Electronic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Electronic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2026 Salı

Madonna - Ray Of Light

 
90'ların sonuna kadar Madonna ile hep inişli çıkışlı bir ilişkim oldu. Özet geçersek, ilk albümden sıfır, ikinci albüm Like A Virgin'den zaten pop marşları olmuş Like A Virgin ve Material Girl'ü severim. İlk ciddi Madonna deneyimim 1986 tarihli True Blue albümü oldu. Süper bir iş değildi ama müthiş bir ticari başarısı olmuştu. Herkes Papa Don't Preach, La Isla Bonita falan severken ben Open Your Heart ve Live To Tell seviyordum. True Blue sonrası üç albümü hiç mi hiç beğenmedim. Madonna olayı bende bitmişti. Ama Ocak 98'de çıkan Frozen teklisi, Aphex Twin ve Bjork'ün fütüristik video kliplerinden tanınan Chris Cunnigham'ın çektiği videonun da etkisiyle aklımı uçurdu. Madonna'dan beklemediğim bu hamle üzerine Şubat'ta çıkan 7. albüm Ray Of Light'ı almak için içimde büyük bir arzu doğdu. 90'ların o büyülü müzik ambiyansını nihayet ucundan yakalayabilmiş olduğunu düşündüğüm Ray Of Light peyderpey beni içine alan şahane bir pop albümüydü. Ray Of Light, sadece Madonna'nın kariyerindeki bir dönüm noktası değil, aynı zamanda 1990'ların pop müziğini yeniden tanımlayan albümlerden biri. O güne kadar daha çok provokatif imajı ve dans hitleriyle anılan Madonna, bu albümde içe dönük, spiritüel ve duygusal bir sanatçı kimliği ortaya koydu. Zaten bazı eleştirmenler de Ray Of Light'ı "Madonna'nın magnum opus'u" olarak tanımladılar ki, çok haklıydılar.

Albümün en büyük kozu, Londralı muzisyen, yapımcı ve şarkı yazarı, elektronik gurusu William Orbit ile kurulan ortaklık. Bugün kulağa tanıdık gelen birçok elektronik pop yaklaşımı, 1998'de ana akım dinleyici için oldukça yenilikçiydi. Madonna'nın deneysel ve progresif ses inşalarında gerçek bir usta olan Orbit ile çalışmış olması büyük bir lütuf. Bir önceki Bedtime Stories albümünde beraber çalıştığı pop şarkıcısı ve şarkı yazarı Babyface ile yola çıkan ama ortaya çıkan materyallerin hiçbir yenilik içermediğini, kendini tekrar edeceğini anlayan Madonna, Rick Nowels adlı bir müzisyen/yapımcı ile çalışma kararı aldı. Ama orada da işler istediği gibi olmadı. 80'lerde kendisiyle birçok şarkıya imza atmış Patrick Leonard'ı tekrar yanına çekti. Maverick Records yöneticisi Guy Oseary de Orbit'e telefon açıp "hocam bizim Madonna'ya birkaç şarkı yaz da albümün üzerindeki şu sis bulutları dağılsın" demiş olabilir. Orbit de Madonna markasına kayıtsız kalamayıp tam 13 şarkılık dijital materyal yolladı. Orbit'i özellikle şahane remiksleriyle tanıdığını söyleyen Madonna da nihai kararını vermiş oldu.


Frozen'ın karanlık ve alternatif duruşu, Ray Of Light'ın rave enerjisi, Swim'in "space pop" ölçeğindeki atmosferik yoğunluğu, Drowned World / Substitute For Love'ın dream pop'tan trip hop'a uzanan perspektifi, The Power Of Good-Bye'ın tutkulu pop lezzeti, Madonna'nın sanskritçe söylediği Shanti / Ashtangi'nin tüm bunlara ilaveten kozmik world pop dokunuşu albümün farklı yüzlerini gösteriyor. (Zaten albümde benim en sevdiğim şarkılar da bunlar.) Ama buna rağmen albüm hiçbir zaman dağınık hissettirmiyor. Bunu da büyük ölçüde William Orbit'in özgürlüğünü kendi sınırları içinde genişletip yoğunlaştırabilen vizyonuna borçlu. Ambient, trance, tekno, house, trip hop ve elektronik pop öğeleri, organik enstrümanlar ve güçlü melodilerle birleşerek Madonna'nın sesinin liderliğinde kenetleniyorlar. Madonna'nın sesi demişken, özellikle Evita sonrası aldığı vokal eğitiminin etkisi hissediliyor. Sesini zorlamadan kullanıyor, dramatik ya da şımarık değil, ama son derece etkili. Klişe tabii ama Ray Of Light gerçek bir olgunluk işi. Liriklerde de eskiden olduğu gibi gençlik, seks ve meydan okuma temaları yerine annelik, kimlik, aşk, maneviyat ve iç huzur arayışı albümün merkezinde yer alıyor.

Ray Of Light'ın Madonna'nın en iyi albümü olduğu yönündeki görüşü savunmak oldukça kolay. Hem sanatsal risk alıyor hem de pop erişilebilirliğini kaybetmiyor. Elektronik müziği, spiritüel sözleri ve güçlü melodileriyle bugün bile şaşırtıcı derecede modern bir yerden ses veriyor. Biz buna "zamansız" da diyoruz. Madonna dünya pop müziğinde bir kilometre taşı, bir ikon. Her albümünde farklı bir "era"sı, bir "aura"sı oldu. İmajını değiştirdiği gibi tarzında da oynamalar yaptı. Ray Of Light'a gelene kadar bende tatlı nostaljisi olan tek tük şarkılarla hala canlıdır. Ama benim için Ray Of Light evreni çok başka bir yerde. İlk kez tüm bir albüm olarak Madonna'nın pop büyüsüne mazhar oldum. Evet, biraz uzun ve bazı şarkılar sadece yer dolduruyormuş gibi duruyor, 10 şarkı bile yeterdi. Yine de fazlası var, eksiği yok kabilinden pop müzik tarihinde de 1990'ların en önemli eserlerinden biri olarak yerini koruduğu da bir gerçek. Bana göre ondan öncesi de sonrası da onun yerini tutmadı.

1. Drowned World / Substitute For Love
2. Swim
3. Ray of Light
4. Candy Perfume Girl
5. Skin
6. Nothing Really Matters
7. Sky Fits Heaven
8. Shanti / Ashtangi
9. Frozen
10. The Power of Good-Bye
11. To Have and Not To Hold
12. Little Sister
13. Mer Girl

15 Mayıs 2026 Cuma

TOMORA - Come Closer

 
1996 Norveç doğumlu Aurora Aksnes ve The Chemical Brothers'dan Tom Rowlands'ın ortak projesi olan TOMORA, Come Closer adlı ilk albümleriyle elektronik müzik sahnesine adım attı. Rowlands'ın tecrübesi malum. Ama AURORA adıyla birkaç albümü ve soundtrack çalışması olan Aurora Aksness fazla bilinmiyor. Come Closer için, elektronik müziğin iki farklı kutbunu aynı eksende buluşturan sıra dışı bir çalışma diyebiliriz. Bir yanda AURORA’nın mistik, kırılgan ve doğaüstü vokal dili, diğer tarafta Tom Rowlands’ın rave kültüründen beslenen sert elektronik prodüksiyon anlayışı var. Sonuç ise yalnızca bir “işbirliği albümü"nden öte atmosferik trip-hop, techno, big beat, electro-industrial ve art-pop arasında dolaşan bütünlüklü bir ses evreni. Albümün en büyük başarısı, iki sanatçının birbirinin alanına müdahale etmek yerine birbirlerini genişletmesi. Rowlands’ın prodüksiyonları agresif olduğu kadar aynı zamanda hipnotik de. Devasa ritimler yerine boşluk hissi yaratmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, AURORA’nın vokallerini klasik pop formunun dışına çıkararak adeta bir enstrümana dönüştürüyor. Özellikle açılıştaki PLEASE introsundan sonra gelen başlık parçası COME CLOSER,  herhangi bir Björk albümüne konsa sırıtmaz gibi geldi. Şarkılardaki duygu yoğunluğu ve atmosfere çok önem verilmiş. Modern elektronik müziğin endüstriyel yanıyla hareket edip, art-pop tuzaklarına düşmeden o yoğunluğu katabilmek de tecrübe istiyor. O tecrübe de TOMORA'da mevcut.

Başlık şarkısı COME CLOSER, tekrarlayan söz yapısı ve yavaş yükselen düzenlemesiyle ilk dinleyişte minimal görünse de, zamanla trans benzeri bir etki yaratıyor. AURORA’nın çığlığa yaklaşan vokal patlamaları ile Rowlands’ın buz gibi synth katmanları birleşince parça, hem kırılgan hem de devasa bir karakter kazanıyor. Albümün daha enerjik tarafında ise RING THE ALARM, MY BABY ve albümün en iyilerinden biri olduğunu düşündüğüm ve bayıldığım I DRINK THE LIGHT yer alıyor. Adeta 90'lar big beat kapılarını sonuna kadar açmış denebilir. Burada The Chemical Brothers etkisi çok daha belirgin: Hızlı ritimler, mekanik bas yürüyüşleri ve coşma anlarına uygun bir enerji hissediliyor. Ancak bu parçalar sadece “kulüp müziği” olarak kendini tanımlamıyor. AURORA’nın dramatik vokal yaklaşımı sayesinde insani bir panik ve çağrı hissi taşıyorlar. En "club" işi olarak gördüğüm SOMEWHERE ELSE bile oturup dinlemeye müsait olgunluk emareleri taşıyor. WAVELENGTHS gibi parçalar daha deneysel, daha sisli bir yapıya sahip. Bu bölümlerde albüm bazı dinleyiciler için dağınık hissedilebilir. Özellikle eleştirilerde, albümün kimi anlarda iki farklı vizyon arasında kararsız kaldığı yorumları dikkat çekiyor. Mesela HAVE YOU SEEN ME DANCE ALONE parçasının iki vizyon arasında kalmış bir görüntüsü yok bence. Keske kalsaymış. Albüme konmasa yokluğu dahi hissedilmezmiş sanki. Buna rağmen vizyon potansiyelli parçalar, albümün tekrar dinlendikçe açılan tarafını oluşturuyor. Benim favori albümlerimde olduğu gibi ilk dinleyişte değil, zaman içinde etkilerini artırıyorlar.

Teknik açıdan Come Closer’ın prodüksiyon kalitesi son derece yüksek. Bas frekanslarının gücü ile vokal katmanlarının berraklığı arasında iyi bir denge kurulmuş. Albüm özellikle kulaklıkla dinlendiğinde detaylarını daha fazla ortaya çıkarıyor. Ambient dokular, yankılı vokaller ve ani ritim geçişleri sayesinde şarkılar fiziksel bir alan hissi yaratıyor. Bu yüzden albüm yalnızca “şarkı koleksiyonu” değil, baştan sona deneyimlenmesi gereken bir elektronik yolculuk gibi çalışıyor. Bunun yanında Come Closer kusursuz değil. Bazı parçalar gereğinden uzun hissedilebiliyor ve albüm yer yer bütünlüğünü kaybediyor. Ancak tam da bu düzensizlik, albümün canlı ve organik görünmesini sağlıyor. Bu durum çeşitli The Chemical Brothers şarkılarında da hissedilebilir. Lakin SIDE BY SIDE ve THE THING şarkıları herhangi bir dağınıklık, düzensizlik duygusu yaşatmayan 1. sınıf trip-hop besteleri olarak kaliteyi yükseltiyorlar. Ez cümle Come Closer, 2026’nın en ilginç elektronik pop projelerinden biri. Dans müziğini sadece eğlence için değil, duygusal bir yoğunluk yaratmak için kullanan, rave kültürü ile melankolik art-pop’u aynı noktada buluşturan cesur bir çalışma. Özellikle AURORA hayranları için farklı bir yüzünü gösterirken, elektronik müzik dinleyicilerine de modern big beat’in hala ne kadar etkileyici olabileceğini hatırlatıyor. Albümün en güçlü anlarında ortaya çıkan his ise oldukça net: İnsanı hem dans ettiren hem de içine çeken karanlık bir yakınlık duygusu.

1. PLEASE
2. COME CLOSER
3. A BOY LIKE YOU
4. RING THE ALARM
5. MY BABY
6. HAVE YOU SEEN ME DANCE ALONE
7. SOMEWHERE ELSE
8. I DRINK THE LIGHT 
9. WAVELENGTHS
10. SIDE BY SIDE
11. THE THING
12. IN A MINUTE

12 Eylül 2025 Cuma

The Bronx Teleport Company - The Uprising

 
Lionel Cohen isimli Fransız asıllı dostumuz biosunda kendini müzik yapımcısı, film müziği bestecisi, David Bowie müridi olarak tanıtmış. Biraz araştırıldığında kimsenin duymadığı oyuncuların oynadığı, kimsenin duymadığı filmlerin (bazıları oyun, hatta bazıları sahte film bile olabilir) müziklerini yapmış olduğu görülebilir. Bu müzikler araştırıldığında standart, eli yüzü düzgün, bir süre sonra sıkan score parçaları şeklindeydi. 2007'den itibaren bitmek bilmeyen bir diskografisi var. Biraz daha araştırıldığında kendisinin sosyal medyasında bir sürü A sınıfı oyuncu ve müzisyenle fotoğrafına rastlanabilir. Peki bu ismi bu kadar araştırmaya iten sebep nedir? O sebep The Bronx Teleport Company adlı bir oluşumun The Uprising adlı albümü. Bu oluşum Lionel Cohen'in bizzat kendisi. Bir fütüristik bilim kurgu filminin soundtrack albümü havası veren kapağın karizmasıyla dinlemeye başlayıp, en uzunu 3 dakikayı bile bulmayan enstrümantal elektronik, funk, rock, breakbeat, big beat, broken beat parçacıklardan oluşan, toplamda 20 parça 45 dakikalık sinematik bir yolculuk diyebileceğim The Uprising, son zamanlarda duyduğum en iyi enstrümantal işlerden. Sanki The Uprising diye bir film çekilmiş, albüm de onun müziklerinden oluşuyormuş havası çok ikna edici. Bir aşamada albümü İtalyan üçlü Whatitdo Archive Group'un The Black Stone Affair adlı kayıp filmin 2021 tarihli soundtrack albümünün konseptinde sandım. Oysa The Bronx Teleport Company, Lionel Cohen'in takma adı ve müzikal cosplayi gibi.

Cohen'in diğer işlerinden farklı olarak The Uprising, her ne kadar baştan sona bir stüdyo işi olduğunu belli etse de, hip-hop ve türlü beat kökenli müzikten feyz almış sağlam ritimler, üzeri funk ve rock ile kaplanmış riffler, toplamda her biri kısa döngüler oluşturan ve farklı sahneler için yapılmış gibi duran soundtrack temaları ile göz dolduruyor. İsim, kapak, müzikler derken konsept olarak sci-fi ile spy theme arası gidip gelen, çoğu zaman hiç çekilmemiş bir filmin oluşturduğu evrenden çıkmış hissiyatı uyandıran Cohen müziği, bu karışımı sevenler için şahane anlar vaat ediyor. Yalnız burada Lalo Schifrin tarzı sofistike bir jazz-funk'tan ziyade, 90'larda ivme kazanan breakbeat/big beat türüne daha yakın bir işleyiş var. Günümüz teknolojisiyle bu müziği yapmak oldukça kolay. Hatta yapay zeka ürünü olduğu düşünülebilir. Cohen o mecralara da girmiş olabilir bilemeyiz. AI her şeye olduğu gibi müziğe de girdi, daha da girecek. Yine de günün sonunda elimizdeki müziğin kalitesi veya kişisel tercihlerimize ve aldığımız tatlara hitap edişi önemli olacak. Breaking the Chains of Order, Cities in Revolt, Beast of Brooklyn, Rise in the Shadows, Wars in the Streets of Steel parçalarını ilk dinleyişte bir kenara yazdım. Albümün tamamından da keyif aldım. Diğerlerinden olmasa da The Uprising'den razıyım. Organik müzikle doğduk büyüdük. Ama muazzam örneklerle elektronik müziği de kucakladık. The Bronx Teleport Company o muazzam örneklerden biri olmasa da kulağa hiç de rahatsızlık vermiyor.

1. A Reckoning with Every Step
2. Breaking the Chains of Order
3. We Ride into the Storm
4. Rush of the Reckless
5. Cities in Revolt
6. Freedom in the Frenzy
7. The Fight Starts Now
8. Stop Me, Kill Me
9. When the World Shatters
10. Break Everything
11. Beast of Brooklyn
12. The Truth is the Only Truth
13. Rise in the Shadows
14. Fires that Ignite the Heart
15. The Rhythm of Resistance
16. Revolt on the Horizon
17. The Beat that Keeps Us Alive
18. Rage Against the Status Quo
19. Pulse for the People
20. Wars in the Streets of Steel

28 Mart 2024 Perşembe

Trevor Something - Archetypes

 
Miami gibi tatil cenneti bir yerden çıkan synthwave, synthpop, darksynth, darkwave, post-punk, EBM (Electronic Body Music) oluşumu Trevor Something, 10 tane albümü olduğu halde ancak 11. albümde tanıdığım bir adam. Adam diyorum çünkü kulağa bir grup ismi gibi gelse de Trevor Something aslında gerçek adı Clayton Bullard olan bir müzisyen. 10 adet albümüyle en ufak bir temasım olmadı. Son albüm Archetypes'ı ise tesadüfen gözüme ilişen ve Wicked Game, It's No Good, The Man Who Sold The World, Hey You gibi şarkı isimleri barındıran playlistinden sonra radara aldım. Tahmin edileceği üzere Archetypes bir cover albüm. Yukarıda "synth" ve "wave" ekleri almış türlere de biraz merakım olmasından ötürü albümü dinlemek elzem bir hal aldı. 12 adet coverdan sevdiklerim oldu, göz devirir gibi olduklarım oldu, yelpazeye bakınca keşke şu şarkı da olsaydı diye yakıştırdıklarım oldu. Geçmişte çıkardığı onlarca single arasında Enjoy The Silence'ı falan görünce acaba daha önce de böyle cover işleri oldu mu diye merak ettim. Ama sanırım bütün bir albüm olarak yok. Çoğu müzisyen cover çalmak ister. Kendi müziğinin tanınmış şarkılarla nasıl bir uyum sağlayacağını görmek ister. Bullard da istemiş ve genel olarak iyi bir iş çıkarmış. En çok da darksynth ve darkwave'in hakkını vermiş. Puslu, yağmurlu bir havanın fonuna yakışmış da denebilir. Bu yüzden synth var diye dans etmeye gelenler hayal kırıklığına uğrar onu da ekleyelim. 

Soundun karanlığı ve depresif hali coverlara öyle sirayet etmiş ki, All That She Wants, Sexyback gibi bir zamanların popüler dans şarkıları bile uyuşuk, aynı zamanda gergin bir moda girmiş. Favori coverlarımı sayacak olursam, Wicked Game, Radioactivity, Hey You, albümün tek dans etmeye müsait şarkısı sayılabilecek It's No Good ve şu sıralar Furiosa fragmanında da o meşhur melodisini başkasından duyup bir tuhaf olduğumuz The Man Who Sold The World yorumları derim. Genel tema "yavaşlatmak". Bullard'ın bu temasının işe yaradığı da var, yaramadığı da. Mesela Lovesong gayet iyi duruyor. Zaten orijinali de pek bir güzel olan Radioactivity tek başına albümün kanatlarından biri bana göre. Sadece meşhur "I wanna fuck you like an animal" dizesiyle bilinen Closer'ın "industrial" duruşunun yine "industrial" olarak bırakılması, kapanışa da kanımca hiçbir özelliği olmayan Change (In The House Of Flies)'ın konması burun kıvırttı. Bu ikisi olmadan da albüm ayakları üstünde duruyor hali hazırda. All That She Wants'ın başta garip gelen depresif hantallığı bile zamanla seviliyor. Sonuç olarak Bullard'ın o kadar telif ödemesine değen bir albüm olmuş. İlerde oturup bir Trevor Something albümü dinler miyim hiç bilmiyorum. Archetypes'ı cover merakımdan dolayı dinledim. Devamı gelirse onu da dinlerim. Zira bu iş yavaşlatma politikasının birçok şarkıda kurduğu meditasyon etkisini başka meşhur şarkılarda da tecrübe etmek isteriz.

1. Wicked Game (Chris Isaak)
2. No Ordinary Love (Sade)
3. It's No Good (Depeche Mode)
4. Hey You (Pink Floyd)
5. The Man Who Sold the World (David Bowie)
6. All That She Wants (Ace Of Base)
7. Closer (Nine Inch Nails)
8. Sexyback (Justin Timberlake)
9. Radioactivity (Kraftwerk)
10. Love Lockdown (Kanye West)
11. Lovesong (The Cure)
12. Change (In the House of Flies) (Deftones)

13 Aralık 2023 Çarşamba

Thunderball - Scorpio Rising


Steve Raskin, Sid Barcelona ve Rob Myers'dan kurulu Thunderball, kökleri 1997'ye dayalı Washington'lı bir grup. Bir diskografi gezintim sırasında üç albümlü elektro sentezcisi bir grup olduğunu öğrenince bu albümlere dalış yaptım. Üç albüm fazla zamanımı almazdı ne de olsa. Nitekim 2000 tarihli debut Ambassadors Of Style hiç zamanımı almadı. Müzik yeterince olgun bir görüntü çizse de, genel atmosfere hiç ısınamadım. Şarkılar her yerde bulunabilecek, özelliksiz ve hatta çoğu zaman sıkıcıydılar. Onlar da öyle olduğunu anladılar mı nedir, hemen ertesi yıl Scorpio Rising'i çıkarmışlar ki, "bakın ahali, aslında biz böyle bir ekibiz" dercesine tertemiz bir başlangıç yapmışlar adeta. Gerçi ortada kirli birşey yok. Ama madem bir albüm yapıyorsun, otur adam gibi şarkılar tasarla, elektrik giden her yere lâyığıyla müziğini götür. Son olarak 2006 albümü Cinescope ile görülen grup, Afrika Bambaataa ve Mustafa Akbar gibi bayıldığım isimeri de konuk etmiş görüntüsüyle pozitif çizgsini sürdürmüş. Ne yazık ki o yıldan sonra adamlardan ses seda çıkmamış.

Bu üç albüm arasından en sevdiğim Scorpio Rising hakkında iki lafın belini kırmazsam üzüleceğimi düşündüğüm için tekrar 11 şarkılık albümün başına döndüm. Blaxploitation funk, soul, bossa nova, lounge, downtempo dub ve drum'n'bass olarak tanıyıp selam verdiğimiz birtakım türleri ustalıkla karışım haline getirip şarkılara adapte etmiş müthiş bir albüm Scorpio Rising. İçinde az önce saymış olduğum türleri ikili, üçlü kombinasyonlarla kapıştırmış birbirinden muhterem şarkılar cirit atmakta. Örnekse örnek: Açılıştaki Heart Of The Hustler drum'n'bass ve soul ile, Vai Vai funk, caz ve drum'n'bass ile, Vibrations 70'ler funk müziği ve günümüz hip-hop'ı ile çok seviyeli birliktelikler yaşıyorlar. Stereo Tonic, Domino, Sapphire gibi cool isimlere sahip şarkılar sadece isimleriyle değil, bilinçli olarak yarattıkları atmosferik elektro iklimlerle o serinliği ve karizmayı dik tutuyorlar.

Özellikle Cinescope albümleriyle Thievery Corporation'a hiç yabancı değiller ama Scorpio Rising, bazı Thievery Corporation albümlerini (hele de son albüm Culture Of Fear'ı) suya götürüp krakerle kandıracak kadar donanımlı. Sinematik yanları yabana atılır gibi değil. Hatta bazı eleştirmenler yazılarında "birisi Guy Ritchie'ye Thunderball'ın numarasını verebilir mi" şeklinde sevimli espriler yapıyorlar. Adam ne yapsın? Alıp Vai Vai'yi Sherlock Holmes'e mi koysun? Herşeyin bir yeri ve zamanı var. Ritchie Hollywood'da biraz para yapsın, sonra özüne döner diye umuyoruz ailecek. Anladığım kadarıyla Thunderball'ın yeri ve zamanı ise 2001 Scorpio Rising şeklindeymiş. Birisi de bana Thunderball'ın numarasını verse de şunları tekrar albüm yapmaya ikna etsek.

1. Heart of the Hustler
2. Domino
3. Vai Vai
4. Sapphire
5. Angela's Lament
6. Scorpio Rising
7. Stereo Tonic
8. Vibrations
9. Solar
10. On the Sly
11. Golden

24 Şubat 2023 Cuma

Breakbeat Era - Ultra-Obscene

 

İngiltere’nin liman kentlerinden Bristol, ekonomik gücünü çoğunlukla ticaret, mühendislik, havacılık, medya ve turizm gibi alanlardan almış bir şehir. Aynı zamanda karnavalları, festivalleri, barları, müzeleri, sanatçıları ile de canlı bir atmosfere sahip. Bristol'ı kim nasıl bilir bilmem ama bizim kuşak şayet gidip görmediyse genellikle bu şehrin adını Massive Attack, Portished, Tricky üçlüsünün trip-hop dehası müzikleri ve albümleriyle duymuştur. Özellikle Karayiplerden aldığı göç sayesinde puslu havasının depresif tezatlığını dub, reggae gibi tropikal türlerle birleştirerek ortaya trip-hop adlı gizemli stilin çıkmasına ilham vermiş olan bu güzide kent, 90'ların en nitelikli müzikal coğrafyalarından biriydi. Yukarıda andığımız efsane üçlünün haricinde asıl adı Ryan Owen Granville Williams olan ama kendisine Roni Size ismini uygun gören Jamaika kökenli DJ ve yapımcı şahıs da 90'ların fırtına isimlerindendi. Solo olarak çıkardığı birkaç albüm öncesinde Roni Size & Reprazent adıyla grup olarak New Forms (1997) ve In The Møde (2000) albümlerine imza atmıştı. Drum & bass, electronica, trip-hop namına ne nasıl yapılması gerekiyorsa yapan, hatta üzerine de fazlasıyla koyarak önemli bir ilham ve referans kaynağı olan bu albümler günümüzde bile etkisini yitirmemiş, bu saydığımız türlerin çınar ağaçları gibi dimdik ayakta durmaktadırlar. Roni Size, üç adet solo albümünde de bu geleneği sürdürmüş, Reprazent'te birlikte çalıştığı bazı elemanlar da kendi sololarıyla kendi markalarını yaratmışlardı.

Roni Size, New Forms'dan iki yıl sonra, biraz da beklenmedik biçimde bir yan projeyle döndü. Beklenmedik çünkü New Forms gibi hem ticari, hem de eleştirel yönden çok başarılı bir albümden sonra beklenen şey ikinci albümdür genelde. Ama Roni Size, Breakbeat Era adlı bu projesinde sanki hiç de yan proje değilmiş gibi şahane işler çevirmiş, bana göre New Forms kadar kafa açmıştı. Roni Size nereye giderse gitsin (ki kendisinin adı sanı duyulmamış daha bir sürü yan projesi var) peşinden giden DJ Die ve nereden geldiği belli olmayan, öncesinde hatta şu yıla dek sonrasında da bir grup veya solo olarak başka yerde bulunmayan Leonie Laws ile bir trio olarak pat diye ortaya çıkan Breakbeat Era, Ultra-Obscene adını taşıyan ilk ve son albümleriyle sadece drum & bass değil, breakbeat, big beat, rave gibi yerinde duramayan türlerin dansını güçlü tasarımlarla sundu. Her bir şarkısı New Forms'a nazaran biraz daha sert ritimlerin Leonie Laws vokaliyle dengelenmiş ve o haliyle pişirilmiş ürünleri. Üstelik drum & bass ve benzeri elektronik tabanlı, albüm askeri tipinde şarkılarda pek rastlayamayacağımız üzere catchy nakaratlar bile mevcut. Leonie Laws ve bu lirikler olmasa, yani full enstrümantal bir albüm olsa yine gideri olurdu. Ama bir kadın vokalin varlığı, şarkıların tekrar eden meditatif yapıları arasında bir tekdüzeliğe, bir uyuşukluğa izin vermiyor. İnsan, böyle tam teşekküllü, kaliteli, sürükleyici bir albümü dinleyince Breakbeat Era'nın tek albümlük bir proje olmasına hayret ediyor ve üzülüyor. Zaten 2000 yılında grubun fişinin Roni Size tarafından çekilmesi, fişi takılı bir sürü projenin yıllarca bir sürü uyuz albüm yaptıkları düşünüldüğünde adaletsiz geliyor.


48 saniyelik Max dahil olmak üzere 15 şarkıdan oluşan Ultra-Obscene, alışık olmayan bünyelere 1 saat 14 dakikalık süresini iki katı uzunlukta hissettirebilir. Şarkı sürelerinin görece uzunlukları ve tekrara dayalı yapıları itibariyle o bünyeler bir an önce sonuca ulaşma hevesiyle süreci pek dikkate almazlar. Oysa Roni Size dediğimiz adam ve onun her türlü projesine ait şarkılar tamamen sürecin kendisinden oluşur. Yine de dediğimiz gibi Breakbeat Era'nin nispeten daha içine girilebilir ve dans edilebilir hamuru neticesinde kimin başına ne geleceğini bilemeyiz. Ultra-Obscene'i ilk dinleyişimden son dinleyişime kadar özellikle Rancid, Our Disease, Ultra-Obscene, Terrible Funk, Control Freak şarkılarından hiç bıkmadım. Enerjileriyle yakıcı, yıkıcı, sonra yeniden yapıcı olağanüstü işler hepsi. Albümün iki enstrümantal şarkısı olan açılıştaki Past Life'ın cool matematiği ve Late Morning'in tempolu bir meditasyon etkisi bırakan gizemli ve düz akıcılığı da albüme her dönüşümde kalitenin göstergesi olmuştur benim için.

Belki ismini vermeyeceğim 5 şarkıyı albümden çıkarsak pek bir şey fark etmeyecek gibi gelmiştir hani. Onlardaki sorun, adını saydığım diğer şarkıların çok üst düzey olmalarından da kaynaklanıyor olabilir. Bu bir sorun mudur, o da ayrı bir şey. Şu an aklıma sadece Temple Of The Dog'un geldiği tek albümlük şahane projelerden biri olarak Breakbeat Era, ister üst düzey, ister sorunlu (!) şarkılarıyla kesinlikle iz bırakmış bir grup. Ya da bana öyle gelmekte. Zira çok fazla hayranı olduğunu görmüyor, sanmıyorrum. Bu kadar underrated kalmaları da ayrıca kalite ifadesi sanki. Roni Size'ın Reprazent ile yaptığı New Forms ve In The Møde'un arasında çok iyi duruyor. Hatta şu an "çok iyi"nin yetersiz kaldığını hissedip "harikulade" bir üçleme olduğu şeklinde düzeltiyorum. Üç solo albümüden en son 2014'teki Take Kontrol sonrasında ortalarda görünmeyen Roni Size'ın ne işlerle meşgul olduğunu da bilmiyorum. Hatta o üç albümü daha önce dinleyip dinlemediğimi bile bilmiyorum. Bir ara o boşluğu doldurmak lazım. Hatta hızımızı alamayıp albüm formatının altın çağlarından biri olan 90'ların mükemmel elektronik albümlerinden oluşan kişisel bir etkinlik yapmak lazım. İçinde tabii ki Ultra-Obscene'in de bulunduğu tek kişilik bir etkinlik.

1. Past Life
2. Rancid
3. Ultra-Obscene
4. Bullitproof
5. Breakbeat Era
6. Time 4 Breaks
7. Late Morning
8. Anti-Everything
9. Animal Machine
10. Our Disease
11. Max
12. Control Freak
13. Terrible Funk
14. Sex Change
15. Life Is My Friend

26 Ekim 2022 Çarşamba

M.I.A. - MATA

 
Mathangi Arulpragasam ya da onu tanıdığımız adıyla M.I.A. 2016'da çıkardığı beşinci stüdyo albümü AIM'in son albümü olduğunu, müzikten kopmayacağını, başka projelerle karşımıza çıkabileceğini fakat albüm çıkarmayacağını söylemiş, aralarında benim de olduğum sevenlerini üzmüştü. AIM çok sevilmese de bence 2016'nın en iyi albümlerinden biriydi. "M.I.A.'nın son albümü" diye tanıtılan AIM'den sonra gözyaşlarımızın çoktan kuruduğu 2019'da yaptığı bir açıklamayla yeni albümünün çalışmalarına başladığını açıklayan M.I.A., bu defa sevindirdi. Ama bir yandan da "son albümüm", "müziği bırakıyorum" "ortamlardan çekiliyorum" tipinde açıklamalar yapanlardan bildiğimiz üzere acaba reklam mı yapılıyor diye de düşündürmedi değil. Reklam veya değil, bu durumdan gayet memnunum. Bu kadar üretken, zeki, enerjik bir müzisyenden böyle erken bir jübile beklemiyorduk zaten. Derken Mart 2020'de OHMNI 202091 ve Eylül'de CTRL adında şimdilik hiçbir yerde bulamadığım iki tekli çıkardı. Instagram hesabından da yeni albümünün adını MATA olarak duyurdu. 2022'ye girdiğimizde de sırasıyla The One, Popular ve Beep teklileriyle müzik ortamlarına çıkarma yapmaya adım adım başladı.

Her zaman olduğu gibi bu şarkıları da beğenen oldu, beğenmeyen oldu. Tıpkı albüm olarak MATA'yı beğenip beğenmeyenler olduğu gibi. Reklam mevzunun arından M.I.A. başka bir açıdan da olumsuz eleştiriler almakta. Birtakım müzik yazarlarına göre 6 yılın ardından gerçekleşen bu geri dönüş bir yenilik içermiyormuş. M.I.A., aynı M.I.A. olarak geri dönmüş. Yani bundan güzel bir şey var mı? Acaba insanlar bu geri dönüşten tam olarak ne bekliyorlardı? 33 dakikalık MATA'yı bitirdiğimde bana olumsuz gelen şey, AIM'in altında kalması ve birazdan adını sayacağım şarkıların dışında pek yaratıcı olmaması. Ama artıları ağır basan bir albüm olarak ben kendisinden razıyım. Zaten ona dair her şeyi çok seviyorum. Olabildiğim kadar da objektifim. Kimsenin duymadığı ya da sadece benim duymadığım çeşitli DJler, ses mühendisleri, rapçiler, yapımcılar ona omuz vermişler. Bu sayede ortaya altyapısı çok kaliteli bir albüm çıkmış. Birkaç şarkının yapımcı ekibi arasında Rick Rubin'i de gördüm ki, kalitenin kokusunu alan bu adamın adını bir M.I.A. albümünde görmek kalp atışlarımı hızlandırdı. Rubin ve M.I.A.'nın birbirlerini tanıyor olmaları gerçeği çok acayip geldi. Hatta beraber çekilmiş bir fotoğrafları var mı diye baktım, bulamadım.

Başta 2022'de duyduğum en iyi pop şarkılarından biri olan Zoo Girl olmak üzere, Popular, Beep, Energy Freq, Tamil rapçi Navz-47'ın konuk olduğu Puththi, Amerikalı indie rock grubu Yeah Yeah Yeahs'in Maps şarkısının gitarlarından sample yapılan, Londralı çocuk korosu Capital Children's Choir'ın vokalleriyle şenlendirdiği K.T.P. (Keep The Peace) ve F.I.A.S.O.M. Pt. 2 daha ilk dinlediğimde bu geri dönüşün değerli olduğunu bana hissettirdi. Yapımcılığını ve co-writerlığını Pharrell Williams'ın yaptığı Time Traveller da yakında bu ekibe dahil olur gibi geliyor. Bhangralar, Tamil ezgileri, etnik samplelar albümün otantik, eklektik, alternatif pop yönünü yine canlı tutsa da, ilk single The One ve kapanışta yer alan Marigold'un ana akıma yakın pop duruşları da kesinlikle sakil durmuyor. İşte M.I.A.'nın çok iyi yaptığı şeylerden biri de bu farklılıkların eğreti durmasını önleyecek çarelerinin, hamlelerinin, dokunuşlarının hiç bitmemesi. Boşuna sevmiyoruz. AIM'in bir veda albümü olduğunu okuduğumda ne kadar üzüldüysem, MATA ile geri dönüşüne de o kadar sevindim. Umarım tekrar arayı öyle 5-6 yıl uzatmaz da yine ve yeni bir M.I.A. albümünün o tatlı beklentisi içinde buluruz kendimizi.

1. F.I.A.S.O.M. Pt. 1
2. F.I.A.S.O.M. Pt. 2
3. 100% Sustainable
4. Beep
5. Energy Freq
6. The One
7. Zoo Girl
8. Time Traveller
9. Popular
10. Puththi (feat. Navz-47)
11. K.T.P. (Keep The Peace)
12. Mata Life
13. Marigold

18 Ekim 2022 Salı

Balligomingo - Under An Endless Sky


Garrett Schwarz, Arizona Üniversitesi’nde işletme okuduktan sonra içindeki müzik ateşini dindiremeyen, her şeyi bir kenara bırakıp müzik alanında kariyer yapmak isteyecek kadar gözükara bir insan evlâdı. Üstelik çalışmaktan bıktığı yer de IBM. Takım elbise içinde teknoloji ile haşir neşir olmaktansa, hayatı boyunca dinlemekten bıkmadığı Jean Michel Jarre, Enya, Massive Attack, Pink Floyd, Prodigy, ve insanlara neresiyle ilhâm verdiğini pek anlamayıp, aslında merak da etmediğim Nine Inch Nails gibi isimlere olan tutkusu uğruna kendini müzikal ortamlara akıtmayı tercih etmiş. Ardından Delerium grubundan Kristy Thirsk sayesinde bağlantı kurduğu bilgisayar programcısı/müzisyen Vic Levak ile çalışmak için Vencouver’a uçuyor. 90’lı yıllarda gerçekleşen bu gelişmelerden sonra, 1999’da Schwarz’ın plak şirketi RCA ile anlaşması, Balligomingo’nun temellerinin atıldığını müjdeliyor.

Balligomingo’yu tarif etmek için Delerium, Conjure One, zorlama dinsel temalardan arınmış bir Enigma, elektronik atmosferi yoğunlaşmış bir Morcheeba benzetmeleri yapılabilir. Imogen Heap’e benzettiğim yönleri bile var. (Gerçi bu aralar dinlediğim her güzel elektronik şeyde Imogen Heap’ten izler bulma eğilimindeyim). Bunlardan en belirgin olanı Delerium olsa gerek. Adı geçenlerden de anlaşılacağı gibi üzerine büyüleyici kadın vokallerin döşendiği elit, ama elit olduğu kadar içine kolayca dahil olunabilecek türden elektronik güzellikler inşa etmiş olan grup, 2002 tarihli ilk albümleri Beneath The Surface’ten uzun bir süre sonra nihayet Under An Endless Sky ile ses verdi. Çok beğendiğim Beneath The Surface’in üzerine büyük ihtimalle eskittikçe en az onun kadar beğeneceğimi düşündüğüm bir albüm Under An Endless Sky… Türlü elektronik unsurlar, yaylılar, akustik gitarlar, ipeksi vokaller, mistik lirikler… Dinlerken yarattığı huzurlu atmosfer dahilinde dinleyiciyi alıp götürecek, esir alacak, sonra da salıverecek özelliklere sahip. Her dinleyiş yeni bir keşfe gebe. Şimdiye dek üç kez dinlemiş olmama rağmen, hâlâ bu albümdeki en beğendiğim Balligomingo şarkıları diye bir gruplandırma yapamıyorum. Öne çıkaracağım her şarkı, diğerlerine ihanet edecek çünkü. Bu durumda albümdeki en beğendiğim Balligomingo şarkıları şunlar oluyor:

1. Spinning
2. A Beautiful Day
3. I Just Tell Myself
4. Letting Go
5. Under An Endless Sky
6. Sunshine In Rain
7. Dream Believer
8. New World
9. Goodbye
10. Over You
11. You're A Star
12. La Bonita

10 Haziran 2022 Cuma

Daniel Pemberton - The Bad Guys

 
Yankesici Bay Kurt, Kasa Hırsızı Bay Yılan, Kılık Değiştirme Ustası Bay Köpek Balığı, çok çabuk sinirlenen Bay Pirana ve sivri dilli hacker Bayan Tarantula'dan oluşan ekip, dünyanın en çok aranan kötüleri olarak sayısız soyguna imza atmış bir çetedir. Çaldıkları ne varsa gizli depolarında biriktirmektedirler. Yaptığı olumlu çalışmalardan ötürü Profesör Marmelat’a verilecek bir "iyi vatandaş" ödülü olan Altın Yunus Balığı ödülünü çalmayı kafalarına koyan çete, gala gecesi tıkır tıkır işleyen planlarına rağmen son dakikada yakayı ele verirler. Çetenin lideri Bay Kurt, hapse girmemek için Profesör Marmelat ile tutmaya hiç de niyetli olmadığı bir anlaşma yapar. Kendisi ve arkadaşlarının artık iyi olmak adına Marmelat’ın düzenleyeceği bir plana sadık kalacağına dair bir söz verir. Kötü kahramanlarımız, kibirli ve sevimli Gine domuzu olan akıl hocaları Profesör Marmelat’ın gözetimi altında dünyayı, değiştikleri konusunda kandırmak üzere işe koyulurlar. Bir TV oyuncusu olan Aaron Blabey'in kitabından Etan Cohen'in (Ethan Coen ile karıştırılmasın) senaryo haline getirdiği, bir animasyon departmanı çalışanı olarak ilk uzun metrajını çeken Pierre Perifel'in yönettiği The Bad Guys, kurt, yılan, köpekbalığı, tarantula, pirana gibi hayvanlar aleminin en belalı hayvanlarından oluşan bir soygun çetesinin maceralarını anlatan şirin mi şirin bir animasyon. Her ne kadar Pixar eli değmemiş ve bu yüzden çizim ve grafikler zaman zaman istenen duyguyu verememiş gibi görünse de, temposuyla, detaylarıyla,  esprileriyle, twistleriyle, seslendirmeleriyle, mesajıyla ve tabii konumuz olan müzikleriyle iyi bir soygun filmi.

Hayvanlar aleminin belalıları, masalların, şiirlerin, şarkıların kötücül karakterleri oldukları kadar kendi evrenlerinde de "kötü adamlar" olmalarını takmadan mutlu mesut soygun yapan dostlarımız, bir gün Kurt'un istemeden yaptığı bir iyilik sonucu hissettiği o tüyler ürperten "iyilik yapmak" duygusundan sonra iflah olmayıp "kötü adamlar iyilik yapmaz" çatışmaları yaşamaya, sürprizlerle dolu bir dizi soygun ve komplo eşliğinde içlerindeki bastırılmış iyiliği de keşfetmeye başlıyorlar. Animasyon sevenlerin göz atması fena olmayacağı gibi, elektronik, funk, score karması müziklerden hoşlananların kesinlikle ıskalamaması gereken bir de soundtrack albümü mevcut. Son yılların en üretken film müziği bestecilerinden olan Daniel Pemberton imzalı müzikler, filmin tempolu aksiyon komedi ruhuna uygun bir sürü parçadan oluşuyor. Pemberton'ı muadillerinden ayıran en önemli özelliklerinden biri, bazı filmler için yaptığı alışıldık sinematik klasik müzik parçacıklarından oluşan "score" tarzını, bazı filmler için ise elektronik, caz, funk, breakbeat, neo-psychedelia karması tarzını kullanması. Özellikle ikinci tarzı en ilgi çekici örneklerini verdi. Mesela 90'lar sonu, 2000'ler başı İngiliz müzisyen David Holmes'ün Out Of Sight (1998), Ocean's Eleven (2001), Ocean's 12 (2004), Ocean's 13 (2007) gibi filmlere yaptığı müzikleri andıran bu tarz, filmlere çok şey kattığı gibi, filmlerden bağımsız da çok özenli ve elit bir karaktere sahip. Bu sebepten Pemberton'ın bu karakterdeki albümlerini daha fazla severim. Kendisi o kadar çalışkan bir insan ki, her yıl 4-5 albümü çıkar. O tarzını bulabilmek için de çoğuna göz atmışımdır haliyle.


Bu vesileyle en sevdiğim Daniel Pemberton işlerini saymak isterim. Kendisiyle tanışma albümüm The Man From U.N.C.L.E. (2015) (ki ondan önce hiç bakmadığım 10-15 albümü daha var), King Arthur: Legend Of The Sword (2017), Molly's Game (2018), Ocean's 8 (2018), Spider-Man: Into The Spider-Verse (2018) ve son olarak bu halkaya eklemekten mutlu olduğum The Bad Guys... Sadece 2022'de çıkmış şimdilik dört soundtrack albümü bulunuyor. Üretkenlikte King Gizzard & The Lizard Wizard ile yarışan Pemberton, The Bad Guys albümü ile 1 saat 21 dakika boyunca şahane işler yapıyor. Filmde kahramanlarımızı tanıdığımız bölümde çalan Meet The Bad Guys başta olmak üzere Step 3, Huff + Puff, The Dolphin Heist, The Crimson Paw, A Heist For Good, So Long Suckers süper parçalar. Davul, gitar, hammond organ, flüt, bongo, nefesliler müthiş bir uyum ve groove içinde cıva gibi akıyorlar. The Sad Guys ve Save The Cat, filmi izleyenlerin nerede çaldığını isimlerinden de anlayacağı üzere bu akıntıya yer yer mola vererek duygusal anlar yaratan küçük besteler. The Lair Of Loot'u alıp Beastie Boys'un enstrümantal şarkılarını topladığı 1996 tarihli harikası The In Sound From Way Out! albümüne koysak asla yerini yadırgamaz. Yukarıda saydığım favori Pemberton albümlerinden bir plak koleksiyonu yapmayı arzulatacak kadar yükseldiğim bu müzik, sizden illaki ilgili filmleri izlemenizi de talep etmiyor. İzledikten sonra bir çoklarına daha anlamlı gelebilir. Zaten ister filmden önce, ister filmden sonra her türlü iyi oldukları için filmlerden bağımsız birer Pemberton albümleri olsalar kalitelerinden bir şey yitirmezler.

Oyuncu/müzisyen Anthony Ramos'un seslendirdiği Pirana'nın filmde gala soygununda dikkat dağıtmak için sahneye fırlayıp söylediği Good Tonight ile birlikte albümde üç adet de vokalli şarkı mevcut. Love Stuff (2015) adlı ilk albümüne bayıldığım, Shake The Spirit (2018) adlı ikinci albümünde hayal kırıklığına uğradığım Elle King'in Feelin' Alright ve İngiliz funk, blues, indie rock grubu The Heavy'nin Brand New Day şarkıları da albüme renk katan detaylar. Hani olmasalar eksiklik hisseder miydik? Hayır! Good Tonight gibi doğrudan filme entegre edilmiş şarkılar olsalardı o eksiklik hissedilebilirdi. Pemberton'ın albümlerine konuk alması sık rastlanan bir şey değil aslında. Dinlediklerim arasında The Man From U.N.C.L.E.'da Nina Simone, Roberta Flack, Solomon Burke, Louis Prima gibi devlerin eski şarkıları bulunuyordu mesela. Tabii bu seçkiler Pemberton'ın tasarrufu mudur bilemiyorum. Kendisi, müziklerini yaptığı filmlerin ruh hallerini göz ardı etmeyen usta bir besteci. The Bad Guys ve Ocean's 8 misali soygun filmlerindeki duyguyla The Awakening veya Enola Holmes müziklerinin duygusunu birbirine karıştırmıyor. Ama King Arthur albümünde zamanın ruhunu modernize etmesi olumlu sonuçlanmıştı bana göre. Şahsen en son dinlediğim Apple TV+ dizisi Slow Horses için yaptığı müziklerden de funk, caz-funk, rock, easy listening bir ambiyans bekliyordum. Olmadı. Zira çok yakışırdı. Yine de bu çalışkanlıkla her an yeni albümüyle karşılaşabileceğimiz bir müzik adamı olarak kendisini pamuklara sarıyoruz. Hatta bu yazı yazılırken ortamlara Brian and Charles adlı film için yaptığı son albümü düştü. Çağımızın Lalo Schifrin'i olarak ondan daha nice cool albümler bekliyoruz.

1. The Big Bad Wolf
2. Meet the Bad Guys
3. Let's Bounce
4. Push Pop
5. Step 3
6. Security Surprise
7. The Dolphin Heist
8. Going to Go Good
9. Turn on the Charm
10. Marmalade Prelude
11. A Heist for Good
12. The Sharing Laboratory
13. Save the Cat
14. Good Tonight (feat. Anthony Ramos)
15. So Long Suckers
16. The Lair of Loot
17. Loot Loops
18. Bedtime Story
19. Double Crossed
20. Tricky Fox
21. The Crimson Paw
22. Secret Hideout
23. Evil Masterplan
24. The Sad Guys
25. One Last Push Pop
26. Finish Them
27. Huff + Puff
28. Just Robbing This Place
29. Freeway Escape
30. Who Said It Was the End?
31. Redemption
32. The Old Switcheroo
33. Elle King - Feelin' Alright
34. The Heavy - Brand New Day

16 Mayıs 2022 Pazartesi

Spiritual Voices & Shiza - Tremor

 
Spiritual Voices grup mudur, kaç kişidir, Shiza kimdir hiç bilmiyorum. Rusya/Ukrayna karışımı bir oluşum olması haricinde baktığım hiçbir yerde bilgiye ulaşamadım. Çok da üstelemedim. Tremor'un benim için 2021 yılının en iyi 6. albümü olması bile üstelememi sağlamadı nedense. Daha dinlediğim ilk anda çarpıldığım, 2021'de elektronik müzikte beni etkileyen albümlerin bir elin parmaklarını geçmemesi nedeniyle bu türe olan açlığıma mükemmel cevaplar bulduğum Tremor, beni de şaşırttı doğrusu. Şöyle ki, beğenme kriterlerimi tam olarak bilmediğim, bu yüzden çok fazla içli dışlı olmadığım ambient, techno, rave, minimal electronic gibi alanlardan derlenmiş olan Tremor, birazdan sayacağım beğenme kriterlerim sebebiyle uzun süre vazgeçemediğim albümlerden biri oldu. Tabii zaman geçtikçe dozu azaltıyor, geri döndüğünüzde gayet iyi yaşlanmakta olan bir albüm bularak seviniyorsunuz. Adı gibi ruhani seslerin tavizsiz bir tekno, sinematik bir ambient ile birleştiği albüm, çalmaya başladığı anda ortama farklı bir boyut katan karşı konulmaz bir karanlığa sahip.

Açılışı yapan Unidentified Frequency ve kapanışı yapan Opposing Force albümün iki "beat"siz şarkısı. Bu ikisinin dark ambient, darkwave duygusu müthiş. Kaliteli bir bilim kurgu/gerilim filminin neresine koyarsanız koyun çok iyi çalışır. Müziğin "beat" yanı ise inanılmaz. Giriş ve çıkışı tutan az önce sözünü ettiğimiz ikilinin arasında kalan 7 şarkı, minimal ölçülerdeki tasarımlarına zekice techno noir dokunuşlarda bulunarak arka plandaki ambient karanlığını anlamlandırıyor. Belki de tam tersi bir anlamlandırma oluyordur. Bu müziğe neresinden bakarsanız, bakmadığınız taraflarda da bir şeylerin döndüğünü duyuyor, hissediyorsunuz. Tekrarların yarattığı "tribal" etki sizi içine aldıysa şarkının ne kadar sürdüğü ya da bunun bir şarkı olup olmadığı umurunuzda olmuyor. O looplar içinde yerçekimini kaybedip kendi hareket düzenizi oluşturuyorsunuz. Mirror Prism ve Tremor'da bu yerçekimsiz ortamın uzay dansına dair nur topu gibi koreografileriniz vücut buluyor. Arka arkaya dizilmiş Waith Of Nature, Temple Of The Deep ve Undead Wood minimal, tribal ne varsa bunu dingin bir enerjiyle hırpalayarak servis eden modern kreasyonlar. Zaten Tremor baştan ayağa bir sanat eseri. Bir modern sanat müzesinin ses departmanına ait nadide parçalarından biri. Uzaydaki bir rave kulübünün demirbaş plaklarından. Keşke biri bu albümü Brian Eno'ya ulaştırsa ve ne düşündüğünü sorsa. O kadar merak ediyorum ki.

1. Unidentified Frequency
2. Tremor
3. Mirror Prism
4. Waith of Nature
5. Temple of the Deep
6. Undead Wood
7. Scarecrow
8. Cretaceous
9. Opposing Force

24 Ocak 2022 Pazartesi

Union Of Knives - Endless From The Start

 
Chris Gordon, Dave McClean, Craig Grant adlı üç Glasgowlu müzisyen tarafından 2004 yılında kurulan Union Of Knives, pek çalışkan bir grup sayılmaz. İlk albümleri Violence & Birdsong 2006'da çıkmış. Yine aynı yıl bir de EP yapmışlar. Sonra bu isim altında sırra kadem basmışlar. Muhtemelen başka projelerde yer almışlardır. Union Of Knives'ın başka projelerde çalışan üç adamın hobi olsun diye bir araya geldikleri kaçamak bir grup olduğunu dahi düşünmekteyim. 15 yıl sonra ikinci albümü çıkarmanın başka bahaneleri varsa bilmiyorum, araştırmadım da. Ama birkaç istisna dışında kaçamak grupların çok da iyi şeyler çıkardıklarını pek görmedim. Oysa Union Of Knives bu uzun süreye hiç de hobi olsun gibi durmayan iki kaliteli albüm sığdırmış. Electronica, indietronica, industrial, alternative pop, neo-psychedelia gibi zengin bir mutfaktan beslendikleri, Radiohead ve Massive Attack'ten çok etkilendikleri için türdaşları arasında son zamanlarda dinlediğim en iyi soundlardan birine sahipler. Kasım 2021'de çıkan ikinci uzunçalar Endless From The Start ise benim için 2021'in en iyi üçüncü albümüydü. 15 yıl önceki Violence & Birdsong'u aşmaları zaten şaşırtmıyor ama aradan geçen yıllara rağmen çok da kopuk sayılmazlar. Yaptıkları tür gereği şarkı tasarlamanın, seslerle oynamanın sınırı olmadığı için, yaratıcılıklarını çok verimli kullanmaları şaşırtmıyor. Gerçi uzun süre böyle bir elektronik albüm görmeyince biraz şaşırtıyor denebilir. Bu müziğin geleceğine dair ümit saçan albümlere ne kadar hasret kaldığımız hatırlatılıyor.

Aslında Radiohead ve Massive Attack'ten etkilendikleri bilgisi önden yüklenince otomatik olarak beklenti çıtasının yükselmesi bir talihsizlik. Herkes etkilendikleri isimler ayarında müzik yapacak diye bir durum yok. Birilerinden etkilendiğinizi söylersiniz ama bambaşka bir müzik yaparsınız veya azlı çoklu benzerlikler gösterirsiniz. Union Of Knives ikinci tarife daha yakın. Albüme giriş yaptığımız şarkı olan There's A River gibi bir şarkıyı Massive Attack neredeyse 20 yıldır yapamıyor. Şarkının artan, sonra sabit kalan gerilimi albümün geri kalanı için ümit yüklemesinde bulunuyor. High On Account Of 0, There's A River'ın beş buçuk dakikalık gerginliğini biraz olsun hafifleten, elektro hamurunu biraz daha pop sosuyla servis eden bir parça. A Moth That Found A Flame ile yavaştan Union Of Knives tarzıyla tanışmakta olduğumuz duygusu hasıl olmaya başlıyor. Şarkının perküsyon yüklemeleri, kaliteli gerilim ambiyansını sadece elektronik bileşenlerden yaratmayabilecekleri fikrini de bu tanışma merasimine bilgi olarak sunuyor. A Tall Tale adlı şarkıyla yavaş yavaş kafamda oturan bu müziğin, kendi kalite seviyesini bozmadan radyolarda bile çalınabilecek bir versiyonuyla karşılaşıyorum. A Tall Tale'e Londralı electropop, synthpop, dream pop grubu Ladytron solisti Helen Marnie sesiyle konuk olmuş ve zaten uçmakta olan şarkıya bir de kadın zerafeti eklenmiş.


Sıradan devam edince karşımıza An Animal çıkıyor. Sert davullarla, saykodelik vokallerle, kozmik seslerle gitarsız bir rock şarkısı gibi kendi görkemli atmosferini yaratıyor. Albümün göbeğine yerleştirilmiş bir bomba misali patlayan Like Butterflies, benzetildiği o dev isimlerle alakası olmayan harikulade bir pop ışıltısı. Benim için 2021'in en iyi şarkılarından biri olması sebebiyle eskitmekten korktuğum için her aklıma estiğinde dinlemekten kaçındığım güzelliklerin arasında saklıyorum onu. Whispering On The Curves ise dinledikçe sanki U2'nun Achtung Baby evrenine ait bir şarkı gibi gelmeye başladı. Ritmik drum machine tasarımını melankolik bir ambiyansla ve içli İrlanda vokal anımsatmalarıyla süslemiş bir başka Union Of Knives lezzeti. Grubun vurmalı çalgılara dair hassasiyeti Something In Your Rhythm ile sürüyor. Öyle ki bu şarkının sonlarına doğru onun ritmine afro tribal bir seanstaymış gibi alışıp hipnotize olduğumuzu fark ediyoruz. A Little Life'ta vokale tekrar Helen Marnie geçiyor ve şarkının o marşımsı ritmik sertliğini yumuşak (ve bence bir miktar seksi) sesiyle tuhaf bir dengeye oturtuyor. Her şey o kadar güzel, o kadar karizmatik biçimde ilerliyor ki, arada yer doldursun diye konmuş vasat tek bir şarkı bulamıyorum.

Biraz düşünsem başka gruplara veya başka şarkılara benzetebileceğim, belki biraz düşününce İtalyan electropop grubu Planet Funk'ı andıran Minneapolis'in özünde bir dans şarkısı olmamasına rağmen dans ettirme potansiyeline ve hem ismiyle, hem de tribal-techno-house-trance kırması cismiyle kapanışı yapan Close'un sinematik aromasına kapılarak albümü bitiriyoruz. Endless From The Start'ı çoğu yıl sonu en iyiler listesinde göremezsiniz. Artık böyle şeylere şaşırmıyorum. Hatta böyle albümlerden ne kadar az kişinin haberi olursa o kadar hoşuma gidiyor. Öte yandan tüm kalitesine rağmen ticari başarı elde etmeyen, yıl sonu listelerine alınmayan bu albümlerin devamının gelmeyeceği korkusu da canımı sıkmıyor değil. Örnekleri mevcut. Tabii bu başarı tanımını umursamayıp inandığı müziği albümler dolusu sürdürenler de var. "Hit Şarkı" tarifini biliyoruz. Ne var ki herkesin hiti kendine. Benim için Endless From The Start tam bir hit deposu. Kimlere benzetildiği de umurumda değil. Union Of Knives kendi olabilmiş bir albüm yapmış. Üçüncü albüm için bir 15 yıl daha beklemem. Erken gelirse ne ala. Endless From The Start kendi sonsuzluğunun başlangıcı bir albüm zaten.

1. There's a River
2. High on Account of 0
3. A Moth That Found a Flame
4. A Tall Tale (feat. Helen Marnie)
5. An Animal
6. Like Butterflies
7. Whispering on the Curves
8. Something in Your Rhythm
9. A Little Life (feat. Helen Marnie)
10. Minneapolis
11. Close

18 Eylül 2021 Cumartesi

The Limiñanas & Laurent Garnier - De película

 
Marie ve Lionel Limiñana çiftinden oluşan Fransız "garage-psychédélique" ikilisi The Limiñanas ile yine Fransız elektronik sahnesinin öncü isimlerinden Laurent Garnier'in işbirliğinden ortaya çıkan 12 şarkılık De película adlı albüm, ne Limiñanaları, ne de Garnier'i tanımayan benim gibi kaç dinleyiciyi ilk duyuşta avucunun içine almıştır bilemiyorum. Artık nerede, ne şekilde karşılaştılarsa ortak yanları olan Alman deneysel krautrock grubu Can, rock, trance, psychedelia tutkularını paylaştıktan sonra bunları pratiğe dökmeye karar vermişler. Garaj rock ve elektronik müziğin ortaklığı kağıt üzerinde bile heyecan verirken bir de bunun albümünün yapılması müthiş bir olay. Bu iki türün birleşiminden umduğumun yarısına bile razıyken De película bana işin %90'ını verdi diyebilirim. Tabii yeni icat edilmiş şeyler yok albümde. Hatta şarkı şarkı gezerken aklınıza çeşitli isimlerin ve başka alt türlerin gelmesi, ve hatta bazı şarkıların garaj ve elektro karışımı gibi bile durmaması gibi tuhaf şeyler bu ortaklığın cazibesini arttırıyor. Zaten ne 2009'da kurulan The Limiñanas, ne de şu an 55 yaşında olan Laurent Garnier kariyerleri boyunca sözü edilen türlerin tek bir dalına takılıp kalmamış, arayış sahibi usta müzisyenler.

De película bir konsept albüm. Konsepti de, Saul ve Juliette adında iki genç haydutun Fransa'nın güneyinden İspanya sınırına yakın bir bölgesine yaptıkları tutkulu, romantik, gerilimli yolculuğunun seslere, şarkılara dönüşmüş hali. Başrollerini 6 Eylül 2021'de hayatını kaybeden Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg'in paylaştığı Jean-Luc Godard'ın 1960 yılı harikası À bout de souffle geleneğinden gelen bu konsepti müzikal bir boyuta taşıyınca hangi renklere ihtiyaç olacağını iyi bilen Limiñana çifti ve Laurent Garnier, günümüz alternatif elektronik dinamiklerine retro dokunuşlar yaparak sadece bu konseptin müziklerini yapmakla kalmamışlar, adeta filmini de çekmişler. Electronica, trip-hop, easy listening, funk, rock, neo-psychedelia, breakbeat, nu-jazz gibi pek çok türü birbirine çarpıştırmak, bu çarpışmaları ustalıkla organize etmek suretiyle (kapanıştaki Que Calor ! şarkısının edit versiyonunu saymazsak) 11 şarkı haline getirmişler. Bu sayede kalitesi, enerjisi, dramatik dengeleri, sinematik gücü tartışılmaz bir albüm ortaya koymuşlar.

Açılış jeneriği tadındaki Saul ile başlayan De película, daha ilk elden koltuğa şöyle iyece yerleştiren, tempolu ve gerilimini kontrol eden atmosferiyle, Lionel Limiñana'nın aralara sızan karizmatik "spoken word" replikleriyle şahane bir başlangıç yapıyor. Bu replikleri her şarkıda duymuyoruz. Duyduğumuzda da içimize işliyor. De película'nın enstrümantal dokusunda hipnotize edici dinamik bir döngü, o döngüye psychedelic manada sürekli girip çıkan bazen gitar, bazen tuşlular bulunmakta. Şarkıların normalden biraz uzun tutulmuş olması da bu döngüsel hipnotik etkiyi arttırıyor. Fakat şahsen 2-3 şarkı dışında bu uzunluğu hiç hissetmedim diyebilirim. İki karakterin ismini taşıyan şarkılardan Saul nasıl harikulade bir şeyse, sakince başlayıp usul usul gerilimini arttıran, sonlara doğru aldığı gitar desteğiyle sertleşip epik bir karakter kazanan Juliette de yabana atılır gibi değil. Hele yerçekimine meydan okuyan muhteşem bir Promenade oblique var ki, artık The Chemical Brothers bile böylesini yapamıyor. (Zamanında yaptı, artık yapmak istemiyor diye savunulmasını da kabul etmiyorum.) Que Calor ! şarkısında Edi Pistolas, Au début c'était le début şarkısında da Bertrand Belin adında iki şarkıcı konuk alan The Limiñanas ve Garnier üçlüsü, daha uzun uzun anlatılası, her dakikasından kalite akan bir albümle hayatımıza girmişler. Hani hikayelerden, romanlardan film uyarlamaları yapılıyor ya, böyle albümlerden de filmler yapılmalı dedirtiyorlar insana.

1. Saul
2. Je rentrais par le bois ... BB
3. Juliette dans la caravane
4. Que Calor ! (feat. Edi Pistolas)
5. Promenade oblique
6. Tu tournes en boucle
7. Steeplechase
8. Juliette
9. Ne gâche pas l'aventure humaine
10. Au début c'était le début (feat. Bertrand Belin)
11. Saul s'est fait planter
12. Que Calor ! (feat. Edi Pistolas) (Edit)

24 Mayıs 2020 Pazar

Lucern Raze - International Breakdown


Luke Reilly'nin öncülük ettiği Stockholm/İsveçli grup Lucern Raze, ikinci albümü International Breakdown'ı dijital 20 Mayıs 2020'de ortamlara sunarak pandemi dönemini ne kadar verimli geçirdiğini gösteriyor. 2015'te çıkan ilk albüm Stockholm One, düz ve sıkıcı bir garage rock örneğiyken, International Breakdown ile elektronik, hip-hop, big beat gibi türleri bu defa garage pop dönüşümüyle renklendiren bir sound benimsemişler. Bence ilk albümden fersah fersah iyi bir müziğe imza atmışlar. Karantina dönemindeki son 6 haftasını grubun müziğini canlandırmaya harcayan Luke Reilly, konuk müzisyenlerle uzaktan etkileşimli kayıtlarını tamamlayıp adeta yepyeni bir Lucern Raze tasarlamış. Black Mekon (Birmingham), Bryson The Alien (Portland), Chemtrails (Manchester), Cherry Pickles (Birmingham), Lou King (Manchester), ShitKid (Stockholm), Sudakistan (Stockholm) ve Swampmeat (Birmingham) gibi daha çok indie ahalisinin tanıdığı bu konuk listesiyle birbirinden eğlenceli ve aynı zamanda tür sınırları içinde kendi ciddiyetini taşıyan şarkılar ortaya çıkarıp 2020'nin en iyi albümlerinden birini dünyaya getirmiş.

Lucern Raze'in bu yeni yüzü, yine Stockholm'üm 90'lardaki renkli gruplardan Whale'i ve bazen de İngiliz The Go! Team'i anımsatıyor. Bir buçuk dakikalık  önce surf/western olarak başlayıp hip-hop'a dönen intronun ardından The Go! Team enerjisi yüklenmiş Super Fun Apocalypse albümün kıvılcımını çakıyor. Big beat ritimlerin üstüne şahane gitar melodileri ve dişi vokalleriyle aynı coşkuyu taşıyan Stockholm Syndrome 2 ve Trädgården, hele de kozmik bir 70'ler space pop modifiyesi gibi duran Trädgården şahane şarkılar. Fatboy Slim hınzırlığındaki Hindsight 2020 ve Ain't No Time For That, disko punk lezzeti Cabin Fever, 90'ların efsane bağımsız şirketi Ninja Tune ruhuna sahip Silver Ghosts We Ride At Dawn ve Return Of The Scarecrow, kapanışa western, Henry Manchini ve underground hip-hop karması bir aura katan Metaphysical Sacrifice ve diğerleri International Breakdown'ı capcanlı, eğlenceli, aynı zamanda kaliteli bir albüm yapan unsurlar. Bir süre sonra plak olarak da piyasaya sürüleceği duyurulmuş ki, özellikle Super Fun Apocalypse ve Trädgården'ı o kanaldan dinlemek müthiş olurdu. Karantina sürecini böyle verimli kullandığı için Luke Reilly ve ekibinin örnek teşkil etmesini diliyorum.

1. Intro / Nothing To See Here, Officer
2. Super Fun Apocalypse (feat. Bryson The Alien)
3. Let's Be Badder (feat. Cherry Pickles)
4. Hindsight 2020 (feat. Lou King)
5. Ain't No Time For That (feat. Bryson The Alien)
6. Stockholm Syndrome 2 (feat. Chemtrails)
7. Cabin Fever (feat. Black Mekon)
8. Trädgården (feat. Shitkid)
9. Elvis Ronaldo (feat. Sudakistan)
10. Silver Ghosts, We Ride At Dawn
11. Honey
12. Return Of The Scarecrow (feat. Bryson The Alien)
13. Metaphysical Sacrifice (feat. Swampmeat Family Band)

19 Şubat 2020 Çarşamba

Grimes - Miss Anthropocene


1988 Vancover/Kanada doğumlu Claire Elise Boucher, 2007'de orijinal Myspace sayfasında bunun bir müzik türü olduğunu bilmeden kendisine uygun gördüğü Grimes adıyla müzik yapmaya başlayan kendine özgü bir şarkıcı, şarkı yazarı, yapımcı, görsel sanatlar şeysi. Müziğinin muhteviyatını tarif etmek de hayli meşakkatli. Synthpop, electropop, ethereal wave, industrial rock, alternative dance, deneysel hip hop, R&B, dream pop diye durmaksızın ilerliyor. 2010 yılında başladığı albüm kariyerine de Miss Anthropocene adını verdiği beşinci albümüyle devam ediyor. Dune serisinden etkilenerek hazırladığını söylediği konsept albüm Geidi Primes ve Halfaxa 2010'da çıkan ilk iki Grimes albümü. Bir yılda iki albüm olayı hoş gözükse de, bana fazla deneysel gelen bu albümlerden sonra Grimes ile yollarımı ayırdığım söylenebilirdi. Yine de birgün önüme düşen Visions'a (2012) kayıtsız kalamadım ve ilk iki albümden daha çok sevdim. Fakat 2015'te gelen Art Angels ile ayrılan yollarımız tekrar birleştiği gibi, sanki yeni bir M.I.A. kazanmış kadar sevindim. Miss Anthropocene de Art Angels ile aynı yoldan giden bir albüm olduğu, deneysel tavrını şarkılara tümüyle teslim etmeyip onu bir araç olarak kullandığı için değerli albümlerden birisi.

"Misanthrope" (insanlardan kaçan, nefret eden, onlara güvenmeyen) kelimesiyle, 2000 yılında dünyanın içinde bulunduğu jeolojik dönemi tarif etmek için bulunan yeni bir kelime olan "Anthropocene"in karışımından üretilen Miss Anthropocene, Roma mitolojisinden esinlenilmiş, insan görünümüne sahip iklim değişikliği tanrıçası hakkında bir konsept albüm. İşin bu eksantrik kısmını daha çok müzikal bağlamda gördüğümden (ya da görmek istediğimden) Miss Anthropocene şarkılarından büyük keyif duydum. "Her şarkı insan neslinin farklı bir örneği olacak" gibi iddialı bir cümleyle yola çıkan ya da yolda bu cümleyi bulan Boucher, çevreci kimliğini, hayranlık duyduğu absürd ve karanlık konseptlerle iç içe sunmayı seven bir müzisyen. Elon Musk ile 2018'den beri sürdürdüğü ilişki yüzünden birçok önemli yayın tarafından hedefe konan genç kadın, bunları pek umursamadığı gibi, kendine edindiği savunma (gerek yok tabii) mekanizmalarının da bu müzikal konsepte uygunluğu nedeniyle işin magazin yönünden çok farklı bir mantalitede olduğunu gösteriyor. Sıradan bir pop şarkıcısı olmadığını, bunun da sıradan bir pop albümü olmayacağını daha açılış şarkısı So Heavy I Fell Through The Earth'ün ilk dakikalarından anlıyor gibi oluyoruz. Etnik, eklektik, coşku, dans, mutluluk, keder her ne oluyorsa, albümün karanlık konseptinde filizleniyor, genele aykırı durmuyor.

Albümü konumlandırmamız gereken art pop formuna uygun biçimde yorumlarsak, sadık kaldığı konseptin hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Şahane bir folktronica olan Delete Forever, 80'lerin neon ışıklarıyla donatılmış yoğun bir new wave olan My Name Is Dark, arı gibi çalışkan bir drum & bass olan 4ÆM, albümün etheral wave lezzetleri New Gods ve Before The Fever, pop formunu başka yerlere götüren Darkseid ve IDORU, zaten burada olan pop formunu kendi konseptine yontan Violence falan derken, işin neden "art" boyutunda olduğuna cevap aramak anlamsızlaşıyor. Pop müziğin şu sıralar latino hip hopçuların ve Billie Eilish gibilerin eline geçtiğini düşününce Grimes gibi güzel insanların müziğine dört kolla sarılasım geliyor. Bu anlamda iklim değişikliği tanrıçası Miss Anthropocene, bu albümle bana çevresel bazdaki tehlikeler yanında, dünyanın içinde bulunduğu kültürel kirlenmeyi de hatırlattı. 2020 Ocak'ında ilk çocuğuna hamile olduğunu duyuran Boucher, henüz taraflar tarafından doğrulanmasa da Elon Musk ile bu kirli ve kanlı dünyaya bir çocuk getirecek. Belki de başka bir gezegene taşınırlar. En azından şu leş popçulardan ve politikacılardan uzakta olurlar. Üstelik Grimes müziği o başka gezegenlere hiç de yabancı sayılmaz.

1. So Heavy I Fell Through the Earth (Art Mix)
2. Darkseid (feat. 潘PAN)
3. Delete Forever
4. Violence (feat. i_o)
5. 4ÆM
6. New Gods
7. My Name is Dark (Art Mix)
8. You'll Miss Me When I'm Not Around
9. Before the Fever
10. IDORU

20 Aralık 2019 Cuma

Holy Fuck - LP


Torontolu beşli Holy Fuck, benim için sayıları hızla artmakta olan geç keşiflerden biri. 2005’te kendi adlarını taşıyan ilk, 2007’de de LP adlı ikinci albümleri, elektronik elementler ile canlı enstrumanların karışımından haz alanlar için ilginç anlar barındırıyor. Özellikle LP’nin 9 şarkılık elektro-live dinamizmi, son yıllardaki işlerinden hiç de memnun olmadığım The Chemical Brothers’ın ilk yıllarındaki çılgın rave günlerini anımsatan parçaları haricinde, daha canlı imajlar bırakan kaliteli enstrumantallerini anımsattı bana. Böyle nitelikli grupların geç keşfedilecek ölçüde gizli saklı pozisyonları da onları ayrıca nitelikli kılıyor. Holy Fuck’tan ayrı üç adet solo albümü de olan Brian Borcherdt’ın liderliğinde sağlam sahne şovlarıyla da ünlü bir grup aynı zamanda.

Canlı çalmayı sevmelerini, LP’nin açılış şarkısı olarak bir konser kaydı olan Super Inuit’i seçmelerinden de anlayabilirsiniz. Ardından gelen funky karakterdeki Milk Shake albümün gözdelerinden. Albümden ilk single olarak Lovely Allen adlı progressive pop şarkının seçilmiş olması da, grubun ticari başarı yerine kendine has çekirdek bir kitleye hitap etme kaygısı taşımasıdır kanımca. Bunda yanlış bir şey yok. En azından Holy Fuck için yanlış bir şey yok. Zaten o progressive ruh albümün geneline hakim denebilir. Şarkılar genel olarak kıvrak pop giysileri içinde olduklarından o hissiyatı fark etmek için, dinlerken farkında olmadan veya olarak oturduğunuz yerden birtakım kafa, kol, bacak oynamaları dışında çok daha önemli bir çaba daha göstermeniz gerekiyor: Kulak kabartmak! The Pulse, Echo Sam, hele de Royal Gregory’yi dinleyince usta işi elektronik altyapının ötesinde, çok önem verdiğim bir mevki olan davul kısmında bateristin John Bonham hayranlığını bir taraflarımdan uydurma kozu elde ediyorum. Şu nefis albüm neyse de, Holy Fuck’ı sahnede izlemek eminim ki İngilizce verilecek olan tepkinin grup ismi olarak seçilmiş olmasındaki gizi anlamlandıracaktır.
 
1. Super Inuit (Live)
2. Milk Shake
3. Frenchy's
4. Lovely Allen
5. The Pulse
6. Royal Gregory
7. Echo Sam
8. Safari
9. Choppers

9 Eylül 2019 Pazartesi

Vaughtex - Heavy Visuals


Lawrence 'Vaughtex' Vaughan adlı İngiliz evladının tek kişilik projesi olan Vaughtex, new wave, post-punk, synthwave, synthpunk, synthpop gibi ne kadar synth türü varsa bünyesine toplamış sağlam bir isim. Bu kadar synth biraraya gelince 80'ler nostaljisinden uzak kalmak mümkün olmaz. Buna ilaveten 70'ler space rock -ki bunu günümüze vurduğumuzda post-rock da elde edebiliyoruz- ve yer yer shoegaze elementleri de Vaughtex müziğine sızıyor. Aslında sızmıyor çünkü zaten orada olduğunu hissettiriyor. Enstrümantal albümlerden beklentilerim ekstra sürükleyici olmaları ki, bunları diyalogsuz filmlere benzetirim. Bir doğa belgeseli izliyormuşçasına görüntülerle söyleyeceğini söylemelidir. Kendisine yön verecek bir vokal olmayan enstrümantal şarkılar ise kendi yönlerini kendileri tayin edebilecek kadar dirayetli olmalıdırlar. Heavy Visuals bu dirayeti gösterebilen albümlerden biri. PiL, Yes, Gang Of Four ve New Order gibi ilham kaynaklarından beslenmesi merakı daha da körükleyebilir. Şahsen esin kaynaklarından kırıntılar aramaksızın bu körükleme sonrası dinlediğim şeyden çok memnunum.

Çok iyi bir açılış şarkısı olarak Bad Vibes ve ortalardaki Staring At The Sun, Vaughtex'in synth merkezli müziğini space rock ile en iyi buluşturan işler bana göre. Pixel Tears'i ise bu bağlamda space pop şeklinde tanımlamayı daha uygun buldum. Keza, Hello Lucifer gibi nefis bir synthpunk da ışıl ışıl parlıyor. Albümde ona benzer başka şarkı olmaması da değerini arttırıyor. Bu dört şarkı dışında kalanlar bir parça sert ve bir parça yumuşak olmak üzere ikiye ayrılan ortak bir synth ambiyansı üzerinden ilerleyen şarkılar. Ama bu ortak ambiyans, hepsinin 3-4 dakikalık kendine ait ambiyanslar yaratmalarına engel değil. Bir parça sert olan kanatta Violent Language ve Dead London, sert synth tonlarına ve gitarlara fazla yüklenmeyip daha soft dalgalarla süzülen kanatta ise Mirrors Image, kapanıştaki Good Vibes ve new wave kraliçesini anmadan olmaz kabilinden Debbie Harry adlı şarkılar boy vermekteler. İkisinin arasını bulmuş olana da Decades Of Dust adını verirsek çuvallamış olmayız sanırım.

Vaughtex çok üretken bir adam. Heavy Visuals sayesinde dijital ortamlarda yer alan önceki albümlerini de dinleme fırsatım oldu. Deneysel takıldığı, ambient sularda yüzdüğü CHICAGO (Temmuz 2017) ve OMNI (2018) öncesindeki OST (2015) ve Retro Futurism (Mart 2017) genel anlamda Heavy Visuals'a yakın albümler. Bu yüzden Heavy Visuals en iyi Vaughtex albümüdür diyebilirim. Yalnız peşpeşe o kadar Vaughtex dinleyip artık 80'ler zaman tüneline nasıl girmişsem, o zamanlar izlediğim VHS filmler, filmlerin müzikleri, neon atmosferleri beni sarıp sarmaladı. Vaughtex'in iflah olmaz bir 80'ler aşığı olduğu, tabii Heavy Visuals ile vizyonunu geniş tuttuğunu da idrak ettim. Bu albümü kaset ve plak olarak da çıkarmayı planlıyormuş kendisi. Yakışır. Kendi adıma o yıllarda bu kaseti görsem almazdım sanırım. Çünkü hard rock ve mainstream pop kasetler, küçük bütçeme daha kolay dahil edilebilirdi. En önemlisi de, 80'ler müziğinin synthwave ayağı ile münasebetim, o VHS filmlerinde duymaya alıştığım neon huzurdan ibaretti. Synthwave bu huzura, hüzüne, nostaljiye direk karşılık veren bir tür. Gece el ayak çekildikten sonra videoya veya walkmene konmuş -ne tür olursa olsun- kasetlerin diyarından kopup gelen bir tür.

1. Bad Vibes
2. Violent Language
3. Dead London
4. Troubled Mind
5. Debbie Harry
6. Mirrors Image
7. Staring at the Sun
8. Decades of Dust
9. Hello Lucifer
10. Pixel Tears
11. Good Vibes

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Massive Attack - Mezzanine


Birisi Araf mı dedi? Madem öyle, Mezzanine'ı da ekleyerek elektro kombo yapmış olalım. Şu 90'lar sonu 2000'ler başı nasıl bir dönemdir ki, peşpeşe bu kadar elektronik şahesere rahim görevi görmüştür? Kendi hayatının, veya hayatın mânâsına kafa yoran ruhları silindir gibi ezip bu türe altın çağını yaşatmış? Mezzanine, trip hop'u icat eden, hadi etmemiş olsa bile ona kimliğini veren, ete kemiğe büründürüp adrese teslim bir zekâ kazandıran, yeryüzünün Araf'ı (ya da Araf adaylarından biri) Bristol'da yetişmiş en devrimci grup Massive Attack'in başka hayatlara armağan ettiği, kendi hayatının albümüdür benim görüşüme göre. Mezzanine, bahsetmesi o kadar kolay olmayan bir albüm. En uzak kelimelerden cümleler yaratmak gerek onun için. Ya da sadece susmak! Ama buna izin verecek gibi değil. Onu seven her dinleyici, biryerlerden ona bir mektup yazmalı.

Grubun resmi olmayan elemanı Horace Andy'nin belki de hayatında sesini verdiği en güzel şey olan Angel, vokalleriyle Robert del Naja'nın (3D) cennetin şüpheci sorgu meleğini ve Grant Marshall'ın (Daddy G) cehennem zebanisini oynadığı Risingson, Bristol şantözlerinin kraliçesi Elizabeth Fraser'ın söylediği Teardrop ve bu karanlık paralel evrende şeytan üçgenleri yaratan bir sanat eseri olan Inertia Creeps'i ardı ardına dinlemek, insana birşeylerin eşiğinde, milâdında olduğunu hissettiriyordu adeta. Inertia Creeps bittiğinde albüm tam orada bitse de olurdu benim için. Değerinden en ufak bir kuruş bile kaybetmezdi. Oysa geride kulak verilecek 7 hüzmesi daha vardı albümün. (Bu şarkıların tinsel yoğunluğunu dindirmek için tasarlanmış biri parantezli, biri parantezsiz Exchange'leri saymadığımızı varsayalım, yine de 5 tane kalıyor geriye!)


Angel, Risingson, Teardrop ve Inertia Creeps, temelinde inanılmaz bir dijital ruhun yattığı karmaşık döngülere kat çıkıyorlar. Bambaşka algılara kapılar, pencereler açıyorlar. Aynı filmi her seyrettiğinizde aslında aynı film olmadığını farketmeniz gibi Lynchvarî bir gerginlikle dolular. Kırılgan ama temkinli, duygusal ama acımasızlar. Çağdaş, etnik, radikal ve bilgeler. Bu ilk dört elektronik harikanın gerisinde kalan bu şarkılar da aslında "şarkı" kelimesinde kendilerine bir anlam bulamıyorlar. Yine Kraliçe Fraser'ın kanat taktığı Black Milk ve Group Four, Horace Andy'nin hınzır olduğu kadar karanlık karaokesi gibi duyulan "trip pop yavşağı" Man Next Door ve çirkin olmasına rağmen uçma yetisiyle ödüllendirilmiş bir kargaya benzettiğim albüme adını veren müthiş Mezzanine, akademik trip hop dersleri gibiler. Açık kapı ve pencereler, albüm bitişiyle kapanıyorlar. Yani belki benim gibi Mezzanine'ı arka arkaya dinleyemiyor olabilirsiniz. Bu çok normal. Hatta en normali bu. Çünkü öyle arka arkaya dinlenecek bir albüm değil. Yine bir film benzetmesi yaparsak, bittiğinde kendinize gelme ihtiyacı duyduğunuz, sindirmek için zaman talep ettiğiniz, ama bir an önce geri dönmek istediklerinize benziyor.

MezzanineBeaucoup Fish ve Play'in aksine, Massive Attack'in kariyerinde tek tabanca gördüğüm bir albüm değil. Evet kesinlikle Massive Attack kariyerinin en iyisi. Fakat öncesindeki Blue Lines ve Protection da muazzam albümlerdir benim için. Hatta onlar kadar olmasa da 100th Window ve Danny The Dog da genel anlamda Massive Attack ruhuna sahip çıkan işlerdir. Bir tek şu Haligoland saçmalığını anlayamadım. Anladım da anlamak istemedim diyelim. Mezzanine ve Helogoland'i yapan mantık aynı olamaz diye çok kafa yordum. Ama aslında pekâlâ olabiliyor. İnsanların, grupların hayatında utanılacak pekçok an olabildiği kadar, çok önemliden daha önemli bir an mutlaka oluyor. Benim tarafımdan bakıldığında işte o çok önemliden daha önemli anlar Beaucoup Fish, Play, New Forms, Maxinquaye, Dummy, Vegas diye ortaya çıkıyorlar. Başkası buna "kırılma noktası" der. Ama bu adı geçenler, kırıldıkları noktadan sonra tekrar yerine oturtulamamış bir zaman diliminde sıkışıp kalmış, belki de sıkışıp kalmaları daha iyi olmuş, bu sayede efsaneleşmiş enerji patlamaları. Yenilerine ihtiyacımızın kalmadığı eskilikler.

1. Angel (feat. Horace Andy)
2. Risingson
3. Teardrop (feat. Elizabeth Fraser)
4. Inertia Creeps
5. Exchange
6. Dissolved Girl
7. Man Next Door (feat. Horace Andy)
8. Black Milk (feat. Elizabeth Fraser)
9. Mezzanine
10. Group Four (feat. Elizabeth Fraser)
11. (Exchange) (feat. Horace Andy)