünceden uzak durması bu duruma ince örnekler teşkil ediyor. Klasik rock da yeri geldiğinde çok sıkıcı olabiliyor. Ama Wild Kisses, genellikle bu şablonun eğlenceli, diri nakaratlı ve canlı müzik ruhlu taraflarından beslendiği için tat veriyor. Tabii şu Ahu Tuğba filmlerinin disko sahnelerindeki figürasyondan fırlamış gibi duran iki kardeşin fotoğrafından mürekkep albüm kapağını da sayarsak, Landew'in kendini değil, müziği ve bu iki kardeşin leziz vokalini ön plana çıkarmaya çalışması da yersiz ego problemleri olmadığının bir işareti.

1. Magic Little Star
2. 14th Street
3. Wild Wild Kisses
4. Sparks Inside My Body
5. Feels So Fine
6. Mark, Paul and Vinnie
7. I Like To Shake It
8. Magnificent Friend
9. I Wanna Feel Your Touch
10. Sunday Night Pain
11. Her Dream Burns Bright
12. Never Be Defeated

4 Nisan 2017 Salı

Los Plantronics - Surfing Times


20 yılı aşmış geçmişiyle surf rock'ın saygın isimleri arasında gösterilen (dışarıda öyleymiş, yoksa bize öyle bir bilgi gelmedi) Oslo dolaylarından gelme Los Plantronics, yanılmıyorsam bu süreye sadece 6 albüm sığdırmış olsa da, konserlerinin hesabı yapılamıyormuş. Bir surf grubunu yerinde canlı izleyememenin kaybını albümleriyle telafi etmeye çalışmak da hiç yoktan iyidir. Kaldı ki Los Plantronics, sadece surf rock ile beslenen ve besleyen bir grup değil. Garage, soul, rockabilly, mariachi, alt. country, blaxploitation, spaghetti ve daha başka şeylerden de izler taşıyan bu lezzetli karışım sayesinde dinleyici nostaljinin dibine vurduğu kadar, bu eksantrik türleri daha aktüel bir tonda da duyabilir. Surf rock'ın en güzel yanlarından biri de zaten bu karışımla elde edilen sound zenginliğini üzerinde çok iyi taşıyabilmesi. Los Plantronics, muhtemelen yılların tecrübesiyle bu karışımı ve karmaşayı çok iyi organize ediyor. Bu organize şekli, sadece müziği disipline etmekle değil, onu özgür bırakma haliyle de kendini gösteriyor.

Çeşitli değişimlerle 95'ten bu yana müzik yapan grup hakkında bu kadar ahkam kesmeme neden olan 2015 tarihli albümleri Surfing Times'ın enerjisi, sörf seven her eve lazım. Şahsen şarkılara sinematik gözle baktıramayan, nostaljik göz dalmalarına sebebiyet vermeyen, dans ettirmese de neşeyle twist yapan insanları göz önüne getirmeyen sörf albümlerine sörf albümü demem. Surfing Times gibi bu özellikleri (hatta fazlasını) taşıyanların gözünü severim. Çekirdek kadrosu 5-6 kişiden oluşan, ekstra müzisyenlerle, nefeslilerle, mahallenin mariachi tayfasıyla, dansözlerle birlikte bazen sahneye 30 kişiyle çıktığı görülen Los Plantronics, Surf Times'ı baz alırsam hem konser atmosferini, hem de stüdyo tozu yutmuş albüm dinamiklerini bünyesinde toplamış bir albüm yapmış diyebilirim. Önceki albümlerini dinlemedim. Surf Times'ın tatmin edici hali de bu albümleri dinleme yönünde fazla aceleci olmamamı sağlıyor.

1999 tarihli ilk albümleri olan Mariachi Death Surf ismi, o zamandan son albüme kadar grubun lakabı, hatta ikinci ismi haline geldi. Surf rock gruplarının İspanyolca isim takıntıları da onların alamet-i farikalarından biri. Ama Mariachi Death Surf de güzel isim. From Mecca To Mescalito ile güçlü bir açılış yapan albüm, Zapatista Surfista, Shawnee, Moon Dawg, Golden Dawn Surf Patrol gibi diğer enstrümantal şarkılarla kendi surf rock tarihini özetliyor sanki. Mary Lou, Red Hot, So You Say You Lost Your Baby üçlüsü ise vokelden aldığı destekle gücüne güç katan, mariachi coşkusunu twist sevimliliğini, rock'n roll karizmasını, surf rock nostaljini birbirine ustaca eklemiş şarkılar olarak göz ve kulak dolduruyorlar. Bazı şarkı isimlerinin tanıdık gelme sebebi de onların başka sörf klasiklerinin coverları olmasından kaynaklanıyor. En iyi özeti zaten kendileri çıkarmış ama özetle Los Plantronics, bana surf rock ve dallarını neden sevdiğimi bir kez daha hatırlatan kaliteli gruplardan biri. Surf Times ise yaz kış iyi gider bir albüm.

1. From Mecca to Mescalito
2. Moon Dawg
3. Mary Lou
4. Golden Dawn Surf Patrol
5. El Jeffe
6. So You Say You Lost Your Baby
7. Zapatista Surfista
8. Shawnee
9. Red Hot
10. Montezuma's Revenge
11. T for Terror
12. Shortnin' Bread Pt. II

15 Ekim 2016 Cumartesi

VA - We’re A Happy Family: A Tribute To Ramones


2003 tarihli End Of The Century: The Story Of The Ramones belgeselindeki yorumlarımıza dayanarak bir giriş yapalım: Joey Ramone (vokal), Johnny Ramone (gitar), Dee Dee Ramone (bas, vokal) Tommy Ramone (davul) dörtlüsünden oluşan orijinal Ramones kadrosu, gerçek isimlerini kullanmadan, "Ramone" soyadı altında birleşerek Blitzkrieg Bop, I Wanna Be Sedated, Sheena Is a Punk Rocker, 53rd & 3rd, I Wanna Be Your Boyfriend, Judy Is a Punk gibi pekçok hit şarkıya imza atmıştı. Ramone soyadı, siyah deri ceketler, kaküllü saçlar, sahne uyumları onları hep bir aile konseptine dahil etmişti. Bilmeyen biri onları akraba sanabilirdi. Oysa kuruluşlarından dağılmalarına dek geçen süre içinde bu uyumlu görüntü kadar, türlü anlaşmazlıklar yaşayıp bu konsept üzerine birbirlerini eleştiriyorlardı. Romantik ve naif Joey, hırçın Dee Dee, geri planda kalmasına rağmen işin mutfağında önemli pay sahibi Tommy, grubun beyni konumunda bulunan muhafazakar, soğuk ve işadamı disiplinine sahip Johnny farklı zamanlarda birbirlerinin kararlarını ve tavırlarını eleştirirken aslında işlerin pek de yolunda olmadığı da anlaşılıyordu.

Belki de belgesele yansıyan kısmıyla onları bir "aile" kavramından uzakta görmüş olabiliriz. Ama sahnede çok uyumlu olup da ışıklar söndükten sonra farklı zamanlarda önlerine konan kameralara birbirlerini çekiştiren, grup arkadaşları için yorum yapmaları istendiğinde ilk önce yüzleri buruşan, birbirleriyle hiç temasta bulunmayan, birbirlerinin hoşlandığı kızları çalan (bu olay sadece Johnny ve Joey arasında geçiyor) Ramones kardeşler (!), tüm bu çatışmalara ve ufak tefek eleman değişikliklerine rağmen 1974 - 1995 arasına 14 albüm ve sayısız konser sıkıştırmış efsane isimlerden biri. Haliyle onlara da bir tribute yakışırdı. Müzik camiasından da bir sürü hayran devşirmiş olan Ramones için 2003'te hazırlanan We’re A Happy Family: A Tribute To Ramones albümü de bu yüzden ünlüler geçidine dönmüş. Tarz olarak böyle bir tribute için pusuda beklediğini tahmin etmenin hiç de zor olmadığı isimlerin dışında, özellikle U2, Tom Waits ve Kiss'i albümde görmek benim için ufak çaplı bir sürpriz olmuştu. Albümü bitirdikten sonra da U2, Green Day, Marilyn Manson ve John Frusciante hiç bulaşmasalarmış demiştim. Bugün de dediğimin arkasındayım.


Her tribute albümde yaşadığım üzere, "iyiler, orta şekerliler, kötüler" olmak üzere üç parçaya böldüğüm We’re A Happy Family, bana göre en başta Metallica, Rancid, Kiss, Garbage, Red Hot Chili Peppers ve Pretenders'ın leziz yorumlarıyla ayakta duran bir albüm. Ramones için yapılan bir saygı albümüne daha çok punk gruplarının rağbet edeceğini düşünebiliriz. (Belki de rağbet etmişlerdir ama seçilmemişlerdir.) Burada Green Day, Rancid ve Offspring üçlüsünün temsil ettiği punk kanadını da "iyi, orta, kötü" olmak üzere üç türlü değerlendiriyorum. Zaten uçmuş bir şarkı olan Sheena Is a Punk Rocker, uzaktan tanıdığım Rancid'in ellerinde iyice dellenip süper bir covera dönüşmüş. I Wanna Be Sedated gibi kendi kendini çalıp söyleyebilen punk marşlarından biri Offspring vasatlığını hissettirmemiş. Ama bu türün önde giden uyuzlarından saydığım Green Day yerine ikinci ligde mücadele eden Ramones hayranı tutkulu bir punk grubunu görmeyi tercih ederdim şahsen. Bunun yanında Pete Yorn, Zeke isimli bir grupla takılan Eddie Vedder, Rob Zombie ve Rooney tarafından yorumlanan şarkılar ise olayın orta şekerli kısmı gibi geldi bana.

Red Hot Chili Peppers dönemine hayran olduğum ama solo kariyerine gram saygı duymadığım John Frusciante burada da kendini fazlalık gibi göstermiş. Halbuki ait olduğu Chili biraderleriyle açılıştaki Havana Affair'i çok iyi yorumlamışlar. Zaten Havana Affair ile birlikte en pozitif fark yaratan (burada Ramones'i farklı bir boyuta taşıyan anlamında) şarkılardan biri de Pretenders'ın Something To Believe In performansı. Bu farklı boyut olayı, kendi şarkıları da tonlarca kez coverlanmış Tom Waits gibi büyük ve zor bir halk ozanının elinde Return Of Jackie & Judy suretinde albümde görünüyor ki, tür, tarz, yorum, "iyi-orta-kötü" şekillerine dahil etmeye cesaret edememek çok normal. Waits'in bir Ramones şarkısı coverlaması, Ramones'in hali hazırda sahip olduğu özelliklere yeni bir özellik daha katıyor. Zaten bir Ramones şarkısı coverlamayıp, sadece bir kenarda o katran karası sesiyle müziksiz birşeyler mırıldansa bile eminim bu albüme koyarlardı. Sonuç olarak tribute mantığının hakkını yememiş, kamu spotuna dönüşmemiş bir albüm olarak We’re A Happy Family'yi mutlu aile albümlerimiz arasına koyabileceğimizi, hele de bir Ramones hayranıysanız (öyle birine henüz rastlamadığımı da ekleyerek) tadını daha çok alacağınızı söyleyebilirim.

1. Red Hot Chili Peppers - Havana Affair
2. Rob Zombie - Blitzkrieg Bop
3. Eddie Vedder (feat. Zeke) - I Believe in Miracles
4. Metallica - 53rd & 3rd
5. U2 - Beat on the Brat
6. Kiss - Do You Remember Rock 'n' Roll Radio
7. Marilyn Manson - The KKK Took My Baby Away
8. Garbage - I Just Wanna Have Something to Do
9. Green Day - Outsider
10. Pretenders - Something to Believe In
11. Rancid - Sheena Is a Punk Rocker
12. Pete Yorn - I Wanna Be Your Boyfriend
13. The Offspring - I Wanna Be Sedated
14. Rooney - Here Today, Gone Tomorrow
15. Tom Waits - Return of Jackie & Judy
16. Eddie Vedder (feat. Zeke) - Daytime Dilemma (Dangers of Love)
17. John Frusciante - Today Your Love, Tomorrow the World

7 Eylül 2016 Çarşamba

La Bamba (OST)


Luiz Valdez'in yazıp yönettiği, başrollerinde Lou Diamond Phillips, Esai Morales, Rosanna DeSoto, Elizabeth Peña, Danielle von Zerneck ve Joe Pantoliano gibi oyuncuların rol aldığı La Bamba, 1941-1959 yılları arasında yaşamış latin kökenli Amerikalı rock'n roll şarkıcısı Ritchie Valens'in hayatını ve kariyerini konu alan bir biyografiydi. Valens'in kariyerinin başlangıcından, 1959'da bir konser dönüşü Buddy Holly ve J. P. "The Big Bopper" Richardson'ın da bulunduğu uçağın düşmesi sonucu ölümüne kadar geçen kısa süreyi anlatan film, 80'lerin sevimli olduğu kadar hüzünlü yapımlarından biriydi. Bu elim kazanın olduğu gün, müzik tarihine "Müziğin Öldüğü Gün" olarak geçmişti. Çıktığı 87 senesinde çok tutan, müzikal olarak dönemin haşin new wave, post-punk, synthpop kalabalığına bir süre ara verip rock'n roll fırtınası estiren film, genel olarak zayıf bir sinema işi olsa da, her 80'ler ürününde olduğu gibi yıllar sonra da sevgiyle hatırlanacak, oyunculuk, senaryo, kurgu gibi zayıflıkları yüzlerde tebessüm yaratacak hoşluktaydı. Ama o soundtrack albümü yok mu!

Evet, hem de öyle bir var ki, sadece yarım saatinizi alan, ama bu yarım saati doyurucu bir rock'n roll şölenine çeviren şahane şarkılar geçidi halinde. Haliyle ilk kez kaset formatıyla sahip olduğum albümün A yüzünde, rock and roll, Tex-Mex, country, zydeco, folk, R&B, blues, soul karışımı müzik yapan Los Lobos'un 6 adet Ritchie Valens coverı yer alıyor. Filme de adını veren, Valens'in meşhur ettiği orijinal Meksika folk şarkısı La Bamba, yılların eskitemediği bir yorumla Los Lobos'u tüm dünyaya tanıtmıştı. David Hidalgo'nun coşku ve hüznü ses tellerinde buluşturarak söylediği, ritmik latin temposu ve tüyleri diken diken eden gitar solosuyla La Bamba, yanılmıyorsam Billboard Hot 100 listesinde 1 numara olan ilk İspanyolca şarkıydı. Bunu şarkıyı cilalamak için söylemiyorum ama şimdilerin aksine o yıllarda Billboard listeleri önemli bir kalite kriteriydi. La Bamba'nın kalitesinin böyle bir tescile ihtiyacı da yoktu ayrıca. Şu an olsa, Beyoncé, Beiber, Rihanna üçlüsü arasında şarkının 1 numara olma şansı hiç yok desek yeridir.


La Bamba'nın önderliğinde akmaya başlayan A yüzü, süper bir rock'n roll olan Come On, Let's Go!, twist rüzgarları estiren Ooh! My Head, Muddy Waters karizmasını Los Lobos karizmasıyla buluşturan Framed, romantik slowlar Donna ve We Belong Together ile sürüyor ve bitiyor. Başta Valens'in kendi orijinal sesinden bazı şarkılar albüme konmak istense de bundan vazgeçilmiş ki bence gayet olumlu olmuş. Sebebi belli değil ama bunun yanında The Big Bopper'dan Chantilly Lace ve Santo & Johnny'den Sleep Walk şarkıları da albümden çıkarılmış. B yüzü dört farklı ismin dört şahane şarkısı ile açılıyor. Lonely Teardrops, çok tatlı sesiyle Howard Huntsberry adlı 80'lerin pek bilinmeyen şarkıcılarından birinden dinlediğimiz aynı tatlılıkta bir şarkı. Yine 80'lerde başlayan kariyerini sürdüren Marshall Crenshaw adlı bir başka ismin Buddy Holly bestesi Crying, Waiting, Hoping coverı albümde yer bulmuş. (Bu şarkının The Beatles, Cat Power, Chris Isaak gibi farklı cover versiyonları da mevcut.) Orijinali Eddie Cochran'a ait Summertime Blues (ki bunu coverlayan isimler arasında The Who, The Beach Boys, Jimi Hendrix bulunmakta), albümde cevval rock'n roll müzisyeni Brian Setzer'ın süper yorumuyla adrenalin pompalıyor.

Bu dört şarkı arasında en önemlisi ise, büyük usta Bo Diddley'nin 1956'da piyasaya çıkan Who Do You Love? bestesi. İşin "önemli" saydığım kısmı ise Diddley'nin bu şarkıyı film için daha farklı ve modern biçimde yeniden yorumlaması, bunu yaparken kendisine orkestra desteğini Los Lobos'un vermesi, üstüne üstlük şarkının yapımcılığını bir başka blues efsanesi olan Willie Dixon'ın üstlenmesi. Haddim olmayarak şunu söyleyebilirim ki 87 versiyonu, 56 versiyonundan çok daha iyi olmuş. Hazır haddimi aşmışken şunu da söyleyeyim ki, Los Lobos coverları da Valens'in orijinal şarkılarından çok daha iyi geldi kulağıma. Tabii burada 18 yaşında hayata veda etmiş gencecik bir müzisyenin masum heyecanı ile, bu albüm öncesinde beş albümü bulunan tecrübeli müzisyenler topluluğunu karşılaştırmak gibi saçma bir hamleye başvurmuş oldum gerçi. Fakat Los Lobos'un gencecik yorumları, Valens'in içindeki olgunluğu ortaya çıkarma babında ele alınırsa sonuç yine bu enfes şarkılara çıkıyor. Fıkır fıkır bir latin kulübü atmosferini gözümüzde canlandıran Charlena ve aynı kulübün geceyarısı saatlerini tasvir eden Goodnight My Love adında iki Lobos şarkısıyla sona eren La Bamba Soundtrack, 80'lere dair akıllarda, gönüllerde, kaset bantlarında kalan birçok şeyi her zaman gururla taşıyan albümlerden biri oldu benim için. Taşımaya da hep devam edecek.

1. Los Lobos - La Bamba
2. Los Lobos - Come On, Let's Go!
3. Los Lobos - Ooh! My Head
4. Los Lobos - We Belong Together
5. Los Lobos - Framed
6. Los Lobos - Donna
7. Howard Huntsberry - Lonely Teardrops
8. Marshall Crenshaw - Crying Waiting, Hoping
9. Brian Setzer - Summertime Blues
10. Bo Diddley - Who Do You Love?
11. Los Lobos - Charlena
12. Los Lobos - Goodnight My Love

18 Aralık 2015 Cuma

Monokini - Dos Cañones


Almanya'da 1999 yılında kurulan beş kişilik enstrümantal surf rock grubu Monokini, sanki Almanya'dan değil de California'nın bağrından sesleniyormuşçasına coşkulu, tutkulu ve karizmatik bir şekilde surf rock / spagetti western şarkıları çalıyor. 2004 tarihli ilk albüm s/t - Debut Album'den tam dokuz yıl sonra ikincisi olan Dos Cañones'i çıkarmışlar. Albüm yapmayı sevdikleri pek söylenemez. Yapınca da tertemiz bir iş yapmışlar. Bu müzik için gerekli ne varsa Monokini'de mevcut. Hatta bir tık fazlasından dahi söz edilebilir. Şöyle ki, her türde olduğu gibi surf rock türünde de çok fazla grup var. Bu müziği sevdiğim için çok fazla dinlerim ve dinlediğim 7-8 gruptan sadece birini beğenirim. Birbirinin kopyasıymış gibi duran onlarca grup, onlarca albüm dinledikten bir süre sonra şahsi zevkler doğrultusunda doğal bir kulak filtresi oluşuyor. Oradan süzülen standart melodiler içinden o standart altına düşen veya üstüne çıkanlar kendi kendine ayıklanmaya başlıyor sanki.

Monokini'nin ilk albümüyle ikincisini peşpeşe dinleseniz, hatta başka bir grubun üçüncü albümünü de hemen arkasına koysanız kimsenin "aa bu Monokini!" demesi mümkün değil. Hayır o zaman böyle albümleri bir öncekinden veya bir sonrakinden nasıl ayırt ediyorsun da karşılaştırıyorsun diye sorarlar adama. Bu, bir filme IMDB reytingleri tadında 6.7 ya da 7.4 gibi notlar vermeye de biraz benziyor. O filtrenin nerede, ne zaman devreye gireceği, neyi ayıklayacağı belli olmuyor. İşin burası da acayip çekici ve gizemli. Dos Cañones'i dinlemeye başladığımda arka arkaya Barracuda Bay ve The Munger, işi gücü bıraktırıp kolunuzdan tutarak sizi en yakın partiye sürükleyen, sonra sizi orada satıp önüne gelenle twist yapan arkadaşlara benziyor. Whitewater, Watermelon Stomp, Taikonauts Lost gibileri de artık surf, twist, Pulp Fiction, Tarantino anahtar kelimeleriyle ifade edilmeye çalışılmış bu müziğin birinci sınıf örneklerinden olduklarını dosta düşmana, filtreliye filtresize hissettirebilmeliler bence. Tabii Monokini'nin olayı sadece twist and shout değil. Bu müziğin sadece dans etmek için değil, oturup özümseyerek dinlemek için de var olduğunu hatırlatan bir havaları ve türlü kozları mevcut.

Bu son söylediğimize en destekli örnek, albümün tadına ekstra tat, güç, karizma katan Exposición: Dos Cañones, Peripecia: Driftwood, Cañón Uno: Cojones Del Toro ve Cañón Dos: El Solitero dörtlüsü, sanki "az bilinen şahane western noir filmler" kulübüne ait bir filmin soundtrack albümünden alınmış, bu albümün muhtelif yerlerine serpiştirilmiş edasıyla konsept bir durum yaratıyor. Bu bile Dos Cañones'i sıradan bir surf albümü olarak görmemeyi sağlayabilir. Ama tabii ki bu müzikle çok sıkı fıkı olanlar / olmaya çalışanlar bunu anlayabilir. Gerçi Dead Sea'deki o şahane Akdeniz duygusunu fark etmek için bu müzikle çok sıkı fıkı olmaya / olmaya çalışmaya gerek bile yok. Monokini bir sonraki albümünü yine 9 sene sonra mı yapar, 9 sene sonra biz burada olur muyuz meçhul. Bazen beğendiğiniz bir albümü çalan grup bir daha, sonra bir daha albüm yapmasa da olur diye düşünürsünüz. Çünkü size yönelik meramını tümüyle o albümde dile getirmiştir. Dos Cañones'i de böyle tanımlamak kestirme yollardan biri sanırım.

1. Barracuda Bay
2. The Munger
3. Longboard Silver
4. Exposición: Dos Cañones
5. Dead Sea
6. Ghostboards
7. Whitewater
8. Peripecia: Driftwood
9. Watermelon Stomp
10. Kosmotronic
11. Shark Dance
12. Tatort
13. Mata Hari
14. Cañón Uno: Cojones Del Toro
15. Cañón Dos: El Solitero
16. Taikonauts Lost

7 Kasım 2015 Cumartesi

The Verner Pantons - First Album


The Verner Pantons, Portland dolaylarından şık bir garaj rock grubu. 2014 tarihli ismiyle müsemma ilk albümleri her indie grubu gibi sessiz sakin ortamlarda. Lakin bu sessizlik, derisinin altında gayet sert ama dışlamayan türden bir rock'n roll ciddiyeti saklıyor. Bu tarz albümleri dinler dinlemez genel yapı itibariyle bende tüm bir kabullenmişlik duygusu oluşturuyor. Olmuş bir albüm olduğuna kanaat getirdikten sonra yavaş yavaş, sindire sindire tadını çıkarmaya başlıyorum. Hızlı bir geçişin ardından başlayan bu sindirim safhası, albümün keşfini ve keyfini daha kolaylaştırıyor. Surf gitarının yarattığı western ambiyansını, yer yer makine yağına batırarak çalınan gitarın garaj ambiyansıyla harmanlayan grup, ne western soundu ile iç kıymaya, ne de garaj soundu ile itici bir sertliğe yanaşmayan bir sağduyuya sahip. Bu yüzden gayet şık ve hoş.

Tanıtımlarında "İskandinav mobilyalarından, 60'lar pop art ve op art akımından etkilenmişler" diye acayip bir cümle bulunan The Verner Pantos, 10 şarkılık albümlerinde bariz yükseliş ve alçalışlar yaşamadan yolunu çizen gruplardan biri. Mobilyaları bilmem ama bolca 60'lar ve pop art'ın özellikle İngiliz çağrışımlı kimliğinden doneler taşıdığı açıkça duyulmakta. Şarkıların aynı tornadan çıktığı çok bariz. Üstelik mezuniyet balosu hüznü taşıyan orta tempolu bir rock'n roll anlayışı, bu müziği sindirmeden, yüzeysel biçimde dinlemek isteyen bünyelere sıkıcı bile gelebilir. Oysa bana göre hiç de sıkıcı değiller. Mesela bu kez sondan başlarsak, bana göre albümün en iyisi olan kapanıştaki Penelope Pinwheel'in nakaratsız REM karizması bile tek başına iyi ki bu albümü dinlemişim dedirtti bana. Öyle ahım şahım bir şarkı olmadığını görüyorsunuz ama gitarın o olgun tavrı, grubu salt surf, western, garaj, rock'n roll, indie vesaire yapmıyor. Bu şarkıdan sonra Little Boat ve Ojos Del Sol diğer favorilerim oldu. Geri kalanlar da başta söylediğim genel yapıyı oluşturan sağlam tuğlalar görünümündeydiler. İnşa ettikleri mütevazi garajdan öyle hemen çıkmak istemedim. Hatta geceyi orada geçirdim.

1. Little Boat
2. Cat's Paw
3. Melancholy Girl
4. Dejame
5. Divisions
6. Ojos Del Sol
7. Sarah Saturday
8. Raven and The Dove
9. Amphetamine
10. Penelope Pinwheel

18 Haziran 2015 Perşembe

This Boy's Life (OST)


Yazar ve edebiyat profesörü Tobias Wolff'un kendi hayatından bir kesiti anlatan ödüllü romanı This Boy's Life, 1993'te İskoç yönetmen Michael Caton-Jones tarafından filme alınmıştı. Robert De Niro, Ellen Barkin ve Leonardo DiCaprio'dan oluşan kadrosunun hakkını veren bu güçlü dram, 1957'de ergenlik çağındaki Toby'nin dul annesi Caroline birlikte yaşadığı kabusu işliyordu. O kabusun adı da, Robert De Niro'nun canlandırdığı tamirci Dwight'tı. Nasıl biri olduğunu bilmeden aşık olduğu Dwight ile evlenen Caroline, çok geçmeden içindeki psikopatı ortaya çıkaran kocasının aşağılamalarına, dengesizliklerine ve şiddetine maruz kalıyordu. Tabii tüm bunlara kendisi de maruz kalan Toby'nin gözünden yansıdığında filmin gücü daha da artıyordu. Film çekildiği sırada 18'inde olan DiCaprio, bu rol için 400 genç oyuncunun arasından seçilmiş ve performansıyla ne kadar isabetli bir seçim olduğunu göstermişti. Film olarak tüm bu pozitiflikler, filmin 1950-60 arası ruhundan derlenmiş şarkılardan oluşan müzikleriyle ayrı bir parantezi hak ediyor. Filmi izleyeli uzun zaman olduğu için hangi sahnelere ne ölçüde yansıdığını hatırlamadığım bu 12 şarkı, o yıllara ait yarım saatlik karışık bir kaset oluşturulsa içine dahil edilmesi kaçınılmaz olabilecek seçkilerden oluşuyor.

Soul, doo wop, rock'n roll, surf rock gibi farkı türleri barındıran albümün soul kanadında Nat King Cole, Brenda Lee, Fats Domino gibi isimler dururken, Eddie Cochran, Ivan ve The Everly Brothers, Toby'nin de müzik zevkinin bir yansıması olarak rock'n roll cephesinde yer alıyorlar. Albümü benim için biraz daha değerli bir şekle sokan şarkılar ise The Ventures, Link Wray and The Wraymen, Preston Epps gibi sörfçülere ait Perfidia, Raw-Hide, Bongo Rock üçlüsü oldu ki, bu üçlüyü aynı çatıda buluşturduğu için bile benim için arşive katılması elzem bir albüm bu. Tabii Summertime Blues, Bye Bye Love, Real Wild Child, Smile gibi hitleri de aynı çatı altında dinlemek katmerli bir zevk. En kısa sürede bir Preston Epps ve The Ventures nostaljisi yapma yönünde iştaha getirdiğini de söylemeliyim. Gerçi 30 küsür albümlük The Ventures külliyatı biraz mideyi zorlayabilir. Onu da birkaç sodalık best of ile hazmetmesini biliriz. This Boy's Life ve onun gibi pekçok soundtrack, yakın tarihin derinliklerinde keşfedilmeyi, arşive katılıp arada sırada paslı kanalları temizlemeyi bekliyor. 1950'lerin ergenleri bunları seviyordu. 2000'lerin yaşlıları da sevebiliyorsa iyi müzik böyle bir şey işte.

1. Nat King Cole - Smile
2. Fats Domino - Blue Monday
3. The Ventures - Perfidia
4. Eddie Cochran - Summertime Blues
5. The Everly Brothers - Bye Bye Love
6. Brenda Lee - I'm Sorry
7. Eddie Cochran - C'mon Everybody
8. The De Castro Sisters - Teach Me Tonight
9. Link Wray and The Wraymen - Raw-Hide
10. Ivan - Real Wild Child
11. Gene Vincent - You Belong to Me
12. Preston Epps - Bongo Rock

16 Nisan 2015 Perşembe

The Sonics - This Is The Sonics


1960 yılında kurulan, 67'de dağılan, 78-80 arası yine faaliyette olan, sonrasında kendilerinden güç bela haber alınan Amerikalı rock'n roll, garage, proto-punk (60'lar sonu, 70'ler başı nüksetmiş bir punk rock akımı) grubu The Sonics, bu süreye sadece 4 stüdyo albümü sığdırmış. Buna rağmen çeşitli beyanlarda Bruce Springsteen, Kurt Cobain, Jack White, Mudhoney, Guy Ritchie, Johnny Depp gibi isimlerin favori grupları arasında gösterilmişler. En son 1980'de Sinderella albümleri çıkan The Sonics, 35 sene sonra "daha ölmedik" dercesine hortlayıp This Is The Sonics albümleriyle The Zombies'e nazire yapıyorlar. Onları benim gibi sadece popüler garage rock standartları olan Have Love Will Travel ve Louie Louie ile tanıyanlar için "The Sonics Kullanma Klavuzu" niteliğindeki 2015 tarihli This Is The Sonics, yılın en görkemli ve anlamlı geri dönüşlerinden biri.

Son iki albüm arasında 35 yıl olunca ve grubun yaş ortalaması da 65'i bulunca, ekibi yeniden toplayarak domates yetiştirdikleri sahil kasabasından son bir albüm yapmak için ayrılan veteranlar gözümüzde canlanıyor. Ama performans ve sound açısından eksiği yok, fazlası çok bir albüm olarak This Is The Sonics'i 60'lı yıllardan kalma "remastered" edilmiş bir albüm sanmak mümkün. Açılışı I Don't Need No Doctor, kapanışı da Spent The Night gibi iki müthiş şarkıyla yapan grup, Leaving Here, I Got Your Number, Be A Woman, Bad Betty, Livin' In Chaos ve diğerleriyle oturduğu yerde bile adamı kan ter içinde bırakan enfes bir garaj&punk&rock&roll resitali sunuyor. Yine coverlar mevcut. Ama nasıl Have Love Will Travel ve Louie Louie'yi yıllarca onlarla özdeşleştirmiş isek bu şarkıları da hiç cover gibi görmüyoruz.

Larry ve Andy Parypa kardeşlerin kurduğu, türlü eleman değişikliklerine rağmen çekirdeğini koruyup kanlı canlı müzik yapmaya devam eden The Sonics'in günümüze kadar gelebilmesi çok iyi birşey. Böylece bu insanların bunca zaman sonra nasıl diri kalabildiklerini, torun torba sahibi olacak yaştaki solist Gerry Roslie'ın nasıl 25'lik delikanlılar gibi punk çığlıkları attığını, Rob Lind'in nefesiyle o tenor saksafonu nasıl azgın bir famme fatale kıvamına soktuğunu biraz daha yakından duyma fırsatı bulabiliyoruz. Uzun süre Washington / Tacomalılar Dayanışma Derneği gibi sadece konserlere ve toplama albümlere vakit ayıran The Sonics, 2015 tarihli albümüyle "işte biz buyduk, hala da buyuz" dercesine yeni nesile sıkı bir hatırlatmada bulunuyor.

1. I Don't Need No Doctor
2. Be A Woman
3. Bad Betty
4. You Can't Judge A Book By The Cover
5. The Hard Way
6. Sugaree
7. Leaving Here
8. Look At Little Sister
9. I Got Your Number
10. Livin' In Chaos
11. Save The Planet
12. Spend The Night

14 Mart 2015 Cumartesi

Backbeat (OST)


The Beatles'ın The Beatles olmadan öncesini, The Beatles olmasına az bir zaman kala yaşadığı çalkantıları ve en önemlisi de Stuart Sutcliffe'li ve Pete Best'li eski kadrosunu tanıma fırsatı bulabileceğimiz 94 yapımı Iain Softley filmi Backbeat, esasen Sutcliffe ve Alman sevgilisi Astrid Kirchherr'in fırtınalı ilişkilerinin grup üzerindeki etkilerine odaklanmış bir filmdi. Bazı kurgularla olayları olduğundan farklı, hatta abartılı işlediği yönünde eleştirilmişti. Zaten öyle aman aman bir film olarak anılmaz. VCD aleminin Tom Cruise'ü sayılan Stephen Dorff'un Sutcliffe'i, Ian Hart'ın John Lennon'ı canlandırdığı, McCartney ve Harrison'ın etkisiz elemanlarca etkisiz elemanlar gibi gösterildiği filmin en dikkat çeken yanı müzikleriydi. The Backbeat Band adıyla albümde hiçbir The Beatles üyesinin yazmadığı, grubun Hamburg günlerinde sahnede çaldıkları coverlardan 12 tanesini seçip seslendiren bu tek seferlik grup şu isimlerden oluşmaktaydı: Vokallerde Greg Dulli (The Afghan Whigs) ve Dave Pirner (Soul Asylum), gitarlarda Thurston Moore (Sonic Youth) ve Don Fleming (Gumball), bas gitarda Mike Mills (R.E.M.), davulda ise Dave Grohl (Nirvana). Hani yazı tam burada bitse de olur.

The Beatles'ın dünyayı sallayıp yuvarlayan hitlerini saydırmadan evvel çalmış oldukları coverları coverlayan 90'ların bu ağır abileri, parantez içindeki müzikal karakterlerinin de vermiş olduğu fikre istinaden, 60'ların sağlam hitlerini inceden sert yaparak yorumlamışlar. 60'lar ruhunun içindeki punk çocuğunu açığa çıkarmışlar bir nevi. Tabii Long Tall Sally, Rock & Roll Music, Good Golly Miss Molly, Twist and Shout ve diğer seçkiler bu çocuğun sağlıklı doğması için gerekli steril ortama zaten sahip şarkılar. Greg Dulli ön planda olduğu için hırçın vokaliyle albümü o uçuruyor gibi görünse de, kalitesi tartışılmaz diğer müzisyenlerin felekten iyi bir stüdyo gecesi çaldıklarını fark ettiren 25 dakikalık nefis bir rock'n roll albümü bu.

The Beatles üyesi olarak anılmaktansa aklının ve yüreğinin sesini dinleyerek resim yapmaya karar veren, sonra The Beatles elemanlarının akla zarar saç stillerinin de mucidi olan sevgilisi Astrid Kirchherr'in peşinden Hamburg'lara kadar giden Stuart Sutcliffe gibi ilginç bir figürü tanıtan Backbeat, belki tamamı Amerikan müzisyenlerle yapılan bu albümle hiç örtüşmeyen bir film. Bu örtüşmeme durumu yüzünden filmden bağımsız olarak da rahatlıkla bağırlara basılabilir. 90'ların sevdiğim yönlerinden biri de, süper adamların egosuz biçimde kendi yazdıkları şarkıları başka toplama albümlere, soudtrack albümlere vermeleri ya da Backbeat, Temple Of The Dog, Mad Season gibi tek vuruşluk projelerle heyecanlar yaratmalarıydı. The Beatles daha ne olacağına karar verememişken Sutcliffe ile yaşanan yol ayrımından sonra belki de bir gecede meşhur olmuştu. Tıpkı Nirvana veya Pearl Jam gibi. Ama bunun bir gecede olmadığını sadece içinde olanlar bilebilir. Bazen de birkaç arkadaş bir amaç etrafında ya da sırf eğlenmek için biraraya gelip bir daha asla tekrarı olmayacak tek gecelik bir grupla kulağımızın tozunu alıverir. Daha nice gecelerimizi anlamlandırmak için!

1. Money (That's What I Want)
2. Long Tall Sally
3. Bad Boy
4. Twist and Shout
5. Please Mr. Postman
6. C'mon Everybody
7. Rock & Roll Music
8. Slow Down
9. Roadrunner
10. Carol
11. Good Golly Miss Molly
12. 20 Flight Rock

27 Temmuz 2014 Pazar

Dire Straits - On Every Street


1977'de kurulup 1995'te dağılan İngiliz blues rock efsanesi Dire Straits, bu 18 seneye 6 stüdyo albümü sığdırmış, singlelar, videolar, konserler, yan projeler derken, hep rock tarihinin en saygın gruplarından biri olarak anılmışlardır. Bu efsaneye 80'lerin ikinci yarısında, Brothers In Arms ile yetişmiş biri olarak önceki albümleriyle pek bütünleşemeden, ama saygıda kusur etmeksizin beğendiğim Dire Straits, duayen insan Mark Knopfler önderliğinde blues, rock'n roll, country, folk ve pop rock karışımından oluşan müzikleriyle uzun süre Amerikalı sandığım bir oluşumdu. Ne zaman ki dönemin müzik dergilerinin birinde İngiliz olduklarını okudum, bakışım bir parça değişti. Çünkü o dönemdeki önyargılarıma binaen Amerikalının müziğini zenginleştirmesi İngiliz'e göre daha sınırlıyken, Dire Straits gibi bir İngiliz'in hem Amerikalı, hem de İngiliz gibi çalıp söyleyebilmesine hayran kalmıştım.

Tüm bu hayranlığıma rağmen Brothers In Arms hiçbir zaman favori albümlerimden biri olmadı. Hatta albüme başladığım her an, So Far Away, Money For Nothing, Walk Of Life üçlüsünden sonra albümü bitirmek benim için sıkıntılıydı. Sonraları bu üçlüye sadece Your Latest Trick'i ekleyebilmiştim. Geri kalanı önceki albümlerin gidişatından pek farklı değildi. MTV'nin gazına ihtiyaç duymadan sevdiğim bu şarkılar, Brothers In Arms'ı albüm olarak yukarı taşımamış, Dire Straits'i ise bu birkaç şarkıyı (ki aralarına Sultans Of Swing harikasını da ekleyeyim) konser atmosferinde çalmış duygusuyla kotarmış usta bir grup olarak benimsetmişti bana. Fakat Dire Straits, Brothers In Arms'tan altı yıl sonra benim onlar hakkında sığ kalmış bu görüşlerimi değiştirecek olan On Every Street albümünü çıkaracak, böylece saygı duyduğum bir grubun nihayet komple dinleyebileceğim bir albümü olacaktı.

On Every Street grubun altıncı ve son albümü. Bana göre de gelmiş geçmiş en iyi veda albümlerinden biri. Gerçi büyük konuşmamak lazım. Zira Pink Floyd bile 20 yıl aradan sonra The Endless River ile dönmeye hazırlanırken Dire Straits cephesinde yaşanacak bir hareketlilik kimseyi şaşırtmaz. Mark Knopfler müzikten hiç kopmuş değil. Fakat bu vedalar sonrası geri dönüşlerin, hızla değişen müzikal dinamikler ve kimsenin artık aynı yaşta olmaması nedeniyle sıkıntılı olduklarını düşünürsek belki de en iyisi On Every Street'in bir veda olarak kalması. Çoğu otoriteye göre albüm, önceki Dire Straits albümlerine göre fazla ticari bulunup eleştirilmiş. Sanırım ben biraz ticari seviyorum, çünkü On Every Street gibi bilmem kaç albüm var ki, hayranları ya da otoriteler sevmediği halde ben bayılmışım. Böyle albümler, bizi yakaladıkları dönemin her türlü duygusuna tercümanlık edebildikleri sürece, eleştiriler, puanlar, ratingler anlamını yitiriyor.


Daha albüm ortada yokken radyoların çalmaya başladığı Calling Elvis, bugün bile onu ilk duyduğum an kadar karizmatik. İlk zamanlar şarkının ilk yarısının yeterli olduğunu düşünürken, zamanla hipnotize etmeye meyilli diğer yarısının Calling Elvis'i bir single olmaktan çok öteye, psychedelic bulutlara taşıdığını hissettim. Albümle aynı adı taşıyan On Every Street de de ilk yarı - ikinci yarı şeklinde iki farklı rock karakteri hakim. Her iki bestede de ikinci yarıların jam yapmaya müsait enstrümantal dokuları, Dire Straits'in üstün performansını sadece konser sahnelerinde değil, stüdyo kayıtlarında da gösterdiğini yineliyor. The Bug ve Heavy Fuel (ki Randy Quaid'in bir roadie'yi canlandırdığı klibi çok matraktır) albümün lokomotif rock şarkıları. Onlar olmasa belki You and Your Friend, Iron Hand, Fade To Black gibi yoğun İngiliz hüznüyle kavrulmuş enfes şarkılar albümü tek bir duyguya hapsedebilirdi.

Albüm genelinin tepemize koyduğu o yağdı yağacak kara bulutların zemininde yemyeşil çimenlerin olduğunu kafamızda canlandıran Ticket To Heaven, How Long, When It Comes To You ise Knopfler'ın blues ve folk geleneklerini pastoral kıvama sokan şarkılar. Planet Of New Orleans ve My Parties onların yanında biraz şehirli kalsalar da, ilettikleri ortak duyguya ya da saptıkları farklı mecralara istinaden On Every Street bütünlüğünü bozmuyorlar. Bu bütünlük sadece klasik bas, gitar, davul ambiyansını anlamlandıran tok ve ketum Mark Knopfler vokalinden mürekkep değil tabii. Piyanonun, saksafonun ve Knopfler'ın country tutkusundan gelme bazı yerel enstrümanların tamamlayıcı eşlikleri de bu bütünün parçaları. Dire Straits eşi benzeri olmayan bir müzik yapmıyordu elbette. Ama dağılana kadar müzik tarihinin unutulmazları arasında yerini alacak albümler ve şarkılar üretmeyi hiç bırakmadılar. Bana göre son albüm On Every Street, tepeden tırnağa, ilk notadan son notaya, 1. şarkıdan 12. şarkıya tek bir vasat şarkısı bile olmayan tek Dire Straits albümüdür.

1. Calling Elvis
2. On Every Street
3. When It Comes to You
4. Fade to Black
5. The Bug
6. You and Your Friend
7. Heavy Fuel
8. Iron Hand
9. Ticket to Heaven
10. My Parties
11. Planet of New Orleans
12. How Long

6 Şubat 2013 Çarşamba

Crazy Aces - Greatest Hits Volume 2


Crazy Aces, Nashville dolaylarından bir surf rock dörtlüsü. Aslında üçlüsü demek daha doğru çünkü 2011'in ortalarında kurulan grup ile ilk sene birlikte takılan gitarist Sam Hawskley, albüm kayıtlarına katılmamasına, albüm içindeki bilgilerde adı geçmesine, hatta albüm kapağında yer almasına rağmen kendi solo kariyerine ait yoğun çalışma programı ve Avustralya'ya sık seyahat etmesi gerekliliği yüzünden ayrılmış. 2011'in ortalarında kurulduğu için henüz ilk albümlerine Greatest Hits Volume 2 adını vermeleri oldukça eğlenceli insanlar olduğunu gösteriyor. Ama ilk albüm olduğuna da bakılmasın. Elemanların tümü en az 20 yıldır müzikle içli dışlı tecrübeli müzisyenler. Sadece tanışıp biraraya gelmeleri, albüm yapmaları biraz zaman almış o kadar. Biraraya geldiklerinde de Dick Dale, Link Wray, Royal Fingers, Takeshi Terauchi, The Ventures gibi sörf tahtasını icat eden isimlerin şarkılarından, James Bond ve TV dizilerinden coverlar çalarak olaya ısınmışlar. Grubun lideri konumundaki gitarist Jeff Senn, amaçlarının eğlence olsun diye enstrümantal, surf, spy ve psychedelic seslerden parçalar üretip çalmak olduğunu söylüyorlar.

Grup üyeleri klasik, caz, country, rockabilly, funk, rock, garage gibi farklı müzikal disiplinlerin bazılarının okulunda okumuşlar, bazılarını da yıllar boyu çeşitli grup ve sanatçıların turnelerinde, konserlerinde icra etmişler. Surf rock ile çocukluğundan beri içli dışlı olan tek kişi de Jeff'miş. Ancak diğer üyeler yukarıda adı geçen usta surf rock duayenlerin yanında Japonya'nın surf rock etkilenimi olarak 1965'teki bir The Ventures konseri sonrası ortaya çıkan Eleki (Japonca'da elektrik anlamında) hareketinin öncüleri Takeshi Terauchi ve Yuzo Kayama'yı da hemen kapmışlar. Tüm bu bilgiler albüme de yansımış.

Invasion Of Malibu ve Boogie Bored gibi bilindik surf rock tınıları yanında Jedd's Gold Sled, Theme From Crazy Aces ve Numb One ile üç enfes surf funk, isminden belli Eastwood Outlaw ile sinematik bir western şeklinde türe bir nebze yenilik katan hoş numaraları var. Hippy Trip surf yapmaktan ziyade bazı polisiye dizi temalarına, Bangers blues rock müdavimlerine, Arigato Terauchi ise eleki ustalarına selam gönderen nitelikte. Ne diyelim! Darısı sonraki greatest hits albümlere olsun. Çılgın Aslar amacına, yani eğlendirmeye ve bunu sırf surf rock kodlarıyla değil, ondan yola çıkıp başka dalgalara da kendini salıvermeye ilk albümüyle ulaşmış taş gibi bir grup. Greatest Hits Volume 2 olan ilk albümlerinin adına aldanıp da 100. kere aynı albümü yapmış sıkıcı sörf emeklilerinin birbirinden ayırt etmekte zorlanacağınız sözde en iyi şarkılarının toplandığı bir albüm sanmayasınız.

1. Chainsaw Dance
2. Invasion of Malibu
3. Jedd's Gold Sled
4. Eastwood Outlaw
5. Attention Shoppers
6. Arigato Terauchi
7. Hippy Trip
8. The Last Song
9. Theme from Crazy Aces
10. Boogie Bored
11. Numb One
12. Bangers
13. Return of Chainsaw Dance

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Los Straitjackets - Jet Set


Nashville'de 1988 yılında gitarist Eddie Angel, baterist Jimmy Lester ve gitarist Danny Amis'ten oluşan enstrümantal surf rock triosu Straitjackets, memleketlerinde verdikleri bir dizi konserin ardından sessiz sakin gündelik işleriyle, ara sıra düğünlere çağrılan müzisyenler gibi katıldıkları konserler arasında gidip gelmişler. Altı yıl sonra bu kez yanlarına basçı Scott Esbeck'i de alarak, isimlerinin başına "Los" getirerek ve kafalarına Meksika güreşçilerinin taktığı maskeleri geçirerek son şekillerini almışlar. İlk albümleri The Utterly Fantastic and Totally Unbelievable Sound Of Los Straitjackets 1995'te çıkmış. Plak anlaşması, yoğun tur programı, çok sıkı sahne performansları, TV şovlar Tom Petty and The Heartbreakers, Link Wray, The Ventures ile müzikal ortaklıklar derken, yaptıkları şekil itibariyle özellikle Meksika'da kült bir figüre dönüşmüşler. On küsür albüm, aralarında Nirvana coverı Smells Like Teen Spirit'in de bulunduğu az sayıda single ve kendilerini bulundukları konuma taşıyan çok sayıda konserle surf rock'ın en baba isimlerinden biri sayılmışlar.

Benim bildiğim Slipknot, Lordi, Daft Punk, GWAR, The Bloody Beetroots, The Mummies, The Locust gibi maske imajı yapmış grupların belki de (bence) en karizmatiği olmaları elbette sahne performansları ve 1995'ten beri yaptıkları müziği hem koruyup, hem de farklılaştırmaya çalışarak sağladıkları istikrardan kaynaklansa gerek. Bir yanıyla ilk albümden bir şarkıyı alıp 2012 tarihli Jet Set'e yerleştirsek, öte yanıyla tam tersini uygulasak bile fark etmeyecek bir istikrar, diğer yanıyla şarkıların caza, country'ye, mariachi'ye, bluegrass'a kayan arayış kaygısı. Hepsi Los Straitjackets külliyatında açık ve seçik anlaşılıyor. Damarı surf rock olan bir grup ne kadar farklı takılabilir ki diye düşünenler olacaktır. Bu şarkılar ilk bakışta penguenler gibidirler. Ama onların arasında da sürüye bağlı olanlar kadar, kurnazı, çakalı, romantiği, uyuşuğu, çalışkanı, akıllısı, delisi yok mudur?


Geçmişine baktığımda bulabildiğim albümleri arasında en fazla uzun isimli debutları yanında, The Velvet Touch of Los Straitjackets (1999), farklı vokallerle düetlerden oluşan Sing Along With Los Straitjackets (2003), Supersonic Guitars in 3-D (2003) ve The Further Adventures of Los Straitjackets (2009) albümlerini beğendim. 2012 tarihli Jet Set ise hala ilk günkü tutkularını yansıtan, bununla birlikte sözünü ettiğim ve artık grubun klasiği haline gelmiş arayışlarının devam ettiğini gösteren 15 şarkılık bir bomba. Nefeslilerin gitara, bas gitarın davula karıştığı tam jeneriklik Crime Scene, şimdiye dek duyduğum en iyi twistlerden biri olan Yeah Yeah Yeah, derinden biryerlerden bana Isaac Hayes soul'unu anımsatan Brooklyn Slide, şık baladlar Low Tide ile Fur Sophia, müthiş gitar oyunları yaptıkları Space Mosquito, bir adama bir buçuk dakikada nasıl gaz verilir sorusunun cevabı Pop Rocks & Coke ve dalgaların üzerine çıkaran diğer şarkılar Jet Set'i yılın albümleri arasına sokmaya yeter.

İlk paragrafta saydığım kadrodan geriye sadece Eddie Angel ve Danny Amis'in kaldığı, şarkıları bazen diğer müzisyenlerle hep birlikte, bazen tek tek yazdıkları Jet Set, Helsinki'de kaydedilmiş. Finlandiyalı Janne Haavisto (gereksiz bilgi!) albümün yapımcılığını üstlenmiş. Hazır oralardayken Irina Björklund isimli bir hanımın Low Tide ve Sardinian Holiday şarkılarına belli belirsiz vokaller yapmasına müsaade etmişler. Onun dışında sahada enstrümanlarıyla konuşmayı seven, en fazla da Meksika'da şahlar gibi karşılanan bir grup Los Straitjackets. Sevecen, babacan, öpecen olduğu kadar, tersinin pis olduğunu da hissettiren onlarca şarkısı var geçmişinde. Zira dalgalar öyle her zaman yakamoz altında iki kişinin birbirlerini götürmek üzere sıktığı yalanlara fon oluşturmayabilir. Bazen adamı öyle bir içine alır ki, bir bakmışsın ayak parmağın burnuna kaçmış. Bilmeden farklı bir surf rock tarifi de yapmış olabilirim bununla.

1. Crime Scene
2. Yeah Yeah Yeah
3. New Siberia
4. Aerostar
5. Brooklyn Slide
6. Jet Set
7. Low Tide
8. Walking Down 3rd Street
9. Bobsleddin'
10. Wrong Way Inn
11. Space Mosquito
12. Sardinian Holiday
13. Mr. Pink
14. Pop Rocks & Coke
15. Fur Sophia

21 Temmuz 2011 Perşembe

Honeymoon In Vegas (OST)


Andrew Bergman'ın yönettiği, Nicolas Cage, James Caan ve Sarah Jessica Parker'ın başrollerinde yer aldığı sevimli romantik komedi Honeymoon In Vegas, ortaya çıktığı dönemde filmden de önce tamamı Elvis Presley coverlarından oluşan soundtrack albümüyle ilgi çekmişti. Nasıl çekmesin? Billy Joel, Bryan Ferry, John Mellencamp, Willie Nelson, Jeff Beck gibi babaların (Elvis'in olsa bile!) cover şarkılarla gövdelerini gösterecekleri bir albüm ıskalanmazdı. Iskalanmadı da. Üstelik country denince adları anıldığında bu müziğin müdavimlerinin ceket ilikleme moduna girdiği Trisha Yearwood, Vince Gill, Dwight Yoakam, Travis Tritt ve Ricky Van Shelton'ın da Elvis şarkılarını bu müziğin tonlarına uydurma biçimleri çoğunlukla iyi sonuçlar vermekte. Seneler sonra yüzlerce albümden oluşan "soundtrack" klasöründe gezinirken rastlayıp uğranıldığı vakit, kısa süresiyle ilgili zaman dilimini zevkli hale sokacak bir albüm olduğu zaten biliniyordu. O zamanlar verdiği zevki şimdi vermesi de beklenmiyordu. Ama o zevki verdiği anlar hakkında birkaç olumlu cümle kurulmayı da kesinlikle hak eden bir albüm tabiî.

Bir Elvis coverı fazla uzağa gidemez, izler tazedir diye düşünülebilir. (Zaten Elvis de cover çalardı kimi zaman.) Albüm geneli de birkaç örnek dışında bu görüşü aşamıyor. O örneklerden en belirginleri ise, aynı zamanda albümün en özgün coverları sayılabilecek Jailhouse Rock'ın John Mellencamp, ve Are You Lonesome Tonight?'ın Bryan Ferry yorumları. Her iki usta da bu iki popüler Elvis şarkısını evirip çevirip bambaşka bir güzelliğe çevirmişler. Hele o fıkır fıkır Jailhouse Rock gitmiş, yerine hapishanede geçen yıllarını iyice ölçüp biçmiş, dersini almış, baştan ayağa olgun bir alt. country şarkı peydah olmuş. Hani sözleri olmasa bunların cover olduğu bile zar zor anlaşılır. Benim için akıllı cover taktiklerinden biri de budur. Country ve folk müziğin pirlerinden Willie Nelson'ın Blue Hawaii'deki caza çalan akustik folk yorumunu da işin içine katarak harikulade bir üçlü oluşturabiliriz. Kendisini bilerek babalardan saymadığım Bono'nun Can't Help Falling In Love seslendirmesi bile hiç fena olmamış. Benim için "filmden bile iyi soundtrack albümler" kervanının yolcusu olan Honeymoon In Vegas'ı sevebilmek için saydığım isim ve özellikler sizi sarmaz, "ben Elvis hitlerini Elvis'ten başkasından dinlemem" derseniz uzayın. Öyle demeyenler zaten sevmiştir bu işi!

1. Billy Joel - All Shook Up
2. Ricky Van Shelton - Wear My Ring Around Your Neck
3. Amy Grant - Love Me Tender
4. Travis Tritt - Burning Love
5. Billy Joel - Heartbreak Hotel
6. Bryan Ferry - Are You Lonesome Tonight?
7. Dwight Yoakam - Suspicious Minds
8. Trisha Yearwood - (You’re The) Devil in Disguise
9. Jeff Beck and Jed Leiber - Hound Dog
10. Vince Gill - That’s All Right
11. John Mellencamp - Jailhouse Rock
12. Willie Nelson - Blue Hawaii
13. Bono - Can’t Help Falling in Love