1993 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1993 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2026 Pazartesi
Collective Soul - Hints Allegations and Things Left Unsaid
Tam grunge döneminde ortaya çıkıp da "post-grunge" olarak kategorilendirilmek herkese nasip olmaz. Normalde bu türe kapaklanmış grupların grunge sonrası ortaya çıkanları daha fazladır. Collective Soul'un sanki grunge'ın sonunu görmüş gibi uzaydan gelme bir müziği yok tabii. Ancak ilginçtir, böyle etiketlenenlerin büyük çoğunluğu alternative rock ile pop rock'ı Collective Soul tarzı çiğlikten arınmış, durulmuş ve mainstream kalıplar içinde tutkulu bir hale sokamadıkları halde post-grunge şeklinde tanımlanmışlar. Oysa benim algılayışımda bir müzik grunge sonrasını ifade edecekse bu veya buna benzer bir karışımı tutturmalıdır. İşte bu yüzden Collective Soul bana göre tam da grunge zamanı yola çıktığı halde en post-grunge olabilmiş rock grubudur. Grubun ilk albümü 1993 tarihli (Nevermind, Badmotorfinger, Ten gibilerinden sadece iki sene sonra çıktığı için mi post-grunge acaba?) Hints Allegations and Things Left Unsaid, ortalığın toz duman olduğu o yıllarda kendini fark ettirmeyi başarmış cıva gibi bir rock albümüdür.
Okullu müzisyen Ed Roland, aynı zamanda underground müzik piyasasında da arı gibi çalışan bir adamdı. Producing, mixing, engineering, performing falan derken 80'ler boyunca yeni gruplara ağabeylik, babalık eden bir isme dönüşmüştü. Kendi grubunu kurmaya karar verdiğinde ise ilk başta Marching Two-Step adıyla bir dörtlü olarak sahnlerde boy göstermeye başladı. Bu arada başka müzisyenlerle Ed-E diye bilinen bir projeyle kaçamaklar da yapıyordu. Ne var ki Marching Two-Step, tüm iyi niyetine ve çalışkanlığına karşın kulüplerin dışına çıkamamıştı. Roland bir an önce bir firmayla anlaşma imzalamak, ondan sonra resmen bir grup çatısı altında albümler yapmak istiyordu. Derken bodrum katında kaydedilmiş Shine demosu elden ele dolaşıp Atlanta'nın üniversite radyolarında en çok istenen şarkı olunca Ed Roland, önceki projelerinden arkadaşları olan Shane Evans, Will Turpin, Ross Childress ve kardeşi Dean Roland ile Collective Soul'u normal doğumla dünyaya getirdiler.
1993'ten bugüne 8 albüm yayınlayan Collective Soul hakkında bu albümlerin sekizine de sorti yapmış biri olarak genel anlamda güzel şeyler düşünüyorum. Ama ilk ikisi olan Hints Allegations and Things Left Unsaid ve Collective Soul albümlerinin nostaljisi bende çok farklıdır. Kanımca tarihlerinin en iyi şarkıları bu iki albümde yer alır. Gerçi bu ikisinden sonra çıkan albümlerindeki Listen, Needs, Run, Skin, Turn Around gibi besteler kendi gayri resmi "Collective Soul Best Of" derlememin demirbaşlarıdır. Shine'ı ilk radyolardan duyup da nasıl bu kadar basit tasarlanmış bir şarkının hemen kafakol yapıp kendine bağladığını anlayamamıştım. Fazla zaman geçmeden Shine'ın kefil olduğu kaseti çıkınca da hemen aldım. Dinlemekten yaylarını gevşettiğim albümde zamanla Wasting Time, In A Moment, Burning Bridges ve Heaven's Already Here'ın Shine'dan daha iyi olduklarını anladım. Ama Collective Soul'un ve debut albümü Hints Allegations and Things Left Unsaid'in numaraları bu kadarla kalmıyordu.
Çok şık bir post-punk denemesi olan Love Lifted Me, gitarların kenara konduğu, piyano, bas, organ, davul ve Ed'in harika sesiyle eksik kanallı kaydedilmiş karizmatik Sister Don't Cry, demo günlerine özenen lo-fi punk Scream ve kapanışta The Beatles şirinliğindeki All, zaten bir önceki paragrafta saydığım iyi şarkıların orasından burasından sızmayı başaran diğer dikkat çekenler. Bu albümden iki yıl sonra çıkan Collective Soul albümü ise Simple, December, The World I Know, Smashing Young Man, She Gathers Rain, When The Water Falls gibi şarkılarla ilk albümün çıtasını korudu. (Hatta bazen 1-2 puan yükselttiğini bile düşünürüm.) Grup daha sonra eleman değişiklikleri, tarzda yapılan ince ayarlar, promosyon çalışmaları vs. derken eski günlerinden uzaklaştı. Ama her daim grubun başındaki Ed Roland'ın pop ve alternative rock aklından sıyrılan kaliteli beste ve güfteleri, aynı zamanda ne zaman duysam beni 90'lara fırlatan vokali Collective Soul ismini hep saygın bir konumda tuttu. Tıpkı ikinci albüm gibi aynı adı taşıyan 2009 tarihli son albümleri "Collective Soul" (o günlere geri dönme totemi midir artık), bu saygın konumu zedelemeyen, ama bence 93-95 arasına da götüremeyen bir albüm. Hali hazırda iki tüm albüm ve birkaç iyi şarkı varken Collective Soul'un o yıllarına dönmesek de olur.
1. Shine
2. Goodnight, Good Guy
3. Wasting Time
4. Sister Don't Cry
5. Love Lifted Me
6. In a Moment
7. Heaven's Already Here
8. Pretty Donna (Instrumental)
9. Reach
10. Breathe
11. Scream
12. Burning Bridges
13. All
Etiketler:
* ABD,
1993,
Alternative Rock,
Pop Rock,
Post-Grunge
20 Ağustos 2018 Pazartesi
Robert Plant - Fate Of Nations
Fate Of Nations, Robert Plant'in 6. solo albümü. Ve bana göre şimdiye kadar ki en harika olanı. Şimdiye kadar öyle ve bundan sonra onun gibisinin geleceğini pek sanmıyorum. Ömrü yettiğince Plant hep iyi albümler yapacaktır. Ama bana göre Fate Of Nations, her saniyesiyle özel olan ilk ve son Plant albümüydü. 93 tarihli olmasına rağmen "zamansız" tarifinin hakkını mükemmel biçimde karşılaması, binbir türlü duyguyu bazen parça parça, bazen bütün halinde üzerimize yağdırması, her şarkının kendi ruhu bünyesinde sağladığı değişkenleri serbest bırakması sonucu tıpkı bazı Led Zeppelin şarkılarının Led Zeppelin'i bile aşması gibi, Plant şarkılarının Plant'i aşması burada mümkün olmuştur. Kendisi Fate Of Nations'ı tarif ederken şunları söylemiştir: "Daha 91 senesinde geçmiş(im)e döneceğimi, Moby Grape, Jefferson Airplane, Tim Hardin, Quicksilver, Traffic dinleyerek bu albümü yapacağımı biliyordum. Bu insanlar çeşitli gelenekleri akustik ve elektrik temalarıyla dinleyiciye birşeyler anlatmaya çalışıyorlardı." Yani bir nevi Plant'in eskilerine, gençliğine, saflığına, kırılganlığına dönüş albümüdür Fate Of Nations. Kendi dinleyicisini de kendi saflık ve kırılganlıklarıyla yüzleştirecek olmanın haklı gururuyla...
Albümün çekirdek kadrosunda Plant'in yol arkadaşları yine yanında. Ekstralar da var. En önemlilerinden biri de tüm şarkılarda gitar çalan, 80'lerin Cutting Crew grubunun gitaristliğini yapmış Kanadalı Kevin MacMichael. Onun sayesinde Doug Boyle'un işi hafiflemiş, o da sadece iki şarkıda gitar çalmış. Manic Nirvana'nın yıldızı davulcu Chris Blackwell ise burada sadece Promised Land'de davul çalmış. Ama tam 6 şarkının yazımına katkıda bulunmuş. Davulları ise iki isim üstlenmiş. İlki multi enstrümantalist ve yapımcı olan (aynı zamanda Tears For Fears'ın dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Everybody Wants To Rule The World'ü ikiliyle birlikte yazmış ve yapımcılığını üstlenmiş olan) Chris Hughes. Diğeri ise Plant ve Page'in sadık konser, tur, stüdyo emektarlarından Michael Lee. Yine tüm tuşlular Phil Johnstone'a, tüm bas gitarlar ise Charlie Jones'a emanet. Jones ayrıca Down To The Sea şarkısında davul ve gitar haricinde ne duyuyorsak hepsini çalan kişiymiş. Başrolleri de saydıktan sonra bu epik filmi izlemeye başlayabiliriz.
Perde Robert Plant / Chris Blackwell bestesi Calling To You ile açılıyor. Pete Thompson'ın gümbür gümbür davulu, havada salınan şahane gitar riffleri, açılış gibi açılış. Şarkıda önemli bir konuk var ki, o da usta kemancı Nigel Kennedy. Calling To You'nun ortalığı ateşe veren cevvalliğini hafifletmek için hemen devreye giren Down To The Sea, Plant'in Charlie Jones ile yazdığı, dört dakikalık bir kara bulut. Aslında bu dört dakikanın ilk üç dakikası bir türlü yağmur yağdırmayan o bulut, son bir dakikada nihayet sağanağa dönüşüyor. Bazı Plant şarkılarını böyle tanımlamak gerekiyor. Yumuşaklığını nakaratındaki hafif şiddetle dengeleyen Come Into My Life, enerji ve huzurdan yapılmış bir dev adeta. İrlandalı keltik folk grubu Clannad'ın solisti Máire Brennan'ın büyülü geri vokalleri şarkıyı artı yükseklik kazandırıyor. Plant'in Phil Johnstone ile yazdığı I Believe ayrı bir efsane. Her seferinde tüylerimi diken diken eden bu pop rock şaheseri, güneşli olmasına rağmen yağmur yağdıran bir gökyüzünden kopmuş gibi duygu dolu. Şırıl şırıl gitarlar, güçlü geri vokaller ve yine derinden akan hüzün / umut dalgası. Peşinden gelen 29 Palms, I Believe için ne dediysem üzerine farklı bir şey ekleyemeyeceğim bir başka güzellik. Belki ekstradan yüklendiği folk rock ışığının ve yürek dağlayan minicik gitar bölümünün tadını ekleyebilirim. Kasetimizin A yüzünün kapanışını Led Zeppelin etkileri hissedilen, ilk yüz geneline göre sert Memory Song (Hello, Hello) yapıyor. Gitar, bas, davul ve Plant, ağır tempoyla coşturuyorlar.
Zaten A yüzüyle ayaklarımı yerden kesmiş olan Fate Of Nations, bir de üzerine altı şarkılık B yüzüyle daha ne yapmayı planlıyordu. Daha nasıl yükselebilirdi? Bunların cevapları o kadar güçlü, naif ve balanslı suretlerde önüme gelmeye başladı ki, daha ikinci dinleyişimde ondan vazgeçemeyeceğimi anlamıştım. 1941-1980 tarihleri arasında yaşamış Amerikalı folk müzisyeni Tim Hardin'in If I Were A Carpenter şarkısı albümün tek coverı. Plant'in cover konusunda ne kadar doğru işler yaptığını Fate Of Nations'dan dokuz yıl sonra göreceğiz. Bunu çok az şarkı için söylemişimdir ama If I Were A Carpenter bence orijinalinden daha iyi duran cover şarkılardan biri. Plant "bir marangoz olsam / yine de benimle evlenir miydin / benim çocuğumu doğurur muydun" dizelerindeki folk sevimliliğine, dinginliğine, aşkına fazlasıyla sahip çıkıyor. Yaylılarla, türlü tonlara sahip gitarlarla ve Plant'in tutkulu vokalleriyle şarkı bir dağdan yere inmeden başka bir dağa konuyor sanki. If I Were A Carpenter'da mandolin çalan, 88-91 yılları arasında Jethro Tull'da keyboard çalmış multi enstrümantalist Maartin Allcock, Colours Of The Shade'de tekrar sahneye çıkıyor. Şarkıdaki davul harici tüm enstrümanları çalan Allcock, bu harika bir progressive folk bestenin yazarlarından biri olarak da imza atmış. Albümün epik yanını en fazla hissettiren şarkılardan biri.
Yine bir Plant / Johnstone ortak bestesi olan Promised Land, Plant'in armonikasının, Johnstone'ın hammond organ dokunuşlarının ve Francis Dunnery'nin gitarının dans ettiği, Plant'in sabit kalıpları bol bol emprovize vokalleriyle süslediği, enerjisi yüksek bir şarkı. Finale doğru ilerlerken iki uzun ve meşakkatli şarkı bizi bekliyor. İlki, yaylıların müthiş bir iç huzur sağladığı, bildiğin sağlam bir soul rock olan The Greatest Gift. Diğeri ise bildiğin dingin bir soul funk rock olan Great Spirit. Başlangıçta benim için uzunlukları ve meşakkatli oluşlarını aşmam belli bir süre almıştı. Ama aştıktan sonra Plant'in bu iki şarkıyla (hatta bu ikiliye Down To The Sea ve Colours Of The Shade'i de eklemek istiyorum) ne yapmak istediğine dair kendime göre çıkarımlarda bulundum. Albüme farklı genlerden, derin bir çeşitlilikten ortak bir ruh bütünlüğü sağlıyor. Manic Nirvana'nın hırçınlığını daha blues, country, folk bileşenleriyle sağaltıyor. Kendi solo kariyerini olgunlaştırıyor. Açılıştaki gibi Plant / Blackwell ortaklığı olan Network News ile kapanışı yapan Plant, tempolu, coşkulu, tutkulu bir final gerçekleştiriyor. 90'lardaki dünyanın feci halinin, petrol bağımlılığının, savaşların, çevre kirliliğinin güncelliği, "şirket haberleri" ile öğrenemeyeceğimiz gerçeklerin yüze vuruluşu hayranlık verici. Navazish Ali Khan, Gurdev Singh ve Surge Singh destekli etnik yaylı çıkışlarının şarkıdaki coşkuyu ikiye katladığını da ekleyelim.
Bugün Robert Plant'in 70. doğum günü. Fate Of Nations çıktığında 45 yaşındaydı. Gitarist Kevin Scott Macmichael 2002 yılında akciğer kanserinden öldüğünde ise 51 yaşındaydı. İnsanlar yaşlansa da, ölüp gitseler de Fate Of Nations gibi albümler asla yaşlanmıyor. Müzisyen olmanın en havalı yönü bu ölümsüzlük aslında. Macmichael olağanüstü gitar melodileriyle Fate Of Nations'ın içinde yaşıyor. Plant artık Fate Of Nations'dan farklı karakterde albümler yapıyor. Zaten sürekli isimlerini zikrettiğimiz grubuyla yaptığı son albüm bu. Sonrasında farklı isimlerle yola devam etti. Yaklaşık bir yıl önce Carry Fire adında çok iyi bir albüm yaptı. Fate Of Nations'da sinyallerini verdiği o içsel, pastoral, çok kültürlü müzikal anlayışa daha fazla yöneldi. Fate Of Nations'ı kendi solo kariyerinde bir dönemi kapattığı için mükemmel bir veda albümü olarak görmüşümdür. Bir veda albümünde olması gereken efkara, yaz sonu günbatımı serinliğine, kısık gözlerle ufka bakan yeni umutlara, eriyen dünyanın yardım çağrılarına, güne, geceye, mevsimlere ithaf edilmiş gibidir. Onu tanımış, sevmiş olmakla övündüğümdür.
1. Calling to You
2. Down to the Sea
3. Come Into My Life
4. I Believe
5. 29 Palms
6. Memory Song (Hello, Hello)
7. If I Were a Carpenter
8. Colours of a Shade
9. Promised Land
10. The Greatest Gift
11. Great Spirit
12. Network News
Etiketler:
* İngiltere,
1993,
Alternative Rock,
Pop Rock,
Rock
20 Ekim 2016 Perşembe
VA - Stone Free: A Tribute To Jimi Hendrix
İşte ilk örneklerden biri olması itibariyle tribute albümler arasında saygın bir yere sahip, benim de en sevdiklerimden biri olan Jimi Hendrix saygı duruşu Stone Free. Hatta şahsi resmi kayıtlarımda satın aldığım ve "tribute" kavramıyla tanıştığım ilk albümdür kendisi. Haliyle Hendrix için de birçok tribute albüm yapıldı. Bunlar arasında dinlediklerimden aklımda bir tane bile şarkı kalmamışken, Stone Free kendini hiç unutturmadı ve özellikle 90'larda başucu kasetlerden biri oldu benim için. İçinde Buddy Guy, Eric Clapton, Pat Metheny gibi ustaların gitar çaldığı, Seal & Jeff Beck, Slash & Paul Rodgers gibi heyecan veren ortaklıkların yaşandığı, The Cure'un Purple Haze'i yorumladığı, Body Count, P.M. Dawn, Living Colour gibi siyah müziğin farklı kanatlarından isimlerin Hendrix kanatları altında buluştuğu Stone Free üstüne başka bir Hendrix tribute albümü daha yok. Hatta bir adım öteye daha giderek, benim için gelmiş geçmiş en iyi tribute, en iyi cover albümlerden biri olduğunu söylemek de benim boynumun borcu.
Bana göre içinde bir tane bile sıradan şarkının olmadığı Stone Free, her şarkısı ya nakış gibi yeniden işlenmiş, ya da Hendrix mantalitesi ile özgürce akışına bırakılmış biçimde sere serpe uzanıyor. Hani her bir şarkıya birer paragraf methiye düzülebilir. Bunun gerçekte Hendrix şarkılarının ilham veren gücünden mi kaynaklandığı tartışılır. Zira aynı Hendrix şarkıları sözünü edip adını hatırlamadığım pekçok tribute albümde hiç de iyi yorumlanmamış, hatta üstadı mezarında ters döndürecek banallikte örneklere ev sahipliği yapmıştı. Mesele "iyi şarkı seçimi" de olamaz. Tribute albümlerde seçtiğiniz bir şarkıyı pekala bulunduğu yerden alıp başka istikametlere taşıyabilirsiniz. Şarkı başkasının olabilir ama yorum sizindir. Kaldı ki illa bir yere taşıma zorunluluğunuz da yoktur. Sadece göreceli de olsa o şarkıyı sıkıcı bir hale sokmamanız, kendinizden birşeyler de katmanız beklenir. Stone Free, en başta bünyesinde bu cover bilincini iyi bilen tecrübeli isimleri barındırdığı için iyi bir albüm.
Stone Free aynı zamanda benim çoğunlukla bir tribute albümde aradığım tür sıçramalarını da çok iyi beceren bir toplama. Grunge (Hey Baby, Spanish Castle Magic, Are You Experienced?), hard rock (Manic Depression, I Don't Live Today, Crosstown Traffic), pop rock (Bold As Love, Stone Free), blues (Red House), new wave (Purple Haze), modern classical (Fire), hip-hop (You Got Me Floatin'), pop jazz (Third Stone From The Sun) gibi farklı kanatlardan ses veren albüm, Hendrix'in geniş tabanlı müziğinin, ilham verici gücünün ulaşabileceği mecraları gösteriyor. Elbette ticari bir havası var. Ama bu hava, albümün ruhsuz bir handikapa dönüşmesine izin vermeyecek donanımlı insanların yaratıcı katkıları sayesinde fazla hissedilmiyor. Eğlence ve farklı deneyim ihtiyaçlarını aynı anda karşılıyor. Klişelerin aksine, cover kavramı insanın kendine yakışanı giymesi değil, hazır malzemeden kendine yeni bir elbise dikmesidir mottosunu büyük ölçüde hayata geçirmiş bir albüm Stone Free.
Bu kadar şey söyledikten sonra albümde favori olarak göstereceğim şarkı veya şarkılar olmadığı anlaşılmıştır. Kabaca bakıldığında hep tanınmış isimleri görürüz. Spin Doctors, Belly, P.M. Dawn gibi 90'larda altın dönemini yaşamış bazı isimlerin doğal varlığı, uzun yıllar müzik dünyasında saygın bir yer edinmiş olanlarla iç içe geçmiş ve hiç ayrıksı durmamış. Sadece kapanışta yer alan Hey Baby (Land Of The New Rising Sun)'a kanat takıp uçurmuş olan M.A.C.C. isimli grup göze yabancı geliyor, kulağa yabancı gelmiyor. O da zaten Pearl Jam üyeleri Mike McCready, Jeff Ament, Matt Cameron ve Soundgarden solisti Chris Cornell'in baş harflerinden oluşan tek şarkılık bir grubun adı. Yanılmıyorsam bu değerli coverın bulunabileceği tek albüm de Stone Free. Albümü baştan ayağa değerli kılan tek şey, Hendrix şarkılarına emek verenlerin popüler ve tecrübeli isimler olması değil, bu isimlerin cisim olarak da gerçekten çok iyi coverlar yapması. Nice popüler ve deneyimli isimler gördük ki, coverladıkları şarkıya bir ruh, başkasından ödünç alınmış olsa da bir kimlik, kendilerinden bir parça katamamışlardı. Ama Stone Free, bir efsane kendi şarkılarıyla başkaları tarafından nasıl anılır, onu tanımlayan albümlerden biri. Jimi Hendrix'i en iyi yad eden albüm.
1. The Cure - Purple Haze
2. Eric Clapton - Stone Free
3. Spin Doctors - Spanish Castle Magic
4. Buddy Guy - Red House
5. Body Count - Hey Joe
6. Seal and Jeff Beck - Manic Depression
7. Nigel Kennedy - Fire
8. Pretenders - Bold as Love
9. P.M. Dawn - You Got Me Floatin'
10. Slash and Paul Rodgers with the Band of Gypsys - I Don't Live Today
11. Belly - Are You Experienced?
12. Living Colour - Crosstown Traffic
13. Pat Metheny - Third Stone From the Sun
14. M.A.C.C. - Hey Baby (Land of the New Rising Sun)
Etiketler:
* ABD,
1993,
Alternative Rock,
Blues Rock,
Cover,
Grunge,
Hard Rock,
Pop Rock
18 Haziran 2015 Perşembe
This Boy's Life (OST)
Yazar ve edebiyat profesörü Tobias Wolff'un kendi hayatından bir kesiti anlatan ödüllü romanı This Boy's Life, 1993'te İskoç yönetmen Michael Caton-Jones tarafından filme alınmıştı. Robert De Niro, Ellen Barkin ve Leonardo DiCaprio'dan oluşan kadrosunun hakkını veren bu güçlü dram, 1957'de ergenlik çağındaki Toby'nin dul annesi Caroline birlikte yaşadığı kabusu işliyordu. O kabusun adı da, Robert De Niro'nun canlandırdığı tamirci Dwight'tı. Nasıl biri olduğunu bilmeden aşık olduğu Dwight ile evlenen Caroline, çok geçmeden içindeki psikopatı ortaya çıkaran kocasının aşağılamalarına, dengesizliklerine ve şiddetine maruz kalıyordu. Tabii tüm bunlara kendisi de maruz kalan Toby'nin gözünden yansıdığında filmin gücü daha da artıyordu. Film çekildiği sırada 18'inde olan DiCaprio, bu rol için 400 genç oyuncunun arasından seçilmiş ve performansıyla ne kadar isabetli bir seçim olduğunu göstermişti. Film olarak tüm bu pozitiflikler, filmin 1950-60 arası ruhundan derlenmiş şarkılardan oluşan müzikleriyle ayrı bir parantezi hak ediyor. Filmi izleyeli uzun zaman olduğu için hangi sahnelere ne ölçüde yansıdığını hatırlamadığım bu 12 şarkı, o yıllara ait yarım saatlik karışık bir kaset oluşturulsa içine dahil edilmesi kaçınılmaz olabilecek seçkilerden oluşuyor.
Soul, doo wop, rock'n roll, surf rock gibi farkı türleri barındıran albümün soul kanadında Nat King Cole, Brenda Lee, Fats Domino gibi isimler dururken, Eddie Cochran, Ivan ve The Everly Brothers, Toby'nin de müzik zevkinin bir yansıması olarak rock'n roll cephesinde yer alıyorlar. Albümü benim için biraz daha değerli bir şekle sokan şarkılar ise The Ventures, Link Wray and The Wraymen, Preston Epps gibi sörfçülere ait Perfidia, Raw-Hide, Bongo Rock üçlüsü oldu ki, bu üçlüyü aynı çatıda buluşturduğu için bile benim için arşive katılması elzem bir albüm bu. Tabii Summertime Blues, Bye Bye Love, Real Wild Child, Smile gibi hitleri de aynı çatı altında dinlemek katmerli bir zevk. En kısa sürede bir Preston Epps ve The Ventures nostaljisi yapma yönünde iştaha getirdiğini de söylemeliyim. Gerçi 30 küsür albümlük The Ventures külliyatı biraz mideyi zorlayabilir. Onu da birkaç sodalık best of ile hazmetmesini biliriz. This Boy's Life ve onun gibi pekçok soundtrack, yakın tarihin derinliklerinde keşfedilmeyi, arşive katılıp arada sırada paslı kanalları temizlemeyi bekliyor. 1950'lerin ergenleri bunları seviyordu. 2000'lerin yaşlıları da sevebiliyorsa iyi müzik böyle bir şey işte.
1. Nat King Cole - Smile
2. Fats Domino - Blue Monday
3. The Ventures - Perfidia
4. Eddie Cochran - Summertime Blues
5. The Everly Brothers - Bye Bye Love
6. Brenda Lee - I'm Sorry
7. Eddie Cochran - C'mon Everybody
8. The De Castro Sisters - Teach Me Tonight
9. Link Wray and The Wraymen - Raw-Hide
10. Ivan - Real Wild Child
11. Gene Vincent - You Belong to Me
12. Preston Epps - Bongo Rock
Etiketler:
* ABD,
1993,
Pop,
Rock'n Roll,
Soul,
Soundtrack,
Surf Rock
27 Ocak 2013 Pazar
Judgment Night (OST)
Karavanlarıyla boks maçına giden Emilio Estevez, Cuba Gooding, Jr., Stephen Dorff ve Jeremy Piven dörtlüsünün uyuşturucu kralı Denis Leary'nin bir cinayetine tanık olmalarıyla cehenneme dönen gecelerinin konu edildiği 1993 yapımı Stephen Hopkins filmi Judgment Night, pek ses getirmemiş orta karar bir macera filmiydi. Seveni de vardır, sevmeyeni de. Ama filmin öyle bir soundtrack albümü vardı ki, 90'ların en heyecan verici heavy metal, alternative rock, grunge gruplarından bir kısmıyla yine aynı yılların yeraltı/yerüstü hip-hop, rap isimlerinin bazılarının ortaklaşa yaptıkları 11 şahane şarkının bulunabileceği yegane kaynaktı. Bu albüme emek veren isimleri ve ortaklıklarını görünce, hele de o ortaklıkların meyvesi şarkıları duyunca kulakları şınav çeken her müzikseverin kendine ait anısı bulunur muhakkak.
Benim o dönem (hatta şimdi de) favorilerim olan rock köşesindeki Pearl Jam, Sonic Youth, Living Colour, Slayer, Dinosaur Jr., Faith No More ile hip-hop köşesinde yer alan Cypress Hill, Run-D.M.C. ve De La Soul'u aynı albümde, üstelik birbirleriyle düette görmek inanılması zor, yıllara damgasını vuracak bir müzik olayıydı. Aynı zamanda Ice-T'nin Body Count projesinin Body Count (1992), Sir Mix-a-Lot'ın Mack Daddy (1992), Therapy?'nin Nurse (1992) albümleriyle de ufak tefek flörtlerim olmuştu. Bu albümde tanıdığım Helmet'ın Betty (1994) albümünü flörtü aşıp uzun süreli bir beraberliğe dönüştürmüştüm. Alternative rock ve grunge'a olan özel bağlarım yanında, Cypress Hill ve Run-D.M.C. isimlerine asla kayıtsız kalamamam nedeniyle üzerine atlayıp, %75-80'ini tanıdığım isimlerin güç birliği yaptığı tracklisti görünce iki elimi yumruk yapıp gözlerimi ovuşturup, sonra dinlemeye başlayıp, bitince de büyük bir haz içinde sigara yaktığım bu albüm Judgment Night.
İster aynı anda stüdyoya girsinler, isterse uzaktan mikslenmiş olsunlar hiç mühim değil. Her şarkı o kadar güçlü bir kimya yaratmış ki, Just Another Victim ile damardan hardcore zerk ederek bir süre sonra o hardcore bünyeye azar azar hip hop enjekte etmek suretiyle başlayan albüm, neyle karşılaşacağımız hususunda kütleyi üstümüze bindiriveriyor. Ama bu sadece başlangıç. Hem de ne başlangıç! Akabindeki Fallin', bir önceki şarkıda ter içinde kalmış atletimizi şefkatle çıkarıp yerine üzerinde sörf yapan Floridalı tiplerin yer aldığı renkli bir tişört giydiriyor. Tom Petty'nin Free Fallin' şarkısından alınan sample da çok hoş biçimde kullanılmış. Me, Myself & My Microphone, Living Colour'ın sert soul rock müziğine Run-D.M.C.'nin hayat verdiği bir başka tuğla. İkisini de o sıralar tanımadığım (gerçi hala da tanımıyorum!) Biohazard ve Onyx ikilisinin ortaklığı olan Judgment Night, sertliğiyle olmasa da azıcık hafifleyen kalitesiyle üst düzey tempoya pek uymuyor. Ama bunun fırtına öncesi hafifleyen kalite olduğu çok geçmeden anlaşılıyor.
Slayer ve Ice-T'nin dinleyeni eşek sudan gelinceye kadar dövdükleri Disorder, yemekten bu kadar zevk alınacağı tahmin edilemeyen bir dayak adeta. Bush'a ve onun yarattığı kaosa giydiren sözleri Ice-T'den çok Slayer'in ağzına yakışıyor ama muhabbet tellallığı kadar muhalifliğiyle de bilinen Ice-T'nin de eli armut toplamıyor tabii. Neticede kafamız gözümüz yarılmış bir vaziyette kendimizi böyle sıradışı bir albümün olmazsa olmazı olan Faith No More'un iştirak ettiği Another Body Murdered'ın kollarına bırakıyoruz. Mike Patton'ın çığlıkları Boo-Yaa T.R.I.B.E. elemanının davudi hip hop vokaline karışıyor. Ortaya çıkan karışım albümün sıradışı ahengini bozmadığı gibi üzerine bir kat daha renkli boya sürüyor. Kim Gordon'un buz gibi karizmasıyla, Cypress Hill'in de o yavşak vokalleriyle bir başka uçuk kaçık kimya yaratan I Love You Mary Jane, en iyilerle dolu albümün en iyilerinden biri yine. Freak Momma adlı parçada ise hatunların popoları üzerine ihtisas yapmış Sir Mix-a-Lot'ın, grunge'ın ağır takılan gruplarından Mudhoney'yi nasıl funky bir hale soktuğuna şahit olabilirsiniz. Şarkı müthiş bir jam olması yanında özellikle davulcu Dan Peters'ın ne kadar kıvrak bir insan olduğunu da gözler önüne seriyor.
Sona yaklaştıkça Dinosaur Jr.'ın imzasını çaktığı Missing Link ile gücüne güç katan albüm, genel havaya pek yalıştıramadığım Therapy? ve Fatal düeti Come and Die ile sürüyor. Albüme musallat olduğum yıllarda keşke bu şarkının yerine Alice In Chains - N.W.A. ya da Soundgarden - The Beastie Boys düetlerinin fantezisini kurmuştum. Sana böyle kaymak gibi hip-hop / rock bestelerini verirler, sen daha belanı ararsın. İnsanoğlu böyle doyumsuzdur işte! Finali yapan Real Thing ise Eddie Vedder'ı yedek soyunduran Pearl Jam'in Cypress Hill ile suç ortaklığı yaptığı şahane bir grunge. Bu vesileyle albümde Sonic Youth ve Pearl Jam gibi marka değeri yüksek iki isimle birden çalışan Cypress Hill'in (ve tabii albümde yer alan daha pekçok ismin) neden eski günlerinden bu kadar uzakta oluşlarını sorgulayıp hüzünlenmişizdir belki.
Albüm Cypress Hill'cilerin "na na na"larıyla biterken "bu deneyimi bir daha ne zaman yaşarız kimbilir" diye düşünmüştüm zamanında. 1997'de Spawn Soundtrack bünyesinde Kirk Hammett, Slayer, Henry Rollins, Filter, Korn, Tom Morello gibi dönemin sıkı adamlarının bu defa Roni Size, Orbital, Goldie, The Crystal Method, The Dust Brothers gibi sıkı elektrik / elektronikçilerle düşüp kalktıklarını görüp mutlu olmuştuk. 2002'de onlar kadar ses getirmese de Blade II Soundtrack içinde elektrikçilerle hip-hopçular güç birliği yapmışlardı. Farklı ortam ve albümlerde buna benzer ortaklıklar parça bazında ufak ufak sürdü. Ne var ki hiçbiri Judgment Night müzikleri kadar bana kendini tümüyle sevdiremedi. Sebepleri malum. Fakat bence onun asıl tılsımı, 90'lı yıllarda iki arada bir derede dengede durmaya çalışan önyargıları yerle bir edip, siyah ve beyazlara hayatı boyunca yanından geçmeyecekleri isimleri birarada dinleterek bundan zevk aldıracak kapasitede olmasıydı.
1. Helmet & House Of Pain - Just Another Victim
2. Teenage Fanclub & De La Soul - Fallin'
3. Living Colour & Run-D.M.C. - Me, Myself & My Microphone
4. Biohazard & Onyx - Judgment Night
5. Slayer & Ice-T - Disorder
6. Faith No More & Boo-Yaa T.R.I.B.E. - Another Body Murdered
7. Sonic Youth & Cypress Hill - I Love You Mary Jane
8. Mudhoney & Sir Mix-a-Lot - Freak Momma
9. Dinosaur Jr. & Del Tha Funkee Homosapien - Missing Link
10. Therapy? & Fatal - Come and Die
11. Pearl Jam & Cypress Hill - Real Thing
Etiketler:
* ABD,
1993,
Alternative Rock,
Grunge,
Rap Rock,
Soundtrack
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)








