New Wave etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
New Wave etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2026 Cuma

Lone Assembly - Knots & Chains


İsviçre denince akla Alp Dağları'nın büyüleyici manzaraları, dünyaca ünlü çikolata ve peynir çeşitleri, saatleri, güvenli bankacılık sistemi, yüksek yaşam kalitesi, yemyeşil vadileri, temiz şehirleri, kayak merkezleri gelmekte. Refah seviyesi ve standartları yüksek böyle bir yerden sahici, samimi, zorluklarla, acılarla, sefaletle yoğrulmuş söz ve müzikler çıkar mı, çıkmış mıdır, çıktıysa nasıl etki bırakmıştır bilmiyorum. Zaten "İsviçreliler ne anlar acıdan, kederden, bunları şarkılara dökmekten" gibi bir önyargı sahibi de değiliz. Hiç kimse için sahip değiliz. Toplumların sosyo-ekonomik durumlarının sanatlarını, daha dar bir bakışla söz ve müziklerini etkilediği kanıtlar çoktur. Ama İsviçre gibi apolitik ülkelerden bunu beklemek pek olası değil. Onlar daha evrensel ya da daha önceden yapılmış örnekler üzerinden güvenli anayolları tercih ediyorlar. Lone Assembly adlı dört kişilik new wave, post-punk, pop rock grubu için de bunu söyleyebiliriz. Ama girdikleri yolu çok iyi özümsemiş, özellikle new wave tutkusunu çok iyi yansıtmış bir ekip Lone Assembly. Şahsen new wave'de aradığım o kadifelik, asalet, atmosfer ve dahası grubun Şubat 2026 çıkışlı albümü Knots & Chains'de mevcut. Özellikle new wave'in gotik rock ile yakınlık kurduğu o gizem ambiyansı, ama bir yandan da pop rock bağlantısının hiç kopmaması, "pop" olana alternatif "rock" dengesi gibi daha derinlemesine taleplerim oluyor. Lone Assembly'de başka aradığım özellikler de buldum.

Lone Assembly'nin her gruba nasip olmayan Raphaël Bressler adında müthiş bir sesi var. Daha ilk şarkı Call Of The Swift'in ilk cümlesini söylediğinde gözlerim fal taşı gibi açılmıştır ve şöyle bir irkilmiş olabilirim. New wave için mükemmel bir vokal. Hatta herhangi bir pop veya soft rock için dahi mükemmel. İçe işleyen böyle ses duyduktan sonra zaten işin %50'sini halletmişler gibi geldi. Geri kalanı halleden 1. sınıf new wave soundu ve iyi yazılmış, güçlü nakaratlarla süslenmiş şarkılar. Fantasy, The City Works Like This, Call Of The Swift, In The Open, You're Pulling At The Same Strings bunlardan ilk dikkatimi çeken ve her seferinde iyice alevlenen örnekler. Bir an olsun sıkılmadım, şarkı atlamadım, ne zaman bitiyor diye şarkı sürelerine bakmadım. 80'lerden miras new wave'in doğasında yer alan nostaljiyle beslendiğimi hissettim. Birbirlerine benzeyen tekdüze şarkılar yerine birbirlerinden belli özelliklerle ayrılan şarkılar yazmaya çalışmışlar. Hatta Paler Streams'de davul kullanmamışlar, tüm bestelerde yoğun keyboard tasarımlarını bezdirici olmadan, şarkıları şekillendirmek için düzenlemişler. Keyboardları çalan da Raphaël Bressler bu arada. Adamın o şahane sesi yetmiyormuş gibi bir de albümün new wave ruhunu veren kişi olması çok şık. Bressler'in günümüz new wave bayraktarlarından biri ilan edilmesi gerekir. Belki birkaç albüm sonra bu gerçekleşir bilemiyoruz. Ama en azından Knots & Chains'in değerli bir albüm olduğunu biliyoruz.

1. Call of the Swift
2. Fantasy
3. Nocturnal Vision
4. The Pain Keeper
5. The City Works Like This
6. İn the Open
7. My Life's Solid
8. You're Pulling at the Same Strings
9. Paler Streams
10. A Dark Score

13 Kasım 2024 Çarşamba

The Rope - Nightbird

 
2010 yılında Minneapolis/ABD'de kurulan The Rope, basit bir hesapla 14 yılda 3. albümünü yapmış bir post-punk, new wave, gothic rock grubu. Kendilerinden bir Buckethead üretkenliği beklemiyoruz ama bu kadarı da biraz tembellik. Zaten son albüm Nightbird'ü duyana kadar bırak beklemeyi, tanımıyorduk bile. Nightbird çok sevdiğim bir post-punk ve gothic rock sounduna sahip. Tabii bu tür içinde de yeni arayışlar, sentezler, farklı ilkeler dolaşıma giriyor. Onlardan da sevdiğim isimler çıkıyor. Ama experimental adı altında bir sürü de çer çöpe rastlıyoruz. Şahsen anam babam post-punk ile daha iyi anlaşıyorum. O nasıl oluyor diyen olursa da uzun uzadıya anlatmaktansa The Rope'un soundunu örnek verebilirim. Herkes gitar ve bas gitarın birbirine yürümesinden, davulun her yola gelen akışkanlığından, vokalin duygu durum tespitlerinden mülhem soundlar yaratabilir. Fakat işin içine gotik unsurlar girince benim için resim daha da büyüyor ve ciddileşiyor. The Cure kadar büyük ve ciddi olmasa da zaman zaman kenar mahallelerden de güçlü şeyler çıkıyor. Buradaki "kenar mahalle" tanınmamışları tanımlama maksatlıdır. 

Bir kere Jesse Hagon adındaki gotik ve cevval bir solistin eko verilmiş vokali, bu işin kitabı yazılsa örnek verilesi nitelikte. The Rope'un karakteristiği olmasa da benim düşkün olduğum post-punk'ın karakteristiklerinden biri. Coşkulu, tutkulu, gizemli ve tabii ekolu bu vokal anlayışı her şarkının hakkını teslim etmekte. Zaten açılıştaki Nightbird'ü duyar duymaz albümle epey vakit geçireceğim içime doğmuştu. Daha onun teri soğumadan aynı gece evreninden Long Cold Way çıkageliyor. Bu iş Lovewish, The Show diye böyle devam ediyor. Çok mutluyum. 30 saniyelik bir girizgahtan sonra çok güzel deliren Violence'ta neden tüylerim diken diken oldu pek anlamadım. Şikayetçi de değilim. Zira arkadan gelen Nightmare, Murder Of Gods ve son şarkı diye tempoyu yavaşlatıp gotikliği elden bırakmayan Witchblade albümün ruhundan en ufak bir sapma yaşamadan bu 27 buçuk dakikalık evreni tamamlıyorlar. Elde var çakırkeyif hislere post-punk kanalından tercüman olan 8 adet enfes gece şarkısı. Elde var yılın sadece post-punk değil, en iyi albümlerinden biri. Elde var Long Cold Way ve Violence adında yılın en iyi 100 şarkısından birine aday iki adet güzellik. Hatta dış kulvardan Nightbird bile atağa kalkabilir. Kazanan belli olana dek albümle bir müddet daha takılacağız anlaşılan.

1. Nightbird
2. Long Cold Way
3. Lovewish
4. The Show
5. Violence
6. Nightmare
7. Murder of Gods
8. Witchblade

6 Kasım 2023 Pazartesi

Simple Minds - Once Upon A Time

 
1977'de Glasgow'da kurulan Simple Minds, günümüze gelene kadar 19 stüdyo albümüne imza atmış tecrübe abidelerinden biri. Benim tanışıklığım 7. albümleri Once Upon A Time'a denk geliyor ki bu da yıllardan 1985 demek. Radyolu kasetçalarla TRT'nin programlarından direkt kasete çekim yapmaya başladığımız dönemler yani. Listelerde fırtına gibi esen şarkıları keşfettiğimiz, kendi karışık kasetlerimizi oluşturduğumuz, o kasetlere koyduğumuz isimlerin birden fazla sevdiğimiz şarkıları olduğunda kasetlerini satın aldığımız dönemler. İşte Alive and Kicking, Sanctify Yourself, All The Things She Said üçlüsünü bu programlar sayesinde duydum, bayıldım, defalarca kasetlere çektim. İnanılmaz bir atmosferleri vardı. Daha önce duyduğum hiçbir şarkıya benzemiyorlardı. Gerçi daha önce çok fazla şey de duymuş sayılmazdım. Tür olarak rock, pop, metalden başka bir şey bilmiyorduk. Simple Minds, pop rock'ın görünen yüzünün altında new wave diye şahane bir türle de tanışıklığımı geliştirdi. Ama bu, The Cure veya Siouxsie and The Banshees tarzı bir new wave'den biraz farklı olarak Springsteen, Mellencamp, Petty ve U2'nun ilk zamanları gibi örneklendireceğimiz "heartland rock" duygusuyla yazılıp çalınmış şarkılardan oluşan bir karmaydı. Jim Kerr'in karizmatik, duruma göre hırçın, aynı zamanda şefkatli olabilen vokali, doğrudan kalbi hedef alan gitar, tok davul tonları işi bambaşka yerlere taşıyor gibiydi. Alive and Kicking, Sanctify Yourself ve All The Things She Said'in bende hiç eskimeyeceğini daha o zamanlar anlamıştım.

Simple Minds denince çoğunluğun aklına yine 1985 yılında single olarak çıkan ve John Hughes filmi The Breakfast Club'da kullanılan Don't You (Forget About Me) gelir. Filmle özdeşleşmiş bu şarkı ne hikmetse Once Upon A Time'da yer almıyor. Gerçi bazı deluxe edition'lara eklenmiş. Amerika ve Kanada listelerinde 1 numara olmuş. Gerçek bir new wave klasiği olması itibariyle neredeyse her 80'ler derlemesinde kendine yer bulmuş. The Breakfast Club'da Pazar günü cezaya kalan, ertesi gün yine okulun o keşmekeşine karışacak olan beş lise öğrencisinin yaşadığı o tuhaf Pazar günü burukluğunu daha iyi ifade eden başka bir şarkı duymadım. Don't You'nun olmadığı, orijinal hali 8 şarkıdan oluşan Once Upon A Time ise 80'lerin ortalarında ortaya çıkan güçlü bir vizyonun eseridir. Aradan geçen 38 yıla bakarak bu vizyonun kendini nostaljik bir ölümsüzlüğe endekslemiş olduğunu söyleyebiliriz. Yukarıda iki kez adı geçen üç harika şarkının önüne 19 albümlük Simple Minds külliyatı bile geçememiştir benim nazarımda. Albümdeki bütün şarkıları Jim Kerr (vokal), Charlie Burchill (gitar) ve Mick MacNeill'in (piyano, synthesizer) yazdığı Once Upon A Time'ın içinde yer alan diğer şarkılar dolgu malzemesi değil elbette. Oh Jungleland, I Wish You Were Here, kapanıştaki Come A Long Way new wave ne manaya geliyor diyenlere cevap niteliğinde parçalar. Single kumaşına sahip olmayabilirler belki ama 80'ler new wave döneminin en iyi terzilerinden birinin elinden çıkmışlar.

Simple Minds'ın gizli kahramanlarından biri olan Mick MacNeil, tuşluların şekillendirdiği Simple Minds müziğine olduğu kadar new wave kültürüne de hatırı sayılır katkılar sağlamış bir müzisyen. Sahnede olup da nasıl gizli kahraman olunuyor denirse, 80'ler grup düzeninde yakışıklı, karizmatik bir "frontman"in diğer grup üyelerini gölgede bırakması daha fazla yaygındı. Jim Kerr de o karizmalardan biriydi ve vitrinde hep o vardı. Ama MacNeil gibi adamlar böyle şeyleri dert etmezler genelde. Onun keyboardlarla, synthesizerlarla kurduğu sound öncül işlerden biriydi. 80'lerde beyin kıvrımlarımıza işlenmiş bu sound başka isimlerle, başka suretlerle hep karşımıza çıktı. Simple Minds'ın da öncülleri vardı. Don't You benim de dahil olduğum birçokları için bir kırılma noktasıydı. The Breakfast Club kültüyle birleştiğinde ergenliğimizin içimizi ezen, yüreğimizi burkan nostaljisinin içinde hep o sound duyuluyor. O sound bize bugün Pazar olduğunu, yarın okula gideceğimizi, derslerle, öğretmenlerle, zorbalarla cebelleşeceğimizi, ergenliğin türlü zorluklarıyla yeni bir haftaya başlayacağımızı, ama bunun yanında hoşlandığımız insanı göreceğimizi, haftasonu görüşemeyip özlediğimiz arkadaşlarımızla kavuşacağımızı söylüyor. Pazar günlerinin böyle bir hüznü var. Sabah kahvaltısından gece yatağa girene kadar bu burukluk hiç yakamızı bırakmaz. Okullar, okul bahçeleri ıssız, kimsesizdir. Şarkılar, new wave, 80'ler bu ıssız burukluğumuzun sözcüsü olurlar. Pazartesiler, Cumalar, Cumartesiler bu hüzne haiz değildirler. İşte bunlar hep artık nostalji olarak konumlandırdığımız "yeni dalga".

1. Once Upon a Time
2. All the Thing She Said
3. Ghost Dancing
4. Alive and Kicking
5. Oh Jungleland
6. I Wish You Were Here
7. Sanctify Yourself
8. Come a Long Way

8 Aralık 2022 Perşembe

Billy Idol - The Very Best of Billy Idol: Idolize Yourself


Billy Idol'ı tanımak bir ayrıcalık. Yeni nesil onu çoğunlukla 80'ler partilerinde çalan demirbaş parçalarından tanıyor. Tanımayıp sadece tipini görenler de o parçalarla bu adamı yan yana koyamazlar gibi geliyor. Punk rock bir fiziğe sahip olan, lakin günümüz normlarında anlaşılan punk rock formatına ters düşen bir yığın şarkıya kalıbını basmış cool bir insan. Tabi bir de yeraltında nam salan indie-punk kavramı var ki, o kulübün daimi üyesidir kendisi. Sert şarkıları sözkonusu olduğunda orada kullanılan gitarların hiçbiri onun punk sesini bastıramamıştır zaten. Konumuz olan en son best of albümü 1982 tarihli kendi adını taşıyan albümünde yer alan üç parçayla açılıyor. Ardından da 1983'de çıkan albümündeki dört parça ile devam ediyor. Yani kronolojik bir best of ki, bir best of böyle olmaz ise kafa karıştırır. Buraya kadar olan kısımda lafını ettiğimiz partilerde boy göstermiş olanlar için kulağınızın biryerlerden ısıracağı ezgilere rastlamak mümkün olacaktır ve Hot In The City'yi tek geçerim.

Sekizinci parçadan itibaren 1986'ya, Whiplash Smile albümüne geçiliyor ki, benim Billy Idol ile ilk karşılaşmam bu döneme rastlıyor. To Be A Lover'ın çok şık bir pop olduğunu hatırlıyorum. Aradan geçen yıllar ondan hiçbir şey götürmemiş. Ama esasen Sweet Sixteen bu dönemin en klas Idol parçasıdır bana göre. Terkedilmenin hüznü, yaz sıcağı ile karışmıştır sanki. Kendisini hiç tanımayan, görmeyen biri üzerinde takım elbiseli bir Chris Isaac efkarı ve imajı yaratabilir bu parça. Devam ettiğimizde Cradle Of Love, L.A. Woman (nefis bir The Doors coverı)'ın yer aldığı 90 yılı Charmed Life'a geçiliyor ki, dinlediklerim arasında en beğendiğim Idol albümü budur. Charmed Life'da olup da burada olmayan Prodigal Son, The Right Way, Love Unchained'i da sevgiyle kucaklıyorum. Niye bu best of albüme koyulduğuna anlam veremediğim ve hiçbir parçasını dinlemediğim Cyberpunk albümündeki Shock To The System, aynı adlı Keanu Reeves filminin müziği olan Speed ile süren albüm, yine tek bir notasını bile işitmediğim 2005 Devil's Playground albümünden seçilen sıkı bir punk World Coming Down ile işin best of kısmı bitiyor. Adetten olduğu üzere sıra iki gıcır gıcır Billy Idol şarkısına geliyor. Sözlerinden John Wayne ile ne alakası olduğunu kestiremediğim vasat John Wayne (zaten kendisini de hiç sevmem) ve aynı sıradanlıktaki Future Weapon ile albüm bitiyor. Geriye sanırım elde var Sweet Sixteen, To Be A Lover ve L.A. Woman!

1. Dancing With Myself
2. Hot In The City
3. White Wedding
4. Rebel Yell
5. Eyes Without A Face
6. Flesh For Fantasy
7. Catch My Fall
8. To Be A Lover
9. Don't Need A Gun
10. Sweet Sixteen
11. Mony Mony
12. Cradle Of Love
13. LA Woman
14. Shock To The System
15. Speed
16. World Comin' Down
17. John Wayne
18. Future Weapon

15 Kasım 2022 Salı

Under Electric Light - Waiting For The Rain To Fall


Quebec ve Montreal arasında bir yerleşim birimi olan ve dizi ismi bulmada sıkıntı yaşayanlara ışık tutabilecek Victoriaville'de geçen çocukluğu boyunca gizli kapaklı şarkı söyleyerek müzik hayatına ısınmış Danny Provencher. Sonra bas çalmaya başlamış. Montreal'e taşındıktan sonra da kendine D&P, Danpro, Danny Boy gibi benim uydurduğum isimler veya doğrudan Danny Provencher yerine Under Electric Light ismini uygun görerek profesyonelliğe doğru yelken açmış. Doğru rüzgârı bulabilmek için ise 2005-2009 arası dört EP çıkarmış. Önceleri entrümantal şarkılar yaparken, "ben çocukken de şarkı söylerdim, şimdi de pekâlâ söylerim" demiş (sanırım) ve New Order, The Beach Boys, My Bloody Valentine, Kraftwerk etkilenimli müziğine aynı etkilenimlere sahip vokalini koymaya başlamış. "I" harfinin çok geçtiği kişisel lirikleriyle zenginleştiregeldiği müziğini nihayet albüm formatına sokmak, bir kere en baştan adını çok beğendiğim (ve biraz da bu sebepten üzerine atladığım) Waiting For The Rain To Fall albümüne kısmet olmuş.

Synth pop ile dirsek temasındaki elektro shoegaze olarak tanımlayabileceğim, aslında biraz daha uğraşsam başka yaratıcılık yoksunu benzetmelere daha imza atabileceğim Under Electric Light müziği, ilk şarkı Take Me Away'in etkileyici havasıyla şahsımı 9 şarkılık (kısa Interlude'u saymazsak 8 şarkılık) yörüngesine hemen sokuyor. Ama esas vurgunu daha ikinci şarkı olan ve daha en başından ismine vurulduğum Waiting For The Rain To Fall'ın bu kez müziğine vurularak yiyorum. Müzik tarihinde adı kendi gibi olan şarkı çoktur. Mesela We Will Rock You, mesela Everybody Hurts, mesela Ice Ice Baby. İşte Waiting For The Rain To Fall tüm yoğunluğu ve yağmurun yağmasını bekleyen hüzünlü gerginliği ile bu ruh halinin adını koyan şarkılardan biri olmuş adeta. Synth pop olarak başlayan, ambient synth rock olarak biten (başta sevmediğim halde silmeye kıyamadığım bir ifadedir bu!) A Sudden Move o beklenen yağmuru yavaş yavaş yağdırmaya başlıyor. Albümün en iyilerinden biri olan Someone Somewhere ise o yağmurun altında üşümeksizin gece-gündüz, şemsiyeli-şemsiyesiz, aç-tok gezinmenin ve "who am I" diye sayıklamanın görkemini yansıtıyor.

Derken Skyline aynı yoğunluğu elektronik ambiyans ve gitarlarla bir bütün haline getirip "şarkı" formuna sokuyor. This Moment, bu defa yağmur sonrası hüznünden ödün vermeden ritmik bir coşku yaratıyor. Anyhow ise kederli bir ambient pop ile yağmuru pencereden seyretmenin şiirini yazıyor. Finalde Wintertime ile sonbaharın gidişini, kışın gelişini yine ritmik, ama aynı kişisellikle yaşıyoruz. Albüm boyunca synth dokunmalar, basın yön verdiği, gitarın güçlendirdiği, Danny Provencher'ın eskimeyen yeni dalga vokalinin dinginleştirdiği dengeler rotadan hiç sapmıyor. Bu da ait olduğu yılın en kişilikli ve belki de biraz bu yüzden yalnız albümlerinden birinin doğuşunu müjdeliyor. Albümün adı Waiting For The Rain To Fall... Üç nokta bu gibi durumlar için var!

1. Take Me Away
2. Waiting For The Rain To Fall
3. A Sudden Move
4. Someone Somewhere
5. Interlude
6. Skyline
7. This Moment
8. Anyhow
9. Wintertime

22 Kasım 2021 Pazartesi

INXS - Kick

 
Kasım ayında Achtung Baby doğdu ama 22 Kasım 1997'de de trajik bir ölüm gerçekleşti. Avustralyalı pop rock grubu INXS'ın ikonik solisti Michael Hutchence, Sydney'deki otel odasında kendini asmış şekilde bulundu. 37 yaşındaydı ve o sırada TV sunucusu Paula Yates ile ilişkisi, bu ilişkiden de Tiger Lily adında bir kızı vardı. Yani ortada intihar edecek bir durum görünmüyordu. Fakat Yates'in eşi şarkıcı Bob Geldof, dünya turunun Avustralya ayağında olan Hutchence'in Tiger Lily ve Geldof - Yates çiftinin diğer kızlarını görmek istemesinin önüne yasal engeller koymuştu. Kızını göremeyecek olmanın verdiği üzüntünün tetiklediği, alkol, uyuşturucu ve ilaç bağımlılığının tüy diktiği ruh hali neticesinde kendini yılan derisi kemeriyle asan Hutchence, genç yaşında, çözülebilecek bir mesele uğruna dünyaya hiç de iyi bir veda etmemiş oldu. Bu nahoş vesileyle INXS'in 6. stüdyo albümü olan ve benim satın aldığım ilk INXS albümü olan Kick'i saygıyla anmak gerek.

1985 tarihli 5. albüm Listen Like Thieves'de yer alan aynı adlı şarkı ve What You Need sayesinde ilk kez adını duyduğum INXS, 80'lerde radyolarda bu iki şarkıyla epey bir sükse yapmıştı. Yıllar sonra albümü dinlemiş, bu iki şarkı dışında pek de beğenmemiştim. Fakat sükselerin hası iki yıl sonra Kick ile çıkıp geldi. 60'ların Avustralyalı gruplarından The Loved Ones'ın The Loved One coverı ve Andrew Farriss'in tek başına yazdığı Mediate dışındaki tüm şarkıları Andrew Farriss ve Michael Hutchence'ın birlikte yazdığı Kick adeta bir hit deposuydu. Grubun kariyerindeki en başarılı, en çok satan albümdü. 5 adet single çıktı ve hepsi listelerin, radyoların anasını ağlattı. İlk single Need You Tonight, özellikle What You Need'in havalı rock soundundan uzak, pop dokusuyla başlarda biraz mesafe yaratsa da, dinledikçe açılan, giderek kendini sevdiren, 80'ler deyince akıllara gelen bayrak şarkılardan biri haline geldi. Acayip seksi olması yanında, Hutchence'ın vokal yelpazesinin genişliği hakkında önemli belirtiler taşıyordu. Meğer o belirtiler albümün tamamında yelpazenin her detayını ortaya koymuştu.

Need You Tonight ile birlikte New Sensation, Devil Inside, Calling All Nations gibi şarkılar 80'lerin çok ötesinde, zamansız işler. Pop rock, garage rock ve new wave bileşenlerini ustalıkla derleyip toparlayan modern bir sound. Öyle ki, 2020'lerde çıkan bir albüme konsalar, evet 80'leri anımsatırlar ama hiç mi hiç sırıtmazlar. Guns In The Sky ve Devil Inside özellikle modern bir garajdan çıkmışçasına güçlü, blues ve new wave katkılı parçalar. The Loved One tam cover gibi cover ve INXS'ın 80'ler modernliğine retro bir ruh da katmakta. Albümün yıldızlarından Never Tear Us Apart ise belki de tek başına koskoca albümün slow ihtiyacını karşılayan, tutkulu, coşkulu, kederli bir güzellik. Eğer yolum bir karaoke bara düşerse ve orada Never Tear Us Apart'a rastlarsam üzerine atlarım gibi geliyor. Kick sonrası 90'larda dört albümlük INXS dönemi başlıyor ki, bana göre bu dönemin en iyisi Welcome to Wherever You Are (1992) albümüdür. Zaten hepsini dinlemiş olmama rağmen aklımda kalan son albümleri de budur. Şarkı olarak da Suicide Blonde, Disappear, Heaven Sent, All Around, Communication gibi hala çok sevdiklerim var. Fakat Kick bütün olarak bence en iyi INXS albümüdür. Ne zaman başlasam 40 dakikanın sonuna kadar giderim. Tiny Daggers'dan daha diri bir şarkıyla kapanmasını isterdim. Yine de bana iyi gelen albümlerden biri, özellikle de Michael Hutchence gibi pop, soul, rock'n roll gırtlağına sahip özgün bir vokali tanımanın, sevmenin en önemli referansı olması sebebiyle Kick, "yıllara meydan okuyan" dediklerimizden...

1. Guns in the Sky
2. New Sensation
3. Devil Inside
4. Need You Tonight
5. Mediate
6. The Loved One
7. Wild Life
8. Never Tear Us Apart
9. Mystify
10. Kick
11. Calling All Nations
12. Tiny Daggers

27 Ekim 2021 Çarşamba

Take Me Home Tonight (OST)

 
Michael Dowse'un yönettiği Take Me Home Tonight, mezun olduktan dört sene sonra hala ne yapacağına karar verememiş parlak bir genç olan ve bir video mağazasında çalışan Matt'in (Topher Grace) merkezinde yer aldığı hoş bir romantik komedi. Bir gün mağazaya lisede ümitsizce aşık olduğu balo kraliçesi Tori Frederking'in (Teresa Palmer) gelmesiyle hayatının fırsatını yakaladığını düşünen Matt müşteri kılığında ona yanaşır. Tori onu hatırlasa da Matt hatırlamamış gibi yapar ve ayak üstü bir sürü yalan söyler. Matt'in ikizi olan Wendy'nin (Anna Faris) erkek arkadaşı Kyle'ın (Chris Pratt) akşamki partisine Tori'nin de gideceğini öğrenen Matt, uçuk kaçık kankası Barry (Dan Fogler) ile birlikte partiye gitmeye karar verir. Bu parti, onun Tori'yi kazanması için büyük bir fırsattır. Tabii parti gecesi türlü vukuatların, tuhaflıkların, aynı zamanda yalanlar üzerine kurulmaya çalışılan romantizmin yaşanacağı unutulmaz bir geceye dönüşecektir. Bu filmi izleme sebebim olayın 80'lerde geçmesi ve 80'lerde geçen çoğu romantik komedide olduğu gibi 80'ler derlemesi bir soundtrack albüme sahip olmasıydı. Film de, albüm de bu açıdan hiç pişman etmedi.

2000'li yıllarda 80'lerde geçen filmler çekmenin bazı eksikliklerini hissettirse de, o masum romantizmi ve komediyi, üstüne 90'lar ruhunu da katarak sevimli hale getiren filmlerden biri olan Take Me Home Tonight, bir yanıyla VHS mağazasından kiralanıp izlenen şeylere benziyor. 80'lerde çekilen filmler kadar olmasa da, 80'lerde geçen 2000'ler filmlerinin de insanın içini cız ettirmesi, yaşlandığımızın yüzümüze vurulma şekillerinden biridir. Hele de filmin üstüne bir de o yıllara ait şarkıların serpiştirilmesi, olayı cız ettirmenin bir üst seviyesine taşır. Take Me Home Tonight'in bana yaptığı da buydu. Müzik albümünden daha önce haberim olmuştu ve dinlemiştim. Ama filme hiç sıra gelmemişti. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra nihayet boş bir zamanıma denk gelmesiyle izlediğim film, içinde iyi anlar barındıran normal bir feel-good movie. Zaten aradığımız da genelde o feel-good duygusu olduğu için beklentilerimiz cevap bulmakta zorlanmıyor. Güzel olan şarkılar da haliyle o 80'ler ruhunu tekrar getirip kucağımıza bıraktı. Hem kendimizi iyi hissettiğimiz, hem de zahmetsizce melankolisine kapıldığımız pop, new wave, pop rock şarkılarından bir demetle yine yaşlandığımız aklımıza geldi.

Şarkıların neredeyse hiç susmadığı film, hızlı ve olaylı geçeceği anlaşılan bir günü anlatıyor. Video Killed The Radio Star eşliğinde açılıp Live Is Life eşliğinde kapanan filmin albümü de bu şarkılarla açılıp kapanıyor. Açılış jeneriğinde Hungry Like The Wolf'u, geceki parti için hazırlık yapan gençlerin görüntülerinden derlenen sahneye konan Kickstart My Heart'ı, Barry'nin kovulduğu araba galerisinden parti için Mercedes çaldığı sahnede ise tüm zamanların en gaz rap şarkılarından Straight Outta Compton'ı duyuyoruz. Yine çeşitli sahnelerde 80'lerin bayrak şarkılarından Betty Davis Eyes, Everybody Have Fun Tonight, Come On Eileen, Let My Love Open The Door art arda sahne alarak albümü arşivlememiz yönünde adeta üzerimizde baskı kuruyor. Tabii şarkı aralarında filmden alınan kısa diyaloglar da işe renk katmış. Albüme alınmayan bir sürü de şarkı var ki diğerleri neyse de bence en önemlileri ve keşke olsaydı dediklerim, Matt, Wendy ve Barry'nin partiye giriş yaparken çalan Let's Go All The Way ve Barry'nin partideki komik dans challenge sahnesinde yer alan INXS'ın en mühim hitlerinden What You Need şarkılarıydı. Zaten "şu da olsaydı, bunu da koysalardı" olayını çoğu soundtrack albümde yaşıyoruz. Yine de 80'lerin her telinden çalan, beraberinde kalbimizi de çalan bu tip derlemelerin arşivcisi iseniz, orada Take Me Home Tonight'a da yer açın.

1. Buggles - Video Killed the Radio Star (Single Version)
2. Matt & Tori - The Fredricking
3. Duran Duran - Hungry Like the Wolf
4. Yaz - Situation
5. Kyle - That’s What I’m Talking About
6. Mötley Crüe - Kickstart My Heart
7. Matt & Barry - Barry’s Advice
8. N.W.A - Straight Outta Compton
9. Kim Carnes - Bette Davis Eyes
10. Barry - Meeting Trish Anderson
11. Men Without Hats - Safety Dance
12. Wendy & Kyle - Rocket Surgeon
13. Dexys Midnight Runners - Come On Eileen
14. That Loser That Always Shows Up At The Party With A Guitar - Oh Sherrie
15. Wang Chung - Everybody Have Fun Tonight
16. Pete Townshend - Let My Love Open the Door (E. Cola Mix)
17. Matt & Tori - Can I Call You?
18. Opús - Live Is Life
19. Atomic Tom - Don’t You Want Me

19 Temmuz 2021 Pazartesi

Weep - Worn Thin


New Yorklu dörtlü Weep, "punk sonrası" dönemin kalburüstü isimlerinin izinden gitmeyi seçmiş kendi halinde bir grup. Genel olarak üzgün bir portre çizseler de, bu üzgünlüğü The Cure temposuyla çizdikleri anlar oldukça fazla. 2008 tarihli Never Ever'dan sonra Haziran sonunda Worn Thin ile yeniden bitiyorlar. Vokal ve gitardaki Doc Hammer öncülüğünde ve sözcülüğünde, müzikleri ve hayata bakışlarıyla alakalı pekçok şey söylüyorlar. Daha doğrusu Hammer biraz fazla kişisel takılıyor. Weep öncesinde yeraldığı projelerden nefret ettiğini, Weep'in hepsinden daha derin ve kişilikli bir grup olduğunu ifade ediyor. Bir de nedense hep "ben" ile başlayan ya da içinde "ben" geçen cümleler kuruyor. Biraz ego şişkinliği yaşıyor olduğunu fazlaca belli ediyor. Yine de bakınca Worn Thin, Hammer'ın bu şişkinliğine maden suyu olabilecek olgunlukta bir albüm sayılabilir. Kendisinin önceki gruplarıyla Weep'i karşılaştırma imkânım olmadı fakat Weep'in derinliği ve kişilik sahibi oluşu ile ilgili kısımlarda Hammer'ın yanıldığı söylenemez.

Nakaratlarla arası pek iyi olmayan veya onların nakarat olduklarını çaktırmayacak kadar sade şekilde plânlayan grup, klavyelerle arasının iyi olmasının da etkisiyle tüm enstrümanları bir geceyarısı çeşnisi haline dönüştürebilecek kıvamda atmosfer oluşturma becerisine sahip. Niye geceyarısı dedim bilemiyorum. Galiba bazı şarkıların günün belli saatlerine ait oluşlarına dair kişisel inanışlarımız doğrultusunda Weep'i uygun gördüğüm yer orası oldu. Belki enstrümantal Interlude gibi ambientlerle döşenmiş bir albüm olsaydı bu "uykudan önce" dilim daha anlaşılır biçimde sıradanlaşabilirdi. Oysa şarkıların diri bünyesi ardına sızmış üzgünlük Weep'i benzerlerinden birazcık ayırıyor. Yoksa daha olgun meyveler sürmesi için zamana ihtiyacı olduğu kesin. En beğendiğim şarkıları Let Me bile fazlasıyla The Cure'un yeni olgunlaşmaya başladıkları zamanları hatırlatıyor ki, kendilerine kendi olgunlaşmalarının ürünleri gerek. Aynı zamanda o tuhaf "Maden Suyu Olgunluğu" benzetmemin ardında durarak söylüyorum bunu.

Hele de 10 şarkı ile iyi kötü o olgunluğun ümit veren sıcaklığını hissettirmelerine rağmen önce Jesus Jones şarkısı Right Here, Right Now, sonra da Rihanna eseri Shut Up and Drive coverları ile albümü bitirmeleri pek sıkı bir bitiş yaşatmıyor. Right Here, Right Now'ı çok kötü yorumladıklarını düşünmekle beraber, Shut Up and Drive'da daha sonu getirilebilir bir iş çıkardıklarını söylersem buna kendimi inandırabilirim. Ya her iki şarkı Weep'in kimyasına uymuyor, ya da Weep cover seçmede ve seslendirmede bazı sıkıntılar yaşıyor. Tam adını koyamadım. Adını koyduğum şey ise, cover sorununa rağmen Weep'in kendisi olduğu anlarda doğru sinyaller veren bir grup olduğu.

1. Snow Scenery
2. Let Me
3. When I'm Wrong
4. A Reminder
5. The Time I Thought That
6. Over Now
7. Calm Down
8. Ever Shy (Nov.Mix)
9. Worn Thin
10. Interlude
11. Right Here , Right Now
12. Shut Up and Drive

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Deluka - You Are The Night


Amazon'da tesadüfen Yeah Yeah Yeahs, Duran Duran, The Killers gibi referanslar zikredildiğini gördüğüm Birmingham plâkalı Deluka'nın debut albümü You Are The Night'a kulak kabartmamak, hâlâ çeşitli kablolarla 80'lere bağlı kalmış bir dinleyici olarak bana yakışmazdı. Zaten dinledikten sonra Deluka'nın bu gruplardan zamanında alacağını almış, bu aldıklarını da kendine yakışanı giymesi şeklinde hoş şarkılarla ilk albümüne yakıştırmış olduğunu gördüm. Solist Ellie Innocenti'nin göreni hizaya sokan soyadı yanında, bazı benzetme meraklıları tarafından Chrissie Hynde'a olan fiziksel benzerliği, işi biraz da vokal benzerliğine götürünce birtakım haklılıklar da sezilmiyor değil. Şarkıları baştan sona alıp götüren çok kadın vokal var ama Deluka gibi şarkıları da güzel olursa o vokal, var olan değerini ikiye üçe katlıyor neredeyse. Innocenti'nin sesi, synth pop rock biçiminde kısa yoldan özetlenebilecek Deluka müziğinin en renkli özelliklerinden birisi. Ama grubun müzikal çekiciliğinden sorumlu üç erkeğin payı, Garbage, No Doubt gibi nicelerinin payından ne eksik, ne de fazla. Düşündüm de, No Doubt'ın hakkı bana geçmiş payı falan yoktu aslında. Sadece üç böcek, bir çiçek hesabından aklımda kalmış gitarsever pop gruplarından biri olduğu için adları geçti.

Bir ilk albüme göre oldukça donanımlı, enerjik ve havada kapıcı niteliklere sahip olan Deluka, pastırma yazı güneşi gibi parlayan ilk single Cascade'in yanına Nevada, OMFG, Morning Comes ile başka ışıltılar da eklemiş. Hepsi iyi düşünülmüş ve eyleme geçirilmiş radyo hit adayları. Ama sırf tribünlere oynayan tiplerden de değiller. Radyo hiti benzetmemde küçümseme olmadığını tekrar hatırlatmak isterim. Zira bir şarkıyı küçümsemek için nedense biçilmez kaftanlardan biri olmuş bu benzetme, bana her zaman yanlış gelmez, hatta bazı doğru sandıklarımızı bile götürebilecek güçtedir. Deluka'nın yetenekleri sadece radyo hiti çıkarabilme potansiyelinden ibaret değil. Mesela Your Name On My Lips, Waves, Come Back To Me, Capital City gibi bestelerle o potansiyelin erişebileceği olgunluk düzeyini de dinleyicinin önüne koyabilen bir grup aynı zamanda. Hatta biraz daha iddialı bir yorumla, bu türe mensup çoğu grubun ilk albümüne "aman ne gereği var böyle çokbilmiş takılmaya, hitlerimizle keyfimize bakalım, geri kalanlarla da albümü öyle böyle doldururuz" gerzekliğiyle koymayı tercih etmeyeceği bu şarkılara gururla sahip çıkmış bir grup olması Deluka'yı daha akıllı ve özel kılıyor bana göre.

1. OMFG
2. Snapshot
3. Cascade
4. Nevada
5. Come Back to Me
6. Your Name On My Lips
7. Mean Streak
8. Trespasser
9. Waves
10. Morning Comes
11. Capital City

9 Eylül 2019 Pazartesi

Vaughtex - Heavy Visuals


Lawrence 'Vaughtex' Vaughan adlı İngiliz evladının tek kişilik projesi olan Vaughtex, new wave, post-punk, synthwave, synthpunk, synthpop gibi ne kadar synth türü varsa bünyesine toplamış sağlam bir isim. Bu kadar synth biraraya gelince 80'ler nostaljisinden uzak kalmak mümkün olmaz. Buna ilaveten 70'ler space rock -ki bunu günümüze vurduğumuzda post-rock da elde edebiliyoruz- ve yer yer shoegaze elementleri de Vaughtex müziğine sızıyor. Aslında sızmıyor çünkü zaten orada olduğunu hissettiriyor. Enstrümantal albümlerden beklentilerim ekstra sürükleyici olmaları ki, bunları diyalogsuz filmlere benzetirim. Bir doğa belgeseli izliyormuşçasına görüntülerle söyleyeceğini söylemelidir. Kendisine yön verecek bir vokal olmayan enstrümantal şarkılar ise kendi yönlerini kendileri tayin edebilecek kadar dirayetli olmalıdırlar. Heavy Visuals bu dirayeti gösterebilen albümlerden biri. PiL, Yes, Gang Of Four ve New Order gibi ilham kaynaklarından beslenmesi merakı daha da körükleyebilir. Şahsen esin kaynaklarından kırıntılar aramaksızın bu körükleme sonrası dinlediğim şeyden çok memnunum.

Çok iyi bir açılış şarkısı olarak Bad Vibes ve ortalardaki Staring At The Sun, Vaughtex'in synth merkezli müziğini space rock ile en iyi buluşturan işler bana göre. Pixel Tears'i ise bu bağlamda space pop şeklinde tanımlamayı daha uygun buldum. Keza, Hello Lucifer gibi nefis bir synthpunk da ışıl ışıl parlıyor. Albümde ona benzer başka şarkı olmaması da değerini arttırıyor. Bu dört şarkı dışında kalanlar bir parça sert ve bir parça yumuşak olmak üzere ikiye ayrılan ortak bir synth ambiyansı üzerinden ilerleyen şarkılar. Ama bu ortak ambiyans, hepsinin 3-4 dakikalık kendine ait ambiyanslar yaratmalarına engel değil. Bir parça sert olan kanatta Violent Language ve Dead London, sert synth tonlarına ve gitarlara fazla yüklenmeyip daha soft dalgalarla süzülen kanatta ise Mirrors Image, kapanıştaki Good Vibes ve new wave kraliçesini anmadan olmaz kabilinden Debbie Harry adlı şarkılar boy vermekteler. İkisinin arasını bulmuş olana da Decades Of Dust adını verirsek çuvallamış olmayız sanırım.

Vaughtex çok üretken bir adam. Heavy Visuals sayesinde dijital ortamlarda yer alan önceki albümlerini de dinleme fırsatım oldu. Deneysel takıldığı, ambient sularda yüzdüğü CHICAGO (Temmuz 2017) ve OMNI (2018) öncesindeki OST (2015) ve Retro Futurism (Mart 2017) genel anlamda Heavy Visuals'a yakın albümler. Bu yüzden Heavy Visuals en iyi Vaughtex albümüdür diyebilirim. Yalnız peşpeşe o kadar Vaughtex dinleyip artık 80'ler zaman tüneline nasıl girmişsem, o zamanlar izlediğim VHS filmler, filmlerin müzikleri, neon atmosferleri beni sarıp sarmaladı. Vaughtex'in iflah olmaz bir 80'ler aşığı olduğu, tabii Heavy Visuals ile vizyonunu geniş tuttuğunu da idrak ettim. Bu albümü kaset ve plak olarak da çıkarmayı planlıyormuş kendisi. Yakışır. Kendi adıma o yıllarda bu kaseti görsem almazdım sanırım. Çünkü hard rock ve mainstream pop kasetler, küçük bütçeme daha kolay dahil edilebilirdi. En önemlisi de, 80'ler müziğinin synthwave ayağı ile münasebetim, o VHS filmlerinde duymaya alıştığım neon huzurdan ibaretti. Synthwave bu huzura, hüzüne, nostaljiye direk karşılık veren bir tür. Gece el ayak çekildikten sonra videoya veya walkmene konmuş -ne tür olursa olsun- kasetlerin diyarından kopup gelen bir tür.

1. Bad Vibes
2. Violent Language
3. Dead London
4. Troubled Mind
5. Debbie Harry
6. Mirrors Image
7. Staring at the Sun
8. Decades of Dust
9. Hello Lucifer
10. Pixel Tears
11. Good Vibes

5 Eylül 2019 Perşembe

The Cure - Wish


Bazı tanışmalar geç olur ama temiz olur. O geç tanışmaları bazen "keşke daha önce tanısaydım" diye, bazen de "tam zamanında tanımışım" diye değerlendiririz. İşte ben The Cure ile tanışmamı ikinci cümleyle özetlerim. 1976 yılında West Sussex/İngiltere'de kurulan The Cure, ilk albümü Three Imaginary Boys'u 1979'da çıkarmıştı. Benim The Cure'u ilk görüşüm ise 80'lerin sonlarına doğru TV'de bazı kliplerini gördüğüm Disintegration albümündeki şarkılar sayesinde oldu. Pictures Of You ve Lovesong hala eskimeyen birer The Cure klasiğidir. Ama o zamanlar biraz beğeni çıtası, biraz müzik zevki, biraz da ekonomik sebeplerden ötürü Disintegration'a sahip olma arzum olmadı. Hatta müzik dijital ortamlara taşınana dek de o albümü tümüyle dinlemedim bile. Fakat henüz o dijital çağa girmeden The Cure ile yolumun kesişmesinin çok yakın olduğunu da bilmiyordum. Hem de öyle bir tanışma ki, yıllar geçse de unutulmayacak, üzerinden her geçen yıla rağmen zamansızlığıyla aklımı başımdan alacak mükemmel bir albümle kavuşmanın güzelliğiyle tanışmaydı. 1992 tarihli dokuzuncu stüdyo albümü Wish ile tanışmaydı.

"Unique Sound" denilen tabiri ilk kez kafamda oturtabildiğim albümlerden biri olan Wish, post-punk ve new wave kardeşleri 80'li yıllardan bildiğim haliyle öyle bir revize etmişti ki, o yıllara ait rock ve pop ruhuna dair sevdiğim ne varsa kusursuz bir karışım meydana getirmişti. Bu Open ile başlayıp End ile biten, melankolinin, tutkunun, hüznün, neşenin doruklarda yaşandığı şarkılarla dolu konsept bir albümdü. Aynı zamanda bazı heavy metal veya melodik death metal şarkılarında denk geldiğim "gotik" atmosferin daha sakin ve daha derin yansımalarına rastladığım anlar barındırıyordu. Gotik kavramının pop karşılığını bundan böyle Wish'teki bu yansımalar ışığında değerlendirecek, çıtayı Wish'e göre belirleyecektim. Ama High, Wendy Time, Doing The Unstuck ve Friday I'm In Love gibi yaşama sevincini iliklerine kadar yaşayan şarkılarla sağlanan dengeyle Wish'in tamamen gotik, pesimist, yılgın bir albüm olmadığının da farkındaydım elbette. Böylesi karmaşık ruh hallerinin iç içe geçtiği, ama aynı anda olağanüstü bir bütünlük ve uyum içinde gerçekten yaşadığı çok az albüm dinlemiştim.


İlk zamanlar Wish albümünde gerek uzunlukları, gerekse kıvrımsızlıkları, köşesizlikleri nedeniyle (ki bu tabirler o dönemde hissettiklerimdir) bir süre yıldızımın barışmadığı From The Edge O The Deep Green Sea, Apart, Cut gibi şarkıların derinlerine inildikçe kendilerini ele verdiklerini görmek anlatılmaz bir duygu. Funky, üzgün veya kaotik, ne iseler onun The Curecasını çalıp söylemişler. İtiraf edeyim, bende dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Friday I'm In Love ve dünyanın en hüzünlü şarkılarından To Wish Impossible Things'in yeri çok ayrıdır. Haftanın 6 gününü gömüp, aşık olduğu Cuma gününü yücelten Friday I'm In Love ve bir zamanlar birlikte olduğu yarinin içine doldurduğu "imkansız şeyler dileme" duygusunu kaybetmeye başlayan bir adamın mutsuz sonlu ağıtı olan To Wish Impossible Things, bence The Cure adına yapılmış en muhteşem şarkılar. Bu ikisinin üzerinden şu an 27 yıl geçmiş. Ama bir 27 yıl daha geçse bendeki etkileri solmaz. Dünya 127 yıl sonrasını görür mü bilmem. Ama görürse mutlaka birileri bir şekilde bu şarkıları o yıllara taşıyacaktır. İmkansız bir dilek mi bilmiyorum ama buna inanmak istiyorum.

Wish onlarca duyguyu içinde yaşatan çok boyutlu bir albüm. Bu duygular ne olursa olsun ortak payda şarkıların her hücresine sinmiş olan ve farklı dozlarda kana karışan hüzün. Muhteşem efkarıyla Trust, kıpır kıpır yüreklere balıklama dalan High, nakaratı şahane bir gitar melodisinden oluşan ve ne zaman o melodiyi duysam bana yaz mevsiminin coşkusunu yudumlatan Doing The Unstuck, "please stop loving me/ I am none of these things" dizelerini zihnime kazıyan End şarkıları da Wish'in incilerinden olmuştur her zaman. Ne Wish'ten önce, ne de Wish'ten sonra hiçbir The Cure albümünü bu kadar sevmedim, sevemedim. Müzik tarihinde kendine özel bir yeri olan solist Robert Smith'in ayrıcalıklı sesi, bu iflah olmaz romantiğin gözyaşlarını mürekkep yapıp yazdığı lirikleriyle birleşince dünya daha anlamlı bir yer olarak görünüyor. 90'larda bu anlam, kendi yalnızlığına acıyan bir adamın yüreğine asit yağmurları gibi yağarken, 2010'ların sonuna doğru o yağmur asitsiz ama yine yağacağı yeri çok iyi bilen nitelikte hissiyatlara evriliyor. Wish, insana kaliteli yaşlandığını hissettiren albümlerden biri. İster imkanlı, ister imkansız olsun, dileklerin sonsuzluğuna olan umudu, onların yitip gitmesi karamsarlığıyla aynı düzleme koyabilen insani gelgitlerle birlikte anlatabilen türden.

1. Open
2. High
3. Apart
4. From the Edge of the Deep Green Sea
5. Wendy Time
6. Doing the Unstuck
7. Friday I'm in Love
8. Trust
9. A Letter to Elise
10. Cut
11. To Wish Impossible Things
12. End

26 Şubat 2019 Salı

Chain Wallet - No Ritual


Stian Iversen (vokal, gitar), Christian Line (gitar), Frode Boris (keyboard) üçlüsünün kurduğu Norveçli grup Chain Wallet, 2016 tarihli kendi adını taşıyan ilk albümlerinin ardından 2019'a No Ritual ile merhaba diyor. Bu selamı dream pop, indie rock, post-punk ve buna bağlı olarak new wave karışımı bir müzikle veriyor. İlk albüm sanki uzun bir şarkının 10 parçaya bölünmüş hali gibi duran, en iyi şarkı hangisi, bırak en iyiyi, en akılda kalan şarkı neydi diye sorular sorduran öylesine bir işti. Bu gidişle ikinci albümü göremezler diye düşünmüştüm. Ama o gidişte kalmak istememişler ki, No Ritual ile daha kenarlı köşeli bir soft-post-punk yapmışlar. Yani ilk albümdeki o fena olmayan soundlarını koruyup, şarkı yazımına biraz daha önem vermişler. Böylece uzun bir şarkının 10 parçaya bölünmüş halinden ziyade, kendi kişiliklerini bulmuş 10 parçanın meydana getirdiği bir albüm yapmışlar. Başarılı örnekleri genelde Amerika veya İngiltere'den çıkan bu tür müziği daha önce Norveçli bir gruptan dinleyip dinlemediğimi tam hatırlamıyorum. Ama sorulsa tahmin haklarımdan hiçbiri Norveç olmazdı sanırım. Nereli oldukları bilgisi çok da gerekli değil elbette.

Bana göre albümün ağır topları Ride, Closer ve No Ritual ki, bunlardan biri yine bana göre 2019'un en iyi şarkılarından. Albümü her dinleyişimde bu üçlü arasında kıyasıya bir yarış oluyor adeta. İpi kimin göğüsleyeceğini zamana bıraktım. Onların dışında World I Used To Call Mine, Final Testament, Lost Somewhere ve Knowing Eyes isimli şarkılar da artık böylesi kadife gitarlarla örülü post-punk sizi hangi zaman dilimine ışınlıyorsa, hangi mevsimdeki hangi anılarınızı çağırıyorsa onları ayağınıza getirme vaadinde bulunuyor. İkinci albümleriyle bence doğru yolu bulmuşlar, olgunlaşmaya başlamışlar (daha tam olgunlaşmamışlar tabii) ve henüz en iyi albümlerini yapmamışlar, ama ufak ufak sinyallerini vermişler sanki. Gitarların ve keyboardların İskandinav güneşi altında dans ettikleri, bu birliktelikten küçük ve anlamlı hikayeler çıkarttıkları, bunları kah 80'ler neon ışıklarıyla, kah derli toplu new wave hamleleriyle süsledikleri şık bir albüm No Ritual... Chain Wallet ise bu albüm sayesinde artık kalıcı olmasını dilediğimiz gruplar arasında yerini aldı.

1. Lost Somewhere
2. Final Testament
3. Ride
4. Closer
5. What Everybody Else Could Find
6. Liminality
7. Knowing Eyes
8. No Ritual
9. World I Used to Call Mine
10. Inner Space

22 Temmuz 2018 Pazar

The B-52's - Good Stuff


1976 Athens/ABD doğumlu The B-52's, bu uzun kariyere sadece 7 stüdyo albümü reva gören, ama 80'lerden 90'lar başına kadar özellikle Amerika'da fenomen haline gelmiş deli dolu bir pop grubu. Pop diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmamak lazım. Yaptıklarının temelinde pop var. Ama onların new wave, pop rock, post-punk, surf rock yaptığını da duydu bu kulaklar. Bu 7 albümlük diskografilerinde beni ilgilendiren sadece iki albümleri vardır. Cosmic Thing (1989) ve Good Stuff (1992). Diğerleriyle aram hiç iyi olmadı. Zaten bu iki albüm grubu tanımak için yeter de artar. Benim tanışıklığım ise Cosmic Thing ile başlar. Daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzememesinin nedeni, o dönemde çok fazla şey dinlememiş olmamdandır diye düşünürdüm. Ama yıllar geçtikçe onların tarzlarında hiçbir grup/albüm görmeyişim bunu değiştirdi. Aslında The B-52's müziği birçok şeye benzediği halde toplandığında hiçbir şeye benzemeyen tuhaf bir konumda oldu benim için. Zaten tarihleri boyunca hep başkalarına ucundan kıyısından referans gösterildiler. "Şu şarkıda The B-52's etkileri yoğun biçimde hissediliyor, bu albümde The B-52's tarzına yakın örnekler mevcut" gibi az eleştiri okumadım.

Cosmic Thing'i ilk duyduğumda detaylarla örülü kaliteli bir pop müziğin varlığına tanık olduğumu hissetmiştim. Deadbeat Club, Bushfire, Dry Country, Junebug, Roam ve hala parti klasikleri arasında sayılan Love Shack gibi enfes şarkıların büyüsünü hala kaybetmediklerini söyleyebilirim. Üç yıl sonra da Good Stuff çıkageldi. Tarzları aynen sürüyordu ve yine harika şarkılarla parti canavarlarının aklını almaya oynuyorlardı. Tabii o zamanların partileri şimdiki gibi bitmek bilmeyen house, chillout, europop hantallığı yaratmayan, canlı enstrümanlara önem verilen, daha erişilebilir ve anlaşılabilir kıvamda şarkılardan oluşuyordu. En azından Athens çevresinde mutlaka öyledir. Üstelik pop kültüründen envai çeşit ayrıntının cirit attığı sözleri de unutmamak gerek. Bu ikisi arasından hangisi üzerine yazsam diye düşünüp, burun farkıyla Good Stuff'ta karar kıldım ve o farkı düşündüm. The B-52's, işi gücü partilemek olan bir grup değil. Evet, şarkılarda bu durum zaman zaman liriklere de yansımış biçimde görülmekte. Hatta Good Stuff (İyi Mal), direkt kokain partilerinin kafası güzel diyaloglarını, müzikal ambiyansını, eğlenceli olduğu kadar mistik taraflarını yansıtan detaylarla dolu bir albüm. Ama dahası var.


Öncelikle Good Stuff, grubun önemli isimlerinden Cindy Wilson'ın yer almadığı, The B-52's'un üçlü olarak çıkardığı ilk ve tek albüm. Bu durumun hiçbir olumsuz yansıması yok. Kate Pierson zaten kadın vokal ihtiyacını öyle bir dolduruyor ki, Fred Schneider ile birlikte yıllarca bu işi başarıyla götürdüler. Grubun tüm albümlerinde çok önemli konuklar oldu. Fakat belki de en kaliteli isimler Good Stuff için toplanmışlardı sanki. Bir kere albümün yapımcılığı Nile Rodgers ve Don Was üstlenmişti ki, her ikisi de müzisyen oldukları, sayısız ünlü isme yapımcı ve müzisyen olarak eşlik ettikleri için 80'lerde müzikle yakından ilgili olup da onları tanımamanın imkanı yoktu. Rodgers ve Was bazı şarkılarda ritm gitar da çalıyorlar. Özellikle Rodgers'ın disko gitarını duyunca tanımak mümkün. Yine bazı şarkılarda olmak üzere bas gitarda James "Hutch" Hutchinson (Bonnie Raitt), davulda Sterling Campbell (Duran Duran, Soul Asylum, Cyndi Lauper, David Bowie), yine davulda rahmetli Jeff Porcaro (Toto) gibi o zamanın çok önemli misafirleri hünerlerini sergilemişlerdi.

Albümün en iyisi şu, en kötüsü bu diye bir şey yok. Bütün şarkılar, klasik The B-52's ilkelerine bağlı, canlı enstrümanlara, leziz klavye dokunuşlarına, dolu dolu tasarımlara, delişmen fikirlere sahip. Tell It Like It T-I-Is ile başlayıp Bad Influence ile biten zamansız bir pop, new wave, pop rock tecrübesi. Hint ezgileri ve vokalleriyle bezeli yedi buçuk dakikalık muhteşem Dreamland, ilginç vokaller duyduğumuz enstrümantal The World's Green Laughter, parti atmosferiyle bu albümün Love Shack'i olan Good Stuff, Kate Pierson'ın uçurduğu Revolution Earth ve UFO, uzay, çevre bilinci, parti güzellikleri, hayali ülkeler gibi nice uçuk kaçık meseleye parmak basan lirikler, hiç eskimeyecek olan bu albümün anlatmakla bitmez unsurlarından sadece birkaçı. Good Stuff'tan sonra sırra kadem basıp tam 16 sene sonra Funplex (2008) ile dönüş yapan grup büyük heyecan yaratmıştı. Ama bence o kadar kötü bir albümdü ki, keşke Good Stuff ile jübile yapmış olsalardı diye düşündüm. Zaten bundan sonra kaç albüm yaparlarsa yapsınlar, benim için The B-52's her zaman Cosmic Thing ve Good Stuff gibi iki pırlantadan ibaret kalacak.

1. Tell It Like It T-I-Is
2. Hot Pants Explosion
3. Good Stuff
4. Revolution Earth
5. Dreamland
6. Is That You Mo-Dean?
7. The World's Green Laughter
8. Vision of a Kiss
9. Breezin'
10. Bad Influence

15 Ocak 2018 Pazartesi

Molly Nilsson - Imaginations


14 Aralık 1984 Stockholm/İsveç doğumlu olan, ama uzun yıllardır Berlinli olarak bilinen Molly Nilsson, yedinci albümü Imaginations ile gündemde... demeyi isterdim. Ne var ki Nilsson hiçbir albümüyle gündemde olmadı. Zaten yaptığı karanlık pop ile olması da zor. Önceki altı albümünü dinlemediğim, Imaginations ile tanıdığım, bana nostaljinin koyu gölgelerinden ses vererek tuhaf duygulara iten Nilsson, 80'lerde dinlediğim pek çok şeye benzemesiyle dikkat çekti. Fakat 80'lerde dinlediklerim arasında o yıllarda pek de yüz vermediğim synthpop temelli alternatif bir pop ruhuyla, gotik bir hüzün üzerine inşa edilmiş new wave hassasiyetleriyle müzik yapıyor. Bu da o zamanlar burun kıvırma eğiliminde olduğumuz, ama gerek radyolarda, filmlerde, dizilerde bilinçaltımıza işlenip seneler sonra Molly Nilsson gibiler sayesinde gün yüzüne çıkan müzik neticesinde beklenmedik biçimde sarıp sarmalıyor. Nilsson'u neon ışıklarla bezeli bir diskodan ziyade, loş bir odada gece yarısıyla paylaştığımız bir şişe şarabın nostaljisinde hayal etmek daha bir işimize geliyor sanki.

12 şarkılık Imaginations'ı sevebilmek için öncelikle bu ruh halinde olmak gerek diye düşünüyorum. Tabii onu neon ışıklarla bezeli köhne bir 80'ler diskosuna ait görmek de mümkün. Daha duyar duymaz müzikal olarak neden bahsettiğini anladığım, lakin şarkıları teker teker benimseyebilmenin uzun zaman alacağını da hissettiğim Imaginations, kendisine bu uzun zamanı hiç de fazla görmediğim, belli aralıklarla, canım ne zaman, kaç şarkı isterse o zaman dinlediğim bir albüm oldu. Amaç bir süre sonra bu parçaları birleştirip bütüne ulaşmak falan da değildi. Zira ilk başlarda bütüne baktığımda hiçbir şekilde iniş çıkış yaşamayan puslu ve ketum Nilsson vokali sanki hep aynı şarkıyı söylüyormuş gibi geliyordu. Şarkıların kendi özlerindeki ince farklılıkları keşfedebilmek için bu aralıklara ihtiyaç vardı. İşte o zaman yavaş yavaş Tender Surrender, Money Never Dreams, Let's Talk About Privileges, American Express, Inner Cities, Not Today Satan gibi üzerine o nostalji sinmiş şarkılardaki yürek burkan lezzetin farkına varabiliyordum. Geçmişle olan bağlarımızı bize hatırlatacak, bilinçaltımızdaki o zaman dilimine dair kalanı gideni önümüze koyacak Imaginations gibi albümlere ihtiyacım olduğunu bir kez daha anladım.

1. Tender Surrender
2. Let's Talk About Privileges
3. Mona-Lisa's Smile
4. Memory Foam
5. American Express
6. Money Never Dreams
7. Not Today Satan
8. Think Pink
9. Modern World
10. Inner Cities
11. Theory of Life
12. After Life

22 Temmuz 2017 Cumartesi

The Legends - Over and Over


İsminden sanki 4-5 kişilik bir grupmuş gibi manalar çıkarılması kaçınılmaz The Legends, aslında İsveçli Johan Angergård’ın tek kişilik projesinden ibaret. Üstelik yapımcı/müzisyen Angergård’ın bundan öncesinde Club 8, Acid House Kings, Poprace adında, bu kez tek kişilik olmayan başka projeleri de mevcut. 2009 tarihli Over and Over albümü, Angergård’ın The Legends adıyla kaydettiği dördüncü albüm. Tüm bu saygı duyulası müzikal geçmiş shoegaze, noise pop, new wave, dream pop etiketleriyle fişlenmiş. Over and Over’ı dinleyene kadar geçmişinden haberim yoktu. Hala da yok. Bahsi geçen türde müzik yapanlarla pek içli dışlı olmadım. Olmaya kalktığımda da boyumun ölçüsünü aldım. Sağlam ellerde destansı bir atmosfer içinde sizi oradan oraya savuracak, duygu namına ne varsa hepsini film şeritleri haline getirecek kudrette etiketler bunlar. Lakin o sağlam ellerin pek azına denk geldiğim için fazlaca ters tepme yaşadım. Ama arada bir The Legends benzerlerine rastladıkça “dream” müziğe olan inancınızı hepten yitirmiyor, o kulvarda da ruhunuza hitap edecek şeyler olduğunu hissederek mutlu olabiliyorsunuz.
 
Noise pop altyapının veya dream pop altyapının üzerine noise veya dream unsurları yerleştirilmesinden ötürü “Dream Punk” bir melezlik elde edildiği birkaç emek isteyen şarkı yanında, Monday to Saturday ile hüznünü dipten koruyan bir neşe, Heartbeats ile o hüznü biraz daha belirginleştiren bir tembellik, Turn Away ile o hüznü iyiden iyiye “rüya”laştıran bir içtenlik taşıyor Angergård müziği… Hele bir Jump var ki, şu feleğini şaşırmış yaz meteorolojisinde hınzır bir DJ’in eline geçse, ortalama bir remiksle dans pistlerinin tozunu atar. Fakat her ne kadar merak edilse de böyle şarkıların en iyi versiyonu remiks görmemiş ham halleridir. Jump’ın o naif duruşuna zarar gelsin istemezsiniz. Angergård’ın sözü edilen bu etiketleri çok iyi okuduğunu anlamak için kahin olmanız gerekmez. Sonic Youth’dan ve ambient müzikten hoşlandığını da kendi kısır müzik bilginizden çıkarabilirsiniz. Albümü açan You Won ve kapayan Touch’un tuttuğu giriş ve çıkışın sağlamlığı da Over and Over’ı bir sürü benzerinden ayrı bir yere koymanıza yeter. Bir de içinde “dream” ifadesi olan her albüme gerektiğinden biraz daha özen ve dikkat vermeniz, önyargıları biraz daha arkalara atmanız yönünde hoşgörü sağlayabilir. O zaman Angergård’ın bazı şarkılardaki garajdan gelen sesler arasından sivrilen, kırılgan ifadesi hiç bozulmayan yumuşacık vokalinin samimiyeti daha zahmetsiz anlaşılabilir.
 
1. You Won
2. Seconds Away
3. Always the Same
4. Monday to Saturday
5. Heartbeats
6. Dancefloor
7. Turn Away
8. Recife
9. Over and Over
10. Jump
11. Something Strange Will Happen
12. Touch

19 Şubat 2017 Pazar

French Films - Imaginary Future


Helsinkili bir beşli olan French Films, 80'ler pop müziği ile new wave türlerini günümüz semalarına taşımaya hevesli onlarca çıtır gruptan biri. Onlarca grup arasından onları seçmemin nedeni, bu taşıma işlemini çok sevimli bir enerjiyle ve insanı yormayan bir nostalji dokusuyla gerçekleştiren mütevazi karakterde oluşlarıydı. 2010'da kurdukları gruplarıyla vakit kaybetmeden dört şarkılık Golden Sea EP'sini çıkarıp olumlu tepkiler alınca, albüm yapmaları kaçınılmaz olmuş. EP'den yaklaşık bir yıl sonra da Imaginary Future albümleri ile indie pop adı altında 80'lerin gitarlı pop müziğinin bazı kişilikli isimlerini anımsatan hoşlukta 10 şarkı pişirmişler. Dinlerken The Cure'un, R.E.M.'in, Talking Heads'in eski günlerini anımsayıp, bu ve buna benzer başka grupların kulaklarını çınlatmadım değil. Bu kadar iddialı isimleri saymamı sağlayan French Films müziği, öyle nadir bulunur cinsten sayılmaz. Fakat saçtıkları ışıkla geçmiş ile günümüz arasında pek de öyle uçurumlar olmadığı fikrine olan ihtiyacımızı besliyorlar bu tip gruplar.

Fransız filmleri kadar çetrefilli olmayan, hatta bazen duymaktan tiksinmeyeceğiniz türden reklâm cıngılları kadar basit ve hemen saran melodilerini Johannes ve Joni'nin gitar/vokalleriyle vücuda getiren French Films, kimi zaman aldıkları synth desteğiyle nostaljik yapılarını zedelemeden, tam tersi ona sahip çıkarak omurgalarını güçlü tutuyorlar. This Dead Town, Pretty In Decadence, The Great Wave Of Light, ayrıca punk'ın post yanını çok güzel yakalayan Convict ve New Zealand şarkıları Imaginary Future'ın kalitesini tescilleyen favorilerim. Aslında "kalite" gibi olumlu olduğu kadar iddialı bir kelimeyi böylesine sevimli ve new wave hüznünü genlerinde taşıyan bir albüm için kullanmak tuhafıma gitti. Onun kalitesi de burada sanırım. 80'leri daha popüler olmayan bir pencereden seyreden new wave kadifeliğini, post-punk harareti ile dengeleyen Imaginary Future, zamanında birilerinin kurcalarken bulduğu o eşsiz gitar tonunun gölgesinde yeni kuşakların ürettikleri melodilerden bir demetle, bazen 70'lerin Türkçe pop şarkılarının genel karakterinden ufacık kesitler dahi sunabilir dinleyenlerine.

1. This Dead Town
2. You Don't Know
3. Golden Sea
4. Pretty In Decadence
5. The Great Wave Of Light
6. Living Fortress
7. In The Afternoon
8. Convict
9. New Zealand
10. Up The Hill

26 Mart 2016 Cumartesi

a-ha - Time and Again: The Ultimate a-ha


İşte nihayet komple iyi bir a-ha albümü. Zaten o da bir best of. Benim a-ha ile ilişkimin özeti. Morten Harket (vokal), Magne Furuholmen (keyboard) ve Pål Waaktaar-Savoy (gitar) üçlüsünün 1982'den beri süren birlikteliğinden doğan 10 adet a-ha albümünün artık zamanı gelmiş geniş bir özeti aynı zamanda. Bu 10 albümden hiçbirini bir albüm olarak sevmedim. Bu noktada iyice geriye gidersek, ben bu a-ha'nın ilk çıktığı dönemi bilirim. Morten Harket'in yakışıklılığından başı dönmüş kızların yarattığı infial, 80'li yılları tekelinde tutan Blue Jean dergisinin her fırsatta gaza getirmesi, her ne kadar biz pek göremesek de MTV'nin günde 13 öğün Take On Me klibini döndürmesi falan o yıllarda gücü yettiği ölçülerde şimdinin One Direction etkisine sahipti. Gerçi hemen 1 yıl sonra o bayrağı New Kids On The Block devraldı. Daha ilk albümde parlayıp ikinciyi görebilmek için boybandler sayesinde dama atılmış olan pabucunu alması gereken a-ha, özellikle erkek dinleyicilerin gıcık olmaları için gerekli tüm özelliklere sahipti.

1985 tarihli ilk ve çoğu kimse tarafından en iyi a-ha albümü kabul edilen Hunting High and Low, 80'lerin en büyük hitlerinden Take On Me'nin taktığı motorla pop dünyasında fırtınalar kopardı. Take On Me onlara Amerika'da 1 numara olan ilk Norveçli ünvanı kazandırdı. Ama albümün hit kapasitesi bu şarkıyla sınırlı değildi. Mesela The Sun Always Shines On TV özellikle İngiltere'de Take On Me'den daha çok sattı. Tabii albümün tutku ve duygu yüklü isim parçası Hunting High and Low'u da unutmamak gerek. Zaten bu üç şarkıdan başka o albümden hatırladığım yok. Sonrasında da tüm a-ha albümlerinde benzer şeyler yaşadım. Hatta bazılarında hiçbir şey yaşamadım. "Tek hitlik grup", "genç kızların sevgilisi" gibi hitaplardan rahatsız olduklarından mıdır, bu ilk albümden sonra a-ha bana göre hiç de popüler müzik icra eden piyasa işi bir grup olarak görünmedi. Hatta arada bir öyle şarkılar çıkarmalarını bile istedim. Ama öyle şarkılar çıkarmasalar da, piyasa yandaşı olmayı reddeden, kendi içtenliklerini yansıtmaya çalıştıkları iyi niyetli işler yapmalarını hep takdir ettim.


Müzik hayatlarının 10 albümlük 30. yılı şerefine çıkardıkları iki disklik Time and Again: The Ultimate a-ha toplamasının 19 şarkılık ilk diski, grubun duyduk duymadık tüm hitlerinden oluşmakta. Yukarıda saydığım üç şarkı yanında, bana göre gelmiş geçmiş en karizmatik a-ha şarkısı olan I've Been Losing You (1986 tarihli Scoundrel Days albümünden) ve gelmiş geçmiş en karizmatik ikinci a-ha şarkısı olan Celice (2005 tarihli Analogue albümünden), yerlerini almış vaziyetteler. Cry Wolf, Crying In The Rain, Forever Not Yours şarkılarını da görünce bendeki a-ha kültürünün toplam 8 (şu James Bond şarkısı The Living Daylights'ı da sayarsak 9) şarkıdan ibaret olduğunu anladım. Ama o 8 şarkının omuz omuza bana verdiği hissin, komple a-ha külliyatına bedel olduğunu da anladım. İlaveten bu ilk disk sayesinde You Are The One, Move To Memphis, Dark Is The Night For All, Analogue adında, sanki yeni a-ha şarkıları gibi dinleyip beğenerek o kültüre dahil ettiğim örneklerle de tanıştım. a-ha'nın 80'lerden bugünlere erişmiş new wave dokunaklılığını tescilleyen bu şarkıların bende eskimeyeceğini fark ettim.

16 şarkılık ikinci diskte ise birtakım a-ha hitlerinin remiksleri yer alıyor. Bu bölümün yıldızı ise bana göre Minor Earth Major Sky... 2000 tarihli aynı adlı albümde yer alan bu şarkıyı da kulağım biryerlerde duymuştu. Belki de o albümle eskiden bir şekilde yollarımız kesişmişti bilemiyorum. Ufak ayrıntılar haricinde (bu diskteki bazı sözde remiksler gibi) pek de remiks havası yoktu. İnceden Fatboy Slim eli değmiş gibi duran The Sun Always Shines On TV, tam kulüp havasına sokan Analogue, açılıştaki tropik atmosferli Take On Me ve yeni a-ha keşiflerimden biri olan Did Anyone Approach You? dışında pek bir numarası olmayan, ama bu kapsamlı 30. yıl kutlamasına iyi yarenlik eden bir bölüm. 2010 yılında bu kez 25. yıl onuruna çıkan 25 adındaki toplama albümdeki 39 şarkılık şişkinlik, burada remiks, remaster şeklinde farklı biçimlerde seyreltilmiş, dengelenmiş, daha hoş olmuş. Fazlalıklar yok mu, var. Ama Time and Again, benim gibi oradan buradan toplayıp başka şarkılarla birlikte başka klasörlere hapsolmuş a-ha bestelerini kendi klasöründe arşivine katmak isteyenler için gayet iyi bir fırsat. Bu tip klasörler yerli yerinde durur. Sabırla kendisine ihtiyaç duyulacak anı bekler. İşin içinde 80'ler varsa bu bekleyiş arası çok uzamaz.

Disk 1

1. Take On Me
2. The Sun Always Shines on TV
3. Hunting High and Low
4. I've Been Losing You
5. Cry Wolf
6. Manhattan Skyline
7. The Living Daylights
8. Stay on These Roads
9. You Are the One
10. Crying in the Rain
11. Move to Memphis
12. Dark Is the Night for All
13. Summer Moved On
14. Forever Not Yours
15. Lifelines
16. Celice
17. Analogue
18. Foot of the Mountain
19. Under the Makeup

Disk 2

1. Take On Me (Kygo Remix)
2. The Sun Always Shines on TV (Future Funk Squad's Remix)
3. Cry Wolf (Jellybean Mix)
4. Touchy! (House Mix)
5. You Are the One (Dub Mix Edit)
6. The Blood That Moves the Body (Three-Time Gun Mix)
7. Summer Moved On (Remix)
8. Minor Earth Major Sky (Black Dog Mix)
9. Velvet (New York Mix)
10. Lifelines (Boogieman Remix)
11. Did Anyone Approach You? (Reamped)
12. Celice (Mauracher Remix)
13. Analogue (CG’s Electrosphere Edit)
14. Cozy Prisons (Aural Float Remix)
15. Nothing Is Keeping You Here (Steve Osborne Remix)
16. Butterfly, Butterfly (The Last Hurrah) (Steve Osborne Version)