Soul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2025 Perşembe

Morgan James - Soul Remains The Same


Morgan James, Amerikalı bir soul-jazz, blue-eyed soul şarkıcısı. Son albümüne kadar kendisinden hiç haberimin olmadığı çok albümlü isimler kulübünün yeni üyesi. Kendisinden haberim olması için:

1. 1 veya 2 şarkısına bir yerlerde denk gelip çok beğenmiş olmak,
2. Albüm kapağına bayılmak,
3. Cover albümle karşılaşmak,

gibi kriterlerim oluyor genelde. Morgan James, 3. maddeden dolayı radarıma girdi. Soul müziği zaten seviyorum. Bir de üstüne şarkı listesinde Sad But True, Is This Love, Cult Of Personality ve başka tanıdık isimler görünce Soul Remains The Same adını taşıyan albümünün bir cover işi olduğu ortaya çıktı. Üstelik grunge, hard rock, alternative rock şarkılarının soul, funk ve pop caz yorumları bunlar. Daha önce ikonik rock şarkılarını farklı türlere (daha sakin türlere diyelim) uyarlayan cover albümlere de bayılmıştım. Mesela İsveçli Sofia'nın Search & Destroy: A Punk Lounge Experience (2017) ve yine İsveçli Hellsongs grubunun 2008'de çıkan Hymns In The Key Of 666 (hatta orada da bir Thunderstruck yorumu var) adlı albümleri hala dönüş yaptığım işlerdendir. Cover kolay bir üretkenlik biçimi. Üretkenlik bile sayılmaması gereken, orijinalinin neredeyse aynısı bir dolu şarkı/albüm var. Ama Sofia gibi, Sue Ellen gibi, Morgan James gibi şarkıcıların kendi tarzlarından çok farklı şarkıları yeniden yorumlarken üretkenlik sayılabilecek, onları heyecan verici başka şekillere sokabilecek arayışlar içinde olmaları, onlara başka bir ruh katmak istemeleri takdire şayan. Bu açıdan bakınca pek de kolay sayılmaz.

Angus Young'ın arı kovanından çıkma gitarıyla çaldığı Thunderstruck'ın o meşhur gitar girişini, bu albümde hammond organ üstlenmiş. İyi bir cover albüm nasıl açılış yapmalıysa öyle yapmış Morgan James. En son The Metallica Blacklist adlı cover albümde Jason Isbell & The 400 Unit grubunun şahane yorumuyla dinlediğimiz Sad But True, burada da şahane bir funk rock'a dönüşmüş. Zaten bazı şarkıların kötü coverlanması zor oluyor. Şarkı, onu yorumlayanı coverlıyor adeta. Gitar soloda sanki Kirk Hammett stüdyoya uğramış, soloyu atıp kaçmış gibi hayal ettim. Orijinali de funk rock olan Cult Of Personality'nin daha soul bir funk rock şeklinde icra edilişine de bayıldım. Rahmetli Ozzy Osbourne'un 1981 yılına ait Diary Of A Madman albümündeki Flying High Again ise tanınmayacak halde nefis bir soul funk olmuş çıkmış. Smashing Pumpkins'in nadir iyi şarkılarından olduğunu düşündüğüm Tonight Tonight ise, 80'ler keyboard balladlarından birine çevrilmiş, şarkıya bambaşka bir açıdan bakmayı mümkün kılmış etkileyici coverlardan bir diğeri. Söyleyenin ayağını yerden kestiğini düşündüğüm bir başka şarkı olan Is This Love, aslında birinci sınıf bir soul şarkısıymış da, Whitesnake onu yorumlamış gibi müthiş bir duyguyla James tarafından sahiplenilmiş. Ara sıra bazı şarkıları, ince beline sarılıp dans ettiğimiz, aromalı sabun kokusunu içimize çekerken kendimizden geçtiğimiz kadınlara benzettığimiz olur. (Yani bana oluyor!) Is This Love'ın bu yorumu işte tam onlardan biri.


Bu albüme Pearl Jam'den hangi şarkı konmalı diye sorulsa söyleyeceğim üç adaydan biri mutlaka Better Man olurdu. (Hadi diğer ikisi de Black ve Nothingman olsun.) James o billur gibi sesiyle Better Man'i öyle dingin ve tutkulu bir biçimde söylüyor, grubu da o kadar dengeli bir pop/soul/caz ile anı güzelleştiriyor ki, albümün birkaç zirvesinden birine daha ulaşıyor, mest oluyoruz. Nine Inch Nails'in Something I Can Never Have'inden neo soul karizması çıkarmak da fena fikir değil. Albümde farklı olmasını istediğim sadece iki şey var. Stone Temple Pilots'dan ilk tercihim Plush olmazdı sanırım. Creep'i veya Interstate Love Song'u James'in sesinden duymak isterdim. The Day I Tried To Live'e de saygı duymakla beraber, orijinaliyle de beni yoran bir şarkı olmuştur. Olay Soundgarden olunca cover seçenekleri hepsinden daha fazla oluyor benim için. En bariz ihtimal olan Black Hole Sun demeyeceğim. Switch Opens'dan yine çok iyi bir neo soul çıkabilirdi mesela. Burden In My Hand, My Wave, hatta Spoonman'den bile çok acayip funk rock/soul funk ihtimaller düşünülebilirdi. Yani her cover albümden sonra aklımıza gelen bazı dilek ve temenniler. Morgan James'in tecrübe saçan blue-eyed soul sesi ve artık o enfes uyarlamalar kime aitse onların yaratıcılıkları her cover sever tarafından mutlaka dinlenmeli. Bu tür üzerinden bir cover albüm yapılacaksa da Soul Remains The Same müfredata konmalı.

1. Thunderstruck (AC/DC)
2. Plush (Stone Temple Pilots)
3. Sad But True (Metallica)
4. The Day I Tried to Live (Soundgarden)
5. Cult of Personality (Living Colour)
6. Is This Love (Whitesnake)
7. Something I Can Never Have (Nine Inch Nails)
8. Better Man (Pearl Jam)
9. Flying High Again (Ozzy Osbourne)
10. Tonight, Tonight (Smashing Pumpkins)

22 Kasım 2024 Cuma

Tindersticks - Curtains

 
1991'de Nottingham/İngiltere'de kurulan Tindersticks, 2024 itibariyle 14. stüdyo albümü Soft Tissues'ü sevenleriyle buluşturdu. Genel olarak sevenlerinden olmasam da saygı duyanlarından biri olarak elbette her Tindersticks albümüne yaptığım gibi filtre kahve eşliğinde 43 dakika geçirdim. Ve yine her Tindersticks albümünde olduğu gibi geri dönmek üzere birkaç şarkıyı kenara koyup yoluma devam ettim. Hemen hemen her Tindersticks albümü böyle geçti. Bir tanesi hariç. 1997 tarihli 3. albümleri Curtains... Tindersticks adını ilk defa 90'ların efsane dergisi Roll'dan duymuştum. Dergi yazarları grubun ilk iki albümü olan Tindersticks (1993) ve Tindersticks [II]'ye (1995) o kadar tutkuyla bağlıydılar ki, şahane cümlelerle onları yere göğe sığdıramıyorlardı. Ben de bir Roll tutkunu olarak ne derlerse ayet gibi kabul ediyordum. Sadece kasetlerin konuştuğu bir müzikal atmosferde bu albümlere ulaşmak kolay değildi. Gecikmeli de olsa ulaştığımda ise sanki estetik ifadelerle övüldükleri kadar olmadıkları şeklinde ukalaca düşüncelere kapıldım. Bunun sebebi de o yıllarda ortalığın grunge ateşiyle cayır cayır yanıyor olmasıydı. 90'lar ilerledikçe ve Roll dergisine iyice bağlanınca müzikal olarak genişlemeye, Massive Attack, Jeff Buckley, Radiohead, Ben Harper, Manu Chao gibi gözdelerimle takılmaya başladım. Yine de chamber pop kültürüm henüz oluşmamıştı. Ta ki Haziran 97'de çıkıp birkaç ay sonra bizim oralara düşen Curtains ile karşılaşacak kadar.

Chamber pop, art pop, caz, soul, indie folk, ambient gibi elit bir karışımdan mülhem Tindersticks müziğinin beni peyderpey içine alış sürecini unutamıyorum. Yavaş yavaş, hiç acelesi olmayan, özlenen, çağıran, hiç ummadığım bir teslim oluş yaşadım. Curtains öyle bir albüm ki, ilk dinlediğinizde bir şeyler olacağını sezdiğiniz, ona geri döndükçe hala sırrına vakıf olamamanın cazibesiyle baş döndüren, bir süre sonra o sırra hiç vakıf olamayacağınızı anlamanızla birlikte tuhaf bir aşk yaşamaya başladığınız çok yoğun bir hüzün yumağı. "Hüzün", "tutku", "melankoli", "gizem" gibi kelimeleri kaç kez kullanacağımı ve bu kelimelerin yerine başka ne koyacağımı bilemiyorum. Hepsinin karşılığı bu şarkılarda var. Belki sadece yaklaşık 2 dakika süren deneysel, kaotik, detone The Fast One'da ve kokteyller, davetler fonunda çalması kaçınılmaz uzun mu uzun Ballad of Tindersticks'te bu sıfatlara rastlanmıyor. Yaylıların sarıp sarmaladığı güçlü bir sophisti-pop ambiyansı, elit bir orkestrasyon, Stuart A. Staples'ın pop, caz, folk her yola gelen şahane sesi Tindersticks müziğinin 30 yıllık özeti. Bu yıllara sığdırılmış 15 albümden en sevdiğim Curtains olsa da, belki içlerinde yeterince nüfuz edebilseydim başka albümlerini de onun yanına koyabilirdim bilemiyorum. Curtains'in 90'lar haletiruhiyemle çok güzel örtüşen albümlerden biri oluşu kesinlikle.


Albümü çok sevmemde başrol oynayan aktörlere gelirsek, Don't Look Down ve Dancing'i ilk sıralara koyarım. Sessiz sakin başlayan, kendini bu sakinlik içinde oya gibi işleyerek yavaş yavaş yükselen, tutkusunu açığa çıkaran, onu köpürten, sonra da bizi gri gökyüzünün altında azgın dalgalara karşı bir kayalığın üstünde bırakan Don't Look Down... Yine sessiz sakin başlayan, öyle ilerleyen ve öyle biten ama bu sessizliğe ve sakinliğe dahil edilmiş teslimiyetsiz bir melankoli işlemiş olan Dancing... İlk sıralara bu iki şarkıyı koymak, diğerlerini onların arkasına değil, yanlarına koymak anlamına geliyor. Tıpkı Don't Look Down gibi yavaşlayan ve giderek genişleyen, tutku dolu yaylıların harikulade sinematik estetiğiyle coşan açılış parçası Another Night In, yaylıların nefeslilerle dans ettiği Let's Pretend, Amerikalı oyuncu ve gece kulübü performans sanatçısı Ann Magnuson'ın Staples ile düet yaptığı nostaljik bir rüya gibi akan Buried Bones, Staples'ın sadece bir müzik kutusu melodisi üzerine söylediği Bearsuit, ne zaman Curtains'i açsam beni sonuna kadar dinleten güzellikler. O güzellikler bu kadarla kalmıyor. Cümleyi virgüllerle uzatmamak için paragraf değiştirelim diye araya "perde" çektim sadece.

Albümün çok yönlülüğüne ikişer şarkıyla örnek verelim. (Tonight) Are You Trying to Fall in Love Again ve Bathtime ile şık bir dans kıyafeti ve takım elbiseyle abartısız salon dansı yapabileceğiniz gibi, I Was Your Man ve kapanışta yer alan Walking ile neo-psychedelia rüyalara dalmanız mümkün. Turistik tanıtım broşürü cümlelerine benzeyen bu tarifler, şarkılar arasındaki farklılıkları vurguluyor, her biri kendi başlangıç ve bitişlerine kendi perdelerini çekiyor görünse de aslında o perdelerin hepsi aynı haneye ait. O hanedeki müzikal çeşitlilik her yönüyle sinematik bir kolektif bilinç çatısı altında nefes alıp veriyor. Sinematik demişken, Tindersticks'in film müzikleri yaptığını da bilenler vardır mutlaka. Çalışmayı en çok sevdiği isim ise 2024 itibariyle 78 yaşında olan Fransız yönetmen Claire Denis. Grup Denis'nin Nénette et Boni (1996), Trouble Every Day (2001), 35 rhums (2008), High Life (2018), Avec amour et acharnement (2022) ve Stars at Noon (2022) filmlerinin müziklerini yaptı. Şahsen Denis filmleriyle bir dargın bir barışık olduğum için hepsini dinleyemedim. Zaten 15 Tindersticks albümünün hepsini de dinlemiş değilim. 2024 tarihli son albüm Soft Tissue da fena sayılmaz. Bir ara tam bir konsantrasyonla tekrar geri döneceğim ona. Onun da diğerleri gibi Curtains gücünde olmadığını bile bile.

1. Another Night In
2. Rented Rooms
3. Don't Look Down
4. Dick's Slow Song
5. Fast One
6. Ballad of Tindersticks
7. Dancing
8. Let's Pretend
9. Desperate Man
10. Buried Bones (with Ann Magnuson)
11. Bearsuit
12. (Tonight) Are You Trying to Fall in Love Again
13. I Was Your Man
14. Bathtime
15. Walking

27 Ekim 2023 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 3: Awesome Mix Vol. 3 (OST)

 
Üçüncü filme ulaşan Guardians Of The Galaxy serisi MCU bünyesinde kendi evrenini yaratmayı başarmış belki de tek Marvel ürünü. Mizahla bezeli, romantik komediyle ve dramla da yakın temas halinde bir tarzı var. Hem kendine has bir karizmaya, hem de sürekli bu karizmayı çizmeye oynayan hınzır bir mekanizmaya sahip. Bu tarzın belirlenmesi ve oturtulmasının altında yönetmen/senarist/yapımcı James Gunn'ın imzası var. Gunn, 60'lar, 70'ler ve 80'lere müzikal yönden tutkuyla bağlı bir yönetmen. Peter Quill'in walkmenini ve müzik zevkini bir aracı olarak kullanıp Guardians serisini kendi seçtiği şahane şarkılarla kuşattı. Vol.1, 2 ve şimdi de Vol. 3 ile filmiyle olduğu kadar müzikleriyle de nefis bir üçleme sahibi oldu. Bu filmin hemen öncesinde Marvel'in güçsüz rakibi DC için Peacemaker dizisini omuzlayan Gunn, burada da yapacağını yaptı ve bu bol kanlı, esprili, küfürlü ve absürt diziyi 70 ve 80'lere ait kimsenin bilmediği ya da az kişinin bildiği (Mötley Crüe hariç) hard rock şarkılarıyla doldurdu. Tabii o dönemlerin hard rock ve "hair" metal şarkıları aynı tornadan çıkmış gibi olduklarından retro hard rock melodilerinin coşkun nostaljisi dizinin duruşuyla iyi bir kimya yakalamıştı. (Bu arada bir Peacemaker OST çıkmamış olması da tuhaf.) Gunn'ın üzerinde çalıştığı Superman: Legacy'nin müziklerinde de aynı tarzda takılmasını ne kadar isterdim. Mizahtan yoksun Superman ciddiyetine ve ezberlenmişliğine biraz olsun renk ve tat gelirdi böylelikle.

17 şarkılık dolu dolu Awesome Mix Vol. 3 bu kez diğer iki derlemeden farklı olarak 90'lardan ve 2000'lerden seçilen şarkılar da barındırıyor. Mesela Florence + The Machine'nin Dog Days Are Over'ı 2018 yılına ait. İlk iki albümün biraz altında kalması bende bir parça hayal kırıklığı yaratmadı değil. Soul ve rock bandında seçilen eskilerin aurası bu albümlerde ve filme yansımalarında başka bir görünürlükteydi. Yine de Vol. 3 geneli o nostaljik havaya sahip çıkıyor. Filmin başlarında kahramanlarımızın memleketi Knowhere'deki rutinlerinin, bunalmışlıklarının fonuna yerleştirilmiş akustik Creep, bu depresifliğin kurulmasına yardımcı olan bir seçim. Rocket'in flashbacklerinin büyük önem kazandığı filmde, The High Evolutionary tarafından denekler olarak kullanılan Rocket ve hücre arkadaşlarının kapatıldıkları yerde dans ederlerken çalan Since You Been Gone, 1979'un önemli rock hitlerinden biriydi. Aynı zamanda Rock tarihine adeta bir hard rock ve heavy metal okulu gibi hizmet vermiş Rainbow'un kendi tarihinin de en iyi şarkılarından biriydi. Belki başka bir sahnede daha iyi giderdi ama yine de yıllar sonra tekrar duymak hoştu. Ekibin Teletubbies'i andıran renkli uzay kıyafetleriyle OrgosCorp karargahına doğru uzay boşluğuna çıktıkları matrak sahnede çalan In The Meantime, Amerikalı alternative rock grubu Spacehog'un 1995 tarihli ilk albümünün açılışında yer alıyor. Filmin en hoş sahnelerinden birinin fonuna nokta atışı bir şarkı kendisi. 


Bir başka sıkı sahne, belki de filmin en iyi aksiyon sahnesi de Guardians'ın The High Evolutionary'nin adamlarını ve yaratıklarını hacamat ettikleri, James Gunn'ın plan sekansmış gibi çektiği bölüm. Bu bölümün fonuna da Beastie Boys'dan No Sleep Till Brooklyn konmuş. İyi de durmuş. Sahnenin coşkusuna binaen bana kalsa bir Sabotage patlatılabilirdi. Konu Beastie Boys olunca bir sürü alternatif var. Ama o sahnenin sesini kısıp grubun Futterman's Rule şarkısını açtığımda zaten iyi çekilmiş olan bu sekans başka bir seviyeye geldi sanki. Yine de Gunn'ın zevkine saygılıyız. Knowhere ahalisinin yeni gelen çocuk ve hayvanlarla kaynaştığı toplanma sahnesinin ustalıkla yavaş yavaş dans sekansına dönüşmesini sağlayan Dog Days Are Over da şarkı/sahne uyumu nedeniyle çok bilinçli bir seçim gibi duruyor. Hatta öyle bir bilgiye sahip değilim ama belki bu sahne sırf şarkıya uyum sağlasın diye bile bu şekilde tasarlanmış olabilir. Tüyleri diken diken eden harika bir birliktelik. Öte yandan girişinden birkaç saniye koklatılan Crazy On You'yu, post credits'e konan Badlands'i, nerede çaldığını tam duyamadığım Meksika doğumlu Japon (!) EHAMIC'in eklektik pop parçası Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")'ı albüme koymuşsunuz ama filmde de iyi kullansaydınız dedim kendi kendime. Yine kendi kendime Earth, Wind & Fire'ın ilk kez duyduğum Reasons şarkısı yerine başka bir eserini koysaydınız, paranız mı yetmedi dedim. Bu keşkeleri hemen her soundtrack sonrası yaşıyoruz. Bu toplamaları da kendi orijinallikleriyle değerlendirmeye alışacağız.

Albümle ilgili son rötuşları yaparsak, Faith No More, The Flaming Lips ve The The parçaları da yer aldıkları sahnelere uyum ve katkı sağlayan seçimler diyebiliriz. Daha tek bir iyi şarkısına rastlamadığım Alice Cooper şarkısı I'm Always Chasing Rainbows da bu geleneği bozmuyor benim açımdan. Gamora'nın gemide tek başınayken iPod'dan açtığı şarkı, devamında Karşıt Dünya'nın bizim şu an yaşadığımız dünyanın sefil hallerine benzer yanlarının gösterildiği sekansın fonuna milyonlarca şarkıdan daha az yakışıyor. Neticede dolgu malzemesi 1-2 şarkıyı da eklersek elimizde yine nefis bir soundtrack kalıyor. Credits arasındaki ek sahnelerden birinde galaksinin koruyucu ekibinin son hali, bir kurtarma aksiyonu öncesi, 1 saat sürse bile izlemekten bıkmayacağım bir müzik muhabbetine giriyor. En sevdikleri müzisyenleri sayarken adları geçen Britney Spears, Korn, Garth Brooks, Carpenters, Adrian Belew (hem solo hem King Crimson ile çalışmaları) acaba Vol. 4'te bu isimlerin şarkılarını mı göreceğiz diye de düşündürmedi değil. Rocket'in favori şarkısı ilk filmde ve albümde de yer alan Redbone şarkısı Come and Get Your Love yine karşımıza -iyi ki- çıkıyor. Şarkı hem filmin, hem de albümün son şarkısı olarak ilk filme de selam gönderiyor. Muadillerinden farklı yanlara sahip bir Marvel üçlemesi olan Guardians Of The Galaxy, film ve soundtrack olarak özel, yıllar geçtikçe daha da değerlenecek birer üçleme. 

1. Radiohead - Creep (Acoustic)
2. Heart - Crazy on You
3. Rainbow - Since You Been Gone
4. Spacehog - In the Meantime
5. Earth, Wind & Fire - Reasons
6. The Flaming Lips - Do You Realize??
7. Faith No More - We Care a Lot
8. EHAMIC - Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")
9. Alice Cooper - I'm Always Chasing Rainbows
10. The Mowgli's - San Francisco
11. X - Poor Girl
12. The The - This Is the Day
13. Beastie Boys - No Sleep Till Brooklyn
14. Florence + The Machine - Dog Days Are Over
15. Bruce Springsteen - Badlands
16. The Replacements - I Will Dare
17. Redbone - Come and Get Your Love

8 Temmuz 2023 Cumartesi

The Full Monty (OST)

 
İngiltere’nin orta kesiminde yer alan Sheffield, çeliği, bıçak çeşitleri, tarihin ilk futbol kulübü olan Sheffield FC’si ve Pulp grubu ile ünlüdür. Aynı zamanda 1997 tarihli Peter Cattaneo filmi The Full Monty’nin geçtiği yer olan Sheffield, 1979-1990 arası hüküm sürmüş Margaret Thatcher hükümetinin liberal özelleştirmeleri sonucu allak bullak olmuş ekonomisinin yaraladığı yerlerden sadece biri. Diğer şehirlerde olduğu gibi bu ekonomik kriz ortamında Sheffield halkı günlerini boş çelik fabrikalarında, sokaklarda, işçi bulma kurumlarında, işsizlik maaşı kuyruklarında veya striptiz kulüplerinde geçirmekteydi. O işsizlerden biri olan Gaz (Robert Carlyle), oğlu Nathan ve kankası Dave (Mark Addy), şehirde bir kulüpteki erkek striptiz grubunun geldiğini duyan kadınların kulübe akın ettiklerini görünce merak edip gizlice içeri girerler. Gördükleri manzara karşısında, işsiz güçsüz hayatından bunalan Gaz kendi striptiz grubunu kurma fikrine kapılır. Kuracağı grubun da yine işsizlerden oluşması kaçınılmazdır. 90'ların en iyi İngiliz komedilerinden biri olan The Full Monty, gerek konusu, gerekse mizahıyla yıllara meydan okuyan şahane bir film. Konu da bir miktar striptizle ilgili olunca bir soundtrack şart olmuş. O soundtrack da filmin şanına yakışır bazı striptiz marşlarıyla dolu.

Bir grup işsiz erkek ve onların iş, aile ve varoluşsal sorunları günümüzde olsa burun kıvırma meselesi olabilirdi. Ama hem filmin piyasaya çıktığı dönemin, hem de filmin zamanının geçtiği önceki dönemin ruhunda çok önemli bir yeri vardı. Hatta günümüz aklıyla baktığımızda bile, eril duruş biçimine yakıştırılmayan striptiz gibi bir eğlence kavramınından başka çıkış yolu bulamayan bu bir grup erkeğin yaşadığı komiklikler, altyapısı güçlü bir dramla sunulurken, müziğin rolü de aynı güçle filmin bir parçası haline geliyor. You Sexy Thing, Land Of A 1,000 Dances, Rock and Roll Part 2 gibi canavarların haricinde, işsizlik maaşı kuyruğunda Donna Summer’ın Hot Stuff şarkısını duyunca verdikleri tepki, TV’de Flashdance filmini izledikleri, prova yaptıkları ve karakola düştükleri sahneler, albümü dinledikçe gözlerimde tekrar canlanıyor, mutlu oluyor, filmi tekrar izlemek istiyorum. Sanırım şimdiye dek üç veya dört defa izledim. Üstat Tom Jones’un You Can Leave Your Hat On eşliğindeki o harika finali ayrıca daha fazla izlemişimdir. 

1996 yılına ait Demi Moore başrolündeki Striptease filmine ait şarkıların arkasına The Full Monty albümüne eklerseniz ortaya varsa striptiz fantezilerinizi, yoksa striptiz seyirliği keyfinizi hoş tutacak güzel anlar çıkar. Striptease film olarak pek matah değildi. Ama The Full Monty, ekonomik kriz ve beraberindeki işsizlik fonunda bir grup erkeğin hayata tutunma ve dağılmış aile yaşantılarını toparlama uğruna göze alabileceklerinden mülhem şahane bir film. 1997'de ilk senaryosu The Full Monty'yi yazan Simon Beaufoy, tam 26 yıl sonra büyük oranda aynı kadroyla 8 bölümlük bir mini seri olarak ekibi geri döndürdü. Bu defa meselesi nedir henüz göremedik ama bölümlerde çalan şarkıların The Pretenders, Creedence Clearwater Revival, CeeLo Green (hem de Fuck You), Edith Piaf, Primal Scream, Chumbawamba ve hayatında ilk kez duyduğum bir dolu grup ve şarkıcıya ait olduğunu görmek heyecan yarattı. Üstelik You Can Leave Your Hat On yine var. Bu dizi hiç beklenmiyordu. Öte yandan filmden 26 yıl sonra kahramanlarımız ne haldeler diye merak edenler, muhtemelen sadece benim gibi The Full Monty hayranlarıdır. Evet, The Full Monty hayranları diye bir kitle var.

1. David Lindup - The Zodiac
2. Hot Chocolate - You Sexy Thing
3. Tom Jones - You Can Leave Your Hat On
4. M People - Moving on Up
5. Steve Harley & Cockney Rebel - Make Me Smile (Come Up and See Me)
6. Anne Dudley - The Full Monty
7. Anne Dudley - The Lunchbox Has Landed
8. Wilson Pickett - Land of a 1,000 Dances
9. Gary Glitter - Rock and Roll, Part 2
10. Donna Summer - Hot Stuff
11. Sister Sledge - We Are Family
12. Irene Cara - Flashdance...What a Feeling
13. Joe Loss & His Orchestra - The Stripper

26 Ocak 2023 Perşembe

Elvis (OST)

 
Baz Luhrmann'ı sevmedim, sevemedim. Sanırım en özgün işi, 1992'de çektiği ilk filmi Strictly Ballroom'du. Romeo + Juliet, Moulin Rouge!, The Great Gatsby gibi coverlarla kredi yapmasını, başkalarının sırtından geçinmeye yakın buluyorum. Romeo ve Juliet'in artık ezbere bilinen hikayesini 90'lar aksiyonuna bulamanın özgün olunduğu fikrini kendine kabul ettirdikten sonra iflah olmayıp "cover director" olarak yürümek istedi muhtemelen. Arada sıkıcı bir Australia vardı. Yıl oldu 2022, şimdi de Elvis Presley hortlatma peşine düştüğü Elvis filmi ile gündeme geldi. Söz konusu Elvis olunca bir soundtrack albüm de kaçınılmaz. Bu albümde Elvis şarkılarının kullanılacak olması da. Artık ezbere bilinen bu şarkılardan derlenen bir albüme kimin ihtiyacı var diye düşünürken gelen haberlerde Tame Impala, Stevie Nicks, Chris Isaak, Yola gibi isimleri görünce beklentiler yükseldi tabii. Gerçi 1992 tarihli romantik komedi Honeymoon In Vegas'ın soundtrack çalışmasında Billy Joel, Bryan Ferry, John Mellencamp, Willie Nelson, Jeff Beck ve bazı önemli country sanatçılarının Elvis coverlarını dinleyip sevmiştik. Lakin bu albümdeki cover zihniyeti ve remiks denemeleri Elvis hadisesini başka yerlere götürme konusunda çok başarılı. Bir kere hip-hop, sample, edit ve modern remiks unsurları genel anlamda Elvis şarkılarına gayet güzel yakıştırılmış. Zaten hip-hop türü, genelde sample sever bir tür olduğu için rock & roll dokusuyla hoş bir melezlenme ortaya çıkmış. Hele de Elvis uzmanı olmayan, Elvis remiks/revizyon kültürü Junkie XL dokunuşlu A Little Less Conversation'dan ibaret olan benim gibiler için, adını ilk kez duyduğumuz bazı şarkıları yepyeni misali dinledim.

Şimdi 1 saat 54 dakika süren 36 şarkılık bir albümden nasıl bahsedeceğiz? Önce şu tek başına Elvis Presley şarkılarını aradan çıkaralım. Teknik olarak yenilenmiş, film için mikslenmiş bu şarkılar arasındaki favorim I'm Coming Home oldu. Hani böyle rock'n roll veya twist eşliğinde dans ediyorsunuz da, üzerinizde 2000 sonrası kıyafetler varmış gibi şık bir miks kendisi. SummerKisses/In My Body'yi de kim elden geçirdiyse eline sağlık. '68 Comeback Special (Medley) zaten adı üstünde, konser atmosferinin de gazıyla kan ter içinde bir medley. Yine öyle bir atmosferle bu kez film için editlenmiş uzunca Suspicious Minds da not alınabilir. Gerçi o uzunluğu bir süre sonra nakaratın suyunun çıkmasına yol açmıyor değil. Caw-Fever da başarılı editlenmiş şarkılardan biri. Tabii birkaç tane de Elvis'in günümüz müzisyenlerinden bazıları taafından remikslenmiş işleri var ki, haliyle daha ilginçler. Fransız DJ Stuart Price'ın ayar çektiği I Got A Feelin' In My Body, Avustralyalı iki houseçudan oluşan PNAU remiksi Don't Fly Away, Tame Impala'nın uçurduğu Edge Of Reality, bir de teknoloji sayesinde Jack White'ın Elvis ile çılgın atmak suretiyle düet yaptığı Power Of My Love bunların en kayda değer olanları.

Filmin başrolündeki Austin Butler'ın seslendirdiği 4 şarkıdan en iyisi bana göre Vegas Rehearsal / That's All Right olmuş ki, künyede Elvis'in orijinal sesiyle ortaya karışık bir şeyler yapıldığı yazıyor. Gencin sesi de bir Elvis taklidine göre fena sayılmaz. Şarkının gazı nedeniyle bu Vegas provası filmde nasıl görülüyor merak etmedim değil. Albümde Elvis'in veya Butler'ın duyulmadığı, belki de bu yüzden en çok merak ettiğim şarkıları da düet ve solo şarkılar olarak ikiye ayıralım. Zaten Jack White ve öbür taraftan bu şarkı için çağrılmış olabilecek Elvis'in düeti Power Of My Love ile birlikte bence en önemli düet Stevie Nicks ve Chris Isaak güzelliği Cotton Candy Land olmuş. Her ikisine de 90'larda bıraktığım bu iki güzel insanın seslerini aynı şarkıda duymak tüm Elvis konseptinden daha hoş bir nostaljiydi. Solo coverlar ise albümün en değerli yanlarından biri. Hepsi de soul kadınlarından oluşan bu değerlerden ilki, Temmuz 2022'de hayatını kaybeden Shonka Dukureh'in Hound Dog yorumu. (Albümdeki Doja Cat şarkısı Vegas'ta da onun sesi sample olarak kullanılmış.) Yükselen neo-soul değerlerinden biri olan Jazmine Sullivan'ın Sometimes I Feel Like A Motherless Child'ı da albümde çok kıymetli durmuş.


Yine çok sevdiğim İngiliz country soul insanı Yola'dan Strange Things Are Happening Every Day'i duymak da çok güzel. Ama kendisinden şöyle daha dişli veya daha tutkulu bir seçim bekledim sanırım. Olsun, bayılıyoruz kendisine. İlk dinlediğimde yeni soul yıldızlarından biri sandığım ama ünlülere geri vokal yapıyor olması dışında hakkında bilgi bulunmayan, albümü bile olmayan Lenesha Randolph'a da burada duyduğum tek şarkıyla, I Got A Feelin' In My Body ile bayıldım. Yola şarkısında eksik olan diş, tutku, karizma hepsi bu şarkıda önüme düştü. Ne olur biri bu kadını bulsun, tekli, EP, LP bir şeyler yapsın. Şu koskoca albümün en kıymetli anlarından birini hediye etmiş bize. Arkasındaki gospel korosu, el çırpışlar, sürekli dans eden bas, çığlık çığlığa fuzz gitar arasından o olağanüstü sesini öyle bir özgürleştirmiş ki, sırf bu şarkıyı duyacağım yeri merak ettiğim için filmi izleyebilirim. (Yok, o kadar da coşmayalım, belki sadece o bölümü izlerim.) Siyah ve soul olmamakla birlikte Kacey Musgraves kızımızın Can't Help Falling In Love yorumunu da, her ne kadar yeni bir çehresi olmasa da albümün bir köşesine konması rahatsız etmiyor.

Albümde beni asıl rahatsız eden, uyduruk kaydırık hip-hop işlerle müşteri çekme esnaflığı oldu. Remiks işçiliğinin kalitesi Tame Impala, Stuart Price, PNAU, Diplo dokunuşlarından zaten anlaşılıyor. Ama ruhsuz biçimde rüküş TikTok hip-hop serpiştirmelerinin özellikle genç kesimi avlayayım derken albümde komik duruşları hiç olmamış. Eminem'i oldum olası sevmem. Danzel Curry, Nardo Wick, PlayThatBoiZay falan kimdir bilmem. Baz Luhrmann'ın da bildiğini sanmam. Belli ki birileri Z kuşağını da yakalayalım hazır Doja Cat ve bu hip-hopçular ortalığı yıkarken biz de bu şarkıyı Elvis promosyonuna yıkalım diye akıl vermişler. Sadece bu da değil. Eurovision birincisi uyuz Måneskin grubuna da bir Elvis coverı yaptıralım, oradan da, buradan da birilerini yakalayalım, popülerliği arttıralım, albümü sattıralım demişler sanki. Bu demelerin albüm satışlarına nasıl bir faydası olduğunu bilmiyor, merak da etmiyoum. Arttırmıştır muhakkak. Mühim olan, Lenesha Randolph, Yola, Jazmine Sullivan, Shonka Dukureh gibi süper kadınların da keşfedilme ihtimaline zemin hazırlaması. Bu yüzden Elvis önemli bir soundtrack. Bu kadar kalabalık olduğu için arada mutlaka çürük çarık olacaktır. Sanırım kendimize göre olanları ayıklayabiliriz.

1. Elvis Presley - Suspicious Minds (Vocal Intro)
2. Elvis Presley - Also Sprach Zarathustra / An American Trilogy
3. Doja Cat - Vegas
4. Eminem & Cee Lo Green - The King and I
5. Swae Lee & Diplo - Tupelo Shuffle
6. Elvis Presley & Stuart Price - I Got a Feelin' in My Body
7. Elvis Presley - Craw-Fever
8. Elvis Presley - Don't Fly Away (PNAU Remix)
9. Kacey Musgraves - Can't Help Falling in Love
10. Elvis Presley & Nardo Wick - Product of the Ghetto
11. Måneskin - If I Can Dream
12. Stevie Nicks & Chris Isaak - Cotton Candy Land
13. Austin Butler - Baby, Let's Play House
14. Elvis Presley - I'm Coming Home (Film Mix)
15. Shonka Dukureh - Hound Dog
16. Les Greene - Tutti Frutti
17. Yola - Strange Things Are Happening Every Day
18. Austin Butler - Hound Dog
19. Denzel Curry - Let It All Hang Out (feat. PlayThatBoiZay)
20. Austin Butler - Trouble
21. Lenesha Randolph - I Got a Feelin' in My Body
22. Elvis Presley - Edge of Reality (Tame Impala Remix)
23. Elvis Presley - Summer Kisses / In My Body
24. Elvis Presley - '68 Comeback Special (Medley)
25. Jazmine Sullivan - Sometimes I Feel Like a Motherless Child
26. Elvis Presley - If I Can Dream
27. Elvis Presley - Any Day Now
28. Elvis Presley & Jack White - Power of My Love
29. Austin Butler & Elvis Presley - Vegas Rehearsal / That's All Right
30. Elvis Presley - Suspicious Minds (Film Edit)
31. Elvis Presley - Polk Salad Annie (Film Mix)
32. Elvis Presley - Burning Love (Film Mix)
33. Elvis Presley - It's Only Love
34. Paravi - Suspicious Minds
35. Elvis Presley - In the Ghetto (World Turns Remix) (feat. Nardo Wick)
36. Elvis Presley - Unchained Melody (Film Mix)

13 Ağustos 2021 Cuma

Yola - Stand For Myself

 
Bristol 1983 doğumlu Yolanda Quartey, alışık olduğumuzun aksine müzikle uğraşmayı seçtiğinde ailesinden destek görmemiş, durumları iyi olmadığı için aileye maddi katkı sağlayacak işlerle meşgul olması yönünde sert bir tepkiyle karşılaşmış. Ama şarkı söylemeyi çok seven Quartey, bu engellere rağmen yerel gruplardan biri olan Phantom Limb'e solist olarak girerek kariyerine resmen başlamış. Öncesinde gayri resmi şekilde ufak tefek sahne tecrübeleri de olmuş tabii. Phantom Limb ile aynı zamanda aralarında Massive Attack ve Nitin Sawhney'in de bulunduğu çeşitli elektronik grupların ve DJ'lerin çalışmalarına konuk vokalistlik yapması için çağrılmış. İki albüm ve çeşitli canlı performanslar sonrası Phantom Limb'in 2012'de dağılması, 2013'te de annesini kaybetmesiyle boşluğa düşen Quartey, bu arayı gitar çalışını geliştirerek ve kendi çapında şarkılar yazarak değerlendirmiş. Haliyle bunları yaparken kendine bir solo kariyer inşa etmek için kolları sıvamış. 2016 senesinde bu defa Yola Carter adıyla altı şarkılık ilk solo EP'si Orphan Offering'i çıkarıp olumlu eleştirilerle dikkatleri çekmeye başlamış.

Dikkatini çektiği isimlerden biri de Amerikalı müzisyen/yapımcı Dan Auerbach olunca "yürü ya kulum" evresine geçen Yola Carter, bu isim budama işini sevmiş olacak ki, bu kez sadece Yola olarak belirlediği adıyla ilk solo albümü Walk Through Fire'a girişmiş. Auerbach'ın Nashville'deki Easy Eye stüdyosunda yazılan, çalınan, kaydedilen bu ilk albüm, adını hem evinde çıkan bir yangından, hem de kurtulduğu çok sıkıntılı bir ilişkiden almış. Şarkılar Yola ve Auerbach yanında Bobby Wood, Pat McLaughlin ve Dan Penn gibi Nashville emekçilerinin de katkılarını içeriyordu. Yine Auerbach'ın gözetimindeki tecrübeli stüdyo müzisyenleri, Faraway Look, Rock Me Gently, Love Is Light, I Don't Wanna Lie gibi nefis şarkılar, country duayenlerinden Vince Gill'in konuk olduğu Still Gone, deluxe edition'a eklenen, Elton John'un da çok beğenip sosyal medyada paylaştığı Goodbye Yellow Brick Road coverı Walk Through Fire'ın gücüne güç katan bazı satır başlarıydı. 2019'da çıkan Walk Through Fire'a ancak 2020'de rastlayabildiğim için en iyi albümler listeme, Faraway Look'u da en iyi şarkılar listeme koyamadım. Ama yine 2020'de rastladığım haberde yeni albümünün 2021'de çıkacağını öğrenerek pusuya yattım. Gün geldi ve ikinci Yola albümü Stand For Myself'e kavuştuk.


O kadar konuştuk, Yola müziğinden bahsetmedik. En başta iyi yapıldığında tadına doyulmayan country soul, daha sonra R&B soslu blues rock, yer yer alt. country ve özellikle kökleri 1950'lere dayanan, temelde country ve pop öğelerinin yaylı aranjmanlarla, geri vokallerle desteklendiği "countrypolitan" adı verilmiş bir türe de dahil ediliyor Yola... Yine de çok kafa karıştırmaya gerek yok. Country ve soul gibi Amerika'nın iki farklı kültürüne ait diye yanlış düşünülen, aslında birbiriyle uzun yıllardır iç içe yaşamış bu iki türü kendi başına bir tür olarak görmeyenlere inat, müzik tarihinde inanılmaz örnekleri mevcut. Yola bu türün yeni nesline ait en güçlü temsilcilerinden biri olduğunu iki albümüyle kanıtlamış oldu. Yola'dan çok önce Amerikalı Valerie June'un özellikle Pushin' Against A Stone (2013) ve The Order Of Time (2017) albümleri beni country soul anlamında uçurmuştu. Uzun süre o kalitede işler gelmeyince önce June'un The Moon and Stars: Prescriptions For Dreamers adlı son albüm haberi heyecanlandırdı. Fakat albüm o kadar vasat geldi ki, ikinci kez dinlemek için bile istek duymadım. Neyse ki ilk albüm üzerine başka katlar da çıkabilmiş ikinci Yola albümü Stand For Myself, yarattığı heyecanı boş çıkarmayıp üstüne mest etti.

Bu kez farklı bir şey yapıp albümün kapanışıyla başlamak istiyorum. Zira orada albüme adını veren Stand For Myself var. Bence Yola'nın kariyerinde şu ana kadarki en iyi şarkı. Ritmi, tansiyonu, tutkusu ve Yola'nın harikulade sesine ibadet eden tasarımıyla muhteşem bir soul rock şarkısı. Zaten bu albümün en şık özelliklerinden biri de, Yola'nın soul kıvraklığını, duyarlılığını, çığlıklarını daha bir net duyuyor olmamız diye düşünüyorum. Müziğinin soul kanadına bir gıdım daha ağırlık vermiş gibi sanki. Benim onu ilk etapta sevdiğim hali olan country soul saflarında ise Diamond Studded Shoes, Whatever You Want ve Be My Friend gibi üç mücevher bulunuyor. Albümün en iyilerinden Starlight ise country'den sıyrılmış mükemmel bir soul beste. Yine bu sıyrılmayı yaşayan açılıştaki Barely Alive, albüme tadımlık sağlam bir funk dokunuşu katan Break The Bough, hüzün dozunu ve dengesini sağlayan soul blues baladları Great Divide ve Like A Photograph falan derken albüm uçuyor. Yola etiyle kemiğiyle, saçının teliyle bile gerçekten "müzik" yapan harika bir kadın. Üstelik onu Avustralyalı yönetmen Baz Luhrmann'ın henüz adı konmamış Elvis Presley filminde 50'ler ve 60'lara iz bırakmış, "Godmother of rock and roll" lakaplı Amerikalı şarkıcı Sister Rosetta Tharpe rolünde izleyecekmişiz ki, şahsen bu beni Baz Luhrmann ye da Elvis'ten daha çok heyecanlandırdı. Muhtemelen kısa bir roldür. Ama Yola'nın müzikal yolculuğu hiç de öyle olmayacak bu kesin.

1. Barely Alive
2. Dancing Away in Tears
3. Diamond Studded Shoes
4. Be My Friend
5. Great Divide
6. Starlight
7. If I Had to Do It All Again
8. Now You're Here
9. Whatever You Want
10. Break the Bough
11. Like a Photograph
12. Stand For Myself

26 Ocak 2021 Salı

Simply Red - Stars

 
80'lerin ortalarında radyolara öyle bir şarkı düştü ki, heavy metal ve hard rock'tan nevri dönmüş, pop konusunda ise belli isimler dışında kendini kapatmış zihinlere adeta ilaç gibi geldi. Holding Back The Years adlı bu şarkının kırdığı kalplerin haddi hesabı yoktu. Kalbi zaten kırık olanlara bile acımıyor, sanki düşene bir de o vuruyordu. O dönemlerde hiç tarzım olmamasına rağmen hüznüyle beni de büyülemiş, müzikal önyargılarımı gözden geçirmemi sağlamış, pop müziğin soul kanadında yer alan beyaz icralara olan inancımı arttırmıştı. Zira biz soul müziği siyahlardan öğrendik. Her ne kadar "Blue-Eyed Soul" şeklinde etiketlendirilmesine anlam veremediğim bir tür olsa da, bu pop soul kulvarının en leziz örneklerinden biri olan Simply Red'in doğuşuyla sanki yeni bir hüzün dalgası oluşmaya başladı. Bu doğuş, 1984 yılında Manchester'da gerçekleşti ve Holding Back The Years'ın da yer aldığı 1985 tarihli ilk albüm Picture Book ile büyümeye başladı. Yine de ben bu büyümenin albüm bazında bir büyüme olduğunu hiç hissedemedim. Men and Women (1987) ve A New Flame (1989) albümleri de dahil, ilk üç albümü ile pek aram olmadı. Her albümden birer şarkıyı cebime koyarak yola devam ettim. 1991 senesine dair en güzel şeylerden biri olan Stars adlı dördüncü albüme kadar.

Simply Red, her ne kadar albümlerini beğenmesem de takip ettiğim bir grup oldu. Stars'ı da dinlememek olmazdı tabii. O yıllarda bir kaset almadan önce radyolara, özellikle de Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı'nın canlı radyo programı Stüdyo FM gibi kaliteli kanallara kulak kabartırdım. Bir gün yine akşam saat 6'da Stars piyasaya çıkmadan hemen önce Stüdyo FM'e konuk olunca ortamı hazırlayıp dinlemeye koyuldum. Açılış şarkısı Something Got Me Started zaten albümden önce almış yürümüştü. "Catchy" yapısıyla dans pistlerinin tozunu, aynı zamanda kulakların pasını alan taş gibi bir pop şarkısıydı. Muhtemelen bu albümden cebime koyacağım şarkı da o olur diye düşünüyordum. Gel gelelim diğer şarkılar birer birer sahne almaya başlayınca bu kez olayın başka taraflara gideceğini anlamıştım. Albüme adını veren Stars ile sophisti-pop kollarına atıldığım, Thrill Me ile o popun karizmatik yönüne tanık olduğum, Your Mirror ile o karizmaya katık edilmiş harika hüzne teslim olduğum için çok mutluydum. Your Mirror ne ise, aynı güçlü hüzün sarmalına sahip How Could I Fall da benim için oydu. Tabii tüm bu duygu birikimleri bir anda oluşmadı. Stars'a her girişte şarkıların üzerine sürekli yeni hissiyatlar eklendi, heyecanlar katlandı.

Simply Red'i Simply Red yapan, tek tük ortaklıklar haricinde tüm şarkıları yazan, çok güçlü bir pop, soul, funk vokal rengine sahip olan kişi 1960 doğumlu Mick Hucknall... Stars'da Something Got Me Started ve Thrill Me dışında tüm şarkılar yine ona ait. Hucknall bu iki şarkıyı grubun keyboard sorumlusu olan ve ayrıldığı 96 senesine kadar harika işler çıkaran Fritz McIntyre ile birlikte yazmış. Hucknall ayrıca bu albümde daha önce Soul II Soul, Sinéad O'Connor, Seal gibi isimlerle olan çalışmalarını duyup beğendiği Japon müzisyen Gota Yashiki ile programming yapması için anlaşmış. Ama bir gün albümün kaydedildiği Venedik'teki stüdyoda davul başında jam yaparken görünce hayran kalıp tam zamanlı davulcu olması için kafalamış. She's Got It Bad ve özellikle süper bir funk füzesi olan Freedom şarkılarında Gota'nın bu hayran kalınası davul hakimiyetini görmek mümkün. Model ile bir de sofraya reggae lezzeti koyan Simply Red, hem bir yanıyla ortaya karışık, hem de bütünlük içinde bir albüm yapıp onu ölümsüzleştiriyor. 90'ların başından beri her mevsimde, sayısız yerde dinlediğim Stars, Simply Red kariyerindeki en sevdiğim albüm olması yanında, benim için tüm zamanların en iyi pop albümlerinden de biridir. Plağı yangında kurtarılacakların başında gelir. Onun için her yer ve her zaman doğrudur. Dinlerken tepenize yıldızlarla dolu bir gökyüzü koyar.

1. Something Got Me Started
2. Stars
3. Thrill Me
4. Your Mirror
5. She's Got It Bad
6. For Your Babies
7. Model
8. How Could I Fall
9. Freedom
10. Wonderland

16 Temmuz 2020 Perşembe

Marc Cohn - Marc Cohn


Marc Cohn ismini bilmiyorum kaç kişi duymuştur. Duyduysa da 1991 tarihli ilk albümünün hit şarkısı Walking In Memphis ile duymuştur. (Şarkıyı yıllar sonra coverlayan Cher'e ait sananlar bile var bu arada.) 1959 Cleveland doğumlu Cohn, kendi adını taşıyan bu ilk albümüyle abur cubur gibi kaset tükettiğim bir dönemde, alacak daha iyi bir kaset bulamadığım bir gün, hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan, hatta daha önce bir yerlerde Walking In Memphis'i bile duymadan hayatıma girmişti. Beni bu kaseti almaya iten nedenleri hiç hatırlamıyorum. Belki Michael Bolton ve Rod Stewart'ın o blue-eyed soul hüznüne sardığım döneme denk gelmiştir. Tabii bu dönem, duygusal açıdan tutunamamışlığın o hüzne kapılarını ardına dek açmış olduğu da bir dönemdi. Zaten o boşluğu hissettirecek bir albüm kapağı da son noktayı koymuştur. Hatırlamadığım o satın alma günündeki ruh halimi şimdi böyle yorumlamaya çalışıyorum. Lise yıllarında önce gitar, ardından piyano çalmayı öğrenerek kendi şarkılarını yazmaya başlayan Cohn, Şubat 1991'de kendi adını taşıyan ilk albümüyle en başta ülkesinde çok önemli başarılar kazandı. 1992'de En İyi Yeni Sanatçı kategorisinde Grammy kazandı. Şimdilerde osuranların bile 1 numaraya yükseldiği Billboard 200 listesinde Walking In Memphis ile o zamanlar 38 numaraya kadar yükseldi. Billboard'un, Grammy'nin saygınlığı olduğu güzel yıllardı.

İlk albüm Marc Cohn, Willie Dixon coverı 29 Ways dışında tamamı Cohn bestesi şarkılardan oluşmakta. Tıpkı albümü hangi duygularla, nerede, ne zaman aldığımı hatırlamadığım gibi, açılış şarkısı Walking In Memphis'i ilk duyduğumda ne hissettiğimi de hatırlamıyorum. Ama albüm onunla ve birazdan sayacağım başka şarkılarla yıllar içinde o kadar demlendi, o kadar güzel yaşlandı ki, bende 2020'lere kadar taze kalabilmesi harika bir duygu. Walking In Memphis, piyanonun Cohn'un başta hüzün olmak üzere her duyguya hakim sesiyle mükemmel bütünleştiği, sonlara doğru gospel korosuyla tüyleri iyice dikenleştiren, sonra tekrar sakinleyip finalini yapan asla eskimeyecek bir şarkı. Albüme konuk olup Cohn'a omuz veren çok kaliteli isimler var. Mesela en başta müzik dünyasında sayısız isme hizmet vermiş, burada da çeşitli şarkılarda gitar, bas, organ, buzuki çalmış bir John Leventhal var. Perfect Love'da Amerikalı singer/songwriter insan James Taylor geri vokalde, Saving The Best For Last şarkısında The Beatles ile de çalışmış David Spinozza akustik gitar çalıyor. Üç şarkıda New Yorklu efsane perküsyonist Bashiri Johnson dokunuşları mevcut. Yine albümün en içten şarkılarından olan Dig Down Deep'te Arto Tunçboyacıyan hem perküsyonda, hem de final düzlüğündeki geri vokallerde şahane. Daha ilk albümden bu kadar elit müzisyenin konuk olması, şarkıların kalitesine baktığımızda hiç de boşuna değil.


Her ne kadar albüm vitrini Walking In Memphis gibi görünse de, başından beri ondan hiç ayrı bir yere koymadığım harika şarkılar var. Her dinlediğimde içimi sinematik hissiyatlarla acıtan Strangers In A Car, müzikal manada hüzün ve umudu bünyesinde buluşturan şarkılardan biri olmuş Silver Thunderbird, türlü perküsyon materyalleriyle bu hüzne otantik bir havanın katıldığı Dig Down Deep, Cohn'un konuşmakla şarkı söylemek arası vokaliyle, enfes akustik gitar melodisiyle, Bashiri Johnson'ın perküsyonlarıyla, James Taylor'ın doğru zamanda ortaya çıkıp iç ısıtan "under the moon and stars above" repliğiyle Perfect Love, Cohn'un adeta kendi piyanosuyla düet yaptığı Walk On Water, o piyanoya slide gitarın, buzukinin katıldığı kapanış gibi kapanış True Companion kesinlikle zamansız şarkılar. Marc Cohn soul odaklı pop rock şarkıcılığı, gitar ve piyano odaklı müzisyenliği kadar şarkı sözleriyle de edebi bir güce sahip. Ateistliğini ironilerle, tutkusunu nokta atışı tespitlerle, hayata dair gözlemciliğini umursamaz teslimiyetlerle betimleyen ve bunların hepsini kendi kontrolü altında tutan içten hüznüyle çok iyi bir yazar. Onun ikna edici sesi, her ne anlatıyorsa ne kadar haklı olduğunu düşündürürdü bana. Geçen yıllar, alınan yaşlar bile bunu değiştiremedi.

Marc Cohn'un ikinci albümü The Rainy Season 1993'te çıktı ve bu defa ne ile karşılaşacağımı bilerek o kaseti de hemen aldım. Leventhal ve Tunçboyacıyan onu yine yalnız bırakmamıştı. James "Hutch" Hutchinson,  Jim Keltner,  Larry Campbell, Benmont Tench gibi ancak o dönemin kaliteli albümlerinin bookletlerinde görebileceğiniz usta müzisyenler gelmişti. Bu defa vitrinde enfes bir Walk Through The World vardı. Rest For The Weary, bir zamanların en cool blues rock sanatçılarından Bonnie Raitt'in vokali ve slide gitarıyla eşlik ettiği The Rainy Season, hele de David Crosby ve Graham Nash'in geri vokalleriyle Crosby, Stills, Nash and Young armonisi kattıkları She's Becoming Gold, rhythm & blues lezzeti Baby King şarkıları da Marc Cohn deyince aklıma gelenlerden oldu. Ama ilk albümün efsanesinin gölgesinde kalmış ikinci albümden sonra nedense onu takip etmeyi bıraktım. Belki de Marc Cohn'a doydum ve bilinçaltım bir şekilde ondan gelebilecek olası vasat albümleri kabul etmeye yanaşmıyordu. Öyle ki daha sonra dört albüm daha çıkarmış ve ben hiçbirini henüz dinlemedim. Bu vesileyle onlara da uğrarım. Benim Marc Cohn'a olan sevgim sadece ilk iki albümle değil, onların beni bir dinleyici olarak yükseltip bıraktığı zirveyle tanımlanıyor. Onları dinlerken zaten yeni Cohn albümleri dinler gibi hissediyorum. Bu da bana yetiyor.

1. Walking in Memphis
2. Ghost Train
3. Silver Thunderbird
4. Dig Down Deep
5. Walk on Water
6. Miles Away
7. Saving the Best for Last
8. Strangers in a Car
9. 29 Ways
10. Perfect Love
11. True Companion

16 Mart 2020 Pazartesi

The Soul Motivators - Do The Damn Thing


Jungle Fire'ın funk ateşi daha yeni yanmışken üstüne Toronto'dan The Soul Motivators ahalisiyle tanışmam olayı yangına dönüştürdü. Yine kalabalık bir ekip, yine güçlü bir kadın vokal, yine nefeslilerin mekanın sahibi olarak diğer enstrümanları en güzel şekilde ağırladığı taş gibi bir funk albümü. Evveliyatlarında 2015 yılına ait ilk albümleri Free To Believe bulunuyor. O da gayet güzel bir albüm. Ama Do The Damn Thing onu geride bırakmış tam bir funk/soul bombası. Onlar da enstrüman bolluğunu çok kontrollü ve tutkulu biçimde yöneten, en mühimi de iyi yazılmış şarkıları kendi emprovize alanlarında fazla dağıtmadan ana akım funk müziğe yatırım yapıyor olmaları. Tabii funk türünün ana akımından dandik örnekler de çıkıyor. Ama The Soul Motivators kendilerini funk kadar soul ile de motive etmiş, hatta sıklıkla funk rock veya soul rock diye tanımlayabileceğimiz alt kulvarlara da girip çıkıyor. Böyle albümlerde arka arkaya sıkı şarkılar duyunca bir sonraki şarkı için endişe etmeyi ortadan kaldıran bir güven duygusu hakim hale gelmeye başlıyor.

Do The Damn Thing ve Drag and Drop adında iki süper funk şarkısı ile ortama fırtına gibi dalan grup, 9 şarkılık albümün ilerleyen dakikalarında aynı ayarda All The Way To The Bank ve Mindblastin' şarkılarıyla da çıtasını hep yukarıda tutuyor. Bu 4 şarkının yarattığı sinematik duygu yine blaxploitation filmlerin veya 70'ler polisiye aksiyonlarının nabzını tutarcasına akıcı, coşkulu, tempolu dakikalar yaratıyor. Artık müziği dinlemekten çıkıp onu yemek istiyorsunuz. Tabii olay 4 şarkıdan ibaret değil. Say What You Mean ve Miss Those Days şarkılarında Shahi Teruko'nun hareketli şarkılara sonuna kadar hakim enfes soul sesinin biraz daha pamuğa dönüştüğünü görüyor, onu bu yönüyle de takdir ediyoruz. Bu arada ilk albüm Free To Believe'de şarkıları söyleyen Lydia Persaud, bu albümde yerini Shahi Teruko'ya bırakmış. İkisi arasında karşılaştırma yapılması haksızlık olur. Ama Do The Damn Thing şarkıları Free To Believe'den biraz daha fazla beni yakaladığı için, üstelik bu şarkıların vokaliste daha fazla kendini ifade etme şansı tanıdığını düşündüğüm için Teruko'yu tercih ediyorum sanırım.

Teruko sadece güçlü sesiyle değil, politik ve toplumsal açıdan duyarlı tavrıyla da gruba pozitif katkılar sağlamış. Sözlerini yazdığı Modern Superwoman'da kadının emekçi, fedakar ve hayata gerçekçi bakışı üzerinden etkili bir savunması var. Kadınlar için bir marş niteliğinde olduğunu söylemiş. Tek bir boşu bile olmayan albümün soul güzelliklerinden biri olarak Modern Superwoman da takımdaki yeri sağlam şarkılardan. Sona bıraktığım iki şarkı daha var ki, her ikisi de enstrümantal olan Savalas ve kapanışta yer alan Black Rhino gerçekten muhteşem birer funk cevheri. Özellikle 60 ve 70'lerin ikon aktörlerinden Telly Savalas filmlerini akıllara getirmemesi olanaksız Savalas ve ilk 30 saniyesi ağır bir soul şarkı geliyor dedirten fakat bongo, gitar, bas, davul, nefesliler derken akıl uçuran bir groove olan Black Rhino, The Soul Motivators'ın müzikal zirvesi olarak gördüğüm albümün "daha ne kadar yükselebilirler ki" sorusunun cevabı olmuş sanki. İçinde bulunduğumuz zor günlerde insanlar ölüyor, şehirler karantinaya alınıyor, evlere hapsoluyoruz, paranoyaklaşıyoruz. Ne olacağımız, bunun nasıl biteceği belli değil. Sığınacak limanlarımızdan biri de müzik. Peşpeşe yeni Jungle Fire, The Soul Motivators ve Brownout albümleri, bu müziğe gönül veren insanlara hayatta olmanın, hayatta kalmanın önemini hatırlatan nitelikteler. Her şeye rağmen funk seven biri için "Corona Günlerinde Funk" gerçekten iyi geliyor.

1. Do the Damn Thing
2. Drag and Drop
3. Say What You Mean
4. Savalas
5. Miss Those Days
6. All the Way to the Bank
7. Modern Superwoman
8. Mindblastin'
9. Black Rhino

19 Haziran 2019 Çarşamba

Madeline Leman and The Desert Swells - Nobody's Fool


50'lerin doo-wop sevimliliği, 60'ların psychedelia ve soul ruhu, 70'lerin pop ve folk hissiyatları ve herhangi bir döneme mal edilmeyecek country hüznü ile yoğrulmuş bir albüm Nobody's Fool. Sahibi ise Madeline Leman and The Desert Swells adlı çok şık bir oluşum. Bu türleri kimi zaman tek başına, kimi zaman birbirlerinden rol çalmalarına izin vererek biraraya getiren, şarkı formunda lezzet tarifleri yaratan grup, ilk albüm Nobody's Fool içinde dolu dolu nostaljik anlar tasarlıyor. Aslında bunlar yıllar önce tasarlanmış, kuralları, duyguları belirlenmiş, ama zamansızlıkları nedeniyle her döneme kendini kabul ettirmiş, farklı suretlere bürünmüş şarkılar. Genç şarkıcı ve grupların bu kurallara sahip çıkarak kendi dokunuşlarıyla yorumlamaları çok önemli. Şık kelimesi boşuna değil. Belki yeni bir şey keşfetmiyorlar. Ama gardroplarında buldukları eskileri elden geçirerek kendi kıyafetlerini dikmeyi başarıyorlar. Diktikten sonra da peluş, abiye, paçalara doğru genişleyen jean, straplez, kovboy şapkası artık ne varsa kendi üzerlerine çok güzel uyduruyorlar.

Farklı dönemlerden sesler veren şarkılar, dinleyeni farklı modlara sokmakta çok başarılı. Açılışta yer alan Woman, Snowman, ve Second Line Baby Blues özellikle 60'lar pop/soul lezzeti taşırken, Tennessee Diamond, On The Road ve bana göre albümün en iyilerinden biri olan Shipping News ılık folk rock ve country nağmeleriyle o lezzete ortak oluyorlar. 80'li yıllardaki bir gençlik filminin mezuniyet balosu sahnesinde yapılan romantik bir dansın fonunda çaldığını hayal ettiğim Mr. Lonely veya puslu bir caz barda kafa güzelken insanı günbatımına taşıyan Baby Blue da albümün başka renklerini taşıyan parçalar. Yer yer feminist, kadının toplumdaki gücüne dair haklı yorumlar içeren şarkı sözleri Madeline Leman'ı muadillerinden bir parça sıyırıyor. Özellikle 70'li yılların kadınlarından etkilenen bu vizyon, Leman ve arkadaşlarının "femmericana" bir grup olarak adlandırılmalarına sebebiyet vermiş. Esasen Melbourne/Avustralyalı olan Madeline Leman and The Desert Swells, şimdilik pek geniş kitlelere ulaşmasa da, feminist hareketin taze isimlerinden birisi konumunda.

2018 yılında adeta bir feminist manifesto olarak çıkardıkları Diva With The Fever Of Change şarkısı, her ne kadar 70'ler klasik rock altyapısına spoken word tarzında bir vokal ile bu manifestonun hakkını verse de, bir yıl sonra çıkan bu albümün spoken word vokal ile söylenmemiş olmasından memnunum. Zira bir süre sonra altta akan müziğin üzerine konuş babam konuş hiç çekilmiyor. Güçlü lirikleri bir yana, genel anlamda şirin ve pop, soul, folk, country demeden her yola bu şirinliği adapte edebilen Madeline Leman'ın sesi, durmadan konuşmaktansa şarkı söylemeye daha uygun. Üstelik altı kadından oluşan geri vokal gücünü de bazı şarkılarda arkasına alarak kadın hareketinin enerjisini yansıtmakta çok başarılı. "60 ve 70'ler nostaljisiyle 4. dalga feminizm ateşini buluşturan" denmiş Nobody's Fool albümü için. Dijital evrenin genişlemesine, yaygınlaşmasına, biraz da yozlaşmasına paralel olarak kendini konumlandırmaya çalışan bu 4. dalga, henüz tam ne tavır alacağına karar vermiş gibi görünmediği gibi, son derece haklı olmak ile Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor filmindeki Hürrem Hoca alınganlığı arasında gidip geliyor gibi sanki. Bu başka bir yazının konusu. Bizim konumuz olan Nobody's Fool, müzikal gücü ön planda olan, üstelik bunu nostalji ile sağlayan bir albüm.

1. Woman
2. Nobody's Fool
3. Shipping News
4. Mr. Lonely
5. Tennessee Diamond
6. Snowman
7. On the Road
8. Baby Blue
9. Stick in the Mud
10. Second Line Baby Blues
11. Lay Me Down

16 Ocak 2019 Çarşamba

Bad Times At The El Royale (OST)


2011 yılında çektiği The Cabin In The Woods ile korku/gerilim klişelerini tokatlamayı arzu eden, bunda büyük ölçüde başarılı olan Drew Goddard, Bad Times At The El Royale vesilesiyle bu defa suç/gerilim dünyası klişelerini gözden geçirmeye çalışarak bunda da büyük ölçüde başarılı olan bir yönetmen. Birbirinden tekinsiz karakterler arasında bir gecede husumet yaratarak ya da bazılarının geçmişten gelen hesaplaşmalarını El Royale oteline taşıyarak, şık bir kurguyla keyifli anlar içeren bir filme daha damga vurdu kendisi. Bu karakterlerden en naif olanı ise, çeşitli mekanlara şarkı söylemeye giderken yolu bu otele düşen soul şarkıcısı Darlene Sweet (Cynthia Erivo) olsa gerek. Filmin soundtrack sorumlusu her kimse, gerek hikayenin 60'larda geçmesini, gerekse hikayede en dengeli kişi olan Darlene'in bir soul şarkıcısı oluşunu baz alarak 60'ların leziz mi leziz soul şarkılarından bir demet hazırlamış. Gayet güzel bir yaklaşım. Bu tip suç filmlerinde genelde Tarantino veya Guy Ritchie soundtracklerine benzer derlemeler yapılırdı. (Öyle bir derleme çıkmayalı da ne kadar uzun zaman oldu.)

Gönlüm bu tip bir karışımdan yana olsa da 11 şarkılık Bad Times At The El Royale albümü de yine çok sevdiğim, yormadan bir çırpıda biten, hatta bazen biter bitmez hiç stop tuşuna basmadan ikinci turu bile yaptığım örneklerden biri. Başta 26 Miles (açılıştaki para saklama sahnesi), Twenty Five Miles (Darlene'in otele gelişi), Can't Take My Eyes Off You (Peder Flynn ve Darlene'in münakaşası sırasında müzik kutusunda çalan) gibi soul harikaları olmak üzere filmin retro dokusunu güçlendirecek şarkılarla bezeli albüm, elini korkak alıştırıp 11 şarkıda kalmış nedense. Filmde bir şekilde duyduğumuz fakat albüme konmamış önemli eksiklikler de var ne yazık ki. Mesela Darlene'in odasında pratik yaptığı The Isley Brothers parçası This Old Heart Of Mine (Is Weak For You) ve Otis Redding klasiği Try A Little Tenderness, yine Darlene'in odasında, bu kez döşemeler sökülürken çekiç seslerini kapatsın diye el çırpmalarıyla karışık söylediği The Supremes şarkısı You Can't Hurry Love keşke Cynthia Erivo'nun seslendirdiği bu halleriyle, olmadı orijinal halleriyle albümde yer bulsaymış.

Hadi onlar neyse de, end credits'te duyulan Sam & Dave güzelliği Hold On, I'm Comin'i neden albümün kapanışında yer alan Baby, I Love You denen uyuz şarkının yerine koymazlar ki? Bir başka önemli eksiklik de, Billy Lee rolündeki Chris Hemsworth'ün rezalet dansı eşliğinde çalan Deep Purple şarkısı Hush. Albüme neden konmadığı sorusunun olası cevaplarından ilk akla geleni, 60'lar soul konseptinin bozulmaması olabilir. Tüm bu şarkılar filmde yer alıp da albüme konmuyorsa mesele telif midir, yoksa filme konup albüme konmama gibi bir telif durumu mu vardır bilemiyoruz. Zira bu gözler 25-30 şarkılık bu tarzda soundtrackler gördü, kulaklar da keyifle dinledi. Albümün bir de Michael Giacchino imzalı score ayağı var ama aslen filmin müzik ihtiyacı bu şarkılarla gayet sağlam şekilde giderilmiş. Laf açılmışken, score meselesinde de müzisyenlerin biraz daha yenilikçi işler çıkarması dileğimi de yazıya ekleyip Bad Times At The El Royale albümüne bir tur daha yapmak üzere ayrılayım.

1. The Four Preps - 26 Miles (Santa Catalina)
2. Edwin Starr - Twenty Five Miles
3. The American Breed - Bend Me, Shape Me
4. Alana De Fonseca - He's a Rebel
5. Four Tops - I Got a Feeling
6. Frankie Valli - Can't Take My Eyes Off You
7. Four Tops - Bernadette
8. The Crystals - He's Sure the Boy I Love
9. The Box Tops - The Letter
10. The Mamas & The Papas - Twelve Thirty (Young Girls Are Coming to the Canyon)
11. Tommy Roe - Baby, I Love You

13 Aralık 2018 Perşembe

Tracy Chapman - Tracy Chapman


30 Mart 1964, Cleveland doğumlu Tracy Chapman, müzikal doğumuna denk gelen 80-90 kuşağının gönlünü çalmış şahane bir folk pop, folk rock, blues rock, pop rock bestecisi ve icracısı. Buna benzer klişe girişler herhangi bir müzisyeni tanımlamak için yeterlidir. Arkanızı dönüp gidebilirsiniz. Ama Chapman onlardan değil. Söz konusu kuşağa, o kuşağın sevinçlerine, hüzünlerine, politik ve sosyal öfkelerine tercüman olmuş bir kadın. Yine aynı kuşağın fertleri arasında yolu Chapman ile kesişmiş herkesin bir tanışma anısı veya onu konumlandırdığı nostaljik alanlar mevcuttur. Benimkinin pek özel bir yanı yok. TV'de nadiren, radyoda ise sık sık çalan Fast Car şarkısı haricinde hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan, sırf o şarkının hatırı ve diğer şarkıların da onun gibi çıkması umuduyla alınan bir kaset. Her dinleyişte biraz daha büyüyen, çiçek gibi açılan, üzerine yaşanmışlıklar bindikçe yerini daha da sağlamlaştıran, efkarlanmanın keyfini yaşatan bir kaset. En önemlisi de her şarkının Fast Car gibi olmayıp kendi küçük evrenlerini kurabilecekleri gerçeğini kabullendiren olağanüstü bir kaset.

Cinsiyetsiz bir sese, edebi yollarla anlatacak pek çok hikayeye, politik duyarlılığa, siyah blues köklerden beslenen, protest yönünü hep diri tutan çağdaş bir folk anlayışına sahip olması onu çok özel kılıyordu. Bu yenilikçi anlayış, mıymıntı folk şarkılarından medet uman, çoğu zaman da umduğunu bulamayan dinleyiciler için bulunmaz bir nimetti. Folk müziğin köklerine inmiş fakat orada çakılıp kalmamış, akılda kalıcı, zamansız, ana akım folk standartlarını modernize etmiş şarkılardı bunlar. Bunu sadece Fast Car'dan anlamak bile mümkündü. Ama onun hemen öncesinde açılışı yapan Talkin' Bout A Revolution, Chapman şarkılarının müzikal anlamda ne derece katmanlı olduğunu, lirik olarak da ne kadar cesur ve isyankar olduğunu gösterir nitelikteydi. Başlarda en geri planda kaldığını düşündüğüm Across The Lines, Why? ve For My Lover bile zaman içinde o kadar mücadele verdi, o kadar olgunlaştı ki, bu harikulade debut için kendi mütevazi evrenini yarattığını söylemek en doğru tanımlardan biri olmalı.


Chapman bu albümde körü körüne sadece folk müziğe yaslanmadı. Folk müziğe yaslandığı şarkılarda bile yenilikçi, ısrarcı, tutkulu olması bir yana, Baby Can I Hold You ile yürek yakan bir pop rock, She's Got Her Ticket ile olağanüstü güzel bir reggae, Mountains O' Things ile etnik tatlar taşıyan kıpır kıpır bir akustik pop yazdı. Hatta bütün enstrümanları susturup sadece ama sadece sesiyle Behind The Wall'u söyleyerek tüyler ürperten saf bir çıplaklık hissi yarattı. Hemen her şarkının bir yerlerine sinmiş olan country ruhu, eşine az rastlanır ses renginden dolayı yine her şarkıya sinmiş soul karizması altında toplanan tüm bu unsurlar bir bütünün birbirine muhtaç parçalarıydılar. İnceden pop caz esintisi taşıyan If Not Now ve koyu, karamsar, bitkin bir akustik güzellik olan For You'nun yaptığı kapanış da gerçekleşince, ortaya ölümsüzlüğünü ilan eden bir albüm çıkmış oldu. Tabii bu ölümsüzlüğü o zamanlar tam idrak edemiyorsunuz. İçinde sadece birkaç şarkının iyi olduğu, geri kalanları kazanmak için çaba göstermenin üşendirici göründüğü bir albüm sanıyorsunuz. Ama sonra müziğin derinlerine inip, sözlerin gücüne vakıf olmaya başlıyorsunuz. İşler değişiyor.

Gizli ve açık ırkçılık, politik zulüm, cinsiyetçilik, polis şiddeti, gelir adaletsizliği, kısıtlanan özgürlük, ve bu kara bulutların arasından sızan ışık hüzmeleri misali aşk, bu şarkıların öfkeli, arzulu, naif, şiirsel kimliklerini liriksel anlamda pekiştiriyor. Toplamda 8 stüdyo albümüne sahip bir folk sanatçısı olması, en iyisi de fazla örneğine (hele de kaliteli örneğine) rastlamadığımız siyah bir folk sanatçısı olması onu çok özel kılıyor. Mesele siyahlıktan ziyade, soul ve folk buluşmasından ortaya çıkan büyüde gizli. Sonraki 7 albümünde de bu büyü devam etti. Ama hiçbiri ilk olanın yerini tutamadı. 1987'de Tufts Üniversitesinde öğrenci olan, bir protesto etkinliği düzenlerken aradığı şarkıcıyı bir tavsiye üzerine "Cappucino" adlı bir kafede bulan oyuncu, yapımcı, senarist, yönetmen Brian Koppelman'in görür görmez, duyar duymaz çarpıldığı Tracy Chapman ismindeki bu genç kız, ünlü yapımcı David Kershenbaum'un da katkılarıyla Elektra Records ile anlaşmasa belki de bu harikulade şarkıları hiç duyamayacak, Tracy Chapman'ı hiç tanımayacaktık. Ama iyi şarkılar yazanların, üstüne onları iyi yorumlayanların önünde kimse duramıyor. Doğru yer, doğru zaman, doğru şarkılar olsun yeter...

1. Talkin' Bout a Revolution
2. Fast Car
3. Across the Lines
4. Behind the Wall
5. Baby Can I Hold You
6. Mountains O' Things
7. She's Got Her Ticket
8. Why?
9. For My Lover
10. If Not Now…
11. For You

28 Kasım 2018 Çarşamba

Karise Eden - Born To Fight


2014'teki Things I've Done adlı ikinci albümün ardından dört sene gibi uzun bir süre sonra Born To Fight ile geri dönen Avustralyalı Karise Eden, yine en büyük gücünü şahane sesinden alan bir albüm yapmış. Ama ne var ki, Things I've Done sonrası için "soul ve R&B'nin blues ve rock ile kucaklaşmasını kutsayan şarkılarla dinleme" arzumu bir nebze köreltmiş bir albüm bu. The Voice 2012 Avustralya şampiyonu Eden, yine soul, R&B, blues yoğunluklu şarkılar söylüyor. Ancak 10 şarkılık albümün neredeyse yarısı fazlasıyla fabrikasyon ve standart bestelerden oluşuyor. Bunları Eden yerine ortalama bir şarkıcı seslendirse yüzüne bile bakılmaz. Yine zamanında Things I've Done için sarf ettiğim "şarkı dinliyor gibi değil, vokal dinliyor gibi" şarkılar albümün çoğunluğunu parsellemiş. Bu da çok can sıkıcı. Böyle bir sese bu şarkıların reva görülmesi insanın zoruna gidiyor. Önceki albümde en vasat Eden şarkısı bile onun bu geniş vokal yelpazesi sayesinde bir şekilde kendini dinletiyor, tutkusunu hissettiriyordu. Ama mesela Powerless gibi bir şarkı bunu bile yapamıyor bana göre. Sanki fazla hesaplı, fazla karışılmış, etrafı başka unsurlarla fazla çevrelenmiş gibi derinlikten uzak.

Stop Fucking With My Head ile gayet iyi bir başlangıç yapan albüm, albüme adını veren Born To Fight, kıvrak yapısıyla Baby Goodbye, iş görür bir soul rock olan Ain't Thinkin About You şarkılarıyla sivriliyor. Fakat Karise Eden'ın bir soul divası adayı olmasını tescilleyen asıl maharetleri Gimme Your Love ve Hopeless gibi damardan giren soul baladlarında görülüyor. Öylesine güçlü bir sesten bahsediyoruz ki, içine girdiği şarkıyı çok acayip yerlere götürebilecek, götürdüğü yerde acımadan yürekleri dağlayacak, sonra da şöyle hafifçe kafasını yana çevirip gözlerde bir damla yaşla orada bırakıp gözden kaybolacak kadar "ruh" ile dolu. Hüzün ona bir başka yakışıyor. Albümün en iyilerinden biri sayabileceğim Maybe You Can Love Me Anyway'deki sakin ve yıkık ruh halinin tüm kontrolünü elinde tutan o gücün kaynağı Aretha Franklin'den, Dinah Washington'dan, Etta James'ten, 50'lerden, 60'lardan geliyor. İşte insanın zoruna giden, bu nadir sesin gelecek nesillere kalıcı albümler, şarkılar bırakmaktansa, kendi albüm sınırlarında günü kurtarması, 2000'lerin uyduruk pop ikonları ile aynı, hatta daha yeni olduğu için onlardan aşağı muamele görmesi. Kısacası ses ne kadar iyi olursa olsun, onu ölümsüz kılan şarkılara ihtiyacı olacaktır. Karise Eden henüz o şarkıları yapmadı.

1. Stop Fucking With My Head
2. Temporary Lovers
3. Born to Fight
4. Gimme Your Love
5. Ain't Thinkin About You
6. Baby Goodbye
7. Powerless
8. Hopeless
9. Maybe You Can Love Me Anyway
10. Ted

4 Ekim 2018 Perşembe

The Detroit Cobras - Life, Love, and Leaving


Detroitli The Detroit Cobras, 1994 yılında kurulmuş, oturmuş, albüm yapmaya, konserlere çıkmaya hazır hâle gelmiş bir dörtlü iken grupta eksik birşeyin olduğunu farketmişler. Bir solist! O yıldan beri grubun solistliğini yapan Rachel Nagy'nin anlattığına göre grup kendisini sarhoş edip şarkı söyletmiş. Tam aradıkları sesin Rachel'a ait olduğunu görünce de, kendisini sahneye çıkarıncaya kadar herşeyi bir şaka olduğunu sanan bu yeni dişi rockstara ölümüne sahip çıkmışlar. O gün bugündür, ya da 2007 tarihli en son albümleri Tied & True'ya kadar birlikteler. Albüm yapmayalı üç yıl olmuş. Belki sessiz sedasız biryerlerden çıkıverirler. Onlar çıkana dek, The Detroit Cobras arşivinde yaptığım kısa yolculuk, genelde kısa süreli şarkılar çalıp söylemelerinin de etkisiyle çok zevkli geçti. Sanırım toplamda 5 albümleri var. Üçünü dinledim ve en iyisinin 2001 yılına ait Life, Love, and Leaving olduğuna karar verdim. Bir çırpıda hepsini birden dinlerseniz yok aslında birbirlerinden farkı. Ancak gerek sound, gerek kaliteli şarkı üretimi yönünden Life, Love, and Leaving bana daha sağlam göründü.

Garage rock, soul, rock'n roll kokteylinin hayranları için farz, burun kıvırmadan tadını çıkaranlar için ise atlanmayacak bir albümden söz ediyoruz. Nostaljik tarzlarını, sınırları belirlenmiş bir rock'n roll sertliğiyle, ama özellikle karizmatik, seksi ve gereksiz rock çıkışlarından kaçınan Rachel Nagy'nin soul'a yatkın vokal hakimiyetiyle bütünleştirerek gruba kişilik sağlamışlar. Bu kişiliği de her albümlerine akıtmışlar. En uzunu 2:46'lık 60'lar mezuniyet gecesi romantizmi taşıyan Let's Forget About The Past olan albüm 14 parçadan oluşuyor. Hey Sailor, He Did It, Shout Bama Lama, Bye Bye Baby, Boss Lady, Right Around The Corner say say bitmeyen bir enerji ve nostalji fırtınası. Bekârlara kendi kır düğünlerinde sahne almasını hayal ettirecek kadar canlı müzik coşkusu taşıyorlar. Gerçi bizim kır düğünlerine rock'n roll gitmez. Eskilerden bir demet sunan, modernliğini de dipten hissettiren The Detroit Cobras müziğinin bende mezuniyet balosu, düğün gibi çağrışımlar yapmasının sebebi de Hollywood'un 80'lerdeki romantik komedi yüklemelerinden kaynaklı sanırım. Böyle yüklemelere ve bilinçaltımızı uyaran fon müziklerine kapımız her zaman açık. En kısa zamanda yeni albüm bekliyoruz kendilerinden. Her zamankinden olsun!

1. Hey Sailor
2. He Did It
3. Find Me a Home
4. Oh My Lover
5. Cry On
6. Stupidity
7. Bye Bye Baby
8. Boss Lady
9. Laughing at You
10. Can't Miss Nothing
11. Right Around the Corner
12. Won't You Dance With Me
13. Let's Forget About the Past
14. Shout Bama Lama

23 Şubat 2018 Cuma

Elise LeGrow - Playing Chess


Torontolu soul, blues, R&B vokalisti Elise LeGrow, ilk albümü Playing Chess ile günümüzü güzelleştiren isimler arasına girdi. Direk mevzuya girersek, albüm isminin satranç oynamayla pek ilgisi olmadığını söyleyerek başlayabiliriz. 1950'de Chicago'da kurulan Amerika'nın en saygın müzik şirketlerinden biri olan, rhythm and blues, soul, gospel, rock & roll, caz türlerinde birçok klasiği bünyesinde barındıran Chess Records kataloğundan seçilen 11 şarkının coverlandığı albüm, bu türlerin hepsine uyum sağlayabilen leziz sesiyle Elise LeGrow'u takdim ediyor. Albümün yapımcıları soul efsanesi Betty Wright, S-Curve Records'un kurucusu Steve Greenberg ve stüdyo sihirbazlarından Michael Mangini şeklinde not düşülmüş. Hiç tanımadığım bu üç kişinin adını burada yazma sebebimi tam olarak bilemesem de, işinin ehli oldukları, öyle boş beleş isimlere omuz vermeyecekleri su götürmez olduğu için Elise LeGrow'un arkasında yer almalarındaki önemi vurgulamak diye özetleyebilirim. Amerikan soul tarihine yön veren derya deniz bir arşive sahip Chess Records'tan LeGrow için derlenen şarkılar da öyle herkesin harcı olmayan türden. Üstelik çoğu şarkı, orijinalinden çok farklı yönlere gitmek suretiyle albümün seyir zevkini arttırıyor. Tadı o çıtırtılı plaklardan çıkan orijinal bestelerin günümüze ulaştığında alacağı türlü şekillerden alternatifler sunuluyor.

Örneğin Bo Diddley'in Who Do You Love'ı müthiş bir modern funk blues çehresine bürünmüş şekilde açılışa konmuş. Chuck Berry'nin Pulp Fiction'ın efsanevi dans sahnesinde çalan şarkısı olarak tanıyıp sevdiğimiz You Never Can Tell'i, sözleri olmasa tanınmaz halde naif bir folk blues esintisine dönüşmüş. Aretha Franklin'in coşturduğu Rescue Me de daha yavaş bir ritme kendini bırakmış, bu haliyle de gayet orijinal bir vaziyete bürünmüş. You Can't Judge A Book By The Cover ve You Can't Catch Me gibi iki Diddley / Berry şarkısı da mash-up edilmek suretiyle albümün ışıltılı anlarından biri haline getirilmiş. Zaten öncesinde sadece bu dört şarkının asıl hallerini bildiğimden yorumlamam kolay oldu. Diğerlerini ilk kez Elise LeGrow'dan duymuş olmaktan da mutlu oldum. Bunlar arasında Searching For My Love, Going Back Where I Belong, Over The Mountain Across The Sea ve Can't Shake It beni orijinalleri dinleme yönünde baştan çıkardı. Dinleyince bu şarkılara bakışımın olumlu yönde olacağına, belki onların da LeGrow sayesinde başka diyarlara götürülmüş olabileceğine dair inancım arttı.

Albüme müzikal yönden katkıda bulunanlar arasında Questlove adını kullanan multi enstrümantalist (en çok da davulcu), DJ, prodüktör, müzik yazarı, az biraz oyuncu, The Roots grubunun bateristi Ahmir Khalib Thompson da var. Kendisi aynı zamanda albümdeki Long and Lonely Nights'ın sahibi olan Lee Andrews'ün oğluymuş ve bu şarkıda davul çalmış. Hatta yanında grubu The Roots'tan gitarist "Captain" Kirk Douglas'ı da getirmiş. Daha çok Sharon Jones ile çalışan The Dap-Kings de bu güzel albümün konukları arasında. Fakat bu kadar insanın arasında başrol tabii ki her yola gelen sesi ve ilk albümü olduğunu asla hissettirmeyen olgunluğuyla Elise LeGrow'a ait. İnsanı zaman tüneline koyup 50'ler doo-wop sahnelerine, 60'lar kulüplerine, 70'ler soul matinelerine götüren, modern sounduyla günümüzde de bu müziğin cazip kılınabileceğini ispat eden LeGrow, o klişe duygu, güç, yaratıcılık üçlüsüne hakim olup, onların üzerine başka sıfatlar da ekleyebilen kaliteli yeni isimlerden biri. Şu sıralar onlardan fazla olmadığını düşünürsek pamuklara sarmamız gerekenlerden biri. Kendi şarkılarını yapar mı bilmem ama kariyeri boyunca Chess arşivine takılsa o bile yeter.

1. Who Do You Love ? (Bo Diddley)
2. Hold On (The Radiants)
3. You Never Can Tell (Chuck Berry)
4. Over The Mountain, Across The Sea (Johnnie and Joe)
5. Searching For My Baby (Bobby Moore & The Rhythm Aces)
6. Long and Lonely Nights (Lee Andrews & The Hearts)
7. Going Back Where I Belong (Sugar Pie DeSanto)
8. Rescue Me (Aretha Franklin)
9. You Can't Judge a Book by the Cover / You Can't Catch Me (Bo Diddley / Chuck Berry)
10. Can't Shake It (Etta James)
11. Sincerely (The McGuire Sisters)