* İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2021 Pazar

New Candys - Vyvyd

 
2008'de kurulmuş, 2012'den bu yana dört albüm yapmış İtalyan post-punk, shoegaze, psychedelic rock grubu New Candys ile dördüncü albümleri Vyvyd sayesinde tanışmış bulunuyorum. Nasıl geçtiğini anlamadığım bu son albüm bitiminde hemen öncekilere de bir bakayım, 2012'den bu yana neler kaçırmışım diye dinlediğim ilk üç albüm bana pek bir şey kaçırmamışım dedirtti. Yani New Candys'i tam yerinde ve kıvamında yakalamışım. Vyvyd açık ara en iyi New Candys albümü. Aynı zamanda 2021'in en iyi albümlerinden biri bence. Onu bu kadar iyi yapan, öncelikle yukarıda saydığım türlerin şahane bir karışımı olup, bu karışımı önceki üç albümde nadir gördüğüm üzere iyi şarkılar üzerinde uygulamaları. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Kime göre, neye göre iyi! Tabii ki bana göre ve bu da bana yeter. Melankolik ve sinematik gitar tonu, puslu ve ekolu vokalleri ile post-punk/gothic rock arası ince çizgide soğukkanlı biçimde ilerleyen, ilk üç albümden edinilen tecrübelerin en verimli biçimde harmanlandığı bu 10 yeni şarkı, bu tecrübe neticesinde çok güçlü bir "ağır abi" enerjisi taşıyor. Benzer durumlardan farklı olarak, keşke daha önce tanısaydım demediğim New Candys'in, bana harika bir debut gibi gelen Vyvyd albümü, gaza gelip gaza basmadan da enerjik, coşkulu, karizmatik olunabileceğinin kanıtı işlerden biri.

Dört kişilik grubun bu albümdeki bütün söz ve müzikleri, aynı zamanda vokal, gitar ve synth sorumlusu olan Fernando Nuti'ye ait. Yani New Candys demek, Nuti demek oluyor. İlk üç albümde de muhtemelen öyledir. Buradan da Nuti'nin biraz geç de olsa müzikal karakterini oturttuğunu söyleyebiliriz. (Kendisi bu cümleyi okusa bana güzelce söverdi eminim.) Aslında sound olarak köklü değişiklikler yok. Ama dünyanın en iyi soundunu da yakalasanız, onu "şarkı" halinde kendi ayakları üzerinde tutamayacaksanız bir anlam ifade etmez. Twin Mime, Vyvyan Rising, Begin Again, Factice gibi gizemli ve uzun süre bende bu gizemi koruyacak şarkılardaki atmosfer başarısı, aslında benim için iyi bir post-punk/shoegaze şarkının tarifidir. Başta hepsi birbirine benzer. Dinledikçe birer birer bağımsızlıklarını ilan etmeye başlarlar. Henüz bu ilanda bulunmamış ama eli kulağında olanlar da Helluva Zoo ve Jancy Buffington adlı bir hanımefendinin geri vokallerde yer aldığı Q&K şeklinde. Bas, davul ve gitar üçlüsünün kol kola gümbür gümbür olarak tanımlayacağımız etkileyici bir giriş yaptığını düşündüğüm, meğer bütün şarkının bu giriş disiplininden oluştuğunu anladığım (ve bunu çok orijinal bulduğum) Zyko ve henüz gözümde kendilerini olgunlaştıramamış ama yine de ümidimi kaybetmediğim üç şarkı, bu nefis albümün diğer kalemleri. Umarım Vyvyd, grup için yeni bir başlangıç olur, bundan sonra bu kalite çıtasında karşımıza çıkarlar.

1. Twin Mime
2. Zyko
3. Factice
4. Begin Again
5. Evil Evil
6. Vyvyan Rising
7. Helluva Zoo
8. The Clockmaker
9. Q&K (feat. Jancy Buffington)
10. Snake Eat Snake

23 Nisan 2021 Cuma

Whatitdo Archive Group - The Black Stone Affair


 "Record Kicks, uzun süredir kayıp olan İtalyan Sinematik Başyapıt "The Black Stone Affair"in Whatitdo Archive Group tarafından yapılmış film müziğini ilk kez plak, CD ve dijital formatta 9 Nisan 2021'de piyasaya sürdüğünü duyurmaktan mutluluk duyar."

Künyesinde funk, afrobeat, soul ve Milan/İtalya yazan bir albüm görünce kayıtsız kalamayışımın mükafatını bir kez daha aldım. Mükafat, çünkü hem şahane enstrümantal funk şarkılarından oluşan bir albüm kazanmış oldum, hem de çok iyi bir grup keşfettim. Aynı zamanda sıkı bir western buldum... diyecektim ki, filmle ilgili en önemli kaynaklarda bile hiçbir şey görünmediğini farkettim. Record Kicks firmasının albümle beraber yayınladığı basın bülteni sayesinde ortada çok acayip bir hikaye olduğu ortaya çıktı. Vizyoner olarak tarif edilen Stefano Paradisi tarafından yazılan ve yönetilen The Black Stone Affair, zamanına göre alışılmadık bir western noir filmiymiş. Gizemli bir "Kara Taş" peşindeki Lola, Blood Chief ve Beaumont adında biri kadın, üç ana karakteriyle aşk, kovalamaca, macera dolu, dünyanın çeşitli yerlerini gezen eksantrik bir yapıya sahip bu filmde çalışan kişiler, filmin çok iddialı olduğunu söylemişler. Hatta abartılmış olma ihtimali yüksek bir şekilde Sergio Leone ve Antonioni'den referanslar bile göstermişler. Ama bir yangında filmin trajik biçimde kaybedilmesi aynı zamanda Paradisi'nin kısa ömürlü film kariyerinin de sonu olmuş. Elde filme ait olmadığına dair şüphe uyandıran bir fragman mevcut ama film tamamen sizlere ömür.

The Black Stone Affair hiç gün yüzü görmemiş olsa da, prodüksiyon stüdyosu tarafından filmin yanında kaybolduğu düşünülen müziklerin ana makaraları yakın zamanda kurtarıldı. Daha sonra bu materyaller titizlikle restore edildi ve kalitesi yükseltildi. Üç kişiden oluşan Milanlı Whatitdo Archive Group'un film için yaptığı 11 parça genel olarak bir western filminden ziyade 70'ler blaxploitation ruhu hissettirse de, her biri filme ait farklı duygulara tercümanlık ediyor. Ennio Morricone, Isaac Hayes, Alain Goraguer, afrobeat, deep funk, caz funk, bossa nova, her şey bu arşivlik müzik ziyafetinin anahtar kelimeleri gibi. Kurnaz ve muhtemel bir "western famme fatale" olarak tasarlanan Lola, Kara Taş'ı elde etmenin tek yolunun Blood Chief ve Beaumont Jenkins'in savunmasızlığından yararlanmak için özenle hazırladığı erotik bir aşk üçgeni ile onları birbirine düşürmek olduğuna karar verir. Daha sonra olaylar gelişir, bu gelişmeler de ne güzel izlenirdi. Tanıtım yazısında hangi sahnede hangi parçanın çaldığını, sahnenin kurulumunu, nasıl bir ruh hali içerdiğini bile anlatmışlar. Hatta hiç izleyemeyeceğimiz bir filme dair spoilerlar yemeniz de mümkün. Şayet sürpriz biçimde film bir gün bir yerlerden çıkmazsa, sonsuza dek gizemini koruyacak bu sahneleri somutlaştırma becerisine hayran olmamak elde değil.


The Black Stone Affair - Main Theme ile açılan albüm, filmin de açılışını yapıyorsa o jeneriğe kim bilir nasıl bir büyü katmıştır. Son 1 dakikasında başka bir şarkıya dönüşen Main Theme, ilerleyen dakikalarda karşımıza çıkan The Black Stone Affair - Reprise ile bu 1 dakikayı 3 dakikalık komple bir şarkı halinde sunuyor. Eski bir piyano tipi olan klavsen benzeri harpsikord ile, saat gibi bir davulla, farklı tonlarla aralara girip çıkan kıvrak gitarla mükemmel bir funk olan Blood Chief, belki de filmin neresinde çaldığını en çok merak ettiğim şarkı. Tabii filmin antagonisti olan Blood Chief adına yazılmış bir tema olması onu daha da gizemli, çekici, karizmatik yapıyor. Ethiopian Airlines, süresi boyunca alta ray gibi döşenmiş bas riffi üzerinde kayıp giden, saksafonun orkestra şefliği ve enfes solosuyla taçlanan bir caz funk. Yine bas ve tuşlu desteğiyle altyapısı sağlama alınmış, soul müziğin paranoyak ve gergin yüzüne atıfta bulunan Il Furto Di Africo, 3 dakika boyunca o duyguyu kusursuza yakın biçimde peşimize takıyor. "Bayada, Bayada" diye düet yapan bir kadın ve bir erkek vokaliyle sevimli bir bossa nova olarak beliren Italian Love Triangle, az evvel sözünü ettiğimiz paranoyayı sinematik hassaslıklarla soslayarak biraz daha parlatan Last Train To Budapest, dinledikçe büyüyen albümün yıkılmaz tuğlaları gibi yükseldikçe yükseliyor.

Albümün bir diğer ayrıksı duran şarkısı da, sanki Lola'nın ağzından çıkmış gibi duran monolog eşliğinde şık bir melodram olan L'amour au Centre de la Terre... Albüm tanıtımında bu şarkının saygın film müziği bestecisi Fransız Alain Goraguer'e Whatitdo Archive Group tarafından gönderilen bir selam ve saygı olduğu söyleniyor. Tabii bir ara o bölgeye de girmek gerek. Farewell Lola, adından da anlaşılıp spoiler yememizi sağlayan Lola'nın hüzünlü cenaze törenini ete kemiğe büründüren dingin ama tutkulu bir pop caz lezzeti. Beaumont's Lament ise kısa süresine spagetti gitarı ve mızıkasıyla güçlü bir western kederi sığdırabilmiş, arkasında bir toz bulutu bırakan bir başka vedayı betimliyor. Albümün kapanışını yapan, aynı zamanda filmin end credits temasını oluşturan The Return Of Beaumont Jenkins, sonundaki "Jr." ekinden 2017'de hayata gözlerini yummuş kült İtalyan spaghetti western, easy listening, lounge, score müzisyeni Alessandro Alessandroni'nin oğlu olduğunu düşündüğümüz Alessandro Alessandroni Jr.'ın ilk 1 dakikası içinde yer alan ıslık melodisiyle eşlik ettiği diri bir funk şarkısı. Hani şu kapanışın hakkını verenlerden. Adeta Beaumont Jenkins'in protagonistliğinin kutsanış ilanı. Film kadar gizemli bir başka unsur da bu şahane şarkıların mimarı Whatitdo Archive Group ki, onlara dair başka bir işe hiçbir yerde rastlamamış olmayı nereye koyacağımı bilemiyorum. Belli ki yangında yok olan The Black Stone Affair filminin yangında kurtarılmış müzikleri, Whatitdo Archive Group'u da o yangından kurtarmış. Record Kicks de o yangının küllerini yeniden yakıp geçmiş.

1. The Black Stone Affair - Main Theme
2. Blood Chief
3. Ethiopian Airlines
4. Il Furto Di Africo
5. Italian Love Triangle
6. Last Train to Budapest
7. L'amour au Centre de la Terre
8. The Black Stone Affair - Reprise
9. Farewell Lola
10. Beaumont's Lament
11. The Return Of Beaumont Jenkins

4 Nisan 2014 Cuma

Tying Tiffany - Drop


1978 Padua / İtalya doğumlu Tying Tiffany, bu ilginç sahne adını Japon sanatçı Nobuyoshi Araki'nin bir fotoğraf kitabından almış, genç yaşına rağmen electroclash, electropop, synth pop alanlarında tecrübeli sayılabilecek bir şarkıcı. Ülkesindeki bir sanat enstitüsünde okumuş, dizayn, fotoğraf ve son durağı olan müzikle uğraşmış. Kariyerinin ilk yıllarında bir indie rock grubunda bas çalıp şarkı söylemek suretiyle Avrupa'yı turlamış. Bazı bağımsız filmlerde ve teatral performanslarda görülmüş. 2004 yılında çıkan ilk single ve 2005'te çıkan ilk albüm Undercover ile müzik kariyerine başlayan Tiffany, son albüm Drop'a gelene kadar tam dört albüm devirmiş bir insan. Hepsini de belli aralıklarla dinlemiş, bugüne dek en çok 2007 tarihli ikinci albüm Brain For Breakfast'i beğenmiş biri olarak aslında gizliden gizliye bir Tying Tiffany takipçisi olduğumun farkına vardım.

Tabii bu takipçilik, kendisine tutkuyla bağlı bir hayran olmamdan değil, yaptığı müziğin bende bıraktığı synth pop gizemine duyduğum ilgiden kaynaklanıyor. Bu gizeme sadece Tying Tiffany sahip değil elbet. Ama her albümünde istikrarlı biçimde müziğinin o gotik ve muğlak atmosferine girmek istediğim isimlerden biri olması bendeki kredisini hep saklı tutuyor. Bu bağlamda son albüm Drop bu istikrarı yine koruduğu gibi, bu kez daha da esrarengiz bir şekilde sanki en iyi Tying Tiffany albümü olmuş çıkmış. 10 şarkının hepsi ortak bir ruha sahip çıkar nitelikte. O ruh da, 80'lerin karanlık yüzüyle (new wave ile dirsek temasındaki) modern synth pop tınılarının dipten verdiği hüzün ve belirsizlik ortamında gezinen bir hayalet gibi. İddiasız, fakat bu ruha birebir uyan Tying Tiffany vokali de, normal akıştan nakaratlara kadar şarkıların her anına bir enstrüman edasıyla güç katıyor.

Drop şarkılarından herhangi biri hakkında söyleyeceğim afili laflar mutlaka diğerlerini de ilgilendirecektir ve birbirine benzeyecektir. Hani şu geceleri loş ışıkta dinlemek isteyeceğimiz albümlerden. Sadece albüm genelinin kara bulutlarla kaplı gökyüzünden güneşin sızdığı No Way Out'ta belirgin bir kıpırdanma var. O da yaz mevsiminin son günlerinin getirdiği yorgunlukla, tenha bir diskoda edilen dansın karakterini yansıtıyor. Onun dışında One Place, A Lone Boy, One Second, Spin Around ve One Girl favorim olduğu üzere kendini ilk dinleyişte ele vermeyeceğinin ipuçlarını ilk dinleyişte veren son derece kaliteli synth pop şarkıları. Zaten İtalyan kanında, o meşhur İtalo-Disco yapışkanlığından sıtkı sıyrılmış alternatif bir synth pop bilinci var. Bana göre Tying Tiffany o bilinci Drop'a kadar çıkardığı albümlerde yer alan çeşitli şarkılarda dışa vurmuştu. Drop'ta ise bu dışavurumu komple bir albüm bütünlüğüne taşıdı ki, bir şarkıcının kariyerinde gerçek kimliğini bulduğu böylesi bütünsel bir kırılma anı varsa, Tying Tiffany için Drop o andır.

1. One Place
2. Spin Around
3. A Lone Boy
4. One Second
5. Neon Paradise
6. One Girl
7. Deep Blue River
8. No Way Out
9. One End
10. Dissolve

6 Haziran 2013 Perşembe

Arrivederci Amore, Ciao (OST)


Solcu terörist Giorgio hapse girmemek için Güney Amerika'da saklanmaktadır. Kendisini bir gerilla gibi görmediğinden sakin bir hayat yaşamak ümidiyle vatanı İtalya'ya geri döner. Alacağı hapis cezasını azaltmak için eski dostlarını İtalyan Gizli Polis Teşkilatı DİGOS'ta müdür yardımcısı olan Anedda'ya ispiyonlar. Dışarı çıkınca da bir striptiz kulübü patronunu ve bir dükkan sahibini dolandırır. Bu vurgunlardan çok paralar götürse de onun gözü daha yukarılardadır. Bunun üzerine Anedda'ya büyük bir soygunun olacağının haberini verir ve yine büyük bir paraya konar. Artık daha fazla bu işlerin içinde olmasına gerek kalmamıştır. Bir restoran satın alıp işletmeye başlar. Geçmişini bilmeyen bir kadınla tanışır ve evlenir. Artık dışarıdan bakıldığında mükemmel bir hayatı vardır. Fakat geçmişi onu rahat bırakmayacaktır. (O geçmiş filmlerde kimseyi rahat bırakmaz zaten!)

Böyle bir konuya sahip 2006 İtalya yapımı Arrivederci Amore, Ciao, oyuncu, senarist, yönetmen Michele Soavi'nin yönettiği bir suç dramı. Filmi izleme fırsatım olmadı. Zaten tesadüfen soundtrack albümünü görmesem filmin varlığından da haberim olmazdı. Shout, Aqualung, Smoke On The Water gibi müzik tarihinin üç güçlü şarkısını aynı albümde bir şekilde buluşturan film, bu şarkıları kendi bünyesine hakkıyla yedirebildiyse izlenmeye layıktır. Yok eğer film içinde bir striptiz barda ya da araba teybinde zar zor duyuluyor, repliklere kurban gidiyorsa kalsın. Ama albüm mutlaka kulak kabartılmayı hak ediyor. Bu şarkılar filmde nasıl yer aldı diye merak etmeden de duramıyor insan. Sahiplerine sağlam da bir telif ödemişlerdir. Seçtiğiniz şarkıların Shout, Aqualung, Smoke On The Water olduğu düşünülünce her kuruşu buna değer.

Tabii soundtrack bu süper üçlüden ibaret değil. Geri hizmette 80'lerden kalma sevimsiz Fine Young Cannibals'ın belki de tek hiti olan sevimli She Drives Me Crazy ve yurdumun bazı uyanık işletmecilerinin 50 yaş üzeri turistlerin akşam yorgunluğunu alma amaçlı yemekte, ikindi çayında, gece gösterilerinde ara ara başvurdukları Adamo'nun 60'lı yıllara ait hitlerinden La Notte albümün albenisini biraz daha arttırıyor. Caterina Caselli adlı İtalyan ablamızın sıkıcı iki şarkısı haricinde albümün tema sorumlusu Andrea Guerra'nın altı parçalık downtempo ve trip hop'a çalan müzikleri dramatik atmosfer yaratma hususunda oldukça başarılı. Arrivederci Amore, Ciao şayet bir soundtrack arşiviniz varsa oraya dahil olmaya oynayan kalitede. Bir de şayet 2000'li yıllar İtalyan sinemasında buna benzer bir soundtrak ekolü varsa ısrarla takip edilmeli. Zira bu tip birkaç albüm daha hatırlıyorum sanki.

1. Caterina Caselli - Arrivederci Amore, Ciao
2. Jethro Tull - Aqualung
3. Adamo - La Notte
4. Tears For Fears - Shout
5. Fine Young Cannibals - She Drives Me Crazy
6. Caterina Caselli - Insieme a te non ci sto piu
7. Deep Purple - Smoke On The Water
8. Andrea Guerra - Memories I
9. Andrea Guerra - Countdown
10. Andrea Guerra - Memories II
11. Andrea Guerra - Memories III
12. Andrea Guerra - Memories IV
13. Andrea Guerra - Memories V

16 Kasım 2012 Cuma

Silver Horses - Silver Horses


Gianluca Galli (gitar), Andrea Castelli (bas), Matteo "Bona" Bonini (davul) gibi isimler bütününden İtalyan olduklarını anlamak için özel bir çaba sarfetmeyeceğimiz yepyeni bir grup olan Silver Horses'ın vokalinde ise İngiliz Tony Martin yer alıyor. O Martin, 1987-91 ve 1993-96 yılları arasında Black Sabbath efsanesine vokal yapmış full tecrübe bir adam. Bu İtalyan arkadaşların kendisini nasıl kafaladıkları şeklinde bir geyiğe girmeye lüzum yok. Zira 1992 ve 2005 yıllarında iki solo albüm çıkarmış olan Martin, Alman heavy metal/hard rock grubu Empire ile dört, Amerikan Rondinelli adlı grupla iki, İngiliz M3 oluşumuyla iki, Dario Mollo & Tony Martin projesiyle üç ve yine İtalyan Giuntini Project grubuyla da üç albüm yapmış arayış içindeki bir adam. Spagetti düşkünü mü, Como Gölü sevdalısı mı yoksa Serie A meraklısı mı olduğu bilinmeyen, ama uzun süredir İtalya ile yakın temaslarda bulunan bu rock işçisinin son durağı olan Silver Horses, kendi adını taşıyan ilk meyvesiyle yılın en dirayetli hard rock albümlerinden birinin üzerine bu adı iki kere yazdırmış.

Southern ve stoner özelliklerin yoğunlukla hissedildiği bir hard rock albümün tadına doyum olmayacağının en yakın örneklerinden Black Country Communion ile birtakım benzerlikler taşıması, Silver Horses'ı nazarımda maça bir değil iki sıfır önde başlatıyor. Hani İtalya'dan nerdeyse hiç rock grubu dinlemedim ya da dinledim de İtalyan olduklarının farkında değildim. Ama Galli, Castelli, Bonini üçlüsü sanki Amerika'nın güneyinin bağrından kopup gelmiş birer Led Zeppelin, Deep Purple hayranı olduklarını çok belli ediyorlar. Bu enfes Amerikan-İngiliz karışımının İtalya'dan çıkması ayrı bir başarı. İtalyan üçlü enstrümanlarını ve onlarla yapabileceklerini çok iyi kavramış bir olgunluğa sahipler. Bundan önce üç grupta çalmış, aynı zamanda üç solo albümü bulunan gitarist Gianluca Galli'nin kendine has olmasa da, büyük isimlere has giriş çıkışları müthiş. Bas gitarda Andrea Castelli tam bir görev adamı. Davulcu Matteo Bonini desen aşmış bir adam. Zevk alarak çaldığı, zevk vermesinden belli.


Rub It On Me, Secret Service, Me, You, You're Breaking My Heart (Don't Do It) ve Silver Horses adlı parçalar, standartlara bağlı fakat yine de kimi zaman kendi kıvraklığını, kendi içini ve kabuğunu yaratmaya çalışan karakterdeler. O nasıl oluyor denirse, Led Zeppelin bağlılığı sezilen Me, Black Sabbath titreşimleri yayan Run veya en iyi tarafından herhangi bir southern rock grubuna aitmiş duygusu veren Silver Horses şarkıları, yılların getirdiği tecrübelerin ufak tefek farklılık arayışlarını da satır aralarında okutuyorlar sevgili dinleyenlerine. Çekirdek enstrüman/vokal üzerine zaman zaman armonika, piyano ve yaylılar serpiştirerek, bu standartlarda zaten var olan o biçim serpiştirmelere sadık kalıp zinde tutabiliyorlar insanı. Böylelikle geçmiş ile gelecek arasında koruyup kolladıkları bir köprünün üzerinden taş gibi bir klasik rock güzellemesi sunuyorlar. Eğer bir grup kendini hard rock olarak etiketliyorsa, bari Silver Horses gibi bir müzik yapsın ki böylece hard rock'a her daim açık kulaklar sıradan bir giriş, ıkınma bir nakarat, aynı sıradan gidiş, araya sıkıştırılmış çapsız bir gitar solo ve aynı ıkınma nakaratla final yapan ezbere şarkılar dinlemek zorunda bırakılmasın. Güneyin o bluesy havasıyla stoner katmerini birarada yaşasın.

1. Rub It On Me
2. Run
3. Life and Soul
4. Diamond Sky
5. Secret Service
6. Suddenly Lost
7. Me
8. Silver Horses
9. You're Breaking My Heart (Don't Do It)
10. You
11. Who's Holding On to You

20 Ekim 2011 Perşembe

Planet Funk - Non Zero Sumness


Yeni neslin Toto Cutugno, Adriano Celentano, Eros Ramazotti gibi isimleri Juventus'lu futbolcular sanma olasılığı, milenyum başından itibaren Planet Funk'ın İtalyanların electro pop dünyasına en önemli armağanlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 2011 tarihli The Great Shake ile hâlâ aktif müzik hayatlarına devam etmeleri de ayrıca sevindirici. Bu albümü dinlerken yeni bir grup dinlediğimi sandığım, fakat yaptıkları donanımlı müzikle tecrübelerinin farkına vararak geçmişlerine baktığım Planet Funk'ı aslında daha önce tanıdığımı anladım. Bunu anlamama vesile olan ise çok önemli iki pop bestesiydi: The Switch ve Paraffin... Her ikisini de önce radyolarda duyup beğendim, ardından da hiç çıkarmamak üzere şarkı klasörüme koydum. Ama bu şarkıların da bir albümden çıkmış olabileceği gerçeğini o günün şartlarında dikkate alamamıştım. Yıllar sonra The Great Shake'e rastlamam, onu beğenmem ve sahiplerinin geçmişlerine dönme isteğim sayesinde çok sevdiğim, hâlâ sıkılmadan dinlediğim bu iki şarkının ait olduğu 2002 tarihli Non Zero Sumness albümüne nihayet kavuştum.

1999 yılında Campania, İtalya'da kurulan Planet Funk, 6-7 civarında elemana sahip olması yanında sık sık konuk vokalistlerle de dantel gibi işlenmiş pop, dance, electronic, house gibi akraba türleri bayramlaştıran bir müzik yapıyor. Bana yaz mevsimini hatırlatan şarkıların listesini yapacak olsam ilk beşte soyunduracağım The Switch ve karizması yüksek pop besteleri listesi yapacak olsam ilk onbirde forma giydireceğim Paraffin dışında albümde aynı zamanda single olarak çıkmış Chase The Sun (ki kendisi özellikle İngiltere liglerinin stadyum gözdelerinden biriymiş), Inside All The People ve Who Said (Stuck In The UK) de bulunmakta. Bu kadarla kalsa iyi. Single olmadığı halde radyoları şenlendirecek derecede klas, zekâsını hissettirecek derecede de progressive pop döngüsüne aynı bedende sahip Where Is The Max, Under The Rain ve The Waltz parçaları albümü daha da şenlendiriyor. Farklı vokal renkleriyle, normalden biraz uzun, bazen birazdan biraz daha uzun süreleriyle ve en mühimi elit bir elektronik altyapı tasarımlı nitelikli atmosferiyle Planet Funk, el üstünde tutulası bir grup.


Grubun bu harika ilk albümü, Planet Funk'ın gelip geçici bir heves olmadığını sezdirirken, üç yıl sonra The Illogical Consequence ile bir başka harikanın daha önünü açtı. Tıpkı Non Zero Sumness gibi bu da hem bir hit deposuydu, hem de grubun çağdaş, kişilikli, temkinli ve tutkulu duruşunu iyice tescilledi. Stop Me, The End, Everyday, Come Alive, Laces, Tears After The Rainbow diye saya saya 13'ü bulacağım şarkılar, geç de olsa Planet Funk'ı gözümde daha yükseklere taşıdı. Bu adamlar bundan sonra asla kötü albüm yapmamışlardır herhalde derken nazar değdirmiş olacağım ki 2006 tarihli Static albümlerinde ilk iki bombanın şiddetini bir türlü hissedemedim. Uzun bir aranın ardından 2011'de çıkan ve tersine doğru ilerleyen Planet Funk diskografisi maceramın ilk durağı The Great Shake ise Static'in (gözümde) biraz düşürdüğü grafiğini, ilk iki albümün olağanüstü kalitesinin biraz altında kalmak suretiyle tekrar yukarı fırlatan nitelikte. Onun da All Your Love, The Great Shake, Live It Up, Another Sunrise gibi lokomatiflerle demlendikçe daha güzelleşeceğine eminim.

Aslında bu yazının ana konusunu seçerken Non Zero Sumness ile The Illogical Consequence arasında epey zorlandım. Geçmişimde iz bırakmış olan Paraffin'in, özellikle de ne zaman dinlesem bende azgın dalgalar arasında (sanki çok iyi biliyormuşum gibi) sörf yapıyor duygusu yaratan The Switch'in ve diğer parçaların demlenmiş lezzetleri sayesinde burun farkıyla Non Zero Sumness galip geldi. Şayet benim gibi 1-2 şarkıyla kendilerini ıskalamış veya henüz hiç tanımamış olanlar varsa, Planet Funk ritmini yakalamak için hiç geç sayılmaz. Hem dans etmeyi, hem de elini şakağına koyarak dans parçaları dinlemeyi sevenleri mest edeceğine dair bahse girme iskini bile göze alabilirim.

1. Where Is the Max?
2. Chase the Sun
3. All Man's Land
4. The Switch
5. Inside All the People
6. Under the Rain
7. Paraffin
8. Piano Piano
9. Tightrope Artist
10. Who Said (Stuck In The UK)
11. The Waltz
12. Rosa Blu

2 Kasım 2010 Salı

Signor Wolf - Funkonnection


Signor Wolf, İtalyan Marco Severini'nin kendisine bu ismi lâyık gördüğü bir funk projesi. Uzun zaman önce yine internet mixtape'lerinden birinde rastladığım Severini, bu projeyle blues, ska, rock, acid jazz şekillerini (hiç de çaktırmadan) funk normlarına afiyetle yediren bir isim. Bir sürü enstrüman çalması yanında, yer yer vokallerini de duyuyoruz. Uçuk kaçık gitarlar, yılan gibi kıvrılan bir bas, enerjisi hiç bitmeyen bir davul, siyah nefeslerin üflediği kıpır kıpır nefesliler, attığı soloların hakkını veren organ her funk severin kesinlikle atlaması gereken kalitede. Enstümantal parçalarla arası iyi olmayanlar genelde vokalsiz funk müziğine sadece dans ettiren basitlikte yaklaşırlar. Oysa bence herşeyi bir kenara bırakıp kulak kesilinmesi gereken türlerin başında gelen bu müzik, insan eli, nefesi değdiği belli enstrümanların anı yaşayan performanslarını, doğaçlamanın açtığı kapıların ardındaki zenginliği tüm samimiyeti ile sunan güzelliktedir.

Signor Wolf'u duyduktan sonra müzikal olarak onu diğer benzerlerinden ayıran bir özelliği olmadığını hissetmeme rağmen, varsa bir albümlerini dinlemeyi çok istemiştim. Neyse ki bir tane vardı. 2006 yapımı Funk Exp adlı bu nefis albüm, blaxploitation filmlerin, sadece onların değil 70'li yılların aksiyon filmlerinin ruhunun günümüze nasıl taşınabildiğinin dersini veriyordu. Uzun sayılabilecek bir aranın ardından 2010'da bu kez Funkonnection ile bıraktığı yerden devam ediyor Severini.. Biliyorum, çok klâsik ifadeler oldu bunlar. Ne deseydik? Adam yapmış! Üstelik bir de İtalyan. Gerçi onlar da 70'li yıllardan hatırladığımız bazı filmleriyle bu ruha fazla uzak sayılmazlar. O sıralarda sadece fotoroman çekmiyorlardı. İtalyan olması onun siyahlara mâl olmuş bu müziğin hakkından gelemeyeceği anlamına gelmiyor. Hem de öyle bir geliyor ki, hani şu günümüz nimetlerinden olan temiz prodüksyon hamleleri olmasa rahatlıkla alıp bir Pam Grier filmine soundtrack yapabilirsiniz.

Marco Severini'nin enstrüman hakimiyeti, şarkı yazarlığı kadar dikkat çeken bir başka unsur da müthiş aranjörlüğü. Sanki her alet, kendi sırasının ne zaman geleceğini düşünmeden, ama akıl dolu bir sırayla bölümleri paylaşmışlar. Sırası gelen kendi bölümü için en iyisini yapmaya çalışır biçimde şarkının omurgasına zerre zarar vermeden işini yapıyor. Biri çekilince yerini ya hemen diğeri alıyor ya da o omurga üzerinde biraz beraber takıldıktan sonra tekrar solo klaslarını konuşturuyorlar. Bad Queen Gang, Carter's Dope, Funkonnection, Downtown Pusher, Caesar's Palace Funk gibi gözü kapalı önereceğim örnekler yanında, Lips & Laps ve Mambo Jail gibi eski ve yeniyi çok iyi kaynaştırmış, elektronik altyapı ile gidişata koltuk çıkmış bir tavra sahip şarkılar da mevcut. Bu sırf funk takılmaktan çekinen tutum, Ready To Rumble ile daha yaylı soundtrack temalarına, Porno Gun Theme ile de lounge pop mecralarına meylediyor. Nereye meylederse etsin, funk kökeninden sapmadan yapıyor. Ve bende şu funk mixtape'lerine yeniden dönüp başka başka isimleri keşfetme arzusu uyandırıyor.

1. Funk Investigation
2. Territorial Fight
3. Bad Queen Gang
4. Downtown Pusher
5. Caesar's Palace Funk
6. Carter's Dope
7. Porno Gun Theme
8. Lips & Laps
9. Funkonnection
10. You Spin Me Round
11. Mr Stray Bullet
12. Mambo Jail
13. Ready To Rumble
14. Last Minute