* Belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
* Belçika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2022 Cumartesi

Disorientations - Memory Lanes

 
2018'de Antwerp/Belçika'da dünyaya gelen post-punk üçlüsü Disorientations, 2021'de dört şarkılık Close To Disappearing EP'sini çıkarıp olumlu eleştiriler alınca debut albüm çalışmalarını hızlandırdı ve 4 Şubat itibariyle Memory Lanes post-punk severlerin beğenisine sunuldu. Onlardan biri olarak 10 şarkılık albümü ilk dinleyişimde bağrıma bastım. Her dinleyici gibi kendi farklı bağrıma basma kriterleri doğrultusunda post-punk türünün Avrupa kanadına dair işleri bir nebze daha iyi bulmuşumdur. Gotik, enerjik, gizemli, yani bu türün gereklerine sahip bir grup olan Disorientations, Avrupa ya da Amerika menşeli olup olmadığını kafaya takmadan keyfi çıkarılacak örneklerden. Hani ilk duyduğumda İngiliz veya Alman olduklarını düşünmedim değil. Bu önemsiz detay haricinde Disorientations, sürprizsiz ve yılların tecrübesine sahipmişçesine olgun, aynı zamanda gençlik enerjisini müziğine kanalize etmiş sıkı bir üçlü. Memory Lanes ise her şarkının kendi ufak dekorasyonunu yaptığı gri bulutlar altındaki bir tepede yükselen 10 odalı bir eve benziyor. Dekorasyonlar birbirini andırsa da, girip çıktıkça başka detayların farkına varıyor, bir süre sonra iyice alışıp o karanlık ve tekinsiz coşkunun cazibesiyle odaları, evi sahipleniyoruz.

Açılış şarkısı Wandering ile gayet olağan (kötü manada değil) bir görüntü çizen grup, hemen ardından gelen Words ile tepeden tırnağa bir güç ortaya koyarak olağan post-punk görüntüsünün ötesinde bir şeylere sahip olduğunu beyan ediyor. Başta Words ve Watching You Go olmak üzere davulcu Tomas Serrien'in post-punk gruplarında pek de rastlamadığımız türden groovy performansı albüm geneline derinlik katıyor. Öte yandan basçı Lukas Van Camp ise başta Allied olmak üzere bu derinliğe tüm şarkılarda ortak oluyor. Üçgeni tamamlayan Niels Elsermans ise gitarı ve post-punk ketumluğuna saplanıp kalmayan coşkun vokaliyle şarkılara balans ayarı çekiyor. Bu nefis üçlü, Don't, Waiting For, Leftover, Head gibi daha nice taş gibi şarkıyla türün geleceğinin emin ellerde olduğunu hissettiriyor. Tembel, uyuşuk veya sırf yer tutsun diye konmuş tek bir şarkı yok. Belki şöyle melankolik bir balad yapsalardı nasıl olurdu diye merak ettirmedi değil. Gerçi post-punk raconunda olmazsa olmaz o melankoli duygusu, bir balad formunda olmasa da şarkıların sert ve gizemli satır aralarında zaten dolaşımda. Her sene 1-2 çok iyi post-punk grubu mutlaka çıkar. Keşke daha çok çıksa. Ama Disorientations gibi doyurucu olanlar çıktıkça az ama öz tatmini yaşıyor insan.

1. Wandering
2. Words
3. Don't
4. Watching You Go
5. Allied
6. Waiting For
7. Head
8. Leftover
9. Close to Disappearing
10. Zinfandel

28 Eylül 2019 Cumartesi

Le grand bain (OST)


Özel hayatlarında türlü sorunlar yaşayan, depresif, umutsuz ve kendilerine olan güvenleri azalmış orta yaş bunalımındaki 8 adam, dertlerinden uzaklaşmak, kendilerini yeniden keşfetmek, ailelerine, eş dostlarına hala bir şeyleri başarabileceklerini kanıtlamak amacıyla amatör olarak erkekler su balesi takımında bir araya gelirler. Ünlü Fransız aktör Gilles Lellouche'un yönettiği Le grand bain (Sink or Swim), dram ve komediyi dozajı çok iyi ayarlanmış biçimde harmanlamış, hüzünlü yapısına rağmen canlılığını hiç yitirmeden spor ve müzikle iç içe yaşayan bir film. Spor kısmı zaten filmin en orijinal yönü. Şimdi düşününce futbol veya curling bile çok sıkıcı tercihler olabilirdi. Kadın sporculardan daha çok bildiğimiz su balesi, takım halinde hareket etmeyi, sürekli batıp çıkmayı, nefes kontrolünü, senkronizasyonu, koreografiyi, disiplini ve estetiği gerektirdiği için ekstra ilginç ve eğlenceli anların yaşanmasına zemin hazırlıyor. Bu sporu orta yaş krizindeki bir grup erkek yapınca dengeler de daha enteresan bir hal alıyor. Bedene olan faydalarından daha çok, bu sporun kahramanlarımızın ruhsal yönden iyileşmelerine etkisi üzerine daha fazla gidilmiş ki, bu da gayet olumlu bir yaklaşım olmuş. Su sporları vücuda iyi geldiği kadar adeta zihinsel bir terapi işlevi de görmekte, bu inkar edilemez. Film de aynı derecede ruha iyi gelen bir sevimlilikte. Müziklerin rolü ise yadsınamaz.

Su balesi müzikle yapılan bir spor olduğu için filmin müzikal yanının bundan etkilenmesi kaçınılmaz. Magnolia, Punch-Drunk Love, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Synecdoche, New York, Lady Bird gibi filmlerin (bunların yanında bir dolu vasat komedi filminin) tema müziklerini yapmış olan Amerikalı besteci Jon Brion, Le grand bain'in soundtrack albümüne tam 18 kısa tema müziği yapmış. Hepsi filmin dramedi karakterine uygun, yormayan, baymayan müzikler. Ama bunun yanında albümde 10 tane de şarkı bulunuyor ki, albümün asıl eğlenceli ve dikkat çekici yanı da orası. Hem Tears For Fears'in, hem de dünyanın en güzel şarkılarından biri olan Everybody Wants To Rule The World filmin açılış jeneriğinde kullanıldığı gibi albümün de açılışını yapıyor. Bu öyle bir şarkı ki, sadece bir filme ya da albüme değil, bir güne bile onunla başlamak harika bir duygu. Komik soygun sahnesinde Isaac Hayes klasiklerinden Run Fay Run da çok güzel kullanılmış. Öyle ki iştaha gelip bu şarkının yer aldığı 1974 tarihli Tough Guys filminin soundtrack albümünü baştan sona bir daha dinledim. (Hayes ayrıca filmin başrollerinden biriydi.)


Filmin 1-2 yerinde duyulan New Yorklu Television grubunun 1977 yılına ait efsanevi albümü Marquee Moon albümünün aynı adlı 10 dakikalık şarkısı da Le grand bain'de yer bulmuş. Müthiş bir art rock, psychedelic rock örneği olan parça, albümün göz bebeklerinden biri. Su balesi takımının, su topu maçından önce ilk gösterisini yaptığı sahnede, 1981 tarihli İngiltere/Fransa ortak yapımı spor draması Chariots Of Fire'ın Vangelis bestesi olan tema müziğinin Mark Ayers versiyonunu duyuyoruz. Takımdaki Laurent'in annesini yatırdığı huzurevinde bakıcılık yapan John'un, yaşlıların kötü kokmaları nedeniyle odalarına giriş çıkışlar esnasında nefesini uzun süre tutma becerisine sahip olduğunu anlattığı (takıma alınma sebebi de bu) sahnede The Notorious B.I.G. şarkısı Just Playing (Dreams) kullanılmış. Norveç'teki dünya su balesi şampiyonasında diğer ülke takımlarını gördüğümüz video klip estetiğindeki bölüme ise Tame Impala'nın en iyilerinden olan Half Full Glass Of Wine çok yakışmış. (Aşık olduğum efsane Mind Mischief çalsa nasıl bir hava katardı düşünemiyorum. Onu her duyduğumda zaten soundtrack havası soluyorum.)

Finaldeki gösteri sahnesi için seçilen şarkı, Amerikalı soul şarkıcısı Philip Bailey'nin 1984 yılına ait Chinese Wall albümünden Easy Lover olmuş. Bailey bu şarkıda Phil Collins ile düet yapıyor. Ama Collins şarkılarına o kadar çok benziyor ki, sanki Bailey ona konuk olmuş gibi duruyor. Birkaç istisna dışında Phil Collins şarkılarını pek sevmem. Ama Gilles Lellouche'un bu önemli sahneyi planlayış biçimi, şarkının sahip olduğu ruhun açığa çıkmasında büyük rol oynamış sanki. Filmin sonlarında bu olay gösterinin ardından karakterlerin hayatlarından enstantanelerin ağır çekimde gösterildiği bölümde 80'li yıllardan İngiliz disko gruplarından Imagination'ın So Good So Right isimli şarkısı çalıyor. Bunlar filme renk katan çok hoş anlar. Ama filmin en güzel sahnelerinden biri olan, su balesi takımı kahramanlarımızın havuzda, evde, işte, yolda, durakta dans ederek pratik yaptıkları bölümde çalan Olivia Newton-John harikası Physical albümde yok. Bu eksikliğin nedeni albümle alakalı bir telif sorunu değilse sahiden büyük gaf. Filmde bu kadar iyi şarkı duyduktan sonra harıl harıl soundtrack aramak, albümün tam arşivlik olduğunu anlamak, ne var ki bu arşiv içinde Physical'ı bulamamak çok üzücü. Dijital takılıyorsak artık onu da albümün kapanışına illegal yollardan ekleyebiliriz. Physical olsa albüm daha da çıkarmış ama şu haliyle de batmamış, her dinleyişte filmi tekrar izleme iştahı yaratacak kadar lezzetli olmuş.

1. Tears For Fears - Everybody Wants to Rule the World
2. Jon Brion - Le grand bain (Ouverture)
3. Jon Brion - La petite annonce
4. Jon Brion - Piscine Love
5. Jon Brion - Lola
6. Jacques Offenbach - Barcarolle
7. Jon Brion - Bertrand est heureux
8. Mark Ayres - Les chariots de feu
9. Television - Marquee Moon
10. Jon Brion - Marcus
11. Jon Brion - Esther Williams
12. Jon Brion - Dans l’oeil de Bertrand
13. Jon Brion - Delphine coule à pic
14. Jon Brion - Entraînement militaire
15. Jon Brion - Père et fils
16. Isaac Hayes - Run Fay Run
17. The Notorious B.I.G. - Just Playing (Dreams)
18. Jon Brion - Bass No Bass
19. Jon Brion - Le sauna
20. Jon Brion - La bagarre
21. Jon Brion - Something to Prove
22. Tame Impala - Half Full Glass of Wine
23. Phil Bailey - Easy Lover (feat.Phil Collins)
24. Jon Brion - En osmose
25. Jon Brion - Ouaiiiis!!
26. Imagination - So Good So Right
27. Jon Brion - Le grand bain (Le final)
28. The Wash - Vertigo

22 Şubat 2019 Cuma

My Diligence - Sun Rose


Brüksel'de kurulan üç kişilik My Diligence, çıkar çıkmaz yerin yerinden oynaması gereken, ancak kimsenin tınmadığı o kaliteli rock albümlerinden biri olan Sun Rose adlı ikinci albümleriyle en azından benim bastığım yeri oynatmayı başarmış bir grup. Brüksel'i lahana zanneden günümüz YouTube gençliğine veya ucuz yoldan gürültü olsun da çamurdan olsuncu günübirlik rockerlara pek hitap edeceğini düşünmediğim, lakin hitabet konusunda son zamanların en dirayetli oluşumlarından biri olarak gördüğüm My Diligence, önümüze 37 dakikalığına kulakları ısım ısım ısıtan sertlikte bir albüm servis ediyor. Kendileriyle ilgili bazı yazılarda Queens Of The Stone Age, At The Drive-In (hiç duymadığım Teksaslı bu grubun künyesinde Post-Hardcore ve Minimal Techno tanımlarını yan yana gördüm), Wolfmother, Clutch gibi gruplara benzetilmeleri çeşitli yönlerden haklı bulunabilir. Yine de bu referanslar açok güvenmeyin derim kendi adıma. Stoner rock'ın bir tık sert formu olan stoner metal duruşu daha bariz olan My Diligence, bu türe takılan onlarca grubun tembel müziğinden eser taşımıyor.

Sun Rose'u dinleyip sevdikten sonra hep yaptığım gibi eskilerde ne var diye baktığımda 2015 yılında kendi adlarını taşıyan bir albümleri olduğunu gördüm. Sound olarak biraz stoner güdümlü hard rock olarak kalmış, şarkı gidişatları da klişelere dayanmış bir ilk albüm şeklinde unutulmaya namzet bir iş çıkmış. Ancak Sun Rose, kazın ayağının öyle olmadığını gösterircesine, özellikle şarkı yazımında yaptıkları revizyon sayesinde gerçek kimliğini bulmuş gibi bir şey olmuş. Zeki rifflerle bezeli, muğlak vokalin yarattığı olgunlukla güçlenmiş şarkılar, adeta sert bir meditasyon yapmış etkisi bırakıyor. Acayip bir karizması olan açılış şarkısı Resentful, peşinden dörtnala gelen Hunt The Hunter, onun peşinden hücum çeken Backstabber üçlüsünün ardından albümü durdurup ılık bir duş alma isteği doğuyor. Öyle bir gitar yoğunluğu, öyle bir sertliği estetize etme durumu var ki, dördüncü şarkıya geçmeden bu üçünün üzerinden bir daha geçmek istedim resmen. Neyse ki dördüncü dostumuz olan An Asteroidal Arrow ortamı biraz yatıştırır gibi oldu, o yoğunluğu ustaca sağalttı. Gerçi sonlara doğru o da volümü yükseltmedi değil hani.

Flying Poney, bir hızlanıp bir yavaşlayan temposuyla iki ayrı şarkının mikslenmiş hali gibi zengin ve taş gibi bir başka parça. Zaten tüm parçalar bir nebze bu formülü izliyor. Hepsinde yer eden o progressive tavır, asla ilk seferde kendilerini teslim etmiyor dinleyene. Lecter's Song, So Pretty So Cruel ve Serpentine ile kimi zaman progressive stoner, kimi zaman stoner grunge diye adlandırılası çeşitlemeler yaparak her yere ait olduğunu, o aidiyetten müthiş tasarımlar çıkarabildiğini insanın gözüne kulağına sokuyor. Hatta kapanıştaki Unreal ile (ve başka parçalarda yer alan başka bölümlerle de) stoner punk oluveriyor. Söz konusu 37 dakika bittiğinde savaştan çıkmış gibi hissediyoruz. Ama bunlar kesinlikle boş geçen dakikalar değil. Başıma bir şey gelmeyecekse bazı müzik yazarlarının kendilerini benzettikleri Queens Of The Stone Age ve Wolfmother'dan çok daha kimlikli, kaliteli, tavizsiz bir grup olmuş My Diligence... Blues rock ile daha sıkı fıkı olan Clutch benzetmesini pek doğru bulmadım tabii. Sun Rose'u dinleyen insanların önceki rock tecrübelerine göre bu sert atmosfere girişleri, orada kalışları çok kolay ya da uğraştırıcı olabilir. Ama girildiği vakit zevk alınmaması imkansız gibi bir şey. Benim için 2019'un en sağlam keşiflerinden biri.

1. Resentful
2. Hunt the Hunter
3. Backstabber
4. An Asteroidal Arrow
5. Flying Poney
6. Lecter's Song
7. So Pretty So Cruel
8. Serpentine
9. Unreal

15 Aralık 2016 Perşembe

Les Tortionnaires - Introducing The Stereophonic Sound Of


Yine haklarında birşeyler bulamadığım, isimlerini cisimlerini bilmediğim, sadece Belçika'dan geldiklerini öğrendiğim bir grubun, Les Tortionnaires'in 2016 tarihli albümleri Introducing The Stereophonic Sound Of ile tanıştım. En son Belçika'ya Los Venturas grubunun surf rock şıklığı olan Miles High albümüyle uzanmıştık. Les Tortionnaires de Los Venturas kadar katmanlı olmasa da surf rock ile iştigal eden oluşumlardan biri. Bu surf rock alemi alabildiğince basit, olabildiğince klişe örneklerle dolu. Peki Les Tortionnaires'i sürüden ayıran birşeyler var mı? Görünürde yok. Ama konu surf rock olunca görünenin ötesine geçmek gerek. Zira görünürün yüzeyselliği bu ve bunun gibi albümleri düz birer twist dekorundan ileri götürmez. Bu noktada grubu gereksiz sörf kalabalığından bir nebze uzaklaştıran unsur, yazdıkları tamamı enstrümantal şarkıların niteliği. Bu nitelikler, her bir şarkıya ufak farklılıklar şeklinde serpiştirilince ortaya paket halinde iyi bir albüm çıkıyor. Görünüre aldanırsak kolayca "düz bir surf rock albümü" diye yaftalanacak nice iyi albümün yanından bakmadan geçip gidebiliyoruz. Introducing The Stereophonic Sound Of, benim için o albüm kapağındaki retro hatunun yanımdan geçmesi gibi bir durum yarattı.

Albümün en hoşuma giden yanı, o sinematik gitar melodileriyle süslü şarkılara eşlik eden, İtalyan icadı bir org çeşidi olarak "farfisa"nın nostaljik biçimde karizmatik sesi oldu. Orta yaş ve geçkini çoğu insana biryerlerden tanıdık gelecek bu ses, 60'lara ve 70'lere damgasını vurmuş, düğün salonlarından İtalyan korku sinemasına, kafası dumanlı psychedelic rock'tan, iki dirhem bir çekirdek twist pistlerine kadar bir sürü ortama bukalemun etkisiyle uyum sağlamış süper bir makine. Les Tortionnaires grubu da şarkıların doğru yerlerinde, doğru zamanlarında abartmadan kullandığı farfisaya ne doyurmuş, ne de aç bırakmış. Dead Weight, Mole Hunt In Baikonur, When The Dust Has Settled gibi surf rock albümlerinin demirbaşı western ezgilerinin hakkını veren, Minnesota Twins ve She Wolf Of The Sonic Souls gibi rock'n roll ateşi yakan besteler, bu müziğe dair ne varsa ölçülü biçimde albüme serpilmiş. Bunun yanında Like Rats In A Maze ile biraz sert yapmayı, Puffy Nipples ile 60'lar power pop'undan izler taşımayı, High Treason ile farfisayı drum machine üstü pilav olarak sunmayı ihmal etmiyorlar. Yaklaşık yarım saat süresince enstrümantal hisleri nostaljik kanallarımıza gönderiyorlar. Kendi halinde, mütevazi ve aynı zamanda kendi halinde güçlü bir albüm Introducing...

1. Minnesota Twins
2. High Treason
3. Dead Weight
4. She Wolf of the Sonic Souls
5. Like Rats in a Maze
6. Mole Hunt in Baikonur
7. Puffy Nipples
8. When the Dust Has Settled
9. Half a Monkey
10. Operazione Vendetta

13 Haziran 2016 Pazartesi

Los Venturas - Miles High


1999 kışında kurulan Belçikalı Los Venturas, beş kişiden oluşan bir garage / surf rock grubu. Haziran 2016 itibariyle dördüncü albümleri Miles High'ı çıkarmış bulunuyorlar. Bu albümle tanıdığım grubun, surf rock'ın her türlü klişesine sahip olmasına rağmen AC/DC muamelesi yapılmayacak kadar çağdaş iyi niyetleri de var. Biraz açarsak, alışıldık 60'lar etkilenimli surf rock ve spagetti western bileşenlerini modern fikirlerle beslemeye gayret ettikleri söylenebilir. Tekdüze surf nağmelerini uç uca eklemektense, rock'n roll sofrasına soul, ska, groove, reggae, hatta Akdeniz mezeleri de eklemeyi ihmal etmeyen grubun önceki albümleriyle de randevulaşmak kaçınılmaz bir hal alıyor. 60'ları temel aldığı için bende her daim kredisi olan surf rock, illa ki kendini tekrar eden bir döngü içinde martı kuşlarıyla full dolu bir nüans farkının arka fona mı yoksa yan profile mi yerleştiğini sorgulatır. Ama hayat bazen bunlarla güzel.

Bir şeyi çok fazla tekrar edersen monotonlaştırır. Fakat tam tersi o tekrar, meditasyon etkisi yaratıp sakinleştirici görevi de görebilir. En önemlisi de Los Venturas gibi (önceki işlerini bilmediğim için en azından Miles High albümü gibi) o tekrarın içine çeşni olacak ufak kırıntılar bırakıp onların şarkılara kattıklarını izleyenlerin yaptığı müzikleri izlemek de oldukça zevklidir benim için. O Fata Romana, Pradesh Hypno Beat, Venice Beach, Prada Do Norte gibi klasik surf rock bestelerini aradan çıkardıktan sonra geri kalan tüm şarkılarda bu kırıntıları farketmek mümkün. Tecrübelerini hissettirdikleri karizmatik El Rey De Los Cielos ve Fiorella With The Umbrella'yı da gururla aradan çıkarabiliriz. Bu iki şarkı, grubun klasikle modern arasındaki salınışını çok iyi özetler nitelikte, nitelikli şarkılar. Bu niteliğe sahip olanlardan biri de Theme From The Mile High Club. Yakaladığı ritm farklılığının suyunu çıkarmadan, psychedelic bir bakış açısını da yanında taşıyarak modernize olmuş Los Venturas şarkılarının en şık temsilcilerinden biri.

Bir surf rock albümde olmazsa olmaz spagetti western ambiyansını en derinden yansıtan parça bana göre The Horse He Rode On. Bir surf rock albümde olmasa da olur reggae ambiyansını ise Rajathsan Reggae yansıtıyor. Üstelik surf gitarlar biraz geride kalıp başrolü bir sitara veriyorlar. Keşke her surf rock albümde 1-2 tane olsa da tadını çıkarsak dediğim psychedelic-tropik-dramatik Taboo gibi şahane bir şarkı ise albümün tam ortasında inci gibi parlıyor adeta. Hani gün doğumuna da, gün batımına da aynı tatta giden şarkılar vardır ya, onlardan. Bir de Ringispil var, o da atlıkarınca melodisi üzerine kurulu ilk yarısını saymaz, daha groovy ikinci yarısını sayarsak iyi bir şarkı. Bir de bakmışız ki, albümdeki bütün şarkıların adı geçmiş. Öyle deli gibi hız yapan, party çocuğu ya da çiğ western oyunbazlığı yapan surf rock şarkıları değil bunlar. Daha zeki işi fikirlerden oluşan, daha tertipli düzenli garajlardan çıkma parçalar. Üstelik her birinin yedek parçası kendi içinde mevcut. Los Venturas "60'lar da 60'lar" diyerek sahte durmuyor. O yılları biçimsel bir özümsemeyle 2016'ya taşıyor. Surf rock'ın en görkemli haliyle.

1. El Rey De Los Cielos
2. O Fata Romana
3. Pradesh Hypno Beat
4. Ringispil
5. Taboo
6. Fiorella with the Umbrella
7. Theme From the Mile High Club
8. The Horse He Rode On
9. Praia Do Norte
10. Rajasthan Reggae
11. Venice Beach

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Ex Drummer (OST)


Herman Brusselmans'ın aynı adlı romanından Koen Mortier'in senaryosunu yazıp yönettiği Ex Drummer, çılgın bir aklın ürünü ve kimseye eyvallahı olmayan müthiş bir yapım. Kadın düşmanı psikopat solist Koen, sağır ve uyuşturucu bağımlısı gitarist Ivan, sağ eli akla zarar biçimde sakat kalan, huysuz annesi ve üst katta bağlı tuttukları babasıyla yaşayan eşcinsel bas gitarist Jan üçlüsünden ibaret punk grubu The Feminists'in bir davulcuya ihtiyacı olmasıyla şekillenen film, o davulcunun bulunmasıyla acayip yollara sapıyor. Bu ucube kombodan çok etkilenen hali vakti yerinde yazar Dries, gruba davulcu olmak istiyor. Yalnız The Feminists'in bazı şartları var: Haliyle kendilerini engelli diye niteleyen grup üyeleri, davulcunun da engelli olmasını istiyorlar. Üstelik sadece tek bir performans için kurulan bu grup, deki yarışmadan sonra bir daha biraraya gelmeme kararı almışlar. Şartları kabul eden Dries'in engeli ise davul çalamamak!

Bu kaybedenler takımıyla zaten bir gelecek göremeyen, tek amacı kendi egosunu bu eziklere karşı palazlamak olan Dries'in de katılımıyla The Feminists'in sersefil müzik yolculuğu başlıyor. Müziğin neredeyse hiç susmadığı filmin alternative, punk ve post-rock ağırlıklı soundtrack albümü ise film izlemeden dinlenirse hazmı zor, filmden sonra dinlenirse muhteşem bir kombinasyondan oluşuyor. Zaman zaman (daha çok finaldeki yarışma bölümünde) sahne performansı olarak gördüğümüz bu müzikler, çoğunlukla filmin kara mizahla yoğrulmuş tuhaf ve gerilimli anlarına fon oluşturmak için kullanılıyor. Bu amacına da ulaşıyor. Açılış jeneriğinde gerisin geriye hareket ederken izlediğimiz Koen, Ivan ve Jan'ın tekinsizliğini Amerikalı Lightning Bolt şarkısı 2 Morro Morro Land çok iyi betimliyor mesela. Ama albüme ve filme etkili biçimde sirayet eden The Tritones, Mogwai, Isis gibi post-rock lezzetlerinin gücü hemen hissediliyor. Filmde bu isimlerin şarkılarının yarattığı atmosfer, yönetmen Koen Mortier'e de ilham vermiştir muhakkak.


The Feminists'in katılıp birinci olmayı hedefledikleri akıllara zarar Leffinge rock festivalindeki performanslar da albümde yer alıyor. Belçikalı gruplar Funeral Dress ve filmde "Koca Kamış"ın liderlik ettiği Harry Mulisch adıyla arzı endam eyleyen Flip Kowlier yanında, şu an 66 yaşında olan duayen şantör Arno'nun Een Boeket met Pisseblommen adlı karizmatik şarkısını da görüyor, duyuyoruz. Fakat Leffinge sahnesinin asıl bombası, The Feminists'i seslendiren Belçikalı Millionaire grubunun Deep Fish şarkısı oluyor. Filmde Koca Kamış ile ihtilaf yaşadıkları bir alternative punk harikası olan Deep Fish'i albüm kapanışına koymak da iyi fikir. Albümde ve filmde Millionaire'in orijinali 1977 yılına ait Devo şarkısı Mongoloid'in sıkı bir coverı da yer almakta. Filmdeki Mongoloid'in prova edildiği sahne de Ex Drummer'ın onlarca eğlenceli sahnesinden sadece biri.

An Pierlé ve Mel Dune gibi az bilinen iki kadının naif şarkıları da Ex Drummer'ın bazı ağır çekim şiddet sahnelerine fon oluşturmuş ve böylelikle o çok bilinen zıtlık sağlanmış. Belçika'nın dünya çapında en fazla tanınan alternative / indie rock gruplarından olan Ghinzu'nun yaklaşık 9 dakikalık Blow şarkısı ise, filmin uzun, kanlı ve tuhaf finaline damgasını vuruyor. The Experimental Tropic Blues Band, Madensuyu, Blutch gibi Belçikalı grupların vasat şarkıları albümün zayıf halkaları olmuş bana göre. İlle de Belçika olsun dersen onların yerine bir dEUS veya bir Jacques Brel patlatsalar hiç fena olmaz, hatta gayet orijinal olurmuş. Olsun! Ex Drummer Soundtrack, "film müziği" tanımının hakkını veren, film ile müziği çok iyi buluşturan albümlerden / filmlerden biri. Hem de en tuhaflarından biri!

1. Lightning Bolt - 2 Morro Morro Land
2. Madensuyu - Papa Bear
3. An Pierlé - Need You Know
4. The Tritones - Chagrin de la Mer
5. Mogwai - Hunted by a Freak
6. The Experimental Tropic Blues Band - Mexico Dream Blues
7. Flip Kowlier - De Grotste Lul Van t Stad
8. Millionaire - Mongoloid
9. Isis - Grinning Mouth
10. Arno - Een Boeket met Pisseblommen
11. Augusta National Golfclub - People in Paris
12. Mel Dune - Time Hangs Heavy On Your Hands
13. Ghinzu - Blow
14. Funeral Dress - Hello From the Underground
15. Blutch - Moving Ground
16. Millionaire - Deep Fish

21 Ocak 2014 Salı

The Broken Circle Breakdown (OST)


2009 yılında çektiği The Misfortunates ile kalpleri kırmaya oynayan Belçikalı Felix Van Groeningen, 2012'de The Broken Circle Breakdown ile bu defa kalpleri parça pinçik ediyor. Şahane kurgusu, yürek yakan konusu, olağanın üzerine çıkan oyuncu performansları ve bitirici vuruşu yapan finaliyle güçlü bir bütün oluşturan film, bu bütünün muhtelif yerlerine dantel gibi işlenmiş bluegrass ezgileriyle soundtrack olarak ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Altı kişilik bluegrass grubuyla yerel mekanlarda sahne alan Didier ile, dövme sanatçısı güzel Elise'nin ileri geri kurguda vücut bulan aşk, evlilik, çocuk sahibi olma ve trajik olaylar sonrası bunları inanç, pişmanlık, ölüm kavramlarıyla sorgulama hikayesi çok etkileyici. Bu etkiyi sağlamada en önemli pay sahibi unsurlardan biri olan müzik ise filme eklenmiş ayrı bir karakter kadar güçlü.

Temelleri 18. yüzyıla dayanan, İngiliz, İrlanda, İskoçya, Galler geleneksel müziklerinin Amerika'nın doğusundaki Appalachia bölgesindeki müzikal yansıması olarak gelişen bluegrass müziği, Didier'nin filmde de tanımladığı gibi "country müziğin en saf hali" olan bir alt tür. Gitar, keman, mandolin, kontrbas ve bançonun kimi zaman hüzünlü, kimi zaman ipini koparmışçasına hızlı ve mutlu uyumları başka bir folk evreninden seslenir. Bluegrass müziğin Belçika yapımı bir filmde bu denli yoğun ve anlamlı durabileceğini tahmin edemezdim doğrusu. Şarkıların kırsal ruh halini kutsayan masumiyetleri yanında, filmin kritik noktalarına temas eden yerleştiriliş biçimleri de çok ustaca.

Bazı kimselerce çok tekdüze bulunan bluegrass türündeki parçaların filmde çoğunlukla sahne performansları şeklinde karşımıza çıkması, o sahnelerin öncesinde yaşananların yoğunluğu sayesinde bu sözde monoton havayı ortadan kaldırıyor. Şarkıların sahnelere fon olmayıp (gerçi bazı fon olan kısımlar da var) bizzat sahnede çalınıp söylenmesi, Elise ve Didier'nin mevcut sahneler sonrası yüzlerine yansıyan keder ve mutlulukların resmedilmesinde daha samimi bir atmosfer sağlıyor. Yine de albümdeki şarkıları film eşliğinde değil de kendi hallerinde görüntüsüz biçimde duysak aynı etkiyi uyandırmayacaktır, bu bir gerçek. Bunu her soundtrack için söyleyebilir, bu yüzden klişe bir insan olmakla suçlanabiliriz. Ama bluegrass'in filmdeki rolü, başrollerden biri olduğu için değerlendirmelerimiz hep filmle aynı dalga boyunda seyredecektir.


Blugrass'in blues ve country'ye göre daha çiğ bir soundu olduğu malum. Bu yüzden filmin duygusal bağlamda ele aldığı hacmi geniş meseleleri en saf hallerine indirgemeye çalışmasında katkısı da büyük. Elise ve Didier'nin karmaşık, kırılgan, çaresiz ama bunun yanında tutkulu, sevgi dolu, umut yüklü ruh yapılarına tercüman olması için belki de seçilebilecek en yerinde müzik türlerinden biri. Filmin girişinde Didier'nin grubuyla birlikte bir barda seslendirdiği Will The Circle Be Unbroken'ı, daha sonra ortalarda aynı sahneyle tekrar izliyoruz. Meğerse bu sahne Elise'in Didier'yi sahnede ilk defa gördüğü an, şarkıysa Didier'yi ilk kez söylerken duyduğu şarkıymış. İşte bunlar hep filmin kurgusundan oluyor. Grubun gece kendi aralarında verdikleri bir partide ateş çevresinde çalıp söyledikleri The Boy Who Wouldn't Hoe Corn, aynı kurgu güzelliğiyle birden sahnede çalınıp söylenmeye başlıyor mesela.

Yine bir bar performansından festival sahnesi performansına dönüşen sahneye eşlik eden Country In My Genes albümün kucağa alınıp sevilesi şarkılarından. Bu kez loş bir sahnede başlayan, sonra da Didier ve Elise'nin en büyük trajedisiyle sonuçlanan bölüme şahane bir fon şarkısı oluşturan Wayfaring Stranger insanı altüst ediyor. Grubun sahne sembolü haline gelmiş beyaz giysiler içinde seslendirdikleri If I Needed You bittikten sonra Didier'nin öfkeden deliye dönüp sahnede seyircilere ateizm yüklü bir tirad attığı bölüm filmin en can alıcı sahnelerinden biri. Zaten film bu tip can alıcı anlarla dolu. Görebileceğiniz en iyi veda sahnelerinden birine sahip finalde, grubun hiç alışık olmadıkları bir mekanda çaldığı enstrümantal Sand Mountain, şarkıyla açılan filme şarkıyla kapanış yaparak müziğin (bluegrass'in) The Broken Circle Breakdown için ne kadar önemli olduğunun noktasını koyuyor


Filmin, onun sahibi Felix Van Groeningen'in, Didier'nin, Elise'nin tüm duygusal ve trajik anlara taban ve tavan oluşturan bluegrass müziğine gösterdikleri saygı sadece müzikal boyutta kalmıyor. Didier ve Elise çiftinin dünya tatlısı küçük kızlarına Maybelle adını vermeleri, bir zamanların ünlü country kadınlarından Maybelle Carter'dan (1909-1978) kaynaklanıyor. Maybelle Carter aynı zamanda country'nin cennetteki krallarından Johnny Cash'in büyük aşkı June Carter'ın annesi. Buradan da country'nin kanatları altındaki bir başka çalkantılı aşk hikayesi için Walk The Line filmi ve soundtrack albümüne gönderme yapalım. Bir diğer saygı duruşu da, Didier ve Elise'in ilk karşılaşmalarındaki diyalogdan ortaya çıkıyor. Elise, dünyanın en iyi müzisyeninin Elvis olduğunu iddia edince Didier onun bir nonoş olduğunu, asıl dünyanın en iyi müzisyeninin bluegrass'in babası Bill Monroe (1911-1996) olduğunu söylüyor. Bu iki büyük country ustası, filmin senaryosunda sadece basit birer referans olarak kalmayıp, hüzün dolu bu aşk öyküsünün bluegrass hüznü bünyesinde somutlaşıyor. İpucunu fazla kaçırmadan, önce filme, sonra da bu albüme yönelinmesini tavsiye ederek kurmaya çalıştığım bu garip cümlelere burada son veriyorum.

1. Will The Circle Be Unbroken
2. The Boy Who Wouldn't Hoe Corn
3. Dusty Mixed Feelings
4. Wayfaring Stranger
5. Rueben's Train
6. Country In My Genes
7. Further On Up The Road
8. Where Are You Heading, Tumbleweed
9. Over In The Gloryland
10. Cowboy Man
11. If I Needed You
12. Carved Tree Inn
13. Sand Mountain
14. Sister Rosetta Goes Before Us
15. Blackberry Blossom

11 Ocak 2011 Salı

Hooverphonic - Blue Wonder Power Milk


Hooverphonic yeni albüm yapmış dediler, koştum geldim. Geldim gelmesine de, The Night Before isimli uzunçalardan umduğumu bulamadım. Aslında uzun süredir Hooverphonic'ten umduğumu çok kısıtlı oranlarda buluyorum. Yine de geçmişin hatırı var. Ben hâlâ 1998 yılında çıkardıkları Blue Wonder Power Milk'te kalmışım. Belçika'nın Oost-Vlaanderen bölgesinde 1995'te kurulan grup, Alex Callier ve Raymond Geerts çekirdeğinde bugüne kadar 8 albüm yapmış bir tecrübeyi taşıyor. Farklı kadın vokallerle çalışmayı seven klişe bir trip hop grubu olarak görülmemesi için, bu uzun kariyer boyunca şimdiye dek üç vokalle çalışmış olduğunu belirtelim. Zaten sonuncusu olan Noémie Wolfs, 2010'da gruba girmiş ve The Night Before'a sesini vermiş. Genelde Trip Hop, Dream Pop, Downtempo, Pop/Rock hava sahalarında süzülen Hooverphonic, benim için Blue Wonder Power Milk sonrası her albümünde azar azar etkisini yitiren bir grup hüviyetinde olmuştur ne yazık ki. Tuhaftır ki (belki de değildir!) The Night Before'u bu hüviyetin en vasat hanesi olarak gördüğümü belirteyim. Sahip olduğu tüm bu tür zenginliklerini ipe sapa getiremediğim pop rock yavanlıklarına, törpülenmiş, budanmış elektronik ruhsuzluklara kurban etmiş sanki.

Blue Wonder Power Milk, bir kere içinde 90'ların en güzel şarkılarından olan Eden'ı barındıran bir albüm. Hooverphonic dendiğinde büyük çoğunluğun Eden'ı tanıması itibariyle reklâm kokan bir ifade olsa da, bu bir gerçek. Oysa içinde onun gölgesinde kalmış, sanki böyle olmasından da mutluymuş izlenimi veren daha bir sürü güzellik var. Club Montepulciano, Tuna, Out Of Tune, Lung ve alta döşenmiş yaylı looplar üzerine elit bir funk temposuyla müthiş bir atmosfer yakalamış olan Electro Shock Faders (Battersea'yi de bu tanımdan uzak tutmamak gerek), grubun en sağlam döneminin güzide örnekleridir. Hooverphonic'i kıyıda kalmış iyi gruplardan farklı kılan, tam tersi onu dünya çapında meşhur eden pop duygusunu bu elektro funk ve asil bir pop rock duygusuyla karıştırmış kimliği olsa gerek. Yer yer retro kokular yayan James Bond kompozisyonlarıyla sınırlayabileceğimiz gitarın rolü de grup için önemli bir yerde.

Kurulduğunda ikiliyle beraber olan, Blue Wonder Power Milk'ten sonra ayrılan Frank Duchêne'in keyboard katkıları eminim ki bu albümün ruhuna da yansımıştır. Yoksa neden grup her yeni albümde gıdım gıdım bir düşüş yaşasın ki? Bana düşüş yaşamışlar gibi gelmelerinin sebebi, koskoca Hooverphonic diskografisini "Blue Wonder Power Milk ve diğerleri" olarak görmemi hiç engelleyememiş olmam. Bu durumu hepten Duchêne'in yokluğuna bağlamak saçma tabiî. Yine de bir "acaba" hep biryerlerde duruyor. Grupta 1997-2008 arası vokal yapmış olan ve Hooverphonic'in en güzel şarkılarını söylemiş Geike Arnaert'in ayrılışı da başka bir darbe olmuştur. Gerçi camiada kadife sesli kadın vokal bulmak zor değil. Fakat onlara tuz, biber, şeker olacak duyguları veren ve camiadaki seslerden hiç de farklı olmayan Geike Arnaert, hayatında doğru yer ve zamanda olmanın avantajlarını çok iyi kullanmış olsa gerek. Tüm gücüne ve 90'lar ruhunu yüksek yüzdelerle taşımasına rağmen, Blue Wonder Power Milk aşılmayacak bir albüm de değil. Grup belki bir gün kendi zirvesini aşar. Ama önce dönüp A New Stereophonic Sound Spectacular'a, The Magnificent Tree'ye, Blue Wonder Power Milk'e akıl gözüyle bir daha bakacak.

1. Battersea
2. One Way Ride
3. Dictionary
4. Club Montepulciano
5. Eden
6. Lung
7. Electro Shock Faders
8. Out of Tune
9. This Strange Effect
10. Renaissance Affair
11. Tuna
12. Magenta
13. Neon