Soundtrack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soundtrack etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Glen Hansard & Markéta Irglová - Once: Music From The Motion Picture


Busker deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?

Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken. Benzersiz Falling Slowly (ki Oscar bile aldı), Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek. Ben de öyle yaptım.



Filmi izledikten sonra edindiğim soundtrack albümü telefonuma yükledim. İş çıkışı kulaklığı takıp en işlek caddelerde kalabalığa karıştım. Soğuk havanın telaşlarına etki etmediği insanlar, habersizce fonlarında çalmakta olan Once’ın şarkılarıyla oradan oraya koşuşturuyor, telefondakiyle değil de sanki telefonlarıyla konuşuyor, sevgilisine sıkıca sarılıyor ya da yanındakinin birgün sevgilisi olmasının hayallerini kuruyordu. Kiminin kafasında tilkiler dönüyor, kimi borçlarını, kimi şapkasının altında bozulan saçlarını düşünüyordu. Yüzler, soğuğun da etkisiyle asık olsa da o üşümüşlüğün altında yatan diğer şeyler fark edilebiliyordu. Hüzün, umut, karamsarlık, aşk, öfke, bezginlik hepsi Glen Hansard’ın sesiyle ifadeleniyor, bir insanlık süzgecinden geçiyordu sanki. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar, dudakları kımıldıyor, ama fonda Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın sesleri duyuluyor sadece. Etrafta hiç busker yok. Çiçek satan biri de… Etrafta şarkılardan başka kimse yok.

Once o kadar güzel ki, Once’ın şarkıları o kadar güzel ki, onu hem film, hem de müzik olarak sevmek sanki bir ayrıcalık. Ama onun güzelliği Avrupa hüznünden, Dublin karası efkarından geliyor. “Hüzünden, efkardan, ayrılıktan güzellik mi olurmuş” sadistliğine de ihtiyacımız var. Aslında yapay mutluluklardan daha fazla ona ihtiyacımız var. Bir kerecik de olsa o hüzünün, efkarın tadını aldınız mı tiryakisi oluveriyorsunuz. Once bana bunları anlattı. Hayatıma girdiği anlarda belki başka şeyler de söyleyecek. Yine aynı şeyleri söylese bile razıyım. Tabi bir de yine hayatımda çok önemli bir yeri olan Alan Parker filmi The Commitments filmi ile olan alakasından bahsetti. Oradaki The Commitments grubunun genç gitaristi Foster’ın o zaman 21, şimdi 30'lu yaşlarının sonunda olan Glen Hansard olduğundan… Yıllar geçiyor, ama o müzik tutkusu bitmiyor. Bittiği zaman anlıyoruz ki, bizde de bir şeyler bitiyor.

1. Glen Hansard & Markéta Irglová - Falling Slowly
2. Glen Hansard & Markéta Irglová - If You Want Me
3. Glen Hansard - Broken Hearted Hoover Fixer Sucker Guy
4. Glen Hansard & Markéta Irglová - When Your Mind's Made Up
5. Glen Hansard - Lies
6. Interference - Gold
7. Markéta Irglová - The Hill
8. Glen Hansard - Fallen From the Sky
9. Glen Hansard - Leave
10. Glen Hansard - Trying to Pull Myself Away
11. Glen Hansard - All the Way Down
12. Glen Hansard & Markéta Irglová - Once
13. Glen Hansard - Say It to Me Now

26 Nisan 2026 Pazar

Project Hail Mary (OST)

 
Fen bilgisi öğretmeni olan Ryland Grace, Dünya’dan ışık yılları uzaklıktaki bir uzay gemisinde gözlerini açar. Gemide görevli iki astronotun cesediyle karşılaşır. Hafızasını kaybeden Grace, bu ekibin görevinin, Güneş’i yok edecek gizemli bir maddeyi durdurmak olduğunu hatırlar. İnsanlığı kurtarmak için özel bilgilerine ve sıra dışı zekasına güvenmek zorundadır. Ancak hiç beklenmedik bir sürprizle karşılaşınca imkansız gibi görünen bu görevle ilgili umutlanmaya başlar. Andy Weir'ın "Kurtuluş Projesi" adıyla ülkemizde de yayınlanan bilim kurgu romanı Project Hail Mary, Drew Goddard tarafından senaryolaştırılıp, Phil Lord ve Christopher Miller ikilisi tarafından yönetilmiş bir film olarak karşımıza geldi. Goddard, Andy Weir'in benzer temalı bir diğer bilim kurgu romanı The Martian'ın da senaryosunu yazmıştı. Lord ve Miller ise komedi ağırlıklı bir kariyere sahip yönetmenler. Zaten film de bilim kurgu çatısı altında konuşlanmış bir komedi dram. İyi yönleri çok fazla, aksayan yönleri de mevcut. Ryan Gosling ve Sandra Hüller gibi oyuncularla cazibesi iyice artıyor. Tabii sulu bir komediden bahsetmediğimiz gibi, dram yönüyle çok iyi kaynaştırılmış, hatta hüzünlü bir tonu var. Bir Pixar animasyonu kadar da sevimli. Bu sevimli/hüzünlü ton filmde kullanılan şarkılara da yansımış. Daniel Pemberton'ın ustalığını yine konuşturduğu score çalışması yanında, çok iyi de bir soundtrack albümü çıktı. Eskiden bunun gibi iyi derlemeler daha çok çıkardı. Artık biraz azaldığı için bu soundtrack kıymetli sayılır.

Albümün iliklerine rafine bir nostalji işlemiş. Çoğunluğu bilmediğim ya da uzaklardan bir yerlerden hayal meyal hatırladığım çok güzel şarkılardan oluşmakta. Tek bildiğim şarkı, Scorpions'ın 1990 tarihli Crazy World albümünde yer alan Wind Of Change'di ki, onu da bilmeyen Scorpions adını da duymamış demektir zaten. Filmde orijinali çaldı mı hatırlamıyorum ama karaoke sahnesinde birkaç saniye duyuldu. (End Credits'te Glory, Glory'yi duyduktan sonra kapattım, orada tekrar çaldı mı bilmiyorum.) Daha filmin başında Grace, gemide ilk uyandığı anda çalan 1970 yılına ait Sunday Mornin' Comin' Down'ı duyar duymaz, film boyunca başka şarkılar da duyabileceğimizin sinyalleri geldi. Nitekim albümün en sevdiğim parçalarından olan, Grace ve NASA ajanı Carl'ın markette deney malzemeleri aldığı eğlenceli sahnede çalan Pata pata ile bu sinyaller "keşke bu filmin bir soundtrack albümü olsa" seviyesine yükseldi. Zira bazı filmlerde buna benzer güzel şarkılar çalmasına rağmen "official" bir albümleri olmuyor. Bu arada Pata pata, 2008'de kaybettiğimiz Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba'nın aynı adlı 1967 tarihli albümünde yer alıyormuş. Kendisinin bir sürü albümü var ve Pata pata onun 6. albümü. Çok da merak ediyorum. İşte böyle albümler hoş keşiflere de vesile oldukları için değerli.

Stargazer ve Rainbows gibi 70'lerden iki sevimli şarkı, kullanıldıkları yerin sevimliliğini de akıllara getirerek yüzlerde gülümseme yaratabilirler. El amanecer adında bir tango bile var. Var olanlar böyle ama bir de filmde olup da albüme konmayan şarkılardan bahsedebiliriz. Fragmanda Harry Styles'ın Sign Of The Times şarkısını duymuştuk. Filmde ise Sandra Hüller'in bu şarkıyı söylediği çok güzel bir karaoke sahnesi var. Hadi orijinali koymadınız (iyi de yapmışsınız) ama Hüller'in söylediği haliyle şu albümde neden yer vermediniz? Ne kadar hoş olurdu. Sign Of The Times'dan başka Let's Call The Whole Thing Off (Ella Fitzgerald), Two Of Us (The Beatles) ve Theme From Close Encounters Of The Third Kind (Steven Spielberg'in aynı adlı 1977 yılı filmindeki orijinal John Williams bestesi) şarkıları da filmde duyulan ama albüme konmamış şarkılar. İyi de neden? Biri size "albüm yarım saati geçmesin" mi dedi? Bence en kısa zamanda bir "deluxe edition" yapılıp bu şarkıların ve Sandra Hüller yorumunun da albüme dahil edilmesi gerek. Albüm şu haliyle bile gayet iyiyken, olası bir deluxe ile uçar sanırım. Project Hail Mary gibi derlemeleri seviyorum. Onları plak olarak biriktirmeyi, soundtrack rafında sıraya dizmeyi, rastgele birini seçip pikaba koymayı, bir kadeh şarap eşliğinde gece manzarası izlemeyi hayal ediyorum. Bana kaliteli zaman geçirmeyi hatırlatıyorlar.


1. Kris Kristofferson - Sunday Mornin' Comin' Down
2. Miriam Makeba - Pata pata
3. Carlos Di Sarli y Su Orquesta Típica - El amanecer
4. Dennis Wilson - Rainbows
5. Scorpions - Wind of Change
6. Turakina Maori Girls' Choir - Pō atarau
7. Mercedes Sosa - Gracias a la vida
8. Neil Diamond - Stargazer
9. Ike & Tina Turner - Glory, Glory

18 Şubat 2024 Pazar

With Honors (OST)


90'lardaki teknolojik sıkıntılardan bahsederken, tek bir şarkının veya klibin bile istediklerimize ulaşmak yönünde bizi harekete geçirebileceğine değinmiştik. Değinmediysek de şimdi değiniyorum. En azından buna benzer birşeyler gevelemiştim. Hips and Makers ile aynı yıl piyasaya çıkan With Honors albümünü keşfetmemi sağlayan ne YouTube, ne Google, ne de MTV idi. Televizyonda sadece bir kez izlediğim Your Ghost klibi fitili ateşleyendi. Şarkıyı nasıl bulurum, nasıl ederim derken underground bir plakçıdan çekme kaset yoluyla bu işlerin pekâlâ yürüdüğü bilgisine ulaştım. 2000'lere kadar Hips and Makers'ı asla orijinal bir kayıtla dinlememişimdir bu yüzden. Ama Hips and Makers'a veya With Honors'a ulaşmamı her ne sağladıysa sağlamış olsun, ona hâlâ minnettarım. With Honors'un tracklistini gördükten sonra yaşadığım heyecanı bugün bile tarif edebilirim. Çünkü öncesinde bir şekilde duyduğum veya önceden bildiğim bir sürü güzelliği aynı sınırlara dahil etmişti bu albüm. Duymadıklarımı da 40 yıllık arkadaşım gibi benimsetmişti. Oradan buradan bir mixtape yapsan belki bu kadar şık olmazdı.

Harvard öğrencisi Monty'nin bilgisayarı bozulduğu için kopyasını alamadığı tezini evsiz Simon'a kaptırması, Monty'nin ona kalacak yer ve yiyecek vermesi durumunda tezinden hergün bir sayfa vermeyi teklif ettiği anlaşma üzerine kurulu With Honors, 90'ların başka bir güzelliğiydi. Joe Pesci'nin sonradan daha büyük işlere soyunacak bir grup genç oyuncuyu etrafına alıp adeta oyunculuk dersi verdiği film, izlendiği anda değeri anlaşılan, takvimler 2000'leri gösterdiğinde de değerinden birşey yitirmediğini gösteren şirin ve mütevazi filmlerdendir. Soundtrack albümü de birçok ünlü ismi biraraya getiren şekerliktedir. Mesela Madonna bile I'll Remember şarkısını hiçbir albümüne koymayıp With Honors'a vermiştir. Üstelik bence I'll Remember, Madonna tarihinin en iyi şarkılarından biridir. Bunun yanında Duran Duran'ın Led Zeppelin, Pretenders'ın Bob Dylan, Belly'nin (Kristin Hersh'ün kardeşi Tanya Donelly'nin grubu olduğunu yineleyelim) Tom Jones coverları aşmış biçimde karşımıza çıkmaktalar daha ne olsun!

Yetmemiş Lindsey Buckingham'dan, The Cult'tan, Grant Lee Buffalo'dan albümün ritmine uygun lezzette şarkılar koymuşlar. Daha sonraları sırf Cover Me şarkısı yüzünden Candlebox grubunun kendi adlarını taşıyan ilk albümlerini almışlığım (ve pişman olmamışlığım) vardır. Babble diye taş gibi bir elektro grubu da ilk kez With Honors'ta duymuştum. Zaten başka yerde de duymadım şimdiye kadar. Hatta bir keresinde ders çalışırken sabahladığım esnada açık olan radyodan kısık kısık loş odama süzüldüğünü hatırlarım Tribe şarkısının. (Bulursanız bu şarkının Tibetan Remix'i de harikadır.) Albümle ilgili tek sıkıntım, o yılların sağlam grunge insanlarından Mudhoney'nin fevkalade kötü Run Shithead Run şarkısı ile, hangi kesime hitap ettiğini bilmediğim, (bilmek de istemediğim) müzisyen bozuntusu Lyle Lovett'ın bir parçasının hangi akla hizmet şu güzelim albüme konduğu. Onlar olmasa rahatlıkla 10 şarkısıyla da gönül tellerine akort yapabilecek kalitede bir albüm zira. 80'lerde çocuk olmak ne ise, 90'larda üniversite öğrencisi olmanın nostaljik fragmanlarını hep canlı tutan albümlerden biridir, bu yüzden özeldir With Honors. Hem film, hem de soundtrack olarak...

1. Duran Duran - Thank You
2. Madonna - I'll Remember
3. The Cult - She Sells Sanctuary (Butch Vig Mix)
4. Belly - It's Not Unusual
5. Candlebox - Cover Me
6. Kristin Hersh - Your Ghost
7. Pretenders - Forever Young
8. Grant Lee Buffalo - Fuzzy
9. Mudhoney - Run Shithead Run
10. Babble - Tribe
11. Lyle Lovett - Blue Skies
12. Lindsey Buckingham - On The Wrong Side

27 Ekim 2023 Cuma

Guardians Of The Galaxy Vol. 3: Awesome Mix Vol. 3 (OST)

 
Üçüncü filme ulaşan Guardians Of The Galaxy serisi MCU bünyesinde kendi evrenini yaratmayı başarmış belki de tek Marvel ürünü. Mizahla bezeli, romantik komediyle ve dramla da yakın temas halinde bir tarzı var. Hem kendine has bir karizmaya, hem de sürekli bu karizmayı çizmeye oynayan hınzır bir mekanizmaya sahip. Bu tarzın belirlenmesi ve oturtulmasının altında yönetmen/senarist/yapımcı James Gunn'ın imzası var. Gunn, 60'lar, 70'ler ve 80'lere müzikal yönden tutkuyla bağlı bir yönetmen. Peter Quill'in walkmenini ve müzik zevkini bir aracı olarak kullanıp Guardians serisini kendi seçtiği şahane şarkılarla kuşattı. Vol.1, 2 ve şimdi de Vol. 3 ile filmiyle olduğu kadar müzikleriyle de nefis bir üçleme sahibi oldu. Bu filmin hemen öncesinde Marvel'in güçsüz rakibi DC için Peacemaker dizisini omuzlayan Gunn, burada da yapacağını yaptı ve bu bol kanlı, esprili, küfürlü ve absürt diziyi 70 ve 80'lere ait kimsenin bilmediği ya da az kişinin bildiği (Mötley Crüe hariç) hard rock şarkılarıyla doldurdu. Tabii o dönemlerin hard rock ve "hair" metal şarkıları aynı tornadan çıkmış gibi olduklarından retro hard rock melodilerinin coşkun nostaljisi dizinin duruşuyla iyi bir kimya yakalamıştı. (Bu arada bir Peacemaker OST çıkmamış olması da tuhaf.) Gunn'ın üzerinde çalıştığı Superman: Legacy'nin müziklerinde de aynı tarzda takılmasını ne kadar isterdim. Mizahtan yoksun Superman ciddiyetine ve ezberlenmişliğine biraz olsun renk ve tat gelirdi böylelikle.

17 şarkılık dolu dolu Awesome Mix Vol. 3 bu kez diğer iki derlemeden farklı olarak 90'lardan ve 2000'lerden seçilen şarkılar da barındırıyor. Mesela Florence + The Machine'nin Dog Days Are Over'ı 2018 yılına ait. İlk iki albümün biraz altında kalması bende bir parça hayal kırıklığı yaratmadı değil. Soul ve rock bandında seçilen eskilerin aurası bu albümlerde ve filme yansımalarında başka bir görünürlükteydi. Yine de Vol. 3 geneli o nostaljik havaya sahip çıkıyor. Filmin başlarında kahramanlarımızın memleketi Knowhere'deki rutinlerinin, bunalmışlıklarının fonuna yerleştirilmiş akustik Creep, bu depresifliğin kurulmasına yardımcı olan bir seçim. Rocket'in flashbacklerinin büyük önem kazandığı filmde, The High Evolutionary tarafından denekler olarak kullanılan Rocket ve hücre arkadaşlarının kapatıldıkları yerde dans ederlerken çalan Since You Been Gone, 1979'un önemli rock hitlerinden biriydi. Aynı zamanda Rock tarihine adeta bir hard rock ve heavy metal okulu gibi hizmet vermiş Rainbow'un kendi tarihinin de en iyi şarkılarından biriydi. Belki başka bir sahnede daha iyi giderdi ama yine de yıllar sonra tekrar duymak hoştu. Ekibin Teletubbies'i andıran renkli uzay kıyafetleriyle OrgosCorp karargahına doğru uzay boşluğuna çıktıkları matrak sahnede çalan In The Meantime, Amerikalı alternative rock grubu Spacehog'un 1995 tarihli ilk albümünün açılışında yer alıyor. Filmin en hoş sahnelerinden birinin fonuna nokta atışı bir şarkı kendisi. 


Bir başka sıkı sahne, belki de filmin en iyi aksiyon sahnesi de Guardians'ın The High Evolutionary'nin adamlarını ve yaratıklarını hacamat ettikleri, James Gunn'ın plan sekansmış gibi çektiği bölüm. Bu bölümün fonuna da Beastie Boys'dan No Sleep Till Brooklyn konmuş. İyi de durmuş. Sahnenin coşkusuna binaen bana kalsa bir Sabotage patlatılabilirdi. Konu Beastie Boys olunca bir sürü alternatif var. Ama o sahnenin sesini kısıp grubun Futterman's Rule şarkısını açtığımda zaten iyi çekilmiş olan bu sekans başka bir seviyeye geldi sanki. Yine de Gunn'ın zevkine saygılıyız. Knowhere ahalisinin yeni gelen çocuk ve hayvanlarla kaynaştığı toplanma sahnesinin ustalıkla yavaş yavaş dans sekansına dönüşmesini sağlayan Dog Days Are Over da şarkı/sahne uyumu nedeniyle çok bilinçli bir seçim gibi duruyor. Hatta öyle bir bilgiye sahip değilim ama belki bu sahne sırf şarkıya uyum sağlasın diye bile bu şekilde tasarlanmış olabilir. Tüyleri diken diken eden harika bir birliktelik. Öte yandan girişinden birkaç saniye koklatılan Crazy On You'yu, post credits'e konan Badlands'i, nerede çaldığını tam duyamadığım Meksika doğumlu Japon (!) EHAMIC'in eklektik pop parçası Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")'ı albüme koymuşsunuz ama filmde de iyi kullansaydınız dedim kendi kendime. Yine kendi kendime Earth, Wind & Fire'ın ilk kez duyduğum Reasons şarkısı yerine başka bir eserini koysaydınız, paranız mı yetmedi dedim. Bu keşkeleri hemen her soundtrack sonrası yaşıyoruz. Bu toplamaları da kendi orijinallikleriyle değerlendirmeye alışacağız.

Albümle ilgili son rötuşları yaparsak, Faith No More, The Flaming Lips ve The The parçaları da yer aldıkları sahnelere uyum ve katkı sağlayan seçimler diyebiliriz. Daha tek bir iyi şarkısına rastlamadığım Alice Cooper şarkısı I'm Always Chasing Rainbows da bu geleneği bozmuyor benim açımdan. Gamora'nın gemide tek başınayken iPod'dan açtığı şarkı, devamında Karşıt Dünya'nın bizim şu an yaşadığımız dünyanın sefil hallerine benzer yanlarının gösterildiği sekansın fonuna milyonlarca şarkıdan daha az yakışıyor. Neticede dolgu malzemesi 1-2 şarkıyı da eklersek elimizde yine nefis bir soundtrack kalıyor. Credits arasındaki ek sahnelerden birinde galaksinin koruyucu ekibinin son hali, bir kurtarma aksiyonu öncesi, 1 saat sürse bile izlemekten bıkmayacağım bir müzik muhabbetine giriyor. En sevdikleri müzisyenleri sayarken adları geçen Britney Spears, Korn, Garth Brooks, Carpenters, Adrian Belew (hem solo hem King Crimson ile çalışmaları) acaba Vol. 4'te bu isimlerin şarkılarını mı göreceğiz diye de düşündürmedi değil. Rocket'in favori şarkısı ilk filmde ve albümde de yer alan Redbone şarkısı Come and Get Your Love yine karşımıza -iyi ki- çıkıyor. Şarkı hem filmin, hem de albümün son şarkısı olarak ilk filme de selam gönderiyor. Muadillerinden farklı yanlara sahip bir Marvel üçlemesi olan Guardians Of The Galaxy, film ve soundtrack olarak özel, yıllar geçtikçe daha da değerlenecek birer üçleme. 

1. Radiohead - Creep (Acoustic)
2. Heart - Crazy on You
3. Rainbow - Since You Been Gone
4. Spacehog - In the Meantime
5. Earth, Wind & Fire - Reasons
6. The Flaming Lips - Do You Realize??
7. Faith No More - We Care a Lot
8. EHAMIC - Koinu no Carnival (From "Minute Waltz")
9. Alice Cooper - I'm Always Chasing Rainbows
10. The Mowgli's - San Francisco
11. X - Poor Girl
12. The The - This Is the Day
13. Beastie Boys - No Sleep Till Brooklyn
14. Florence + The Machine - Dog Days Are Over
15. Bruce Springsteen - Badlands
16. The Replacements - I Will Dare
17. Redbone - Come and Get Your Love

8 Temmuz 2023 Cumartesi

The Full Monty (OST)

 
İngiltere’nin orta kesiminde yer alan Sheffield, çeliği, bıçak çeşitleri, tarihin ilk futbol kulübü olan Sheffield FC’si ve Pulp grubu ile ünlüdür. Aynı zamanda 1997 tarihli Peter Cattaneo filmi The Full Monty’nin geçtiği yer olan Sheffield, 1979-1990 arası hüküm sürmüş Margaret Thatcher hükümetinin liberal özelleştirmeleri sonucu allak bullak olmuş ekonomisinin yaraladığı yerlerden sadece biri. Diğer şehirlerde olduğu gibi bu ekonomik kriz ortamında Sheffield halkı günlerini boş çelik fabrikalarında, sokaklarda, işçi bulma kurumlarında, işsizlik maaşı kuyruklarında veya striptiz kulüplerinde geçirmekteydi. O işsizlerden biri olan Gaz (Robert Carlyle), oğlu Nathan ve kankası Dave (Mark Addy), şehirde bir kulüpteki erkek striptiz grubunun geldiğini duyan kadınların kulübe akın ettiklerini görünce merak edip gizlice içeri girerler. Gördükleri manzara karşısında, işsiz güçsüz hayatından bunalan Gaz kendi striptiz grubunu kurma fikrine kapılır. Kuracağı grubun da yine işsizlerden oluşması kaçınılmazdır. 90'ların en iyi İngiliz komedilerinden biri olan The Full Monty, gerek konusu, gerekse mizahıyla yıllara meydan okuyan şahane bir film. Konu da bir miktar striptizle ilgili olunca bir soundtrack şart olmuş. O soundtrack da filmin şanına yakışır bazı striptiz marşlarıyla dolu.

Bir grup işsiz erkek ve onların iş, aile ve varoluşsal sorunları günümüzde olsa burun kıvırma meselesi olabilirdi. Ama hem filmin piyasaya çıktığı dönemin, hem de filmin zamanının geçtiği önceki dönemin ruhunda çok önemli bir yeri vardı. Hatta günümüz aklıyla baktığımızda bile, eril duruş biçimine yakıştırılmayan striptiz gibi bir eğlence kavramınından başka çıkış yolu bulamayan bu bir grup erkeğin yaşadığı komiklikler, altyapısı güçlü bir dramla sunulurken, müziğin rolü de aynı güçle filmin bir parçası haline geliyor. You Sexy Thing, Land Of A 1,000 Dances, Rock and Roll Part 2 gibi canavarların haricinde, işsizlik maaşı kuyruğunda Donna Summer’ın Hot Stuff şarkısını duyunca verdikleri tepki, TV’de Flashdance filmini izledikleri, prova yaptıkları ve karakola düştükleri sahneler, albümü dinledikçe gözlerimde tekrar canlanıyor, mutlu oluyor, filmi tekrar izlemek istiyorum. Sanırım şimdiye dek üç veya dört defa izledim. Üstat Tom Jones’un You Can Leave Your Hat On eşliğindeki o harika finali ayrıca daha fazla izlemişimdir. 

1996 yılına ait Demi Moore başrolündeki Striptease filmine ait şarkıların arkasına The Full Monty albümüne eklerseniz ortaya varsa striptiz fantezilerinizi, yoksa striptiz seyirliği keyfinizi hoş tutacak güzel anlar çıkar. Striptease film olarak pek matah değildi. Ama The Full Monty, ekonomik kriz ve beraberindeki işsizlik fonunda bir grup erkeğin hayata tutunma ve dağılmış aile yaşantılarını toparlama uğruna göze alabileceklerinden mülhem şahane bir film. 1997'de ilk senaryosu The Full Monty'yi yazan Simon Beaufoy, tam 26 yıl sonra büyük oranda aynı kadroyla 8 bölümlük bir mini seri olarak ekibi geri döndürdü. Bu defa meselesi nedir henüz göremedik ama bölümlerde çalan şarkıların The Pretenders, Creedence Clearwater Revival, CeeLo Green (hem de Fuck You), Edith Piaf, Primal Scream, Chumbawamba ve hayatında ilk kez duyduğum bir dolu grup ve şarkıcıya ait olduğunu görmek heyecan yarattı. Üstelik You Can Leave Your Hat On yine var. Bu dizi hiç beklenmiyordu. Öte yandan filmden 26 yıl sonra kahramanlarımız ne haldeler diye merak edenler, muhtemelen sadece benim gibi The Full Monty hayranlarıdır. Evet, The Full Monty hayranları diye bir kitle var.

1. David Lindup - The Zodiac
2. Hot Chocolate - You Sexy Thing
3. Tom Jones - You Can Leave Your Hat On
4. M People - Moving on Up
5. Steve Harley & Cockney Rebel - Make Me Smile (Come Up and See Me)
6. Anne Dudley - The Full Monty
7. Anne Dudley - The Lunchbox Has Landed
8. Wilson Pickett - Land of a 1,000 Dances
9. Gary Glitter - Rock and Roll, Part 2
10. Donna Summer - Hot Stuff
11. Sister Sledge - We Are Family
12. Irene Cara - Flashdance...What a Feeling
13. Joe Loss & His Orchestra - The Stripper

26 Ocak 2023 Perşembe

Elvis (OST)

 
Baz Luhrmann'ı sevmedim, sevemedim. Sanırım en özgün işi, 1992'de çektiği ilk filmi Strictly Ballroom'du. Romeo + Juliet, Moulin Rouge!, The Great Gatsby gibi coverlarla kredi yapmasını, başkalarının sırtından geçinmeye yakın buluyorum. Romeo ve Juliet'in artık ezbere bilinen hikayesini 90'lar aksiyonuna bulamanın özgün olunduğu fikrini kendine kabul ettirdikten sonra iflah olmayıp "cover director" olarak yürümek istedi muhtemelen. Arada sıkıcı bir Australia vardı. Yıl oldu 2022, şimdi de Elvis Presley hortlatma peşine düştüğü Elvis filmi ile gündeme geldi. Söz konusu Elvis olunca bir soundtrack albüm de kaçınılmaz. Bu albümde Elvis şarkılarının kullanılacak olması da. Artık ezbere bilinen bu şarkılardan derlenen bir albüme kimin ihtiyacı var diye düşünürken gelen haberlerde Tame Impala, Stevie Nicks, Chris Isaak, Yola gibi isimleri görünce beklentiler yükseldi tabii. Gerçi 1992 tarihli romantik komedi Honeymoon In Vegas'ın soundtrack çalışmasında Billy Joel, Bryan Ferry, John Mellencamp, Willie Nelson, Jeff Beck ve bazı önemli country sanatçılarının Elvis coverlarını dinleyip sevmiştik. Lakin bu albümdeki cover zihniyeti ve remiks denemeleri Elvis hadisesini başka yerlere götürme konusunda çok başarılı. Bir kere hip-hop, sample, edit ve modern remiks unsurları genel anlamda Elvis şarkılarına gayet güzel yakıştırılmış. Zaten hip-hop türü, genelde sample sever bir tür olduğu için rock & roll dokusuyla hoş bir melezlenme ortaya çıkmış. Hele de Elvis uzmanı olmayan, Elvis remiks/revizyon kültürü Junkie XL dokunuşlu A Little Less Conversation'dan ibaret olan benim gibiler için, adını ilk kez duyduğumuz bazı şarkıları yepyeni misali dinledim.

Şimdi 1 saat 54 dakika süren 36 şarkılık bir albümden nasıl bahsedeceğiz? Önce şu tek başına Elvis Presley şarkılarını aradan çıkaralım. Teknik olarak yenilenmiş, film için mikslenmiş bu şarkılar arasındaki favorim I'm Coming Home oldu. Hani böyle rock'n roll veya twist eşliğinde dans ediyorsunuz da, üzerinizde 2000 sonrası kıyafetler varmış gibi şık bir miks kendisi. SummerKisses/In My Body'yi de kim elden geçirdiyse eline sağlık. '68 Comeback Special (Medley) zaten adı üstünde, konser atmosferinin de gazıyla kan ter içinde bir medley. Yine öyle bir atmosferle bu kez film için editlenmiş uzunca Suspicious Minds da not alınabilir. Gerçi o uzunluğu bir süre sonra nakaratın suyunun çıkmasına yol açmıyor değil. Caw-Fever da başarılı editlenmiş şarkılardan biri. Tabii birkaç tane de Elvis'in günümüz müzisyenlerinden bazıları taafından remikslenmiş işleri var ki, haliyle daha ilginçler. Fransız DJ Stuart Price'ın ayar çektiği I Got A Feelin' In My Body, Avustralyalı iki houseçudan oluşan PNAU remiksi Don't Fly Away, Tame Impala'nın uçurduğu Edge Of Reality, bir de teknoloji sayesinde Jack White'ın Elvis ile çılgın atmak suretiyle düet yaptığı Power Of My Love bunların en kayda değer olanları.

Filmin başrolündeki Austin Butler'ın seslendirdiği 4 şarkıdan en iyisi bana göre Vegas Rehearsal / That's All Right olmuş ki, künyede Elvis'in orijinal sesiyle ortaya karışık bir şeyler yapıldığı yazıyor. Gencin sesi de bir Elvis taklidine göre fena sayılmaz. Şarkının gazı nedeniyle bu Vegas provası filmde nasıl görülüyor merak etmedim değil. Albümde Elvis'in veya Butler'ın duyulmadığı, belki de bu yüzden en çok merak ettiğim şarkıları da düet ve solo şarkılar olarak ikiye ayıralım. Zaten Jack White ve öbür taraftan bu şarkı için çağrılmış olabilecek Elvis'in düeti Power Of My Love ile birlikte bence en önemli düet Stevie Nicks ve Chris Isaak güzelliği Cotton Candy Land olmuş. Her ikisine de 90'larda bıraktığım bu iki güzel insanın seslerini aynı şarkıda duymak tüm Elvis konseptinden daha hoş bir nostaljiydi. Solo coverlar ise albümün en değerli yanlarından biri. Hepsi de soul kadınlarından oluşan bu değerlerden ilki, Temmuz 2022'de hayatını kaybeden Shonka Dukureh'in Hound Dog yorumu. (Albümdeki Doja Cat şarkısı Vegas'ta da onun sesi sample olarak kullanılmış.) Yükselen neo-soul değerlerinden biri olan Jazmine Sullivan'ın Sometimes I Feel Like A Motherless Child'ı da albümde çok kıymetli durmuş.


Yine çok sevdiğim İngiliz country soul insanı Yola'dan Strange Things Are Happening Every Day'i duymak da çok güzel. Ama kendisinden şöyle daha dişli veya daha tutkulu bir seçim bekledim sanırım. Olsun, bayılıyoruz kendisine. İlk dinlediğimde yeni soul yıldızlarından biri sandığım ama ünlülere geri vokal yapıyor olması dışında hakkında bilgi bulunmayan, albümü bile olmayan Lenesha Randolph'a da burada duyduğum tek şarkıyla, I Got A Feelin' In My Body ile bayıldım. Yola şarkısında eksik olan diş, tutku, karizma hepsi bu şarkıda önüme düştü. Ne olur biri bu kadını bulsun, tekli, EP, LP bir şeyler yapsın. Şu koskoca albümün en kıymetli anlarından birini hediye etmiş bize. Arkasındaki gospel korosu, el çırpışlar, sürekli dans eden bas, çığlık çığlığa fuzz gitar arasından o olağanüstü sesini öyle bir özgürleştirmiş ki, sırf bu şarkıyı duyacağım yeri merak ettiğim için filmi izleyebilirim. (Yok, o kadar da coşmayalım, belki sadece o bölümü izlerim.) Siyah ve soul olmamakla birlikte Kacey Musgraves kızımızın Can't Help Falling In Love yorumunu da, her ne kadar yeni bir çehresi olmasa da albümün bir köşesine konması rahatsız etmiyor.

Albümde beni asıl rahatsız eden, uyduruk kaydırık hip-hop işlerle müşteri çekme esnaflığı oldu. Remiks işçiliğinin kalitesi Tame Impala, Stuart Price, PNAU, Diplo dokunuşlarından zaten anlaşılıyor. Ama ruhsuz biçimde rüküş TikTok hip-hop serpiştirmelerinin özellikle genç kesimi avlayayım derken albümde komik duruşları hiç olmamış. Eminem'i oldum olası sevmem. Danzel Curry, Nardo Wick, PlayThatBoiZay falan kimdir bilmem. Baz Luhrmann'ın da bildiğini sanmam. Belli ki birileri Z kuşağını da yakalayalım hazır Doja Cat ve bu hip-hopçular ortalığı yıkarken biz de bu şarkıyı Elvis promosyonuna yıkalım diye akıl vermişler. Sadece bu da değil. Eurovision birincisi uyuz Måneskin grubuna da bir Elvis coverı yaptıralım, oradan da, buradan da birilerini yakalayalım, popülerliği arttıralım, albümü sattıralım demişler sanki. Bu demelerin albüm satışlarına nasıl bir faydası olduğunu bilmiyor, merak da etmiyoum. Arttırmıştır muhakkak. Mühim olan, Lenesha Randolph, Yola, Jazmine Sullivan, Shonka Dukureh gibi süper kadınların da keşfedilme ihtimaline zemin hazırlaması. Bu yüzden Elvis önemli bir soundtrack. Bu kadar kalabalık olduğu için arada mutlaka çürük çarık olacaktır. Sanırım kendimize göre olanları ayıklayabiliriz.

1. Elvis Presley - Suspicious Minds (Vocal Intro)
2. Elvis Presley - Also Sprach Zarathustra / An American Trilogy
3. Doja Cat - Vegas
4. Eminem & Cee Lo Green - The King and I
5. Swae Lee & Diplo - Tupelo Shuffle
6. Elvis Presley & Stuart Price - I Got a Feelin' in My Body
7. Elvis Presley - Craw-Fever
8. Elvis Presley - Don't Fly Away (PNAU Remix)
9. Kacey Musgraves - Can't Help Falling in Love
10. Elvis Presley & Nardo Wick - Product of the Ghetto
11. Måneskin - If I Can Dream
12. Stevie Nicks & Chris Isaak - Cotton Candy Land
13. Austin Butler - Baby, Let's Play House
14. Elvis Presley - I'm Coming Home (Film Mix)
15. Shonka Dukureh - Hound Dog
16. Les Greene - Tutti Frutti
17. Yola - Strange Things Are Happening Every Day
18. Austin Butler - Hound Dog
19. Denzel Curry - Let It All Hang Out (feat. PlayThatBoiZay)
20. Austin Butler - Trouble
21. Lenesha Randolph - I Got a Feelin' in My Body
22. Elvis Presley - Edge of Reality (Tame Impala Remix)
23. Elvis Presley - Summer Kisses / In My Body
24. Elvis Presley - '68 Comeback Special (Medley)
25. Jazmine Sullivan - Sometimes I Feel Like a Motherless Child
26. Elvis Presley - If I Can Dream
27. Elvis Presley - Any Day Now
28. Elvis Presley & Jack White - Power of My Love
29. Austin Butler & Elvis Presley - Vegas Rehearsal / That's All Right
30. Elvis Presley - Suspicious Minds (Film Edit)
31. Elvis Presley - Polk Salad Annie (Film Mix)
32. Elvis Presley - Burning Love (Film Mix)
33. Elvis Presley - It's Only Love
34. Paravi - Suspicious Minds
35. Elvis Presley - In the Ghetto (World Turns Remix) (feat. Nardo Wick)
36. Elvis Presley - Unchained Melody (Film Mix)

29 Ağustos 2022 Pazartesi

Bo Burnham - Inside: The Songs

 
Stand-up komedyeni, oyuncu, yönetmen, müzisyen Bo Burnham'ın pandemi döneminde Los Angeles'ta kapandığı evinin bir bölümünde tamamen kendisinin yazdığı, çektiği, kurguladığı Inside, skeçler ve şarkılardan oluşan çok boyutlu bir... bir... "şey"... Standart bir stand-up gösterisinden farklı olarak, tümüyle kendi üretimi olmasının verdiği özgürlükle dereden tepeden müzikal skeçler yazıp bunları görsel yönden zenginleştirmek suretiyle ortaya tuhaf, dağınık, eğlenceli ve duygusal zekası güçlü bir "şey" çıkarıyor. Bunun bir "şey" olduğunu "bu ne olduğu belirsiz şeye hoş geldiniz" diyerek kendisi de zaten itiraf ediyor. Inside, Bo Burnham'ın çok iyi bir komedi yazarı olduğunun kanıtıysa, Inside: The Songs onun çok iyi şarkı yazarı olduğunun kanıtı aynı zamanda. Ama Inside'ın şarkı formu, mizahi liriklerin standart pop kalıplarıyla etkileyici buluşması şeklinde ortaya çıkıyor. Buradaki "standart" kelimesi, şarkıları dinlediğimizde bize geçmişten pek çok şarkının kalıbını anımsatacağı için kullanıldı. Uzunlu kısalı, kimi çok lezzetli bir garnitür, kimi çok boyutlu progressive pop formunda tasarlanmış yaklaşık 1 saatlik müthiş bir yolculuk bu.

Özellikle 80'lerin synthpop tatlarından, new romantic tınılarından, EBM (Electronic Body Music) tonlarından esintiler bulabileceğimiz Content, Comedy, FaceTime with my Mom (Tonight), Problematic, Bezos I ve II ile müzikal nostaljiyi ne kadar sevdiğini ve önemsediğini gösteren Burnham, pop sıçramalarıyla kendine hayran bırakıyor. White Woman’s Instagram, Sexting, 30, daha da sayabileceğimiz bir çok şarkı bu nostaljiyi muhafaza ve modifiye edip profesyonel bir kurgu ve kayıt bilinciyle inşa edilmiş şarkılar. All Eyes On Me gibi gotik bir synthpop şurubunu, Shit gibi bir disko canavarını That Funny Feeling gibi sadece akustik gitarlı bir folk lezzetini aynı çatı altında dinleme lüksüne fazla yerde rastlayamıyoruz. Burnham'in çorap geçirdiği sol eli Socko ile düet yaptığı How The World Works ve dört buçuk dakikada interneti özetleyen Welcome To The Internet, Burnham'in bi komedyen olarak kabare disiplinine olan hakimiyetini ya da herhangi bir disiplinin parodisini yapma hakimiyetini göstermesi yönünden de gayet kafa açıcı performanslar.

Kendine yarattığı bu serbest oyun alanıyla şahane oyunlar oynayan, enfes şarkılarla bu oyunları süsleyen, mizah ve dram dengesi ayarlanmış şarkı sözleri ve metinlerle lafını esirgemeyen Bo Burnham, sözünü ettiğimiz basit pop kalıplarıyla bestelediği bu şarkıların, mizah metinlerinin altına alelade döşenmediklerini, öylesine birer fon olmadıklarını ifade edercesine özenli. Sözleriyle içten, öfkeli, hınzır olduğu kadar, müziğiyle de bilgili, tutkulu ve eğlenceli. Bu sıfatları pekala birbirlerinin yerine de kullanabiliriz. Bu melodiyi, şu nakaratı, o ritmi bir yerden hatırlıyorum duygusu albüm boyunca hep ensemizde. Bu aşinalığı söz ve müzik olarak yan yana getirdiğinde kendi şovunun adını koymuş oluyor. Sadece pandeminin yalnızlaştırdığı bir adamın can sıkıntısını gidermek için kurduğu tek kişilik bir kabare, orkestra, film ekibi vs. değil, o adamın çevresinde gördüğü tüm detaylara dair söylemek istediklerini hayata geçiren çok boyutlu, multi duygulu bir deneyim Inside... Önce bu "şey"i izlemek geekiyor. Hatta birkaç defa kendini izletecektir ki, ondan sonra sadece albümü dinlerken bile gözünüzün önüne o harika sahneler bir bir gelecektir zaten.

Disk 1

1. Content
2. Comedy
3. FaceTime with my Mom (Tonight)
4. How the World Works
5. White Woman’s Instagram
6. Unpaid Intern
7. Bezos I
8. Sexting
9. Look Who’s Inside Again
10. Problematic
11. 30

Disk 2

1. Don't Wanna Know
2. Shit
3. All Time Low
4. Welcome to the Internet
5. Bezos II
6. That Funny Feeling
7. All Eyes On Me
8. Goodbye
9. Any Day Now
10. All Eyes On Me (Song Only)

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Stranger Things: Soundtrack From The Netflix Series, Season 4

 
1980'li yıllarda Hawkins kasabasında geçen gizemli olayları D&D meraklısı dört geek arkadaş üzerinden işleyen Netflix dizisi Stranger Things, 2016'dan bu yana dört sezon devirdi. Beşinci sezon da yolda. Artık kendi hayranları arasından bile "bu kadar uzamalı mıydı" şeklinde çatlak sesler çıkmaya başladı. İki kısım halinde yayınlanan, uzun metraj süresine sahip bölümlerine rağmen kolayca tüketilebilen sezon 4, ikonik sahneler ve sevilen yeni karakterlerle çizgisini sürdürdü. Matt ve Ross Duffer kardeşlerin başımıza sardığı dizi her sezonunda yeni heyecanlar yaratmayı hep bildi. 80'ler detaylarına olan sevgi ve sadakatlerini çok iyi gösteren Dufferlar, konu 80'ler olunca işin soundtrack kısmına da aynı özeni göstermişler. Diziyi yazan, yöneten, yapımcılığını yapan Duffer kardeşler bu albümlerin yapımcılığına de el atmışlar. Müzik süpervizorü olarak Grammy ve Emmy adayı Nora Felder ile birlikte karışık kaset tadında seçkiler yapmışlar.

Sezon 2'nin soundtrack albümünde Every Breath You Take (The Police), Should I Stay Or Should I Go (The Clash), Africa (Toto), Time After Time (Cyndi Lauper), Rock You Like A Hurricane (Scorpions) gibi nefis hitler duyduk. Sezon 3 albümünde Baba O'Riley (The Who), Material Girl (Madonna), R.O.C.K. In the U.S.A. (John Mellencamp), Wake Me Up Before You Go-Go (Wham!) gibi canavarlar vardı. O yıllara dair bazı ıskaladığım şarkılar buldum. Hepsi gayet keyifliydi. Ama sezon 4 sanırım en iyileri. Yine 80'lerin bazı unutulmaz pop ve rock şarkıları, bunun yanında 50'lerden (Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream A Little Dream Of Me), 60'lardan (Ricky Nelson - Travelin' Man), 70'lerden (Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo) eklemeler de albüme renk katmakta. Diğer Stranger Things derlemelerinden farklı olarak, bazı şarkılar o bahsettiğimiz ikonik sahnelerin ikonikleştirilmesinde önemli rol oynuyorlar. Evet, yukarıda önceki derlemelerden çok iyi örnekler saydık. Ama şahsen şimdi hangi şarkı hangi sahnede çalmıştı hiç hatırlamıyorum.


El, Will ve Mike'ın Rink-O-Mania adlı eğlence merkezine paten kaymaya gittiklerinde Rock Me Amadeus'tan Tarzan Boy'a, You Spin Me Round (Like a Record)'dan Wipe Out'a 80'lerin parlak şarkılarını ince ince duyuyoruz. Dizide Jonathan'ın kafası güzel pizzacı akadaşı Argyle ile özdeşleşen Pass The Dutchie, Siouxsie and The Banshees'in en sağlam şarkılarından Spellbound, Journey'nin hem açılışta, hem kapanışta yer alan, remikslenmiş Separate Ways (Worlds Apart) bana 80'lerimin kasetli günlerini anımsatıp nostaljik hüzünlere gark etti. Fakat albümde iki şarkı var ki, dizinin ilgili sahnelerinin sosyal medyada elden ele paylaşılmasını, fenomenleşmesini sağladı. Art pop'un kraliçesi Kate Bush'un 1985 tarihli Hounds Of Love albümünde yer alan Running Up That Hill (A Deal With God) şarkısı 37 yıl sonra Stranger Things neslinin gözdelerinden biri haline geldi. Max'in Vecna canavarından kurtulmasını sağlayan, hayatını kurtaran şarkı olarak diziye damgasını vurdu. Metallica'nın 1986 yılında çıkan trash metal harikası Master Of Puppets'in aynı adlı sekiz buçuk dakikalık şarkısı da dizinin yeni karakterlerinden Eddie'nin uçan upside down canavarlarını üzerine çekmek için gitar solo patlattığı sahneyi uçurdu. Böylelikle diziye en iyi entegre olmuş derlemenin sezon 4 olduğunu söyleyebilme hakkı doğmuş oluyor bir yerde.

Hangi bölümde duyduğumu şu an hatırlamadığım Creedence Clearwater Revival'ın Up Around The Bend şarkısının ve Rusya sahnelerinde çalan marşlardan birinin albüme alınması da hoş olurdu. Ayrıca her sezonda dizinin "score"larını hazırlayan Kyle Dixon & Michael Stein'ın çalışmalarına da göz atılmasını tavsiye ederim. İlk sezondan beri kalabalık kadrosundan oluşturduğu birkaç grupla ortak hedefe farklı yollardan ve maceralardan giden, bu farklı kanalların hepsinde sürekli enerjisini yüksek tutan, gerilimini, mizahını, fantastik öğelerini eksik etmeyen Stranger Things, bu dördüncü sezonuyla yüne sürükledi, bir çırpıda izletti kendini. Ama uzun bölümleri ve bir türlü nihayetlenmeyen meselesiyle çok da yordu. Beşinci sezon da gelecek ki artık daha ne kadar uzatabilirler, ne gerek var diye düşünmek hakkımız. Dufferlar anlatacak bir şeyler bulur yine. Fakat öte yandan iyice vasat film ve dizi çöplüğüne dönüşmüş Netflix'in elinde kalan ve kendisine dünya çapında büyük prim sağlayan popüler işlerden birini kolay kolay bitireceğini de düşünmüyoruz elbette. Beşinci sezonu da izleriz. Ama benim asıl merakım, artık olaylar nasıl gelişecek ve sonlanacak (mı) yönünde değil, soundtrack nasıl olacak yönünde.

1. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Bryce Miller / Alloy Tracks Remix)
2. The Beach Boys - California Dreamin'
3. Talking Heads - Psycho Killer
4. Kate Bush - Running Up That Hill (A Deal with God)
5. Dead Or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
6. Mae Arnette - Chica Mejicanita
7. Extreme - Play With Me
8. Kiss - Detroit Rock City
9. The Cramps - I Was A Teenage Werewolf
10. Musical Youth - Pass the Dutchie
11. The Surfaris - Wipe Out
12. Starpoint - Object Of My Desire
13. Falco - Rock Me Amadeus
14. Ricky Nelson - Travelin' Man
15. Baltimora - Tarzan Boy
16. Louis Armstrong & Ella Fitzgerald - Dream a Little Dream of Me
17. Rick Derringer - Rock and Roll, Hoochie Koo
18. James Taylor - Fire and Rain
19. Siouxsie and The Banshees - Spellbound
20. Metallica - Master of Puppets
21. Journey - Separate Ways (Worlds Apart) (Steve Perry & Bryce Miller Extended Remix)

10 Haziran 2022 Cuma

Daniel Pemberton - The Bad Guys

 
Yankesici Bay Kurt, Kasa Hırsızı Bay Yılan, Kılık Değiştirme Ustası Bay Köpek Balığı, çok çabuk sinirlenen Bay Pirana ve sivri dilli hacker Bayan Tarantula'dan oluşan ekip, dünyanın en çok aranan kötüleri olarak sayısız soyguna imza atmış bir çetedir. Çaldıkları ne varsa gizli depolarında biriktirmektedirler. Yaptığı olumlu çalışmalardan ötürü Profesör Marmelat’a verilecek bir "iyi vatandaş" ödülü olan Altın Yunus Balığı ödülünü çalmayı kafalarına koyan çete, gala gecesi tıkır tıkır işleyen planlarına rağmen son dakikada yakayı ele verirler. Çetenin lideri Bay Kurt, hapse girmemek için Profesör Marmelat ile tutmaya hiç de niyetli olmadığı bir anlaşma yapar. Kendisi ve arkadaşlarının artık iyi olmak adına Marmelat’ın düzenleyeceği bir plana sadık kalacağına dair bir söz verir. Kötü kahramanlarımız, kibirli ve sevimli Gine domuzu olan akıl hocaları Profesör Marmelat’ın gözetimi altında dünyayı, değiştikleri konusunda kandırmak üzere işe koyulurlar. Bir TV oyuncusu olan Aaron Blabey'in kitabından Etan Cohen'in (Ethan Coen ile karıştırılmasın) senaryo haline getirdiği, bir animasyon departmanı çalışanı olarak ilk uzun metrajını çeken Pierre Perifel'in yönettiği The Bad Guys, kurt, yılan, köpekbalığı, tarantula, pirana gibi hayvanlar aleminin en belalı hayvanlarından oluşan bir soygun çetesinin maceralarını anlatan şirin mi şirin bir animasyon. Her ne kadar Pixar eli değmemiş ve bu yüzden çizim ve grafikler zaman zaman istenen duyguyu verememiş gibi görünse de, temposuyla, detaylarıyla,  esprileriyle, twistleriyle, seslendirmeleriyle, mesajıyla ve tabii konumuz olan müzikleriyle iyi bir soygun filmi.

Hayvanlar aleminin belalıları, masalların, şiirlerin, şarkıların kötücül karakterleri oldukları kadar kendi evrenlerinde de "kötü adamlar" olmalarını takmadan mutlu mesut soygun yapan dostlarımız, bir gün Kurt'un istemeden yaptığı bir iyilik sonucu hissettiği o tüyler ürperten "iyilik yapmak" duygusundan sonra iflah olmayıp "kötü adamlar iyilik yapmaz" çatışmaları yaşamaya, sürprizlerle dolu bir dizi soygun ve komplo eşliğinde içlerindeki bastırılmış iyiliği de keşfetmeye başlıyorlar. Animasyon sevenlerin göz atması fena olmayacağı gibi, elektronik, funk, score karması müziklerden hoşlananların kesinlikle ıskalamaması gereken bir de soundtrack albümü mevcut. Son yılların en üretken film müziği bestecilerinden olan Daniel Pemberton imzalı müzikler, filmin tempolu aksiyon komedi ruhuna uygun bir sürü parçadan oluşuyor. Pemberton'ı muadillerinden ayıran en önemli özelliklerinden biri, bazı filmler için yaptığı alışıldık sinematik klasik müzik parçacıklarından oluşan "score" tarzını, bazı filmler için ise elektronik, caz, funk, breakbeat, neo-psychedelia karması tarzını kullanması. Özellikle ikinci tarzı en ilgi çekici örneklerini verdi. Mesela 90'lar sonu, 2000'ler başı İngiliz müzisyen David Holmes'ün Out Of Sight (1998), Ocean's Eleven (2001), Ocean's 12 (2004), Ocean's 13 (2007) gibi filmlere yaptığı müzikleri andıran bu tarz, filmlere çok şey kattığı gibi, filmlerden bağımsız da çok özenli ve elit bir karaktere sahip. Bu sebepten Pemberton'ın bu karakterdeki albümlerini daha fazla severim. Kendisi o kadar çalışkan bir insan ki, her yıl 4-5 albümü çıkar. O tarzını bulabilmek için de çoğuna göz atmışımdır haliyle.


Bu vesileyle en sevdiğim Daniel Pemberton işlerini saymak isterim. Kendisiyle tanışma albümüm The Man From U.N.C.L.E. (2015) (ki ondan önce hiç bakmadığım 10-15 albümü daha var), King Arthur: Legend Of The Sword (2017), Molly's Game (2018), Ocean's 8 (2018), Spider-Man: Into The Spider-Verse (2018) ve son olarak bu halkaya eklemekten mutlu olduğum The Bad Guys... Sadece 2022'de çıkmış şimdilik dört soundtrack albümü bulunuyor. Üretkenlikte King Gizzard & The Lizard Wizard ile yarışan Pemberton, The Bad Guys albümü ile 1 saat 21 dakika boyunca şahane işler yapıyor. Filmde kahramanlarımızı tanıdığımız bölümde çalan Meet The Bad Guys başta olmak üzere Step 3, Huff + Puff, The Dolphin Heist, The Crimson Paw, A Heist For Good, So Long Suckers süper parçalar. Davul, gitar, hammond organ, flüt, bongo, nefesliler müthiş bir uyum ve groove içinde cıva gibi akıyorlar. The Sad Guys ve Save The Cat, filmi izleyenlerin nerede çaldığını isimlerinden de anlayacağı üzere bu akıntıya yer yer mola vererek duygusal anlar yaratan küçük besteler. The Lair Of Loot'u alıp Beastie Boys'un enstrümantal şarkılarını topladığı 1996 tarihli harikası The In Sound From Way Out! albümüne koysak asla yerini yadırgamaz. Yukarıda saydığım favori Pemberton albümlerinden bir plak koleksiyonu yapmayı arzulatacak kadar yükseldiğim bu müzik, sizden illaki ilgili filmleri izlemenizi de talep etmiyor. İzledikten sonra bir çoklarına daha anlamlı gelebilir. Zaten ister filmden önce, ister filmden sonra her türlü iyi oldukları için filmlerden bağımsız birer Pemberton albümleri olsalar kalitelerinden bir şey yitirmezler.

Oyuncu/müzisyen Anthony Ramos'un seslendirdiği Pirana'nın filmde gala soygununda dikkat dağıtmak için sahneye fırlayıp söylediği Good Tonight ile birlikte albümde üç adet de vokalli şarkı mevcut. Love Stuff (2015) adlı ilk albümüne bayıldığım, Shake The Spirit (2018) adlı ikinci albümünde hayal kırıklığına uğradığım Elle King'in Feelin' Alright ve İngiliz funk, blues, indie rock grubu The Heavy'nin Brand New Day şarkıları da albüme renk katan detaylar. Hani olmasalar eksiklik hisseder miydik? Hayır! Good Tonight gibi doğrudan filme entegre edilmiş şarkılar olsalardı o eksiklik hissedilebilirdi. Pemberton'ın albümlerine konuk alması sık rastlanan bir şey değil aslında. Dinlediklerim arasında The Man From U.N.C.L.E.'da Nina Simone, Roberta Flack, Solomon Burke, Louis Prima gibi devlerin eski şarkıları bulunuyordu mesela. Tabii bu seçkiler Pemberton'ın tasarrufu mudur bilemiyorum. Kendisi, müziklerini yaptığı filmlerin ruh hallerini göz ardı etmeyen usta bir besteci. The Bad Guys ve Ocean's 8 misali soygun filmlerindeki duyguyla The Awakening veya Enola Holmes müziklerinin duygusunu birbirine karıştırmıyor. Ama King Arthur albümünde zamanın ruhunu modernize etmesi olumlu sonuçlanmıştı bana göre. Şahsen en son dinlediğim Apple TV+ dizisi Slow Horses için yaptığı müziklerden de funk, caz-funk, rock, easy listening bir ambiyans bekliyordum. Olmadı. Zira çok yakışırdı. Yine de bu çalışkanlıkla her an yeni albümüyle karşılaşabileceğimiz bir müzik adamı olarak kendisini pamuklara sarıyoruz. Hatta bu yazı yazılırken ortamlara Brian and Charles adlı film için yaptığı son albümü düştü. Çağımızın Lalo Schifrin'i olarak ondan daha nice cool albümler bekliyoruz.

1. The Big Bad Wolf
2. Meet the Bad Guys
3. Let's Bounce
4. Push Pop
5. Step 3
6. Security Surprise
7. The Dolphin Heist
8. Going to Go Good
9. Turn on the Charm
10. Marmalade Prelude
11. A Heist for Good
12. The Sharing Laboratory
13. Save the Cat
14. Good Tonight (feat. Anthony Ramos)
15. So Long Suckers
16. The Lair of Loot
17. Loot Loops
18. Bedtime Story
19. Double Crossed
20. Tricky Fox
21. The Crimson Paw
22. Secret Hideout
23. Evil Masterplan
24. The Sad Guys
25. One Last Push Pop
26. Finish Them
27. Huff + Puff
28. Just Robbing This Place
29. Freeway Escape
30. Who Said It Was the End?
31. Redemption
32. The Old Switcheroo
33. Elle King - Feelin' Alright
34. The Heavy - Brand New Day

27 Ekim 2021 Çarşamba

Take Me Home Tonight (OST)

 
Michael Dowse'un yönettiği Take Me Home Tonight, mezun olduktan dört sene sonra hala ne yapacağına karar verememiş parlak bir genç olan ve bir video mağazasında çalışan Matt'in (Topher Grace) merkezinde yer aldığı hoş bir romantik komedi. Bir gün mağazaya lisede ümitsizce aşık olduğu balo kraliçesi Tori Frederking'in (Teresa Palmer) gelmesiyle hayatının fırsatını yakaladığını düşünen Matt müşteri kılığında ona yanaşır. Tori onu hatırlasa da Matt hatırlamamış gibi yapar ve ayak üstü bir sürü yalan söyler. Matt'in ikizi olan Wendy'nin (Anna Faris) erkek arkadaşı Kyle'ın (Chris Pratt) akşamki partisine Tori'nin de gideceğini öğrenen Matt, uçuk kaçık kankası Barry (Dan Fogler) ile birlikte partiye gitmeye karar verir. Bu parti, onun Tori'yi kazanması için büyük bir fırsattır. Tabii parti gecesi türlü vukuatların, tuhaflıkların, aynı zamanda yalanlar üzerine kurulmaya çalışılan romantizmin yaşanacağı unutulmaz bir geceye dönüşecektir. Bu filmi izleme sebebim olayın 80'lerde geçmesi ve 80'lerde geçen çoğu romantik komedide olduğu gibi 80'ler derlemesi bir soundtrack albüme sahip olmasıydı. Film de, albüm de bu açıdan hiç pişman etmedi.

2000'li yıllarda 80'lerde geçen filmler çekmenin bazı eksikliklerini hissettirse de, o masum romantizmi ve komediyi, üstüne 90'lar ruhunu da katarak sevimli hale getiren filmlerden biri olan Take Me Home Tonight, bir yanıyla VHS mağazasından kiralanıp izlenen şeylere benziyor. 80'lerde çekilen filmler kadar olmasa da, 80'lerde geçen 2000'ler filmlerinin de insanın içini cız ettirmesi, yaşlandığımızın yüzümüze vurulma şekillerinden biridir. Hele de filmin üstüne bir de o yıllara ait şarkıların serpiştirilmesi, olayı cız ettirmenin bir üst seviyesine taşır. Take Me Home Tonight'in bana yaptığı da buydu. Müzik albümünden daha önce haberim olmuştu ve dinlemiştim. Ama filme hiç sıra gelmemişti. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra nihayet boş bir zamanıma denk gelmesiyle izlediğim film, içinde iyi anlar barındıran normal bir feel-good movie. Zaten aradığımız da genelde o feel-good duygusu olduğu için beklentilerimiz cevap bulmakta zorlanmıyor. Güzel olan şarkılar da haliyle o 80'ler ruhunu tekrar getirip kucağımıza bıraktı. Hem kendimizi iyi hissettiğimiz, hem de zahmetsizce melankolisine kapıldığımız pop, new wave, pop rock şarkılarından bir demetle yine yaşlandığımız aklımıza geldi.

Şarkıların neredeyse hiç susmadığı film, hızlı ve olaylı geçeceği anlaşılan bir günü anlatıyor. Video Killed The Radio Star eşliğinde açılıp Live Is Life eşliğinde kapanan filmin albümü de bu şarkılarla açılıp kapanıyor. Açılış jeneriğinde Hungry Like The Wolf'u, geceki parti için hazırlık yapan gençlerin görüntülerinden derlenen sahneye konan Kickstart My Heart'ı, Barry'nin kovulduğu araba galerisinden parti için Mercedes çaldığı sahnede ise tüm zamanların en gaz rap şarkılarından Straight Outta Compton'ı duyuyoruz. Yine çeşitli sahnelerde 80'lerin bayrak şarkılarından Betty Davis Eyes, Everybody Have Fun Tonight, Come On Eileen, Let My Love Open The Door art arda sahne alarak albümü arşivlememiz yönünde adeta üzerimizde baskı kuruyor. Tabii şarkı aralarında filmden alınan kısa diyaloglar da işe renk katmış. Albüme alınmayan bir sürü de şarkı var ki diğerleri neyse de bence en önemlileri ve keşke olsaydı dediklerim, Matt, Wendy ve Barry'nin partiye giriş yaparken çalan Let's Go All The Way ve Barry'nin partideki komik dans challenge sahnesinde yer alan INXS'ın en mühim hitlerinden What You Need şarkılarıydı. Zaten "şu da olsaydı, bunu da koysalardı" olayını çoğu soundtrack albümde yaşıyoruz. Yine de 80'lerin her telinden çalan, beraberinde kalbimizi de çalan bu tip derlemelerin arşivcisi iseniz, orada Take Me Home Tonight'a da yer açın.

1. Buggles - Video Killed the Radio Star (Single Version)
2. Matt & Tori - The Fredricking
3. Duran Duran - Hungry Like the Wolf
4. Yaz - Situation
5. Kyle - That’s What I’m Talking About
6. Mötley Crüe - Kickstart My Heart
7. Matt & Barry - Barry’s Advice
8. N.W.A - Straight Outta Compton
9. Kim Carnes - Bette Davis Eyes
10. Barry - Meeting Trish Anderson
11. Men Without Hats - Safety Dance
12. Wendy & Kyle - Rocket Surgeon
13. Dexys Midnight Runners - Come On Eileen
14. That Loser That Always Shows Up At The Party With A Guitar - Oh Sherrie
15. Wang Chung - Everybody Have Fun Tonight
16. Pete Townshend - Let My Love Open the Door (E. Cola Mix)
17. Matt & Tori - Can I Call You?
18. Opús - Live Is Life
19. Atomic Tom - Don’t You Want Me

28 Eylül 2021 Salı

Rock'n Roll (OST)

 
Fransız sinemasının en popüler aktörlerinden, aynı zamanda senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık da yapan Guillaume Canet'nin Rodolphe Lauga ve Philippe Lefebvre ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği Rock'n Roll, içinde yer alan herkesin kendisini canlandırdığı eğlenceli bir Fransız komedisi. Dünyaca ünlü oyuncu hayat arkadaşı Marion Cotillard ve oğulları Lucien ile sade bir hayat süren Canet, 42 yaşında ve eskisi kadar cazip projeler için düşünülmeyen bir konumda. TV dizisinde birlikte rol aldığı genç ve seksi oyuncu Camille Rowe sette Canet'ye artık "rock" olmadığını, yani eski cazibesini yitirdiğini, kızların takılmak isteyeceği havalı biri olmadığını, kısacası yaşlandığını yüzüne vurunca onun orta yaş krizini tetikliyor ve o saatten sonra Canet'yi kimse tutamıyor. Hala eskisi kadar "rock" olduğunu cümle aleme kanıtlamayı bir misyon haline getiren aktörün bu yolda yaşadığı birbirinden komik, trajikomik ve değil filmdeki çevresi, seyirciyi bile deli edebilecek yolculuğunu konu alan 2017 yapımı Rock'n Roll, benim için geç keşiflerden biri oldu. Geç oldu temiz oldu hesabı, uygun bir zamanda tekrar izlemek istediğim bir film daha kazanmış oldum. Zaten adından ötürü iyi bir soundtrack albümü de olacağını tahmin ediyordum. Filmde duyduğum birkaç tanıdık şarkıdan sonra kolay bulunmayan albümle nihayet buluştum.

Filmin tema müziklerini yapan Yodelice takma adlı Fransız singer/songwriter Maxim Nucci'nin kısa kısa 9 adet enstrümantal parçasının serpiştirildiği albümde Don't Dream It's Over (Crowded House), Enola Gay (Orchestral Manoeuvres In The Dark), You Spin Me Round (Dead or Alive) ve Forever Young (Alphaville) gibi dört adet 80'ler hitinin bulunması, zaten filme yeterince düşmüş olan şahsımın filmin müziklerine de düşeceğinin işaretleriydi. Guillaume Canet'nin hala "rock" olduğunu hem kendine, hem de çevresine kanıtlamak uğruna huzurlu aile hayatını bırakıp gecelere aktığı sahnelerde, gittiği kulüplerin fonunda çalan Don't Dream It's Over, Enola Gay, You Can Do It, That's Not My Name, Indian Love Call, Take Me Out gibi şarkılar albümde de iyi ki yerlerini almışlar. Bunun yanında filmin neresinde çaldığını hatırlamadığım, aslında çalıp çalmadığını bile hatırlamadığım Amerikalı The Roots'un The Seed 2.0 ve Shirley Ellis'in 1965 yılına ait The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap) şarkıları da soundrack kalitesini arttırıcı hamleler olmuş. Böylece pop, pop rock, soul, new wave gibi farklı tatlardan oluşan bir sofra kurulmuş. Böyle farklı tellerden çalan albümleri sevenler olarak o sofranın bir köşesinde hemen yerimizi alırız.


Guillaume Canet ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olan Marion Cotillard'ın mesleki uyumlarını hayat arkadaşlığına taşımalarıyla komedi yönünden de çok iyi bir sinema kimyasına sahip olduklarını gördük. İkilinin bir yatak sohbetini çok sevimli bir video klip fantezisine dönüştüren Celine Dion'un 1995 tarihli teklisi Pour que tu m'aimes encore, komik sevişme sahnesinde çalan Richard Sanderson imzalı Go On For Ever ve kavuşma sahnesinde duyduğumuz Demi Roussos'un 80'ler şansonlarından Quand je t'aime, filmin sayısız güzel anlarından üçüne müzikal renk katmış parçalardı. Kapanışta ise Canet'nin oğlunun arkadaşlarına evinin salonunda punk şovu yaptığı sahnede söylediği, orijinali Belçikalı punk rock/new wave grubu Plastic Bertrand'a ait Ça plane pour moi şarkısı yer alıyor. Aslında bence pek bir özelliği olmayan bu şarkılar filmde bu sahnelerin fonunda duyulunca daha bir anlamlanıyor, yüzlere bir gülümseme konuyor. En önemlisi de yarattıkları nostalji duygusu zincirleme olarak başka filmleri, başka film müziklerini akıllara düşürüyor. Bazılarını izlemeyi ertelediğimiz, bazılarını yeniden izlemek istediğimiz bu filmler, içinde kimbilir nasıl sahneler, nasıl şarkılar taşıyor.

Rock'n Roll da uzun süre önce karşıma çıkan ama ciddiye almadığım bir filmdi. Ne zaman ki yıllar sonra karşıma çıktı ve Fransız mizahına dair önyargılarımı bir kenara bıraktığım kör noktama denk geldi, keşke daha önce izleseymişim dediğim bir film kazandım. Hatta tekrar izlemek için bilinmeyen bir zamana rezervasyon bile yaptırdım. Filmde Canet'nin gecelere aktığı tayfası arasında bulunan Yarol Poupaud'dan da bir şarkı olamaz mıydı derken, kendisinin filmden iki yıl sonra ilk solo albümünü yaptığını öğrendim. Yine de onun yer aldığı bir sürü gruptan, özellikle de Yarol Rock'n'Roll Trio'dan bir şarkı seçilebilirdi. Fakat bence albümdeki en önemli eksik, Fransız sinemasının tecrübeli aktörlerinden, aynı zamanda 60 küsür albüm çıkarmış bir rock müzisyeni olan 74 yaşındaki Johnny Hallyday... Filmde Guillaume Canet, genç eşiyle inzivaya çekilmiş Hallyday'i ziyaret ederek onun bu yaşına kadar hep "rock" kalabilmesinin sırlarını öğrenmek istiyor. Onun göründüğü bu hoş sahneye ya da o sahnenin finaline uçsuz bucaksız Hallyday repertuarından bir şarkı iyi giderdi. Hem filmin gösterildiği 2017 yılının Aralık ayında 74 yaşında hayata gözlerini yuman Hallyday için sinema kanadı kadar, müzik kanadıyla da bir veda gerçekleşmiş olurdu. Eksiğiyle fazlasıyla, 80'lere 90'lara yaptığı kısa yolculuklarıyla Rock'n Roll Soundtrack, tatlı, huzurlu, ateşli, eğlenceli, yani tam da filmin olduğu gibi bir derleme.

1. Yodelice - Crazy Drum
2. Yodelice - Marcellito Fanfare
3. Nick Waterhouse - Indian Love Call
4. Dead or Alive - You Spin Me Round (Like a Record)
5. The Ting Tings - That's Not My Name
6. Shirley Ellis - The Clapping Song (Clap Pat Clap Slap)
7. Orchestral Manoeuvres in the Dark - Enola Gay
8. Yodelice - Marcellito Pizz
9. Celine Dion - Pour que tu m'aimes encore
10. Yodelice - Crazy Ambiance
11. Demi Roussos - Quand je t'aime
12. Yodelice - Rock'N'Roll Accordeon
13. The Partners - You Can Do It
14. Crowded House - Don't Dream It's Over
15. The Roots - The Seed 2.0
16. Franz Ferdinand - Take Me Out
17. Yodelice - Marcellito Main
18. Alphaville - Forever Young
19. Richard Sanderson - Go on for Ever
20. Ricchi e Poveri - Sara perche ti amo
21. Yodelice - Marcellito Instru
22. The Afters - Early Morning Jam
23. Yodelice - Crocodile Ranger
24. Yodelice - Target
25. Guillaume Canet - Ça plane pour moi

23 Nisan 2021 Cuma

Whatitdo Archive Group - The Black Stone Affair


 "Record Kicks, uzun süredir kayıp olan İtalyan Sinematik Başyapıt "The Black Stone Affair"in Whatitdo Archive Group tarafından yapılmış film müziğini ilk kez plak, CD ve dijital formatta 9 Nisan 2021'de piyasaya sürdüğünü duyurmaktan mutluluk duyar."

Künyesinde funk, afrobeat, soul ve Milan/İtalya yazan bir albüm görünce kayıtsız kalamayışımın mükafatını bir kez daha aldım. Mükafat, çünkü hem şahane enstrümantal funk şarkılarından oluşan bir albüm kazanmış oldum, hem de çok iyi bir grup keşfettim. Aynı zamanda sıkı bir western buldum... diyecektim ki, filmle ilgili en önemli kaynaklarda bile hiçbir şey görünmediğini farkettim. Record Kicks firmasının albümle beraber yayınladığı basın bülteni sayesinde ortada çok acayip bir hikaye olduğu ortaya çıktı. Vizyoner olarak tarif edilen Stefano Paradisi tarafından yazılan ve yönetilen The Black Stone Affair, zamanına göre alışılmadık bir western noir filmiymiş. Gizemli bir "Kara Taş" peşindeki Lola, Blood Chief ve Beaumont adında biri kadın, üç ana karakteriyle aşk, kovalamaca, macera dolu, dünyanın çeşitli yerlerini gezen eksantrik bir yapıya sahip bu filmde çalışan kişiler, filmin çok iddialı olduğunu söylemişler. Hatta abartılmış olma ihtimali yüksek bir şekilde Sergio Leone ve Antonioni'den referanslar bile göstermişler. Ama bir yangında filmin trajik biçimde kaybedilmesi aynı zamanda Paradisi'nin kısa ömürlü film kariyerinin de sonu olmuş. Elde filme ait olmadığına dair şüphe uyandıran bir fragman mevcut ama film tamamen sizlere ömür.

The Black Stone Affair hiç gün yüzü görmemiş olsa da, prodüksiyon stüdyosu tarafından filmin yanında kaybolduğu düşünülen müziklerin ana makaraları yakın zamanda kurtarıldı. Daha sonra bu materyaller titizlikle restore edildi ve kalitesi yükseltildi. Üç kişiden oluşan Milanlı Whatitdo Archive Group'un film için yaptığı 11 parça genel olarak bir western filminden ziyade 70'ler blaxploitation ruhu hissettirse de, her biri filme ait farklı duygulara tercümanlık ediyor. Ennio Morricone, Isaac Hayes, Alain Goraguer, afrobeat, deep funk, caz funk, bossa nova, her şey bu arşivlik müzik ziyafetinin anahtar kelimeleri gibi. Kurnaz ve muhtemel bir "western famme fatale" olarak tasarlanan Lola, Kara Taş'ı elde etmenin tek yolunun Blood Chief ve Beaumont Jenkins'in savunmasızlığından yararlanmak için özenle hazırladığı erotik bir aşk üçgeni ile onları birbirine düşürmek olduğuna karar verir. Daha sonra olaylar gelişir, bu gelişmeler de ne güzel izlenirdi. Tanıtım yazısında hangi sahnede hangi parçanın çaldığını, sahnenin kurulumunu, nasıl bir ruh hali içerdiğini bile anlatmışlar. Hatta hiç izleyemeyeceğimiz bir filme dair spoilerlar yemeniz de mümkün. Şayet sürpriz biçimde film bir gün bir yerlerden çıkmazsa, sonsuza dek gizemini koruyacak bu sahneleri somutlaştırma becerisine hayran olmamak elde değil.


The Black Stone Affair - Main Theme ile açılan albüm, filmin de açılışını yapıyorsa o jeneriğe kim bilir nasıl bir büyü katmıştır. Son 1 dakikasında başka bir şarkıya dönüşen Main Theme, ilerleyen dakikalarda karşımıza çıkan The Black Stone Affair - Reprise ile bu 1 dakikayı 3 dakikalık komple bir şarkı halinde sunuyor. Eski bir piyano tipi olan klavsen benzeri harpsikord ile, saat gibi bir davulla, farklı tonlarla aralara girip çıkan kıvrak gitarla mükemmel bir funk olan Blood Chief, belki de filmin neresinde çaldığını en çok merak ettiğim şarkı. Tabii filmin antagonisti olan Blood Chief adına yazılmış bir tema olması onu daha da gizemli, çekici, karizmatik yapıyor. Ethiopian Airlines, süresi boyunca alta ray gibi döşenmiş bas riffi üzerinde kayıp giden, saksafonun orkestra şefliği ve enfes solosuyla taçlanan bir caz funk. Yine bas ve tuşlu desteğiyle altyapısı sağlama alınmış, soul müziğin paranoyak ve gergin yüzüne atıfta bulunan Il Furto Di Africo, 3 dakika boyunca o duyguyu kusursuza yakın biçimde peşimize takıyor. "Bayada, Bayada" diye düet yapan bir kadın ve bir erkek vokaliyle sevimli bir bossa nova olarak beliren Italian Love Triangle, az evvel sözünü ettiğimiz paranoyayı sinematik hassaslıklarla soslayarak biraz daha parlatan Last Train To Budapest, dinledikçe büyüyen albümün yıkılmaz tuğlaları gibi yükseldikçe yükseliyor.

Albümün bir diğer ayrıksı duran şarkısı da, sanki Lola'nın ağzından çıkmış gibi duran monolog eşliğinde şık bir melodram olan L'amour au Centre de la Terre... Albüm tanıtımında bu şarkının saygın film müziği bestecisi Fransız Alain Goraguer'e Whatitdo Archive Group tarafından gönderilen bir selam ve saygı olduğu söyleniyor. Tabii bir ara o bölgeye de girmek gerek. Farewell Lola, adından da anlaşılıp spoiler yememizi sağlayan Lola'nın hüzünlü cenaze törenini ete kemiğe büründüren dingin ama tutkulu bir pop caz lezzeti. Beaumont's Lament ise kısa süresine spagetti gitarı ve mızıkasıyla güçlü bir western kederi sığdırabilmiş, arkasında bir toz bulutu bırakan bir başka vedayı betimliyor. Albümün kapanışını yapan, aynı zamanda filmin end credits temasını oluşturan The Return Of Beaumont Jenkins, sonundaki "Jr." ekinden 2017'de hayata gözlerini yummuş kült İtalyan spaghetti western, easy listening, lounge, score müzisyeni Alessandro Alessandroni'nin oğlu olduğunu düşündüğümüz Alessandro Alessandroni Jr.'ın ilk 1 dakikası içinde yer alan ıslık melodisiyle eşlik ettiği diri bir funk şarkısı. Hani şu kapanışın hakkını verenlerden. Adeta Beaumont Jenkins'in protagonistliğinin kutsanış ilanı. Film kadar gizemli bir başka unsur da bu şahane şarkıların mimarı Whatitdo Archive Group ki, onlara dair başka bir işe hiçbir yerde rastlamamış olmayı nereye koyacağımı bilemiyorum. Belli ki yangında yok olan The Black Stone Affair filminin yangında kurtarılmış müzikleri, Whatitdo Archive Group'u da o yangından kurtarmış. Record Kicks de o yangının küllerini yeniden yakıp geçmiş.

1. The Black Stone Affair - Main Theme
2. Blood Chief
3. Ethiopian Airlines
4. Il Furto Di Africo
5. Italian Love Triangle
6. Last Train to Budapest
7. L'amour au Centre de la Terre
8. The Black Stone Affair - Reprise
9. Farewell Lola
10. Beaumont's Lament
11. The Return Of Beaumont Jenkins

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Lost In Translation (OST)


Sofia Coppola'nın yazıp yönettiği, Bill Murray ve Scarlett Johansson'un başrolleri çok güzel paylaştıkları Lost In Translation, romantik yapımlar arasında her zaman gönlümde bir yere sahip filmlerdendir. Onu izlemek için özel ve izole bir ortam yaratılmalıdır ki, sade ama yoğun dünyasına daha bir adapte olabilelim. Film hakkında zaten söylenecek şeylerimi sözlediğimi zannederken, geçenlerde bir kez daha izledikten sonra aslında başka şeyleri de unuttuğumu ya da yeniden ifade etmek istediğim şeyler olduğunu anladım. Ama Lost In Translation, hakkında uzun uzadıya konuşulacak değil, içerdiği özgün romantizme teslim olunacak ve gerekirse birden fazla izlenecek bir film. Tabiî bunun yanında izlerken dinlenecek bir film aynı zamanda. Ama izlenmediği zaman da dinlenebilmesi için bir soundtrack albümü de var. Çünkü Lost In Translation'ı görmek demek aynı zamanda onu dinlemek demek ki, görmeden dinleyen ile gördükten sonra dinleyen arasında bariz farklar yaratacağı da garanti. Zaten bir sürü iyi soundtrack için de durum böyle değil mi?

Filmin genel müzik direktörlüğünü üstlenen Kevin Shields aynı zamanda yolda gördüğünüz her iki shoegaze, noise pop, dream dop, post-punk türü müzik yapan gruptan her ikisini de etkilemiş olan My Bloody Valentine ve dinleyenlerine yıllarca tam bir tür panayırı yaşatan Primal Scream gruplarının önemli bir üyesi. Hâl böyleyken, onun el atacağı soundtrack albümden de farklı bir atmosfer de beklemek doğru olmaz. Nitekim filmin kendi atmosferi de bu ruh birliğine uygun olunca ortaya çıkan durum, hani neredeyse Lost In Translation film dünyasında ne ise, albüm de soundtrack dünyasında aynen o...


Albümde ikisi normal uzunlukta, ikisi normal kısalıkta dört Kevin Shields şarkısı yanında bir adet de My Bloody Valentine şarkısı bulunmakta. Ama bu bir ego albümü değil. Death In Vegas, Sébastien Tellier, Air ve Jesus & Mary Chain parçaları her ne kadar Shields karakterine çok uyumlu da olsalar, esas uyumlu oldukları şey filmin o kafası hüzün ve huzurla bulanmış, üstelik bundan dolayı doğal biçimde bir mutlu olma efkârı sahiplenmiş olağanüstü dokusu. Charlotte'un bir Tokyo gökdeleninden kalabalık yalnızlığına baktığı sırada çalan Squarepusher'ın 1:20 dakikalık Tommib'i bile tek kelime etmeden çok şey anlatıyor. Bu şarkılar dünyanın uzak bir köşesinden bize yakınlaşan filmin o hüzün dalgalarını tsunami misali üzerimize süren naiflikte. Hayran olunası bir minimalizmin tuhaf bir dostluk/aşk muğlaklığına sığınışı. Öyle ki, bu tanımlara uymayacağı düşünülebilecek cıvıl cıvıl Phoenix şarkısı Too Young dahi bu muğlaklığa ters düşmüyor.

Albümün sonunda Bill Murray'in karaoke barda Roxy Music şarkısı More Than This'i yorumlamasına da yer verilmiş ama sanki filmde yorumladığı gibi değil. Olsun, zaten filmde Bill Murray yerine Bob Harris vardı ve albümde de o varmış gibi duydum ben. O zamanlar şarkıcılığa olan hevesi fazla olmadığından mıdır, bir Scarlett Johansson şarkısı yoktu. Olsa fena olmazdı. Lâkin Sofia Coppola'nın asıl iletmek istediği ve fazlasını ilettiği Bob Harris ile Charlotte arasında yaşanan imkansızlıklarla çevrilmiş belirsizliği yansıtacak en doğru şarkılardan bir demetin sergilendiği mutsuz bir albüme ekstradan dahil edilebilecek şarkıları konuşmak çok anlamsız. Tıpkı iki benzemezin hayatlarının en güzel gecesini, sonra da en acı ayrılıklarını yaşadıkları bir garip (ama delicesine bastırılmış arzulu) ilişkinin üzerine "keşke..."ler kurmanın anlamsızlığı gibi.

1. Intro/Tokyo
2. Kevin Shields - City Girl
3. Sébastien Tellier - Fantino
4. Squarepusher - Tommib
5. Death in Vegas - Girls
6. Kevin Shields - Goodbye
7. Phoenix - Too Young
8. Happy End - Kaze Wo Atsumete
9. Roger Joseph Manning Jr. & Brian Reitzell - On the Subway
10. Kevin Shields - Ikebana
11. My Bloody Valentine - Sometimes
12. Air - Alone in Kyoto
13. Roger Joseph Manning Jr. & Brian Reitzell - Shibuya
14. Kevin Shields - Are You Awake?
15. The Jesus & Mary Chain - Just Like Honey
16. Bill Murray - More Than This