2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2026 Salı

Work Drugs - Absolute Bearing


Benjamin Louisiana, Thomas Crystal ve Joan Wellfleet'ten oluşan Philadelphialı Work Drugs, indie pop ve dream pop arasında bir denge tutturmuş olan chillwave tarzı ılıman müziğin taze isimlerinden birisi. Hepsi 2011 içinde olmak üzere önce Nisan'da Tropic Of Cancer, daha sonra bu albüme ufak eklemelerle Haziran'da Summer Blood, Kasım'da da Aurora Lies albümlerini çıkaran grup, hadi Tropic Of Cancer'ı çıkarırsak bir yıl içinde iki albüm birden yapmanın etkisiyle hedeflediği indie camiada gayet hoş karşılandı. 2011 bitmeden Aralık ayında da bir albüm gelebilir diye beklerken uzun bir ara vererek 2012 Temmuz'unda Absolute Bearing ile tekrar göründüler. Görüldü ki Aurora Lies ile beğenileri bir kat daha arttıran Work Drugs, yeni albümleri ile başarılarını perçinliyor.

Indie müziğin dakikada bir ürettiği grup ve şarkıcılar arasından sivrilmesi gereken gruplardan biri olarak, hepten yabancılaştırmayan biçimde muğlak ve yazın hüzünlü yüzüne öpücük konduran bir dinginlikle 10 yeni şarkı çalıp söylüyor Work Drugs. Açılıştaki tempolu Perfect Storm, deniz, kum, güneş sevimliliğine sahip Pluto ve Boogie Lights, bu sevimliliğin gece ayağında tenha bir diskonun pistini dolduran Coral Gables, albümün single temsilcileri License To Drive ile Lisbon Teeth ve kapanışta yer alan, 80'ler baladlarına (hem de saksafon sololu baladlarına) günümüzden hüzünlü bir selam yollayan Tourist Heart, yılın en mütevazi hoşluklarından biri olan Absolute Bearing albümünün kayda değer kaydedilmiş anları. Ama ne dediği, ne yaptığı anlaşılmayan bir sürü indieciyi dinlemekten kulağı yorulmuş ve yaklaşık 40 dakikamı bu tip albümlere ayıramam işim gücüm var diyen bir indie pop sever en azından License To Drive, Coral Gables, Boogie Lights üçlüsüne takılsa bile yeter. Gerisi gelir bir şekilde. Gelmese de kalanı yeter.

1. Perfect Storm
2. License to Drive
3. Pluto
4. Boogie Lights
5. Absolute Bearing
6. Council Bluffs
7. Coral Gables
8. Lisbon Teeth
9. The Art of Progress
10. Tourist Heart

13 Eylül 2024 Cuma

Théodore, Paul & Gabriel - Please Her Please Him


Clémence Gabriel (vokal, gitar), Pauline Thomson (gitar) ve Théodora De Lilez (bas) üçlüsünden oluşan Théodore, Paul & Gabriel, ufak tefek isim/soy isim değişiklikleriyle üstesinden geldikleri grup adı mevzusunu fazla uzatmadan direk indie folk pop olarak adını koyabileceğimiz tarzıyla kendisinden söz ettiriyor. Gerçi kendisinden öyle manşet manşet söz edilmiyor ama özellikle indie mecralarda Fransız olduklarına dair hiçbir tahmin yürütülemeyecek derecede Amerikan indie yollarına takılıyorlar aslında. Üstelik bu Amerikan indie yollarına hiç de Fransız kalmadıklarını gösterircesine, hatta "ben Amerikanım" diyen nice gruba nal toplatabilecek ölçüde oturaklı şarkılar yapıyorlar. Amerikan olmanın marifet sayıldığı yanlış anlamasına fırsat vermeden, sadece chanson kültüründen bağımsız bir rota izleğinde daha olgun bir indie pop/folk icrasında bulundukları tespiti yapabiliriz. 2011'de The Silent Veil isimli EP'lerinin ardından 2012 Eylül sonlarına doğru ilk uzun metraj albümleri Please Her Please Him ile hem dolu, hem de boş takılan kalplere indie damarından girmeye çalışan 13 şarkı servis ediyorlar.

Daha birinci dinleyişte Bad Mood, My Home ve Taxi Driver şeklinde ilk üçümü belirleyebildiğim albüm, özetle bu üç güzel şarkının yaydığı elektriği kimi zaman diğerlerine ikinci el olarak geçirebildiği, kimi zaman da fazla iletemediği şarkılardan derlenmiş gibi durmakta. Would You Mind, The Silent Veil ve Mystical Melodies üçlüsü de geri hizmette iyi işler çıkarıyorlar. Fakat birkaç şarkıyla Amerikan indie folk bayıklığına ufak çapta ayak uydurmuyorlar da değil. Bunu da o folk özünü haddinden fazla özümsemiş olmanın doğal getirisi olarak görebiliriz. En azından o koyu folk özümseyişinin Amerikan indie folk camiasında yankı bulacağını tahmin etmek zor değil. Clémence Gabriel'in çok sevdiğim Neko Case'i sıkça andıran duru vokalinin yarattığı tanıdıklık duygusu da artı olarak eklenince geleceği parlak bir grubun ilk şarkılarının tadı bir başka keyifle dinleniyor. Öyle uçup kaçmıyor ama durduğu yerde bir his yaratmasını iyi biliyor. Sevdiğine, sevildiğine, üzdüğüne, üzüldüğüne ikna edebiliyor. Nasıl duyduğunuza bağlı.

1. My Home
2. Mystical Melodies
3. Bad Mood
4. The Silent Veil
5. Chasing The Sea
6. I'm Gone
7. Taxi Driver
8. Slow Sunday
9. Would You Mind
10. My Friend
11. Winter
12. Writing Songs
13. Second Time

25 Haziran 2024 Salı

Naïve - Illuminatis


Naïve, Mox (davul, programming), Jouch (gitar, vokal, programming), Rico (bas) üçlüsünden oluşan Toulouse/Fransa çıkışlı şahane bir progressive metal grubu. Hani şu "zamanın behrinde bir albümlerini dinleyip mest olmuştum, fakat devamı gelmeden kalabalıkta yitip gitmişti" türü gruplarımız vardır ya, işte benim için onlardan biri. O albüm 2009 tarihli The End albümüydü. İlk albüm için ilginç olduğu kadar orijinal bir isim. 2012'de Illuminatis çıkınca o albümün sonun başlangıcı olduğuna dair hisler kuvvetleniyor. Illuminatis, sanki çok tutmuş bir filmin devamı gibi görünse de, tıpkı The End'deki yedi şarkıya bir yedi şarkı daha ekleyen, olağanüstü atmosferinden bir gram bile eksik ya da fazla olmayan bir progressive epiği. Bunlara "şarkı" demem de ayıp aslında. En kısası 6, en uzunu 13 dakika olan bu yedi olayın gerek kağıt üzerindeki tasarımı, gerekse uygulanışı sanki gerçek bir mühendislik dehası gibi geldi bana.

Yukarıda parantez içinde değindiğim "programming" hadisesinde gerçekten aşmış olduğunu düşündüğüm Naïve, (onları birkaç yıl önce dinleyip karambole gelmiş ilk albümlerinde sağlıklı değerlendiremeyişimin geç kalmışlığıyla) belki de Kanadalı Rush efsanesinden beri duyduğum en kaliteli progressive rock triosu. Gerçi Rush'ın çiğ soundu yanında biraz fazla teknik kalsalar (ve bu karşılaştırma da büyük ölçüde "trio"luktan kaynaklansa) da, yakaladıkları ruh bütünlüğü henüz iki albümlük bir grubun bu kadar yetkin oluşuna hayranlık yaratmadan duramıyor. İki albümde dizayn ettikleri toplam 14 eserle benim gözümde bu türün bir otoritesi olmaları artık kaçınılmaz. Bu kaçınılmaza teslim olmak ise özellikle progressive kavramına yakın duran dinleyiciler için hakiki deneyimler barındırmakta. Kendilerinden aldığım gazla daha ne şekilde onları övebileceğimi bilemiyorum. "Erken Başyapıt" tanımı gayet uygun sanırım.


Onları benim açımdan bu kadar yücelten unsurları açıklamaya gayret edeyim. Bir progressive rock/metal grupta bulunması gereken yegane unsur olan "şarkı içinde şarkı, şarkı içinde arayış, şarkı içinde sanat" kabiliyeteine tam manasıyla muktedir bir oluşum Naïve... Şarkıları anlatılmaz, yaşanır türden. Zaten herhangi birini anlatmaya kalksanız sonrasında hep başka yerlere gitmeye başlayacağınız için, en iyisi hiç onları anlatmaya yeltenmemek. Zira hepsi o alışık olduğumuz progressive mantalitenin gereği tek bir yolun yolcusu değiller. Kendi içlerinde sürekli evrim geçiriyorlar. Örneğin 13 dakikalık Luna Militis bittiğinde sanki dört sıkı şarkı birden dinlemiş gibi, dört sıkı kısa film izlemiş gibi oluyor insan (ben!). Üstelik adamlar tutup dört ya da beş bölüme ayırmamışlar şarkıyı. Herkes kendi kafasında 3-4-5 bölüme ayırabilir ya da tek vücut görebilir. Ama bildiğin Luna Militis demişler adına. Kıvrak alternative rock rifflerinden death vokallere, endüstriyel hamlelerden gotik bileşenlere ne ararsanız var. Bazen trash punk, bazen melodik death, bazen synth rock, bazen etnik rock... Ama hep bir bütün, hep bir istikrar, hep bir ahenk içinde. Üstelik baştan sona hep hareket halinde bir bilinç akışı söz konusu.

Illuminatis albümü 2012'ye verilmiş en güzel armağanlardan biri. Gönlümden geçen, yine yedi şarkılık bir üçüncü Naïve albümünden sonra olası üçlemenin tamamlanıp grubun dağılması. Olmadı başka bir isimle, başka bir başlangıç yapması. Çünkü Naïve, sanki belli bir misyonu olan ve onu tamamlamasına son bir albüm kalmış gibi duran yapıda adeta. Tabii üçün beşin hesabını yapmadan yoluna nice albümlerle devam edebilir gelecekte. Hiç kimse de şikayet etmez bundan. Ama bu saatten sonra şu iki destansı albümün büyüsünü bozmaya kendilerinin bile gücü yetmez gibi geliyor bana. Yine de bir üçüncüsüne (ve sonuncusuna) hayır diyecek olanın alnı en az beş karış tutar sanırım.

1. Transoceanic
2. Belly
3. Focus
4. Luna Militis
5. Circles
6. The Ropes
7. Illuminatis

21 Ocak 2014 Salı

The Broken Circle Breakdown (OST)


2009 yılında çektiği The Misfortunates ile kalpleri kırmaya oynayan Belçikalı Felix Van Groeningen, 2012'de The Broken Circle Breakdown ile bu defa kalpleri parça pinçik ediyor. Şahane kurgusu, yürek yakan konusu, olağanın üzerine çıkan oyuncu performansları ve bitirici vuruşu yapan finaliyle güçlü bir bütün oluşturan film, bu bütünün muhtelif yerlerine dantel gibi işlenmiş bluegrass ezgileriyle soundtrack olarak ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Altı kişilik bluegrass grubuyla yerel mekanlarda sahne alan Didier ile, dövme sanatçısı güzel Elise'nin ileri geri kurguda vücut bulan aşk, evlilik, çocuk sahibi olma ve trajik olaylar sonrası bunları inanç, pişmanlık, ölüm kavramlarıyla sorgulama hikayesi çok etkileyici. Bu etkiyi sağlamada en önemli pay sahibi unsurlardan biri olan müzik ise filme eklenmiş ayrı bir karakter kadar güçlü.

Temelleri 18. yüzyıla dayanan, İngiliz, İrlanda, İskoçya, Galler geleneksel müziklerinin Amerika'nın doğusundaki Appalachia bölgesindeki müzikal yansıması olarak gelişen bluegrass müziği, Didier'nin filmde de tanımladığı gibi "country müziğin en saf hali" olan bir alt tür. Gitar, keman, mandolin, kontrbas ve bançonun kimi zaman hüzünlü, kimi zaman ipini koparmışçasına hızlı ve mutlu uyumları başka bir folk evreninden seslenir. Bluegrass müziğin Belçika yapımı bir filmde bu denli yoğun ve anlamlı durabileceğini tahmin edemezdim doğrusu. Şarkıların kırsal ruh halini kutsayan masumiyetleri yanında, filmin kritik noktalarına temas eden yerleştiriliş biçimleri de çok ustaca.

Bazı kimselerce çok tekdüze bulunan bluegrass türündeki parçaların filmde çoğunlukla sahne performansları şeklinde karşımıza çıkması, o sahnelerin öncesinde yaşananların yoğunluğu sayesinde bu sözde monoton havayı ortadan kaldırıyor. Şarkıların sahnelere fon olmayıp (gerçi bazı fon olan kısımlar da var) bizzat sahnede çalınıp söylenmesi, Elise ve Didier'nin mevcut sahneler sonrası yüzlerine yansıyan keder ve mutlulukların resmedilmesinde daha samimi bir atmosfer sağlıyor. Yine de albümdeki şarkıları film eşliğinde değil de kendi hallerinde görüntüsüz biçimde duysak aynı etkiyi uyandırmayacaktır, bu bir gerçek. Bunu her soundtrack için söyleyebilir, bu yüzden klişe bir insan olmakla suçlanabiliriz. Ama bluegrass'in filmdeki rolü, başrollerden biri olduğu için değerlendirmelerimiz hep filmle aynı dalga boyunda seyredecektir.


Blugrass'in blues ve country'ye göre daha çiğ bir soundu olduğu malum. Bu yüzden filmin duygusal bağlamda ele aldığı hacmi geniş meseleleri en saf hallerine indirgemeye çalışmasında katkısı da büyük. Elise ve Didier'nin karmaşık, kırılgan, çaresiz ama bunun yanında tutkulu, sevgi dolu, umut yüklü ruh yapılarına tercüman olması için belki de seçilebilecek en yerinde müzik türlerinden biri. Filmin girişinde Didier'nin grubuyla birlikte bir barda seslendirdiği Will The Circle Be Unbroken'ı, daha sonra ortalarda aynı sahneyle tekrar izliyoruz. Meğerse bu sahne Elise'in Didier'yi sahnede ilk defa gördüğü an, şarkıysa Didier'yi ilk kez söylerken duyduğu şarkıymış. İşte bunlar hep filmin kurgusundan oluyor. Grubun gece kendi aralarında verdikleri bir partide ateş çevresinde çalıp söyledikleri The Boy Who Wouldn't Hoe Corn, aynı kurgu güzelliğiyle birden sahnede çalınıp söylenmeye başlıyor mesela.

Yine bir bar performansından festival sahnesi performansına dönüşen sahneye eşlik eden Country In My Genes albümün kucağa alınıp sevilesi şarkılarından. Bu kez loş bir sahnede başlayan, sonra da Didier ve Elise'nin en büyük trajedisiyle sonuçlanan bölüme şahane bir fon şarkısı oluşturan Wayfaring Stranger insanı altüst ediyor. Grubun sahne sembolü haline gelmiş beyaz giysiler içinde seslendirdikleri If I Needed You bittikten sonra Didier'nin öfkeden deliye dönüp sahnede seyircilere ateizm yüklü bir tirad attığı bölüm filmin en can alıcı sahnelerinden biri. Zaten film bu tip can alıcı anlarla dolu. Görebileceğiniz en iyi veda sahnelerinden birine sahip finalde, grubun hiç alışık olmadıkları bir mekanda çaldığı enstrümantal Sand Mountain, şarkıyla açılan filme şarkıyla kapanış yaparak müziğin (bluegrass'in) The Broken Circle Breakdown için ne kadar önemli olduğunun noktasını koyuyor


Filmin, onun sahibi Felix Van Groeningen'in, Didier'nin, Elise'nin tüm duygusal ve trajik anlara taban ve tavan oluşturan bluegrass müziğine gösterdikleri saygı sadece müzikal boyutta kalmıyor. Didier ve Elise çiftinin dünya tatlısı küçük kızlarına Maybelle adını vermeleri, bir zamanların ünlü country kadınlarından Maybelle Carter'dan (1909-1978) kaynaklanıyor. Maybelle Carter aynı zamanda country'nin cennetteki krallarından Johnny Cash'in büyük aşkı June Carter'ın annesi. Buradan da country'nin kanatları altındaki bir başka çalkantılı aşk hikayesi için Walk The Line filmi ve soundtrack albümüne gönderme yapalım. Bir diğer saygı duruşu da, Didier ve Elise'in ilk karşılaşmalarındaki diyalogdan ortaya çıkıyor. Elise, dünyanın en iyi müzisyeninin Elvis olduğunu iddia edince Didier onun bir nonoş olduğunu, asıl dünyanın en iyi müzisyeninin bluegrass'in babası Bill Monroe (1911-1996) olduğunu söylüyor. Bu iki büyük country ustası, filmin senaryosunda sadece basit birer referans olarak kalmayıp, hüzün dolu bu aşk öyküsünün bluegrass hüznü bünyesinde somutlaşıyor. İpucunu fazla kaçırmadan, önce filme, sonra da bu albüme yönelinmesini tavsiye ederek kurmaya çalıştığım bu garip cümlelere burada son veriyorum.

1. Will The Circle Be Unbroken
2. The Boy Who Wouldn't Hoe Corn
3. Dusty Mixed Feelings
4. Wayfaring Stranger
5. Rueben's Train
6. Country In My Genes
7. Further On Up The Road
8. Where Are You Heading, Tumbleweed
9. Over In The Gloryland
10. Cowboy Man
11. If I Needed You
12. Carved Tree Inn
13. Sand Mountain
14. Sister Rosetta Goes Before Us
15. Blackberry Blossom

15 Eylül 2013 Pazar

Django Unchained (OST)


Quentin Tarantino'nun efsane olmuş geniş bir plak koleksiyonuna sahip olduğunu bilmeyen kaldıysa da yavaş yavaş öğrenirler. Hatta senaryo yazmadan önce bu koleksiyondan rastgele bir plak seçip ilham aldığını bizzat kendisi söylüyor. Zaten yarattığı onca karakterde bazı şarkıların, albümlerin izlerini bulmak mümkün. Blaxploitation, western, samuray, mafya kültürlerinden funk, soul, rock, pop, surf, klasik artık ne bulduysa film müziklerine boca ettiğine dair yüzeysel yorumlar yapıldı. Aynı yorumların Tarantino filmleri için de yapıldığını zaten biliyoruz. Ama farklı türlerden özenle seçildiği belli şarkıları bir soundtrack çatısı altında toplamak kolay iş gibi görülse de, kolay olmayan, o şarkılarla oluşturulan konseptin şahane bir bütünlük duygusu yaratması ki bunu en iyi başaranlardan biri de Tarantino'dur herhalde.

Dereden tepeden aşırdığı parçalardan kendine has bir bütün oluşturma yöntemi Tarantino filmleri kadar Tarantino soundtracleri için de geçerli, bu gerçek. Böylece film gibi albümler yapmak, özellikle filmi gördükten sonra anlamı kat kat artan albümler yapmak Tarantino'nun sinemaya müzik, müziğe sinema gözüyle bakabilen ustalığından ileri gelmekte. Reservoir Dogs, Pulp Fiction, Jackie Brown, Kill Bill 1-2, hatta bana göre Tarantino'nun en kıytırık filmi olan Death Proof'un müzikleri bile fena sayılmaz. (Inglorious Basterds'in müziklerini pek beğenmem doğrusu). Filmlerden eklenen diyalog ve repliklerden sonra giren şarkılar müthiş bir sinematik duygu taşımaya başlarlar. Soundtrack olgusunun ezberini bozan bu yöntem bazı anlarda korkunç biçimde filme geri dönme isteği bile uyandırabilir.

Tarantino derlemeleri Stuck In The Middle With You, Girl, You'll Be A Woman Soon, You Never Can Tell, Across 110th Street, Didn't I Blow Your Mind This Time, Battle Without Honor or Humanity gibi varolduklarından haberimin olmadığı benzersiz şarkıları keşfettirmiş, hatta o şarkıların dahil olduğu orijinal kaynaklara yönelmemi sağlayarak başka şarkı ve albümlerin de tadına bakmama vesile olmuştur. Buna rağmen bu şarkılar biraraya gelerek kendi konseptlerini oluşturmuş, böylece kendileri birer orijinal kaynağa dönüşmüşlerdi. Misirlou'yu kime dinletseniz "Pulp Fiction'ın müziği bu" cevabını almanız neredeyse garantidir. Jackie Brown'ın açılış sekansına damgasını vurmuş Bobby Womack klasiği Across 110th Street'in kaynağı aynı adlı filmin 1972 tarihli soundtrack albümü olsa da özellikle 90'lar kuşağı için o hep Jackie Brown ile anılacaktır.


Tarantino'nun yönetmenliğini yaptığı filmlerin dışında senarist, oyuncu ya da figüran olarak bulaştığı başka filmlerin müziklerinde de parmağı olduğunu biliyoruz. From Dusk Till Dawn, Natural Born Killers, True Romance, Desperado bunlardan en önemlileri. Ayrıca Tarantino'nun soundtrack yapımındaki bu eklektik anlayışından etkilenip tasarlanmış olduğu aşikar Guy Ritchie üçlemesi Lock, Stock & Two Smoking Barrels, Snatch ve RocknRolla derlemeleri artık birer klasiktirler. Tarantino'nun tutkunu olduğu türlerin, dönemlerin ve sanatçıların film şeritlerine kattığı anlam artık ondan çıkıp bizi de vurmuştur. İşte bu bulaşıcı soundtrack anlayışı Britanya'dan bile ortak ruh birlikteliği yakalayıp sinyal gönderebilmektedir. Aslında dini, milleti olmayan bir birliktelik olmasına rağmen, soundtrack tasarımcıları veya filmlerini bu tip eski şarkılarla süslemek isteyen yönetmenler ya hiç bu yola başvurmamışlar, ya da başvurduklarından bekledikleri verimi alamamışlardır. Hem bir yönetmen, kendi yazıp yönettiği filmin müziklerini (eğer score değil de Tarantino gibi farklı kaynaklardan kendisini etkileyen şarkılar bütünü planlıyorsa) neden kendisi seçmez? İşte Tarantino'yu sevmemin en önemli nedenlerinden biri de, sinemaya olduğu kadar müziğe de aynı ilgiyi göstermesi, çocukluğundan, gençliğinden kalma bu şarkıları filmlerine serpiştirmeyle sonuçlanan duygusal zekası.

Film müziği denince akla gelebilecek üç isimden biri olan İtalyan büyük üstat Ennio Morricone, Tarantino'nun ölümüne hayran olduğu müzisyenlerden biri. En son Inglorious Basterds'in müziklerini yapması için ustayı ikna etmeye çalıştıysa da, takvim uyuşmazlığı yüzünden gerçekleşmeyen bu buluşma, Tarantino'nun bu filme 4 adet eski Morricone bestesi aşırmasıyla (aşırmadı tabii ama bu kelime Tarantino'ya pek bir yakışıyor!) sonuçlanmıştı. Şimdi Tarantino bir western çekiyorsa ve bu albümde Morricone olmayacaksa buna sadece kargalar değil, yeryüzündeki bütün kuş türleri bile gülerdi. Nitekim Django Unchained'de 4 adet Morricone bestesi var. Bunlar, Clint Eastwood ve Shirley MacLaine'in oynadığı çok sevdiğim Two Mules For Sister Sara'dan (1970) The Braying Mule ve Sister Sara's Theme, The Hellbenders (1967) filminde yer alan Un Monumento, son olarak İtalyan pop rock şarkıcısı Elisa'nın vokal yaptığı Ancora Qui... Hepsi de Morricone ruhunu bir Tarantino westernine aktarabilen eserler.


Tarantino'nun diğer bazı alıntıları ise, Arjantinli bir başka film müziği ustası Luis Bacalov'un Lo chiamavano King (1971) filminden italyan şarkıcı Edda Dell'Orso'nun vokal yaptığı His Name Was King (Doktor King Schultz'un Django ile birlikte gittikleri kasabaya çektiği müthiş ayar sonrasında çalıyor kendisi) ve Tarantino'nun Django Unchained için ilham kaynağı olan Django (1966) filminden seçilen Django ve La Corsa (2nd Version) şeklinde. Filmlerinin açılış ve kapanışlarına koyacağı şarkılara çok önem veren Tarantino, Django Unchained'in açılışı için Rocky Roberts'ın vokal yaptığı Bacalov bestesi Django'yu seçmiş. Bu seçim de şahane olmuş. Keza, görkemli final için seçilen Trinity (Titoli) de öyle. Aklımda kalan öteki şarkılarsa, Django ve Schultz'un iki ödül avcısı olarak yola koyuldukları bölümde akan Jim Croce şarkısı I Got A Name (bu şarkı 73 yapımı The Last American Hero filminde de kullanılmış), Django'nun çeşitli badireler sonrası Candyland'e dönüşüne fon olan John Legend şarkısı Who Did That to You? ve Candyland'deki kan banyosu çatışmaya gaz veren James Brown (The Payback) - 2Pac (Untouchable) şarkılarından mikslenmiş Unchained...

Sinemaseverler olarak bir dileğimiz daha gerçekleşti ve Quentin Tarantino harika bir western çekti. Unutulmaz anları ve oyunculuklarıyla yıllara meydan, kötülere rahmet okuyacak olan Django Unchained, umarız Tarantino'nun son westerni olmaz. Müziksever ve soundtrackseverler olarak ise filmin şanına yakışır bir derleme ile karşı karşıyayız. Albümde ufak tefek şişkinliğe sebep olabilecek fazlalıklar yok değil. Ama onlar da genelin hakimiyetinde eriyip gidiyor. Kahramanı siyah olan bir filmin western ve hip hop arasında gidip geleceğini tahmin edilebilir. Hatta abuk sabuk bir sürü hip hop çöpünün albüme tıkıştırılacağı yönünde endişelerimiz olabilir. Başkası olsa gözümüzün yaşına bakmadan aynen bunları yapardı. Fakat işin içinde Tarantino olunca bu endişeler, yeni ateşlenen namlunun ucunda üflenen duman gibi ortadan kayboluyor.

1. Winged
2. Luis Baccalov & Rocky Roberts - Django (Main Theme)
3. Ennio Morricone - The Braying Mule
4. "In That Case, Django, After You..."
5. Luis Baccalov & Edda Dell'Orso - Lo chiamavano King (His Name Is King)
6. Anthony Hamilton & Elayna Boynton - Freedom
7. Five-Thousand-Dollar Niggas and Gummy Mouth Bitches
8. Luis Baccalov - La Corsa (2nd Version)
9. Sneaky Schultz and the Demise of Sharp
10. Jim Croce - I Got a Name
11. Riz Ortolani - I giorni dell'ira
12. Rick Ross - 100 Black Coffins
13. Jerry Goldsmith - Nicaragua (feat. Pat Metheny)
14. Hildi's Hot Box
15. Ennio Morricone - Sister Sara's Theme
16. Ennio Morricone & Elisa - Encora qui
17. James Brown & 2Pac - Unchained (The Payback / Untouchable)
18. John Legend - Who Did That to You?
19. Brother Dege - Too Old to Die Young
20. Stephen the Poker Player
21. Ennio Morricone - Un monumento
22. Six Shots Two Guns
23. Annibale e i cantori moderni - Trinity (Titoli)

28 Mayıs 2013 Salı

Rodriguez - Searching For Sugar Man (OST)


Searching For Sugar Man'in konusunu okuduğumda bir belgesel olarak çok ilginç olacağına herkes gibi emindim. Ama açık konuşmak gerekirse yıllar sonra farkına varılmış Sixto Rodriguez şarkılarının sevilesiden ziyade saygı duyulası işler olduğu önyargısı oluşmuştu. Tüm o Dylan, Elvis, Marvin Gaye kıyaslamalarının sadece bu sıradışı hikayenin kahramanına hak ettiği itibarın verilmesi amacıyla yapıldığını, ortada çok da büyütülecek birşey olmayabileceğini düşünmüştüm. Ta ki, Searching For Sugar Man belgeselini izleyene, sonra da iki Rodriguez albümünden derlenmiş olan belgeselin müzik albümünü dinleyene kadar. Onu ilk keşfeden yapımcı Mike Theodore, yine Theodore ile birlikte Rodriguez'in 1970 tarihli ilk albümü Cold Fact'in yapımcılığını üstlenmiş, aynı zamanda Stevie Wonder, Wilson Pickett, The Temptations, Marvin Gaye gibi soul devleriyle çalışmış Dennis Coffey, 1971 tarihli ikinci albüm Coming From Reality'nin yapımcısı olan, The Cure, Gloria Gaynor, Jerry Lee Lewis, Boney M albümlerine emeği geçmiş Steve Rowland ve binlerce Güney Afrikalı müziksever yanılmıyormuş.

Rodriguez şarkıları yeryüzünün sadece belli bir kesmi haricinde kıymeti bilinmemiş, üstelik bu duruma en çok şaşırılacak örneklerden ibaret. Hani bazen birbirimize eskilerden bir şarkı dinletiriz, karşımızdaki onu bilmez ama duyar duymaz vurulur ya, işte o tip şarkılar bunlar. Vurulmasa bile sizin o şarkıya olan sevginiz azalmaz. Sugar Man, I Wonder, Cause, Can't Get Away gibi şarkılar 70'lerde popüler olsaydı neler olurdu kimbilir. Fakat iyi şarkılar ne yapıp edip (kendi zamanlarında olmasa da) bir şekilde akacak bir damar buluyorlar. Bu damarı Güney Afrika'da bulan harika besteler önce büyük bir sevgiyi, ona bağlı olarak da güçlü bir saygıyı peşlerinden sürüklüyorlar. Sugar Man'i, I Wonder'ı karşılaştırmak için müzik tarihinde geçmişe yolculuk yapıp milyonları sürüklemiş folk, soul, country marşları seçmek gerek.


Searching For Sugar Man belgeselini ve soundtrack albümünü açan Sugar Man, Rodriguez'in nasıl bir müzisyen olduğunu tek başına anlamamızı sağlayabilecek derecede yoğun, sakin, coşkun ve efkarlı bir folk şarkısı. Temposunu bozmadan iki güzel şarkıyı içiçe geçirmiş Sugar Man, aynı anda hem karakter sahibi, hem de dile yapışan "catchy" bir lezzet. Filmde yapımcı Steve Rowland'ın Rodriguez'e olan sevgisini örneklendirmek için seçtiği Cause, hüzün dolu söz-müziğiyle olduğu kadar hikayesiyle de insanı canevinden vuran bir şarkı. Hikayeye göre 1971 Kasım ayında çıkan Coming From Reality çok satmadığı için yapımcı firma tarafından Noel'den iki hafta önce piyasadan kaldırılıyor. Rodriguez ise önceden sanki bunun olacağını biliyormuş gibi Cause'un ilk dizesinde "I lost my job two weeks before Christmas" diyor. Aynı zamanda Rodriguez'in kaydettiği son şarkı olan Cause'un da aralarında bulunduğu bu şarkıların Amerika'da neden tutmadığına, hatta tutacak kadar bile bilinmediğine akıl sır ermiyor.

Güney Afrika'nın kaos ortamında şarkılarıyla adeta bir isyan ikonuna dönüşen Rodriguez'in, belgeselde bu karışıklıkları resmederken arşiv görüntülerinin altına döşenen şarkısı This Is Not A Song, It’s An Outburst: Or, The Establishment Blues, iki dakikalık süresine sağlam bir protest tavır sığdırmış kayıp bir Bob Dylan şarkısı sanki. Inner City Blues yine belgeselde anlamını bulan bir başka önemli şarkı. Şöyle ki, Rodriguez'in etrafında örülü gizemin ötesine geçmeye çalışan ve bir dedektif gibi iz süren müzik yazarı Craig Bartholomew Strydom'un, Inner City Blues'un "met a girl from Dearborn, early six o'clock this morn" dizelerindeki Dearborn kelimesinden yola çıkarak "Yalın Gerçek"e ulaşması belgeseli başka bir boyuta sokuyor. Yaylılarla yağmur olup üzerimize yağan uzun soul lezzeti Sandrevan Lullaby - Lifestyles, folkun göbeğinden ses veren Street Boy, tüm o soul ve folk karakterini tropikal bir meyve tabağına dönüştüren I'll Slip Away diye albüm akıp gidiyor.


Cold Fact ve Coming From Reality'den yarı yarıya oluşturulmuş soundtrack, önce filmle beraber tadılması zaruri bir nitelikte. Buraya konmamış diğer Rodriguez şarkıları da ayrıca tecrübe edilmeli mutlaka. Yönetmen Malik Bendjelloul'un mükemmel kurguladığı belgeseline aynı ustalıkla yedirilmiş, üstelik hikayeleri ve özellikleriyle birlikte yedirilmiş Rodriguez şarkıları, onun "American zero, South African hero" durumuna geç de olsa gereken ayarı çekip hak ettiği saygınlığı sağlıyor. 70'lerde sahneye çıktığı sisli barlarda seyirciye arkasını dönerek çalıp söylemesi zaten onun şan şöhret veya kahramanlık peşinde olmadığını gösteriyordu. Koskoca Amerika'da hiçkimse tarafından tanınmamasının mantıklı bir sebebi olmalı. Ama yok! Belki de sahnede sadece şarkılarıyla birlikte olmak istiyordu. Sahnede kafasına sıkması veya kendini yakması gibi şehir efsanelerinin çıkmasının nedeni Rodriguez'in bu gizemin içine kapalı kalışıyla alakalı. Fakat asıl cool olan bu söylentiler değil, yıllar önce bir kızın Amerika'dan Güney Afrika'ya getirdiği Rodriguez kasetinin korsan olarak yayılıp fenomene dönüşmesi ve bu adamın hiçbir şekilde çözülemeyen gizemi. Ve tabii sonuna kadar peşinden gitmeye değen harika şarkıları.

1. Sugar Man
2. Crucify Your Mind
3. Cause
4. I Wonder
5. Like Janis
6. This is Not a Song, It’s an Outburst: Or, the Establishment Blues
7. Can’t Get Away
8. I Think of You
9. Inner City Blues
10. Sandrevan Lullaby – Lifestyles
11. Street Boy
12. A Most Disgusting Song
13. I’ll Slip Away
14. Jane S. Piddy

20 Mart 2013 Çarşamba

Devin Townsend Project - Epicloud


Kariyerinde IR8, Punky Brüster, Strapping Young Lad, The Wildhearts gibi gruplara girip çıkmışlığı olan, söz yazarı, besteci, vokalist, gitarist ve yapımcı Devin Garret Townsend, şimdiye kadar bir sürü albüm çıkarmış Kanadalı bir insan. Aslında insan olduğuna dair ciddi şüphelerim var. Zira bu albümlerin önemli bir bölümünü dinlemiş biri olarak kendisinin Alien gibi dünyaya sızmış, birinin rahmini parçalayarak dünyaya geldikten sonra bir şekilde rock müzikle tanışması sonucu içindeki sevgi ve şiddet eğilimlerini insan suretinde bu müziğe dökmeye karar veren bir yaratık olduğunu sanıyorum. Lise yıllarında çeşitli heavy metal gruplarında çalarken 1993 yılında bir plak şirketinin kendisini keşfedip önermesi sonucu Steve Vai'nin Sex & Religion (ki kanımca beş para etmez!) albümüne vokalist olarak atanan Townsend, Vai ile yaptığı bu kayıttan ve çıktığı turdan sonra müzik piyasasından umduğunu bulamayıp 97'den itibaren hem Strapping Young Lad grubuyla, hem de 2002'de kurduğu The Devin Townsend Band ile beraber müzik çalışmalarını götürdü.

2007 yılında ise elinde grup namına ne varsa dağıtıp kendini ailesine adayan kahramanımız, iki yıllık bu uzun aradan sonra sağlam dönüp müthiş bir konsept üzerine çalışmaya başladı: Devin Townsend Project adı altında, her biri farklı türlerde yazılmış tam dört albümlük bir seri... Ki (2009), Addicted (2009), Deconstruction (2011) ve Ghost (2011) adındaki bu dört albüm avant-garde metal'den new age'e uzanan geniş bir yelpazenin halkalarıydılar. Bu dörtlüden en çok tuttuğum Ki'nin progressive rock ile ambient arası gidip gelen kafası, Townsend'in yaldır yaldır geçen geçmişi düşünüldüğünde müthiş bir deneyim olarak kabul edilebilir. Hele de son halka Ghost, tamamı bildiğin ambient ve new age denemelerle dolu bir albümdü. Olayı böylesine Kitaro'ya veya Yanni'ye bağlaması holigan metalcileri pek memnun etmese de benim gözümde her zaman milyonlarca hayranına ağız tadıyla headbang yapma fırsatını tepmiş bir idiot yerine yaptığı plana sadık kalmış bir dahi olmuştır Devin Townsend.


Bu misyonu gururla tamamladıktan sonra Townsend 2011'de bir unplugged, 2012 Temmuz'unda da By A Thread adlı dev bir toplama çıkardı. By A Thread, Kasım 2011'de Townsend'in sadece Ki, Addicted, Deconstruction, Ghost dörtlüsündeki parçaları ve bazı ekstraları içeren ve sadece Londra'daki konserlerden derlenmiş olağanüstü bir konser albümü / DVD'siydi. Bu destansı finalin ardından adam çıkıp "ben bu işi zirvede bırakıyorum" dese, muhtemelen birçok kişi ayağa kalkıp alkışlardı. Ama toplamda 20 stüdyo, üç de konser albümü yapmış birinin kolay vazgeçmesi beklenmemeli. Hele Townsend veya Bonamassa gibi bir soyadı varsa hiç vazgeçmemeli. O da öyle yaptı ve arayı fazla soğutmadan Eylül 2012'de Epicloud'u çıkardı. Herkes dört albüm sonrası başka bir konsepte mi girecek, yoksa bu sefer country müziğe mi soyunacak, sırada ne var falan derken Townsend bana göre gelmiş geçmiş en güzel albümünü yaparak (şimdilik!) kendi zirvesine ulaştı.

Epicloud detansı bir albüm. İçinde bulunduğumuz şu yıllarda 90'lardaki gibi iz bırakan albümler niye gelmiyor sorusuna "işte bazen geliyor" diye cevap verebildiği için inanılmaz. Kabaca rock der geçersiniz. Ancak kabalaşmaya gerek yok ve kazın ayağı öyle değil. Bugüne kadar metal adına progressive, avant-garde, death, heavy, power, alternative, industrial ne varsa müziğine bir şef edasıyla katık eden bu büyük usta, bu defa devasa bir opera sahnesinden ses veren epik bir "senfonik progressive power metal" konseptine mührünü vuruyor. Effervescent! adındaki 43 saniyelik koronun True North'a bağlanışı olağanüstü. O True North ki, Anneke van Giersbergen'in adeta kabustan kendini kurtarmış bir rüyadan "I love you, I need you, I've always been around you" seslenişleriyle açılıyor. Bu sinematik giriş, öyle kolay kolay her filmin belli bir sahnesine yakıştırabileceğiniz türden değil. Belki de ancak Fight Club'ın o meşhur son sahnesi gibi anlara diyeyim, anlayın. Şarkının ilk 1 dakika 20 saniyesine ait bu masalsı "I love you, I need you" sekansı, kalan dakikalarda naifliğini power metal'in güçlü kollarına bırakınca daha girişten ne tür bir albümle karşılaşacağımızın heyecanı kaplıyor içimizi.


Bizzat Townsend tarafından dansı da icat edilmiş Lucky Animals gibi cevval bir boogie metal bile bu rüya + kaos bitimine o kadar güzel monte ediliyor ki, sürmekte olan epik atmosferin Liberation ile önce power punk, Where We Belong ile de progressive rock buluşması daha albümün yarısında birilerini çoktan fethediyor. Save Our Now sanki Def Leppard'ın efsane Hysteria albümünün ruhuna günümüzden göz kırpan bir Devin Townsend bestesi gibi. Kingdom ise yine Townsend genleriyle oynamadan bu kez bir başka efsane olan Ministry albümü ΚΕΦΑΛΗΞΘ (Psalm 69) yörüngesine benzer bir göz kırpmada bulunuyor. Kaşı gözü fazla oynuyor demesinler diye de Divine adlı enfes akustik besteyle ortamı bir anda duru ve berrak bir suya çeviriyor.

Grace ile macera devam ediyor. 1994-2007 arasında saygın metal gruplarından The Gathering'in vokallerini üstlenmiş Hollandalı Anneke van Giersbergen'in meleksi sesi Townsend'in vazgeçemediği unsurlardan biri. Grace'in girişine, daha sonra da sonlarına doğru akustikleşen bölümüne tıpkı True North ve Save Our Now'daki gibi sihirli dokunuşlarla gerçeğe ulaşan bu ses, artık bu operanın "epic finale" yaptığı Angel'da son bir kez daha devreye giriyor. Böylece Epicloud kendi içinde büyüyen, genişleyen, yeri geldiğinde daralan, atına atlayıp savaşan, yatağına girip sevişen, hep bulutlu bir gökyüzü altında yaşayan bir canlıya dönüşüyor. Bazen benim karşılamam, bazen senin vedan, bazen benim korkum, bazen de senin coşkun oluyor. Ama her dinlediğim an eşsiz bir bütünlüğe sahip çıkıyor. Her ne anlatıyorsa insana iliklerine kadar hissettirerek...

1. Effervescent!
2. True North
3. Lucky Animals
4. Liberation
5. Where We Belong
6. Save Our Now
7. Kingdom
8. Divine
9. Grace
10. More!
11. Lessons
12. Hold On
13. Angel

9 Mart 2013 Cumartesi

77 Bombay Street - Oko Town


İsviçreli Buchli kardeşlerin oluşturduğu 77 Bombay Street, Şubat 2011'de çıkardıkları ilk albümleri Up In The Sky'ın ateşi daha sönmeden sürpriz biçimde 2012'nin son günlerinde ikinci albümleri Oko Town'ı çıkardılar. Öyle ki kendi 2012 seçkilerimi yaparken bu albümden hiç haberim olmadı. Haliyle ne yılın albümleri, ne de yılın şarkıları listeme dahil edemedim kendilerini. Oysa Oko Town bence 2012'nin en iyi albümlerinden, açılışta yer alan Follow The Rain ise 2012'nin en iyi şarkılarından biri. Gerçi kendilerini biraz özletmelerini isterdim. Zira Up In The Sky her dinlediğimde bana biraz daha yeni gelen, sanki daha tam tadını çıkaramadığım bir lezzet gibi. Bunun üzerine 14 tane gıcır gıcır 77 Bombay Street şarkısı daha eklenince insan bu lezzetin içini kıymasından, dişlerini kamaştırmasından endişe etmiyor değil.

Up In The Sky'dan söz ederken haklarında ne söylemişsem Oko Town'da ne eksik ne fazla aynı yolda ilerlediklerini gördüm. O güzel albümün üzerine daha ne koyabilirlerdi onu da bilmiyorum. İşte Oko Town ile 14 güzel şarkı daha koymuşlar. Bunda benim açımdan hiçbir sıkıntı yok. Zaten onları bu halde sevmiştim. Şimdi bu sevgiyi pekiştirmek için 14 şarkı daha eklendi. Hiç de öyle iç kıyması, diş kamaşması da yaşamadım. Herşey olması gerektiği gibi doğal, olgun, akıcı, hisli ve aynı zamanda neşeliydi yine. Dört kardeşin birden fazla lead vokale geçtiği şarkılar tıpkı ilk albümdeki gibi işini bilen ama gösterişsiz enstrüman hakimiyetleriyle birbirinden rol çalmaya çalışan, fakat kendi rollerini de unutmayan nitelikte. Sözlerde biraz daha karamsarlık sezilse de bunu kişiselleştirip kimsenin umursamayacağı biçimde dramatize etmiyorlar. O karamsarlığın yaratıcılığından beslenen yanlarını dinleyene duyurabiliyorlar.

"Tekrar güneşi görebilmek için yağmuru takip ederim" dedikleri enfes Follow The Rain'in yanında Wake Me Up, Seeker, Gladiator, Rainbow, Indian, Angel, Oko Town ve Garden hemen kucaklarını açtı ki bu da 9 şarkılık normal bir albüm eder. Geri kalanları da bu şarkılara çok iyi eşlik eden eş dost olarak görebiliriz. Albüm için materyal sıkıntısı çekmedikleri anlaşılıyor. Belki de zulalarında daha birkaç albümlük malzeme vardır. Tabii bunları arayı soğutmadan kullanmak onların tasarrufu. Oko Town'ı 2014 sonbaharında çıkarsalar yine yalar yutardık. Birilerini özlemek için uzun aralar gerekmeyebiliyor. Ama o uzun aralar bize o birilerinin özlenecek kadar değerli olup olmadıklarının solo testini uygularlar çoğu zaman. Sanırım 77 Bombay Street için durum biraz farklı. Çok uzağa gitmemişlerdi ne de olsa...

1. Follow The Rain
2. Planet Earth
3. Wake Me Up
4. Low On Air
5. Garden
6. Oko Town
7. Clown
8. Angel
9. Seeker
10. Indian
11. Rainbow
12. Gladiator
13. Johnny
14. Gotta Get Home

6 Şubat 2013 Çarşamba

Crazy Aces - Greatest Hits Volume 2


Crazy Aces, Nashville dolaylarından bir surf rock dörtlüsü. Aslında üçlüsü demek daha doğru çünkü 2011'in ortalarında kurulan grup ile ilk sene birlikte takılan gitarist Sam Hawskley, albüm kayıtlarına katılmamasına, albüm içindeki bilgilerde adı geçmesine, hatta albüm kapağında yer almasına rağmen kendi solo kariyerine ait yoğun çalışma programı ve Avustralya'ya sık seyahat etmesi gerekliliği yüzünden ayrılmış. 2011'in ortalarında kurulduğu için henüz ilk albümlerine Greatest Hits Volume 2 adını vermeleri oldukça eğlenceli insanlar olduğunu gösteriyor. Ama ilk albüm olduğuna da bakılmasın. Elemanların tümü en az 20 yıldır müzikle içli dışlı tecrübeli müzisyenler. Sadece tanışıp biraraya gelmeleri, albüm yapmaları biraz zaman almış o kadar. Biraraya geldiklerinde de Dick Dale, Link Wray, Royal Fingers, Takeshi Terauchi, The Ventures gibi sörf tahtasını icat eden isimlerin şarkılarından, James Bond ve TV dizilerinden coverlar çalarak olaya ısınmışlar. Grubun lideri konumundaki gitarist Jeff Senn, amaçlarının eğlence olsun diye enstrümantal, surf, spy ve psychedelic seslerden parçalar üretip çalmak olduğunu söylüyorlar.

Grup üyeleri klasik, caz, country, rockabilly, funk, rock, garage gibi farklı müzikal disiplinlerin bazılarının okulunda okumuşlar, bazılarını da yıllar boyu çeşitli grup ve sanatçıların turnelerinde, konserlerinde icra etmişler. Surf rock ile çocukluğundan beri içli dışlı olan tek kişi de Jeff'miş. Ancak diğer üyeler yukarıda adı geçen usta surf rock duayenlerin yanında Japonya'nın surf rock etkilenimi olarak 1965'teki bir The Ventures konseri sonrası ortaya çıkan Eleki (Japonca'da elektrik anlamında) hareketinin öncüleri Takeshi Terauchi ve Yuzo Kayama'yı da hemen kapmışlar. Tüm bu bilgiler albüme de yansımış.

Invasion Of Malibu ve Boogie Bored gibi bilindik surf rock tınıları yanında Jedd's Gold Sled, Theme From Crazy Aces ve Numb One ile üç enfes surf funk, isminden belli Eastwood Outlaw ile sinematik bir western şeklinde türe bir nebze yenilik katan hoş numaraları var. Hippy Trip surf yapmaktan ziyade bazı polisiye dizi temalarına, Bangers blues rock müdavimlerine, Arigato Terauchi ise eleki ustalarına selam gönderen nitelikte. Ne diyelim! Darısı sonraki greatest hits albümlere olsun. Çılgın Aslar amacına, yani eğlendirmeye ve bunu sırf surf rock kodlarıyla değil, ondan yola çıkıp başka dalgalara da kendini salıvermeye ilk albümüyle ulaşmış taş gibi bir grup. Greatest Hits Volume 2 olan ilk albümlerinin adına aldanıp da 100. kere aynı albümü yapmış sıkıcı sörf emeklilerinin birbirinden ayırt etmekte zorlanacağınız sözde en iyi şarkılarının toplandığı bir albüm sanmayasınız.

1. Chainsaw Dance
2. Invasion of Malibu
3. Jedd's Gold Sled
4. Eastwood Outlaw
5. Attention Shoppers
6. Arigato Terauchi
7. Hippy Trip
8. The Last Song
9. Theme from Crazy Aces
10. Boogie Bored
11. Numb One
12. Bangers
13. Return of Chainsaw Dance

1 Şubat 2013 Cuma

Black Market Karma - Easy Listening


Resmi web sitelerinde The Velvet Underground, Nirvana, The Brian Jonestown Massacre, Jesus & Mary Chain, My Bloody Valentine, Bob Dylan, The Beatles, Black Rebel Motorcycle Club, Jimmy Hendrix, Neil Young, The Rolling StonesSpiritualized, Howlin' Wolf, Sonics, Leonard Cohen, Curtis Mayfield, Tom Waits gibi isimleri dinlemekten hoşlandıklarını söyleyen Londralı grup Black Market Karma, 2007'de kurulmuş bir grup. 2009 ve 2011 yıllarında iki EP yaptıktan sonra 2012 yılı içinde eşine az rastlanır biçimde tam 4 (dört) albüm çıkaran grup, bu saydıkları isimlerin birçoğundan maddi manevi etkiler taşıyor. Zaten yaptıkları müzik psychedelic rock ve shoegaze olarak tanımlanınca alaka kurmak daha da kolaylaşıyor. Sırasıyla Comatose (01-01-12), Cocoon (29-06-12), Easy Listening (07-09-12), Semper Fi (20-12-12) isimlerini taşıyan bu tuhaf albüm kariyerini Easy Listening'i dinledikten sonra farkettim. Zaten Easy Listening'i beğenmemiş olsam muhtemelen el sıkışıp ayrılırdım kendileriyle. Comatose ve Cocoon'un da 2012 yılına ait olduğunu öğrenip şaşırdıktan sonra yılın son ayında bir de Semper Fi çıkınca adamların enerji içeçeğinin gözüne vurduklarına kanaat getirdim.

Aslında fena halde sıkıcı Cocoon'u saymazsak kalan üç BMK albümünün birbirinden ayrılan keskin tarafları yok. Genelde 5-6 dakika arasında, bas ile desteklenmiş yoğun gitar içeren trip bestelerden oluşan bu albümler birbirinin devamı gibi sanki. Hiç öyle iş olsun diye de çıkarılmış değiller. Hani üşengeç bir grup olsa "zaten materyal bol, şu şarkıların birazını seneye, artanı da öbür seneye iteleriz" stratejisine başvurabilirdi. Mesela Easy Listening'i 2016'da çıkarsalar kim tutup da "tembel herifler bunlar" diye çıkışabilirdi? Pulling Shapes, Run Run Run, The Way It Was, Dee Dee gibi şarkılarıyla Comatose; I Am Life, Head Full Of Fuzz, Keep On Keep Your Light On gibi şarkılarıyla ve yoğun sitar katkılarıyla dikkat çeken Semper Fi pekala konsept bir albümün ikinci, üçüncü CD'sine benziyorlar. Easy Listening'de de bu albümlerden fazla ya da eksik birşeyler yok kanımca.

Uzun sayılabilecek şarkı süreleri ve mecbur kalmadıkça sağa sola sapmayan şarkı düzenleriyle tribal bir hava yakalayarak psychedelic kelimesinin yanına shoegaze kelimesini de ekliyorlar. Tüm bunları yaparken bazı şarkı girişleriyle "Oasis mi bu çalan" hissiyatı da yaratıyorlar. Mesela bu tanım doğrultusunda girişteki Jingle sanki bitmek bilmiyor ama bittiğinde iyi bir şarkı olduğu duygusunu verebiliyor dinleyiciye. Aynı şeyi Dancing On The Sun, Slow, G To C, Catsigh için de söylesek ayıp etmeyiz. Neghead biraz bunlardan farklı gelen (belki süresi dört dakika olduğu içindir!) bir diğer iyi beste. WW3 zaten bence 2012'nin en sağlam şarkılarından biri. Hatta 2012'de çıkan dört BMK albümündeki en sağlam şarkı bile diyebilirim. Onun da sebebi sanırım gubun genel karakteri gereği mesafeli rock anlayışının bu şarkıda biraz daha mainstream bir albümün ilk single'ı havası uyandırması. Yani diğer şarkılara göre daha karizmatik kılan tüm unsurları hem kendi içine sokabilmiş, hem de kendi dışına çıkarabilmiş basit bir zeka ürünü. Tabii bu son cümleyi Black Market Karma'nın kendisi için de kursak pek farketmezdi.

1. Jingle
2. WW3
3. Grand Theft Brain
4. G to C
5. Slow
6. Dancing On the Sun
7. Bloomer
8. Catsigh
9. Adrone
10. Stars and Stripes (Hammer and Sickle)
11. Neghead
12. Rough Idea

24 Ocak 2013 Perşembe

Miss Li - Singles and Selected


1982 İsveç doğumlu indie pop şarkıcısı Linda Carlsson, kendine Miss Li adını verdikten sonra bu ad altında 2006'dan bu yana tam altı albüm çıkarmış başarılı bir insan. Bu altı albümü de test etmiş bir Miss Li sever olarak yine de kendisinin bu albümlerini beş üzerinden en fazla üç ile değerlendirmişimdir. Miss Li severliğim bu albümlere serpiştirilmiş çeşitli şarkılardan ibarettir. Zaten o şarkılar da arşivimde durur. Ama sanki bu tip sevenleri olduğunu biliyormuş gibi kariyerinde çıkardığı singlelar ve single dışı seçkilerden oluşan 15 şarkılık Singles and Selected derlemesini derleyip bir güzellik yapmış. İsveç'te "summerqueen of pop" olarak bile isimlendirilmiş Miss Li, billur gibi sesiyle, kucağa alıp okşanası indie pop nağmeleriyle bu tanımı ne derece hak ettiğini de kanıtlıyor bana göre. Indie pop'un pop caz, kabare pop, rock'n roll, piano rock ve swing ile kaçamaklarını sıkça duyabileceğimiz bu şarkılar, içerikteki kalabalığa rağmen dolaysız ve samimi bir kalıp içinde kulaklara sızıyor.

Sırasıyla Late Night Heartbroken Blues (2006)' dan iki, God Put A Rainbow In The Sky (2007)'dan bir, Songs Of A Ragdoll (2007)'dan üç, Dancing The Whole Way Home (2009)'dan beş, Beats & Bruises (2011)'dan dört şarkının yer aldığı albüme nedense Tangerine Dream (2012)'den hiç şarkı seçilmemiş. Oysa gözlerim bu albümdeki Throw It In The Trashcan'i de aradı doğrusu. Arşivimdeki Miss Li şarkıları olan Bourgeois Shangri-La, I Heard Of A GirlI Can't Get You Off My Mind, Ba Ba Ba, Oh Boy tam kadro yerini almış. Ama bunların yanında nedense ait oldukları albümlerde dinlediğimde pek dikkatimi çekmemiş olan Forever Drunk, Boy In The Fancy Suit ve You Could Have It (So Much Better Without Me) bu kez pek tatlı geldi. Aslında bu albüm Miss Li'nin ilk derlemesi değil. İlk üç albüm sonrası 2008'de çıkan Best Of 061122 – 071122 albümünde burada da bulunan beş şarkının ve çeşitli B-side yancıların bulunduğu iki CD'lik toplam 19 şarkı yer alıyor. Hatta yine 2008'de 14 şarkılık Miss Li adında bir best of daha görülüyor kayıtlarda.


Aradan geçen zaman içinde oralara koyup da bu son albüme koymadığı şarkıları "best" olmaktan çıkaran nedir insan merak etmiyor da değil. Bu derece bir best of manyağı olduğunu bilmediğim bu güzel insanın bir an önce bu alışkanlıktan kurtulması temennisi her yanımı sarmıştı albümü dinlerken. Singles and Selected benim için bazı özel Miss Li parçalarını derleyip toparlaması yanında bir toplama albümden beklenen en belirgin özelliklerden biri olan hafıza tazeleme işlevini de yerine getiriyor. Fakat buna rağmen gerek görmediğim birkaç şarkı da albümü hantallaştırıyor. Ben olsam Singles and Selected'da yer alan 5-6 şarkının yerine başkalarını koyardım mesela. Bir de kendisine yakın birilerinin onu şu kabare takıntısından kurtarmasını isterdim. En güzel şarkılarından biri olan Bourgeois Shangri-La'nın, etrafa yaydığı iddia edilen o kabare havasından ziyade her seferinde çok güçlü bir pop / soul içime çekiyorum. İkisi arasındaki farklılıkları da yine Miss Li bu defa bazı kötü şarkılarıyla kanıtlıyor. Bu "unique" sayılabilecek sesi heba ettiğini düşündüğüm nice kabare pop bilmem nesi şarkıyla dolu kariyerini, kendisine daha çok yakışan 60'lar sunshine pop'undan esinlenmiş ve yine aynı dönemlerden günümüze yansımış rock'roll / pop / soul besteler renkli hale getiriyor bence. Yine de seviyoruz, dinliyoruz, bundan sonraki her albümünü de dinleyeceğiz. Yalnız best of'larından emin değilim.

1. Dancing the Whole Way Home
2. Bourgeois Shangri-La
3. Boy in the Fancy Suit
4. I Heard of a Girl
5. I Can't Get You Off My Mind
6. I'm Sorry He's Mine
7. Ba Ba Ba
8. My Man
9. Stupid Girl
10. Oh Boy
11. Backstabber Lady
12. Forever Drunk
13. You Could Have It (So Much Better Without Me)
14. Gotta Leave My Troubles Behind
15. Why Don't You Love Me?

19 Ocak 2013 Cumartesi

Carolina Chocolate Drops - Leaving Eden


2005'te Güney Carolina'da kurulmuş olan Carolina Chocolate Drops, ancak beşinci albümleri Leaving Eden ile farkına varabildiğim nadide bir bluegrass, country, folk üçlüsü. Aslında büyük resme kuşbakışı bakılırsa nadide bir tarafları yok gibi düşünülebilir. Oysa Leaving Eden herhalde öyle bir boş anıma denk geldi ki, sakin ama kendi hırçınlığını en iyi bu sakinlikte dile getirebilen, matrak ama ciddiyetini en iyi bu matraklık içinde sözlere / notalara dökebilen harika bir albüm gibi geldi bana. Her zaman yaptığım gibi Leaving Eden öncesi dört albüme döndüm. Ve maden bulmuşçasına sevindim. 2007 tarihli ikinci albüm Heritage'ı çok iyi buldum mesela. Ama Dom Flemons, Rhiannon Giddens ve Justin Robinson'dan oluşan grup Leaving Eden ile en klas albümüne imza atmış kanımca.

Eski usül akustik country blues içi uygun görülmüş isim haliyle bluegrass (hatta progressive bluegrass bile diyorlar) ustası diyebileceğimiz bu üç güzel insan aynı zamanda bu müziğin çok az sayıdaki Afrikalı-Amerikalı temsilcilerinden biri. Dört telli banjo, akustik gitar, jug, mızıka, kazoo, snare drum, keman gibi bu müziğin geleneksel enstrümanlarının hakkını veren grup elemanları, aynı zamanda siyah vokallerinin güzelliğiyle şarkılara inceden soul ayarları da çekiyorlar. Haliyle pek genç işi sayılmaz. Fakat onların eski usül enerjileri içindeki gençliği hissettiğiniz vakit tadına doyum olmaz bir albüm bu. Zira tempolu parçalardaki arı gibi çalışkanlık, yavaş parçalardaki duygu yoğunluğu insana kısa (ve tadında bırakan!) harika anlar yaşatıyor. Açılışı yapan Riro's House'un o inanılmaz (bu kelimeyi kullanmayı pek sevmem, muhtemelen burada da yanlış kullandım) western coşkusu için kelimeler seçemiyorum. Sadece iki dakika beş saniye içinde bana sanki onlarla beraber oturup ter içinde bu şarkıyı çalıyormuşum duygusu verebildikleri için hayran kaldım.


Vokaller, müzik ve şarkılar bu kadar enfes olunca hiç bitmesini istemediğim albümden örnekler seçmekte de zorlanıyorum. Ama Rhiannon Giddens'ın seslendirdiği, single olarak bile çıkarılabilecek, yerel radyoları bile şenlendirebilecek Country Girl, hemen ardından gelip şenliği sürdürebilecek Run Mountain, bir "blues a capella" numunesi olarak tecrübe edilebilecek Read 'em John, tekrardan "ben de onlarla beraber çalıp söylemek istiyorum" hissi uyandırabilecek I Truly Understand That You Love Another Man örneklerini seçtim (ve ilginçtir zorlanıyorum dedim ve pek zorlanmadım!) Ayrıca sevimli ve grubun standartlarına göre dört dakika süresiyle biraz uzun sayılabilcek Boodle-De-Bum-Bum, hiç de dört dakika gibi gelmedi bana. Rhiannon'ın çelloyla sarıp sarmalanmış sağlam baladı Leaving Eden, grubun enerjisinden sembolize ettiğimiz o arı kovanından çıkma Po' Black Sheep, swing esintisi yayan No Man's Mama da ben buradayım diyen şarkılar.

Açılış nasıl güçlüyse kapanış da öyle. Enstrümansız Pretty Bird'de yine Rhiannon bu defa gece vakti verandaya çıkıp ateşböceklerine o beyaz şarap sesiyle şarkı söylüyor adeta. Bitmesin denilen albüm bittiğini hiç farkettirmeden bitiyor. Ama bu bitiş yeni başlangıçların bitişi. Temellerini aldığı bu eski müziği şimdiki zamana bu kadar dinç ve hisli biçimde taşımış olması o kültürü ne kadar iyi özümsediğinin ispatı. Evet, bu şarkıların toplandığı bir albüm olması yanında esasen bir kültür yansıması. Yabancı bir kültürün başkalrına da tanıdık gelebilecek ölçüde bir yansıması hem de. Adı üstünde "halk müziği"! Önceki Carolina Chocolate Drops albümlerinden bu kadar tat almadım. Yine kuşbakışı olarak aralarında çok büyük farklar yok belki. Hatta bazen kendimi Don't Get Trouble In Your Mind'ın nakaratını mırıldanırken buluyorum. Ama o kuşun müzikçalarına Leaving Eden'ı koyup kulaklığını taktığını hayal ettiğimde daha bir keyifle uçtuğunu görebiliyorum.

1. Riro's House
2. Kerr's Negro Jig
3. Ruby, Are You Mad at Your Man?
4. Boodle-De-Bum-Bum
5. Country Girl
6. Run Mountain
7. Leaving Eden
8. Read 'Em John
9. Mahalla
10. West End Blues
11. Po' Black Sheep
12. I Truly Understand That You Love Another Man
13. No Man's Mama
14. Briggs' Corn Shucking Jig / Camptown Hornpipe
15. Pretty Bird

12 Ocak 2013 Cumartesi

The Jimmy Bowskill Band - Back Number


1990 doğumlu Kanadalı blues rock gitaristi Jimmy Bowskill, daha 10 yaşında sokaklarda çalıp söylerken keşfedilmiş, ilk albümü Old Soul'u ise 13 yaşında çıkarmış. Yaşıtları o sıralarda ne yapıyordu az çok tahmin edebiliyorum. Lakin anasının karnından ne ara çıktığını merak ettiğim küçük Jimmy, biri konser üç albüm daha yaptıktan sonra 2012'de 22 yaşına vurmuş ve beşinci albümü Back Number'ı iki arkadaşıyla beraber üçlediği The Jimmy Bowskill Band adıyla çıkarmış bulunmakta. Şimdi Back Number'da 22 yaşın verdiği olgunluk çok fazla seziliyor diyeceğim, dalga geçiyorum sanılacak. Meseleye bu kadar erken dalınca beşinci albümden beklenen de tam olarak budur. Zira sadece 2005 tarihli sıkıcı mı sıkıcı ikinci albümü Soap, Bars and Dog Ears'i duymak bile aradaki bariz farkları ortaya sermeye yeter. Jimmy sahiden çok sıkı bir gitarist, solist ve besteci. Görme özürlü efsane gitarist Jeff Healey ile aynı sahneyi paylaştığını öğrendiğimde Jimmy için Healey'nin iyi bir referans olabileceğini düşünmedim değil.

Bir garson gelip "blues rock'ınızı nasıl alırsınız" diye sorsa vereceğim eşgalin önemli bir kısmını kapsayan The Jimmy Bowskill Band müziği yalansız dolansız, saf ve temiz blues kökenli taş gibi rock enstantanelerinden oluşmakta. Bunun içinde Jimmy'nin attığı uzun soloların tavan yaptığı kan ter içindeki bestelerin yanında standart blues kurallarının dikkate alındığı güney esintili hard rock numaraları da sıkça çevriliyor. Bu numaralar birkaç şarkıda meşgule düşmüyor değil. Ama Linger On The Sweet Time, Down The Road, Take A Ride, Salty Dog, Seasons Change gibi şarkılar kendilerini yabana atanları affetmeyecek kadar kanlı canlı sayılır. Müzikal yönden pek sık olmasa da Jeff Healey yanında, vokal olarak ise yine pek sık olmamakla birlikte The Black Crowes solisti Chris Robinson'ın gerçek rock şarkıları söylediği 90'lar dönemine ait çağrışımlar aldım. 22 yaşında bu kadar iş başarmış bir delikanlıdan o deli kanına yakışan bir albüm olmuş Back Number. Adını saydıklarım dışında başka şarkılar da sevilebilir, eşlik edilebilir, elinde gitar varmış gibi havaya gitar solo pozu atılabilir. Normalde bu yaşta birinin albümünden sonra "rock camiası yeni bir yetenek kazandı" geyiğini yapabilirdik. Ama şu durumda biraz ayıp olur. Ancak kendi adıma şöyle diyebilirim: "Blues rock camiası sağlam bir albüm daha kazandı!"

1. Take a Ride
2. Linger on the Sweet Time
3. Salty Dog
4. Little Bird
5. Spirit of the Town
6. Sin's a Good Man's Brother
7. Sinking Down
8. Down the Road
9. Seasons Change
10. Broke Down Engine
11. Least of My Worries

8 Ocak 2013 Salı

Lucy Kruger - Cut Those Strings


2012'nin en hoş armağanlarından biri Güney Afrikalı genç şarkıcı / besteci Lucy Kruger'in ilk albümü Cut Those Strings idi. Ailesinde müzikle ilgilenenler olmasından dolayı küçük yaşta içine düşen ateşi üniversitede drama ve müzik okuyarak canlı tutan Lucy, altı yıl boyunca kendi şarkılarını yazıp yerel festival ve etkinliklerde dinleyicilerle paylaşmış. Böylece alttan alta kariyerine sağlam tuğlalar ördükçe daha geniş kitlelere hitap eden festivallerin, saygın müzik yayınlarının ve nihayet plak şirketlerinin dikkatini çekmeyi başarmış. Bunun sonucu olarak da ta elin Güney Afrika'sından parlayan bu kıvılcım tüm dünyaya yayılmaya başlamış. Şarkılarını yazarken Joni Mitchell, Kate Bush, Alanis Morissette ve Tori Amos gibi isimlerin tekniklerini özümseyip kendi çıkarımlarını yapması, bu isimleri kullanarak reklam yapma sahtekarlığından çok uzak, gerçekçi bir zemin üzerinde yükselmekte. Bunun en canlı ispatları da Cut Those Strings'in içinde.

Gitarla çalmayı öğrendiği ilk şarkı olan Joni Mitchell’ın A Case Of You’sundan bu yana 23 yaşına rağmen çok yol kateden, Joan Baez, Bob Dylan coverları yanında kendi yazdığı şarkıları da sahnelerde çalıp söyleyen Lucy Kruger, Cut Those Strings şarkılarını da ilk başta singer / songwriter formatında tasarlamış. Bu da demek oluyor ki, şayet bu şarkıları o ham halleriyle bıraksaydı muhtemelen binlerce folk tutkunu müzisyen gibi beş mumla aydınlatılan bir sahnede 30-40 kişiye sade bir geceden, akustik yoğunluklu bir albümden başka birşey vaad etmeyen seviyede kalacaktı. Belki uzun vadede kendi coğrafyasının Tracy Chapman'ı, Souad Massi'si veya Alela Diane'i olurdu. Ama ilk albümündeki akustik tasarımdan yola çıkarak sağlam bir prodüksyonla işlenmiş şarkıların aldığı son şekle bakınca onun sahne algısının farklı olduğu anlaşılıyor.


Dört kişilik grubuyla kaydettiği Cut Those Strings, gerek o kaymak gibi prodüksyonun neticesinde ortaya çıkan dengeli pop rock soundu, gerekse olgun lirik anlayışıyla Lucy Kruger'in hoşgelişini müjdeliyor. Fakat en önemli özellik elbette ki Lucy'nin her yönüyle hakim olduğunu hissettirdiği güzelim sesi. Hepsini kendi yazdığı şarkıları yine kendisinin seslendirmiş olmasının rahatlığı her an seziliyor. Little Puppet, Hey Dreamer, Shudder gibi duru pop rock bestelerin yanında Heart Of Stone gibi zaten Lucy'nin sesinde genel olarak fazlasıyla hissedilen keltik vokal renginin yoğun şekilde yansıdığı akustik-epik bir folk da dikkat çekiyor. Fire Up'ta Alanis Morissette'in ritmik vokal tarzının izlerine rastlamak mümkün. Heaven'ın sevimli bünyesindeki pop caz ve soul duygusunu tatmak da bir zevk. Albümün en iyilerinden olan I'll Sing For You'nun teslimiyetle kontrollü olmak arası salınışına Inge Beckmann adındaki bir sesin geriden destek veren ve sanki yaylı bir enstrümanı andıran sıradışı vokali mutlak duyulmalı. Böyle bir albümün altına 23 yaşında birinin imza atması sık rastlanan bir durum mudur diye düşünürken Joni Mitchell'ın 25, Tracy Chapman'ın 24, Beth Orton'un 23, Sinéad O'Connor'ın 21, Kate Bush ve Sarah McLachlan'ın 20, Alanis Morissette'in 17 yaşında olgun ilk albümlerini çıkardıkları gerçeğini akıllara getirmek gerek. Zira büyük değişimler yaşamazsa gelecekte Lucy'nin kalemi bu isimler olacak.

1. Little Puppet
2. Right Now
3. Muse
4. I'll Sing For You
5. Fire Up
6. Hey Dreamer
7. Heaven
8. Four White Walls
9. Heart of Stone
10. Let's Just Be
11. Shudder

31 Aralık 2012 Pazartesi

Issız Ada Radyosu Arşivi (Aralık 2012)

Birth of Joy - Life in Babalou
Yıl: 2012 Hollanda
Tür: Hard Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fat Fish"
Hogjaw - Sons of the Western Skies
Yıl: 2012 ABD
Tür: Blues Rock, Hard Rock, Stoner Rock
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Road of Fools"


The Dt's - Nice 'n' Ruff: Hard Soul Hits, Vol. 1
Yıl: 2005 ABD
Tür: Blues Rock, Alternative Rock, Cover
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Crazy 'Bout You Baby"


Take Me Home Tonight OST
Yıl: 2010 ABD
Tür: Pop, Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: Wang Chung - "Everybody Have Fun Tonight"

Wild Nothing - Gemini
Yıl: 2010 ABD
Tür: Dream Pop, Indie Pop, Post-Punk
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Witching Hour"

Cosmetic - Conquiste
Yıl: 2012 İtalya
Tür: Indie Rock, Shoegaze
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Lenta Conquista"

Fight Bite - Fight Bite
Yıl: 2012 ABD
Tür: Dream Pop
"F" Rate: 5/10
I.A.R. tavsiyesi: "Belle"


Daryl Hall & John Oates - Ooh Yeah!
Yıl: 1988 ABD
Tür: Pop/Rock, Pop Soul
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Everything Your Heart Desires"

Alhousseini Anivolla - Anewal / The Walking Man
Yıl: 2012 Nijerya
Tür: African Blues Rock, World
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Imoussanan"
Hediye Güven - Yengeç
Yıl: 2012 Türkiye
Tür: Pop Jazz, Pop Soul
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Cowboy Song"


Ørkenkjøtt - Ønskediktet
Yıl: 2012 Norveç
Tür: Progressive Death Metal, Progressive Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Fem Soler"

Pet Shop Boys - Actually
Yıl: 1987 İngiltere
Tür: Synth Pop, Dance-Pop, Electropop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "What Have I Done to Deserve This?" (with Dusty Springfield)


Los Straitjackets - ¡Damas y Caballeros!
Yıl: 2001 ABD
Tür: Surf Rock, Rockabilly
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Outta Gear"


Ali Hassan Kuban - Real Nubian: Cairo Wedding Classics
Yıl: 2001 Mısır
Tür: African / Arabic Popular Music
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Gammal"


Petra Marklund - Inferno
Yıl: 2012 İsveç
Tür: Pop
"F" Rate: 6/10
I.A.R. tavsiyesi: "Nummer"

Fort Knox Five - Radio Free DC
Yıl: 2008 ABD
Tür: Funk, Pop Soul, Breakbeat
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "The Spirit of '75" (feat. Mustafa Akbar)

Coffeehouse - Square One
Yıl: 2012 Şili
Tür: Pop/Rock
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Turning Years"

Nazareth - The Newz
Yıl: 2008 İngiltere
Tür: Hard Rock, Rock, AOR
"F" Rate: 7/10
I.A.R. tavsiyesi: "Gloria"


Şenay - Honki Ponki
Yıl: 1980 Türkiye
Tür: Pop, Folk Pop
"F" Rate: 8/10
I.A.R. tavsiyesi: "Honki Ponki"

Soundgarden - Superunknown
Yıl: 1994 ABD
Tür: Grunge, Alternative Rock
"F" Rate: 9/10
I.A.R. tavsiyesi: "Spoonman"