2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2026 Perşembe

Mates Of State - Re-Arrange Us


Tuşlu çalgılar, gitar ve vokallerde Keri Gardner, davul, gitar ve vokallerde de Jason Hammel’den oluşan Amerikan grup Mates Of State 1997’de ikili tarafından kurulmuş. Aslında daha grubu kurmadan önce de beraber çalıyorlarmış. 2000 yılında çıkardıkları ilk albümleri My Solo Project sonrası baktılar olmuyor, uzun süreli arkadaşlıklarını ve grup üyeliklerini evlilik ile perçinlemişler. Nikahlarında kendileri çalıp orkestra masrafından kurtulmaları bir yana, nikahta keramet vardır hesabı işleri açılmış. Gelsin turneler, gitsin konserler, çıksın albümler derken grup ardında dört albüm ve sayısız müzikal performans bırakmış bir olgunluk döneminde şu sıralar. Hani şu ilk duyduğumuzda “ne güzel, yeni mi bu arkadaşlar” diye yaklaşıp, sonradan hatırlı bir müzik geçmişleri olduğunu öğrenerek dumur duruma düştüğümüz gruplardan biri Mates Of State…

Piyano, gitar ve davulun dansettiği, en bağımsızından pop-rock şarkıları yazıp çalıyorlar. Ayrı ve ortak vokallerinde “şekerim ben doğal gaz sırasına gireyim, sen çocukları okuldan al, sonra beraber market alışverişi yaparız” uyumu hemen seziliyor. Keri Gardner’ın vokal dominantlığı, kocasını da etkilemiş diyebiliriz bir anlamda. “Eşler aynı işte çalışmamalı” tezini çürütürcesine yol aldıkları müzik dünyasında “geç keşfettiklerimiz” camiasına ait güzellikte ve içtenlikteler. Eski albümlerine geri dönme hakkımı saklı tutarak Mayıs 2008’de çıkardıkları Re-Arrange Us albümleri sayesinde bir şekilde farkına vardığım grubun 10 şarkısını da ayrı sevdim. İlk duyan kulakların havada kapacağı Now ve Help Help gibi sıkı parçaların yardımıyla kendini sevdiren albümde You Are Free, Jigsaw ve bir karı kocanın beraber yapacağı en iyi slowlardan biri sayılabilecek Blue and Gold Print şarkıları dikkate değer. Tabi diğerleri de üvey evlat değil, Mates Of State duosunun özbeöz çocukları.

1. Get Better
2. Now
3. My Only Offer
4. Re-Arranger
5. Jigsaw
6. Blue and Gold Print
7. Help Help
8. You Are Free
9. Great Dane
10. Lullaby Haze

11 Ekim 2023 Çarşamba

The Asteroid No. 4 - These Flowers Of Ours: A Treasury of Witchcraft and Devilry


Psychedelic Rock meşakkatli iştir. LSD ile tütsülenmiş kafaların, nakaratsız emprovize pasajların, uzun soloların ve post-orgazmik huzurun zirve yaptığı, özellikle 70’lerden kalma hatırı sayılır hemen her rockçının çemberinden geçtiği bir neon rüyâdır. Şimdilerde doğrudan psychedelic takılan isimlere o zamanlar olduğu gibi rağbet olmasa da, shoegaze ve dream pop gibi türlerle yeni nesile de ucundan benimsetilmiş deneysel öğeler mevcut. İşte pek fazla müzikseverin bilmediği Philedelphia’lı The Asteroid No. 4, uzun süredir bu müziğin savunucularından biri konumunda. CIA Took My Dog Away adlı EP ile çıkış yaptığı 1995’ten bu yana kariyerine 5 albüm sığdırmış olan grup, Psychedelic Rock’ın taşlı tozlu yollarını 90’lar sonundan günümüz sularına başarıyla yürümüş çok sıkı bir beşli. Şimdiye dek sadece These Flowers Of Ours: A Treasury Of Witchcraft and Devilry adlı 2008 tarihli son albümlerini dinlemiş olsam da, sanki kendilerini yıllardır tanıyor gibiyim. Bu albümde üç gitarlı bir grup olarak müthiş bir üçgene sığdırdıkları rock tınıları, o üçgene sığmayıp öyle bir taşıyor ki, rüyâlar âleminin kafası dumanlı silüetlerinin bile kayıtsız kalamayacağı şahane bir (paralel) evrene buyur ediliyorsunuz adeta.

Elbette psychedelic müziğin ince ayrıntılar içeren belli bir şablonu yok. Varsa eğer, olmamalıydı kanımca. Dinlediğim The Asteroid No. 4 şarkılarının, bu türün saygı duyulası temsilcilerinin sahip oldukları sınırsız görüşleri yanında gençliğin verdiği birtakım eksiklikleri olabilir. Ama bunlara eksiklik yerine tercih denmesi daha doğru. Çünkü albümdeki bazı örneklerin sanki bir indie pop parçasının o varolduğu düşünülen psychedelic şablona ustaca monte edilmiş görünümü, değişen şartların getirdiği farklı tercihlerin ürünü gibi duruyor. Belki The Verve - Urban Hymns albümünün biraz daha uçmuş bir versiyonu. Bu onu ne kadar psychedelic yapar veya yapmaz orada değilim. Bu müziğe konan etiket de hiç umurumda değil. Tıpkı çok sevdiğim başka başka albümlere konan etiketlerin umurumda olmadığı gibi. Şurası psychedelic, ama burası olmamış deme snobluğuna gerek yok. Sadece She's All I Need’in, Hei Nah Lah’ın, Let It Go’nun, My Love’ın, Hold On’un, Flowers Of Ours’un tadına varmak önemli. Bol vokalli ve bol gitarlı The Asteroid No. 4 yörüngesine girmiş olmak, o yörüngeye girmiş olmaktan memnun olmak, o yörüngeden bir süre çıkmayı hiç istememek önemli.

1. My Love
2. Let It Go
3. Hold On
4. I Look Around
5. She's All I Need
6. War
7. Flowers of Ours
8. Hei Nah Lah
9. She Touched the Sky
10. All Fall Down
11. Empty Like a Little Child

8 Aralık 2022 Perşembe

Billy Idol - The Very Best of Billy Idol: Idolize Yourself


Billy Idol'ı tanımak bir ayrıcalık. Yeni nesil onu çoğunlukla 80'ler partilerinde çalan demirbaş parçalarından tanıyor. Tanımayıp sadece tipini görenler de o parçalarla bu adamı yan yana koyamazlar gibi geliyor. Punk rock bir fiziğe sahip olan, lakin günümüz normlarında anlaşılan punk rock formatına ters düşen bir yığın şarkıya kalıbını basmış cool bir insan. Tabi bir de yeraltında nam salan indie-punk kavramı var ki, o kulübün daimi üyesidir kendisi. Sert şarkıları sözkonusu olduğunda orada kullanılan gitarların hiçbiri onun punk sesini bastıramamıştır zaten. Konumuz olan en son best of albümü 1982 tarihli kendi adını taşıyan albümünde yer alan üç parçayla açılıyor. Ardından da 1983'de çıkan albümündeki dört parça ile devam ediyor. Yani kronolojik bir best of ki, bir best of böyle olmaz ise kafa karıştırır. Buraya kadar olan kısımda lafını ettiğimiz partilerde boy göstermiş olanlar için kulağınızın biryerlerden ısıracağı ezgilere rastlamak mümkün olacaktır ve Hot In The City'yi tek geçerim.

Sekizinci parçadan itibaren 1986'ya, Whiplash Smile albümüne geçiliyor ki, benim Billy Idol ile ilk karşılaşmam bu döneme rastlıyor. To Be A Lover'ın çok şık bir pop olduğunu hatırlıyorum. Aradan geçen yıllar ondan hiçbir şey götürmemiş. Ama esasen Sweet Sixteen bu dönemin en klas Idol parçasıdır bana göre. Terkedilmenin hüznü, yaz sıcağı ile karışmıştır sanki. Kendisini hiç tanımayan, görmeyen biri üzerinde takım elbiseli bir Chris Isaac efkarı ve imajı yaratabilir bu parça. Devam ettiğimizde Cradle Of Love, L.A. Woman (nefis bir The Doors coverı)'ın yer aldığı 90 yılı Charmed Life'a geçiliyor ki, dinlediklerim arasında en beğendiğim Idol albümü budur. Charmed Life'da olup da burada olmayan Prodigal Son, The Right Way, Love Unchained'i da sevgiyle kucaklıyorum. Niye bu best of albüme koyulduğuna anlam veremediğim ve hiçbir parçasını dinlemediğim Cyberpunk albümündeki Shock To The System, aynı adlı Keanu Reeves filminin müziği olan Speed ile süren albüm, yine tek bir notasını bile işitmediğim 2005 Devil's Playground albümünden seçilen sıkı bir punk World Coming Down ile işin best of kısmı bitiyor. Adetten olduğu üzere sıra iki gıcır gıcır Billy Idol şarkısına geliyor. Sözlerinden John Wayne ile ne alakası olduğunu kestiremediğim vasat John Wayne (zaten kendisini de hiç sevmem) ve aynı sıradanlıktaki Future Weapon ile albüm bitiyor. Geriye sanırım elde var Sweet Sixteen, To Be A Lover ve L.A. Woman!

1. Dancing With Myself
2. Hot In The City
3. White Wedding
4. Rebel Yell
5. Eyes Without A Face
6. Flesh For Fantasy
7. Catch My Fall
8. To Be A Lover
9. Don't Need A Gun
10. Sweet Sixteen
11. Mony Mony
12. Cradle Of Love
13. LA Woman
14. Shock To The System
15. Speed
16. World Comin' Down
17. John Wayne
18. Future Weapon

20 Ağustos 2021 Cuma

Ida Maria - Fortress Round My Heart


Ida Maria Sivertsen, soyadını atarak adım attığı müzik dünyasına ancak 2008’de Fortress Round My Heart albümüyle iştirak ediyor. Ama elbette öncesi de var bunun. Norveç’in ufak bir kasabasında doğup, ebeveynleriniz tarafından piyano çalmaya teşvik edilip, daha 14’ünüzde yerel konserlere çıkarsanız, ilerisi için başarınız kaçınılmaz bir hal alır bir yerde. Daha reşit olmadan, 16 yaşında evini bırakıp İsveç’e taşınıyor, orada da bu albümünde beraber çalıştığı müzisyen dostlarıyla ufak ufak tanışmaya başlıyor. Neticede ortaya çıkan debut son derece olgun, enerjik ve hisli. Kısaca pop-rock veya kanaat notu yüksek tutularak alternatif pop-rock olarak niteleyebileceğimiz Fortress Round My Heart, hiçbiri albüm için yer doldursun hesabı yapılmamış türden emek sarfedilmiş, iyi yazılmış 10 şarkıdan oluşmakta.

Albümün yıldızı Oh My God dahil olmak üzere Morning Light, Forgive Me ve I Like You So Much Better When You’re Naked adlı şarkılarda koynuna kurbağa kaçmış gibi yerinde duramayan soft rock parçalar ile Louie, Queen Of The Night benzeri başka rock (‘n roll) güzellikleri de barındırmakta Fortress Round My Heart… Tabii Keep Me Warm ve See Me Through parçaları da “aman hep kıpır kıpır olmasın, araya da bir iki slow serpiştirelim” hesabı yapılmadığını hissettiren ölçüde kıymetli yumuşaklıkta duygu pıtırcıkları. Söz yazma konusunda da işini ciddiye alan Ida Maria’nın kıvrak ve espirili olduğu kadar, henüz 20’li yaşlarının başında olmasına rağmen, hayata erken atılmayı tercih etmiş bir kadın olarak yazmış olduğu sözlerden az çok karakter yapısını çıkarmak da mümkün denebilir. Buna benzer olmuş debutlar, dinledikçe yeni kıvrımlarının farkına vardırıyor, dinleyicilere gelecek için ümit veriyorlar.

1. Oh My God
2. Drive Away My Heart
3. Louie
4. l Like you So Much Better When You're Naked
5. Keep Me Warm
6. Forgive Me
7. Stella
8. In The Morning Light
9. Queen Of The World
10. See Me Through

8 Temmuz 2018 Pazar

Rokia Traoré - Tchamantché


Diplomat bir babanın kızı olması vesilesiyle Cezayir, Suudi Arabistan, Belçika, Fransa gibi çeşitli ülkelerde yaşamış olan Rokia Traoré, küçük yaştan beri müziğe olan ilgisini bu farklı bölgelerin müzikleriyle de geliştirmiş haliyle. Mali’nin saygın ailelerinden biri olması ve bu ailenin geleneksel bir kasta mensup olması, bu kastın da müzik yapmayı yasaklayan tutumu Rokia Traoré’yi başlarda biraz sıkıntıya sokmuş. Ama onun engel, yasak tanımayan müzik aşkı bu sıkıntının üstesinden gelmeyi başarmış. Bamana adındaki bir etnik grubun müzikal geleneklerinde kendilerine Griottes denilen kadınların seyahat ederek düğünlerde çalıp söyleyebilmesi normal karşılanırken, toplumsal sınıfların saçma yasakları sonucu müzik yapmaktan, şarkı söylemekten çekinen kadınlara örnek olmuş adeta. İşte Rukiye, müzik tarzında biçim olarak fazla olmasa da, tavır olarak Griottes kadınlarından da çok etkilenmiş.

İlk albümü Mouneissa’yı 1998’de çıkaran Traoré, 2000 tarihli Wanita’daki tüm şarkıları yazmasıyla ve yapımcılığını üstlenmesiyle, Afrika’nın erkek egemen müzik camiasına genç bir kızın neler başarabileceğini ispat etti. 2003’teki Bowmboï ve uzun bir aradan sonra 2008’de çıkan Tchamantché ile World Music liginde kendine iyi bir yer edindi. Tüm Traoré albümleri hakkında genel bir yorum yapılsa yerindedir. Fakat son albüm Tchamantché, sanki öncekilere nazaran daha bir derin, daha bir yoğun. Artık oturmuş bir sounda sahip olmanın güveniyle fazla içedönük gelebilir kulağa. Böyle olması çok daha iyi. Zira Afrika müziği de artık kendi özgünlüğünü biraz fazlaca ticarileştiren örnekler çıkardıkça Rokia Traoré gibilerinin değeri çok daha iyi anlaşılır. En belirgin özelliği, nerede yükselip kızacağı, nerde alçalıp üzüleceğini bilen, duru, narin, seksi, hisli ve olgun Traoré vokali olan albüm, 10 şarkısında da birbirinden roller çalan kadın hallerinden pasajlar okuyor. Sözlerini anlamasak da duygularını anlıyoruz sanki. Akustik pamuksuluğunu balafon, n'goni, kora gibi yerel enstrümanlarla zenginleştiren, gitar ve basın yön verdiği altyapıya mükemmel besteler oturtan bir kadın. Zaman zaman kıpırdatan Afrika ritimlerine rağmen geneli ağır, fakat ağırlığını hafifleştiren unsurlarla bezeli dantel gibi işlenmiş şarkılar söylüyor. Kounandi, Tounka, Dianfa, Dounia, Koronoko, anlatılacak değil, ancak dinlenerek kendini anlatacak harika şarkılar.

1. Dounia
2. Dianfa
3. Zen
4. Aimer
5. Kounandi
6. Koronoko
7. Tounka
8. Tchamantché
9. The Man I Love
10. A Ou Ni Sou

4 Mart 2018 Pazar

Moscow Olympics - Cut The World


Filipinler çıkışlı, Aj, Dino, Jojo, Melanie, Richard isimli beş kişiden oluşan Moscow Olympics’in şu ana kadar çıkardığı ilk ve tek albümü Cut The World adını taşımakta. Haklarında pek fazla bilgi yok ama gerek de yok. Çünkü müzikleri o bilgiyi veriyor zaten. Dream pop veya shoegaze denilen yoğun kıvamlı, gizemli ve içli bir soft-rock yapan grup, melodik gitarların dansettiği, diğer enstrumanların onlara aynı saf ruh haliyle eşlik ettiği mütevazilikte şarkılar çalıyor. Yine de dinlemiş olduğum bazı dream pop / rock albümlerine nazaran, melodram bileşenlerini notalara dökmüş olduğu müziğini sanki daha kolay içine dahil olunur biçimde dışa vurmakta.

My Bloody Valentine, New Order, Galaxie 500 gibi pek hâkim olmadığım gruplara benzetilen müziğini ben R.E.M. ve The Cure’un ilk zamanlarına benzettim. Sıkmayan, zorlamayan melodik yapısına eşlik eden belli belirsiz vokaller (ki dream kategorisinin vazgeçilmez bir unsurudur), ne söylediği anlaşılmasa da, tam bir vokalden ziyade, derinlerden gelen ses parçacıkları şeklinde adeta bir enstrumanmış duygusu yaratıyor. Albümdeki 7 parça da bu yüzden biraz enstrumantal havası taşıyor. Sanki o vokal açığını da belli bir disiplinle oraya buraya savrulan gitarlar üstlenmiş. What Is Left Unsaid, Second Trace, Carolyn ve albümün isim parçası olan kapanıştaki Cut The World, volümü birazcık yüksek bu kısa rüyânın bana daha hoş gelen anları oldu. Bu müziğin yeraltında çok daha iyi örnekleri var. Fakat Moscow Olympics de hiç olmazsa bir şansı hak edenler arasında bana göre.

1. What is Left Unsaid
2. No Winter, No Autumn
3. Second Trace
4. Safe
5. Carolyn
6. Ocean Sign
7. Cut The World

27 Mart 2017 Pazartesi

Sofia - Search & Destroy: A Punk Lounge Experience


Sofia, ya da tam adıyla Sofia Allard, DJ’lik ve modellik de yapmış bir şarkıcı. Şarkıcılık kariyerinde ise iki durak var. İlki, biraz depresif tarafından trip hop ikilisi olarak Krom, diğeri ise daha neşeli ve hareketli bir proje olan Eclectic Bob’muş. Her iki gruba da karakter katan büyüleyici sesi ile dikkat çekmesi uzun sürmemiş. Hem de öyle birinin dikkatini çekmiş ki sormayın: Carl-Michael Herlofsson! Sormayın dedik ama bu ismi duyunca “o da kim” diye sormak gerekiyor. Kendisi Rammstein, A-Ha, Weeping Willows, Timex Social Club gibi bir sürü isime yapımcı ve müzisyen olarak el vermiş, Grammy ödülü de almış, İsveç’in yetişirdiği en iyi prodüktörlerden birisi. “Score” bazında yine birkaç filmin müziğini yapmışlığı da var. Sofia’nın bu albümünün arkasında yapımcı ve müzisyen olarak durması, albümün ses, kayıt, miksaj artık ne varsa her yönden kalitesinin çıplak kulakla dahi hissedilmesinden anlaşılabilir.

70’ler ve 2000’lerden seçilmiş punk ve rock şarkılarının yeniden yorumlarından derlenen Search & Destroy albümü, elektronic, trip-hop ve “lounge” şeklinde tanımlanmış elit ve naif salon müziğinin elekto-caz havasından keyif alanların arayıp da bulamadıkları, bulurlarsa bırakamayacakları kalitede coverlar sunuyor. Sex Pistols, Ramones, The Clash, Iggy & The Stooges gruplarının punk güllelerinin, çok şık jazzy bir ortamda havadan kafamıza serpilen güllere dönüştüğü anların mimarı olan Sofia- Carl-Michael ikilisi, Led Zeppelin, Nirvana, Thin Lizzy şarkılarını da bambaşka diyarlara taşımışlar. Bu taşıma işlemi, cayır cayır punk şarkılarının çift zeytinli martini kıvamında yorumlanmış olması yanında, sadece sözlerinin alınıp sil baştan besteler yapılması sonucu da doğurmuş. Bundan şikayetçi değilim. Tam tersi, artık birer marşa dönüşmüş şarkı sözlerinin tepetaklak başka türlerle, başka bestelerle söyleniyor oluşu, müzikal sınırları olmayan dinleyicilerin türler arası yaptıkları masum kaçamaklarının karaoke hissiyatıyla bütünleştiği ilginç tecrübeler haline gelebiliyor.

Gerek ses, gerekse altyapı olarak Sofia’nın cover seçkisi bana “yorumlamak için hangi şarkıyı seçerse seçsin razıyım” diye düşündürse de, hazırda seçilmiş olan sert parçaların marshmallow kıvamına getirilip tamamen farklı şarkılara dönüşmesinden anlıyoruz ki, bu sadece “sert şarkıları yumuşatma” meselesi değil. Onların ne kadar boyutlu olabildiklerini kanıtlama. Çünkü seçilen şarkılar sert gruplara ait olmalarından öte, o şarkıların ruhanî boyutlarının gözler önüne serilmesinin ayrı bir yetenek işi olduğunu kanıtlaması da önemli. En kaliteli coverların, ya da çemberi Sofia’ya göre ayarlarsak birçok yönden Nouvelle Vague’un yaptığı da bu.



Hâlâ üzerinde çalışmakla birlikte, Search & Destroy albümünde bırakın kötü, vasat şarkı bile bulunmadığını düşünüyorum. Bunun orijinal şarkılara ne kadar sadık olunduğu veya onları ne kadar değiştirdiğiyle ilgisi yok. Bu tür cover albümler, isterse dünyanın en bilinen şarkılarından derlensin, olabildiği kadar orijinallerinin gölgesinden uzakta değerlendirilmeli. Elbette orijinal hali ile yeni hali arasındaki uçurumlardan aşağı bakmak çoğu kez hoşumuza gitse de, aklımızın bir yanı ile onları ne kadar “kendisi” olabildikleriyle duymaya, hissetmeye çalışmalıyız. Belli ki İsveçliler bunu bu şekilde algılıyorlar. Çünkü Hellsongs üçlüsü ve çeşitli yerlerden tek tük duyduğum çok başarılı coverlardan sonra İsveçli Sofia’nın bu güzel albümü hiç şaşırtmadı.

Tek tüklerden bahsederken yine İsveçli Timo Räisänen ismini anmadan geçmek istemiyorum. Kendisinin son albümü ...And Then There Was Timo’da yer alan AC/DC coverı You Shook Me All Night Long, cover nâmına bugüne kadar duyduğum en güzel şarkılardan biriydi. Hatta hiç kasmadan, şimdiye dek duyduğum en iyi cover ilk beşine bile dahil edebilirim. Dinlediğimde içime düşürdüğü hüzün dalgalarından korktuğum için sık dinlemek istemediğim, fakat dinlemedikçe de deli gibi özlediğim harika bir yorum. İtiraf etmek gerekirse Sofia’nın albümünde bu yoğunluğa sahip bir yeniden icrâ yok. Ama I Wanna Be Your Boyfriend var, Heart Shaped Box var, Pretty Vacant var, Dazed & Confused var, London Calling var. Sofia’nın hüzünlü bir kız çocuğu ile her santimine kadar seksi bir kadın arasında dalgalanan sesi var. Hepsi ilk kez duyuluyormuş gibi hem de.

1. Search & Destroy (Iggy & The Stooges)
2. Everlong (Foo Fighters)
3. Mongoloid (Devo)
4. I Wanna Be Your Boyfriend (The Ramones)
5. Homosapien (Pete Shelley)
6. No One Knows (Queens Of The Stone Age)
7. London Calling (The Clash)
8. Dazed & Confused (Led Zeppelin)
9. Boys Are Back In Town (Thin Lizzy)
10. Pretty Vacant (Sex Pistols)
11. Chinese Rocks (Johnny Thunders)
12. Heart Shaped Box (Nirvana)

27 Eylül 2016 Salı

The Whispertown 2000 - Swim


Orijinal adı Wagtown 2000 olan The Whispertown 2000, aslında vokalist, gitarist, besteci ve eski çocuk oyunculardan biri olarak Frasier, Will & Grace, ER, Star Trek: The Next Generation gibi pek çok dizide, bir de American Pie 2’de gözükmüşlüğü olan Morgan Nagler’in solo projesi olarak başlayıp, kontrolden çıkarak 4 kişilik bir bir indie müzik neferine dönüşmüş. 2004 yılında gerçekleşen bu birliktelik herkesi memnun etmiş. Nagler’in aynı zamanda Rilo Kiley üyesi olan arkadaşı Blake Sennett’in de yardımlarıyla grup kendine çevre edinmiş, ufak konserler vermiş, turlara katılmış ve sonunda 2006 yılında ilk albümleri Livin' in a Dream çıkmış. Blake Sennett ile birlikte yine Rilo Kiley’in tatlı sesi Jenny Lewis’in de katkıda bulunduğu bu albüm, aynı yıl içinde en iyi debutlardan biri olarak çeşitli platformlarda anılmış. Livin' in a Dream’i henüz dinleme şansına sahip olamadım. Zaten bu kısa özgeçmişi, iki yıl aradan sonra ses verdikleri yeni albüm Swim sonrası yazmak, iki albümü ve aralarındaki olgunlaşma derecelerini karşılaştırmak amaçlı değil.

Kimi zaman akustik, kimi zaman elektrik takılan sakin bir gitar, işini bilen bir bas ve güzel Morgan Nagler’in sıcaktan mayışmış, alkolden mutluluk ödünç almış gibi ileri/geri vokalleriyle çaldıkları şarkılar folk, akustik blues ve country karışımından yaz sıcağına serinlik verme eğilimindeler. Belli bir uyuşukluğa sebebiyet verme eğiliminde de olabiliyorlar bazen. Üstelik keşfedilecek bir ışığı olmayan, yani içinde pek fazla derinlik olmayan bir uyuşma hali bu. Gerçi No Dope ruhundaki şarkılar, o uyuşukluğun pozitif/negatif yönlerini adamına göre farklı algılatabilme durumundadırlar. Neyseki albümün geneline hakim bir duygu değil. Hareketlendikleri nadir anlarda gayet keyifliler. El çırpıyor, tef vuruyor, mızıka çalıyorlar. Erase The Lines’de olduğu gibi mülayim bir folk şarkısı olarak başlayıp, sonunda zıvanadan çıkabiliyorlar, Ebb and Flow’da olduğu gibi de ağızlara bir parmak psychedelic çalabiliyorlar. Yine de diğerlerinin yanında açık ara favorim olan Lock and Key ile birlikte Nagler’in büyülü vokalleriyle olgun bir piyano baladı olan Atlantis, mid-tempo bir bar şarkısı karakterindeki Old Times, aynı karakterlere sahip olması yanında biraz daha tempo ve tutku içeren Done With Love, ikinci albüm Swim’in bana göre kayda değer anlarını oluşturmakta.

1. 103
2. Done With Love
3. Pushing Oars
4. No Dope
5. Old Times
6. Erase The Lines
7. Atlantis
8. Lock and Key
9. From the Start/Jamboree
10. Ebb and Flow
11. Mountain

22 Mart 2016 Salı

Blondfire - My Someday


Amerika / Brezilya karması DNA’lardan gelme Erica ve Bruce Driscoll kardeşlerin kurduğu biryerlerde unutulmuş şeker gruplardan birisi Blondfire. Erica vokal yapıyor, gitar ve klavye çalıyor. Bruce da bas, davul, programming ve geri vokal takılıyor. Aslında önceleri gruba Astaire ismini uygun görmüşler. Fakat Fred Astaire’in isim haklarına zarar gelebileceği endişesine sahip kimselerin koyduğu yasal engeller yüzünden değiştirmek zorunda kalmışlar. Mart 2008’de çıkışlarını yaptıkları My Someday albümleri indie pop ve elektronik bünyesinde ve synth pop ile de temas halinde şarkılarla dolu. Radyoların sevebileceği, akıcı, akılda kalıcı ritimler, nakaratlarla işledikleri özenli şarkılar bunlar. Bunu daha bir numaradaki albümün isim şarkısı My Someday’dan anlamak mümkün. Keza L-L-Love, Pretty Young Thing, Lovesick, Eyes Of A Stranger örnekleri, radyolar sever de radyo dinlemediği halde popta kalite arayanlar sevmez mi sorusuna olumlu yanıt verecek insanlar bulmakta güçlük çekmez.

Driscoll kardeşler albümün tamamını yazmış, söylemiş, kaydetmiş, yapımcılığını üstlenmiş. Her notasına kadar Blondfire olan albüm, ilk albüm olarak tahmin edilmeyecek kadar teknik kaliteye de sahip. Bu yüzden her ne kadar indie bir duruşları olsa da, bu sound kalitesi, kurgu becerisi, pop cilâsı ile sanki kodaman plak şirketlerinin güzide bir ürünü gibi adeta. Bu yüzden de ayrı bir tebriği hak ediyorlar. Bu imkânlar elinin altında olduğu halde boyalı bebeklerden öte gidemeyenlerden farklı olarak, kardeş uyumlarını şarkı yazma becerileriyle bütünleştirmişler. Erica’nın dokunaklı sesi sık sık Nina Persson’u (The Cardigans) anımsatıyor. Benim gibi Nina Persson’u özleyip de son numarası A Camp’tan hiç memnun kalmadıysanız Blondfire sizin için bulunmaz fırsat. Bunu en çok albümün finalindeki mükemmel beste Aluminum Stars’dan da hissetmeniz olası. Ben en fazla orada hissettim bilemiyorum. Yine de Erica’ya ayıp edemeyeceğimiz kadar güzel yazılmış ve yorumlanmış pop parçalarından mülhem My Someday albümünü, yepyeni bir grup olarak Blondfire debutu şeklinde bağrımıza basıyoruz.

1. My Someday
2. Oxygen
3. L-L-Love
4. Always The Last To Know
5. Into The Sea
6. Intro
7. Pretty Young Thing
8. All in My Mind
9. Lovesick
10. Out of the Blue
11. Eyes of a Stranger
12. Aluminum Stars

23 Mart 2014 Pazar

Soul Men (OST)


70'lerin başlarında ortalığı kasıp kavuran soul grubu Marcus Hooks & The Real Deal, sokak köşelerinden dev konser salonlarına uzayan kariyerleri boyunca 6 milyon plak satmış, yenilere ilham vermiş bir grup. Marcus Hooks (John Legend) 1977'de ayrılıp solo takılmaya karar verir ve şöhretine şöhret katar. Hooks bir müzik efsanesi olurken geri kalan grup üyeleri Floyd Henderson (Bernie Mac) ve Louis Hinds (Samuel L. Jackson) beraber Walking In The Park adında bir şarkı yaptıktan sonra sektörde tutunamayıp hayatlarına farklı biçimde yön verirler. Marcus bir konserde kalp krizinden ölünce onun anısına Apollo Tiyatrosu'nda büyük bir tribute konser vermek isteyen VH1, 20 yıldır görüşmeyen Floyd ve Louis'i sahnede biraraya getirmek için davet ederler. New York'a doğru yola koyulan ikili, çeşitli maceralardan geçtikten sonra zamanında ikisiyle de birlikte olan şarkıcı Odetta'nın kızı Cleo'yu da yanlarına alırlar. Cleo'nun Floyd ve Louis'den birinin kızı olması işi daha da ilginç kılar.

2008 yapımı Soul Men, fazla ses getirmemiş bir komedi. Uzun zaman önce izlediğim, geçenlerde TV'de tekrar rastladığım filmin, zaten arşivimde olan müzik albümü hakkında birşeyler gevelemek istedim. Bu iddiasız filmi önemli kılan sadece müzikleri değil. 9 Ağustos 2008'de ölen Bernie Mac ve 10 Ağustos 2008'de ölen soul efsanesi Isaac Hayes'i aynı filmde son kez buluşturan Soul Men, Mac ve Jackson oynamasa, teması müzik olmasa ve içinde güzel müzikal anlar barındırmasa pek dönüp bakılacak bir konuya sahip değil. Ama olanlar yetiyor, eski Türk komedi filmleri gibi ne zaman rastlasam izlemek istiyorum. Albümdeki şarkıları filmin sahneleriyle birlikte dinlemek daha bir keyif veriyor.


Soul ağırlıklı bir soundtrack olarak "daha iyilerini de dinlemiştim" dedirtse de, manevi değeri çok daha fazla olduğundan bu cover ve orijinal soul şarkılarından derlenmiş albümün tadını çıkarmaya çalışmak iyi geliyor. Filmin kurmaca grubu Marcus Hooks & The Real Deal günlerinden kalma I'm Your Puppet, Floyd ve Louis'in yol üstünde uğradıkları bir redneck kulüpte seslendirdikleri Boogie Ain't Nuttin' (But Gettin' Down), Cleo rolündeki Sharon Leal'in piyano eşliğinde söylediği Comfort Me, The Sugarman 3'den You Don't Know What You Mean (To A Lover Like Me), Eddie Floyd'dan I've Never Found A Girl (To Love Me Like You Do) şarkıları yanında Floyd, Louis ve Cleo arabayla Memphis'e girerken çalan Memphis Train ve Isaac Hayes'in davetlisi olarak sahne aldıkları House Of Soul kulübünde seslendirdikleri Do Your Thing'in 14 dakikalık versiyonu albümü zenginleştiren şarkılar. Tabii olmazsa olmaz Isaac Baba'dan bir numune olarak Never Can Say Goodbye da unutulmamış.

Ama albüme konması gereken öyle bir olmazsa olmaz vardı ki, olmaması çok ayıp olmuş. Finalde Floyd, Louis ve Cleo'nun Apollo'da harika bir sahne performansıyla seslendirdikleri ve The Real Deal'ın eski şarkısı olarak film için anlam içeren, aynı zamanda filmdeki en iyi şarkı olan Walk In The Park'ın albümde yer almayışının izahı yok bana göre. "Yer bulamamışlardır" diyen olursa ıslak odunla girişirim. Albümde Walk In The Park da olsun diye gözden çıkılacak 3-4 şarkıyı hemen sayarım. Ama bırak öyle kalsın diye düşünülse bile, karizmatik Do Your Thing'in 14 dakikalığı yerine filmdeki hali konsa, olmadı çok sevdiğim, ama The First Edition klasiği Just Dropped In'i (bkz. The Big Lebowski) ziyan ettiğini düşündüğüm Sharon Jones & The Dap Kings'in yerine bile konsa olurdu. Yine de şarkının tadı asıl filmdeki haliyle çıkıyor diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışalım. Soul seven her insan evladına da hem filmi, hem de müziklerini tavsiye edelim.

1. Anthony Hamilton & The Bo-Keys - Soul Music
2. John Legend, Samuel L. Jackson & Bernie Mac - I'm Your Puppet
3. Chris Pierce & Leela James - Private Number
4. Meshell N'degeocello - Water
5. Isaac Hayes - Never Can Say Goodbye (Soul Men Redux)
6. Samuel L. Jackson & Bernie Mac - Boogie Ain't Nuttin' (But Gettin' Down)
7. Sharon Jones & The Dap Kings - Just Dropped In (To See What Condition My Condition Was In)
8. Ryan Shaw - Memphis Train
9. Sharon Leal - Comfort Me
10. The Sugarman 3 (feat. Lee Fields) - You Don't Know What You Mean (To A Lover Like Me)
11. Eddie Floyd - I've Never Found A Girl (To Love Me Like You Do)
12. Samuel L. Jackson, Bernie Mac & Sharon Leal - Do Your Thing

16 Eylül 2012 Pazar

Headless Heroes - The Silence Of Love


Bu albümü neresinden başlayıp anlatsam bilemiyorum. Başlamak bitirmenin yarısı olduğuna göre önce yemin ederek başlayayım. Yemin ederim şu enfes kapağı görüp de tav olduğum bir albüm değil Headless Heroes - The Silence Of Love albümü. Hoş, görüp de tav olmanın da bir sakıncası yok. Dinleyip bitirdikten ve “ben acaba kimi dinledim şimdi” evresinden sonra googlelarken rastladım kapağa. Benim için tuhaf tür çağrışımları yapmadı değil bu kapak. "Tuhaf" güzel kelime. Hangi zevkimizi ya da neremizi tuhaf buluyorsak orayı kaşımaktan, orayı cilâlamaktan geri durmamalı. Tuhaf derecede iyi bir kapağın içerik gücüne olan inancım biraz olsun arttı bu sayede. Yine de benim için kapağı albümden çok daha güzel olan 300 adet albümün listesini yarım saat, olmadı bir saat içinde kolayca çıkarabilirim o ayrı. Tablo yorumlayan eksperler gibi beceremeyeceğim bir işin altına girmeden ve kapak muhabbetini uzatmadan, Headless Heroes adındaki bu grubun ilk ve araştırmalarım sonucu öğrendiğime göre son albümlerine uzanalım. Zira söylendiğine göre Headless Heroes tek albümlük bir proje olarak tasarlanmış.

Böyle albümlere "proje" demek bir bakıma yüreğimi yaralamıyor da değil. Sanki tünel inşası veya bitirme tezi tınıları yayıyor bu kelime. Ama farklı geleneklerin biraraya gelmesinden açığa çıkan enerjinin saflığına devamı gelmeyecek (gelmemesi de dilenen) tek bir deneme yapılmasının adına uygun düşebilecek bir kulak dolgunluğu da içeriyor gibi. Belki bir daha asla yanyana gelmeyecek bir grup müzisyenin bir kereliğine de olsa güç birliği yapıp kendi yazmadıkları şarkılara kattıkları farklı yorumlara verilebilecek sayılı kelimelerden biri olabilir. The Silence Of Love'ın tek seferlik devamı olmayacak bir albüm olmasının çok şık bir tarafı da var. Bu durum onu müzikal evrende "tek" kıldığı kadar, çok iyi bir "tek" albüm olması yüzünden kült adayı haline de getiriyor.


Adeta bir A&R (bir plak şirketi bünyesinde yeni yetenekleri ya da kıyıda kenarda kalmış müzisyenleri geniş kitlelere tanıtan müzik insanı) gurusu olan Eddie Bezalel'in Red Hot Chilli Peppers, Beck, Smashing Pumpkins, R.E.M. gibi grupların geri hizmetinde görev almış Josh Klinghoffer, Woody Jackson, Joey Waronker, Mike Green, Gus Seyffert, Leo Abrahams ve Mike Boldger adlı gizli kahramanları kahveden toplayarak, başlarına Primal Scream prodüktörü olarak nam salmış Hugo Nicholson'ı dikerek, vokale de en iyi yaptığı iş olan bir "keşif" sonucu Alela Diane'i getirerek hazırladığı bir proje Headless Heroes. Belirgin bir amacı (yardım, bağış, tribute vs.) olmayan ama biraraya getirilen coverlarla aslında en büyük yardımı kaliteli cover duymayı seven müzikseverlere yapan Bezalel, içindeki kaşifi bir türlü durduramayıp coverı yapılacak şarkıların seçimini de az veya hiç bilinmeyen bazı eski şarkılardan yapmış.

Bu seçimin en mühim kanıtı açılıştaki True Love Will Find You In The End. Ortalıkta çeşitli coverları dolaşan Daniel Johnston'a ait bu parça Headless Heroes'un ellerinde ve Alela Diane'in ses tellerinde sanki boyut değiştirip aşka dair çok önemli gerçeklerden birini açık etmiş. Gelmiş geçmiş en manidar aşk şarkılarından biri olması yanında meseleyi "eninde sonunda gerçek aşk seni bulacaktır, yeter ki sen onu aramaktan vazgeçme, çünkü o da seni arıyor, sen ışığa doğru git" demeye getirerek öyle bir özetlemiş ki, özünde umut vaat eden bir şarkıyı, ufukta uyumaya giden güneşin kara bulutlardan oluşan jaluziyi eliyle aralayıp son kez bakışı misali epik bir başyapıta dönüştüren Headless Heroes'un, sırf bu şarkıyı yeniden yorumlamak için bu proje altında biraraya geldiklerine bile ikna olabilirim. Ama True Love Will Find You In The End'in ardından da hayatın devam ettiği gerçekliğine dönüp diğer şarkılar akmaya başladıkça projenin amacı benim açımdan ortaya çıktı: Bu adamlar ve Alela her şarkıda önümüze dolu bir kadeh daha koyuyorlar. Keşke Here Before 2 dakika 10 saniye sürmese diyoruz da, sen de başa al tekrar dinle diyorsun. Ama işler öyle yürümüyor.

Blues Run The Game, Jackson C. Frank adlı birine aitmiş. Oysa 40 yıllık Alela Diane şarkısı gibi. Bu albümden önce ikisini de tanımıyordum. Ama nedense şarkı bana o hissi fısıldadı. Esasen albümdeki her şarkıda başıma gelen birşey bu. Belki Nick Cave bestesi Nobody's Baby Now'da biraz farklı bir açıdan bakabildim. Şarkının atmosferi tıpkı Cave mağarasından çıkmışçasına gotik, tıpkı o dokunmuşçasına sersefil. Vokale kadar Nick Cave şarkıya girecek sanıyorsunuz ama Alela Diane giriyor. Ve işin ilginç yanı o anı hiç yadırgamıyorsunuz. Çünkü Alela bizim Nick'in Nevada'da dünyaya gelmiş kayıp kızkardeşi sanki. Sesi değil ruhu benzediğinden öyle. Çünkü bir Nick Cave şarkısını bir kadın vokal ancak bu kadar içselleştirebilir. Herhangi bir Nick Cave şarkısına kadın sesi girmesi de apayrı birşeydir. Düşündüm de, Henüz yazılmamış bir şarkıda Nick ve Alela düeti de efsane olur hani.


The North Wind Blew South'un orijinali nasıldır bilmiyorum. Buradaki yorumu duyunca merak edip aramadım bile. Çünkü inanıyorum ki bulursam bana orijinali covermış gibi gelecek, onu hep Headless Heroes yorumuyla karşılaştıracağım. Kaybeden de o olacak. Bizim 70'li yıllarında altın çağını yaşayan pop şarkılarının şirinliğini taşıdığı gibi, genel havası itibariyle bu albümün dürüst hüznünün üstüne dürüst bir neşe ekliyor. Yaylıların olağanüstü dinamiği, bir müzik kutusunun Pazar sabahı faaliyeti, org solosunun hoş sürprizi şarkıyı alıyor, uçurtma gibi göklere salıyor. Alela ise yaptığı yanlışın yarısından dönmüş bir gelin gibi gelinliğiyle düğünden kaçıp, yağmur habercisi bir gökyüzünün altındaki kırlarda dans ederek söylüyor şarkıyı adeta. Hazır benzetme olayına kaptırmışken bu eşsiz kadın kapanıştaki See My Love'ı ise sevimli kır evinin önünde atını tımarlayan bir opera sanatçısı gibi söylüyor diyelim olsun bitsin. Anlayan nasıl bir yorumcu olduğunu anlasın, anlamayan tekrar dinlesin.

Bazı eski şarkıların yeniden yorumlarından oluşan bu albüm benim için bir "sözde cover" albüm. Bu bir cover albüm için yapılabilecek en iyi iltifatlardan biri olsa gerek. Cover albümleriyle Hellsongs, Diesel, Ania, Sue Ellen, Sofia ve hatta Santana'ya övgüler düzmüştüm zamanında. Ama onların yaptığı, zihinlerde hep yaşayan ve yaşayacak olan anlamlı şarkılara anlamlı başka yollar göstermekti. Oysa Headless Heroes, öncesinde sadece Nobody's Baby Now'ı ve True Love Will Find You In The End'i duyduğum (onu da başka bir coverdan) 10 adet eski (!) şarkının tekrar yorumlanmış halinden çok, sanki sıfırdan yazılmış 10 şarkı gerçekliği sundu bana. Ve ayrı bir yazı konusu olmayı hak eden Alela Diane'i tanıttı bana. "Tanıttı" hafif kaldı. Sanki onunla bir gün de olsa harika geçen bir randevu ayarladı. O günün fonunda da belli aralıklarla çalan 10 güzel şarkı vardı.

1. True Love Will Find You in the End (Daniel Johnston)
2. Just One Time (Juicy Lucy)
3. Here Before (Vashti Bunyan)
4. Just Like Honey (The Jesus & Mary Chain)
5. To You (I Am Kloot)
6. Blues Run the Game (Jackson C. Frank)
7. Hey, Who Really Cares? (Linda Perhacs)
8. Nobody's Baby Now (Nick Cave and The Bad Seeds)
9. The North Wind Blew South (Philamore Lincoln)
10. See My Love (The Gentle Soul)

10 Aralık 2010 Cuma

Funkshone - Shining


Müzisyen, DJ, yapımcı Mike Bandoni ve yine müzisyen/yapımcı Nino Auricchio tarafından 2006'da kurulmuş İngiliz grup Funkshone, daha kurulalı şu kadar olmuşken ve henüz ilk albümü Shining'i 2008 yılında çıkarmışken bazı otoritelerce şimdiden kült adayı bile gösterilmekte. Shining'e gelmeden önce bir sürü single ve bunların toplanıp el altından eşe dosta dağıtıldığı CD'lerle kendi civarında müthiş bir underground PR gerçekleştirmiş adeta. Yerel konserler de ortalığı iyice ateşe verince, Bandoni'nin şöhreti sayesinde Funkshone sounduna hasta olan DJ camiasından insanlar ve çeşitli İngiliz funk firmaları grubun yoluna paspas olmuşlar. Sonunda Skyline Recordings, grubu kafalayıp kendine bağlamış ve bizim gibi kendilerini canlı izleme fırsatı bulamayan müzikseverlere albüm yoluyla ulaşma şansı doğmuş. Funkshone'u dinleyebilmek hakikaten bir şans. Zira o kadar anlattık ama muhtemelen bu grubu İngiltere dışında tanıyan çok fazla insan yoktur. Bir hafta öncesine kadar ben de tanımıyordum. Bu yazıyı görene kadar başkaları da tanımıyordur. Şayet öyleyse "ben funk müzik severim" diyen için geç bile kalınmış bir deneyim Funkshone...

Daha ilk albümden, hatta ortada albüm malbüm yokken bile bu kadar olay yaratan bir ekibin bir modern funk klâsiği ortaya koymuş olabileceğini, fakat günümüzde herhangi bir tür sınırlarında klâsik çıkarmanın ne kadar hayal haline geldiğini düşünüyordum. Oysa Funkshone resmen bir funk klâsiği koymuş sofraya. Demek ki isteyince oluyormuş. Peki funk klâsiği nedir, kaça ayrılır, nereden, kaça alınır? Bu soruların cevapları altında bir tarih yatar. O yüzden o tarihin en yakınlarında yatan isimlerden biri olan Funkshone, 70'lerin funk gurularını hatmetmiş bir profesyonellikle daha modern açıklamalar getirecektir zihinlere. Çekirdeğe sadık kalmak suretiyle kafasına göre doğaçlamaları, atalarına saygıda kusur etmeyen çağdaş vizyonu ve ağızları bir karış açık bırakabilecek groove kimliğiyle karizması zirvede bir grup. Öyle bir müzik ki, bu türe yabancı veya arası belli isimler dışında pek iyi olmayan kimseler için Shining gibi harika bir albüm bile bir süre sonra tekdüze ritimlerden oluşan sıkıcı bir etikete maruz kalabilir. Örneğin daha şimdiden eli tutulmayan bazı funk otoritelerinin deep funk klâsikleri arasında gösterdiği yaklaşık 8 dakikalık Purifications P1/2 bile bu etiketlenmeden nasibini alabilir.


İsminin hakkını veren kısa Let The Drums Speak ile başlayan Shining, davulun yine alttan alta gemiyi nasıl rotaya soktuğunu gösteren bir parça. Zaten iyi bir davulcun yoksa hiç funk grubu kurmayla falan uğraşmayacaksın. Artık zaman ne kadar çabuk geçtiyse, dayanamayıp Run For It'e kadar gelince "kim bu davulu çalmayı deli bir şova dönüştüren insan evladı" diye bakmak geldi aklıma. Meğer davulu Mike Bandoni bizzat çalıyormuş. Diğer kurucu Nino Auricchio da keyboardlardan sorumlu ki, hemen ardından gelen Stop The Bus'ta müthiş bir düet yapıyor ikili. Son hali 9 kişiden oluşan grup, enstrümantaller dışında The Raw, Droppin, Wired ve Deeper Love şarkılarında Jaelee Small'ın siyah, kişilikli ve seksi vokalinden en iyi şekilde faydalanıyorlar. Bunlardan şimdilik Deeper Love benim için öne çıkar gibi görünse de, bu öne çıkma meselesini söyledim diye diğerlerini aldatmış gibi hissettim sanki. The Strut, Panama ve özellikle saksafonun iyice sinsileştiği It All Comes Back To This, arabayla San Fransisco Sokaklarında aynasızlardan kaçıyormuş duygusu yaratıyor bünyede.

Funkshone'a yılın funk olayı demek isterdim ama muhtemelen 2008'in funk olayı kendileriydi. Neyse ki yakında stüdyodan çıkacaklarmış. Hemen hemen aynı sıralarda ilk kez duyduğum İsrailli Funk'n'stein ve "İspanya'nın Red Hot Chili Peppers'ı" gibi medyatik bir gaza sahip O'funk'illo'nun funk anlayışları bile Funkshone'un yanında Susam Sokağı kalmakta. Öyle ismine "funk" türetmeleri koymakla bu iş olmuyor her zaman. Belki de daha neler döndüğünü anlamayacak birer çocuk oldukları sıralarda ortaya çıkmış bir müziği çok iyi çalışmış, büyüyünce de Shining'i yapmış Bandoni, Auricchio ve saz arkadaşları, ter damlalarını bile hissettirecek ölçüde müzik tutkusuyla çalmaktalar. Emeğe dayalı, enerjiden güç alan, bunu başka bir enerjiye dönüştürüp ruh katarak kendi sistemine dahil eden çok basit bir mesajla. Ne mi? Funk You!

1. Let The Drums Speak
2. The Raw
3. Deeper Love
4. Purifications P1/2
5. Droppin
6. Run For It
7. Stop The Bus
8. The Strut
9. Wired
10. Panama
11. Hotwheels (The Chase)
12. It All Comes Back To This

20 Ekim 2010 Çarşamba

The Last Shadow Puppets - The Age Of The Understatement (2008)


The Last Shadow Puppets, Arctic Monkeys'den Alex Turner ve The Rascals'dan Miles Kane'in 2007'de kurduğu bir indie rock grubu. Aslında indie rock tanımı, son zamanlarda sığ bir hâl almaya başlamadı da değil. The Last Shadow Puppets, bu tanım içerisinde 50'leri 60'lara bağlayan zaman diliminde pop ve rock'ın almış olduğu estetik şekilleri günümüze çok pozitif biçimde taşıyabilmiş bir ikili. İmajlar, isimler, lirikler, klipler, kapaklar, vokaller, yaylılar, sound, herşey estetik. Herşey cool. Ama notalara dahil birşeyler hariç! Bu albümü beğenmeyenleri bir temiz dövüyorlarmış diye duydum. Dayak yemeyi göze alacak kadar kaşındığımdan mıdır, yolda sorduğunuz her 7 kişiden 7'sinin de yere göğe sığdıramadığı bir albümü beğenmemek yönünde ters dolduruştan mıdır, kendine karşı dürüst olma gibi modası geçmekte olan bir gerçekçiliği benimseme bahanesini bula bula şu albümün gölgesinde dile getirme saçmalığımdan mıdır tam olarak bilmiyorum fakat The Age Of The Understatement beğendiğim bir albüm değil. 2008'den beri belli aralıklarla beğenmeye uğraştığım halde...

Albümü övmek için seçilmiş kelimeler, yapılan benzetmeler arasında kendime yakın birşeyler bulamamış da değildim oysa. "Herhangi birini alıp bir James Bond filmine koysanız yeridir" tipi ifadeler biraz ürküttü tabiî. Dinleyince hak veriyorsunuz bu teşbihe o ayrı. Ama benim gibi James Bond sevmeyen birine albümü övmek adına böyle teşbihlerde bulunursanız ters tepebilir. James Bond sevmek ayrı, müziğini sevmek ayrı elbette. Kaldı ki The Last Shadow Puppets müziğini tanıyor, biliyor olmak da mesele değil. Günümüzün "oldies but goldies" beslenmelerine hiç karşı bir insan değilim. Bilakis, o beslenmenin sofranın tuzu biberi değil, ekmeği olduğunu düşünmüşümdür. Ama bu ekmek biraz bayat geldi bana sanki. Daha önceleri, hatta yıllar önceleri ben bunun çok tazelerini yemiştim. Bu da mesele olmamalı. Lâkin tam olarak yersiz bir "ben bu filmi görmüştüm" ukalalığı da denemez bu hislerime. Sadece bestelenen şarkılarda tutturulan o leziz dönem ruhuna sahip sounduna rağmen, tasarlanış ve işleniş biçimlerindeki memnuniyetsizliği anlatmaya çalışıyorum. Bunu anlatmaya çalışmasam, sevmedim diyerek dönüp gitsem de olurdu. Bu hazımsızlığı açıklamaya çalışmak da, varsa kişinin kendiyle yaşadığı bir soruna teşhis koyma merakı ve çabasından ileri geliyor sanırım.

Bu albümden ne anlayıp anlamadığımı da örneklendirmeye çekiniyorum. En sevdiğim şarkıları Standing Next To Me ve The Time Has Come Again ki, ikisi de intro gibi hemen bitip gidiyor. Zaten albümün en kısa iki şarkısı da bunlar. Açıkça görülüyor ki, bu albümün kalitesi yanında fazlaca pop kaçan bir zevkim var. Hadi birazcık da Only The Truth... Mesela Black Plant ya da My Mistakes Were Made For You'nun atmosferi, isimleri, sözleri, enstrümanların akor ayarları bile aynı kalsa, ama başka türlü tasarlanmış olsalardı diye albüm boyunca kafamdan trenler geçip duruyor her dinlediğimde. Üşenmesem (ve tabiî müzisyen olsam!) oturup albümü yeniden besteleyeceğim. Herşeye rağmen neden beğenildiğini çok iyi anladığım, hatta beğenenlere o kadar popülist kirlilik arasında tercihlerini böyle retro bir sounddan yana kullandıklarından ötürü de ayrıca saygı duyduğum bir albüm bu.

1. The Age of the Understatement
2. Standing Next to Me
3. Calm Like You
4. Separate and Ever Deadly
5. The Chamber
6. Only the Truth
7. My Mistakes Were Made for You
8. Black Plant
9. I Don't Like You Any More
10. In My Room
11. Meeting Place
12. The Time Has Come Again

4 Mayıs 2010 Salı

Cheese People - Cheese People


2003 yılında kurulan dört kişilik Cheese People’ı Rusya’dan çıkan en ilginç grup ilân ediyorum. Kendi kendime ilân edişimin sebebi ise, pop namına TaTu ikilisinden başka Rus grup tanımamış olmamdan geliyor büyük ölçüde. “Ruslardan iyi pop grubu çıkmaz” diyenlere, “arada bir çıkar” demeye getiren Cheese People, Eurovision çağrışımlı sunî bir poptan ziyade canlı enstrumanlar, sample oyunları, minik deneysel girişimler ve bu müziğe çok iyi uyan bazen Olya Chubarova, bazen Anton Zalygin vokali ile rock yatkınlığına sahip bir pop yapıyor. Kimileri buna disco punk da diyor. İş oralara kadar varırsa, bu işin kompetanı olan, yakında burada sözü edilecek başka bir grup var ki ister istemez karşılaştırmalar üşüşüyor zihinlere. Zaten kendilerinden bahsedilirken çeşitli ilginç grup isimleri geçiyor. Etkilendiklerini söyledikleri müzikler arasında Prodigy, Gloria Gaynor, Jamiroquai gibi dereden tepeden pop tazahürlerini görünce insan daha dinlemeden heyecan yapabiliyor.

Fıkır fıkır müziklerinin gölgesinde serinleyen absürd şarkı sözleri, Yeni Dünya’daki akranlarına özenir gibi görünse de, zaten bu peynir milleti böyledir. Sözlerin içeriği yerine, onların melodik yapılanmaya bulundukları fonetik katkılar daha ön plandadır çoğu zaman. 2006 yılında Psycho Squirrel adlı ilk albümlerini yayınlamışlar. Fakat kendi isimlerini taşıyan ikinci albüm, aslında ilk albümde de yer alan bazı şarkıların yanına Wake Up, I Hate This Sound parçalarının ve Ua-A-A! remixinin (o da ayrı bir güzel!) eklendiği bir yeniden görücüye çıkarma hadisesi. Indie camiada biraz daha tanınmak adına yapılan popüler ticari hamlelerden biri yani. Gerçi buna da pek gerek olmadığı söyleniyor. Kendi memleketinde oldukça popüler olan grup, dışarı açılma konusunda pek sıkıntı yaşamamış. Deli dolu şarkılarındaki şeytan tüyü, buna benzer karışımlara meraklı dinleyicileri kolayca etkisi altına alacaktır.

Albümün en iyilerinden biri olarak gördüğüm Stroitel ile kapılarını açan bu hoş albüm, devamındaki Ua-A-A! ve disco punk tabirini gururla taşıyan Catch U ile ise dans ettirme kabiliyetini gösteriyor. Beastie Boys’un hip hoplarına benzeyen Boombasters ve sağlam birilerinin trip hoplarına benzeyen Tibet+6++ albümün nefis salatasına peynir dilimliyorlar. Sözünü ettiğim en iyilerinden biri olan Down & Down’ın ilginç akustik havası, Olya ve Anton’un insanı geren vokalleriyle çok çok güzel olmuş. Eats Your Popcorn ve I Hate This Sound sayesinde disco funk enerjilerini de kanıtladıktan sonra müzik yolunu buluyor, kulaklara peynir ziyafeti çekiyor adeta. Bu yüzden her peynir severe gönül rahatlığıyla tavsiye ediyoruz. Özellikle kendilerini tek bir peynir çeşidiyle sınırlamayıp, hepsinden azar azar tatmayı sevenlere.

1. Stroitel
2. Ua-A-A!
3. Catch U
4. Boombaster
5. Moon
6. Wake Up
7. O-Djaz
8. Tibet+6++
9. Down & Down
10. Open Your Eyes
11. Eats Your Popcorn
12. I Hate This Sound
13. Ua-A-A! (Yow-Row from Gari Remix)

19 Şubat 2010 Cuma

Beangrowers - Not In A Million Lovers


Futbolun averaj takımı, Eurovision’ın finale bile kalamayanı, şairlerin, yazarların sürgün yeri Malta, bu kötü şöhretinden başka bir şeyi ile anılmadı neredeyse. Oysa ne futbol, ne de Eurovision (al birini vur ötekine!) güzellikleri gölgelemeye gücü yetmeyen zavallı uğraşlardan ibaret. Tesadüfen duyduğum Eurovision garibanlarının kötü şarkıları haricinde daha önce Malta’dan çıkan bir müzik dinlememiştim. Belki de dinlemiştim de Malta’dan çıktığını bilmiyordum. Alison Galea (vokal, keyboard, gitar), Mark Sansone (bas, keyboard), Ian Schranz (davul, keyboard) üçlüsünden oluşan Beangrowers’ı dinledikten sonra şaşırdım. Maltalı olduklarını bilmesem, rahatlıkla Amerikan veya İngiliz bir indie grubu olduğunu düşünebilirdim. Elbette Malta Halk Ezgileri yolunda bir müzik ummuyordum ama yine de Malta denince az da olsa farklı kokular duymak istiyor insan. Neyse biz de Beangrowers’ı böyle kabullenip dinleyelim.

1995’te kurulan grup, yaklaşık iki yıl boyunca kendilerine isim vermeden, sadece üç arkadaşın enstrümanlarla takılmasından ibaret müzik yapmaya devam etti. Ne zaman dikkat çekmeye ve daha geniş çaplı konserlere çağrılmaya başladılar, o zaman kendilerine Beangrowers ismini seçtiler. 48k (1999), Beangrowers (2001), Dance Dance Baby (2004) ve Not In A Million Lovers (2008) albümleri birbirini izledi. Şöhret olmuşlukları, olmak gibi bir dertleri de yok sayılır. Birçok şeyi yer altı müziğine ilgi duyan ufak hayran kitlesinin iteklemesiyle gerçekleştirmişler. Hatta Amerika’daki şöhret garibanı grupların katıldıkları bazı festivallere katılmak bile çok cazip gelmemiş en başta. Ama Not In A Million Lovers’ın tanıtımına da yarayan bu dışa açılma, müziklerinin daha fazla kulağa ulaşmasını sağlamış. O müzik ise bildiğimiz, alıştığımız indie pop’tan ibaret. Not In A Million Lovers öncesinde sadece Dance Dance Baby’yi dinledim. Açıkçası birkaç şarkı dışında sıradan buldum. Olmuş bir soundları, nostaljik, ılık, sevimli bir havaları var. Fakat ya gerektiği kadar hüzünlü değiller, ya da hüzünlü olmalarına rağmen bunu doğru yansıtamıyorlar gibi geldi bana.

Not In A Million Lovers ile bu negatif havayı biraz olsun dağıtmışlar denebilir. Lâkin o hüzün kabızlığı hâlâ devam etmekte bana göre ki, çok büyük eksiklik. Yani Life's A Bitch Then She Sings In Your Band adını koyduğun bir şarkı yapıyorsun, onu da uyuzca monotona bağlıyorsun. Dream Pop karakterli Captain Darling, rüyâ görmeye yakınlaştırmasına rağmen o da bir süre sonra kendinden iş çıkmayacağını hissettiriyor sanki. Love Can Do You No Harm, Untitled Forever, Available kendini dinlettiren şarkılar. Ama olmuş soundlarına rağmen, şarkı yazma konusunda biraz daha çalışmaları, olmadı o şarkıları daha erişilebilir kılmaları gereken bir grup. Yetenekleri heba olmamalı.

1. Quaint Affair
2. Untitled Forever
3. Not in a Million Lovers
4. Love Can Do You No Harm
5. Ours Is a Small Flat
6. Available
7. Captain Darling
8. The Interlude
9. Depths of Bavaria
10. Machine
11. Good Band Bad Name
12. Like Ken
13. Life's a Bitch Then She Sings in Your Band

13 Şubat 2010 Cumartesi

Your Vegas - A Town and Two Cities


2005 yılında Leeds/İngiltere’de kurulmuş olan beş kişilik Your Vegas, memleketlerinde kendi hallerinde turlara katılmak suretiyle çalıp söyleyen mütevazi bir gruptu. Ne var ki bu durum grubun solisti ve söz yazarı Coyle Girelli’yi kesmiyordu. Kendisi New York’a taşındığında önce herkes bunu kişisel bir tercih sandı. Fakat Girelli’nin asıl amacı, Your Vegas’ın kendini daha iyi göstereceği özgür bir ortam arayışıydı. Grubun geri kalan elemanları Girelli’yi ziyaret ettiklerinde hemen New York’a tav oldular ve kısa süre sonra hepsi inandıkları Your Vegas uğruna orada birleştiler.

New York’ta işler tahmin ettikleri gibi çok hızlı gelişti. Universal Republic ile albüm anlaşması yaptılar, 2008 SXSW Festivali’ne davet edildiler. Aynı yıl her ikisinin adı da A Town and Two Cities olan bir EP ve bir albüm çıkardılar. Şayet grupta ümit olmasaydı bu hızlı gelişmelerin hiçbiri bırakın hızlı olmayı, gelişemezdi bile. Çünkü Your Vegas çok iyi bir pop/rock grubu ve bana göre iyiden de öte şarkılara sahipler. Bugüne kadar kendi adlarını taşıyan Your Vegas adlı single’dan başka çıkardıkları olmamış. Ama albüm radyo hiti kaynıyor adeta. Kulağa piyasa bir müzik gibi gelebilir. Zaten bir piyasa işinde olması gerekenlere, hatta fazlasına sahip olan grubun yoğun ve tutkulu müziği, yapıştığı kulağa (radyosever kulağa) hükmetmesini bildiği gibi, pop/rock gibi piyasa dışında fazla ciddiye alınmayan bir türe sırtını dönmemiş dinleyicileri doyurucu, sonra tekrar acıktırıcı özelliklere sahip. Coyle Girelli’nin sesi çok iyi. Klavyelerden sorumlu Mark Heaton çok iyi. Grubun ortaklaşa yazdığı şarkılar çok iyi. Özellikle nakarat kısımları, akılda kalıcı olmaları yanında, bir nakarattan beklenen şarkı zirvesini sağlayabilmeleri yönünde de çok güçlü. Millet o kadar şarkı kabızlığı çekerken onların böylesine kendiliğindenmiş duruşları da ayrıca hayranlık verici.

Yer yer basit, klişe, bu yüzden tahmin edilebilir şarkı gidişatlarına o kadar lezzetli müdahalelerde bulunuyorlar ki, o nakaratı, o incelişi, o yükselişi tekrar duyabilmek için şarkıya daha bir dikkat kesilebiliyorsunuz. Pop/rock kadar alternative sularında da yüzüyorlar. Gerçi son zamanlarda bu ikisi pek içli dışlı sayılır. Fakat Your Vegas’ın ortalama bir pop/rock şarkısı süresi içinde epikleştiği (devleştiği mânâsında) anları düşündüğümüzde kim kimin alternatifi diye düşünmüyor değilim. Your Vegas'ı şan-şöhret-para üçlüsünün ödünü yarmış bin tane gruba değişmem. It Makes My Heart Break, Troubled Times, I Wish You Were Somewhere Else, In My Head, Up Until The Lights Go Out, 2008 yazından beri bir türlü kopamadığım, uzun süre de kopamayacağım şarkılar. Tuhaf bir hüznü, tuhaf bir yaşama sevinciyle beraber paketleyip önüme koydu bu adamlar. Pop/rock veya alternative artık neyse, demek ki sadece bitmek bilmeyen progressive rock albümlerinin arkasından cilâ niyetine dinlenecek bir tür değilmiş. Bazen o sek içkinin ta kendisiymiş!

1. It Makes My Heart Break
2. In My Head
3. Birds of Paradise
4. Aurora
5. Troubled Times
6. The Way the War Was Won
7. Your Vegas
8. Up Until the Lights Go Out
9. I Wish You Were Somewhere Else
10. Salvador

27 Ocak 2010 Çarşamba

The Solution - Will Not Be Televised


Laf lafı açıyor, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Dismember ve Entombed’da death metal yapıp davulun anasını ağlatan, The Hellacopters’da gitar ve vokaliyle hard rock ve rock & roll takılan Nicke Andersson nasıl da ayran gönüllü bir insan evladıymış meğer. Onun bir başka icraatı olan The Solution isimli grubunu yeni keşfetmiş bulunuyorum. Kendisi burada da gitar ve davul çalmakta. Ama işin tuhafı, The Solution sapına kadar soul/funk yapan harika bir grup. Andersson’un maymun misali daldan dala atlayan müzikal vizyonu kadar, eski dostu davulda da ne kadar profesyonel olduğuna tanıklık etme fırsatı buluyoruz. Communicate! (2004) ve Will Not Be Televised (2008) adlı birbirinden cevval iki albümleri olan The Solution’un temelleri Andersson ile birlikte vokal ve gitarda yer alan Scott Morgan tarafından atılmış. Morgan’ın sesi de öyle böyle değil hani. Nefeslilerin, piyano darbelerinin, siyah geri vokallerin eksik olmadığı bildiğiniz soul müzikten bahsediyoruz. Bildiğiniz derken, hem de en iyi bildikleriniz arasında olanlardan. The Hellacopters hayranlarını bilemem de, Entombed hayranlarını epey zorlayacaktır.

Communicate! ve Will Not Be Televised arasında bu yazının ana konusunu seçebilmek çok zor oldu. Ama burun farkıyla Will Not Be Televised’ı seçtim. Onun da belli bir sebebi yok. Hatta mümkünse arka arkaya dinlensin, birinden diğerine geçtiğini ruhunuz bile duymaz. Yine de klâsik bar soul’undan olduğu kadar, 70’ler funk’ından da esintiler taşıyan, her biri ayrı karizmadaki 11 parçalık Will Not Be Televised’ın tadına doyamadım, uzun süre doyamam da… Bende yarattığı soul olgusu, funk vurgusu, rock & roll duygusu, dansetme arzusu, vintage tutkusu kelimelere sığmaz. Geçmişin mirasını yemiyor mu, yiyor. Afiyet olsun! Kendi yediklerinden sonra benim önüme aynı lezzette yemekler koyuyor mu ben ona bakarım. Takvimler 2008’i gösterdiğinde piyasaya çıkan bu albüm, kendi türünün kaidelerini kusursuz yansıtan stil sahibi The Solution müziğini, köklerine bu derece bağlı bir prodüksyonla hâlâ dipdiri biçimde sunabiliyor. You Got What You Wanted, Hijackin' Love, Funky Fever, Had You Told It Like It Was (It Wouldn't Be Like It Is) daha önce hiç duymadığım şeyler değildi belki. Fakat yine de dinlediğim anlarda beni benden aldı. Nicke Andersson’a (ya da kendisine taktığı adıyla Nick Royale’e) olan hayranlığımı birkaç kat daha arttırdı. Bu adam şu an 38 yaşında ve hâlâ müzik yapıyor. The Hellacopters gitti, The Solution geldi! Böylelerinin nereden çıkacağı belli olmaz. Ve böylesi çok daha heyecan vericidir.

1. You Gotta Come Down
2. Somebody
3. Had You Told It Like It Was (It Wouldn't Be Like It Is)
4. Pickin' Wild Mountain Berries
5. You Got What You Wanted
6. You Never Like Me Somehow
7. Happiness
8. Can't Stop Looking for My Baby
9. Hijackin' Love
10. Heavy Makes You Happy (Sha-Na-Boom Boom)
11. Funky Fever

24 Ocak 2010 Pazar

The Hellacopters - Head Off


Stockholm’e uğramışken The Hellacopters hadisesini de aradan çıkartalım. Aslında aradan çıkartmak The Hellacopters için pek hoş olmadı. Ne zamandır kendilerinden bahsetmek istediğimi, bir bahane aradığımı belirtmek istedim. Kendileriyle milenyum civarlarında tanışmıştım. Daha sonra dönem dönem bugüne kadar yapmış oldukları 6 albüme de kulak verme fırsatım oldu. Birçok platformda referans olarak MC5 ve The Stooges isimlerinin gösteriliyor olması boşuna değil. Standartları inkâr etmeyip onlarla çok güzel oynayan, ilk bakışta pek belli olmasa da kendi rock tarzlarına sahip bir grup denebilir onlar için. Vokal yapan, aynı zamanda gitar, bas ve davul çalan multi insan Nicke Andersson’un önderliğinde İsveç’ten çıkan en kişilikli rock gruplarından biridir bana göre. Aynı Andersson, isimlerini duyup resimlerini görüp pek ilişmediğim Dismember ve Entombed gibi akıllara zarar death metal gruplarında da yer almış bir müzisyen. Hem kendisinin, hem de grubundaki diğer elemanların CV’lerinde buna benzer bir sürü grubun adını görmek mümkün. Ama Andersson, gerekirse hepsine ara verecek, hatta terk edecek kadar çok seviyordu The Hellacopters’ı… Sevilmeyecek gibi değil ne de olsa!

6 albümden sonra 2008’de çıkardıkları Head Off, grubun görkemli kariyerine veda niteliğinde bir albüm. O yüzden tüm canlılığına rağmen biraz da hüzünlü bir konumu var. Konuşarak, anlaşarak ayrılmışlar. Üstelik bence tam da harika bir kıvama gelmişken bitmiş bu iş. Head Off’a bakınca insan bunun bir veda albümü olduğuna hem inanabiliyor, hem de inanamıyor. İnanıyor çünkü sert bir veda busesi konduracaksan bunun %100 Head Off gibi olması gerekir. “Zirvedeyken bıraktılar” diye anılmayı sonuna kadar hak ediyorlar. Öte yandan inanamıyor çünkü böylesi bir uyum ve sanki ilk günkü kadar tutkuyla hard rock yapan beş kişi, tecrübenin tavanına vurmuşken, hayranları iki dudaklarının ve parmaklarının arasından çıkacakları merakla beklerken bitirme kararı almak da üzücü.


The Hellacopters’ın müzik dünyasına giderayak indirdiği son darbe olan Head Off bir cover albümü. Ne yalan söyleyeyim, ben de olsam öyle yapardım. Ama grubun cover olarak seçtikleri öyle Deep Purple’lar, Sex Pistols’lar, Zeppelin’ler, Hendrix’ler derlemesi değil. Arkadaşlarının, beraber tura çıktıkları, aynı plâk şirketine bağlı oldukları grupların şarkılarını seslendirmişler. Haliyle çoğunu tanıyan pek çıkmaz kanaatindeyim. Stockholm’ün yerel isimleri yanında The BellRays gibi “işte bunları biliyorum” dediklerim de oldu. (Aslında bir tek The BellRays için öyle oldu!) Neticede cover olduğunu hissettirmeyen cover albümlerden birisi. Üstelik öyle güzel çalıp söylüyorlar ki, orijinalleri için de iyi bir promosyon ortamı yarattıkları düşünülebilir. Cover olmasına bağlayarak önceki albümlerine oranla biraz daha saf punk görünümlerinden uzakta, rock & roll diyarlarına yakında enfes şarkılar birbiri ardına dizilmekteler albümde. Straight Until Morning ve Throttle Bottom gibi punk numaraları da yok değil elbette. Bir Demons şarkısı olan Electrocute ile açılan albüm, “bu Demons da kim acaba” dedirtecek kadar sağlam bir girişe sahip. Zaten ondan sonrasını tutabilene aşk olsun.

No Salvation, Rescue, Midnight Angels, Acid Reign, Darling Darling, daha sayarım ki, 2008’den beri iyi günde kötü günde çoşkularıyla günümü kurtarmışlardır. Nicke Andersson’un enstruman hakimiyeti kadar vokale kattığı hırpâni kişiliği kolay kolay unutamam. Tempolarına, kısacık sololarına, sahne performanslarına, kendi yazdıklarına, coverlarına bulaşmak alışkanlık yapabilir. Rock gezegeni değerli bir neferini daha kaybetti. Ama bu İsveçliler kurtlu insanlar. Tıpkı Niklas Angergård gibi Nicke Andersson da grup kurmazsa bıyığı kesilmiş kediye döner mutlaka. Yakında biryerlerden gitar, bas, davul olarak çıkarlar. Keşke hiç olmasaydı ama teşekkürler arkadaşlar. Dağılabilirsiniz!

1. Electrocute (Demons)
2. Midnight Angels (The Peepshows)
3. (I'm) Watching You (The Humpers)
4. No Salvation (The Turpentines)
5. In the Sign of the Octopus (The Robots)
6. Veronica Lake (New Bomb Turks)
7. Another Turn (The Maharajas)
8. I Just Don't Know About Girls (Asteroid B-612)
9. Rescue (Dead Moon)
10. Making Up For Lost Time (The BellRays)
11. Throttle Bottom (Gaza Strippers)
12. Darling Darling (The Royal Cream)
13. The Same Lame Story
14. Straight Until Morning (Powder Monkeys)
15. Acid Reign (The Yes-Men)