2004 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2004 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Temmuz 2013 Cumartesi
Riding Giants (OST)
Çok istememe rağmen bir türlü denkleştirip izleyemediğim 2004 tarihli Stacy Peralta belgeseli Riding Giants, sörf kültürünün ortaya çıkışı ve tarihi üzerine bir yapım. Daha görmeden mutlaka görülmesi gereken bir belgesel olduğuna inancım yüksek. Estetik olarak olağanüstü bir spor olması yanında, bazı kanallarda izlediğimiz çılgın sörf görüntülerinin altına döşenen müziklerin de etkisiyle insanı o azgın dalgaların altına atlama isteği de uyandıran bir spor. Bu bilinçle Riding Giants'ın müziklerinden oluşan albüm de aynı gaza getirici etkiye sahip. Tanıdık ve tanımadık isimlerin şarkılarından oluşan bu albümü uzun zaman önce bulmuştum. Özellikle yaz zamanlarında, çeşitli imkansızlıklardan dolayı yapamadığımız bu sporu en azından yapıyormuş duygusu yaratması muhtemel şarkılarla tekrar tekrar anarım.
Teması itibariyle albümün ev sahipliğini yapan Dick Dale'in Misirlou'su ve Link Wray'in Rumble'ı, surf rock'ın kitabını yazmış bu adamlardan seçilen iki tanıdık enstrümantal. Aslında daha çok surf rock şarkısı umulası bir albüm. Ama bu umulası durumu, elit seçkisiyle farklı açılardan lehine çevirmiş bir iş aynı zamanda. Hiç The Beach Boys şarkısı kullanılmamasını nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum. Gerçi Birleşik Devletler'de The Beach Boys'u dönemin Backstreet Boys'u olarak gören eski bir nesil de yok değil. 56 yaşındaki Stacy Peralta'nın da bu neslin evladı olması kuvvetle muhtemel. Bu arada kendisi 2001 yılında Sean Penn'in anlatıcılığını yaptığı Dogtown and Z-Boys adlı 70'lerdeki kaykay hareketini konu alan nefis belgeselin de yönetmeni. Bu belgeselin de Jimi Hendrix, Thin Lizzy, T. Rex, Rod Stewart, Iggy Pop, ZZ Top gibi isimlerin şarkılarınn yeraldığı sıkı bir soundtrack albümü mevcut.
The Ruts ile eski, The Hives ile yeni punk örneklerinin yer aldığı albümde Sol Hoopii ve Gabby Pahinui Hawaiian Band adında Hawaii'nin sanatçılarından iki seçki de ihmal edilmemiş. The Stray Cats ve Screamin' Jay Hawkins'i zaten bilen bilir. (Hawkins ve belgesel deyince, 2001 tarihli Screamin' Jay Hawkins: I Put A Spell On Me belgeselinin de hala peşinde olduğumu belirteyim.) Bana göre albümün onur konukları ise grunge'ın üç büyükleri olan Alice In Chains, Soundgarden ve Pearl Jam olmuş. Üçlüden yapılan seçkiler çok yerinde. Grunge'ın bu kültürle ilişkisine "ne alaka" olarak bakılmamalı. Referans olarak bazı şarkılardaki liriklerin sörf gelenek göreneklerine göndermeleri bir yana, özellikle Eddie Vedder'ın eski bir sörfçü olduğunu bilmeyen gözüme gözükmesin. Them Bones ve My Wave'in müthiş karizmaları, Go'nun azgın dalgaların ortasına sörf tahtasız balıklama atlatacak gaz takviyesi, bu şarkıların albüm için ne kadar yerinde seçimler olduğunu gösteriyor. Henüz izlemeden arşivlik olduğunu hissettiğim belgeselin, arşivlik olduğuna kefil olabileceğim soundtrack albümü ile tencere kapak olduklarına neredeyse eminim.
1. The Waterboys - This is the Sea
2. Alice in Chains - Them Bones
3. The Ruts - Babylon's Burning
4. The Hives - The Stomp
5. Link Wray - Rumble
6. Sol Hoopii - 12th Street Rag
7. Illdependents - Innacitytears
8. Dick Dale & His Del-Tones - Misirlou
9. The Stray Cats - Rumble in Brighton
10. Screamin' Jay Hawkins - Makaha Waves
11. Soundgarden - My Wave
12. Pearl Jam - Go
13. Gabby Pahinui Hawaiian Band - Aloha Ka Manini
14. Bangkok Starters - Glass Off
Etiketler:
* ABD,
2004,
Grunge,
Soundtrack,
Surf Rock
15 Ağustos 2012 Çarşamba
Travis - Singles
Farklı isimlerle, türlü değişimlerle, iniş çıkışlarla resmi olarak 1993 yılında kurulan Glasgowlu Travis, 1997'den itibaren Travis adıyla albüm yapmaya başlayalı şimdilik 15 yıl oluyor. Bu 15 yıla 6 albüm ve bir sürü güzel single sığdırmış olan grup, britpop, indie, alternative ve pop rock sularının naif sakinlerinden biri oldu yıllardır. 90'ların sonu, 2000'lerin başı altın dönemlerini yaşadıkları için şimdilerde pek kimsenin dönüp bakmaması, onları güçlü bir nostalji halkası haline getirmiş olabilir. Bunda bir sakınca yok. Hatta Travis şu saatten sonra sadece bir nostalji olarak kalsa da olur. Sözünü ettiğim dönemin radyo dostu öğrencilerini, hayata yeni atılmışlarını, sevgili edinmişlerini, sevgiliden ayrılmışlarını aynı anda bağrına basabilmiş çok (ya da az) sayıdaki gruplarından biridir. "Radyo Dostu" tamlaması burada önemli. Çünkü benim gibi onları ilk radyolarla ya da çektikleri ilginç kliplerle tanıyanların, piyasa şartlarıyla barışık ılıman şarkılarını buralara sığmayacak pekçok anının fonuna yerleştirdiklerini biliyorum.
Gecesi, gündüzü, öğleden sonrası, akşamüstüsü olmayan Travis müziğini her ne kadar yanında çok eğlendiğim bir dost gibi görsem de, tüm albümlerini dinlediğim halde "en iyi Travis albümü şudur" diyebildiğim biri olmadığı görüşündeyim. Hemen hemen aynı duyguları Coldplay için de hissettiğimi belirtmiştim. Travis ile Coldplay farklı gruplar. Onların bana ortak gelen noktaları ise, her ikisini de single single ya da single olmasa bile aralara sıkışmış birkaç şarkıyla seviyor olmam. Bu yüzden benim için "en iyi Coldplay albümü" veya "en iyi Travis albümü" diye bir albüm henüz yok. Olması için uğraştım. Lakin Travis'in de büyüsü buradaymış. Genel ratinglerden bir ortalama çıkarılırsa 1999 tarihli ikinci albüm The Man Who, hem ticari, hem de kritik başarı konusunda en iyi Travis albümü olarak kabul ediliyor. UK Top 100 listesinde 1 numaraya kadar çıkmış, aynı listede 104 hafta kalabilmiş The Man Who bile bana "en iyi" gibi gelmemiştir.
Travis, single, radyo ve kliplerle şekillendiği düşünülen ticari duruşunu, duygu dünyası ve hüzün dağarcığı geniş bir kimlikle dengeleyince ortaya sıcak, samimi, doğal, doğrudan bir müzik çıkıyor. Puslu Britanya'nın kronik hüznünden küçük ışık hüzmeleri misali sızan yaşama sevinci mutlaka hissedilecek bu müzik, bugüne dek Why Does It Always Rain On Me?, Sing, Re-Offender, Flowers In The Window, Side, Love Will Come Through, Turn gibi nefis meyveler verdi. Tabii bunlar benim en net hatırlayabildiğim ve hala irtibatı koparmadığım Travis güzellikleri. Hele o Why Does It Always Rain On Me? yok mu? Dünyaya düşmüş dünya tatlısı bir kaybeden şarkısı, dünyanın en güzel şarkılarından biri. Sözleriyle, müziğiyle dokunamayacağı insan yok gibi. Hatta bırakın insanı, bir ağacın, terkedilmiş bir kulübenin, bir paratonerin duygularına bile tercüman olabilir. "Niye şu yağmur hep benim üzerime yağıyor? / 17 yaşımdayken yalan söylemiştim acaba ondan mı?"
2004'te çıkan Singles albümü Travis'in bana göre en iyisi. Çünkü değişik zamanlarda single olarak çıkmış bu şarkılar gereksiz yere lafı uzatmadan Travis sadedine geliyorlar. Onları dinlerken biriktirdiğimiz bazı anılarımız beyin şeklindeki kumbaramızdan çıkıp geliveriyorlar. Dört mevsimin, dört duvarın, dört duygunun hepsine birden sığıyorlar. Dostlarla geçirilen güzel bir güne de, Müşfik Kenter'in öldüğü güne de dokunmasını biliyorlar. Yangında kurtarılacak bu yedi Travis şarkısını aynı albümde bulmak kendi adıma büyük keyifken, bunların yanına unuttuğum ya da ıskaladığım Driftwood, Walking In The Sun, Coming Around gibi başkalarını da eklemek, best of'lara olan sevgimi biraz daha arttırdı. Tabii aralarda Travis albümlerini hantallaştıran ve zamanında neden single olarak çıkarıldığını sorgulatan şarkılar mevcut. Ve tabii yine unuttuğum ya da ıskaladığım, single olarak çıkmamış ve bu sebepten bu albüme girememiş başka Travis şarkılarının başka Travis albümlerinde bir yerlerde duruyor olması fikri de çekici. Hele de Singles'tan sonra iki albüm ve birkaç single daha çıkarttıkları, melek sesli Fran Healy'nin bir demecinde "Travis toplam 12 albüm çıkaracak ve hiç dağılmayacak" dediği düşünülürse.
1. Sing
2. Driftwood
3. Writing to Reach You
4. Why Does It Always Rain on Me?
5. Re-Offender
6. Walking in the Sun
7. Tied to the '90s
8. Coming Around
9. Flowers in the Window
10. Love Will Come Through
11. More Than Us
12. Side
13. U16 Girls
14. Happy
15. All I Want to Do Is Rock
16. The Beautiful Occupation
17. Turn
18. The Distance
Etiketler:
* İngiltere,
2004,
Britpop,
Indie Rock,
Pop Rock
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Tomoyasu Hotei - Electric Samurai
Soundtrackler arasında rutin devriyemi atarken çok sevdiğim Kill Bill albümünün artık resmi teması olan Battle Without Honor Or Humanity'nin sahibi Tomoyasu Hotei'yi ıskaladığımı fark ettim. Bu şarkının hangi albümünde yer aldığını bulmak için araştırma yaparken de kendisinin 20'nin üzerinde albüm sahibi, an itibariyle 50 yaşında rockçı bir ağabeyimiz olduğunu öğrendim. Ben de direk kendisinin diskografisine dalıp başka inciler saklıyor mu diye bakmak istedim. Ulaşabildiğim 10-12 albümü (biraz da sardıra sardıra) dinledikten sonra elimde Doberman (2003), Battle Without Honor Or Humanity'nin de bulunduğu Electric Samurai (2004) ve Monster Drive (2005) albümleri ile başka albümlerinden birkaç şarkı dışında birşey kalmadı. Ben de bu üç albüm arasından içinde beni bu araştırmaya iten sebebin yer aldığı Electric Samurai'yi seçtim.
Tomoyasu Hotei, 1962 Takasaki, Japonya doğumlu bir gitarist, besteci, şarkıcı, yapımcı ve oyuncu. Dört filmde yer almış ve bunlardan biri de 2002 tarihli bir yeniden çevrim olan New Battles Without Honor and Humanity adını taşıyor. Kendisinin o kadar albümünü dinledikten sonra vardığım en kabaca izlenim, kendisinin Japonya'nın Joe Satriani'si, Santana'sı, Brian Setzer'ı veya Asım Can Gündüz'ü olduğu yönündeydi. Usta bir virtüözden beklenen ne varsa kanının son damlasına kadar albümlerine akıtmış olan Hotei'nin tek sorunu belki de kendine özgü bir sounda sahip olmayışı. Bazıları için bu çok da önemli değildir. Satriani bin yıllık rock tarihinde yapılmamış ne yapmıştır mesela? Fakat Santana gibi klasik rock müziğe bazı latin örf ve adetlerini süper biçimde eklemiş duayenler akla geldikçe neden Hotei de kendi kültüründen esinlenip "unique" bir müzik elde edememiş diye sormadım değil. İsmen biryerlere samuray, ninja, yakuza, ikebana sıkıştırmakla olmuyor. Gerçi şu J-Pop veya J-Rock yavanlığı akla gelince buna da şükür. Yine de Satriani örneği ile tekrardan karşılaştıracak olursak, haklı biçimde kültür mültür uğraşamam diyen bir müzisyenin bunca albümden çok daha bayrak işler çıkarmasını beklerdim. Bana uyanlar bana yetmedi çünkü.
Yukarıda eşgallerini verdiğim Hotei albümleri, onun müziğine vakıf olabilmek için yeterli sayılır. Electric Samurai'de benim için onu özel kılan Battle Without Honor Or Humanity'den başka şeyler de oldu. Kill Bill efsanesinin şanına yakışan bu parçanın iki farklı kısa versiyonu da var albümde. Gerçi olmasa da olurmuş. Ama albümleriyle cebelleşirken bir kenara ayırdığım başka Hotei şarkıları arasında 1998 tarihli Supersonic Generation albümünde de yer alan Believe Me, I'm A Liar ve Led Zeppelin coverı Immigrant Song da bu albüme dahil edilmiş, pek güzel olmuş. Ayrıca Hotei'nin yine 98'de bestelediği Samurai Fiction filminin bazı şarkıları da (ki bence en iyisi Katana Groove) buraya sızmış. Diğer şarkılar da gerek isimleri, gerek cisimleri kulağımı biryerlerden ısırdığı için geri dönüp baktığımda çoğunun önceki Hotei albümlerinden toplandığını anladım. Kısacası her ne kadar resmi kayıtlarda öyle gözükmese de Electric Samurai, birkaç albümden derlenmiş klas bir "best of" aslında.
Rock müziğe synth kabloları döşeyerek elektrik miktarını arttıran şarkıları kimi zaman film temaları, kimi zaman rockabilly tarzı western beslenmeleri, kimi zaman da Satriani tarzı canhıraş enstrümantal bestelerden oluşuyor. Bana Electric Samurai'nin kazandırdığı en mühim şeyi düşündüm. Sanırım cevap Immigrant Song idi. Zaten öyle bir şarkıdır ki kendisi, elinin deydiğini orijinal ruhundan kopmadan başka bir şeye dönüştürebilir. School Of Rock filminde Jack Black'in, The Girl With The Dragon Tattoo'nun Amerikan versiyonunda Trent Reznor & Atticus Ross'un Karen O eşliğindeki yorumları şarkıyı uçurmuştur adeta. (Gerçi şarkı onları uçurmuştur ya neysedir!) Tomoyasu Hotei'nin bu uçuşa başka bir sefer sayısı eklediği gönül rahatlığıyla söylenebilir. Artık denk gelirse "Kill Bill'in şarkısı ne güzel dimi" şeklindeki sohbetlere daha geniş kapsamlı iştirak edeceğim için mutluyum. İlk kuracağım cümlenin içinde de muhtemelen Immigrant Song geçecek. Sonra derken laf lafı açacak...
1. Battle Without Honor or Humanity
2. Katana Groove
3. Jingi
4. Kill The Target
5. Immigrant Song
6. Battle Without Honor or Humanity #2
7. Frozen Memories
8. Believe Me, I'm A Liar
9. Battle Without Honor or Humanity #3
10. Dark Wind
11. Space Cowboy
12. Metropolis
13. Howling
14. Fetish
Etiketler:
* Japonya,
2004,
Alternative Rock,
Hard Rock,
Pop Rock
27 Temmuz 2012 Cuma
Beyond The Sea (OST)
Bronx’dan çıkıp şov dünyasının önemli isimlerinden biri olmuş, yedi yılda on film çekmiş, 1963’de rol aldığı Captain Newman, M.D. filmiyle En İyi Yardımcı Oyuncu dalında Oscar’a aday olmuş, iki Grammy kazanmış, yedi tane ilk ona giren parça çıkarmış bir sanatçı olan Walden Robert Cassotto ya da sahne adıyla Bobby Darin'in hayat hikayesi olan Beyond The Sea, benim için 2004 yılının en mühim filmlerinden biriydi. Darin'i en sevdiğim aktörlerden Kevin Spacey'nin oynayacağını duyunca bıngıldağım yerinden fırlamıştı sanki. Neyse filmle ilgili bilgiler yavaş yavaş yeryüzüne düşmeye başladığında her cephede Kevin Spacey ismini görmek, hele de kendisinin "ben Bobby Darin'i oynamak için doğdum" demesi beklentileri tavana vurdurdu. Ve anlaşıldı ki Spacey filmde sadece Darin'i oynamıyor. Filmi yönetiyor, senaryosunu (Lewis Colick ile) yazıyor, yapımcılığını üstleniyor, Bobby Darin şarkıları söylüyor, dans ediyor, sette çay kahve servisi yapıyor, boşları topluyor vs. Tüm bunları yaparken ne emekten, ne paradan kaçınmadığını hissettiriyor. Özellikle oyunculuğu, bu filme kadar alınmış 2 haklı Oscar'ı ve nice unutulmaz karakteri bir yana, cıvıl cıvıl bir müzikalin gözalıcı ışıltısını taşıyor.
Karizması, renkli kişiliği ve performansıyla Frank Sinatra'ya rakip olarak gösterilen Bobby Darin'in hayatında öyle mesaj çıkarılacak ya da olağanüstü fark yaratacak olayların fazla yer almaması, filmin kendisini sadece eğlencelik bir seyir haline sokuyor görünse de, aslında sırf bugüne dek neler yapabildiğine şahit olduğumuz Kevin Spacey'nin daha başka neler yapabileceğine dair bir başvuru kaynağı olabilir. Hem tip, hem de ses olarak Darin'e benzeyen, benzemeyen yönleri olabilir. Ama en önemlisi, Spacey'nin Darin'e fiziksel veya vokal anlamda tıpatıp benzeme gibi bir takıntısı olmaması. Bu da filmi bazı emsallerinden daha farklı ve anlamlı bir düzeye taşıyor. Özellikle albümde Spacey yorumuyla duyduğumuz Bobby Darin hitleri sanki Darin'in kendi ağzından çıkmış gibi değil de (ki bir Bobby Darin biyografisinde öyle olması beklenti konusu olabilir), zaman makinesine atlayıp 60'lara gitmiş Kevin Spacey'nin sahne ya da stüdyo performanslarından derlenmiş gibi durmakta. Bir Bobby Darin taklidi duymuyoruz. Gerçi pek taklit edilecek bir ses özelliği olmadığından da kaynaklı bu durum. Düpedüz Kevin Spacey'nin sesinden şahane bir Bobby Darin cover albümü bu.
Charles Trenet’nin klasikleşmiş La Mer isimli parçasının İngilizce uyarlaması olan, filme de adını veren enfes Beyond The Sea yanında Mack The Knife, Dream Lover, Splish Splash, That's All, Artificial Flowers gibi Bobby Darin hitlerini sanki kendisine aitmişçesine rahat, tutkulu ve dönemin ruhuna bağlı biçimde yorumlayan Spacey, hiç duymadığımız, bilmediğimiz bir alanda da yıldızlaşabileceğini kanırta kanırta kanıtlıyor. Bugüne kadar yorumlayanlar arasında Johnny Cash, Joan Baez ve Robert Plant'in de bulunduğu efsane Tim Hardin bestesi If I Were A Carpenter'ı zamanında Darin coverlamışsa bu isimlerin arasına yakışan bir yorumla şimdi de Spacey coverı ekleniyor. If I Were A Carpenter, Simple Song Of Freedom, Change gibi pop caz, soul, R&B dışında folk rock bestelerini de aynı şerbetlikte dinliyor, huzur doluyoruz. Filmde Darin'in eşi Sandra Dee’nin "insanlar gördükleri şeyi duyarlar" cümlesine istinaden Simple Song Of Freedom gibi kolaylıkla hippi damgası yiyebilecek şarkısı şov dünyasının ışıltılı ellerinde dakikalarca alkışlanan bir gösteriye dönüşebiliyor. Dinleyici ya da tüketicinin kaliteli de olsa bir ürünün kendisinden önce onun sunuluş biçiminden etkilendiğinin çarpıcı bir örneği Simple Song Of Freedom. Bu yüzden Darin'in şov kimliği üzerine böylesi folk şarkıları hiç de sakil durmuyor.
Sinemanın değil tiyatronun kendisi için öncelikli olduğunu her fırsatta vurgulayan, III. Richard oyunundaki mükemmel performansıyla dünyayı gezen Kevin Spacey'nin hayatında çok önemli bir yeri olan Beyond The Sea filmi ve müzik albümü, onun sinema oyunculuğu dışındaki şov adamı kimliğini özgürce yaşadığı, dinleyene de yaşatmayı başardığı bir deneyim. "40 yıllık şarkıcı" gibi çaresiz benzetmeleri hak etmeyen, sanki adam bugüne kadar hiç şarkı söylememiş de bu albüm için mikrofonu eline almış sanılan Spacey'nin "canlı performans"ın gerektirdiği ses ve sahne hakimiyetindeki ustalığı, filme olduğu kadar albümün geneline de sinmiş. Bu kadar karpuzu koltuğuna değil de geniş geniş kamyonuna yükleyip, sonra da tekniklere bağlı doğallığıyla paylaşıp büyüleyici bir enerji elde eden kimselere biz halk arasında "sanatçı" diyoruz. Kevin Spacey'nin başka bir karakterin bünyesi içinden de olsa kendi sesiyle söylediği şarkıların büyüsü inkar edilemez. Zira sinema ve tiyatroda yarattığı karakterlerin dışında onun gerçek kimliğine en fazla yakınlaşabileceğimiz anlardan biri bu albüm.
1. Hello Young Lovers
2. Once Upon A Time
3. Fabulous Places
4. Simple Song Of Freedom
5. Mack The Knife
6. Beyond The Sea
7. By Myself / When Your Lover Has Gone
8. Some Of These Days
9. Change
10. If I Were A Carpenter
11. Artificial Flowers
12. That's All
13. Dream Lover
14. Splish Splash
15. Lazy River
16. Charade
17. As Long As I'm Singing
18. The Curtain Falls
19. The Lady Is A Tramp
25 Şubat 2011 Cuma
Aya - Baghdad Sky
Aya, Japon rock müziğine verilen J-Rock türü müzik yapan çok sıkı bir kadın rocker. Bu J-Rock dedikleri müzik ise sürprizsiz şekilde bildiğin rock müziğin Japon ırkına mensup kişiler tarafından çalınıp söyleneni. Lâkin Aya, dinlemiş olduğum ikinci albümü Baghdad Sky ile işi birkaç adım ileri götürüp düpedüz "feelgood" bir rock icra ediyor. O da ne denirse, tam olarak ben de bilmiyorum ama şimdiye kadar dinlemiş olduğum J-Rock örneklerine olan tahammül derecem aklıma gelince, Aya'nın bu tür içinden sıyrılış biçimini en iyi özetleyebileceğini düşündüğüm kelimenin "feelgood" olduğuna karar verdim bir an. Şimdi bunun yanında bir de başka bir benzetme daha yapacağım, kafa karışacak. Baghdad Sky, çoğu kez 90'ların grunge tınılarından beslenmiş bir albüm. Grunge ve "feelgood" kelimelerinin yanyana gelme (uzak) ihtimallerini göz önüne alarak, bugüne dek izlediğim en kıytırık animeye bile fon müziği yapmayacağım örneklere sahip J-Rock türünün kulağımı dişleyebilmesi için böyle bir birleşmeye ihtiyacı varmış diye düşünmedim değil.
Japonya'nın bilmem neresinde (aslında Hokkaido diye söylemesi zor bir yere bağlı bir kasabada!) doğup büyüyen, ebeveynlerinin dinlediği eski müziklerle idare ederken çocukluğunda surf rock'ı, lise yıllarında da hard rock ve punk'ı keşfediyor Aya... Kendisine alınan elektrik gitarı, " sen kızlardan oluşan bir grup kur, Sex Pistols coverları falan yap, sonra okulu 15'inde bırak çünkü senin ekmeğin müzikte" şeklinde yanlış anlayınca olan oluyor, Nirvana'nın Nevermind albümü çıkıyor ve Aya bunu duyuyor. Aya, bu albümü duyup da hayatının en güzel albümlerinden biri ilân eden birçok yaşıtından farklı olarak tutkularının üzerine gitmeyi tercih ederek barlarda söylüyor, popüler bir yarışmaya katılıyor, hatta birinci oluyor. Tam ilk albümünü yapacakken, grubunun şarkı yazarı ölüyor. Bunun üzerine profesyonel bir müzisyen olmaktan vazgeçiyor. Ta ki, içindeki şarkı yazarı Aya'yı keşfedene kadar. Bir de bakıyor ki, yazdıkça, çaldıkça, söyledikçe kendini geliştirip 30 kadar prodüksyona hazır şarkı yazmış olduğunu farkediyor.
Bunu farkeden sadece Aya'nın kendisi olmuyor. Demo kayıtlarını bir şekilde duyan, Soundgarden ve Foo Fighters ile de çalışmış Amerikalı yapımcı Adam Kasper hemen Aya'yı kapıyor. Böylece Aya, Aralık 2000'de üç single kaydetmek üzere, grunge'ın efsane dört atlısı Pearl Jam, Soundgarden, Alice in Chains ve Nirvana'nın da ayak bastığı Studio X'e giriyor. Adam Kasper denen insan evladı bununla yetinmiyor, Aya için kurduğu gruba davulda Matt Cameron'ı (eski Soundgarden, şimdiki Pearl Jam davulcusu), gitarist Kim Thayil'i (Soundgarden), gitarist John McBain'i (Monster Magnet), ve keyboardist Glenn Slater'i (Walkabouts) yerleştiriyor. Tıfıl bir Japon kız için rüya gibi, bizim için rüyadan da öte birşey elbet. Bu kez tam bir albüm için 2001 Haziran'ında tekrar Seattle'a döndüğünde bu isimlere hayranı olduğu Nirvana basçısı Krist Novoselic'in de dahil olduğunu görünce normal şartlar altında ruhunu teslim etmesi gerekirdi. Ama bu gazla yaklaşık bir sene sonra ilk albümü A Flower In The Battlefield'ı çıkarmayı başarıyor Aya.
Devamında ise popüler rock festivallerinde övgü alan performanslar, tur kapsamında aldığı türlü konser davetleri, özellikle ülkesi Japonya'da kapalı gişe giden konserlerle kariyerini cilâlıyor. 2003'te arka arkaya çıkardığı Forbidden Song ve Aya Bitch Project adlı iki EP ile grunge efsanelerinin kanatları altından çıkıp daha mütevazi bir grupla yoluna devam ediyor. Takvimler Haziran 2004'ü gösterdiğinde ise konumuz olan ikinci albüm Baghdad Sky piyasaya çıkıyor. A Flower In The Battlefield'a henüz ulaşamamış olmak, Baghdad Sky'a burun kıvırmayı gerektirmiyor tabiî. Normale göre biraz uzun sayılabilecek süresiyle bir nevi progressive grunge olarak uydurulabilecek Blue Butterfly, Nirvana etkilerinin fazlaca hissedilebileceği Nobody, rap vokalsiz bir Rage Against The Machine'e öpücükler yollayan 1999 ve yumuşak bir pop rock salınışı şeklindeki Rojou no Kage ile birbirinden farklı dört şarkıyı arka arkaya koyan giriş, tüm etkilenimlerine rağmen ciddi bir rocker dinlediğimizin farkına vardırıyor.
Aya'nın rock yelpazesinde grunge tabanlı bu izlerin yanında pop rock'tan punk'a şimdiye dek üzerinden geçtiği ne varsa duymak mümkün. Şu albümü 90'larda dinlemiş olsaydım, muhtemelen Rosa Bianca patlıcanı gibi morarır, onsuz bir gün bile geçirmek istemezdim. Ne var ki fırtına dineli çok oldu. Aya sahiden çok iyi bir müzisyen ama bir Alex değil neticede! Bunu şimdi söylemek de zamanın herşeye olduğu gibi müziğe ve beğenilere oynadığı bir oyun. Ne yazık ki Aya'nın 2004'ten beri sesi soluğu çıkmıyor. Belki birgün 90'lara bu kadar saplanıp kalmamış yeni bir albümle içimize üçü birarada olur.
1. Blue Butterfly
2. Nobody
3. 1999
4. Rojou no Kage
5. We.
6. Miss Rock & Roll
7. Ame ni Utaeba
8. Betty
9. Dead End
10. Baghdad Sky
Etiketler:
* Japonya,
2004,
Alternative Rock,
Grunge,
Pop Rock
12 Ağustos 2009 Çarşamba
Cut Copy - Bright Like Neon Love
Avustralyalı üçlü Cut Copy, 2008’in en iyi albümlerinden biri olan In Ghost Colours’a imza atmışlardı. Meğer onun öncesinde Bright Like Neon Love ile de 2004’ün en iyi albümlerinden birine aynı imzayı atmışlar. In Ghost Colours’ı çok beğenmiştim. Fakat Bright Like Neon Love bana göre ondan daha kolalı ve ütülü olmak üzere bir iki gömlek üstün bir albüm. Aslen bu yersiz karşılaştırmayı yapma sebebim birini asmak, öbürünü yüceltmek değil elbette. Ama çok iyi bir albüm dinleyip de albüm sahibinin geçmişine döndüğünüzde, o beğendiğiniz ile geçmişi arasında ister istemez bir kıyas mekanizmasını devreye sokabiliyorsunuz. Yoksa Cut Copy’nin her iki albümü de çok özenli ve özgün bir konumda. Sadece Bright Like Neon Love’ın bilinçli pop anlayışının Cumartesi Gecesi Ateşi hissiyatıyla birleşiminde yakaladığı canlılık, In Ghost Colours’da biraz daha eksik kalmış gibi geldi bana. Bu bana gelen şeyi bir başkasının hiç fark etmemesi bile olası. Tamam, bir Lights and Music yok bu albümde belki. Ama kendini şarkıların içine daha ustaca gizleyebilmiş başka pop(üler) serinlikler var bol miktarda.
Electropop ve Synth Pop (bu ikisi hangi çizgilerle birbirinden ayrılıyor hiç bilmiyorum!) inceliklerini, bu türün müdavimlerinin ıska geçmemesi gereken lezzette yazılmış şarkılarla sunmayı başaran Cut Copy, “electro” ve “synth” titreşimler yayan tuşlularını naylon sesler yaymaktansa, daha derinlere işleyen ağır, olgun ve kıvamlı formatlara hizmet etsin diye kullanıyor. Hal böyle olunca Future, Saturdays, The Twilight, Autobahn Music Box, Going Nowhere gibi örneklerde olduğu gibi bu türe yeni başlayanlara kılavuz olabilecek kalitede şarkılar dökülüyor. Grup bununla kalmayıp Bright Neon Payphone gibi bir şarkıyla indie rockçılara bile meydan okuma potansiyelini ele veriyor. Biraz daha örneklendirmeye gidersem albümün tamamını telaffuz edeceğim için sözü her zaman olduğu gibi müziğe bırakıyor, aradan çekiliyorum. Sıradaki şarkı (artık hangisiyse o!) tüm neon aşklara gelsin!
1. Time Stands Still
2. Future
3. Saturdays
4. Saturdays (Reprise)
5. Going Nowhere
6. DD-5
7. That Was Just a Dream
8. Zap Zap
9. The Twilight
10. Autobahn Music Box
11. Bright Neon Payphone
12. A Dream
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)








